Nefs-i Emmarenin Masum Halleri ve İyilik Kötülük Meselesi
Kısa Özet
İsmail Acarkan, nefs-i emmarenin en tehlikeli halinin hırsızlık veya zulüm gibi açık kötülükler değil, kendimizi "kendimize ait olmayan" herhangi bir şeyle (bilgi, güzellik, başarı, geçmişte yaşanmış bir olay) tanımlamamız olduğunu anlatıyor. Bir bebeğin hiçbir "olma" hikayesine ihtiyaç duymadan doğal bir doluluk ve mutlulukla var olduğunu, ama büyüdükçe "ne olacaksın" sorularıyla bu doğal doluluğun bir boşluk hissine dönüştürüldüğünü vurguluyor. Sohbetin ikinci yarısında bir dinleyicinin sorusu üzerine iyilik-kötülük meselesine geçiliyor: iyiliğin kaynağının Allah, kötülüğün ise kişinin kendi tercihinden kaynaklandığı; kötülüğün hakiki varlığa asla zarar veremeyeceği, sadece "iyiliğin eksikliği" olarak var olabildiği anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs-i emmarenin en görünür halleri (zulüm, hırsızlık, yalan) değil, en masum görünen halleri (kendimi bilgili, başarılı veya sevilen biri olarak tanımlamak) asıl bizi esir alan zincirlerdir; çünkü bunlar bize kendimizmiş gibi görünürler.
- Bir bebek hiçbir "olma" hikayesine ihtiyaç duymadan doğal bir doluluk taşır; büyüdükçe "büyüyünce ne olacaksın" gibi sorularla bu doğal doluluk yerini "henüz olmamış, tamamlanmamış" bir boşluk hissine bırakır.
- Kötülük hakiki varlığa asla zarar vermez — Hz. Yusuf'un kuyuya atılması, Habil'in kardeşi tarafından tehdit edilmesi, sihirbazların Firavun'a "ellerimizi kesebilirsin" demesi gibi örnekler, dışsal kötülüğün özü hiçbir şekilde eksiltemeyeceğini gösterir.
Nefs-i Emmarenin En Masum Hali: Kendimizi Bir Şeyle Tanımlamak
Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Geçen hafta benlik veya kendilik düzeyleri olarak tanımlayacağımız, tasavvufta nefis mertebeleri olarak tanımlanan — ama günümüzün Türkçesiyle ifade edecek olursak kendilik düzeyleri olarak tanımlayabileceğimiz — bir konuya değinmiştik. Bu kendilik düzeylerinin en düşük düzeyi, üzerimizde tahakküm kurmuş olan, üzerimizde bir baskısı, tahakkümü, yönlendirmesi olan bir durum. Peki bu dışarıdan gelen bir şey mi? Hayır, dışarıdan gelen bir şey değil. Bizim içimizden gelen ve kendimizi öyle zannettiğimiz bir benlik hali.
Mesela bizim günlük dilde bazen ne yaparız? "Kendimi kötü hissediyorum" deriz. Bu ne aslında? Bu nefs-i emmare aslında. Nefs-i emmare deyince aklımıza böyle zulmeden, baskı kuran, terör yapan, birilerine zulmeden, birilerini ezen, birilerine kötülük yapan bir benlik gelmesin. O nefs-i emmarenin en görünür ve en patolojik halleri. Onlar zaten çok belli. Ama mesela "kendimi kötü hissediyorum" dakı şeyi fark edebiliyor musunuz? Size ne emrediyor oradaki o benlik?
Nefs-i emmare için en temel adım kendinizi kendinize olmayan bir şeylerle tanımlamanızdır. Ve bunu çok küçük yaşlardan itibaren edinmeye başlarsınız. Mesela bir çocuğun bir oyuncak alamadığında "benim oyuncağım yok, ben kendimi mahrum hissediyorum" demesi bir nefs-i emmarenin doğuşunu bize gösterir. Bir şeyin üzerinden kendimizi tanımlıyoruz. Bu ne olursa olsun. İsterse kişi "ben çok güzelim" desin, "ben çok yakışıklıyım" desin, "ben çok becerikliyim" desin, bu fark etmez.
Kendimizi deneyimlediğimiz bir şey üzerinden tanımlama noktası nefs-i emmarenin doğuşudur. Bir insanın "ben çok zengin biriyim" demesi de bir nefs-i emmaredir. "Ben çok bilgiliyim" demesi de bir nefs-i emmaredir.
"Ben çok bilgiliyim" dedikten sonra birisi, tırnak içinde, senin o bilgini görmezden geldiğinde veya göremediğinde veya senin bilgini küçümsediğinde ne olacak orada? "Sen kimle konuştuğunu biliyor musun?" gibi bir benlik devreye girecek ve içeriden ne diyecek? "Ona bildiğini göster. Ona bildiğiniispat et. O seni ne zannediyor?" diye sana bir hikaye üretecek. Ve sen onu demeden edemeyeceksin. Ama içeriden bir benlik diyecek "ya bırak o aptalı, onu kaale bile almaya değmez. Sen kim, o kim?" Bu da onun başka bir yüzü olacaktır. Yani nereden tutarsanız tutun sizi tuzağa düşürecektir. Sussanız da tuzağa düşürecektir. Konuşsanız da tuzağa düşürecektir.
"Sen haklısın kardeşim" deseniz de tuzağa düşürecektir. "Sen ne demek istiyorsun" deseniz de tuzağa düşürecektir. Neden? Çünkü kendinizi bilgi üzerinden tanımladınız ve o benlik ne yapacaktır? Göstermeye çalışacaktır veya görmemekte ısrar edene
gözüne sokarak göstermeye çalışacaktır. Çünkü siz olmayan bir şeye "ben" dediğiniz, "kendim" dediğiniz şey aslında kendiniz olmayan bir şey. O bir deneyim.
Mesela ben anda konuşuyorum ama "ben konuşurken siz dinlemediniz, ben ne yapayım, burada konuşuyorum arkadaşlar, bir susun" falan diyeceğim. İşte birilerine içimden "bak gelmiş başka şeylerle ilgileniyor" diyeceğim. Oradan "bana saygı gösterilmiyor" diye bir şey üreteceğim. Üreteceğim de üreteceğim, bitmeyecek o. Hatta size çok güleç bir şekilde konuşsam bile içimden diyecek ki o benlik: "aslında bunlara da fazla anlatmayacaksın, bunlar hak etmiyorlar" diye bir şey üreteceğim.
Sürekli o, içimde durmak bilmeyen bir hikayeye dönüşecek. Bir de ayrıca nefs-iemmare ile ilgili hikayeler okuyacağım diyeceğim ama hiç o nefs-i emmarenin farkında olmayacağım. Ve o bende çok farklı şekillerde hükmedecek.
Dolayısıyla aslında nefs-i emmare dediğimiz, yani güncel Türkçe ile ifade edersek kendilik düzeylerinin en sahtesi burasıdır. Kendilik düzeylerinin en sahtesi, kendimizideğişken olan herhangi bir şeyle özdeşleştirdiğimiz noktada başlar. Değişken ne varsa sen o değilsin. Artan eksilen her ne varsa sen o değilsin. Mesela yaşın artıyor değil mi? Anla ki o sen değilsin. Bilgin azalıp artıyor mu? Anla ki o sen değilsin. Adı konan hiçbir şey aslında sen değilsin. Senin adın aslında konamayan bir şeydir.
Neden? Çünkü sınırlı değildir, herhangi bir sınıra sahip değildir. İşte o insanın o sonsuzluk dediğimiz, o hakiki kendilik dediğimiz şey aslında kendini unutur ve bir şeyle kendini tanımlamaya başlar. O tanımladığın andan itibaren sen onun mahkûmusun, o da senin gardiyanın, o da senin hakimin olmaya başlar.
Zincirler Görünmez Olduğunda Daha Tehlikelidir
Mesela "bir şeyiiyi yapıyor muyum, yapamıyor muyum? İyi yapman lazım, yapabildin mi? Ya yapamazsan rezil olursun" falan. Şimdi bu nedir? Bu nefs-i emmaredir. Ama çok masumane bir şey değil mi mesela? "Ya işte iyi yapabildin mi? İyi sunabildin mibir şey? İyi konuşabiliyor muyum?" Bir şeyiiyi anlatabiliyor muyum diye kendinitanımlarsan — mesela bir konuyu iyi anlatıyor muyum diye analiz yapabilirsin, ama onu "ben" diye algılarsam "ben iyi anlatıyor muyum, anlatamayınca da ben kötü anlatıyorum, ben beceriksizim" olur. Çünkü bakın bu gibi şeyler ister istemez sizikendinizi tanımlamaya götürecektir. Kendinizi tanımladığınız an tutsak olmuş olursunuz. Yani ayaklarınız bağlanmış olur.
Hani Kur'an'da diyor ya cehennemi anlatırken, işte onların ayaklarında ve ellerinde zincirler vardır, onlar zincirlere bağlı olarak götürülürler. Ne anlatıyor? Biz de aslında şu anda bunu yaşıyoruz. Kendimizle ilgili tanımların içinde hapsolmuşuz. Bunların zincirleriyle yaşıyoruz. İşte her zaman hatırlattığımız, anne babamızla ilgili kendimize dair ürettiğimiz hikaye. Atıyorum, diyelim ki annen veya baban hasta biriydi, psikolojik olarak hastaydı, sana hiç ilgi göstermedi. Ama sen bundan "ben ilgi gösterilmeyecek biriyim, ben ilgilenilmeyi hak etmeyen biriyim" veya "ben bunu hak etmedim, nasıl buna maruz kaldım" diye bir hikaye üretirsen sen elini ayağını prangalamış oluyorsun. Eline ayağını zincirlemiş oluyorsun. Ve bu ömrün boyunca seni takip eden bir şeye dönüşüyor. Bir mahkûma dönüştürüyor.
Mesela biz şu anda o benlikler tarafından, yani kendimizi yanlış şeyler üzerinden tanımlamakla, kendimizi prangalamış bir halde yaşıyoruz. Yaniistisnasız bunu yaşıyoruz. Mesela bir profesör olmuş biri de olsa, mesela onun profesörlüğüne ufak bir eleştiride bulunulsa: "sen de ne biliyorsun ki? Kendini bir şey mi zannediyorsun?
İşte bir konunun profesörü olmuşsun, birçok şey biliyorum diyorsun. Minnacık bir konuya dair bir uzmanlığın var, ne abartıyorsun" dediğinizde onun egosu o kadar rahatsız olur ki, ya size saldıracaktır, ya kendiiçinde bir çöküntü yaşayacaktır ya da başka bir reaksiyon verecektir. Neden? Çünkü kendisini o bilgi üzerinden uzmanlaşmakla tanımlamış. Ve size diyecek ki "sen kiminle konuşuyorsun, kiminle konuştuğunun farkında mısın?" Herkesin bir prangası var, hepimizin bir prangası var.
Nefs-i Emmareyi Resmetmek: İmgeler Üzerinden Anlamak
Aslında cehennemle ilgili anlatılan her şeyin dünyada bir iz düşümü vardır.
Cehennemle ilgili anlatılan bütün anlatılar buradaki durumların görünür hale gelmesidir. Mesela bir insan kendisini başkalarının onayı, beğenisi, takdiri üzerinden tanımlıyorsa, onaylandığında kendiniiyi hissediyor, onaylanmadığında kötü hissediyorsa; biz desek ki birilerine bu hali resmeder misiniz, nasıl resmedilir bu mesela? Başkalarının onayına bağımlı bir insan nasıl resmedilir? Eğer bir imgelem, sembolik bir dil kullanacak olsak, başkalarının onayıyla mutlu veya mutsuz olan bir insan nasıl resmedilir? Mesela belki Yunan mitolojisindeki Narkissos'un haliyle, bir suyun aksine odaklanmış ve oradan kurtulamayan biri değil mi? Yani muhatabından gelecek geri bildirime odaklı ve oradan kopamayan biri. Veya "başarılı olursam varım, başarılı olamazsam yokum" gibi bir yerden hayatına bakan birini resmedin desek ne çıkacaktır? Veya sürekli terk edilmekten korkan birini nasıl resmedebiliriz? Mesela halini resmetmeye kalksak — fiziksel görünümü değil, onun halini, psikolojisiniresmetmeye kalksak — buna uygun birçok imge üretebiliriz. Ve gerek cennet olsun gerek cehennem olsun, oradaki bütün anlatılar aslında buradaki durumun, halin bir nevi ete kemiğe bürünmüş halidir.
O yüzden mevcut durumlarımızı çok iyi tartmalıyız. Mesela kendinizi geçmişte yaşadığınız bir olay, bir ilişki, bir ebeveyn-çocuk ilişkisi üzerinden tanımladığınızda aslında bunun en iyi resmedilmesi nedir? Diyelim ki üzerinde "beş" yazan bir taşa kendinizi zincirlemişsinizdir desem çok garip kaçmaz değil mi? Yani beş yaşında yaşadığınız o an — "işte kendimi aileme yabancı hissettim, anne babama yabancı hissettim, beni asla anlamadıklarını hissettim, ben neredeyim dedim" — kendiniziüzerinde "beş" yazan bir hapishane taşına bağlamış, zincirlemiş gibi resmetsek bu haliniz aslında anlatıyor diyebiliriz değil mi? Ama görürsünüz ki siz serbestçe dolaşan bir insansınız. Ama içsel haliniz o beş yaşında kendinizce travma olarak tanımladığınız, içinizde büyüttüğünüz bir durumun aslında bir yansıması.
İşte nefs-i emmare dediğimiz şey biraz böyle bir şey. Yani kendimizi unutup bir olayın, bir hadisenin bize bir bakışı üzerinden — hatta bazen bize bir bakış bile yeter.
Atıyorum, "annem öyle bir baktı ki, 'defol git' der gibiydi." Belki anne öyle demiştir içinden, belki dememiştir, bunu bile bilmiyoruz. Ama kişi orada ne oluşturuyor? Sanki
defolup gitmesi gereken biriymiş gibi kendini algılıyor. Mesela bunu resmetmeye kalksanız nedir? Sanki böyle etrafında hiç kimsenin olmadığı, yapayalnız, çöle sürgün edilmiş bir insan resmedebilirsiniz değil mi, bu insanın halini anlatmak için.
Veya sürekli kendini mutsuz hisseden. "Niye mutsuzsun?" "İşte hedeflerime ulaşamadım." Hedefleri tarafından tutsak edilmiş bir insan değil mi bu aslında?
Bazen öyle bir şey olur ki ne yapsanız hedefinize asla ulaşamayacaksınızdır. Mesela böyle insanlar vardır. Diyelim ki herhangi bir nedenle okumamıştır, 15 yaşından sonra okumaya başlar ama zihinde hep şu vardır: "7 yaşında başlasaydım okumaya şimdikim bilir nerede olurdum." Peki o 8 senelik boşluk kapatılabilir mi? Hayır, asla kapanmaz. Hep zihin şöyle der: "şimdi bu noktaya geldin ama bu noktaya 8 sene önce gelebilirdin, dolayısıyla hep geç kaldın, ömür boyu geç kaldın, ömür boyu geç kalmış birisin." Bu nedir? Bu nefs-i emmaredir. Ve nasıl bir nefs-i emmaredir? Çıkışı olmayan bir hapishane gibidir. Seni çıkışı olmayan bir hapishaneye sokmuştur o benlik. Ve sen hiçbir zaman oradan çıkamazsın.
Boşluk Ne Zaman Doğdu? Çocuğun Doğal Doluluğu
Veya kendini topluma ispat etmek zorunluluğu hisseder: "ben de bunu yaptım kardeşim, ben de az adam değilim yani, ben de bir şeyler yaptım, biz de boş değiliz." Peki neyin üzerinden dolu olduğunu düşünüyorsun? Bir şeyleri bilmek veya bir şeyleriyapmış olmak. Halbuki yaratan seni boş olarak gönderip "git kendini doldur gel" midedi acaba? Bak ayet çok açık: ölümü ve hayatı yarattı ve sizi bu aleme gönderdi, "hanginiz güzel, iyi ve doğru davranacak" diye. Yani hanginiz özünün istikametinde hareket edecek? Yoksa kendimizi doldurmaya gelmedik. Zaten boş değiliz aslında.
Bak mesela bir çocuğa bak, çocuk böyle boş mudur mesela? Bir yaşındaki bir bebeğe baktığın zaman o çocukta bir boşluk mu görüyorsun, yoksa bir doluluk mu görüyorsun? Hatta biz niye bazen çocuklarla vakit geçirmeyi daha çok severiz? Çocuk bir yaşında gelme bomboş, donuk, hiçbir şeyi olmayan, hiçbir varlığı, bilgisi, yeteneği olmayan biri gibi mi gelir, yoksa dolu bir varlık olarak mı gelir? Dolu hissiverir. Hatta biz yetişkinler, tırnak içinde, kendimizi biraz boş hissederiz. Onu daha doğal, daha masum, daha varlıkla dolu hissederiz. Hatta insanlar bazen çocuklarla vakit geçirmekten mutlu olurlar. Bu onları rahatlatır. Niye? Boş bir şeyle meşgul olduğun için mi? Hayır, dolu bir varlıkla meşgul olduğun için aslında.
Ama biz büyüdükçe kendimizi arzuların, beklentilerin, yaşadığımız olumlu veya olumsuz olayların üzerinden tanımlamaya başlıyoruz. Dikkat edin, her birimizin içinde bir boşluk var yani. Ne zaman doğdu bu boşluk? Bakın bir bebeğin içinde böyle bir boşluk yok. Böyle bir boşluğu görmüyoruz değil mi? Biz onu boşaltıyoruz zaman içinde, daha doğrusu ona sahte şeyler vermeye başlıyoruz.
"Ne Olacaksın?" Sorusunun Yarattığı Yokluk Hissi
Mesela büyüyünce "ne olacaksın" falan diyoruz yani. "Büyüyünce hangi meslekle uğraşmak istiyorsun" demiyoruz, "ne olacaksın" olmaktan bahsediyoruz. Ve çocuk bunu duyunca aslında olmadığını düşünmeye başlıyor. Çünkü ona "ne olacaksın"
diyoruz, yani demek ki sen şu an olmamış bir varlıksın, olmayan bir varlıksın, olacaksın. Farkına varmadan kendimize attığımız kazığı çevremize de yansıtıyoruz. "Hiçbir şey olamadı" diyoruz. Mesela kendimize demiyor muyuz bunu bazen? "Hiçbir şey olamadın, ve olmaya çalış." Veya "işte ben şu oldum" — bir de sahte şeyler üzerinden de doluluk üretmeye başlıyoruz: "bak ben okudum, bilmem ne oldum." Ne olur, oldun mu? Daha önce olmamış mıydın? Daha önce boştun, şimdi mi doldun? Bak hep bu hikayeleri üretiyorsun. Ama hepsi hocam bir yalan. Yani okumak kötü bir şey değil, bir meslek sahibi olmak kötü bir şey değil, ama bunu olmak ya da olmamak üzerinden tarif etmek yalan.
O yüzden büyük edebiyatçı Shakespeare "olmak ya da olmamak" diyor, bütün mesele bu. Yani ya olduğunun farkında ol ya da olmadığını zannederek sahte bir olma hikayesi üret. Yani olmaklık aslında bize verilmiş bir şey. Bak bir bebek boş bir varlık değil, böyle aval aval bakan bir varlık değil; mutlu olan bir varlık, uyuduğunda huzurla uyuyan bir varlık. Ama sonra ne oluyor? Sonra hikayeler başlıyor. Sonra "ben ne olacağım?" Bugünden bazen bakıyorum, bazıları ufak kız çocukları oluyor, "anne ben güzel miyim? Ama bu daha güzel, bak onu görünce insanlar hayran hayran bakıyorlar ama bana öyle bakmıyorlar, demek ki ben hayran olunacak bir varlık değilim, o zaman nasıl hayranlık uyandırabilirim, ne giyeyim, nasıl görüneyim?" değil mi? Bu hikayelere dönüyorsun. Sonra bir bakıyorsun nefs-i emmaredesin ama tabiibunu böyle tanımlamıyorsun. Ama bir benliğin kancasına yapışmışsın, farkında değilsin.
Kim Beni Seviyor? Sahte Benliğin Sonsuz Sorusu
Veya işte "kim beni seviyor?" Mesela ne kadar büyük bir tutsaklıktır değil mi? "Kim beni seviyor?" Böyle gülümseyerek diyebiliyor muyuz? "Kim beni seviyor" desek, kendimize şöyle bir durum düşünmeye başladık: kim beni seviyor? Ve orada bir hatıralar zinciri gelir. İşte annemizden babamızdan başlarız: "o biraz seviyordu ama o kadar sevmiyordu, seviyorum diyordu ama ben o kadar hissetmiyordum" falan filan hikaye. İşte ergenlik döneminde böyle bir platonik aşkın olabilir, böyle gider ve zihnin seni nereye sürükler? "Kim beni seviyordu?" Ama dikkat edin, bu önemli değil aslında kim beni seviyordu. Önemli olan ne biliyor musunuz? Bu soruyu soranın kendini ne zannettiği.
Mesela desek ki "kimse seni sevmiyordu, zaten sen sevecek de biri değilsin" diye bir hikaye döner değil mi? "Kimse seni sevmiyordu" öyle mi? Ne kadar kötü bir şey.
Neden? Çünkü "beni kim seviyor" diye soran aslında sahte bir benlik. Ve o aslında sürekli sana bir tuzak hazırlıyor. "Seni kim seviyor? Ne kadar seviyor? Niye seviyor?
Gerçekten seviyor mu, yoksa çıkarı için mi seviyor?" Sana koskocaman bir hikaye uydurur. Ve sen bu hikayeye inanırsın: "ya aslında seviyordu" ya da "seviyordu ama yeterince göstermedi" dersin. Egonun arzu ettiği o eksik parçayı bir türlü yerine oturtamazsın; boş bıraksan dolmuyor, doldurmaya çalışsan almıyor. Sonunda "zaten beni hiç kimse gerçekten sevmedi" diye bir yere varırsın.
Peki bunu diyen kim? Bunu diyen aslında kendini tanımayan, kendini bilmeyen bir varlık. Kendinin sevilebilir olduğunu fark etmeyen bir varlık, kendinin varlığını tanımayan bir varlık. Ve ne yapmış aslında, ne yapmaya çalışıyor? Varlığını başkalarının onaylamasına ihtiyaç duyuyor. Varlığını başkalarının görmesine ihtiyaç duyuyor. Peki bu gerçek sen misin? Değil. İşte bu senin nefs-i emmare dediğimiz, yani kendilik düzeyinin sahte bir yeri, kendilik algının sahte bir katmanı. Ve bu katmanda kaldıkça ömrün bunun sana gösterdiği şekilde sürekli şekillenecek. Ömrün "kim beni seviyor" ile geçecek.
Mükemmeliyetçilik: Kendine Kırbaç Sallayan Zalim
Ömrüm işte bazen ne olur mesela, işte mükemmeliyetçi bir benliğin vardır. Bu da bir nefs-i emmaredir. "Tam yaptın mı? İyi yaptın mı? Doğru yaptın mı? Niye yapamadın, yapman lazımdı, ben hata yapmamalıyım." Bak o senin öyle bir belan olur ki mesela, "ben hata yapmamalıyım" — ömrün boyunca senin sırtında bir kırbaç sallayan bir zalime dönüşür. Mesela hiç hata yapmamalıyım algısına sahip olan bir insanın psikolojik halini resmetsek, mesela ne yapabiliriz? Sürekli kamçı yiyen bir insan düşünebiliriz değil mi? Sürekli arkasında biri var, hata yaptığı an ona kamçıyı vuracak, hata yaptığı an onun boynuna bir darbe vuracak gibi resmedebiliriz. İşte bu aslında nedir? Senin kendine karşı zulmündür, kendine karşı yaptığın kötülüktür.
O yüzden arkadaşlar, hiçbir olay, hiçbir ilişki, hiçbir durumu düşünmeden mutlu olun. Hani "olun" demekle olmayacaksınız tabii ama böyle bir hakkınız olduğunu bilin en azından. Hiçbir şey düşünmeden — hiçbir olay, başarı, mesleki durum, eğitim, ilişkiler, hiçbir şey olmadan — mutlu olun. Ne gibi? Tıpkı bir çocuk gibi. Evet, tıpkı bir çocuk gibi mutlu olabiliriz. Aslında "olabiliriz" dememiz bile yanlış bir ifade. Kendimiz öyleyiz yani, gerçek kendimiz öyleyiz. Hiçbir şey olmadan, hiçbir ilişkimiz, hiçbir eğitimimiz, hiçbir mesleki başarı veya başarısızlığımız olmaksızın aslında mutlu ve huzurluyuz. Kendimiz buyuz, gerçek kendimiz buyuz. Gerçek kendilik nedir? Budur.
Gerçek kendilik huzurludur, gerçek kendilik mutludur. Bu mutluluk böyle hani"laylaylom" mutluluğu değil, böyle sürekli gülmek değil yani. Mesela bir çocuğun o doğal tebessümündeki mutluluktan bahsediyoruz. Hiçbir şey olmaksızın mutludur. İşte o gerçek kendinizin mutluluğudur.
"Allah'a Ulaşamadım" Düşüncesi Bile Bir Tuzak Olabilir
Mesela bizi bir çocuğun o masumiyetine, o dinginliğine bakarken rahatlatan şey aslında oradaki doğallıktır. Yani atıyorum, tırnak içinde, bir başarısı yok, dolu bir CV'siyok, bir eğitim almamış, diplomaları yok, duvara astığı sertifikalar yok, "ben bunu biliyorum, sen bunu biliyor musun" diye bir iddiası yok. Ama orada bir huzur ve dinginlik var. Peki şu an seni mutsuz eden ne? Şu an bizi mutsuz eden ne? İşte oraya bakabildiğimizde, oradaki bizi farkındalık noktasında aşağılara düşüren, farkındalığımızı örten, farkındalığımızı gölgeleyen bir şey var. Bir benlik var. İster buna tırnak içinde "ben Allah'a ulaşmak istiyorum" deyin. Bu bile nefs-i emmaredir.
Bakın bu bile nefs-i emmaredir. Diyeceksiniz "neresi nefs-i emmaredir?" Çünkü "Allah'a ulaşamamışlık" hikayesine kapılmış bir benlik var burada. Bırak onu da bırak.
Yani "biz ne zaman Allah'a ulaşacağız, ne zaman hakikati bulacağız" — bak bunu da bırak. Çünkü bu da nefs-i emmare aslında. Çünkü sen böyle bir arzu ve buna bağlı bir mahrumiyet içinde kendini hissediyorsun. Bırak onu da bırak. O kaygıyı da bırak. O beklentiyi de bırak. Bakın ne kadar masumane ve dini olarak çok takdir edilecek bir şey değil mi? "Çok çaba gösteriyor ama bir türlü Allah'a varamıyorum." Ya bu düşünceyi de bırak. Bırak, o zaman kalacak olan sensin. Bu düşünceleri bıraktığın zaman geriye kalacak olan bir şey var aslında. O senin doğal huzurun, doğal mutluluğundur. O yüzden bütün kadim öğretiler bize kendiliğimizi arındırmaktan bahseder. Yani bir kendin var, onu kendin olmayan şeylerden temizlemen lazım.
Bu ne demektir aslında? Sen kendini başka şeylerle karıştırıyorsun. Kendini fiziksel olarak bedeninle karıştırıyorsun. Beden olmadığın halde bedenin üzerinden tanımlamalar yapıyorsun. Mesela belki siz şaşıracaksınız — geçen böyle tanıdığım bir arkadaşa bir arkadaşımın Instagram sayfasındaki bir şeyi gösterdim, çok dekolte giyinmiş biri. Biraz akıllı olduğunu düşündüğüm birine gösterdim. "Bak" dedim, "burada aslında ne kadar büyük bir yanılgı var, ne kadar büyük bir aldanış var." Gösterince bana "ne kadar iddialı" dedi. Ve emin olun buna üzüldüm yani. Çünkü bu insan bile böyle bir fotoğrafı "iddialı" bir ifadeyle tanımlıyor yani. "İddialı bir fotoğraf, iddialı bir şey." Şimdi bu ne kadar acı verici bir şey. Halbuki ben ona şunun için göstermiştim: aslında burada sevilmediğiiçin, önemsenmediğiiçin, anlaşılmadığı için acı çeken bir insan var. Ve bu insan sevgi elde etmek için bedenini aşırı bir biçimde gösterme tuzağına düşmüş aslında. Burada bir nefs-i emmare var. Burada iddia yok ya. Ne iddiası olabilir burada? Ama bakın öyle bir fotoğrafa bakınca "iddialı, ne kadar cesur bir poz vermiş" diye bakıyoruz yani. Çünkü biz de aynı hikayenin içindeyiz. Orada sen bir iddia mı görüyorsun, yoksa bir tutsaklık mı görüyorsun acaba? Orada bir kendini unutmuşluk mu görülüyor? Orada iddialı bir duruş mu var, yoksa kendinibedeniyle özdeşleştirmişlik mi var? O yüzden çok yaygın bir tuzağın ve yanılgının içindeyiz. O yüzden aslında az bir dikkatle bu yanılgıyı keşfedebiliriz.
Herkes Yanılıyor Olabilir mi? İlkesel Bakışın Gerekliliği
Ama o kadar yaygınlaşmış bir şey ki, bir hipnotize oluyoruz yani. O tırnak içinde sahte benliklerimiz tarafından şöyle algılanıyor: "herkes mi yanılıyor? Yok ya, o kadar da değil yani." Yani "ya öyleyse ben buradan nasıl çıkacağım, sürekli demokratik seçim mi yapacağız, doğru nedir, yanlış nedir, gerçek nedir, sahte olan nedir diye seçim mi yapacağız" değil mi? Yoksa ilkesel bir yerden mi bakacağız? Çünkü bakın nefs-i emmarenin en önemli tuzaklarından biri, bir yerden sonra "herkes hata yapıyor olamaz" veya "ama herkes öyle düşünüyor, bir ben öyle düşünmüyorum ki" demesidir. Bu nefs-i emmareyi rahatlatan bir şey. Hani böyle okula geç kalırsın, bir tek sen geç kalmışsan berbat bir durumdur ama bakarsın onlarca geç kalmış kişi var, o zaman ego biraz rahatlar. Halbuki aslında geç kalmışsın, bu değişmiyor ki yani, geç kalmışsın. İsterse bütün okul geç kalsın, ne fark eder? Hiçbir şey fark etmez.
O yüzden mesela kutsal metinlerde böyle çok şey vardır. Böyle bir şehrin neredeyse tümü hakikatten, kendini bilmekten uzaklaşmıştır. İşte yaratıcı bir peygamber gönderir
veya bir peygamberin mesajını duymuş olan bir kişi oraya gider. Onu taşlarlar, yok sayarlar, dinlemezler, alay ederler, bazen öldürürler. Bu gerçeği değiştirir mi?
Değiştirmez aslında. O zaman bakın, "ya herkes mutsuz, e ne yapayım, herkes mutsuz, öyleyse ne yapacağız?" İnsanların mutluluk hikayelerinin üzerinden kendimiz de mi bir hikaye üreteceğiz? Bakın kitaplarda var yani, internete girin, "mutluluk nasıl elde edilir, mutluluğu kazanmanın yolları" diye girin, önünüze yüzlerce şey çıkacaktır. Aslında cevap basittir: mutluluk kendini bulduğunda gerçekleşen bir şeydir.
Mutluluk Bir Tuzak mı? Psikolojik ve Ruhani Düzey Farkı
Bazen akıllı bazı psikologlar diyorlar ki "mutluluk bir tuzaktır." Mutluluk tuzağı diye bir kitap var. Ne diyorlar aslında? "Bize mutluluk mutluluk arıyoruz ya" — tabii psikolojik düzeyden baktığında diyor ki adam "mutluluk bulamayacağın bir şey, mutluluk anları bulabilirsin diyor, öyle sürekli mutlu olamazsın, sürekli bir mutluluk yoktur, o zaman mutlu olma tuzağına düşme, mutlu olduğun anlar olursa şükret ama mutluluk arama, çünkü mutluluk arayışı bir tuzağa dönüşür." Bu psikolojik düzeyde çok doğru bir şey.
Ama spiritüel düzeyde değil. Spiritüel düzeyde sen gerçek kendin olarak mutlu ve huzurlusun. Yani mutluluk senin doğandır. Huzur senin kendiliğinin doğal bir parçasıdır. Hatta parçası bile değildir, doğasıdır aslında. Yani ışığın doğası nasıl aydınlıksa, bir gülün doğası nasıl onun kokusu ise aynı şekilde ayrılmaz bir şeydir bu.
O yüzden Kur'an'da bunun karşılığı saadet kavramıdır. Veya itminan kavramıdır.
Mesela mutlu olduğumuzda aslında ne hissederiz? Geçici bir itminan. Yani böyle bir şeye ihtiyacımız yoktur o an. Birisi bize sevdiğini söyler, o an sanki böyle bir şeyler yerli yerine oturmuş: "sen benim her şeyimsin." Veya diyelim ki böyle yıllarca çalışıp bir başarı noktasına geldik, on yıl çalıştım doktora, doktora imzalandı ve onaylandı, bir anlık "oh be" dersin, hani bir şeyi bulmuş gibi, bir şey yerli yerine oturmuş gibi.
Veya bir sporcusun, dünya şampiyonu oldun, olimpiyat şampiyonu oldun, bir şey oturdu gibi. Aslında o nedir? Geçici, psikolojik düzeydeki bir itminandır. Yani aslında biraz daha günümüzün konuştuğumuz konu bağlamında söylersek, aslında o bir benliğin tatminidir. Bir benliğin mutmain olmasıdır.
Mesela bir benlik bazen bir olayla mutmain olur. Mesela bir annesin, çocuğun sana der ki "anne iyi ki sen benim annemsin, seni çok seviyorum, sen benim için her şeyiyaptın." Anne böyle bir ferahlar, bir rahatlar. Bunu duyamayan bir anne de sürekliiyianne olmaya çalışır ya da "ben o kadar iyi anne olmaya çalıştım ama bir türlü çocuğa yaranamadım" hikayesine kapılır. Bakın her benliğin tatmin olacağını hayal ettiği bir hayali vardır. "Şu olursa evet, tatmin olursun, mutlu olursun." Ama o nasıl bir mutluluktur? O geçici ve değişken bir mutluluktur.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Peki hocam, şöyle diyebilir miyiz — insan aslında ne mutlu ne mutsuzdur, sonuç itibariyle hayatı deneyimlemek ve bunun farkına varmak; bunu deneyimleyen mutlu mu mutsuz mu? _(Cevap:)_ Bence o ne mutludur ne mutsuzdur. Aslında bunu söyleyen, mutluluk ve mutsuzluk arasında fazla gidip gelmek istemeyen bir benlik. Hiç olmazsa diyor ki "böyle çok mutlu da olma, çok mutsuz da olma, arada git ki daha dengeyi yakalarsın" diyen bir benlik. Kötü bir şey değil ama bu da bir
benlik. Aslında biz her durumda huzurlu ve mutluyuz. Ama bakın böyle mutluluğu bir "laylaylom" mutluluğu gibi algılamayın.
Hatta size şunu diyebilirim: Peygamber, o küçük çocuğu vefat ettiğinde de mutluydu. Hazreti Hatice vefat ettiğinde de mutluydu. Onu tanımak lazım. O neyin mutluluğu? O varlıkta hiçbir şey eksilmiyor. Senin varlığın tam ve çocuğun da yaradana ait bir ruhsal varlık, eşin de yaradana ait bir ruhsal varlık. Onun ölümü dediğin şey, onun bu dünyada giydiği elbiseyi bırakıp varlığa, yaradana tekrar dönmesi. Hani dikkat edin, mesela Mevlana ölümle o mutsuzluk arasındaki sahte bağı vurgulamak için ne diyor? "Ben öldüğümde üzülmeyin" diyor, "hüzünlenmeyin, yas tutmayın, davullarla, şeylerle bunu karşılayın." Demek istediği şey şu aslında: bakın ölüm bile aslında bizi mutsuz edecek bir şey değil.
*Ölüm: Hüzün mü, Ayrılık mı?*
Ölüm nedir? Bir insanın bu dünyadaki misafirliğinin bitip tamamlanıp hakikatine, aslına döndüğü bir olgu. Yani ölüm böyle, tırnak içinde, tabiatın ve evrimin bir sürecideğil. Allah diyor ki: ölümü ve hayatı yarattım diyor. Yani ölüm de hayat da yaratılan bir şey. Yaratılması ne demek? İnce bir hesabı var. Bu böyle "bırakıyorsun ölüyor" değil. Hani arabayı bırakırsan on sene sonra çürür gider; bir evi hiç temizlemezsen toz olur falan değil mi, böyle bırakıyorsun öyle oluyor, "ben kirletmeyi düzenledim" demezsin değil mi, bırakırsın kirlenir zaten. Ölüm ve doğum öyle bir şey değil. Doğum ve ölüm, Allah'ın iradesiyle, takdiriyle, hikmetiyle, sonsuz ilmiyle oluşan bir şeydir. O yüzden mucizevi, çok fevkalade bir gerçekliktir. O yüzden ölüm öyle üzüleceğimiz, acı çekeceğimiz bir şey değil.
Ama ne taraftan bir hüznümüz oluyor? Dünyadaki o alışkanlığın bitmesinin getirdiğigeçici bir hüzün oluyor aslında. Hani alışmışsın, telefon açıyorsun, arıyorsun, sesiniduyuyorsun; sabah kalkıyorsun, birlikte kahvaltı yapıyorsun. Sonra işte telefonlaştığın, birlikte kahvaltı yaptığın insan kullandığı beden itibariyle bedenibırakıyor. Artık o ruhsal özüyle Yaradan'a dönüyor. Ve sen orada geçici bir ayrılık yaşıyorsun. Ölümün hüznü budur yani. Yoksa ölüm mutluluğumuzu, huzurumuzu bozan bir şey değil. Öyle bir niteliğe sahip bir şey değil. İşte o yüzden Mevlana "ben öldüğüm zaman gülümseyin" diyor, "mutlu olun, neşeli olun." Hani bu şey gibidir: birini önemli bir göreve veya bir eğitim için yurt dışına gönderirsin — evladını, arkadaşını, kardeşini vesaire — bir taraftan sevinirsin değil mi, işte orada eğitim alacak veya çok güzel bir yere gidiyor; bir taraftan da "biz de biraz zahiren uzaklaşıyoruz, onu eskisi kadar göremeyeceğim" demenin bir hüznü olur değil mi?
Ama o hüzün onun gittiği yerin güzelliğini örter mi? Onun gitmesine dair sevinciniortadan kaldırır mı? Kaldırmamalı.
"Benim çocuğum öldü, ne güzel" diye öyle birden bakılmaz, ne güzel değil, neresigüzel falan. Ne güzel, haktan gelip hakka dönüş yolculuğunu tamamlıyor. Ne kadar güzel bir şey, ne kadar muhteşem bir yolculuk değil mi? Ama geçici bir ayrılığında bir ufak bir hüznü oluyor. Bunlar birbirinin zıttı değil. O bilince gelmesiiçin — işte bakın gerçek kendilik aslında böyle bir bilinci taşıyor. Gerçek kendilik böyle bir bilinç, böyle
bir idrak, böyle bir anlayışı barındırıyor. Yoksa öbürü "kim beni seviyor, kim benianlıyor, kim beni takdir ediyor, hayatta bir şey beceremedim ki, hayatta neyimle kendimi göstereyim ki" diyeceğiniz bir şey değil yani. Eğer öyle bakarsanız kendinize büyük bir haksızlık yapmış olursunuz.
Dedemin Şehadet Haberi Karşısındaki Tavrı
Daha önce belki anlattığım bir örnek — siz anlattığınızı sunacağım — 1974'te dayım Kıbrıs'ta şehit oluyor, dedem bunu öğreniyor, geliyor, kendini odaya kilitliyor, çıkmıyor dışarı. Millet bir anlam veremiyor buna, tabii kimse de bilmiyor, bir tek o biliyor. Her neyse, bu insan da iyi bir insan yani, iyi bir Müslüman; Kur'an okuyan, Allah'a namazını kılan, takva boyutları da var kendine göre — yani şu an değerlendiriyorum.
Bir şekilde annem bunu öğreniyor, kardeşinin öldüğünü. Vuruyor kapıya, açmıyor. Diyor ki: "baba, sen inanmıyorsun herhalde, hepimiz buradan gideceğiz, Allah'a isyan mı ediyorsun?" Ben çocukken bunu öğrenmiştim, etkilemişti beni. Annem, ondan bilinç olarak daha üst düzeyde bakıyor olaya — annemi övmek için söylemiyorum. O yüzden bakın, din, maneviyat, ibadet, bunlar hangi bilinçle yapıldığına bağlı olarak değişir.
Nefs-i Emmarenin Çaldığı Şey: Boşluk Hissi
Mesela geçen böyle yakından tanıdığım bir kişi dedi ki "dört ay evvel namaza başladım artık ama namaz kılmayacağım." "Niye" dedim, "hayırdır?" "İşte bir şey için dua ediyor, tam istemediğim şey gerçekleşmiş" dedi. Ama dediği şey çok ağır başlı bir şey değil, basit bir şey yani; atıyorum, bir ay bir yerde geçici bir görev yapacak. Kimse görev yapmak istemiyor ama bir ay görev yapacak, "ya Rabbi, orası olmasın, neresi olursa olsun" diye dua etmiş, sonra "ben Allah'a duamı yaptım ama hiç duam kabul edilmedi, ben de namaz kılmayacağım" gibi. Şimdi bu nedir? Aslında bu çocukça bir şeydir. Kötü bir şey değildir ama çocuksu bir şeydir yani. Bir benliğin yaklaşımıdır.
Ben dedim: bir, Allah senin iradenin emireri değil. İki, sen mi daha iyi biliyorsun, Rabbin mi daha iyi biliyor? Üç, belki orada fark etmen gereken bir şey var; belkiorada daha sabırlı olmayı öğreneceksin, belki daha anlayışlı olmayı öğreneceksin, belki dışsal olaylardan etkilenmeme becerisi edineceksin. Yani oraya biraz daha derinden bakmak lazım. Yoksa benliklerin üzerinden dine, maneviyata bakarsak o da bir tuzağa dönüşebiliyor. O yüzden bir bilge demiş ki "ben namazdan ziyade namazı kılanı severim." Hani hakikaten namaz kılıyorsa, o ruhsal özüyle, hakiki kendilikle kılıyorsa, işte o ne kadar kıymetli bir bilince sahip olan bir varlık.
Önemli olan şey kendimiz olarak neyi gördüğümüz, "kendim" dediğim şey ne? Kendim dediğim şey beden değil, kendim dediğim şey anne baba ile bağlantılı bir şey değil, kendim dediğim şey eğitimle ilgili bir şey değil, kendim dediğim şey bu dünyada gerçekleştirdiğim veya gerçekleştiremediğim şeyler değil. Bakın insanoğlunun en büyük tuzaklarından bir tanesi de sahte benliklerinden, o nefs-i emmare dediğimiz.
Mesela hayatta bir şeyi hayal etmişsindir, gerçekleştirmeyi ummuşsundur,
planlamışsındır, olmamıştır. Bir benlik öyle bir seni tutar ki oradan, ömrün boyunca onun işkencesine maruz kalırsın: "şunu yapamadım, şunu yapamadım, şu olmadı, keşke olsaydı, olmadığı için çok mutsuz oldum." Sürekli seni böyle delik deşik eder. Ve senin enerjini sürekli emer. Ve her zaman yüzünde görünür veya görünmez bir mutsuzluk vardır. Çünkü ne? Hayal ettiğin bir şey gerçekleşmemiştir. Ve sen süreklionun boşluğunu hissedersin.
Peki o boşluğu sana kim hissettiriyor? O beklentiiçinde olan benlik. Şimdi nefs-iemmare deyince aklınıza böyle şeyleri getirin. Yoksa nefs-i emmare deyince böyle hırsızlık yapan, yalan söyleyen, başkalarına zulmeden benlik değil. Onlar işin en bayağı halleri. Asıl bunlar bizi mahvediyor. Ve biz diyoruz ki "ya ne nefs-i emmaresi, işte arzu ettiğin bir şey olmadı yani." Ne var yani, arzu ettiğin bir şey olmadığında eksiklik mi hissediyorsun? Kim sana bunu hissettiriyor? Bu eksikliği kim hissettiriyor?
Kim sana "sen eksiksin" diyor? Allah mı söylüyor? Allah huzuruna gittiğin zaman "üniversiteyi bitiremedim, son sınıftan ayrıldım" dediğinde "bunu kenara koyun" falan mı diyor? Sen bunu kendine diyorsun, sen zannettiğin sahte benliğin bunu sana söylüyor. Peki bunun sana yaptığı zulmü görebiliyor musun? Mesela şu soruyu sorarak bu ayrımı fark edebilirsin: böyle bir benliğim olmasa kendimi nasıl hissederdim? Böyle bir düşüncem olmasa kendimi nasıl hissederdim? Böyle bir arzum olmasaydı kendimi nasıl hissederdim? Bir baktın mı? Bir rahatlık, bir dinginlik, bir huzur değil mi? Bak işte o benlik senden bu huzuru çalıyor. Senden bu mutluluğu çalıyor. Senden bu dinginliği çalıyor ve bunu ömür boyu yapıyor. Ömür boyu senin içinde bir boşluk bırakıyor o benlik.
Bak o olay değil, dikkat edin. Bir olayın gerçekleşmemesi değil. "Şunu istiyordum ama olmadı" — bak bu sende boşluk oluşturmuyor. "Bu olmadığında bende bir eksiklik var" hissi bizim tuzağımızdır. Bizde boşluk oluşturan şey odur. O yüzden niye bize "nefsinizi temizleyin" deniyor? Çünkü senin başına birçok bela geliyor ve sana kendinmiş gibi hissettiriyor; "kendimi eksik, yetersiz, beceriksiz veya hak ettiğimi elde edememiş biri gibi hissediyorum" diyorsun. Bak nasıl bir belanın içine girdiğinin farkında mısın? Ne demek "hak ettiğim şeyleri elde edememiş olayım"? Ne olur yanihak ettiğim şeyleri elde edememiş olayım, ne olur? En büyük hak bende. O ne?
Gerçek kendilik hakkı. Gerçek kendilik hakkımı kimse benim elimden alamaz. Hak ettiğimiz dediğimiz şeyler de zaten kalıcı değil ki. Onlar dünya hayatının unsurlarıdır.
Velev ki olmasın, ne olur? "Dünyada hak ettiğim saygıyı hiç göremedim" — ne olur ki? Ben kendime saygı duyuyorum, gerçek kendime saygı duyuyorum. Allah bile sana saygı duyar, gerçek kendine. Bak ne yapıyor? Gerçek kendiliği yaratıyor ve diyor ki"secde edin," meleklere secde ettiriyor. O nedir aslında? Bir hürmet, bir saygı secdesidir. Ve aslında gerçek kendilik nedir? O, ruhundan üflediği şeydir. Sen Allah'ın ruhundan üflediği şeyi taşıyorsun. Bundan daha büyük ne hakkı olabilir ki?
Onların hepsi, hani metafor olarak söylüyorum, güneşin yanındaki sönük yıldızlara benzer. Şimdi tabii demeyin ki güneş de bir yıldızdır falan, metafor olarak söylüyorum. Yani asıl olan ortaya çıktığında diğerleri sönükleşir. Benim dünyadakihakkım tamam, biri hakkımı yemiş, tırnak içinde. Ne olur ki, beni yememiş olsun.
Hakkımı yemiş olsun ama beni yememiş olsun. Ama sahte benlikler beni yiyor. Bırak hakkımı yemesini, beni yiyorlar. Beni ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Hakikatte kaldırabiliyor mu? Hayır. Sadece beni benden gizliyorlar, beni kendimden alıkoyuyorlar, bana sahte bir yerden tanım getiriyorlar. "Kendimi kötü hissediyorum" — niye ben kendimi kötü hissedeyim, niye ben kendimi mutsuz hissedeyim? Bana bu oyunu kim kuruyor? İçeride kuran var, yoksa dışarıdakiler değil. Bakın hayatta hiç kimse sizi mutsuz edemez. Mutsuz olmanız için o dışta gerçekleşen olayı kendinizle ilgili bir kötülük, bir mutsuzluk hikayesine döndürmeniz lazım.
Hep veriyorum ya Hz. Yusuf örneğini: on bir kardeşi de attı onu kuyuya ama o mutsuz olmadı. Niye mutsuz olmadı? Çünkü kendisini kardeşlerinin davranışı üzerinden tanımlamadı. Öyle tanımlamadığında o sadece bir olaydır: kardeşlerinin kıskançlığı ve onun sonucunda yaptıkları yanlışlardır. Ama içeride bir benlik "ben bunu hak etmedim, ben bunu hak etmedim, bana bunu niye yaptılar, ben bunu hak edecek ne yaptım" diye düşünürsen, kendi kendinin kuyusunu o zaman kazmış olursun. Bakın on bir kardeşinin attığı kuyudan çıkabilirsin, o zahiri bir kuyudur. Ama bir benliğin açtığı kuyuya düşersen o kuyudan seni ancak uyanmak, o benlikten uyanmak kurtarabilir. "Ben bunu hak etmedim, Allah'a şükür ki hak etmedim, şimdiişime gücüme bakıyorum" derim. Ama "ben bunu hak etmedim" deyip kendimi mutsuz, mağdur, acı çeken, haksızlığa uğrayan, dışlanmış, umursanmayan, yapayalnız, kimsesiz algılarsam o zaman kendi kuyumu kendim kazıyorum.
Nisa Suresi 79: İyilik Allah'tan, Kötülük Nefisten
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam ben şöyle bir şey soracağım. Nisa Suresi'nin 79. ayetinde — zaten siz benden daha iyi biliyorsunuz — "sana iyilikten ne isabet ederse Allah'tandır, başına gelen kötülük ise nefsindendir" diyor. Bunu dinlemek isterim.
_(Cevap:)_ Bunu daha önce de kısaca anlatmıştık, belki daha geniş bir şekilde de işleyebiliriz ama burada şunu ifade edelim: iyiliğin, güzelliğin, hayrın kaynağı yaratıcıdır. Yani o mutlak varlıktır ve bütün iyilik, güzellik, hayır, aklınıza olumlu anlamda ne gelirse gelsin kaynağı odur. Mesela ben merhamet mi ediyorum, ben birine yardım mı ediyorum, ben birine şefkat mi gösteriyorum, ben düşen birini mikaldırıyorum? Bütün bunların kaynağı yaratıcıdır. Çünkü yaratan merhameti koymasa kalbime, yardım etme isteğini, arzusunu koymasa, ben kimseye yardım edemem. Kimseyi sevemem, kimseye merhamet edemem, kimseye destek olamam.
Dolayısıyla iyilik Allah'tandır.
Kötülük burada dışsal kötülük olarak algılamayın asıl bunu. Kendimizin kötü olarak algıladığı — mesela diyelim ki, ebeveynimin beni sevmemesi dışsal bir yanlışlıktır, bu ebeveynimle ilgilidir; ama benim bunun üzerinden "ben sevilmeyen biriyim, ben değersiz biriyim" diye bir algı üretip bu algının karanlığına düşmem nefsindendir.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam bir şey sorabilir miyim? Bağlam içinde şunu söylemek istiyorum: biraz önce "mutsuzsanız bunun nedeni sizsiniz ama suçlamak için bunu söylemiyorum, kendinize de haksızlık yapıyorsunuz" demiştiniz. Peki hocam, imanın şartlarından "hayır ve şer Allah'tandır" ilkesi bununla nasıl bağdaşıyor? _(Cevap:)_
Şimdi bu imanın şartı değil, o, kelamcılar tarafından oluşturulmuş bir formül. ŞerriAllah'a nispet edemeyiz. Fakat şerrin, yani kötülüğün, ortaya çıkmasına imkân sağlayan Allah'tır. Yani kötülüğün oluşabilmesine imkân sağlıyor ama kötülüğü tercih eden, kötülüğe azmeden, kötü olanı irade eden sensin, anlamına gelir. Hatta buna bir İslam bilgini şöyle der: kötüyü yaratmak kötü değildir, kötüyü tercih ve irade etmek kötüdür.
Kötülüğün Mahiyeti: İyiliğin Eksikliği
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam ben o kısmı çok iyi anlayamıyorum, "müsaade etmek" derken... _(Cevap:)_ Şöyle: tabii ki yaratılış doğası gereğiizafidir. İzafilik doğası gereğidualite içerir. Yani bu şuna benzer: diyelim ki sıcaklık doğası gereği bir dualitenin içinde ortaya çıkar — sıcaklık, soğukluk. Bunun gibi, yaratılış bir nevi bir görecelilik barındırır. Yaratılışın kaynağı olan Tanrı mutlaktır, onda bir dualite yoktur. Ama yaratılış olduğu andan itibaren orada bir sınırlılık, çeşitlilik olacaktır. Sınırlılık ve çeşitlilik meydana geldiğinde bu, doğası gereği bir dualite içerir. Bu dualite iyiliğibarındırdığı gibi nispi kötülüğü de imkân olarak barındırır. Ama zorunluluk olarak barındırmaz. İmkân olarak orada kötülük ortaya çıkabilir. Mesela ben irade sahibiolduğum anda ve irademle iyiliği tercih etmem gibi bir imkân oluştuğu anda, bu doğası gereği kötüyü tercih edebilme imkânı da birlikte ortaya çıkar. Yoksa ne olacaktır? Ben sadece iyiliği tercih eden bir varlık olurum. İşte mesela melekler böyledir. Ama insan yaratıldığında insan nedir? İyiyi ve kötüyü tercih edebilecek bir varlıktır. İyiyi tercih ettiğinde o, tırnak içinde, kötülüğe rağmen seçilmiş bir iyiliktir. Dolayısıyla bu açıdan kıymetli bir şeydir. O yüzden mesela melekler böyle bir varlığın kötülüğe neden olabileceğini söylemişlerdir. Ama yaratılış sonsuz imkânlar barındırır.
Mesela insan dediğimiz varlık da o sonsuz yaratılış imkânlarından bir tanesidir.
Cüz'i İrade ve Allah'ın Sonsuz İzin Vermesi
_(Bir dinleyici sorar:)_ Peki hocam, cüz'i ya da külliiradeden bahsedecek olursak; benim düştüğüm nokta önemli değil mi — bana göre tek irade var çünkü, ya da ben yanlış mı biliyorum? _(Cevap:)_ Şimdi mutlak irade Tanrı'nın iradesidir, ona isterseniz külliirade diyelim. Cüz'iirade tabii ki vardır. Burada dediğimiz gibi örneğin insan denen varlık, bizler ve başka bazı varlıklara göreceli bir irade — yaniirade ne demek burada? Tercih etme kabiliyeti verilmiştir. Bunu inkâr edemeyiz. Yani herkes kendiiçine baksa, hani kötüyü de iyiyi de, bazen böyle içinden cimrilik edesi de gelir, bazen de bir cömertlik edesi gelir. Yaniinsan biraz kendiiç dünyasına baksa orada tercih edebilme kabiliyeti olduğunu görür. Biri derse ki tercih etme kabiliyeti yok, o da onun bir görüşüdür, yapacak bir şey yok. Ama ben kendi vicdanıma baktığımda tercih edebildiğimi görüyorum. Yani sınırlı da olsa bir cüz'i, yani sınırlı iradeye sahibim.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam özür dilerim, çok üzülüyorum — bir sure sınırlı bir iradenin olmayışını anlatıyor gibi, en azından ben kendi kapasiteme göre böyle çıkarıyorum. _(Cevap:)_ Neyden çıkarıyorsun? Bir dakika. _(Dinleyici devam eder:)_Çünkü tek bir varlık var, ben buna kesin bir surette inanıyorum ve bizim onun varlığına bir noktada bağlı olmamız söz konusu. Yani eğer benim irademin bir sınırı
varsa, bu Allah'ın bir noktada sınırlanması anlamına gelir mi? _(Cevap:)_ Bu Allah'ın sınırlanması değildir. Allah kendiiradesiyle "dilediğini tercih et" demiştir. Kur'an-ı Kerim'de buna dair onlarca ayet bulabilirsin: "dileyen dilediğini tercih etsin." Bu, bir zalim zulmederken Allah'ın iradesini sınırlıyor demek değildir. Mesela ben birine derim ki "arkadaşım, bak sana şöyle bir yol gösteriyorum ama bunun aksini de tercih edebilirsin." Farz edin ki benim iradem her şeyi kuşatıyor ama ben ona izin veriyorum. Ona izin verdiğimde onun iradesi benim irademi sınırlıyor diye bir şey çıkaramayız. Hatalı bir yaklaşım olur. Yani hiçbir insan, hiçbir varlık Tanrı'nın iradesinisınırlayamaz. Allah'ın verdiğiimkânlar içinde bir tercihte bulunur. Ve iyiyi de tercih edebilir, kötüyü de. Kötüyü tercih etmesi Tanrı'nın iradesini sınırlamak değil, Allah'ın izin vermesiyle ilgili bir şeydir. Mesela diyelim ki ben bir insanı istesem zincirleyebilirim, istesem köle yapabilirim, ama diyorum ki bak, iki yol var, dilediğinitercih et. Şimdi bu benim iradenin sınırlanması anlamına gelmez. Zaten o tercihi ben veriyorum, o imkânı ben veriyorum.
_(Dinleyici sorar:)_ Peki bir varlığın böyle bir şeyi mümkün kılması onu da bir oranda... _(Cevap:)_ Bu Tanrı'nın sonsuz imkânıyla ilgili bir şeydir.
_(Dinleyici sorar:)_ Sonsuz imkân ama kötülüğe de müsaade etmesin, dediğimiz ilişkimi? Yanlış mı anladım? _(Cevap:)_ Evet, bak, kötülüğe izin verebilir. Aslında bu yine Tanrı'nın sonsuzluğuyla ilişkili. Ben bunu 18 yaşlarımda kendimce şöyle demiştim: Tanrı kötülüğe izin verebilecek kadar, tırnak içinde kendimce demiştim ki, korkusuzdur ve sonsuzdur yani. Biz niye kötülüğe izin veremiyoruz? Çünkü korkuyoruz. Bir şeyin zarar görmesinden korkuyoruz. Halbuki şunu anlamamız gerekiyor: dünyada bir insanın yaptığı kötülük varlığa zarar vermez. Yani hakikivarlığa zarar vermez.
Bunu basit bir örnek olarak şöyle ifade edeyim: ben sizi uyutuyorum ve diyorum ki her biriniz kendi arzusuna, beklentilerine, kendilik algısına göre bir rüya oluştursun. Ve her biriniz kendi algınıza, duygularınıza, düşüncelerinize, arzularınıza, korkularınıza göre bir rüya görüyorsunuz. Ve ben rüyanızdaki o kurduğunuz rüyaya göre sizideğerlendiriyorum. "Sen nasıl bir rüya gördün bakayım." Şöyle bir rüya gördün diyorum ki: "sen çok egoistsin, öyle bir rüya görmüşsün ki sen kralsın, herkese tahakküm ediyorsun." Niye böyle bir rüya gördüm diyorum? Yani aslında o kişibirilerine tahakküm ederken aslında kendiimgeleminde bir kötülük yapıyor. Aslında bizim şu dünyada gördüğümüz kötülük mutlak bir kötülük değil. Yani varlığa zarar veren bir kötülük değil. Geçici olan şeylere etki eden bir kötülük. O yüzden kötülükten bu kadar korkmayın, zaten Tanrı korkmuyor. Tanrı sonsuz imkâna sahiptir. Kötülüğe imkân vermek de o sonsuzluğun gereğidir zaten.
Kötülük Hakiki Varlığa Zarar Veremez: Hz. Yusuf, Habil, Sihirbazlar
_(Dinleyici sorar:)_ Tercih hakkı yok mu hocam? Yani cennet cennettendir, rahat olun; arkadaş şunu sordu mesela: hani şer Allah'tan. Kur'an'da derken mesela maddianlamda sizin başınıza gelen her türlü olumsuzluk kendi elinizle getirilir. Mesela basit bir örnek: bizde deprem oldu, yedi tane bina çöktü, bugünkü bilime göre adamlar 10
şiddetinde depreme dayanıklı yapıyor, bu insan iradesiyle olmuş bir şey; o ölümler mutlak anlamda yok olmuyor tabii. _(Cevap:)_ Yani orada kötülüğü varlıksal bir şey gibigörmeyin. Yani kötülük aslında iyiliğin eksikliğidir. Anladın mı? İyiliğin eksikliğidir. Ve yaradan bu imkâna izin vermiştir. Yoksa şer, kötülük bir varlık barındırmaz, varlıktan kaynaklanmaz aslında. Varlığın, iyiliğin, güzelliğin eksilmesinden kaynaklanır. Ve bu bir imkân olarak izafi düzlemde mümkün kılınmıştır.
_(Dinleyici devam eder:)_ Hocam şunu anlayalım, mesela arkadaşın söylediği bağlamda aynı deprem Japonya'da da oluyor, o kadar insan ölmüyor — burada da aynı deprem oluyor, ölüyoruz, bir sürü insan ölüyor, deprem her şeyden çalıyor, onlar da insan biz de insanız, hepimizi bir anne doğurdu. Bu iyilik ve kötülük kavramı ciddişekilde bende sıkıntıya sebep olmaya başladı çünkü. Allah'a bağlayamıyorum tabiiama kafamda bunu anlayamıyorum, peygamberi de hiç bağlayamıyorum. Fakat "müsaade etme" kısmını da anlayamıyorum; yani Hz. Ali'nin katli vesaire, her türlü kötülük neyse, içindeki kötülük de dahil, istemiyorum öyle olmak. _(Cevap:)_ İşte şunu diyeyim: kötülük hakiki varlığa zarar veren bir şey değil. Yani diyelim ki Hazreti Ali'ye kötülük yapıldı. Bu, Hazreti Ali'nin varlığına zarar veren bir şey değildi. Ama HazretiAli'ye kötülük yapanlara kötülük yapma müsaadesi verilmesiyle ilgiliydi. Yoksa örnek olarak, Hazreti Yusuf kendisine kötülük yapıldığını, öz varlığına bir kötülük yapıldığı gibi algılamadı. Bunu aynı şekilde Habil Kabil kıssasında da görebilirsin. Kabil onu öldürmeye çalıştığında Habil "ben elimi kaldıracak değilim" dedi. Bu eziklikten kaynaklanmıyor. Bu, Habil'in şu bilince sahip olmasındandır: "sen benim öz varlığıma bir zarar veremezsin." Aynı şeyi biz Firavun'un sihirbazlarının iman ettikten sonra Firavun'a verdikleri cevapta da görüyoruz. "Sen ellerimizi kollarımızı kesebilirsin" — bu zahiri olarak bize bir zarar vermektir, bize bir kötülük yapmaktır ama hakikatte böyle bir şey yok. Onun için dedim yani kötülük varlıkta bir şey eksiltmez. Sadece kişilerin iradesinin ne şekilde tecelli ettiğiyle ilgili bir şeydir.
_(Dinleyici sorar:)_ Peki hocam, Allah aşkını duyan bir insanda bu, kendini kötü hissettirmez mi? "Ben seni aşırı seviyorum" ve başıma bir şey gelir mi diye? _(Cevap:)_ Hayır, asla. Bakın bunun en güzel örnekleriişte Hazreti Ali'dedir, Hazreti Hüseyin'dedir, peygamberdedir. Yaniişte peygamber Taif'te taşlanıyor ama hep bunu hatırlatırım: şunu demiyor, "ya hani ben senin sevgili kulundum, sevgili kuluna böyle davranılmasına nasıl müsaade ediyorsun" gibi bir hikaye çıkmıyor. O sahte benlikler üzerinden çıkar. Ne diyor? "Sen benden razıysan başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok." Çünkü başıma gelen hiçbir şey benim öz varlığıma herhangi bir zarar vermez. Hakikiinsan öz varlığını idrak ettiğinde hiçbir şeyin ona zarar vermeyeceğini de bilen varlıktır.
Hatta bununla ilgili son sözü bununla bağlayayım. Bir bilgeye diyorlar ki: "size şu an bir kılıçla saldırsak ve boynunuzu gövdenizden ayırsak veya beyninize mermi sıksak ne olur?" "Bir şey olmaz" diyor, "bedeni bırakır giderim." Bu şu demek değil, "gelin vurun" falan anlamında değil. Bu, tırnak içinde, bedeni korumamak anlamına da gelmiyor. Ama bedenimi korurken kendimi koruduğum hatasına düşmeyeyim. Bak çok ince bir noktadır bu. Bedeni de koruyacağım, çünkü beden de bana verilmiş bir
şey, bir imkân. Ama bedenimi korumak kendimi korumak demek değil yani. Ben elbisemi de korurum ama koruyamadığımda elbisem yırtılmış olur. Elbisem yırtıldığında "ben de yırtıldım" diyorsam kafada bir problem var demektir.
_(Dinleyici sorar:)_ Kötülük daha çok nefs-i emmareyle bağlantılıdır diyebilir miyiz acaba? _(Cevap:)_ Tabii ki. Mesela işte Hz. Yusuf'un kardeşlerinin kıskançlığı neydi?
"Babamız bizi daha çok sevsin" arzusundan gelen bir hasedin etkisi. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - **Nisa Suresi 79** — "Sana iyilikten ne isabet ederse Allah'tandır, başına gelen kötülük ise nefsindendir." Bir dinleyici bu ayeti sorarken ses kaydında sure adı "Misaf Suresi", ayet numarası ise "17. ve 17." olarak duyuluyordu; alıntılanan ayet metni Nisa Suresi 79 ile birebir örtüştüğü için sure adı ve numarası buna göre düzeltilmiştir. (Bu bir editöryel STT düzeltmesidir; orijinal ses kaydında telaffuz bozuktu.) Bunun dışında konuşmacı ve dinleyiciler sohbet boyunca birkaç kez sure adı vermeden Kur'an'a paraphrase atıflarda bulunuyor (cehennemde zincirler, "ölümü ve hayatı yarattım", Hz. Yusuf'un kuyusu, Habil-Kabil kıssası, Firavun'un sihirbazları); bunlar sure adı belirtilmediğiiçin listeye alınmamıştır. Bir dinleyicinin andığı "İran Suresi" ifadesi de muhtemelen bir sure adının hatalı telaffuzudur, ancak hangi sureye işaret ettiği net olmadığından herhangi bir düzeltme yapılmamıştır.