Gıl Gerçek Kendinle Aranıza Giren Şey
Kısa Özet
Sohbet, Kur'an'da geçen "gıl" (kin, düşmanlık, araya giren şey) kelimesinin kök anlamından yola çıkarak, dışsal eksikliklerin (araba, sevgi, statü) nasıl içsel bir eksiklik hissi olarak algılandığını anlatıyor. Konuşmacı; doğal ve saf mutluluğun (mutmainlik) hiçbir şeye bağlı olmadığını, cennetin aslında "örtülü" bir hakikat olduğunu, nefsin "boğazı dar, gövdesi devasa doymayan bir canavar" gibiolduğunu ve Hazreti Hızır-Musa kıssası ile Hazreti İsa örnekleri üzerinden gerçek bilinç düzeyinin zahiri olaylardan etkilenmediğini gösteriyor. Beden ile özdeşleşmenin (yaşlanmak, ölmek, değersizlik hissetmek) sahte bir kendilik tanımı olduğu; gerçek varlığın yalnızca Allah'a bağlı olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bir şeyin eksikliği (araba, sevgi, ilgi) doğrudan kendimizdeki bir eksiklik gibi hissedilir; ama bu dışsal bir eksikliğin içimize "girmiş" gibi algılanmasıdır — gerçekte kendi varlığımızda hiçbir eksiklik yoktur.
- Gerçek mutmainlik (mutluluk) hiçbir dışsal şeye bağlı olmayan, doğuştan var olan bir haldir; "ne olursa mutlu olursun" sorusu zaten psikolojik düzeyde kalan, yanlış bir sorudur — çünkü mutluluk hikayesi olan herkesin bir de mutsuzluk hikayesi vardır.
- Beden ile kendimizi özdeşleştirdiğimizde bedenin başına gelen (yaşlanma, hastalık, ölüm) bizim başımıza gelmiş gibi hissedilir; oysa beden sadece bu dünya hayatı için kullandığımız bir araçtır, gerçek varlığımız değildir.
Gıl Kavramı: Bir Şeyin İçimize Girmesi
Hoş geldiniz. Geçen hafta bir ayetin çerçevesinde biraz konuşmuştuk. Türkçe'de bazen kullanılan bir kelime var, kalp temizliğini anlatmak için bazen kullanırlar — "gılı gıştan uzak" gibi bir ifade kullanırlar. Yerini şimdi kullanmıyor artık, eski zamanlarda belki daha çok duyulan bir kelimeydi. Bu "gıl" kelimesi Arapça gayın, lam ve lam harfleriyle ifade ediliyor. Dediğim gibi bunun Kur'an'da kullanıldığı bir ayet var direkt olarak. O ayette daha çok kin, düşmanlık, haset, kötülük arzusu gibi çevriliyor. Kelime anlamı olarak bir şeyin içine giren şey veya iki şeyin arasına bir şeyin girmesi anlamında kullanılan bir kelime aslında. Bu iki anlam da aslında bizim için önemli. Kendimiz olmayan bir şeyin kendimiz gibi hissedilmesi, kendimiz olmayan bir duruma kendimiz gibi bakmak. Bu aslında böyle bir şeyin bir neviiçimize girmiş gibi veya içimizde kendimiz olan bir şeymiş gibi hissedildiği bir anlama vurgu yapıyor.
Eksiklik Hissi: Dışsalın İçselleşmesi
Örneğin bir insanın kendini korku ile, herhangi bir arzu ile, dünyadaki herhangi bir şeye dair bir eksiklikle tanımlaması — işte "ben mesela kendimi çok eksik hissediyorum, niye, hiç arabam olmadı mesela." Ne yapmış oluyorsun? Arabanın olmamasıyla kendini eksik görüyorsun. Aslında biraz düşününce tuhaf bir şey değil mi? "Kendimi çok eksik hissediyorum, neden, arabam yok" veya başka bir şeyim yok veya "işte çocukluğumda yeterince şunu yaşamadım" gibi. Herhangi bir şeyin eksikliğine bağlı olarak böyle kendimizi sanki eksikmiş gibi hissederiz. Yani bir şeyin eksikliği kendimizdeki bir eksiklik gibi gelir. Bu nedir aslında? Bir şeyin eksikliğinin senin içine girmesi bir nevi. Ve senin onu içsel bir şey gibi algılaman — yani kendinde bir eksiklik olarak algılaman. Veya bir şeyin yetersiz olmasını kendinde bir yetersizlik olarak algılaman.
Mesela diyelim ki sana gösterilen sevgi eksikliğini, yetersizliğini kendinde bir yetersizlik olarak algılıyorsun — "hiçbir zaman kendimi yeterince sevilmiş hissetmedim" demen gibi. Bu ne olmuş oluyor? Dışsal olan herhangi bir şeyin içimize bir nevi girmesi — tabii ki bu içimize dışarıdan girmiyor. Biz onu böyle yapıyoruz, onu içsel bir şey olarak algılamaya başlıyoruz. Dolayısıyla o ayette ifade edilen kavrama tekabül ediyor: bir şeyin senin içindenmiş gibi hissedilmesi.
Bununla ilgili çok örnek verebiliriz. Diyelim ki hayatında umulmadık bir vefasızlık yaşamışsındır, böyle bir türlü onu unutamazsın. O böyle senin içinde koskocaman bir boşluk, koskocaman bir kayıp hissi oluşturmuştur. Hatta bazen insanlar şöyle der — o olayı yaşadıktan sonra "bir daha eski halime dönemedim" dersin mesela. Seni"tırnak içinde" o kadar etkilemiştir ki. Ama biz ne yapıyoruz? O etkilenmeyi normal bir şey olarak algılıyoruz. Hani kimse de bize "ya sen etkilenmişsin" veya "bu etkilenmek aslında başlı başına bir hata, bir tuzak, bir yanılgı" demiyor. Bu aslında gerçek değil. Öyle hissediyorsun ama gerçek değil.
Duygularımıza Mesafe Koymak: "Ben mi Üşüyorum, Hava mı Soğuk?"
O yüzden bu noktada duygularımıza da, hislerimize de, içgüdüsel algılarımıza da biraz şöyle bir mesafe koyup bir bakmak gerekir. Yani bu gerçek mi? Hani bazen olur ya, öyle ateşi yükselmiştir, o anda çevre sıcaklığını düşük hissedersin ve şunu sorarsın: "ben mi üşüyorum yoksa hava mı soğuk?" Mesela bunu sorduğumuz kadar başka şeyleri sormuyoruz — "ya ben böyle bir çöküntü hissettim ama gerçekten böyle bir çöküntü yaşamamı gerektirecek bir olay yaşadım mı? Bir bak, yoksa ben miyoğun hissediyorum veya ben mi böyle hissediyorum?" Bunu sormuyoruz değil mi?
Ama o biraz aklımızda kalmış — bazen diyoruz ki "ya ben mi çok üşüyorum yoksa hava mı çok soğuk?" — aynı "tırnak içinde" sorgulamayı her şeyle ilgili yapman gerekir. Neden? Henüz sen gerçek kendinde değilsin. O yüzden bir şey seni çok etkiliyor olabilir, bir şey sende çok farklı bir his, düşünce oluşturuyor olabilir.
Ve sen aslında, "tırnak içinde" söylüyorum, gerçekten hür bir varlık olduğun halde, varlık ve değerin hiçbir şeye bağlı olmadığı halde, o gerçek varlık ve değeriniunuttuğun için, o varlık ve değeri sana hissettirecek, o varlık ve değeriikame edecek şeyler arıyorsun ve bunun da farkında değilsin. Zaten insanın en büyük handikapı budur — gerçek kendimizi unuttuğumuzda kendimizi bir şeylerin üzerinden ikame etme, bir şeyin üzerinden var hissetme, bir şeyin üzerinden tamamlanmış hissetme tuzağına düşüyoruz.
Doğal Mutluluk ve Mutmainlik
Aynı tuzak o doğal, ilahi, saf mutluluğumuz içinde de böyle. Biz o doğal, saf, ilahi ve hiçbir şeye bağlı olmayan mutluluğu unuttuk. Buradaki mutluluk hani böyle gülmek, eğlenmek, "lay lay lom" bir hayatı kastetmiyor — mutmain olmuşluk hali. Yani dışsal hiçbir şeye muhtaç olmamışlık hali ve aynı zamanda bir başka ifadeyle tamlık hali. Bunu unuttuğumuz için ne yapıyoruz? "Mutluluğu nerede kazanabiliriz, nasıl mutlu olabilirim" gibi bir hikayeye kapılıyoruz. O yüzden dikkat ederseniz Kur'an hiçbir
zaman "nasıl mutlu olabileceğiniz" sorusuna cevap vermez. Neden? Çünkü bu soru ilkesel olarak yanlıştır.
O yüzden bir İslam alimi der ki, hakiki saadet marifetullah ve muhabbetullah'tadır — yani hakiki saadet Allah'ı bilmekte ve ona duyulan sevgidedir. Bu aslında zaten bizim doğal halimiz. Ama biz o doğal hali unuttuğumuzda o doğal mutluluğu da unutuyoruz.
Yani doğal olarak mutluyum. "Mutlu musun? Veya ne oldu da mutlusun?" Veya işte psikologlar sorarlar, "ne olsa mutlu olursun" gibi. Aslında ne yaparız bu sorularla?
Hikayeyi pekiştiririz. "Niye mutsuzsun?" Çünkü mutluluk hikayeniz varsa mutsuzluk hikayeniz de vardır. Bir para tek yüzlü olamaz — ister kağıt, ister demir para, deyim yerindeyse mutlaka iki yüzü vardır. Psikolojik düzey dualite üzerinde kuruludur. Eğer mutluluk hikayeniz varsa, onun zıttı sizin mutsuzluk hikayenizdir. Dolayısıyla "ne senimutlu eder, ne olursa mutlu olursun" sorusu, "tırnak içinde" söylüyorum, psikolojik bir sorudur. İnsanın gerçek hakikatiyle ilgili bir soru değildir.
Ve hakikat aynı zamanda — din bizi hakiki olana yönlendirmeye çalışır, hakiki olana doğru yol aldırmaya çalışır. Asla sizi bedensel ve psikolojik düzeyde bırakmak istemez. Çünkü siz ondan ibaret değilsiniz. Eğer Allah bizi psikolojik varlıklar olarak tanımlasaydı bizi yarım bırakmış olurdu. Dolayısıyla Allah zaten böyle bir şey yapmıyor. O yüzden diyor ki kalpler ancak Allah ile mutmain olur. Ama bunu gene psikolojik zihinle algılamamalıyız. Yani Allah ile mutmain olan kalp, örneğin, bunu birilerine gösterme ihtiyacı duymaz. Veya bunun üzerinden bir iddia sahibi olmaz. Çünkü fıtrat iddia sahibi olmayı içermez.
O yüzden bazen insanlar der: "ya ben Allah olsam böyle insanlar varken bunları ezerim, hatta Allah niye bunlara şey yapmıyor?" Çünkü, "tırnak içinde" söyleyelim, Allah senin egonun iddialarına, "tırnak içinde" senin ego iddialarının gazına gelip tepki vermez. Onu iddia sahibi kişiler yapar, deyim yerindeyse. Gerçek olmayan ama bir şeyiiddia ediyor. İddia etmek de aslında biraz altında boşluk olan bir şeydir — yani bir şeyiiddia ediyorsan o saf ve eksiksiz bir şey değildir. Her iddianın altında bir boşluk vardır, bazen bazı iddialar tamamen boştur, bazı iddialar yarı yarıya boştur. Mesela Allah kendini bilir, kendini "tırnak içinde" ispat etmek zorunluluğu taşımaz, o kendi değerlerine göre, deyim yerindeyse, davranır. Hatta bu Kur'an'da da geçer — mesela Allah rahmeti kendi üzerine yazdı. Yani şöyle bir iddiası yoktur Allah'ın: "siz bana bazen 'merhametsizsin' diyorsunuz ya, ben size göstereceğim ne kadar merhametli olduğumu" — mesela böyle bir iddiası yoktur Allah'ın. Ama Allah rahmetikendi üzerine yazmıştır ve kendine göre rahmet eder. Yoksa senin psikolojik benliklerinin hikayelerine göre hareket etmez.
Hatta geçen gördüm, böyle küçük bir kız çocuğu var, 3-4 yaşında, dua ediyor. Sonra bakıyor, "nerede" diyor, "bak vermedi Allah" diyor mesela — o kadar hızlı, ışık hızında duasının kabulünü bekliyor mesela. Bu tabii ki çocukça bir şeydir. Ama tabii biz bazen yetişkinler de böyle yapıyoruz — "dua ediyorum ediyorum, kabul ediyorum, o etmiyor." Yani Allah sana kendisine dua etme bilincini vermiş. Bundan daha kıymetline olabilir? Derdimi, deyim yerindeyse, ve halimi Rabbime arz ettim. Halimi arz
edecek bir Rabbim var ve beni duyuyor, görüyor. E sonra, sonrası bana ait değil. Ben Allah'a arz ediyorum halimi, gerisi önemli değil. Bana bu bilinci ve bu idraki, bu yakınlık şuurunu vermiş.
Allah'a Arz Etmek: Şikayetçi Benliği Bile Sunmak
Haniinsanlar böyle "derdimi anlatacak kimse yok" diyor. Neden? Çünkü Allah öyle bir yerde değil onun için. Halbuki bak, derdini anlatacağın, hatta şikayet eden nefsini bile anlatacağın bir Allah var. Mesela o ayeti de böyle yorumlamak lazım. Yani "ben halimiAllah'a arz ederim" — Allah'a arz etmek ne anlama gelir? Yani bu şikayetçi benliğimide Allah'a arz ediyorum. Diyorum ki "ya Rabbi, ne kadar şikayetçi bir benliğim var, hiçbir şeyden mutlu olmuyor, bir şey oluyor başka yerde eksik görüyor, bir şey oluyor bir yerde bir şey buluyor — yani ben bu şikayetçi benliğimi sana arz ediyorum, yanibıktım, ben de bıktım ondan" diyebilmek. Yoksa sürekli Rabbine şikayet, şikayet, şikayet — ne gereği var bu kadar yani değil mi?
Dolayısıyla hani mesela gereksiz yere hüzünlenen benliğim var — bazen böyle olur olmaz, küçücük bir şeyden dolayı kederleniyor. Ne yapıyorum? Rabbime arz ediyorum. O zaman o şikayet ettiğim şey Allah'la benim arama girmiyor. Veya dünyada herhangi bir mahrumiyet, bir eksiklik olmamış olan bir şey Allah'la benim arama girmiyor. Çünkü dedik ya, "gıl" kelimesinin bir de böyle bir anlamı var — ikişeyin arasına giren bir durum. Dolayısıyla aslında dikkat ettiğimizde Allah'la aramıza giren birçok şeyi bulabiliriz.
Cennet, Cenin, Cinnet: Örtülü Olan Şey
Ve aslında burada Allah neyi hatırlatıyor insana? Sen o hani cennet, bir şeyin örttüğü bahçe, güzel bir bahçe anlamına da gelen bir şeydir — daha doğrusu bahçe kavramı bile yoktur, bir şeyle örtülü olana Araplar "cennet" der. O yüzden "cenin" kelimesi de oradan gelir — hani anne karnının örttüğü şeydir cenin. "Cennet" kelimesi de oradan gelir, "cinnet" kelimesi de oradan gelir — bir şey senin aklını örtüyor manasında.
Dolayısıyla aslında hani "biz onları cennete koyduk" ifadesi de bir şeyin örtüsünü kaldırdığında göreceğin şey anlamında da alınabilir. Ve bu anlamda aslında bizler bir şey tarafından örtülmüş bir cennetteyiz aynı zamanda. Bir şey o cenneti örtüyor, o cenneti fark etmemizi engelleyen bir şey olabilir.
Şimdi eğer sen örtünün, deyim yerindeyse, üstünden bakarsan örtüyü görürsün.
Örtünün içinde olursan örtünün örttüğü şeyi görürsün. İnsanoğlunun korunduğu cennet özünün cennetidir, ruhunun cennetidir. Ama sen oraya psikolojik örtünün dışından bakıyorsun ve diyorsun ki "nerede cennet yani?" İşte "bak cennet gibi bir alemde yaşıyorsun" desek, birbirimize "ne alakası var" deriz. Ama o bahsettiğimiz cennet gibi alem aslında özümüzdeki ruhsal varlığımızdır. Orada cennetsi bir şey vardır — yani hiçbir şeyin mahrumiyetini duymadığın, hiçbir şeyin eksikliğini kendieksikliğin olarak görmediğin bir durumdasın. Yani hiçbir eksiklik senin kendinde bir eksiklik anlamı taşımıyor. Dolayısıyla sende böyle bir eksiklik, bir mahrumiyet, bir
kayıp hissi yok. Hiçbir yetersizlik senin kendi öz varlığında bir yetersizlik anlamına gelmiyor.
Dolayısıyla bu cennetsi nitelikteki öz varlığını içeriden görebilirsen cenneti görmüş olursun. Dışarıdan bakarsan onu örten şeyi görmüş olursun. O yüzden cennetle aramıza giren şey, psikolojik benliğimizin hikayesidir. Hani bazen derler ya "falanı cennete koysan orada bile bir hırgür çıkarır" veya "işte orayı burayı beğenmez, bir hata bulur." Neden? Çünkü öyle bir psikolojik benliği var ki dışarıdan bakıyor. Cennete gitsen de dışarıdan baktığında dersin ki "bu köşk bundan daha iyi, niye ona bunu vermişler acaba?" Hani tabii Allah'a da tam ayar verecek benliğin yok, biraz çekiniyorsun ama içinden bir hesap sorasın gelir. Tabiiiçinden de dersin ki "tabiihesap soramazsın şimdi, kimsin falan diyecekler." O yüzden bir merakla sorarsın bu sefer. Neden? Çünkü öyle bir benlikle bakıyorsun.
Hani şey gibi, biz zahire mesela ne yapıyoruz — şu boğazı biraz böyle turlasak, "işte bak millet nerelerde yaşıyor" deriz. Ama demezsin ya, "acaba bu yalıda yaşayan insan acaba hangi bilinç düzeyinde yaşıyor?" O soruyu sormak aklına gelmez.
Neden? Çünkü egon bir şeyin mahrumiyetini yaşıyor ve öyle bir mahrumiyet hissioluyor ki, bu benliğin şöyle bir hikayesi de oluyor — "yaşamadan rahat edemeyeceğim" — benim böyle bir arkadaşım vardı, böyle deniz kenarında bir eviolsun diye hayaller kurardı, yaşı kırka falan geldi, tesadüfen bir kiralık ev buldu, tam böyle boğaz manzaralı, sonra işte biraz "hevesimi aldım" dedi. Ama bak, kırk senedir hevesiiçindesin bir şeyin, ve bak kırk günde geçti. Peki bundan bir şey çıkardın mı? Hayır. Yeni hevesler, yeni eksiklikler. Halbuki bak insan bir anlar değil mi — hani yirmiyıl, otuz yıldır heves ettiğin ve hevesiiçinde sürekli mahrumiyet hissettiğin bir şeyin, bak yaşandığında matah bir şey olmadığını gördün. Peki buradan ne çıkarıyorsun?
Buradan bir şey çıkartmıyor nefis. "Yeni ne var" diyor — yeni heveslerin veya "yaşamadığım daha ne var" — onlarla uğraşmaya başlıyor. Ve hikaye bitmiyor.
İşte bu nedir? Bu, seninle gerçek kendin arasına giren — yani sahte seninle gerçek kendin arasına giren şey. Gerçek kendini hatırlamanı engelleyen şey. Ve ona ne diyorsun? Ona da "kendin" diyorsun. O yüzden dil, kastettiği mana anlaşıldığı ölçüde sağlıklı bir araçtır. Yoksa sırf literal olarak bir şeyi ne kadar yazarsak yazalım oradan bir çıkış bulamayız — ne kastediliyor, anlamı bulmalıyız. Bak ne dedim biraz önce?
"Seninle kendin arasına giren şey" — şimdi ne anlayacak bunu, değil mi? Bak açıklamak zorunda kaldım: "sahte seninle gerçek kendin arasına giren şey." Ama o sahte sen, "ben sahteyim" demiyor ki, değil mi? Bu cümle bile tam anlaşılacak bir cümle değil. Ancak bu konuda idrakiniz açık olduğunda, gerçekten bunu anlamaya imkan sağlayan idrakiniz açık olduğunda anlayabileceğiniz bir cümle.
Mesela "sahte seninle" diyorum — hanginiz şu andaki "ben" dediği şeyi sahte olarak görüyor ki, değil mi? Çok gerçek geliyor. Hatta ben bazen diyorum ki "bu sahte ben" — "ya hocam, ne sahtesi, böyle içimde hissediyorum" diyor falan, o kadar güçlü hissediyor ki. Şimdi ona nasıl sahte diye baksın? Ama gerçek olanı, hakiki olanı fark edince onun sahte olduğunu tam olarak anlayabilecek.
Nefsin Doymayan Canavarı
Tabii ki bu aslında biraz yaşadığımız, biraz önce örneğini verdiğim nokta gibi, aslında bir şey bize bir ipucu veriyor. Hani her zaman söylüyorum, bir Hintli bir bilgenin ifadesiyle, diyor ki bir tencerede pilav tanelerinin pişip pişmediğini anlamak için hepsini teker teker denemeniz gerekmez, birkaçını denemiş olmanız yeter değil mi?
Peki sen dünyanın "tırnak içinde" nasıl bir mahiyete sahip olduğunu bu kadar deneyiminle anlamadın mı? [Ses kaydında bu geçişte kısa bir tekrar/bozulma bulunmaktadır.] Benlik seni bir şeyin peşinden hayatiymiş gibi koşturuyor, anlamadın mı? Bir şey istedikten sonra elde ediyorsun; ama benlik "kusura bakma, ben yanıldım, bundan başka bir şey istemiyorum dedim ama istiyormuşum, hata ettim" demiyor. Seni başka bir şeyin peşinde koşturuyor. Ama aynı şekilde koşturuyor.
Bak, hani bazı çocuklar olur ya, böyle der ki "işte baba bana bu kalemi al" — başka bir şey ister, o kalemi alırsın, "bir de bunu al" — böyle bir de bunu al, sürekli aynı hikayeyi döndürür. Tabii o çocuk aklıdır, çocuk aklı bu kadar olabilir. Peki sen yetişkin olarak aynı akılla mı hareket ediyorsun? Buraya bakman gerekmez mi? Ama biziyanıltan ne? "Herkes böyle." Bu da egonun çok güçlü bir argümanı. "Herkes böyle" — bu da bir tuzaktır, bu da gerçek kendimizle aramıza giren bir benlik halidir. Mesela diyoruz ki "herkes böyle, üç aşağı beş yukarı insanlar öyle, benim de yakındığım şeyikime söylesem beni haklı bulur." Ama bak burada bir İsmail var — haklı bulmuyor seni. Ve bunu kendinden de öne sürmüyor, sadece diyor ki biraz kendine dikkat et, haksız olabilirsin. Bak ben bunu iddia etmiyorum, kendi tecrübemiifade ediyorum. Ve diyorum ki, sen de bir bak içindeki sese, içindeki hikayeye — bir bak bakalım içindekişey seni yanıltıyor olabilir mi?
"Bak şunu elde etsem mutlu olurum. Bana tek taş alsan çok mutlu olurum. Şöyle bir bilezik takımım olsa mutlu olurum. İşte bir kitap yazsam mutlu olurum. Biri beni sevse mutlu olurum. Biri beni anlasa mutlu olurum. İşte böyle başıma kötü şeyler gelmesin, başka hiçbir şey istemiyorum, mutlu olurum." Emin ol, başına kötü bir şey gelmesen de bir şey isteyeceksin. Neden? Çünkü o sahte bir kendilik, o sahte bir şey.
Bir ara bir arkadaş bana bir şey göndermişti — bir gün onu da ayrıca bir sohbet konusu yapabiliriz. Kafası ve boğazı dar, gövdesi koskocaman, doymayan bir canavar. Böyle bazı mitolojilerde böyle mitolojik, "tırnak içinde", fantastik bir yaratıktan bahsediliyor — boğaz çok dar, kafa küçük, gövde çok büyük ama bir türlü doymuyor. Çok güzel aslında ifade edilmiş, insan egosunun sahteliği üzerine. Neden boğazında? "Tırnak içinde" bir anda her şeyi deneyimleyemezsin değil mi — deneyimleyeceğin şey sınırlı bir şey, sürekli sınırlı şeyler deneyimliyorsun, bir anda bütün dünyanın "tırnak içinde" keyfini zevkini bir anda yaşayamazsın, bir anda her yerde olamazsın. Orası daracık bir boğaz. Ama gövde devasa, ama hiç doymayan bir gövde. Aç canavarlar — her birimizin içinde böyle bir aç canavar var. Kimisi melül mahzun bir aç canavar, aç ama melül mahzun. Kimisi yırtıcı, hani etrafa saldırıyor. Kimisi böyle ümidini kesmiş, hani ölmüyor ama böyle bir mahrumiyet hissiiçinde, hep
böyle bir sessiz açlık içinde. Kimisi çok gürültü çıkarıyor, kimisi çok bağırıp çağırıyor. Ama hepsi aç.
Mesela Kur'an ne diyor? Kalpler ancak Allah ile mutmain olur. Bak hiçbir açlık yok. Hiçbir açlık olmaması demek, zahiren dünyada hiçbir eksiği yok, falan mı? Hayır, o değil. O, kendi öz varlığının tamlığının farkına varmış. O yüzden kamil insan mutmaindir, bir eksiklik hissetmez. Bu, "karnı acıkmaz" anlamına almayın bunu — yani karnı acıkabilir bir kamil insanın. Ama onun özü acıkmaz. Bedeni kendinizle karıştırmayın. Beden kendimiz değildir. Beden, bu dünya hayatının şartları içinde kullanmamız için bize verilmiş bir enstrümandır, bu kadar. Beden aç olabilir. Hatta daha önce de söylemişimdir — bedenim açlıktan ölse ne yaparım? Bırakır giderim yani, ne yapayım, kısmeti bu kadarmış derim. Yoksa bakın bir insan "ben açlıktan öldüm" diyorsa, cahillik var demektir orada.
Hazreti İsa'nın Affı ve Bilinç Farkındalığı
Hz. İsa'yı öldürmek isteyenler öldürmeye çalıştığında öldüğünü mü düşünmüştür?
Kur'an bize demiyor mu, "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin" — yani size zahiren ölü görünüyor. Peki "ölüler demeyin," ölmemiş mi? Görmedik mi biz onu? Ne anlatılıyor burada? Zahiren görünen şeyle hakikatte olan şey arasında bir fark var.
Zahiren öldürmüşsündür birini, ama o Allah yolunda ise, ilahi bilince sahipse, o ölmemiştir — "onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar."
Ben şimdi kendime "açlıktan ölebilirim" derim mesela böyle dememeliyim. Ne demeliyim? "Bedenim gıdaya ulaşamadığı için açlıktan ölebilir." Onu da korumaya çalışırım — "tırnak içinde" sokaktaki kediyi köpeği bile besliyorum, bana hizmet eden bu bedeni mi beslemeyeceğim? Onu da beslerim ama o ölünce de "ben öldüm" demem. İki şeyi ayırmakla — daha doğrusu kendimle diğer şeyleri ayırmak lazım. Kendinizi referanslayacağınız, kendinizi bağlı hissedeceğiniz tek bir kaynak, tek bir merci vardır. O da Allah'tır. Kendinle birlikte hiçbir şeyi yan yana koymayacaksın. Aslında "tırnak içinde" söylüyorum — bunu dini ve itikadi anlamda söylemiyorum — en büyük şirk, gerçek kendini Allah dışında bir şeyle tanımlamaktır aslında. Sen gerçek kendini Allah'la bağı üzerinden değil, başka şeyler üzerinden tanımlıyorsun. Ve başka şeyler üzerinden tanımladığın için başka şeylerin hükmü, senin varlığının hükmüne dönüşüyor.
Mesela kendini bedenle tanımlasan ne olur? Bedenin başına gelen, "tırnak içinde" senin başına gelmiş gibi görünür. Mesela çok yaygın bir söylem var: "hepimiz toprak olup gideceğiz." Hayır, büsbütün yalan ve yanlış bir şey — hepimiz toprak olup gitmeyeceğiz. Neden? Topraktan gelen toprağa gider — hani Allah ruhundan üflemişti, nerede kaldı o, o unutuldu. Bakın hatırlayınca hatırlıyoruz. Mesela kaçınız böyle günlük yaşamınızda "ya ben Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığım," hanihakikatini tam olarak bilmesem de "Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığım" diyorsunuz? Ne zaman hatırlıyoruz bunu? Hiç hatırlıyor muyuz günlük yaşamımızda?
İlişkilerinde bir problem oldu — ne zaman Allah'ı hatırlıyor? "Ya benim Allah'la aramdaki bağ mükemmel," veya en azından ben kendimi onunla olan bağım
üzerinden tanımlıyorum. Varsın diğer bağlarım, ilişkilerim bozulabilir, bazen zayıflayabilir, bazen ilişkilerimde problemler olabilir. Ama benim Allah'la bağımda hiçbir problem yok, çok şükür — en azından niyetim itibariyle bir problem yok.
Mesela ilişkilerde problem oldu — bu bilinç algısı mesela annemizle, babamızla, arkadaşımızla, eşimizle, bir diğeriyle büyük bir problem yaşadık. Mesela kaçımız o durumda "ben kimim, ben Allah'a ait bir varlığım, onun yaratmış olduğu, onun varlığıyla var olanım" diyoruz? Benim varlığım, değerim onun dışında hiçbir şeyle doğrudan bağlantılı bir şey değildir. İnsanlarla birçok iletişimim, ilişkilerim vardır ama varoluşsal bağım yaradanladır. Bunu hatırlayabiliyor muyum? Hayır, hatırlamıyorum çoğu defa. Niye? Çünkü benimle onun arasına giren bir şey var: insanlar tarafından itibar görme, önemsenme, kabullenilme, dikkate alınma, sevilme, onaylanma — her neyse, bunları uzatabilirsiniz. Bunlar benimle Allah arasına giriyor, ama benimle Allah arasına girmeden önce benimle — gerçek benimle sahte benim arasına giriyor.
Konu, benimle Allah arasına bir şeyin girmesi değil ki. Biz mesela Müslümanlar olarak hep oraya bakıyoruz — "benimle Allah arasına bir şey girmesin." İşte hatta çok radikal, tevhid inancı olan arkadaşlar şey yapar — "insanla Allah arasına hiçbir şey giremez." Her gün giriyor, her dakika giriyor, sen neyden bahsediyorsun? Öbürü çok zahiri bir şey, zahiri bir aracı kılmak. Sen asıl gerçek kendinden Allah arasına giren şeylere bir baksana. Seninle Allah arasına her gün, her dakika giren bir şey var, bunu fark etmek zorundasın. Bunu fark ettiğinde, seninle Allah arasına giren beklentilerin, seninle Allah arasına giren kaygıların, seninle Allah arasına giren arzuların, gerçekleşmemiş hayallerin, gerçekleşmesini arzu ettiğin hikayelerin — mesela kaçımız, Allah "evladım gel" falan dese, hepimiz "sonra gelsem, şu an acele işim var" falan deriz. O benlikler diyebilir. Neden? Çünkü Allah'a iştiyak duyan, Allah'ı seven, "Rabbim beni ne zaman çağıracak" — ama dünyadan sıkıldığım için değil, bıktığım için değil. Bütün dünya bana tebessüm ettiğinde bile aynı bilinç içinde olacağım. Yoksa zaten "çok yaşamak da istemiyorum, zaten yaşlandım da şu oldu bu oldu, bir an evvel Allah çağırsın da gideyim" — hani "tırnak içinde" kovulduğun için değil, dünyada yapacak bir şeyin kalmadığı için değil.
Gerçekten deyim yerindeyse hani 18 yaşında bir insansın, gencecik bir insansın, Allah diyor "gel evladım." Sen de diyorsun ki "ne güzel." Diyebilir misin?
Diyebiliyorsan çok güzel, ve bu hakiki bir haldir, bu fıtri bir haldir. Bunu "ben evliya değilim ki" diye söyleyemezsin. Nesin o zaman? Eşkıya mısın kardeşim? Hani niye böyle mevzuyu benliğinin çarpıtmasına izin veriyorsun? "Sen evliya mısın?" "Evliya değilim ama eşkıya da değilim ya" diyemiyor musun? Evliya olmasam da o yolun yolcusu olayım bari, değil mi? Karınca misali. Hemen oradan sıvışmaya kendine çok güzel yol bulmuş benlik. Sen de ona tabi oluyorsun.
Halbuki mesela Kur'an'da der ki Yahudiler için, dünyaya en çok muhabbet besleyenler onlardır der. O yüzden de ölümden kaçınırlar der. Ölümden en çok kaçınanlar olarak onları görürsün. Neden? Çünkü onlarla Allah arasına dünya sevgisigirmiş — "şunu da yapsam, bunu da elde etsem, yüz yıl versen bir yüz yıl daha yok
mu" der. Neden? Çünkü o benliğin arzusu, ihtirası, beklentisi, hevesleri bitmiyor. Bitmeyince ne yapsın, değil mi? "Sonra gelirim" diyor, "sen diğerlerini çağır, biz daha sonra şey yaparız, acelemiz yok, rahat ol" falan diyorlar, deyim yerindeyse meleklere. Halbuki Allah, deyim yerindeyse, senin canını, yani ruhunu, sahibine götürüyor. Azrail mükemmel bir melek, fevkalade güzel bir melek. Ama biz mesela "Azrail" deyince böyle içimizde daha başka bir şey oluyor değil mi mesela? Niye? Çünkü yanlış algılamışız — "Azrail" demek ki böyle "canını alacak, canını acıtacakmış" gibi bir hissiyat var. Neden? Çünkü yanlış algılarımız oluşmuş ve onlar Azrail ile de aramıza girmiş, değil mi? Her şeyde araya giren sahte şeyler vardır.
İşte ayet bütün o araya giren şeylerden seni özgürleşmeye davet ediyor. Bakın böyle işte "Allah niye bunu yasaklıyor, bunu niye yasaklıyor, neden yasaklıyor" — seniözgürleştirmek için yasaklıyor, deyim yerindeyse. Seni bir şeyle özdeşleşerek mutlu olacağın hikayesinden özgürleştiriyor. Çünkü onların hiçbiri seni mutlu etmiyor aslında, ama mutlu etme vaadiyle sana gelen bir benliğin var. Peki bu, "hiçbir şey beni mutlu etmeyecekse ne yapayım ben, dünyadan elimi eteğimi çekeyim, dağ başına mı çekileyim?" Hayır. Dünyada özgür biri olarak yaşa. Mesela birine yardım mı edeceksin, özgürce yardım et. Birine şefkat mı ediyorsun, özgürce şefkat et — hiçbir hesap, beklenti vs. olmaksızın. "İşte ben buna bu kadar yardım ettim, bu kadar destek oldum, bana bu mu yapılırdı" — niye diyorsun? Çünkü özgür değilsin. Özgür bir şekilde o insanla ilişki kurmamışsın, benliğinle kurmuşsun ama farkında değilsin. Ne zaman beklemediğin bir şey olsa, o benlik sana koskoca bir hesap çıkartıyor, bir de onun belasını taşıyorsun, mutsuz oluyorsun, insanlarla ilişkilerinde hevesin kırılıyor, "artık bir daha hiçbir insanla samimi olmayacağım, bir daha hiçbir insana yardım etmeyeceğim" falan demeye başlıyorsun. Neden? Çünkü özgür değilsin.
Hazreti Hızır ve Musa: İki Farklı Bilinç Düzeyi
Bak Hazreti Hızır — yani Kur'an'da Allah'ın salih bir kulu olarak tarif edilen, adı verilmeyen ama bizim kültürümüzde Hızır olarak bildiğimiz bir zat var değil mi, işte Musa ile bir süreci var falan — sonra hiçbir menfaati olmadığı halde, hatta kendisine olumsuz yaklaşıldığı halde, ihtiyacı karşılanmadığı halde, gidip orada bir duvarı yapması gerektiği ona ilham edildiğiiçin gidip o duvarı yapıyor. Musa diyor ki "buna karşılık ücret talep edebilirdin veya yapmayabilirdin, bak onlar sana biraz surat astılar, sırt çevirdiler." Hızır diyor ki Musa'ya, o salih kul diyor ki Musa'ya, "seninle" diyor "artık yolculuğumuz burada bitti. Çünkü sen ayrı bir kulvardan gidiyorsun, ben ayrı bir kulvardan gidiyorum. Sen işi mantık, muhakeme, sebep sonuç — işte bunun karşılığı budur, bu böyle olur — diye bir hikayeyle yürüyorsun. Ben daha derin bir mananın üzerinden hareket ediyorum." O yüzden diyor, birlikte yolculuk yapamayız.
Peki birlikte yolculuk yapmanın şartı ne? Musa Hızır'a tabi olacak. Yani psikolojin ruhuna tabi olacak. Yoksa psikolojin ikide bir ruha itiraz eder — "tamam da o kadar da saf değiliz, aptal da değiliz, görüyoruz, ben böyle iyi olacağım, o böyle keyfinisürecek" der. O zaman Hızır Musa'ya diyor ki, "sen" diyor, "biraz daha kendi başına bir yolculuk yap, bir süre daha var, çünkü biz birlikte hareket edemiyoruz." Sen sürekli
itiraz ediyorsun. Hatta bak sana ne dedim — "bana soru sorma" — aslında burada "soru sorma" sana cevap vermek istemiyorum değil yani, senin soruların bitmez. Anlatabildim mi? Her yerde o soruyu soracaksın, çünkü sen daha zahiri bir düzeyden bakıyorsun, sadece görünür olan üzerinden bakıyorsun, kendini de bunun üzerinden tanımlıyorsun.
Bak peygamber, bak Hazreti İsa ne diyor? "Ya Rabbi onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" diyor. Bunu kime söylüyor? Kendisini taşlayanlara, kendisini öldürmek isteyenlere. Ama bu böyle bir laf değil, "ne güzel söylemiş" falan böyle romantik olarak yaklaşacağımız bir şey değil. Bir hakikatin ifadesi. Gerçekten onların bilinç düzeyinin farkında ve o bilinç düzeyinin aslında bir bilmek olmadığını da aslında ifade etmiş. Yani "onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" dediğinde, zahiri olarak geri zekalı mı bunlar, cinnet mi geçirmişler? Yok. Kendilerince çok haklı argümanları var "tırnak içinde." Ama o "biliyorum" dedikleri şey hakikatten bir şey barındırmıyor.
Gerçek Kendimizle Aramıza Giren Şeyleri Fark Etmek
O yüzden gerçek kendimizle aramıza giren şeyleri fark etmek durumundayım. Mesela bir bak, böyle mutsuzsan, "acaba kalbimde hangi gıl var" diye düşünmen gerekir.
Gerçek kendimle arama ne girdi de beni böyle mutsuz ediyor? Gerçek kendimle arama ne girdi de böyle bir insanın yaptığı bir yanlışı bu kadar fazla problem ediyorum? Analiz et — yanlış bir şey, "Allah selamet versin, cennete kadar yolu var" de, yoluna devam et. Niye takılıyorsun? Takıldığın şeylere bak. O takıldığın şeyler ve onlara takılan benlikler, seninle gerçek kendin arasındaki şeylerdir. Onları keşfetmek durumundayız. Onları keşfedersek mutluluğumuzun önündeki engel de ortadan kalkmış olur, doğal olarak engel kalkmış olur. Bakın olay değişmez.
Mesela bakın peygamber ne diyor? Hz. Ebu Bekir'le o saklandıkları mağarada, Hz. Ebu Bekir biraz kaygılanıp biraz hüzünlendiğinde, "Allah bizimle beraberdir" diyor. Bu hakiki bir bilinç ile söylenmiş bir şeydir. "Allah bizimledir, biz de onunlayız, dolayısıyla bize ne olabilir ki yani?" Ama hani "Allah bizimledir" derken "ben" ve "sen" ne anlamda o orada? Falan yaştaki Muhammed ile falan yaştaki Ebu Bekir mi? Bunu mu kastediyor Hazreti Muhammed? Yoksa sen ve ben, varoluşumuz itibariyle, varlığımız itibariyle Allah'a aidiz ve O'na bağlıyız, bunun idrakindeyiz. Bu durumda "Allah bizimle, biz O'nunlayız." O zaman neyin kaygısını duyayım ki? Bak orada da hani"tırnak içinde" saklandığı yerden çıkıp gelip "Allah bizimledir" diye bağırmıyor değil mi?
Egonuz böyle bir soru sormuyor mu? Benim sorar, cevabını da veririm. Bakın dünyanın zahiri şartlarının gerektirdiği gayreti, çabayı, tedbiri alırsın. Bahsettiğimiz şey bunu reddetmeye dair bir şey değil. Ama gerçek kendim, birinin zarar verebileceği, birinin yok edebileceği, birinin eksiltebileceği bir varlık değil. Kimse bana kendimi eksik hissettiremez. Böyle bir şey mümkün değildir. Böyle bir şey diyen benliğime bakmam gerekir — bu nasıl bir benlik, bu değerini nereden tanımlıyor, nereden aldığını düşünüyor? Bu sahte bir benliktir.
"Kimse bana değer vermiyor, kimse beni hatırlamıyor, kimse beni aramıyor" falan — ne kadar sahte bir şey. "Anneyim, kimse anneler günümü kutlamıyor, kimse doğum günümü hatırlamıyor" — ya sen nasıl bir sahteliğin içindesin, farkında mısın yani? Bu nasıl bir sahtelik, bu nasıl bir aldanış, seni kim aldatıyor, farkında mısın? Ama bu aldatan dışarıda değil, aldatan içeride, aldatan senin içindeki bir şey. O yüzden gerçek kendimizle aramıza giren şeyleri fark etmek durumundayız. Bir de o araya girdiğinde kendimizi göremiyoruz. Kendi varlığımızın, değerimizin, hakikatimizin farkında olmuyoruz. Onu fark ettiğiniz zaman yolculuğunuz başlar. Yoksa onu fark etmiyorsanız — yani gerçek kendinizle aranıza giren şeyleri fark etmiyorsanız, onların üzerinde çalışmıyorsanız — hani yedi gün yirmi dört saat Kabe'nin yanında da olsanız hiçbir şey fark etmez. Anladın mı? Hiçbir şey fark etmez, bu kadar net söyleyebiliriz.
Allah'a Uçun: Fe Firru İlallah
O yüzden bütün her şeyin başı "Allah'a uçun" — fe firru ilallah. Her türlü yerçekiminden kurtularak ruhunuzun kanatlarıyla Allah'a uçun. O sizi bağlayan hikayeleri, o sizin uçmanızı engelleyen bütün o hikayeleri bırakın. Bakın olaylar real olabilir. Fakat o olaylar üzerinden sizin kendinizi tanımlamanız real olabilir demek değildir.
Yaşlanmak ve Beden ile Özdeşleşmemek
Çok bariz, basit bir örnek verecek olursam, hani "yaşlandım hocam" diyor, "yaşlandık" diyor — yaşı gelmiş 40, 50, 60, 80, fark etmez. Bak "yaşlandım" dediğinde, bedenin yaşlandığını ben görmüyor değilim, bedenin yaşlanıyor. Ama bak sen öyle demiyorsun, "ben yaşlandım" diyorsun — problem burada, burada bir özdeşleşim var. Problem bedeninin — kullandığın bedenin — yaşlanmasında değil, ben de görüyorum, kör değilim yani. Atıyorum, "insan kendini hissettiği yaştadır" gibisahte söylemlere de girmeyeceğim. Bunlar da sahteliktir, kendimi kandırmaktır. Ben beden değilim ki yaşlı olduğumu düşüneyim. Yaşlı olduğumu yumuşatmak için tamponlar koyayım — ben beden değilim. Beden değilsem ben yaşlanmam, beden yaşlanabilir, ona gereken bakımı gösteririm vesaire ama ben yaşlanmam.
Şimdi bakın burada yaşlı bir bedeni diyelim ki red mi ettik? Yani böyle "ben yaşlanmam" deyince gençleşiyor mu bedenim? Yok, aynen duruyor. Sadece beden olmadığımı ayırt ediyorum. Bir insan beni yok sayabilir, içeride bir sahte benlik de "bak sana değer vermiyor" diyebilir. Peki ne yapacaksın? "Tırnak içinde" sana değer vermiyor gibi görünenin tutumunu mu değiştireceksin? Veya "o değer vermiyorsa ben de vermiyorum" — oh rahatladı egom — bunu mu yapacaksın? Bunlar sahte şeylerdir. Birinin tutumu davranışı üzerinden kendini değersiz gören o düşünceyi, o duyguyu fark edeceksin. O sahte bir şeydir.
Değersizlik Hissi: Çocuk ve Terk Edilme Örneği
Bakın mesela çok basit bir örnek vereyim. Diyelim ki 3 yaşında bir çocuk, 4 yaşında bir çocuk, 5 yaşında bir çocuk — diyelim ki annesi terk edip gitmiş ve diyor ki "ben de
değersiz olmasaydım annem beni terk etmezdi." Siz bir yetişkin olarak — hatta bu, evliya olan bir bilinçle bile — bu çocuğa ne dersiniz? "Ya hakikaten annesi terk ettiğine göre bu değersiz bir çocuk" mu dersin, "buna da ne desek bilmem ki, değersizin teki ama işte bir şeyler uydursak" mı dersin? Yoksa "yok yavrum, ya sen değersiz olur musun, sen çok değerlisin ama annen saçmalamış, terk etmiş" midersin, değil mi?
Peki, yani bir zahiri bir hadisede bile aslında bu bilince sahipken, ben nasıl kendime değersiz diyebiliyorum bir olaydan dolayı?
Son olarak bağlayayım. Geçen böyle yaşı elli küsüre gelmiş bir kadın — evlenmiş, boşanmış; işte nişanlanırken böyle eski bir takı var falan, şimdi gitmiş sormuş "kaç para ediyor" diye, işte "150 bin" falan demişler. "Ya" diyor, "çok ucuza gittim" diyor mesela. Ya şimdi böyle bir şeyi hani şaka yoluyla söylese diyeceğiz ki şakalaşıyor yani. Ya yok, gerçek diye söylüyor ya. Böyle bir şey nasıl olur? Ama şaşırmıyoruz değil mi yani? Bize şaşırtıcı maalesef gelmiyor. Ama bu ne kadar aslında, şöyle bir oturup insan düşünse, "nasıl böyle bir cümle kullanırım" değil mi? Hani ayıp olduğu için falan değil. Ayıp söyle, kabul edeceksin bunu — "işte artık iş işten geçmiş" falan mı diyeceksin? Ne yani, sana bir buçuk milyarlık takı alsa kendini değerli mi hissedecektin?
Bakın ne kadar sahte benliklerimiz var ve dikkat etmediğimizde ne kadar da gerçekçigeliyorlar. "Sen bana bunu mu layık gördün" diyor kişisine. Geçen bir arkadaş diyor ki"abi param olsun, seni falan yerde, falan yerde, dünyanın bilmem neresinde" — dedim "sen bana bunu mu layık görüyorsun" diye böyle karşı bir atak yaptım. "Ne yapayım ki abi" diyor, "daha büyük bir şey arıyor" falan. Yani bana de ki "inşallah cennette buluşuruz, cennette muhabbet ederiz, Rabbimizin huzurunda onun cemaliniseyrederken birbirimize gerçekten hakiki bir yakınlık hissederiz, inşallah seni oralara götürürüm" falan diye — yani ben dünyanın "tırnak içinde" ne olursa olsun bir yerinimi hak ediyorum? Ben böyle bir varlık mıyım? Bir insan kendini dünyanın herhangi bir parçasıyla, hatta bütünüyle tartarak değer hissedecek bir varlık mıdır? Ama bakın bize bunu empoze etmişler değil mi yani. Bu ne kadar sahte bir şey. Bütün dünya benim olsa ne olur? Her gün beni en lüks yerde misafir etsen, ağırlasan ne olur? Geçici ve sınırlı değil mi? Ne kalacak oradan? Ha bu, o şeyi kötülemek değildir yani.
Kapanış: Faniyim, Fani Olanı İstemem
Ama ben bunu hak etmiyorum ya, ben böyle bir şeyi hak etmiyorum. Öbür taraftan da ego diyecek, "ya senin de gözün çok yüksek yerde, hiç gözün doymuyor." Hayır, benim gözüm doyuyor. Bir alimin ifadesiyle tamamlayayım: "Faniyim, fani olanı istemem. Acizim, aciz olanı istemem. İsterim fakat bir yar-ı bakiisterim; bir hiçim fakat o sonsuz olanı, mutlak ve mükemmel olanı isterim" diyor. İşte bu insan akıllı insandır.
Bu insan neyi hak ettiğini biliyor. Bu insan hem kendini biliyor hem Rabbini biliyor.
Yoksa "şunu hak ediyorum, bunu hak ediyorum, ben işte hak ettiğim şeyi bir türlü bulamadım, yerini bulamamış" falan filan — ne demek "yerini bulamamış" yani? Allah
sınırlı bir varlık mı ki yerini bulamadın? Çok mu dar Allah? O sonsuz varlık dar mı geliyor sana? Ama sen yerini nerede arıyorsun? Yerini dünyada arıyorsun, yeriniinsanlarla olan ilişkilerinde arıyorsun. Peki niye bu? Bahsettiğimiz araya giren sahte benlikler yüzünden böyle oluyor.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Gıl" kelimesinin Kur'an'da geçtiği bir ayete atıfla sohbete başlanmıştır, ancak sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: A'raf Suresi 43 veya Hicr Suresi 47 ("kalplerindeki kini/gıli çıkardık") — konuşmacı tarafından teyit edilmemiştir. - "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ifadesi tekrar aktarılmıştır (bkz. önceki sohbet); sure/ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: Ra'd Suresi 28. - "Allah rahmeti kendi üzerine yazdı" ifadesi aktarılmıştır; sure/ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: En'am Suresi 12 veya 54. - "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin... onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar" ifadesi aktarılmıştır; sure/ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: Al-i İmran Suresi 169. - "Fe firru ilallah" (Allah'a kaçın/uçun) ifadesi doğrudan Arapça olarak aktarılmıştır; sure/ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: Zariyat Suresi 50. - Hazreti Hızır ile Hazreti Musa kıssası (Kehf Suresi'nde anlatılır) olay olarak hatırlatılmıştır; ayet numarası verilmemiştir. - Kur'an dışı kaynak: Hazreti İsa'ya atfedilen "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" ifadesi Kur'an ayeti değil, İncil kaynaklıdır (Luka 23:34 ile örtüşür); ayrı belirtilmiştir.
Tüm Ayet İndeksi →