Dörtlü Çerçeve Kabul Farkındalık Bırakma ve Güven

Kısa Özet

Bu sohbet, önceki bir toplantıda kısmen ele alınmış dörtlü bir çerçevenin devamı niteliğindedir; ilk iki madde (kabul ve farkındalık) kısaca hatırlatıldıktan sonra üçüncü ve dördüncü maddeler ayrıntılı olarak işlenir. Konuşmacı, geçmişte yaşanan olayların bizde oluşturduğu sahte benlikleri "bırakmanın" ne anlama geldiğini, bunun inkâr veya unutma olmadığını, aksine olayı bilinçle yeniden ve doğru biçimde analiz edip "dosyalamak" olduğunu somut örneklerle anlatır. Son olarak, dünyevi şartlar ne olursa olsun Allah'a duyulan güven ve ümidin hiçbir zaman kesilmemesi gerektiğivurgulanır.

Öne Çıkan Vurgular

  • Geçmişi "bırakmak", olayı yok saymak veya unutmaya çalışmak değil; onu bilinçle yeniden ve doğru şekilde analiz edip doğru "dosyalamaktır".
  • Sahte benlikler bize bir fayda sağladıklarını düşündürerek bizi kendilerine bağlarlar; bu yüzden onları bırakmakta zorlanırız.
  • Dünyada hiçbir dost, hiçbir olumlu şart kalmasa dahi, insanın Allah'la olan bağı ve O'ndan beklediği ümit hiçbir zaman kesilmemelidir.

Dörtlü Çerçevenin Hatırlanması

Bundan önce bir toplantımızda dörtlü bir çerçeve içinde ele alınan bir konuyu işlemeye çalışmıştık. Onun ilk iki bölümünü işlemiştik. O dörtlü çerçeve şuydu:

Birincisi, olmuş olanı kabul et. İkincisi, olmakta olana dikkat ve farkındalıkla katıl. Üçüncüsü, geçmişte olup biteni bırak gitsin. Dördüncüsü, olacak olana güven ve ümitle bak.

İlk iki bölümünü kısmen konuşmuştuk, son iki bölümüne zaman kalmamıştı, bir arkadaş hatırlattı. Onun hatırlatması üzerine bugün o son iki bölüme de bakmaya çalışalım.

Birinci Adım: Olmuş Olanı Kabul Et (Hatırlatma)

İlk iki bölümü kısaca hatırlayalım. Olmuş olanı kabul et. Yani bugüne kadar, şu ana kadar olan ne ise onun olduğunu kabul et. Buradaki kabul etmekte egoda bir tuzak var. İşte şunu kabul edemiyorum, bunu kabul edemiyorum. İşte ailemin şu tutumunu kabul edemiyorum. Anne babamın şu tavrını kabul edemiyorum. İşte ilkokul öğretmenimin şunu demesini kabul edemiyorum. Arkadaşlarımın şunu yapmasını, kardeşimin şunu yapmasını kabul edemiyorum. İşte annemin çocukları arasında taraf tutmasını kabul edemiyorum. Bir anne nasıl çocukları arasında taraf tutar gibi. Bunun gibi hayatta birçok şey. Veya diyelim ki doğumda bir problem olmuştur, bunun sizin kullandığınız bedende meydana getirdiği bir etki olabilir. Ne yapalım şimdi? Ya işte bunu kabul edemiyorum. Doktor niye dikkat etmedi? Annem niye zamanında doktora gitmedi? Şu niye olmadı? Niye hastane buna özen göstermedi diye? Zihniniz size kırk tane hikâye anlatır ama aslında vardığı nokta şudur: Ben olmuş olan şu şeyikabul edemiyorum. Yani kabul etmemek için size her türlü argümanı çok mantıklı da sunabilir. İşte diyelim ki madem çocuk bakamıyorsunuz evlenmeseydiniz, değil mi? Anne babana öyle diyebilirsin. Veyahut da işte madem iyi bir doktor olmayacaksın o zaman bırak bu işi, niye doktor oldun diyebilirsiniz. Bir doktorun diyelim ki mesleki bir hatasını eğer yaşamışsanız, başınıza böyle bir hadise gelmişse. Veya işte öğretmeniniz size kaba veya sert bir söz söyler; madem bu kadar öfkelisin o zaman öğretmenlik yapma diyebilirsiniz. Ama bakın, dikkat edin, bütün bunların ne size ne çevrenize ne de o rahatsız olduğunuz şeylere dair hiçbir etkisi yoktur. İşte diyelim kiya eşim de beni hiç anlamadı, hiç sevildiğimi de duymadım gibi birçok hikâye — bunun hepsini alın ve kabul havuzuna atın.

Eğer kabullenmezseniz bu sizin içinizde bir ur gibidir. Yaniinsanlar şöyle diyorlar: kanser oldum, kemoterapi gördüm ama yine yayılmış falan diyoruz. Aslında bundan daha problemli bir şey, sizin bu kabullenmeme işinizin sürekli farklı alanlara da yayılmasıdır. Ve bir süre sonra o kabullenmeme işi o kadar yayılır ki bir noktaya gelirsiniz: insanlardan soğursunuz, ailenizden soğursunuz, toplumdan soğursunuz, dünyadan soğursunuz. Kendi varlığınızdan rahatsız olursunuz. Keşke ölseydim dersiniz, keşke yaşamasaydım, keşke olmasaydım. Oradan devam edersiniz: niye bana sorulmadı, ben belki var olmak istemiyordum demeye başlarsınız. Ve bu aslında sizin o psikolojik varlığınızın yayılmasıdır — kötü huylu bir kitle gibi sizin bütün varlığınızı kuşatır.

Sizde böyle bir şeylerden bir rahatsızlık, hatta o kabullenmeyiş bazen küçücük bir şeyden dolayı ortaya çıkabilir. Diyelim ki garsona limonlu çay getir demişsinizdir, unutmuştur. O anda öfkenizi ona boşaltabilirsiniz. Yaniişte bu garson değil, o duymuyor ki. Oradan bir geri verirsiniz, öfkelenirsiniz, kızarsınız. Aslında konu oradaki çay veya limon değildir. Geride işleyen bir hikâye vardır. Ve o olmuş olup da kabullenemediğiniz şeyler sizin varlığınızda bir direnç, bir öfke, bir savunmacılık veya bazen bir saldırganlık üretir. Neden? Aslında çok basit bir şeydir: olmuş olanı kabullenmiyorsunuz.

Ben bir zaman veterinerlik fakültesinde okudum, bazı böyle köpekler görürdük; mesela bir bacağı yok, bir şekilde artık ne olmuşsa kopmuş veya işte bir hastalıktan vesaireden. Mesela o köpekte hiç öyle bir şey göremezdim. Gerçekten de hâlâ hatırlıyorum, böyle bir bakayım dedim, hani böyle bir şeylik var mı köpekte, ya işte üç bacağım var niye, diğer köpeklerin dört bacağı var, ben bu durumu kabullenemiyorum diye. Veya işte kendime baktıkça böyle bir utanç hissediyorum, veya böyle bir eksiklik hissediyorum. Yok değil mi, yani öyle bir köpek görmüyoruz. Neden? Aslında orada doğal bir kabulleniş var. Egosu olmadığı için onu kabullenmeyecek bir ego yok. Bizim farkımız ne hayvanlardan? Kendini bilme. Ama aynı zamanda dikkat edin, eğer kendini bilme bilincine sahipsen, kendini bilme bilinciyle donatılmışsan, aynı zamanda kendini bilmeme veya kendini yanlış bilme tuzağına da açıksın demektir. O yüzden kendini bilmek çok kıymetli bir farkındalık imkânıdır. Ama kendini bilme imkânına sahip kılınmışsan kendini bilememe veya kendini yanlış bilme tuzağına da düşebilirsin. Ama mesela hayvanlarda ne böyle bir kendini bilme ne de kendini yanlış bilme ve tanımlama algısı vardır.

Dolayısıyla insanın ilk evvela dikkat etmesi gereken şey, olmuş olanı kabul etmesidir.

Yani bir şey olmuş mu? Olmuş. Önce bunu bir kabul et. Yani o senin bilincine girsin ve senin bilincin tarafından yorumlansın, senin bilincin tarafından analiz edilsin. Ama biz niye kabullenemiyoruz? Çünkü onu kabullenip işleyecek, analiz edecek, çözümleyecek, sindirecek bir bilince sahip değiliz. O bilince sahip olmadığımız için ne yapıyor benliğimiz? Reddediyor. Onu da rasyonalize ediyor. Böyle bir şey kabul edilebilir mi diyor. Böyle bir şey sence doğru mu diyor. Birinin birine böyle demesidoğru mu diye, aslında etraftan kabullenmediği şeyi "ya sen çok haklısın, bu

kabullenilecek bir şey değil" mesajını almaya çalışıyor ki kendini daha da meşrulaştırsın, daha da legal hâle getirsin. Birileri de ona diyecek ki "ya çok haklısın, sana nasıl böyle demiş, çok haklısın, bu kabul edilemez." Oradan da bir dışsal, yanlış bir yaklaşımla onaylandın. O zaman hiç şüphe etmiyorsun kabullenmemekte.

Hâlbuki kabullenmemenin altında yatan şey nedir, biliyor musunuz arkadaşlar? Dikkat edin: neyi kabullenemiyoruz? Doğru ve objektif bir analiz edemediğimiz için kabullenemiyoruz, o benliğe girmiyor.

Mesela şöyle düşünün, diyelim ki bir sabah uyandınız, telefonda mesaj, işte sevgiliniz veya eşiniz her neyse: "seni bırakıyorum." Ha öyle mi? Allah Allah, ilginç, araba niye bırakıyor, keşke bir sorup konuşabilseydik diyemezsiniz. Neden? Kabul edemiyorsunuz ki bunu. Neden kabul edemiyorsunuz? Çünkü bu egonuzu, o benliğinizi yaralayan bir şey. O sizin benliğinizde rahatsızlık meydana getiren bir şey. Çünkü bunu kabul etmek aynı zamanda o ego tarafından şöyle algılanıyor: sen tercih edilmeyen birisin, sen reddedilen birisin, o mesaj "sen benim gözümde artık yoksun" diye okunuyor. Ve sen bu mesajı analiz edemezsin o ego ile. Yani diyelim işte "ya herhalde birbirimize uymadığımızı düşündüm ama bu konuyu müzakere edip ben de ona fikirlerimi söyleyebilirdim, bu güzel bir paylaşım olurdu" falan diyemezsin. Çünkü öyle esnek bir benlik yoktur. Kendini kötü hisseden, kendini terk edilmiş hisseden, kendini dışlanmış hisseden, kendini bir başkası için tercih edilmeyen, kendi yerine bir başkasının tercih edildiği bir durum olarak yorumlarsınız. O yüzden o mesajı okuyamazsınız bile. Okuduğunuzda böyle bir baş ağrısı, böyle bir baygınlık geçirebilirsiniz. Veya aşırı bir öfke, "ne demek bu şimdi, kendini ne zannediyor" falan diye bir öfke ve saldırganlık olabilir. Neden? Çünkü buradaki benlik burayı işleyemiyor, burayı anlayamıyor; işlerse çok büyük rahatsızlık duyacak çünkü yanlış işliyor, doğru işleyemiyor. Hâlbuki bizim yapmamız gereken şey onu doğru işlemektir.

Ben diyelim ki annen, baban, eşin, sevgilin çok yanlış bir şey mi yaptı; bunu analiz edebilirsin. Ama analizi kendi üzerinden yapmaya çalışıyorsun: ben bunu hak etmedim, ben bundan dolayı ne yaptım ki, ne yaptım da bana bunu söylüyor. Veya kendince süregelen pozitif, mutlu bir süreç vardır ama o süreç bitiyordur, senin istemediğin şekilde biri tarafından bitirilmiştir; bunu kabullenemezsin. O yüzden asla o mesajı okuyamazsın.

Ama dikkat edin, örneğin evrensel bir şeydir: Kâbil, Hâbil'i kıskançlık nedeniyle öldürmek istediğinde Hâbil bunu kabulleniyor — tırnak içinde söylüyorum, bu durumu kabulleniyor, yoksa "gel beni öldür" anlamında bir şey değil. Yani burada kıskanç bir benlik var ve bu kıskanç benlik bu durumu kabul edemiyor ve onu öldürmek istiyor. Burada kabullenilemeyecek, anlaşılamayacak bir şey var mı? Yok. Kıskançlık insana birçok şeyi yaptırır. Ama sizi mesela kardeşiniz böyle çekememezlik yüzünden öldürmeye kalksa şaşırırsınız ve kabullenemezsiniz. Bir de şuradan bakarsınız: ben bunu hak etmedim üzerinden bakarsınız, orada da başka bir şey devreye girer — sanki herkes sizin doğal varlığınızın hak ettiği şekilde size davranacak, herkes sizin o

doğal varlığınızı fark edecek ve öyle davranacak. Böyle bir şey mi bu dünyadakiyaşam? Değil. İşte bu anlamda biz daha ilk adımda bu dörtlü adımı atamıyoruz. Daha ilk adımda boğuluyoruz, kabul edemiyoruz.

İkinci Adım: Olmakta Olana Dikkat ve Farkındalıkla Katıl (Hatırlatma)

İkinci adım: olmakta olana dikkat ve farkındalıkla katıl. Yani bu madde, bu yaklaşım, insanın bu yaşadığı hayatta pasif bir özne olmadığını da gösteren bir şey. Yanigözlemle, farkında ol; ama aktif bir dikkat ve farkındalığın olmalı. Pasif bir özne değilsin. Sen bu hayatın içinde, hayata aktif bir biçimde katılabilecek nitelikte var edilmiş bir varlıksın. Bir şeyi yıkabilirsin, bir şeyi yapabilirsin. Adil de davranabilirsin, adaletsiz de davranabilirsin. Pasif de kalabilirsin, bilinçli bir aktiflik içinde de olabilirsin. Aktif olamayacağın bir durumda sakin kalmayı da becerebilirsin. Bakın, pasiflik ile sakinlik de ayrı bir şeydir. Yani ben bir duruma sakin ve soğukkanlı bakarım ama orada pasif bir varlık değilimdir. Aktiflik mutlaka eylemsel bir şey değildir. Aktiflik ta bilinçten başlar, mümkünse söze de yansıyabilir, fiile de yansıyabilir, eyleme de yansıyabilir.

Dolayısıyla bu noktayı da kaçırmamak gerekiyor. Yaniinsan bazen fiilen bir şey yapamayabilir; fakat o anda da bilinci aktif olabilir. Fiilen bir şey yapamıyor olman, bilincinin pasifleşmesi durumunu gerektirmiyor. Zihnin yine aktiftir. Durumu görür, tanımlar, değerlendirir ve tam bir dikkat ve duyarlılıkla ona katılır. Bir imkân olduğunda da aktive olur. Mesela çok ilginçtir, bazı böcekler vardır, aylarca yiyecek bulamadığı için durabilir ama ölü değildir; yiyecek bulduğu zaman aktive olur.

Anlatabildim mi? Yani orada tamamen bir edilgenlik, tamamen bir pasiflik yoktur.

Şartların farkındadır. Veya mesela ağaçlara bakın, değil mi? Kışın birçok ağaç yapraklarını döker, böyle kuru bir odun gibi kalır. Ama ölü müdür? Hayır, ölü değildir.

Kendiniiklime kapatmış mıdır? Hayır, kapatmamıştır. Farkındadır. Ama o anda, o iklim şartlarında ne yapacağını bilmektedir. Yapraklarını dökmüştür ve kendine göre bir hazırlığı vardır. Ve bu durumda, bahar geldiğinde tekrar yapraklarını açar, çiçeklerini açar, meyvesini verir. Ama kışın onları sanki ölü zannederiz değil mi? Ama aslında ölü değillerdir.

İşte insanın da gerektiğinde bazen bir sürece aktif olarak, hem sözel olarak, hem eylemsel olarak, hem zihinsel olarak aktif katılması gerekir. Bazen eylemsel olarak aktif katılım yapacağın bir durum yoktur, o anda bir şey yapamazsın, o anda yapabileceğin bir şey yoktur. O zaman eylemsel olarak aktif olmazsın. Belki sözel olarak aktif olabilirsin. Sözel olarak da aktif olamayabilirsin. Zihinsel olarak, bilinç olarak aktif olabilirsin. Gözünü kapatmazsın, kendini uyutmazsın, gerçeklikten kopmazsın, inkâr etmezsin, bir şeyi yok saymazsın. Ama egonun şeyi nedir? Kabul edemediği bir şeyiinkâr etmek, yok saymak, o şeye karşı kendini kapatmak veya reddetmek tarzında gelişebilir.

Dolayısıyla burada dikkat etmemiz gereken şey, bu ikinci maddedeki dikkat ve farkındalığın her zaman var olmasıdır. Bilinç her zaman aktif olacaktır. Sözel ve eylemsel olarak aktif olamadığın, olamayacağın durumlar olabilir. Bu asla seni

kendini kapatmaya veya kızgınlık göstermeye veya aşırı bir biçimde bu duruma dayanamamanın getirdiği bir etkiyle inkâra ve yok saymaya götürmemelidir. "İnkâr da etmiyorum, yok da saymıyorum ama şu an yapabilecek bir şey olmadığını görüyorum." Yapabilecek bir şey olduğunu gördüğümde, burada yapabilecek şey nedir? Yapabilecek şey, iyi, doğru ve güzele hizmet etmesi oranında yapılabilecek bir şeydir. Yoksa "bir şey yapabiliyorum" diye, mesela biriyle kavga ederim, çatışırım, iyilikle düzeltemiyorsam kötülükle yaparım gibi bir şey olmaz. Bazen böyle bir şey olur ya, küçücük bir mevzu büyür; artık o mevzu o küçük şeyden çıkmıştır. Neden? Araya ego girmiştir. Bir bakarsın, bir yol verme hadisesinde adam silahını çekip birinivurur. Bunlar olmayan şeyler değil yani. Çok basit bakın, basit bir yol verme meselesi: biriinatlaşmış, o da inatlaşmış. Biri diyor ki "ben vermeyeceğim", o da diyor "ben vermeyeceğim." Biri diyor ki "yanlış istikamette yola girmiş, bu benim hakkım", o da diyor "girdim kardeşim, ben geri gidemem." Bir bakıyorsunuz, kavga ve bir ölü, bir yaralı. Neden? Çünkü olmuş olana, olmakta olana aktif ve bilinçli bir farkındalıkla katılmıyor. İyi, doğru ve güzel adına hareket etmiyor, yanlış argümanlarla hareket ediyor.

Dolayısıyla burada maksadımız "bir eylem koy da nasıl koyarsan koy" değildir. İşte "bir şey söyle de ne söylersen söyle" değildir. Bilinçli bir farkındalıkla aktif bir katılım içinde olmalıyız. Dolayısıyla bu ikinci madde aslında insanın uyanık olmasını gerektiriyor. Ve sahte benliklerin biraz farkında olmasını gerektiriyor. Mesela biri sana ters bir laf söylemiş; şimdiilla böyle içine oturdu, illa bir cevap vereceğim diye içinde böyle bir kurt gibi sürekli dönüp duran bir şey varsa, oraya bir bak yani, orayı bir gör.

Bu güzel bir şeye mi hizmet ediyor, yoksa aslında o içindeki sahte benliğin rahatlaması için mi bunu yapacaksın?

Bir de modern psikoloji tabii ne diyor? "İçinde tutma, çıkar; içimde olanı sorgulamam gerekmiyor mu acaba, her içimde olanı ifade mi edeceğim, bu gerçekçi bir şey miacaba?" Niye kutsal metin bize "öfkeni yut" diyor? Aslında o öfkeyi yutmak nedir? Onu sindirmektir. Yani olan bir olayın meydana getirdiği o duyguyu doğru bir şekilde analiz ederek sindirmektir aslında. Yoksa "öfkeyi yut, yut" en son patlarsın öfkeden. Oradaki kastedilen şey, öfkeniiçinde barındır, içinde taşı değildir. Yani oraya bir bak: o öfkelenen niye öfkeleniyor? Orada niye böyle bir öfke var? O kimin öfkesi? O neyikabullenemiyor? Neyi yanlış yorumluyor? Eğer orayı analiz edebilirsen, o zaman bakacaksın ki aslında öfke ortadan kalkmıştır.

Dolayısıyla bu ikinci maddedeki önemli olan şey, bizim bunları gözlemleyebilecek bir bilinçte olmamız noktasıdır. Eğer kişi bunun farkında değilse, olmakta olana bilinçli bir şekilde katılamaz. Olmakta olan bilinçli bir anlamla yorumlanamaz. Burada da aslında insanlar benliklerinin gölgesinde yaşarken, bir taraf zaten bilinçli bir hayata katılmıyor, öbür tarafın da bilinçli olmadığı bir durumda ne oluyor aslında? İnsanlar birbirleriyle çatışmaya başlıyor veya biri diğerini ezmeye çalışıyor. Hem nereden bakarsanız bakın, eğer iki tarafta da o bilinç ve farkındalık yoksa, bir şeyi doğru bir şekilde analiz etmiyorsa, o zaman orada asla doğal bir aktiflik, doğal bir farkındalık ve o farkındalığa bağlı bir aktiflik olmayacaktır.

Hani Buda ile ilgili anlattığımız hikâyeyi hatırlarsınız: kendisine hakaret eden insana cevap vermesi, tepki vermesi söylendiğinde, "o bana değil, kendi kafasındaki Buda'ya küfrediyor" diyor. Bakın bu doğru bir analizdir. Hani karşındakiinsan seni yanlış, haksız yere eleştiriyorsa veya suçluyorsa, o sana yapılan bir eleştiri ve suçlama değildir. O, onun kendi kafasındaki sana yaptığı bir eleştiridir. Sen de bunu görebiliyorsan analiz edebilirsin. Mesela orada tabii ki kafandaki "ben niye böyle bir suçlanmayı hak ediyorum" diye soramazsınız, çünkü anlamaz bu literatürden. "Bana niye kızıyorsun" falan diye sorabilirsiniz. Ama siz de orada kendinize kızılıyormuş gibialgılamamanız gerekir. Çünkü aslında o size kızmıyor, o kendi kafasındaki size kızıyordur. Ama siz de bunu ayırt edecek durumda değilseniz o zaman problem olur.

Tabii bu her zaman böyle olmaz. Bazen gerçekten objektif olarak sizi eleştiriyordur.

Yoksa "İsmail Bey dedi ki, o bana eleştiri getirmiyor, kafasındaki bana eleştiri getiriyor" deyip o eleştiriciden alacağınız payı, beni de malzeme yapıp o eleştiriden almanız gereken payı almıyorsanız, bu olmaz tabii ki. Ama gerçekten objektif olarak baktığımızda, gerçekten ben yapılan bu eleştiriyi veya bu suçlamayı hak edecek bir şey yapmadım — demek ki bu benimle ilgili değil. Anlatabildim mi? Benimle ilgilideğil. Bu, karşımızdakini yok saymamızı, umursamamızı, "boşver, kulak verme" dememizi gerektirmiyor. Dikkatle bak ve orada o insanı anlamaya çalış. Belki o insanın bir problemi vardır. Sen daha sakin, daha doğal bir yerden bakabildiğinde aslında karşındakiinsana da daha doğal bir yerden bakabilme fırsatı vermiş olursun.

Ama o bu fırsatı kullanabilir mi? Bu sana bağlı değildir, bu o insana bağlıdır. Ama sana düşen şey, senin karşındakiinsan ne kadar farkındalıksız bir yerden konuşuyorsa konuşsun, senin farkındalıklı bir yerden duruma bakmandır. Bunu yapabildiğin zaman en azından sen kendi varlığına göstermen gereken saygıyı ve duyarlılığı göstermiş olursun.

Üçüncü Adım: Geçmişte Olup Biteni Bırak Gitsin

Şimdi geçmişte olmuş olan hadiseler bizlerde sahte bir kısım benlikler üretir. Mesela kendini sevilmeyen biri olarak algılarsın, onaylanmayan biri olarak algılamışsındır, veya sürekli olarak çatışarak hakkını alabileceğini düşünmüşsündür ve şu noktaya gelmişsindir: "çatışmazsan hakkını alamazsın." Ve bunu sen bir ömür boyu taşırsın.

Hâlbuki aslında bu geçmişte olup bitmiş bir hikâyedir. Geçmişte sakin ve doğru bir şekilde hakkını aradığında alamamışsındır, hasbelkader hakkını almışsındır ve o benlik senin bugüne, bugünkü hayatına kadar gelmiştir. Ve sen her şeyibununla çözmeye çalışırsın veya o durumları hemen bu benlikle çözmeye çalışırsın. Hâlbuki dikkat et, o geçmişte olup bitmiş bir şeydi.

Veya diyelim ki çocukken anne babana karşı veya işte öğretmenine karşı veya bir kısım senden yaşça ve kuvvetçe büyük olanlara karşı kendini koruyamamışsındır — tırnak içinde, ezik gibi kalmışsındır, mağdur olmuşsundur. Ama bu ne zaman olmuştur? Yaşın beşken olmuştur. Şimdi kaç yaşındasın? Diyelim yirmi beş yaşındasın. Ama hâlâ o beş yaşındaki benlik içeride duruyor. Küçücük bir hadise

oluyor, hemen o fırlıyor, hemen o aktive oluyor. Neden? Çünkü sen geçmişte oluşmuş olan o benliği bırakmamışsındır. Onu bırakıp gitmesine izin vermemişsindir.

Hatta ben bazı insanlarda görüyorum: böyle çocukluk çağlarında yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle mağdur, hiç sevildiğini duymamış, anne babasından dolu dolu sevildiğini duyamadığı için orada mahzun bir benlik vardır. Onu görüyorum, "bırak" diyorum, "ya şimdi onu nasıl bırakayım" diyor, "o üzülür" diyor; o kadar gerçek geliyor ki ona, o da bir kimliğe bürünmüş sanki. Hâlbuki o sadece bir duygu. Bazen çocuklar olur ya, böyle ufakken bir oyuncak ayıları vardır, oyuncak köpekleri vardır, onunla yatarlar. Ama bir zaman sonra bırakırsın onu, değil mi? Şimdi otuz kırk yaşına gelmiş hâlâ oyuncak ayıyla yatıyorsan, bir şeyi düşünmen lazım, değil mi? İşte bizim aslında bırakmamız gereken, "artık bırak onları gitsin" demen gereken birçok sahte benlik vardır. Kendini sevilmemiş hisseden ben, anlaşılmamış hisseden ben, kendisine karşı duyarlı olunmamış ben, dinlenilmemiş ben.

Ben bazı insanlarda bunu gördüm, örneğin sürekli bağırarak konuşuyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü çocukluğunda ailesi onu hiç dinlememiş. Yapısında da o ses yükseltebilme potansiyeli varsa, bu sefer sesini yükseltiyor ve sürekli böyle sankikavga ediyormuş gibi konuşuyor. Yani dışarıdan duyan, konuşmaların içeriğinibilmese, sankiiçeride bir kavga olduğunu düşünecek. Ama aslında o niye böyle bağırıyor? Çünkü o duyulmamış. Duyulmamış ve sesini yükselterek kendini duyurmak istiyor. Peki bu benliği bir ömür boyu taşıman gerekiyor mu? Yoksa "geçmişte olup biteni bırak gitsin" mi diyeceksin? Artık ona ihtiyacın var mı? İşte çocukluğunda böyle biri benimle alay ediyordu, bende kendimiispat etmeye çalışıyordum; tamam, o zaman öyle bir hikâye vardı. Peki şimdi kendiniispat etmen gerekiyor mu acaba? Veya biri sana "ben senden daha iyiyim" dediğinde illa o damarın tetiklenmesi mi gerekiyor? Ya işte biri öyle dedi mi böyle buramda bir şey reaksiyon veriyor, tamam bak veriyor; peki bunu bırakmak ister misin? Böyle bir benliği, böyle bir duygu, böyle bir düşünce, böyle bir davranış kalıbını bırakmak ister misin? Yoksa bunu devam ettirmeyi mi düşünüyorsun?

Dikkat edin, buradaki en büyük tuzağımız şu: bazı sahte benlikler bize bir fayda verdiklerine biziinandırmışlardır. Mesela bak, "bağırmazsan dinlemiyorlar seni." Diyelim ki beş yüz olayda iki tane böyle olay varsa, o iki taneyi görürsün, o sana sanki "bak haklısın, bağırmazsan duymuyorlar, anlamıyorlar" der. Veya işte tepkivermezsen, hemen böyle reaksiyon vermezsen, meydan okumazsan seni zayıf zannediyorlar. Bir iki de böyle olay yaşamışsan zaten artık o benliği hiç sorgusuz sualsiz onaylarsın, hiç ondan şüphelenmezsin. Neden? Çünkü o senin adamındır, değil mi. O sana fayda sağlayan bir şey gibi görünüyor.

İşte "geçmişte olup biteni bırak gitsin" — aslında olaylardan ziyade, olaylar da bunun içindedir ama olaylardan ziyade, o geçmişteki olayların bizde meydana getirdiği sahte kendiliklerdir. Ne demek bu sahte kendilikler? Yani örneğin insanlara yardım etmezsem beni sevmezler diye bir sahte benliğin varsa sürekli yardım etmeye çalışırsın. Çünkü eğer yardım etmezsen sevilmeyeceksin diye düşünürsün. Eğer çok

sevimli gözükmezsen veya çok konuşkan olmazsan, şaka, eğlence, espriyle konuşmazsan insanlar seni sıkıcı bulacaklardır, o yüzden de uzaklaşacaklar diye düşünürsün. O zaman ne yapacaksın? Sürekli gevezelik yapacaksın. Espri, gevezelik, şu bu falan — farkında bile değilsin. Aslında bilinçaltında bir şey duruyor ve sana bu mesajı veriyor.

Veya diyelim ki çocukluğunda canın sıkılmış, canın sıkıldığında oyun oynamışsındır, böyle gerekli gereksiz telefonda, bilgisayarda şu bu. Veya mesela bazı insanlarda vardır, çocukluğunda canı sıkılmıştır veya birileri moralini bozmuştur, gidip yemek yiyince rahatlamıştır. Mesela sen ne yaparsın, bir ömür boyu yemek yersin. Niye yemek yersin? Aslında sen yemiyorsun, o yiyor, o benlik yiyor ve o benlik senimanipüle ediyor, farkında değilsin.

Benim bir arkadaşım vardı: "canım sıkılınca çikolata yerdim" diyor. Allah'tan ilgili bir şey. Böyle bir gün gene canı sıkılmış, morali bozulmuş, ticari bir konuda. Diyor kiiyibir çikolata, kaliteli bir çikolatadan epey yedim. Sonra diyor, baktım yolda sarhoş gibiyim diyor. Aslında çikolatada bir şey yok ki sarhoş edecek, ama diyor ki, Allah'tan böyle sarhoş gibi olunca bir uyandım ya. Dedim: senin, birinin meyhaneye gidip ikikadeh içmesiyle, senin gidip yüz gram çikolata yemen arasında aslında bir fark yok.

Bence de bir fark yok — dini anlamda demiyorum, helal haram, çikolata haram mı anlamında değil; o benliğin sahte hikâyesi açısından bir fark yok. Biri diyor ki "kafam bozuldu mu, moralim bozuk mu, git bir kadeh iç" veya "bir esrar çek." Öbürü de diyor ki "gel abi yemek yiyelim." Aslında bir farkı yok. Konu yemek değil, çikolata değil. Sen niye moralin her bozuk olduğunda başka bir şeyle bunu kapatmaya çalışıyorsun? "Bir film seyredeyim." Bak bir dur. Niye film seyretmek istiyorsun şu an? Çünkü moralin bozuk, çünkü birine kızdın. Ama bu yanlış bir şey. Sen o kızdığın şeyi analiz et, çözümle; sonra git çikolatayı ye, git film seyret, o ayrı bir konu. Makul ve meşru bir şey yap ama bunu bir şeyi örtmek için, bunu bir şeyle güya baş etmeye çalışmak için yapma. Sen o sorunla yüzleşmiyorsun, o sorunu analiz etmiyorsun, o konuyu zihninde, bilincinde doğru bir biçimde işlemiyorsun ve yanlış bir adımla başka bir noktaya gidiyorsun.

Evet, geçmişte olup biteni bırak gitsin. Bakın, bizim bu anlamda üzerimizde taşıdığımız çok büyük yükler vardır. "Kendini korumak için bunu yapmalısın, kendinimuhafaza etmek için şöyle tepki vermelisin, insanlara karşı şöyle bir duruş sergilemelisin" — bir sürü hikâye, bir sürü hikâye, bir sürü hikâye. Ve bu hikâyelerden dolayı zaten sen kendini unutuyorsun, kendine dair bir yolculuk bile yapamıyorsun.

"Canım sıkılıyor, gidip bir alışveriş yapayım." Ne alakası var aslında? Bir baksana.

Alışveriş kötü mü? Kötü bir şey mi alıyorum? Haram bir şey mi alıyorum? Ama ihtiyacım yok. "Ne bileyim, alışveriş yapınca rahatlıyorum." Bu nasıl bir benlik? Hanidedim ya, biz niye bu geçmişte üzerimize giyindiğimiz, onayladığımız benlikleribırakamıyoruz? Çünkü bize faydalı olduklarını zannediyoruz.

Bakın, olayları yok saymak, inkâr etmek, unutmaya çalışmak değildir "geçmişte olup biteni bırak gitsin." Geçmişte yaşadığın bir durumu, bir olayı, şu anki bilincinle

yeniden analiz edip dosyalaman gerekir. Daha önce yanlış bir şekilde dosyalamışsın.

Diyelim ki dosyanın adı ne? "Ben sevilmeyen biriyim. Annem hep beni eleştirirdi" veya babam veya her neyse. "Hep eleştirildim, herkes beni eleştirdi, kimse benionaylamadı, sen sevilmeyen birisin." Bak, aç artık o dosyayı. Şimdi o dosyayı tozlu raflara kaldırayım, yakayım, yok edeyim — böyle bir şey mümkün değil. Onu yeniden analiz etmen gerekir. Açacaksın dosyayı, dosyanın içeriğine bakacaksın. Hep eleştirildin, tamam, bu nesnel bir durum, hep eleştirilmişsindir, tamam. Peki sana yapılan eleştiriler haklı mıydı? Yani yüzde onu haklıysa yüzde doksanı haksızdı, yanlıştı. İşte diyelim anne babamın morali bozuktu, zaten aralarında birbirleriyle kavga ediyorlardı, benim en ufak bir tavrım hemen onlarda bir eleştiriye dönüşüyordu, "bıktım senden" gibi.

Hatta ben çokça duyuyorum — oran olarak demiyorum ama epey duyuyorum — işte "keşke doğmasaydın" diyor mesela ebeveyn. Şimdi bunu da duymuş olabilirsin. Bunda da bir mahsur yok, bakın, bunda da bir mahsur yok. Bu o ebeveynin hikâyesi.

Ama sen onu üzerine almışsın. Dolayısıyla arkadaşlar, burada ne yapmamız gerekiyor? "Geçmişi bırak gitsin" dediğimizde, "unut, yok say, düşünme, aklına getirme, aklına gelirse git başka şeylerle uğraş, çikolata al, yemek ye, alışveriş yap" — bununla çözemezsin. O dosyanın içeriğini yeniden analiz etmelisin. Diyelim kiannem bana "keşke doğmasaydın" dedi, ama bu benim varlığımla ilgili bir konu değil. Bu, benim varlığımın kötü, eksik, yanlış, dışlanması gereken bir şey olduğu anlamına gelmiyor. Bu annemin o anki sıkıntısından, daralmasından, öfkesinden, başka şeylerle ilgili yaşadığı problemlerden kaynaklanan bir tepkisi. Bunun benimle bir ilgisiyok. Bak, ne güzel, dosyayı güzelce analiz ettik, anladık. Şimdi dosyayı kapat ve istersen gözünün önünde dursun, fark etmez. Artık dosya doğru bir şekilde tanımlanmış. O olay senin değersiz olduğun, senin sevilemez biri olduğun, senin önemsiz biri olduğun anlamına gelen bir şey değil. O kişinin hikâyesi, onun yanlışı, onun o andaki farkındalık eksikliği.

Dolayısıyla benim geçmişi unutmam gerekmiyor, geçmişte yaşadığım olayları — bu zamanda böyle çok insan geliyor, bilinçaltını bilmem neyi resetliyoruz falan diyerek yaklaşıyor.

Fark et, doğru analiz et. Doğru analiz ettiğinde bir problem olmadığını göreceksin. Ama sen oradaki şeyi kendi hikâyen olarak algılıyorsan — hatta diyelim ki kardeşine karşı çok kıskançtın, hatta "keşke ölse" diyordun; mesela benim annem anlatır, böyle benim bir kardeşim varmış, vefat etmiş küçükken, ben onu kıskanıyormuşum, böyle divanın kenarına kadar getiriyormuşum, düşsün ölsün diye, hatırlamıyorum tabii de — şimdi ben ne yapayım bunu? Hatırlamıyorum, unutayım mı? Gerçi unutmuşum da annem hatırlattı. Şimdi bu o çocukluk halindeki bir kıskançlığın sonucu. Bundan dolayı kendimi kötü hissetmem gerekmiyor ki. O kıskançlık bugüne de gelmişse, ben bugünkü kıskançlığımı görmemek için o olayı mı unutmalıyım, yoksa bugünkü gereksiz bir kıskançlık varsa bunu çözümlemeli miyim, değil mi?

Dolayısıyla bakın, ne olursa olsun, hiçbir şeyiinkâr etmeden, bastırmadan, yok saymadan veya onu başka bir şeyle örtmeye çalışmadan, onu doğru bir şekilde

tekrar analiz etmemiz gerekiyor. Yani tırnak içinde tekrar yapılandırmamız gerekiyor — ne ile? Sahte benliklerle değil. Yani "tamam o zaman yapmışım, ne uzatıyorsun" demeyeceksin annene, çocukluğundaki kıskançlığını sana anlattığı bir hikâye olursa "ne anlatıyorsun bunu" falan demeyeceksin. Bir bakacaksın: o devam etmiş misende? Etmemişse o nedir? O bir tatlı bir hatıradır. Devam etmişse o zaman onu yatıştırmalı ve onun üzerinde çalışmalısın. Aksi takdirde bunlar hem üzerimizde bir yük olurlar hem de sadece yük olmakla kalmazlar; bizim tarafımızdan bir de sahiplenilir ve savunulurlar. Ve sen artık yanlış bir benliği savunursun. Öfkelisindir, küçücük bir şeyden bağırıp çağırmışsındır, ama onunla yüzleşmekten kaçtığın için bir de onu savunmaya başlarsın: "tabii bağıracağım, herkes işine bakacak, işini yapacak, düzgün yapacak kardeşim" falan diye. Bir de oradan o egoyu taşıyacaksın; hem sana yük oluyor hem de sen onu gönüllü bir şekilde taşıyorsun. İki kat kendimize eziyet ediyoruz.

O yüzden geçmişte olan bitenin sende bir benlik oluşturduğunu fark ettiysen, onun üzerinden bir benlik oluşmuşsa — diyelim ki kendimiispat etmeliyim, güçlü olmalıyım, hayatta kimseye güvenmemeliyim gibi hikâyeler üretmişse — o geçmişte yaşamamalısın. Yaşadıklarının farkına varmalısın, artık onları bırakmalısın; çünkü onlar artık senin üzerinde bir yük hâline gelmiş. Artık sen bunları taşımamalısın.

Çünkü bu gerçekten ağır bir bedel ödemektir. Veya işte "sürekli öğrenmeye çalışıyorum" — niye aslında? Aslında kendime ve başkalarına bir şey ispat etmeye çalışıyorum, veya birilerinin karşısında aptal gibi kalmamak istiyorum, o konuda da bir laf söyleyeyim, o konuda da bir şey öğreneyim diye. Nereden getiriyorsun bunu? Hani sakince susup dinleyebilirsin, ne var ki? Birileri de diyecek ki "bu konuda hiçbir bilgisi yok herhalde." Ne olur? Bundan rahatsız olan bir benlik mi var, buna ihtiyacın mı var? Gerekli olursa konuşursun, gerekli değilse susar ve dinlersin. İlla bildiğiniispat etmen gerekir mi? Gerekmez. Ama bak bunları ne yapmışsın? Bugüne kadar bu benlikleri taşımışsın. E ne yapalım, gelmiş arkadaşlar, bugüne kadar böyle yoldaşlık yapmışız, bırakalım mı, vefasızlık mı yapalım diye düşünürsün.

Dediğim gibi bazı insanlar bazı benlikleri bile bırakmak istemez, sanki bir arkadaşmış gibi; "o gariban zavallı gidecek mi acaba" diye düşünür. Hâlbuki bir benlik yok ki, aslında bir varlık yok aslında. Bu imajinatif bir şey yani. Ona da böyle bir kimlik varmış gibi, sankiyıllarca yanında olmuş gibi, beraber üzülmüş, beraber yürümüş gibi "biz bu yollarda" deyip, sanki böyle birine vefasızlık yapıyormuş gibi, onu terk ediyormuş gibi hissedilir.

O kadar insanda bazen canlı hissediliyor ki, sanki "böyle beni bırakıyor musun, ya bak ben seni bunca zaman yanında oldum, hiç kimsenin olmadığı zamanlar falan, şimdi beni bırakıyor musun" gibi. Bazı insanlar vardır, "niye sigara içiyorsun" denildiğinde "en büyük arkadaşım" diyor, "kimse olmadığında o benim yanımda" falan. Sigarayı bırakmayı sigaraya vefasızlık olarak algılıyor. Bunlar nedir aslında?

İşte bunlar aslında bize gereksiz yere yük olmuş, kendimizi yanlış bir şekilde tanımlama tuzağına düşürmüş ve sürekli başımızda, ensemizde boza pişiren bir zalime dönüşmüş.

Ama işte derler ya, zalimle mazlum arasında bazen Stockholm sendromu falan diyorlar. Yani farklı bir boyuttan bir ilişki var aslında. Hani hiçbir zalim, hiçbir mazlum, zalimi yüzde yüz zalimse sevmez. O zalimin ona verdiği bir şey vardır. Yaniincelense o Stockholm sendromunda bir hikâye vardır yani. Ama biz hemen Stockholm sendromu deyince aklımıza şu geliyor: işte mazlum zalimini sever. Öyle değil, bu o kadar basit bir şey değil. O mazlum, zalimden bir şekilde farklı bir şekilde besleniyor. "Bugüne kadar kimse beni kaçırmaya değer bile bulmamıştı, bu beni kaçırdı yani" — oradan bir değer bile üretmiş olabilir o kişi. Gündem olmaktan dolayı kendini değerlihissetmiş olabilir. Yani şunu demek istiyorum: hiçbir sahte benlik size bir sahte ödül vermedikçe sizde hayatiyetini devam ettiremez. Mesela çok olumsuz bir şey düşünün: diyelim ki "hep ailem bana baskı yaptı böyle, hiçbir zaman bana sen de varsın demedi." E şimdi bunun ne getirisi var? Bir bakacaksın, vardır bir getirisi. Belkisana ailenden alacaklı olduğunu hissettiriyor. Bir gün bir şey dediklerinde, "siz ne yapmıştınız biliyor musun" diye onun için kullanacaksın. Ama öyle bir cephanen olmazsa ne yapacaksın? Ne diyeceksin ailene? Bir şey diyeceksin ama diyemiyorsun, çünkü bir şey yok, silmişsin. "İsmail Bey demiş ki geçmişte olanı bırak gitsin." Bırakır mısın böyle bir şeyi? Sana bir alacak üretiyor, senin kendini haklı hissetmeni sağlayacak bir argüman; bırakır mısın onu? Bırakmazsın. "Bırak gitsin" dersin, kenarda dursun; "tamam yani gitsin ama şurada dursun" dersin. Kenarda bırakırsın, lazım olduğunda kullanacaksın çünkü. İşte bakın, uyanık insan nedir? Bunlara karşı uyanık olmak demektir.

Veya bir benlik sana sürekli "işte toplumda kendiniifade ederken böyle söyleyecek bir şeyin olsun" der. "Sen ne yaptın, nerede okudun, ne iş yapıyorsun" — böyle dolu dolu bir şey vermen gerekir der. O zaman ne yapacaksın? Bunları o heybeye doldurmaya çalışırsın. "Ya böyle ben düz bir insanım ya, o kadar düz." Düz bir insanı kim sever? Düz bir insanla kim ilgilenir, değil mi? "Bir albenisi olması lazım" gibidüşünürsün. Birçok benlik aslında ne yapıyor? Bize yük oluyor.

İşte uyanık insan bunlardan arınan insandır; yoksa uyanık insan "ben bununla istesem iki dakikada onun damarlarıyla oynarım" demek değildir. İşte var ya bazı kitaplar, "on dakikada insanları ikna etme sanatı" — bu mu uyanıklık, veya birinimanipüle etmek mi uyanıklık? Seni manipüle edenlerin farkında mısın? Sen neyin uyanığısın? Kime karşı uyanıksın? Sen kendin uykudasın. Sen kendini manipüle ediyorsun, farkında değilsin. O yüzden uyanık olmak gerçek uyanıklıktır. O yüzden bir bilge der ki: "şu âlemde uyanık olmayı bırak, sana ezel zekâsı verilsin." Ama sen işte "insanları nasıl ikna ederim, nasıl hayran bırakırım, nasıl sevdiririm, nasıl yönlendiririm, nasıl istediğim şeyi yaptırırım" diye düşünürsen hayatın bununla geçer.

Bu dünya uyanıklığıdır. Eğer bu dünya uyanıklığına devam edersen, öyle hayatın gider ve biter, hiçbir sonuca da varamazsın; ve ihtiyarladığında da eğer öyle bir yaşın olursa, orada da kendinden çok memnun olmazsın. Ne yapmışsın? Milleti manipüle etmişsin, ikna etmişsin, yönlendirmişsin, istediğin şeyi yaptırmışsın ve istediğin şeyialdırmışsın — annenden, eşinden vesaireden. Ne olmuş sonuç? Hiçbir şey. "Bu uyanıklıkları bırak ki sana ezel zekâsı verilsin" diyor. Çünkü biz bu benliklerle

yaşarsak o ezelde bize verilen o saf, doğal bilinci nasıl görebiliriz ki? Ona nasıl farkındalığımız gelişebilir ki?

Evet, üçüncü noktamız buydu: geçmişte olup biteni bırak gitsin. Mesela yine bununla ilgili aklıma çok şey geliyor. Bazen bakarsın, bir ilişkinde suistimal edilmişsindir, aldatılmışsındır, terk edilmişsindir; ömrün boyunca terk edilme korkusu yaşarsın. Aslında bu nedir? Sen geçmişte olup bitmiş bir şeyi bırakamıyorsun. Aslında oradakiolay değil, dikkat edin, o olayın üzerinden bizim kendimize ve hayata ve ilişkilere dair bir hikâyemiz oluşmuştur: "herkes beni terk eder, biliyorum sen de beni terk edeceksin" hep söylersin.

Benim bir yeğenim var, böyle on on bir yaşındaydı, bir gün yürüyoruz, böyle kedigördü sokakta, sevmeye çalıştı, kedi de kaçtı. "Amca" dedi, "bu da beni sevmiyor" dedi. Anlatabildim mi? Neden? İşte çünkü geçmişten gelen hikâye, sevilmediğine onu inandırmış. O yüzden ne kadar sevilse de sevilebileceğine o kadar inanmıyor. Ve en küçük bir olumsuzluk gördüğünde, "işte bak, sevilmiyorum, zaten biliyordum sevmediğini" deme tuzağına düşersin. Neden? Çünkü geçmişte olup biteni bırakamamışsındır ve o sende bir kimliğe, hayatla ilişkilerle ilgili bir algıya dönüşmüştür. İşte bu bizim üzerimizde bir yüktür, bunu bırakmak durumundayız. Bunu bırakmak, kendimize özgürlük imkânı tanımaktır.

Dördüncü Adım: Olacak Olana Güven ve Ümitle Bak

Ve son olarak da olacak olana güven ve ümitle bak. Neden? Çünkü mutlak kötülük hayatta olamaz. Tanrı iyidir ve iyilik mutlaka yansıyacaktır. Dolayısıyla hiçbir zaman gelecek olan süreci böyle katı bir karanlık gibi, tamamen kötülük gibi algılayamayız. Zaten iyiliğin bittiği anda zaten kıyamet kopar. Dolayısıyla yaşadığımız her an, iyiliğin de güzelliğin de hayrın da olduğu bir yerdir. Ve daha önemlisi, sen eğer Tanrı'ya dair bilince sahipsen, sen zaten kendindeki Tanrı'ya güveneceksin, ondan ümitli olacaksın. O vardır ve varlığıyla seni var ediyor.

Dikkat edin, burada ümit ve güven iki alanla ilişkilidir. Biri hayatla ilişkili — orada ilk dediğim gibi, burada hiçbir iyilik ve güzellik imkânı kalmadığında Allah bu âlemikıyametle bitirir. O yüzden yaratılış düzleminde de ümitli olmalıyız, güven duymalıyız.

Ama ondan çok daha önemli olarak, kendimizdekiilahi kaynaktan yana ümitli olmalıyız. O yüzden "kâfirlerden başkası Allah'tan ümidini kesmez" denir. Ama biz bu ayeti bazen şöyle anlıyoruz: Allah'tan ümitli olmayı yaratılış düzleminde ümitli olmakla karıştırıyoruz. Hayır, Allah'tan ümitli olacaksın. Yani Allah sendedir ve seninledir. O peygamberin mağaradaki sözü, Kur'an'dakiifadeyle "Allah bizimledir." Allah bizimle ise âlem istediği kadar karanlıkta kalsın. Âlemde velev ki hiç görünür düzeyde güzellik, vefa, dostluk, merhamet olmasın; senle Allah arasında vefa yok mu? Senle Allah arasında sevgi yok mu? Senle Allah arasında dostluk yok mu?

O yüzden kâfirlerden başkası Allah'tan ümidini kesmez. Onlar niye kesiyor? Çünkü onlarda Allah'a dair bilinç kaybolmuştur, o unutulmuştur. O yüzden bizim asıl bağlı olduğumuz

şey hayattan değil, Allah'tandır. Hayat da Allah'ın bir yaratımıdır, ama bizim asıl doğrudan bağlı olduğumuz Allah'tır. Allah var mı? Var. Seviyor mu? Seviyor.

Merhametli mi? Merhametli. Koruyup kollayıcı mı? Evet. Ona ait misin? Evet. Ondan gelip ona dönüyor musun? Evet. O zaman benim güvensiz olmam, "işte hiçbir şeye güvenmiyorum, hiçbir şeyden ümidim yok" deme gibi bir durumum olabilir mi? Değil mi, böyle bir şey olamaz. O yüzden bu son noktayı özellikle hatırlatıyorum: Allah'tan her zaman ümitli olmalıyız, ona güvenmeliyiz. Onun varlığı var, o zaman ben varım.

O seviyor, o zaman bütün dünya bana düşman olsa da ben gene ümitliyim — kimden? Allah'tan. Ve o hâli zaten idrak ediyorum. Zaten Allah beni sevmese var olamazdım ve var olamam. O yüzden Allah ile mutmain olmak gerekir. Yaratılışla mutmain olmaya kalkarsanız o tatmin sınırlıdır ve geçicidir.

O yüzden Kur'an der ki, dünya hayatıyla yetinenleri kendi hallerine bırak; onlar için bu Allah'ın verdiği bir ceza değil, bu doğal bir kanundur. Evet, biz dünyayı da ilahi bir yansıma olarak, bir tecelli olarak, ilahi varlığın yansıyan bir gölgesi olarak görüyoruz. Ama asıl bağlı olduğumuz şey ne? Kaynağımız. Dünyadaki hiçbir insan sana dost olmayabilir, dünyada hiçbir dost kalmayabilir. Hazreti İsa'nın İncil'de dediğigibi: "insanoğlunun başını yaslayacağı bir taş bile yok." Bir dağa çıkar, bakar ki dağda gece olmuş, yatacak düzgün bir taş bulamıyor ki başının altına koysun; "insanoğlunun başını yaslayacağı bir taş bile yok" diyor. Bu ne demek? Dış âlemde hiçbir olumlu şey olmayabilir, veya sana denk gelmeyebilir. Peki bu durumda sen karalar mı bağlayacaksın? Kendini tamamen mahrum mu hissedeceksin? Hani her mahrum bırakılan bir varlık gibi mi görüyorsun kendini? "Hay Allah, ne o zaman, ben niye Allah'a inanıyorum, etrafımda insanlar dağıldığı zaman çöküyorsam" diye midüşüneceksin? Başkaları da öyle oluyorsa, o zaman benim Allah'a imanımın burada getirdiği farklılık nedir?

O yüzden Allah peygambere bunu hatırlatıyor: etrafından insanlar dağılacak olurlarsa olabilir, insanların psikolojileri var, nefsaniyetleri var vesairesi var. Peki Allah'ı, Allah'ı mı unutacaksın? Hâşâ. O senin ana merkezin zaten. "De ki Allah bana yeter." Yanibütün dünya karanlık olsa Allah nurdur, bütün dünya kötülük olsa Allah saf iyiliktir, bütün dünya düşman olsa Allah saf sevgidir; bunu hatırlayacağım. O zaman ne olur? Olacak olana güvenle bakarım.

Peki, teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde surah adı ve ayet numarası açıkça belirtilerek yapılmış bir alıntı bulunmamaktadır. Konuşmacının şu ifadeleri Kur'an'a gönderme niteliğindedir ancak sure/ayet numarası zikredilmediğiiçin aşağıda editöryel not olarak ayrıca belirtilmiştir: - "Kâfirlerden başkası Allah'tan ümidini kesmez" — bu ifade, anlam olarak Yûsuf Suresi 12:87'dekiilgili ayete yakındır, ancak konuşmacı sure/ayet numarası vermemiştir; bu nedenle resmi bir alıntı olarak değil, olası bir gönderme olarak not edilmiştir. - "Dünya hayatıyla yetinenleri kendi hallerine bırak" — bu ifade paraphrase niteliğindedir; konuşmacı belirli bir sure/ayet belirtmemiştir. - "Peygamberin mağaradaki sözü, Kur'an'dakiifadeyle Allah bizimledir" — Hicret sırasındaki mağara kıssasına (bazı kaynaklarda Tevbe Suresi 9:40 ile ilişkilendirilir) gönderme olabilir, ancak konuşmacı sure/ayet numarası belirtmemiştir. - Hazreti İsa'nın "insanoğlunun başını yaslayacağı bir taş bile yok" sözü Kur'an değil, İncil kaynaklı bir aktarımdır (konuşmacı da bunu "İncil'de dediği gibi" diyerek ayrı tutmuştur). - Kabil-Habil kıssası isimleri geçmekle birlikte konuşmacı bir sure/ayet numarası belirtmemiştir.

Tüm Ayet İndeksi →