Sahte Benlik ve Gerçek Kendilik (2)

Kısa Özet

Sohbette, insanın “ben” dediği şeyin çoğu zaman gerçek kendiliği olmadığı; ilişkiler, başarılar, başkalarının onayı ve övgüsü gibi dışsal unsurlar üzerine kurulu sahte bir benlik (nefis) olduğu anlatılıyor. Hazreti Yunus’un balık tarafından yutulması kıssası, insanın bu sahte benliklerin -yani “balığın”- içinde kaybolmasına ve oradan ancak bir hakikati idrak ederek kurtulabilmesine benzetiliyor. Modern psikoloji ile kadim manevi öğretiler arasındaki temel fark, gerçek kendiliği nerede temellendirdikleri üzerinden açıklanıyor ve hakiki özgürlüğün ancak sahte benliklerden ayrışabilmekle mümkün olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Mutluluğu arayan kim?” sorusu; aradığımız şeyden önce arayanın kim olduğunu sorgulamamız gerektiğini gösteriyor. - Gerçek kendilik hiçbir zaman kaybolmaz, zedelenmez veya yaralanmaz; sadece unutulabilir ya da örtülebilir. - Hakiki özgürlük, sahte benliklerden ayrışabilme imkânının doğal bir sonucudur.

Arayan Kim? Navigasyon Benzetmesi

Bahsedeceğim konular içinde özgürlük konusu vardı. Ancak belki onunla birlikte yine bizim her zaman ölçemsediğimiz bir noktaya farklı bir açıdan işaret etmek istedim.

Geçenlerde eski bir şehre bir gezi yaptım, bir grup arkadaşla. Navigasyon çok iyi çalışmıyordu. Bir arkadaş da sürekli telefonla bakıyor ve çok dar sokaklar içinde gideceğimiz yeri bulmaya çalışıyoruz. Fakat navigasyonu her açtığında nereye gideceğimizi işaret ediyor, ama nerede olduğumuzu göstermiyor. Nerede olduğumuzu göstermediği için de tabii ki zorluk çekiyorduk.

Ben bunu biraz şuna benzettim: Bizler de bir şeyler arıyoruz. Mesela mutluluk arıyoruz, huzur arıyoruz, işte güzel bir ilişki arıyoruz. Farklı farklı şeyler arıyoruz. Aradığımız şeyle ilgili bir değerlendirmemiz veya bir tanımımız var, ama arayanın kim olduğu ile ilgili tanımımız pek yok.

Yani ben hep bu soruyu hatırlatırım. Mesela birisi bana “ben mutlu olmak istiyorum” dediğinde benim standart sorum şudur -tabii kendime de budur, başkasına da budur- “Mutluluğu arayan kim?” diyorum. Mutluluk kim tarafından aranıyor? O mutluluğu arayan nasıl biri? O mutluluğu arayanın varoluşu nedir? O var mı, ne kadar var?

Birisi bana “mutlu olmak istiyorum, huzurlu olmak istiyorum” dediğinde veya diyelim ki tersi de olabilir, mesela “çok mutsuzum” dediğinde, “mutsuz olan kim?” diye soruyorum. Tıpkı o navigasyon cihazını açıp gideceği yeri işaret eden ama kendi konumunu bir türlü göremeyen kişi gibiyiz aslında. Yani bu kendi konumumuz nedir? İşte o arayanın, isteyenin, beklenti içinde olanın kim olduğunu tespit etmek durumundayız. Fakat o hiçbir zaman analiz edilmiyor ve hepimiz ona çok basit bir kelimeyle karşılık veriyoruz: “Ben” diyoruz.

Kim olacak, ben. Hani bu kim? Benim tabii, başkası olacak değil ya, benim. Sürekli o “ben, ben, ben”. Halbuki bu nasıl bir ben? Bundan hiç şüphe etmediğimiz için hiçbir zaman onu sorgulama ihtiyacı duymuyoruz. Örneğin mutsuzsam, mutsuz olan kim? Bu nasıl bir ben, niye mutsuz? Mutsuz olmasının altında yatan -bakın olgu olarak sormuyorum, hani “mutsuz olmamın altında yatan nedir, diyelim ki işte birisi bana şöyle dedi veya ebeveynim böyle yaptı” vesaire anlamında bir olgudan bahsetmiyorum- mutsuz olan ne ki, nasıl bir varlık ki, nasıl bir özne ki mutsuz? Yani bir olay oluyor ve bundan mutsuz oluyor.

Süpermen Örneği: Sahte Benliğin Gücü

Geçen bir arkadaş böyle boşanma evresinde, dedim “o evlenme süreciniz nasıldı?” dedim. “Ya” dedi, “işte böyle tanıştık, o bana ‘sen benim süpermenimsin’ dedi, ben de onun memnun olması için elimden ne geliyorsa yapıyordum.” Deyince aslında hani ona şunu sormak isterdim: Yani “sen benim süpermenimsin” sözünü duyan kimdi orada? O nasıl biriydi? O, neden dolayı birisi ona “sen benim süpermenimsin” dedi diye bu kadar mutlu oldu? Değil mi? Zihninizden “keşke bana da dese” gibi bir şey geçti mi? Ya da hiç kimse demedi… Tabii dese muhtemelen benim bu sorularımın hepsi boşa gidecek, siz mutlu olup muhtemelen bir daha pazartesi sohbetlerine de katılmazsınız.

Hani bunu şaka olarak söylüyorum ama aslında bir gerçeklik payı olan bir şey arkadaşlar. O benlikler bizi çok iyi manipüle ederler. Yani biz onlara çok inanırız. Neden? Çünkü içimizden gelen bir şey gibi geliyor, içimizde olan bir şey. Biri bana “sen benim süpermenimsin” diyor, “sen benim için her şeysin” diyor, “mutluluğu sende buldum” diyor, “seninle tanıştığımda her şey çok değişik oldu” diyor. Biz kendimizi bir şey zannediyoruz. Bir şey zannettiğimiz için de mutlu oluyoruz. Ama bir şey miyiz? Orasını araştırmıyoruz.

Bunu her düzeyde düşünebilirsiniz. Ya işte bir ebeveynin çocuğundan duyacağı güzel bir söz veya bir çocuğun ebeveyninden duyacağı bir söz. Mesela bunlar bizim tarafımızdan o kadar doğal görülüyor ki, değil mi? Yani bir ebeveynimiz bize “seninle gurur duyuyorum” dediğinde hakikaten koltuklarımız kabarabilir, değil mi? Hiçbirimiz şüphe etmeyiz. Yani kimin koltukları kabarıyor acaba? Bu kim? Bu nasıl biri? Bunun varoluşu nasıl? Yani bir varoluşu var mı, kendinden bir varoluşu var mı?

Özgür Ağırlık ve Değer

Hani kimyada deriz ya “özgül ağırlık” deriz mesela. Bir şeyin kendinden kaynaklanan bir şey olduğunda, o onun bir özgül ağırlığı gibidir. Yani başkasıyla bağlantılı, başka bir şeyle bağlantılı olmayan, tamamen kendi kendinden kaynaklanan bir şey. Yani diyelim ki sen süpermensindir ama kimse senin süpermen olduğunu bilmiyordur, yine de sen süpermensindir diyelim -bu senin kendinle ilgili bir varoluştur.

Ama aynı zamanda bazen başkalarının bizimle ilgili yorumları, değerlendirmeleri, olumlu veya olumsuz yorumları bizde olumlu veya olumsuz sonuçlar üretir. Ama biz sonuçlardan ve bunları tetikleyen olgulardan bahsederiz. Bu kim tarafından böyle algılanıyor? Kim tarafından böyle yaşanıyor? Kim bundan böyle bir sonuç çıkarıyor? Böyle bir sonuç çıkaran nasıl bir özne?

Örneğin işte değerli veya değersiz hissetmek üzerinden bir sürü hikaye döndüğünü anlatıyoruz, değil mi? Ama düşünün, kendi kendinde bir değer taşıyan bir varlık, “bana değerli hissettirdin veya değersiz hissettirdin” der mi? Dememesi lazım. Değer kendinde vardır. Hiç kimse ondaki o değeri fark etmese de o değerlidir. Eğer o değersizse, bütün insanlar “değerlidir” dese, onda aslında gerçekte bir şeyi değiştirmeyecektir.

Dolayısıyla aslında biz gerçek öz varlığımızı, öz kendiliğimizi fark etmediğimiz müddetçe bunlarla yaşarız ve bunların üzerinden mutlu oluruz, mutsuz oluruz, acı çekeriz, kendimizi boşlukta hissederiz, bazen kendimizi çok mutlu hissederiz. Bir sürü hikaye döner. İşte aldatıcı dünya hayatı denilen şey aslında budur. Yani aldatıcı olan şey yeryüzü değildir, bu anlamda dünya değildir. Aldatıcı olan şey senin içindeki sahte öznedir.

Aldatıcı Dünya ve Gerçek Kendiliğin Kaybolmazlığı

Mesela maddi olarak çok zengin olursun, oturuşun kalkışın bile değişir. Paranı kaybedersin, oturuşun kalkışın değişir, konuşman değişir. Bu kim tarafından böyle yaşanıyor? Ama bir taraftan da deriz ki, işte Yunus Emre diyor ki “ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim.” Peki içimizdeki bu benlikler böyle mi, yoksa farklı bir yerde mi duruyorlar?

Başkasının algısı benim nereme dokunuyor? Başkasının beni görmemesi, görmezden gelmesi, kasıtlı olarak yok sayması bende bir yere dokunuyor mu? Eğer benim gerçek kendiliğim varsa, onun bir yere dokunmaması lazım. O gerçek kendilik bir tesirde bulunmaz. Ben neysem oyumdur. Birisi benim ne olduğuma dair bir şey söylüyorsa, ne olduğuma dair bir şey söylüyordur. Ne olduğumdan farklı bir şey söylüyorsa -ister övgü olsun bu, ister yergi olsun- o bir yere dokunuyorsa, ister olumlu dokunsun ister olumsuz dokunsun…

Hani bazı insanlar var, insan yalan da olsa bir övgü arıyor. Veya işte takdir edildiğinde hoşuna gidiyor, bir memnuniyet hissediyor. İşte bunu niye hissediyor, bir şey? O nedir acaba? Hani deriz ya, su girdiği kabın şeklini alır. Neden? Çünkü bir şekli yoktur. Varlığı vardır ama şekli yoktur, dolayısıyla her şekle girebilir. İşte dikkat edin, bizim bu sahte benliklerimiz -ki şu an “ben” dediğiniz şey aslında gerçek kendiniz değildir- bir şeylerin üzerinden kendini temellendirmeye çalışan bir benlik halidir.

O yüzden hani bunu gözlemleyin, bunu kaybetmekten de korkmayın. Neden korkmayın? Çünkü gerçek kendiniz sizde duruyor. Yani hiçbir eksiği olmaksızın gerçek kendimiz bizde duruyor. Bunu kaybetmediniz, kaybetme şansınız dahi yoktur. Yani gerçek kendimizi kaybedemeyiz. Gerçek kendimizi unutabiliriz, onu örtebiliriz, ama onu kaybetmeyiz. Onu bozamayız da, onu hasta da edemeyiz, onu ortadan da kaldıramayız. Onu hayatta hiçbir zaman zedelemiş de değiliz. Hiç kimse de bizim gerçek kendiliğimizi yaralamadı, zedelemedi. Zaten bunu yapamaz aslında. Bakın, unutmayın, bunu yapamaz.

Gözlemleme ve Salıverme

O yüzden “ben” dediğimiz şeyleri sakince biraz gözlemlemeye ihtiyacımız var. Ve onları biraz salıvererek, biraz bırakarak -örneğin ilişkilerimiz üzerinden kendilik tanımlarımızı, işte bir şeyleri bilmek veya bilmemek üzerinden kendilik tanımlarımızı veya mutluluk hikayelerimizi- şöyle biraz gözlemleyin. Yani hemen onları atmanızı önermiyorum, gözlemlemenizi öneriyorum, fark etmenizi öneriyorum. Onların kendiniz olmadığını anladığınızda onları bırakabilirsiniz. Yoksa birinin hatırı için onları bırakamazsınız; bırakırsınız, tekrar alıverirsiniz beş dakika sonra.

Örneğin düşünün, mutluluk hikayelerinizi düşünün, mutsuzluk hikayelerinizi de düşünün. İşte “güzel bir ilişkim olsa çok mutlu olurum”, “iyi param olsa çok mutlu olurum” veya işte “herkes paraya göre seni tartıyor” diyeni de görün -kim böyle görüyor, herkes parayla tartmıyor mu, birbirini tartabilir de- sen, seni soruyorum, sen kimsin burada? Sen bundan rahatsız olan biri misin? Başkalarının yanlış ölçüleri senin için acaba niye rahatsız edici ki? Niye rahatsız ediyor? Neden?

Çünkü seni diyelim ki parayla veya güzellikle veya sosyal statünle veya eğitiminle, kariyerinle tartan insanlardan bir değer arayan, yani onların dünyasından, onların gözünden onay arayan, takdir arayan, övgü arayan, hayranlık arayan, alkış arayan bir benlik var burada. Senin problemin o aslında, senin problemin insanlar değil.

O yüzden Allah peygamberine der ki, senin elçi olduğuna Allah şahittir, bu sana yeter. Seninle Yaradan arasındaki ayna, Sen Allah aynasında kendini görürsün, sonra bu sana yeter. Dışarıdaki algılar isabet edebilir, etmeyebilir. Biri seni anlayabilir, birisi hiç anlamayabilir. Birisi seni göklere çıkarabilir, bir süre sonra o göklerden indirebilir. Birisinin istediğini yaparsın, seni çok sever; istediği bir şeyi yapamadığında oradan aşağıya inebilirsin, kapatabilirsin.

Modern Psikoloji ile Kadim Öğretiler Arasındaki Fark

Anlatabildim mi arkadaşlar? Burada aslında bizim üzerinde duracağımız, her zaman üzerinde duracağımız en temel şey: Sen nasıl bir özne olarak yaşıyorsun? “Kendim” dediğin şey nedir? Ve bu “kendim” dediğin şey gerçek midir?

Modern psikoloji ile spiritüel kadim öğretilerin arasındaki temel fark şudur: Modern psikoloji bu sahte benlikleri “benlik” olarak kabul eder ve bunların insanın temeli olduğuna ikna olmuştur. Sadece bunları iyi yönetmek gerektiğini söyler. Ne kadar bunları iyi yönetebilirsen, ne kadar işlevsel kalabilirsen… Hani diyelim ki biri seni sevmiyor mu, seven birini bulursun yani. Biri seni takdir mi etmiyor? Yani seni takdir edecek kimler var, bir bilsen. “Senin kıymetini bilmiyorlar” diye bir de birileri gaz verir bize. Ve orada ne yaparız biz aslında? O benlikten hiç şüphe etmeden, sorunun o benlikten kaynaklandığını hiç düşünmeden yol almaya çalışırız.

Modern psikolojinin vardığı nokta budur: Benlikleri olabildiğince uyumlu kılmaya çalışmak, hayatın olgularıyla uyumlandırabilmek ve onların içinde kendine daha makul, daha meşru bir alan bulmak. Bunun üzerine oturur.

Spiritüel temelli kadim öğretiler insanın gerçek benliğini, kendiliğini psikolojiye oturtmaz. İnsanın gerçek kendisi ne bedenine ne psikolojisine oturur. Bir bedenimiz var, bir psikolojimiz var, ama bunlar değiliz. Bunların üzerinden kendini tanımlayan kişi, uzak doğu geleneğinde “cehaleti yaşayan kişi” olarak kabul edilir. Cehalet bilgi yokluğu değildir; kişinin kendisini veya herhangi bir konudaki bir durumu yanlış bir şeyin üzerine temellendirmesidir.

Ebu Cehil Örneği

O yüzden hani Ebu Cehil’e niye Ebu Cehil deniyor? Çünkü kendini, varoluşu, hayatı, peygamberliği yanlış temellendirmiş; peygamberliğin kişisel bir imaj olduğunu düşünmüş. “O yüzden bu görev Haşimilerin, şu görev Haşimilerin, peygamberlik de bizim” derlerse “biz ne yapacağız, biz öyle oturup kalacak mıyız?” Bunu, Hazreti Muhammed’in kendi kişisel yeteneğinin veya imaj çalışmasının bir ürünü olarak kabul ediyor. Veya “eğer biz bu Mekke’deki putları bırakırsak, tek bir Allah dersek, o zaman buraya kim gelecek? Kimse gelmezse buranın ticareti bozulacak.” Çok makul şeyler değil mi bunlar? Çok rasyonel şeyler. Ama hepsi hakikate nispetle gerçek dışı. O yüzden bakın, bizim varlığımıza dair algılarımızın da böyle bir sahteliği var.

*Soru:* Ya modern psikoloji, yani insanın kendini bulma yolunda insanı uzaklaştırıyor diyebilir miyiz?

Yani o kadar üzerine gitmeyeyim modern psikolojinin. Tam öyle de dersen biraz ona haksızlık olur, fakat yanlış yerde bir temellendirme yapmaya çalışıyor. Tabii ki bazı ekoller veya bazı yaklaşımlarda insanı kendinden uzaklaştırıyor da dersek abartmış olmayız, yanlış olmayız, tabii kesinlikle. Yani yanlış bir temellendirmedir; iyi niyetli olduğunu kabul etsek bile insanın kendini yanlış bir zemin üzerinden temellendirmesine dayanıyor. O yüzden her bir şeyin yerli yerinde ve doğru bir şekilde tanımlanmasıdır asıl olan şey.

Ben Neyim? Hayal ve Mutluluk

O yüzden hani “insan nedir” sorusuna hakiki bir cevap vermediğimiz müddetçe hiçbir zaman gerçek anlamda yol alamayacağız. O en başta söylediğim gibi, “ben neyim” sorusunun cevabını bulmaktır bütün mesele. O yüzden hayatta çok fazla sosyal, siyasi, ideolojik tartışmalara girmenin zaman içinde çok anlamlı olmadığını fark ettim. Neden? Çünkü kendini bulmadığın müddetçe onlar sadece bir dedikodudan ibarettir. İstediğin kadar kitap oku, işte bütün felsefi birikimi yutsan da, kendini bilmediğinde, gerçek kendiliğin ne olduğunu keşfetmediğinde onlar sadece bir malumat yığını olarak kalacaklardır.

O yüzden temel vurgumuz: Nereden başlıyoruz? Biz nereden başlıyoruz sürekli bu hayatta? Benden başlıyoruz. O ben ne? Eğer o hakiki bir ben değilse, örneğin ben işte hayal ettiğim bir şeyi gerçekleştirdiğimde mutlu olacağıma inanıyorsam, ömür boyu bunun peşine düşebilirim, değil mi? Düşerim yani. İşte hayal ettiğim şeyler var, bunları başarmak istiyorum, bir ömür boyu koştururum. Bakın başarsam da bir neticeye varmış olmam, başarmasam da. Başarsam geçici bir anlık böyle bir mutluluk olacak, sonra geçecek. Neden? Çünkü o benliğin, yani o sahte benliğin hayal ettiği şeyi ben bulamayacağım. Çünkü öyle bir hayali var ki o gerçek değil. Dolayısıyla hayal ettiğimiz şeyleri gerçekleştirsek bile onlar bize aradığımız şeyi vermeyecektir.

Ha, bulamasak ne olacak? Ömür boyu bunun mağduriyeti ve mahrumiyeti içinde yaşayacağız. Ondan sonra bizi engellediğini düşündüğümüz insanlarla ilgili sürekli “işte annem engelledi, babam engelledi, kardeşlerim engelledi, beni kıskandılar” veya “hep ben onların yardımına koştum, hep onlara destek oldum ama kimse en sonunda bana destek olmadı ve yalnız bıraktı” diye bir hikaye uyduracağım kendime. Hepimizin paylaştığı hikayelerdir bunlar. Ve dikkat edin, birisi bize böyle bir hikaye anlattığında hiç şüphe edesimiz gelmiyor, “evet ya haklı” diyoruz.

Şikayetçi Benlik

Ben hayatta şikayet eden her insana “haksızsın” demek isterim yani. Hani anlattığı şey evet yanlış bir şey olabilir, ben şikayet edeni göstermeye çalışıyorum. Niye şikayet ediyorsun yani? Birileri yanlış yapabilir, biri seni anlamayabilir, biri sana yanlış da yapabilir -bu ayrı bir şey. Ama içeride bak öyle bir şikayetçi benlik var ki kendini mağdur hissediyor, kaybetmiş hissediyor, varlığı eksilmiş hissediyor, mutsuz hissediyor. Şikayetten kastettiğimiz şey bu. Yoksa olgu olarak bir şeyi anlatabilirsiniz: Şöyle şöyle, işte biri bana yalan söyledi, biri bana üçkağıtçılık yaptı, biri beni aldattı -olabilir, evet, sonra devam et, sonra bu kadar, tamam. Ama içeride bir şikayetçi varsa, ben onu bulmaya çalışıyorum.

Hz. Yunus Kıssası: Balığın Karnındaki Benlik

Hani tekrar hatırlatacağım: Hz. Yunus kıssasında her bir balık, insanın kendini hapsettiği bir benliği temsil eder. İşte Hazreti Yunus bir balığın karnına girdi, o balık tarafından yutuldu, o balığın karnındayken bir hakikati idrak etti, ondan sonra balığın karnından kurtuldu ve selamet sahiline çıktı.

Peki bizim balığımız ne? Bunu bir İslam alimi anlatıyor: Bizim balığımız, diyor, nefsimiz demektir, yani benliklerimiz demektir. Mesela bir benliğin var; mutsuz -değil ki, parayı bulamadığı için mutsuz, iyi bir evlilik kuramadığı için mutsuz, işte sevdiği kişi onu reddettiği için mutsuz, işte okumak istediği okulu okuyamadığı için mutsuz, işte birileri kadar iyi ağzı laf yapamadığı için mutsuz, birisi ona “sen benim prensesimsin” veya “sen benim süpermenimsin” demediği için mutsuz. Bunlar ne? Bunlar hepsi balık; yani senin o öz varlığının içinde kaybolduğu, artık kendini göremediğin an. Ne oluyor? Sen o balığın gözüyle görüyorsun, o balığın bedeniyle hareket ediyorsun, o balığın algılarıyla yaşıyorsun.

O yüzden kutsal metinlerdeki ifadeler, olaylar, bizim peygamber kıssaları dediğimiz şeyler, insanoğlu için çok büyük birer tefekkür kılavuzudur. Bunlar bizim için çok anlamlıdır. Orada bir durup bakacaksın: Benim balığım ne? Mesela Yunus niye o balığın karnına girdi? Çünkü yıllardır hakikatin mesajını anlattığı bir kavim onu anlamıyordu, dinlemiyordu, alay ediyordu, duymazdan geliyordu, kulak asmıyordu. O da onlara bir yerden sonra kızdı, kızdı ve terk etti onları. İşte bu bir balık arkadaşlar.

Şimdi bunu bize böyle anlatınca, “Hazreti Yunus ne yapmış ki?” değil mi -yani “20 sene anlattığın insanlara kızmışsın, bırakmışsın, ne var bunda?” Allah öyle demiyor. Diyor ki, “sen bir balığın karnına girdin”, “sen bir balık tarafından yutuldun.” Yani sen, “ya bu insanlar beni niye dinlemiyor, ben onlara kötü bir şey mi anlatıyorum, ne kadar duyarsız insanlar” diyen bir benliğin, anlamadıkları için kızan bir benliğin içine düştün; o senin balığın oldu, sen onun içinde kalıverdin, onun tarafından yutuldun. İşte özdeşleşme dediğimiz şey, sahte benlikler dediğimiz şey bunlardır.

O yüzden kullandığınız cümlelerin arkasında şunu sorun kendinize: Bunu kim hissediyor, bunu kim düşünüyor veya kim şöyle bir mutluluk hayali kuruyor? Veya kim şöyle bir mutsuzluk hikayesinin içine düşmüş? Niye mutsuz oluyorum? Kim mutsuz? Bunu sormak durumundasınız. Ama onlar çok inandırıcıdırlar. O yüzden bu, benim dediğim kadar basit bir şekilde çözülmüyor. Çok inandırıcı bir yaklaşımları var.

Mesela diyor ki “onun yaptığı doğru mu?” diyor. Şimdi mesela Hazreti Yunus’u konuşturacak olsak, onun benliğini konuşturacak olsak, ne diyecek Hazreti Yunus’un benliği? “Onların yaptığı doğru mu?” diyecek. “Bunca sene hakikate bu kadar kulak tıkanır mı, insan bir dinler” falan diyecek, değil mi?

Allah, o balığa Yunus’u yutmasını emrediyor. Ve Yunus’un orada iki satırlık bir duası vardır, sonu şöyle biter: “İnni küntü minez-zalimin” der, yani “ben zalimlerden oldum.” Zalim böyle illa başkasına zulmetmek değildir; yani karanlıkta kaldım -nurun zıttıdır zulümat, aynı zamanda karanlık anlamına gelir. Yani aslında ben karanlıkta kaldığım için her şey bana çok rahatsız edici göründü, kızdım, kızgınlık hissettim, böyle kendimi bir kapana kısılmış hissettim. 20 senedir bir toplumu anlatıyorsun, bir tanesi bile “haklısın” veya “ya bunu bir düşüneyim” demiyor, hatta kimisi alay ediyor, gülüyor. Ve bir benlik ne yapıyor? Bundan rahatsız oluyor. Bu işte bir karanlıktır. Bu içimizde bir kararmanın, karanlık bir noktanın işaretidir. Orayı göreceksin, senin görmen gereken şey odur.

Başkalarının yanlışı ayrı bir analiz konusudur. Başkalarının hatası, anlayışsızlığı, işte duyarsızlığı, kıymet bilmezliği -bu o insanların hikayesidir, bu benim hikayem olamaz. Yani ben “benim kıymetimi kimse bilmedi” diyorsam, ben kendi kıymetimin farkında değilim demektir. En başta bu şu demek değil, “ben çok kıymetli biriyim” anlamında bir ego yapmayı kastetmiyoruz. Yani sen Yaradan’ın sana verdiği varlık ve kıymetin farkında değilsin. Bunu unutmuşsun. İnsanlardan yana bir kıymet bekliyorsun.

Benim bir arkadaşım var, böyle ara sıra bana sorar: “Beni özlemedin mi?” Ben de cevap vermiyorum. Diyorum ki “özledim” cevabını bekleyen benliğine bir bak diyorum. Niye böyle bir beklentisi var? Anlatabildim mi? Yani niye böyle bir şey bekliyor? Özlemiş de olabilirim, özlememiş de olabilirim, ama bununla ilgili cevap onun için ne anlama gelecek? “Özlemedim” desem üzülecek mi? “Özledim” desem çok mu sevinecek? Peki bu nasıl bir benlik? Kendinin farkında mı? Kendini kendi olarak fark edebilecek mi, biliyor mu?

Bakın bunlar çok basit gibi gözüken ama çok önemli şeylerdir. Bunları hayatınızın çok farklı alanlarına tatbik edebilirsiniz. Bunu niçin anlamak durumundayız? Çünkü meselenin temeli buraya dayanıyor arkadaşlar, meselenin aslı burası.

Din ve Maneviyat Egoyu Değil, Gerçek Kendiliği Hedefler

Yani din, maneviyat, insanı, insan egosunun beklentilerini gerçekleştirerek mutlu etmek için gelmemiştir. Böyle bir şey yok. O bizim egomuzun kendi kuruntusudur. Hatta çok insanın aklından şu geçer: “Allah bizi niye mutlu etmiyor?” Değil mi? Hepimizin aklının bir köşesinde zaman zaman böyle bir şey vardır. “Allah hepimize mutlu olacak bir şey versin, hepimiz mutlu olalım.” “Acaba Allah mutlu olmamızı mı istemiyor?” falan gibi hikayeler üretiriz.

Hayır. Allah seni mutsuz eden şeyi görmeni ister. Senin mutluluğunu örten şeyi fark etmeni ister. “Kalpler Allah’ı hatırlamakla, Allah’ı bilmekle mutlu ve mutmain olunuz” -senin mutmain olman için dışsal bir şeye ihtiyaç yok ki. Hatta hani Yaradan bizi mutmain olmak için bir başka şeye muhtaç kılsaydı, belki onu sorgulamamız gerekirdi. Ama Allah bizi kendisiyle mutmain kılacak şekilde yaratmış. Hani biz deriz ya “Allah kimseye muhtaç etmesin” -senin ömrün muhtaçlık zihniyetiyle geçiyor. Yani bu, “birinin bana bir şey yapması gerekiyor” gibi basit veya zahiri bir anlamdan bahsetmiyoruz.

Biz temelde çok dışsal şeylerden yana büyük bir ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz. Örneğin “sevilmeye ihtiyacım var”, “değer görmeye ihtiyacım var”, “anlaşılmaya ihtiyacım var”, “kabullenilmeye ihtiyacım var”, “hayranlık duyulmaya ihtiyacım var”, “başarmaya ihtiyacım var”, işte “bir yere gelmeye ihtiyacım var”, “hayal ettiğim şeyi gerçekleştirmeye ihtiyacım var.” Bakın o kadar çok ihtiyaçla kendimizi esir etmişiz ki, halbuki Allah diyor ki “la ilahe illallah deyin, kurtulun.” Yani sizin aslında kaynağınız olan, hakikatiniz olan, aslınız olan benden başka bir şeye hakiki manada bir ihtiyacınız yoktur. Buradaki deneyimler birer deneyimdir; sizi zahiren, geçici anlamda bir şeylere muhtaç gibi kılarız, ama bu varoluşsal bir muhtaçlık değildir. Yani varlığımızı eksiltecek veya tamamlayacak bir şey yoktur bu dünyada. Dünya böyle bir şey değil.

Ama bakın benliklerimiz bunun aksini söylüyor. Benliklerimiz bizi mükemmel bir şekilde aldatıyor, mükemmel bir şekilde manipüle ediyor. “Şu dünyada beni kimse kandıramaz” diyen çok nadir insan vardır. Herkes kendi tarafından kandırılıyor -kendisinden kastım sahte benlikleridir. Sahte benliklerimiz üzerinden manipüle oluyoruz, sahte benliklerimiz üzerinden kandırılıyoruz. Onların, o benliklerin hikayelerine inanıyoruz. İnanmakla kalmıyoruz, onları gerçekleştirmek için de ekstra bir çaba gösteriyoruz: Kendimizi sevdirmeye çalışıyoruz, onaylatmaya çalışıyoruz, birilerinin ilgisini çekmeye çalışıyoruz, birilerinin hayranlığını kazanmaya çalışıyoruz, birilerine imaj çizmeye çalışıyoruz. Bir sürü hikaye dönüyor içeride ve bu aslında çok yorucu bir şey. Ama kim seni yoruyor? Seni kimse yormuyor, sen kendini yoruyorsun.

Ve sonra diyoruz ki “o kadar çaba gösterdiğim halde kendimi sevdiremedim”, “o kadar çaba gösterdiğim halde şunu gerçekleştiremedim” demeye başlıyorsunuz. Veya hayat algınız o benlikler tarafından inşa edildiği için, bir bakıyorsunuz birileri bir şey uyduruyor. Mesela bir reklam görüyorsunuz, biri bir yere gitmiş, gezmiş, çok mutlu. Benliğiniz diyor ki “bak sen de öyle yap, mutlu olursun.” “Millet geziyor, bak ne mutlu.” “Millet oraya buraya gidiyor, bak ne mutlu.” Kim inanıyor ama buna? Buna bir bilge inanır mı? Buna Hazreti Muhammed inandı mı? Hz. Muhammed herhangi bir şeyin onu mutlu edeceğine inandı mı acaba?

Hz. Muhammed’in Zahiri Huzuru

Halbuki zahirinde çok mutluydu yani, hiçbir sıkıntısı yok. İlginç bir şeydir, dikkat edin. Hani Mekke’deyken bir sorunu yoktu, kırk yaşına gelmiş, öyle bariz bir sorunu yok. Çok seven bir eşi var, çok iyi anlaştığı bir eşi var. Hani ne karısı ona manipülasyon yapıyor ne o karısına manipülasyon yapıyor. Hani bizde vardır ya, “karını nasıl pışpışlayacaksın, onu nasıl kandıracaksın” veya işte “kocanı nasıl elinde tutacaksın” -dikkat edin bizim ilişkilerimizin yarısı bu yani, birbirimize oyun oynamakla meşgulüz. Hz. Muhammed’de böyle bir şey de yok yani. Birbirini çok iyi anlayan, gayet doğal yaşayan, birbirine hiç oyun oynamayan bir evlilik hayatı var. Çocukları var. Toplumda saygı görüyor, insanlar saygı duyuyor. Bir sıkıntıları veya bir problemleri olduğu zaman onu hakem tayin ediyorlar. Yani herkes tarafından güven duyulan birisi. Peki derdin ne, sorun ne?

Kendini Bilmek ve Rabbe Dönüş

Kendini bilmek ve kendini bulmak. Gerçek kendimizi bulmak -bakın bu bir imkandır aslında. Bu bize verilmiş bir lütuftur, bu bize verilmiş bir müjdedir aslında. Yani Allah bu aleme gönderiyor, bir nevi izafi bir kopukluk, izafi bir ayrılık yaşıyorsun ama izafi olan bir şey. Sonra bu deneyimi yaşarken tekrar bir dönüş yolculuğu yapıyorsun. O dönüşün sürecini anlatıyorum ben burada, bunu anlatmaya çalışıyorum.

Ama bizim dönmek gibi bir derdimiz kalmamış. Daha doğrusu kimse zaten bize böyle bir şey söylemiyor. Herkes bize “işte neyle mutlu olursun, neden dolayı mutsuzsun; mutsuzsan Allah’a dua et, mutluysan Allah mutluluğunu arttırsın diye dua et” veya “mutluluğunu bozmasın diye dua et” diyor. Kimse demiyor ki “Rabbine nasıl döneceksin, neyle döneceksin?” Bu benliklerle mi Rabbine döneceksin, yoksa gerçek kendini hatırlayarak, gerçek kendini fark ederek mi Rabbine döneceksin?

Gerçek kendini fark ettiğinde aslında dua bile kalmaz. Neden? Çünkü gerçek kendilik Tanrı’dadır, O’ndadır. Artık, deyim yerindeyse mecazen söylüyorum, O’nda yolculuk yaparsın, O’nun sonsuzluğunda bir hayatın olur. O zaman işte “şunu isteyeyim, bunu isteyeyim, şu olsun bu olmasın” gibi bir şeyin de kalmaz. Senin duan bir şükür haline dönüşür. Yani öyle bir şeydir ki, artık o hak etmediğin sonsuz lütuflar içinde olmanın getirdiği bir şükran duygusudur.

O yüzden onların sözlerinin sonu nedir cennettekilerin? “Elhamdülillahi Rabbil Alemin”dir. Rabbimizin mükemmelliği karşısında sonsuz bir saygı içindeyiz. Neden? Çünkü O’ndasın. Çünkü sahte benliklerinden kurtulduğun için bir hikayen yok ki -ya “şunu isteyeyim, kocam beni daha çok sevsin”, “karım bana daha çok saygı göstersin”, “o olsun bu olsun” vesaire gibi bir hikayen yok. “Daha başarılı olayım, insanlar beni anlasın, hayran hayran olsun, dikkatlerini bana çeksin” -bir hikayeden kurtuluyorsun.

Özgürlük Nedir?

Şimdi düşünün, nedir özgürlük o zaman? Özgürlük, bu sahte benliklerden ayrışabilme imkanının getirdiği bir sonuçtur. O yüzden sahte benliklerden kurtulmadıkça özgür olamayız. O benliklerin özgürlük hikayesine inanırız. Mesela birisi der ki “ben istediğimi yaparım, bu benim özgürlüğümdür.” Birisi der ki “istediğim şeyi alabiliyorsam özgürüm demektir” der. Öyle bir hikayeye inanır.

O yüzden hakiki anlamda özgürlük, sahte benliklerin -yani kendimizi duyguların ve yanlış düşüncelerin üzerinden tanımlayan o benlik algılarının- ortadan kalkmasıdır. Bakın modern psikoloji bu noktada kendini revize etmek durumunda. Yani işte “kendini değerli hissettiğin bir ilişkin yoksa, o zaman kendini değerli hissedeceğin bir ilişki aramalısın” diyor, değil mi, en yumuşak en hafif tabiriyle. Ama şunu sormuyor: Kendimi değerli hissetmem için birine mi ihtiyacım var acaba? Niye böyle bir yerde duruyorum? Benim başka bir şansım yok mu, başka bir imkanım yok mu?

İşte bize bu imkanı gösteren öğretidir aslında din. Yani sana gerçek kendini hatırlatan ve gerçek kendinin de kaynağı olan ezeli ve ebedi Yaradan’a seni bağlayan bir öğretidir. Bunu idrak edebildiğin oranda dindarsın. Bunu idrak edebildiğin oranda din senin için anlamlıdır, din senin için vardır.

O yüzden farkına varmadan bazı benliklerin hikayeleri üzerinden mutsuz olmak zorunda olmadığımızı hatırlamalıyız. Bir şeylerin böyle kavgasını verme tuzağından da kurtulmalıyız. Biz bu hayatta ilahi yasalar çerçevesinde bir gayret göstermeliyiz. Ama dikkat edin burası önemli: Bir var olma derdine düşmemeliyiz. Bak sahte benlikler bize hep “var olmak için şunu şunu yapmalısın” diye anlatır. Var olmak için ne yaparsan var olursun, veya ne olmadığında kendini -tırnak içinde- kötü hissedersin.

Niye böyle bir yerde durayım ki? Bu benim kaderim mi acaba? İnsanoğlunun başka bir şansı yok mu, başka bir imkanı yok mu?

Hz. Muhammed’in Taif Dönüşü

Bakın Hazreti Muhammed Mekke’de büyük bir baskı ve kısıtlama altında yaşıyor. Sonra Taif’e gidiyor, “acaba beni bu insanlar anlayabilir mi” diyor. Ne Mekkeli anlıyor ne Taifli anlıyor. Nereye dönüyor? O hadise ona böyle bir hakikatin neyi olduğunu fark ettiriyor: Allah senden razıysa, sen de Allah’tan razıysan, sen Allah’ı biliyorsan ki Allah da seni biliyor, bu yeter.

Bakın çok ilginç bir şey oluyor. Ondan sonra Taif’ten kovulduğu zaman Mekke’ye de giremiyor, çünkü oradan ayrılmak üzere gitmiş, bu sefer dönemiyor. Müslüman olmamış bir adamın kefaletiyle Mekke’ye dönüyor. Araplarda böyle bir gelenek var, halen Arabistan’da devam eder kefalet sistemi. Fakat dikkat edin, bundan dolayı herhangi bir sıkıntı duymuyor. Şunu demiyor: “Ben nasıl Allah’ın Resulüyüm, nasıl Allah’ın sevgili kuluyum ki Mekke’ye girmek için bile birinin kefaletine ihtiyaç duyuyorum.” Dikkat edin, bakın, bunu reddetmiyor ama bunu bir varlık, bir varoluş konusu yapmıyor. Değinmek istediğim nokta bu.

O yüzden dünyada birçok zorluk, sıkıntı, olumlu, olumsuz şey yaşayabilirsiniz. Ama hiçbir olaya varlığınızı katmayın. Yani “ben kendimi kötü hissediyorum” -dikkat et, orada yanlış bir yerde duruyorsun. Hiçbir olayın sana kendini kötü hissettirme hakkı yoktur. Öyle bir gücü de yoktur.

İbnu Atâullah İskenderî’den Bir Söz

İbnu Atâullah İskenderî der ki: Eğer bir insan “dünya beni Allah’tan alıkoyuyor” diyorsa, dünyanın sahip olmadığı bir gücü ona vermiş demektir. Seni Allah’tan alıkoyan dünya değil, senin nefsindir, diyor. Yani senin bu hayatta yaşadığın olaylara dair algıların… Hayatta olumlu olur, olumsuz olur, ama bu bana kendimi ne kadar kötü hissettirmeli, ne kadar iyi hissettirmeli? Ben fıtratıma uygun bir şekilde o olaylara karşılık vermeliyim, bu kadar.

Bir şey bana kendimi kötü hissettirdiyse, o zaman git o kendiliği bul, onun canını oku, çünkü o sahte bir şey, o seni kandırıyor. Sana kendini kötü hissettiren kendilik gerçek kendilik değildir. Bir şey sana kendini kötü hissettiriyorsa, kötü hissettiren şeye değil, kendini kötü hissedene bak. Burada nasıl bir kendilik var? Ben nasıl bir kendilik üretmişim dünyamda? Bu nasıl bir kendilik? Bu neyi iyi neyi kötü algılıyor? Neyin üzerinden kendini iyi, neyin üzerinden kendini kötü hissediyor? Bu gerçek mi? Bunu sorgulamalıyım, sorgulayıp ondan kurtulmalıyım.

Sonuç: Selamet Sahiline Çıkmak

Bakın Yunus balığı öldürmedi, balıktan kurtuldu, değil mi? Balığın karnından kurtuldu, selamet sahiline çıktı. O yüzden bizi yutan bu benlik balıklarını, deyim yerindeyse, tanımak durumundayız. Eğer onları tanımazsak, hayatı hep onların gözlüğüyle, onların anlayışıyla, onların perspektifinden değerlendirmiş oluruz ve ömrümüz öyle geçip gider.

O yüzden selamet sahiline çıkmak -bakın “zorundayız” demiyorum, “böyle bir özgürlüğümüz var” diyorum, “bu hakkımız var” diyorum. “Mecburuz arkadaşlar” böyle demiyorum, “hakkımız var” diyorum. Yani bu sahte benliklerden kurtulabilme ve onlardan özgürleşebilme hakkına sahibiz. Bu hakkımızı kullanmaya çağırıyorum. Hepimizin böyle bir hakkı var, Allah böyle bir hak vermiş bize. O yüzden kendimize haksızlık yapmamalıyız. Kendimize haksızlık yapmamak istiyorsak, bize haksızlık yapan o sahte benlikleri bulmalıyız.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Enbiya Suresi: 87) — Hz. Yunus’un balığın karnındaki duası: “İnni küntü minez-zalimin” (Ben zalimlerden oldum) - (Ra’d Suresi: 28) — “Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur” mealindeki ayete atıf