Aklın Sınırları, İhlas Suresi ve Sahte Benlikten Arınma
Kısa Özet
Konuşmacı, modern insanın "her şey kelimelere dökülebilir" tuzağına düştüğünü, oysa aklın ve dilin sınırlı olduğunu, Allah'ın ancak İhlas Suresi'ndeki gibiişaret yoluyla ve değilleme yoluyla anlatılabileceğini açıklar. Kur'an'da "halaka" (yaratma) ile "ceale" (nitelik/fonksiyon verme) kelimeleri arasındaki farka, muhkem-müteşabih ayet ayrımına değinerek cennet-cehennem gibi gaybi konuların bu dünyadaki hiçbir şeye tam olarak benzemediğini vurgular. Sohbetin ikinci yarısında insanın kendini tanımladığı ilişkiler, başarılar, mağduriyetler gibi "deri" katmanlarından soyunup gerçek varlık bilincine ulaşmasının önemini; kendini kanıtlama ve toplumu düzeltme kaygısı yerine önce kendiiç huzurunu (kalbin selim olmasını) bulmanın gerekliliğini anlatır.
Öne Çıkan Vurgular
- Akıl Allah'ı kavrayamaz, ancak teslim olabilir ve kabul edebilir; Allah'a dair idrak, Allah'ın kendisini dilediği ölçüde açması (lütfu) ile gerçekleşir.
- Kur'an'daki cennet-cehennem tasvirleri gibi gaybi konular müteşabih (benzetme) niteliğindedir; bunları bu dünyadaki somut şeylerle bire bir eşleştirmeye çalışmak yanlış anlamlandırmadır.
- İnsanın kendini tanımladığı ilişkiler, başarılar, mağduriyetler birer "deri" katmanıdır; gerçek varlık bunların hiçbiri değildir — önce kendini bu katmanlardan kurtarmadan toplumu kurtarmaya çalışmak da başka bir tuzaktır.
Aklın ve Dilin Sınırları: Allah Anlatılabilir mi?
"Bunu da bilir misiniz hocam?"
Evet. Yani burada modern insanın içine düşürüldüğü bir tuzaktan bahsettik: bu tuzak, her şeyin kelimelere, cümlelere dökülebileceği ve her şeyin anlatılabileceği düşüncesi. Mesela bazı böyle filozof kılıklı tipler var işte. "Hadi Allah'ı anlat o zaman, o kadar Allah diyorsun, Allah'ı anlat" diyor, "nasıldır" diyor. Yani bu mümkün değil ki.
Sen nasıl bir Allah tasavvuruna sahipsin ki? O tasavvurda da problem var. Allah, değilleme yoluyla, ne olmadığı anlatılabilir. Allah'a dair ilmimiz, Allah'ın kendisini kendibelirlediği ölçüde sana idrak ettirmesiyle olur. Sana idrak ettirmesiiçin de ne gerekir? Senin o beşerî sınırlarından kurtulman gerekir. Yani tırnak içinde söylüyorum, yanlış anlaşılma ihtimaline dair endişem olsa da bunu söylüyorum: akıldan kurtulman gerekir.
Bunu şimdiilk duyan insan, "bak din önce seni aklından istifaya zorluyor, aklını bırakacaksın" diye düşünür. Peki ne yapacaksın, aptal mı olacaksın diyorum? Hayır.
Aklın sınırlarını gör, o rasyonel aklın sınırlarını gör. O sınırların dışında bir idrak melekesi var, onun ortaya çıkmasına izin ver. Sen her şeyi aklının sınırları içinde tanımlamaya çalışıyorsun; o aklının sınırları içinde algın olabilir. Yani bu şuna benziyor: ben diyorum ki "bana ne varsa göster" diyorum. Neyle bakıyorum? Şu gözlerle bakıyorum. Peki bu gözlerle bana ne varsa gösterilebilir mi? Gösterilemez.
Neden? Çünkü gözümün sınırları var, gözümün algı sınırları var. O zaman ben ne demiş olurum? "Bana ne varsa göster", sonra da ekliyorum, "görmediğim şeye de inanmam." "Varsa göster" diyorum. Bir âlim buna çok güzel bir ifade takmış: "aklı gözüne inmiş" diyor. Mesela eğer aklın gözüne inmişse, dersin ki "ben görmediğime inanmam."
Ama Allah'tan bilim de artık — hiç olmazsa bu konuda gözün şu sınırlar içinde görebildiğini söylüyor da — artık ateistler veya bazı böyle kendini çok akıllı zanneden insanlar artık bu söylemi bıraktılar: "görmediğim şeye inanmam." Çünkü biliyor ki göz sınırlı, artık öyle demiyor. Mesela diyor ki "benim aklıma yatacak şekilde anlat" diyor.
"Aklıma yatmıyor" diyor. Ne yapayım, aklına yatmayan bir şeyi aklına nasıl yatırabiliriz ki? Böyle bir şey mümkün değil ki. Belki şunu diyebilirsin: "ben aklıma
yatmayan şeylere inanmıyorum", saygı duyarım. Ama "aklıma yatmayan şey yok" diyemezsin. Dersen aklını mutlaklaştırmış oluyorsun. Peki aklının mutlak olduğuna emin misin? Değilsin. O zaman insanın bu anlamda haddini bilmesi gerekiyor.
Evet, "ben aklıma yatmayan bir şeye inanmam" deme özgürlüğüm var. Ama "aklımın mutlak olduğunu" ispat edemem. Dolayısıyla kendince dersin ki "ben aklı kendime tek referans kabul ediyorum ve onun üzerinden hareket ediyorum." Hayırlı olsun, problem yok, herkes kendi tercihini yapabilir. Ama sınırlı olan şeyleri sınırlarıyla birlikte anlayıp o sınırlar içinde kullanmak gerekir. Ben mesela diyebilir miyim, "kulağımın duymadığı hiçbir ses yoktur" diyemem. "Gözümün görmediği hiçbir şey yoktur" diyemem. "Dokunamadığım hiçbir şeyi kabul edemem" — bak, bunları demiyoruz değil mi? Biraz da bilimsel bir altyapısı olsa bu iddiaların, tamam derdik; ama neden böyle olduğunu biliyoruz. Modern insanın elinde kalmış bir tane alet kalmış, o da akıl, daha doğrusu rasyonalitesi. Tabii rasyonalitenin sınırlı olup olmadığını neyin üzerinden tartacaksın?
Aslında biraz şuna bakabilir insan: mesela sonsuz kavramını aklımıza sığdıramıyoruz, değil mi? Sonsuz ne demek? Son — sonu yok mu? Yok, sonsuz. Kelime olarak söylüyoruz, fakat aklımız o kadar almıyor. Ki basit bir kavramdır sonsuz kavramı yani. Dolayısıyla şuna gelmek istiyorum: din dili, gaybi olan şeylerle ve metafizik olan, yani zaman, mekân ve aklınıza gelebilecek hiçbir kategoriye — o Aristo'nun anlattığı zaman, mekân, nedir, nasıldır, niçindir, ne kadardır — bununla ilgili hiçbir kategoriye sığmayan şeyleri ne yapacağız? Bunları anlatabilir miyiz?
Bunlar kelimelere dökülebilir mi? Hayır, dökülemez. O yüzden ne dedik? Kur'an'ın cümlelerine "ayet" deniyor, yani "işaret" deniyor. İşaret bir şeyi sana anlatmaz, adı üzerinde bir şeye işaret eder. Mesela diyelim ki "Ankara'yı gösteren bir ok" vardır ama sen o tabelaya ne kadar girersen gir, istersen o tabelanın atomlarına gir, orada Ankara yoktur, değil mi? Ama "Ankara" yazıyor, değil mi? Ama o bir şeye, bir yere, bir yöne işaret ediyor.
Dolayısıyla, tıpkı bunun gibi, basit bir örnek verdik: işaret, kendisine işaret edilen şeye dair idrakin olduğu oranda anlamlıdır. Ona dair idrakin yoksa o sadece bir işaret olarak kalacaktır. Yani sana gene bir şeyiişaret edecektir, az çok aklın varsa. Allah âlemlerden müstağnidir. Yani Allah âlemden bir şey değildir. Maddi, mekânsal, elle tutulur, gözle görülür, tartılabilir, ölçülebilir şeylerden münezzehtir. Sana böyle bir ifadede bulunur ki Allah'a dair yanlış bir algın olmasın. Yoksa sana hiçbir kutsal metin Allah'ı anlatmıyor.
İhlas Suresi: Tanımlanamayanın İşareti
O yüzden Allah'ı bu anlamda, ne diyelim, anlatılabilecek en iyi şekilde anlatan ayet İhlas Suresidir. Ne ile başlıyor? "Kul" kelimesini kaldırırsak — ki o aslında şuna da işaret eder: sen bunu diyebilecek bir varlığa yaratıcı tarafından lütuflandırılırsan bunu söyleyebilirsin. Yani Allah ile birlikte hiçbir şey yoktur. Ama Allah seniizafi olarak var eder ve der ki "söyle." Ne söyleyeceksin onunla ilgili? Ne ile başlıyor? "Huvallah."
Yani "o." Ne o? Değil mi, işaret zamiri. Bakın hiçbir anlamı var mı? Mesela "o." Yok. Bu ne demek aslında? Yani o hiçbir şeye indirgenemez, hiçbir şeyle tanımlanamaz. Onu tarif edecek hiçbir kelime yoktur. "Allah" kelimesi bile onu tanımlayamaz. Sonra ne geliyor? "Hu Allah." Bak, asıl o aslında tanımlanamaz. "Allah" dememiz bile anlayışımıza indirgenmiş bir kavramdır; muhtemelen "ilah" kelimesinden gelmiştir.
"Kul huvallah." Sonra devam ediyor: "Ehad." Bak dikkat et, o tektir. Yani her şeyin hâkimidir, her şeyin hükümranıdır, her şey ona aittir. Ama o tektir. Neden söylüyorum bunu? Diyor ki o tektir; bakın bir şeyin birleştirilmiş hâli değil. O yüzden vahdet-i vücûdu, panteizm şeklinde anlamak — daha doğrusu panteizm — yanlış bir şeydir. Vahdet-ivücûdu panteizm şeklinde anlamak, o da sahte bir şeydir. Vahdet-i vücûdu idrak etmen için ermiş olman lazım; ermedikçe vahdet-i vücûdu anlayamazsın, istediğin kadar metinleri oku. Allahçım Mansûr gibi yani; evet Allahçım Mansûr'u da anlayamayanlar anlayamadıkları için onu suçlamışlardır, o da bunu ifade etmekle biraz haddini aşmıştır yani. Onu sen kendinde tutacaksın, yani onu hazmedeceksin. Çünkü o karşındakinin anlayabileceği bir şey değil ki. "Enel Hak" diyorsun, karşındakibunu anlayamaz ki, üstelik de anlayamadığı gibi bir de "anladım" diye yanlış anlayacak, sana da muhalefet edecek mesela.
Ne dedi? "O, Allah, ehad", yani tek. "Samed." Yani bak, Allah yaratıyor ama yaratmaya muhtaç değil, veya yarattığı herhangi bir şeye ihtiyacı yok. Böyle bir kavram üretmeyesin: "Allah kendi kendisiyle ayakta." Mesela o yüzden, sözünü unutma, bu hakikatin perspektifinde hayata bakmadığımız için mesela kişi diyor ki"Allah kendisiniinkâr edeni niye cezalandırıyor?" Şunu anlamıyor kişi: Allah kendisiniinkâr edenin, kendisinin varlığına, yani o insan kendisinin varlığına, hukukuna zulmettiğiiçin bunun aslında sonuçlarını yaşıyor.
Halaka ve Ceale: Kur'an'ın Kelime Seçimi
Mesela niçin hakikiimanı idrak eden insan mesela dünya bomba olup patlasa, kıyamet kopsa üzülmez? Kıyamet kopsa bir şey kaybettiğini düşünmez. Mesela Allah'la ilgili bilincin zayıfsa, bir eşyanı kaybetsen bile üzülüyorsun. Neden? Çünkü sen tam olarak Allah'ı tanımıyorsun. Senin benliklerinin bir kısmı Allah'ın o sonsuzluğunu idrak etmiyor. Onu idrak etmediği gibi, sen kendiiçinde, onun izdüşümü olan kendi sonsuzluğunu da anlamıyorsun; kendini sınırlı bir varlık olarak algılıyorsun. Allah ismini küçüklüğün itibariyle, daha doğrusu böyle cismi varmış gibiveya hacmi varmış gibi algıladığımız için bu şekilde düşünmek zor oluyor. Bir şekilde onu cismî olarak kafamızda oluşturmaya çalışıyoruz. Aslında bu, işte Kerem gibi, Hasan gibi, Hüseyin gibi bir isimmiş gibi algılanıyor. Bunu algılayabilmek için de zamandan ve mekândan münezzeh olarak algılamak çok kolay olmuyor. Zaten tam olarak algılayamayız aslında, bunu kabul etmemiz lazım.
Hani bir Bektaşi fıkrası vardır: adam demiş ki "Allah mekândan münezzehtir, zamandan münezzehtir, orada değildir, burada değildir" diye biri vaaz veriyor. Bektaşide demiş: "ya yok diyeceğine dilin mi varmıyor" demiş. Aslında orada bir ironi yapıyor.
Demek istiyor ki, bak zihinsel olarak baktığın zaman, işte "mekânda değil, zamanda değil, zaman üstü, mekân üstü, şu değil, bu değil, o değil" — bak dikkat et, zihnin sanki böyle "yok" gibi bir şey yapacak, yok gibi algılayacak yani. O yüzden Bektaşi ne diyor? "Yok diyeceğine dilin mi varmıyor?" Hâlbuki hayır, aslında dil yetmiyor; bunu anlatmaya çalışıyor. Ama tersinden bir şekilde bir şey yapıyor.
"Hocam bu hakikat eşliğinde, o zaman gerçekten imana eren bir kul için daha doğrusu ölüm yoktur. Sonsuzluk perspektifinde ölüm yoktur."
Doğrudan olarak yoktur. Yani doğrudan bir izahı yoktur. Bak, Allah mesela bir "halaka" kavramı kullanıyor, bir de "ceale" kavramı kullanıyor. Bunlar da birbirinden farklıdır. Bizde "halaka" kavramı sanki böyle yoktan yaratmayla tanımlanıyor ama aslında bir şekillendirme manasına geliyor. Yani "ben topraktan bir insan yaratacağım" diyor.
Sonra diyor "onu halife kılacağım" diyor. Halife yaratmıyor, "ceale" kelimesini kullanıyor. Yani ona bir nitelik verme; can değil. Yani ona daha manevi, daha soyut bir fonksiyon yüklüyor. "Onu halife kılacağım" diyor, orada "ceale" kelimesini kullanıyor.
Dolayısıyla Kur'an'ın burada kullandığı kelimelere de biraz dikkat etmek gerekiyor.
Ez cümle şuna işaret etmek istiyorum: Allah zihnin kavrayabileceği bir şey değildir. Fakat kâinata bakarak biz her şeyin bir sahibi, bir var edicisi, her şeye kudreti yeten bir mutlak kudret sahibi olanı kabul ediyoruz. Allah'a dair idrakimiz Allah'ın lütfuyla gerçekleşir. Yani bir bilgenin ifadesiyle "Allah'ı Allah'la bildim" der. O yüzden Allah'ı aklımla kavrayamam, aklımla teslim olurum, aklımla kabul ederim. Bunları kesinlikle birbirinden ayırt etmemiz gerekir. Akıl Allah'ı anlayamaz, öyle bir fonksiyonu yok. Ama kabul edebilir, teslim olabilir.
Gaybi Konular: Cennet, Cehennem ve Müteşabih Ayetler
Buraya şu noktadan geldik arkadaşlar: gaybi olan şeyler var ve metafizik olan şeyler var. Gaybi olan bir şey, burada kastettiğimiz gaybi olan şey, yani var ama senin beş duyuna, algına intikal etmemiş bir şey. En basitinden, dünyanın bilmem neresindekibir tropikal meyve. Sana bu meyveyi ne kadar anlatırlarsa anlatsınlar, sen bunun tadına varmadıkça, bunu tatmadıkça hiçbir zaman tadını anlayamayacaksın. Sana on yıl boyunca bile anlatsalar, en iyi edebiyatçılar bile bunu anlatsa, en iyi tasvir ediciler bile o tropikal meyvenin tadını anlatsa anlayamazsın. Bu mümkün değil, beş duyumuz ve rasyonel aklımız için.
Bakın en basit yani, dünyada olan ama henüz hiç görmediğim bir şey, sana göre biraz gaybi. Bir de işte cennet gibi, cehennem gibi, işte sırat köprüsü olarak tarif edilen olgu gibi daha birçok şey var. Şimdi atıyorum, "sırat köprüsü" diyoruz da bu nasıl bir köprü, boğaz köprüsü gibi mi, nasıl bir köprü, değil mi? Ama sırat köprüsü denmiş bir kısım hadislerde diyelim. Ve işte ayetlerden yola çıkarsak cennetle cehennemle ilgili birçok anlatım var. Benim idrakim noktasında söylüyorum arkadaşlar: cennet ve cehennemle ilgili anlatılan hiçbir şey bu dünyayla bağlantılandırabileceğiniz hiçbir şeye benzemez. Yani benziyor gibi gözükür ama
buradaki hiçbir şeyle örtüşmez. Mesela ateş mi anlatılıyor? Ateş, bildiğiniz buradakiateş değildir, öyle bir ateş değildir.
Bununla ilgili bir ayet var mı? Kitabın bir kısım ayetleri muhkemdir, bir kısmı müteşabihtir. Müteşabih, benzetme demektir. Yani bir kısmı muhkemdir, net ve olduğu gibidir; bir kısmı da müteşabihtir, yani benzetmedir. Bu benzetme niteliğitaşıyan ayetlerin — ayet devam ediyor — "Allah ve ilimde rüsuh sahibi olanlar" dışında kimse bilmez deniyor. Yani gerçekten o benzetmenin neye işaret ettiğiniidrak eden insanlar dışında kimse bilmez deniyor. Bu ayet mealidir _[konuşmacı sure/ayet numarası belirtmemiştir; içerik olarak Âl-i İmrân 3:7 ile örtüşmektedir]_.
Dolayısıyla bu konuda ilim ehli olan insanlar bu ayetin ışığında cennet ve cehennemle ilgili ayetlerin manasının, kastının, bildiğimiz bu günlük bilincimizle aklımıza gelen şeyler olmadığını ifade etmişlerdir. Bunlardan bir tanesi de Şeyh Bedrettin'dir. Şeyh Bedrettin, Vâridât'ında mealen, "ahiret gerçektir fakat avamın zannettiği gibi değildir" der. Yaniişte cennetliklerin giysileriipektendir; nasıl ipek yani, Çin ipeği mi zannediyoruz? Böyle bir şey değildir. Veyahut da işte onlar ateşe atılırlar, onların derileri yandıkça değiştirilir. Niye değiştiriliyor? Çünkü temizlenmeleri gereken daha çok katman var yani. Bir katman bitiyor, öbür katman çıkıyor. Bir katman bitiyor, öbür katman çıkıyor. Temizlenmesi lazım bunların.
"Deri" Metaforu: Sahte Benliklerden Soyunmak
Sen kendini anne babanın çocuğu zannediyorsun. Sen kendini dünyada yaşadığın bir mahrumiyetin ezik çocuğu zannediyorsun. Sen dünyada gerçekleştiremediğin bir hedefin altında kalmış hissediyorsun. Sen kendini dünyada yeterince sevilmemiş, bu yüzden de kendini bulamamış biri gibi zannediyorsun. Sen kendini başkalarıyla kıyaslayarak daha iyi hissetmeye çalışıyorsun, veya kıyaslayıp eksik hissettiğinde bundan üzüntü duyuyorsun. Şimdi bütün bu derilerin değişmesi lazım. Bütün bu katmanlardan senin kurtulman lazım. Yanacağız yani, bunlar yanacak. Bak bunlar yanacak, sen kalacaksın. Peki sen nesin? Bunların hiçbiri değilsin. "O zaman ben kalmayacak mıyım" diye hemen korku duyuyor değil mi? Hepsi yanacak deyince, tabii ego kendini bunlardan ibaret zannediyor. O zaman "benden bir şey kalmadı hocam" diyor.
Diyorum ki duygularını bırak, düşüncelerini bırak, ilişkilerini bırak, yani bilinç olarak bırak. Sen ilişkilerinden bağımsız birisin, bir kimsenin çocuğu değilsin, annesi babası değilsin, bir kimsenin, atıyorum, sevgilisi değilsin, eşi değilsin vesaire. Bak, ilişkileribir kenara at, duyguları bir kenara at, düşünceleri bir kenara at, yaşadığın bu hayatta bütün yaşadıklarını bir kenara at. "Hocam bir şey kalmadı" diyor. "Peki" diyorum, "konuşan kim o zaman" değil mi, konuşmayı da bırak. Bak, bir şey kalıyor. Ve bak, dikkatimizi buraya biraz versek aslında gerçek varlığımıza biraz uyanacağız, biraz böyle hafif bir dokunuşta bulunacağız.
Mesela düşün: geçmişim yok, geleceğim yok, annem yok, babam yok, doğmadım, bu dünyada yaşamadım — bütün bunları bırak, bütün bunları bırak. Bak, bir varlık hissi
var. Bütün hepsini bıraksam bir varlık hissi var. Sen o varlıksın. Bak senin varlığın da tanımlanamaz aslında ama sen habire ne yapıyorsun? Tanımlamaya çalışıyorsun, habire tanımlamaya. "Ben kimim?" CV'ne bir şey yazacaksın, bir şey dolduracaksın yani; CV'n boş olursa sanki hiçbir şeysin. Bir de millet konuşurken "ben bunu yaptım, bunu ettim, kendimi gerçekleştirdim" bilmem ne diye anlatıyor. E sen böyle sapasağlam bir varlık olarak kaldın ama sanki hiçbir şeyin yokmuş gibi hissediyorsun. Bir üzüntü oluyor, bir utanç oluyor, bir memnuniyetsizlik, bir mutsuzluk oluyor. Neden?
Çünkü o sahte benlik algın kendisini bir şeyle tanımlamaya çalışıyor. Bir şeyle tanımlama zorunluluğu hissediyor. Tanımlamazsa "yok."
Kimsin sen? "Ben bir topluluk içinde kendimi ezik biri gibi hissediyorum" diyen biri var mesela. "Ne yapacaksın peki?" "Abi birkaç kitap okuyayım, benim de bir sözüm, bir lafım olsun ortamda falan" diye, "yapayım bunu" diyor. Sonra "ben de artık konuşabiliyorum" diyor, hatta "birinin sözünü kesiyorum" diyor, "artık kendime geldim" diyor. Böyle bir kendimi gerçekleştirdiğimi hissediyorum, teşekkür ederim hocam diyor. Ya da "yapamıyorum hocam" diyor, bir türlü yapamıyorum ama yapamadığından dolayı iç geçiren ve mutsuz olan bir benlik var. İkisi de sahte. "Artık ortada konuşuyorum, on tane eğitim aldım, beşini daha ekleyeceğim, artık böyle laf söyleyeceğim, diyeceğim ki bak bu budur, bu şöyledir; tarih de okuyacağım, sosyoloji de okuyacağım, psikolojide okuyacağım, her şeyi okuyacağım, herkese de fikrim olduğunu ispat edeceğim, ben de kendimi ortaya koyacağım." Peki ortaya koyamazsan? "Kendimi bir hiç gibihissediyorum." Şimdi bütün bunların temizlenmesi lazım değil mi bir insandan? Bütün bunlar sana yük değil mi? Bütün bunlardan dolayı şu anda dünyada cehennem azabı çekmiyor musun kardeşim? Sen cehennemiilla orada arama yani, buradan başlıyor, cennet de cehennem de buradan başlıyor.
"Mutmainsin, çok şükür, elhamdülillah hiçbir sıkıntım yok, bedenimin ağrısı var, hastalıkları var ama benim hiçbir sıkıntım yok" — bak ne güzel, cennette gibisin. "Kendimiispat etme arzum yok, mutmainim." "İlla şunu gerçekleştireceğim, şunu elde edeceğim, geçmişte şu olmadı, bunu elde edemedim, buna sahip olamadım, işte hayatımda böyle olumsuz şeyler oldu, beş yılım boşa gitti, on yılım boşa gitti, yirmisekiz Şubat'ta on beş yılım boşa gitti" — bırak hepsini, bırak, kurtul. "Ama ben buyum hocam" diyor. İşte sen burada yanılıyorsun, sen bu değilsin. Sen hiçbir mağduriyetin öznesi değilsin, sen hiçbir kaybın öznesi değilsin, sen hiçbir şey kaybetmedin, hiçbir şey de kazanmayacaksın. Tamlığını hisset, diğeri sadece deneyimlerini aktarır. O yüzden "bana kendini anlat" — bu soru sahte bir sorudur aslında ama hepimiz alışmışız. Doğru soru ancak şu olabilir: ne tür deneyimler yaşadın, bunları anlatabilirsin. "Ben kendimi anlatamam ki." Bak, kendin anlatılamaz. Allah da kendinianlatıyor mu? Bak anlatmıyor, "hu" diyor, "o" diyor, orada durdu konu, "o." Tabii bunu peygamber ağzıyla anlatıldığı için "o" denmiş. Kendi kendisiniifade etseydi, ondan önce hiçbir şeyden anlaşılmazdı yani. O yüzden Uzak Doğu metinlerinde denir ki"Tanrı sessizliktir" denir. Anlatılmak istenen budur.
Bak sen de varlığını idrak etmek istiyorsan sessizlikte dur, kendini hiçbir şeyle tanımlama, varlığının farkındalığında kal, varlığının farkında ol. Sen o varlıksın. Bak, onun farkındalığı bile değilsin, varlığın kendisisin. O varlık da Tanrı'ya ait ve ona bağlı. Sen o varlıksın.
Emanet, Tanıklık ve Varlık Bilinci
"Hocam burada bahsedilen [emanet], dağlara, taşlara mı [teklif edilmişti]? Ama onlar bunu yüklenmekten kaçındılar, bir tek insan yüklendi. Orada emanet dediği aslında varlık olabilir mi hocam?"
Varlığın katılımı. Aslında o varlık herkese emanet ediliyor, fakat o varlığın bilincinde olmak — o varlığın bilincinde olma imkânı aslında o emanet. Tabii o aynı zamanda işte "ben" diyebilme emaneti. Yani mesela kedide de varlık var, taşta da var, deyim yerindeyse. Ama bunu yanlış anlamayalım; her şey o varlık sayesinde vardır, insan aynı zamanda o varlığa dair farkındalığa da sahiptir. Yani hem varsın hem varlığının farkındasın. Mesela Kur'an'da Allah da der ki, Allah kendi varlığına kendisi şahittir.
Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmadığına şahittir. Kim şahit? Kendi kendinin şahidi. Sen de kendi kendinin varlığının şahidi ol. Bak, varlığına şahit arama. Bak, Allah varlığına şahit arıyor mu? Yani varlığını bilmek için varlığına şahit mi arıyor, "benim varlığımı kabul edin, o zaman ben kendimi var hissedeceğim" mi diyor? Demiyor. Kendi varlığının şahidi. Peki sen kendi varlığının şahidi misin? Bunu idrak edersen o zaman ne olur? İlişkilerinde tam bir özgür bilince sahip olursun. Yanivarlığını muhatabının gözünde aramazsın, varlığını muhatabının geri bildiriminde aramazsın.
"Bana kendimi yokmuş gibi hissettiriyor." Sen nasıl bir varlıksın ki sana kendiniyokmuş gibi hissettiriyor? Bir bakman gerekmiyor mu buna? Tamam, bak öyle bir his alıyorsun ama bu his nereden geliyor? "Biri beni yok sayınca böyle kendimi yokmuş gibi hissediyorum." "Duvara konuşup cevap vermeyince böyle kendimi kötü hissediyorum." Ya niye kötü hissediyorsun, kendini yokmuş gibi hissediyorsun? Niye yokmuş gibi hissediyorsun? Bir bakar mısın o hisse. Çünkü kendi varlığının şahitliğiniunutmuşsun, varlığına şahit arıyorsun.
"Hocam özgüven-öz varlık farkı, hani o Türkçede biz ikisini birbirinden nasıl ayırt edeceğiz?"
Valla Türkçeye o tür İngilizce kavramlar aktarılırken işte "self" kelimesi "öz" ile çevriliyor; burada da bir yanlış anlaşılma tuzağı olabiliyor. Özgüven, özünün varlığını idrak etmekten gelen güvendir. Yoksa özgüven, işte "ben iyi bir hitabet dersi aldım, insanlara hitap etmekte özgüvenim yüksek" — peki hitap ettiklerin bir gün, hatta böyle bir şey yapsak ne güzel olur, mesela kendine bu konuda çok güvenen bir tipin böyle salondaki konuşmasını birdenbire böyle insanlara söylesek: "şu saniyede hepiniz salondan çıkın." Bakalım o özgüven ne olacak, değil mi? Özgüven, özünün
varlığına dair güvendir. Yoksa böyle bir şeyi yapmaya, yapmamaya, "şunu becerebiliyorum, özgüvenim yükseldi", "işte biri beni sevince kendime olan özgüvenim arttı", "işte saygı duyulmaya başlayınca öz saygım arttı" — bunlar sahte kavramlardır, psikolojik düzeye dair kavramlardır. Metafizik ve dinî literatür asla bunları bu anlamda yorumlamaz.
"Hocam ikiliilişkilerde özgüven değil de birbirine tanıklık etme olabilir mi acaba?"
Bakın işte tamam, ben de ne diyorum, şuna işaret edeyim o zaman: mesela biz Allah'ın yaratıcı olduğuna tanıklık ediyoruz, değil mi, işte "şehadet" kelimesi nedir, tanıklıktır. Peki bizim tanıklığımız olmasa Allah bir sarsılır mı? Peki sen ikili ilişkilerinde tanıklık ederken karşıdaki tanıklığı bozsa, veya yalancı tanık olsa, "senden nefret ediyorum artık" falan dese, veya "seni tanımıyorum" dese, senin kendine dair varlık bilincin, kendine dair tanıklığın sarsılıyorsa, değişiyorsa, bu ilişkiproblemli bir ilişkidir.
Ben o yüzden insanlara diyorum ki — mesela hatta bunu bana gençliğimde bir kişiyapmıştı böyle, yani yüzleştirme maksadıyla, bir tür tefekkür etmemiister gibi bir soru vermişti_[bu cümlelerde ses kaydı bozuktur; bağlama dayalı olarak yeniden_ _kurulmuştur]_. Dedi ki: "hayal et" dedi, "eve gittin, annen baban, kardeşlerin var, eve gittin, kapıyı çaldın, kapıyı açtılar. Annem dedi ki: biz senden artık bıktık, zaten senicami kenarında bulmuştuk, artık seni buraya kadar çekebiliriz, bundan sonra çekemeyiz dediler. Ne hissedersin?" Böyle bir soru sormuştu. "Ne olur sende yaniböyle dense, beni tanımasalar mesela, biz seni tanımıyoruz." "Nasıl ya, ben sizin çocuğunuzum, yirmi yıldır nasıl tanımıyorsun?" "Tanımıyoruz yani, hiç tanımıyoruz." "Bak sor arkadaşlarına da sor, işte ben sizin kardeşiniz değil miyim?" "Mesela yok, tanımıyorum." Farz et öyle oldu, ne hissedersin diye bir soru; tabii ailenden gıcıksan mutluluk hissedersin de, işte o mutluluk hissetmek de bir tuzak olabilir: "çok şükür, aile yükünden kurtuldum, annem babam yaşlı, onlara bakmak zahmetinden de kurtulacağım, yok kardeşlerine karşı sorumlusun, bayramda ara, sor, bundan da kurtulacağım" — bu da bir benliğin bir hikâyesidir.
Hani kendi varlığınla ilgili, kendilik bilincinle ilgili herhangi bir şey oluyor mu? Hatta biraz o durumu daha iyi analiz etmeniz için farz edin ki böyle ailenizin en sevdiğiçocuksunuz falan, kardeşleriniz sizi el üstünde tutuyor falan filan, anne babanız falan; mesela böyle bir durumda unutuluyorsunuz, veya "bıktık senden" diyorlar, "artık zaten cami köşesinde bulmuştuk, bugüne kadar da söylemedik" falan dediler, ne hissedersin? Niye bunu bana sormuştu ve bunun üzerinde düşünmemiistemişti?
İlişkilerle ilgili kendilik tuzağın var mı? Yani beni ya pişirecek ya yakacak, işte böyle yakıyorlar. Anlatabildim mi? Bir bak bakalım, bununla ilgili bir kendilik kılıfın var mı?
Oradaki deri ne? Deri, senin imajinatif, sahte, kurgusal benliklerin. O yüzden derileriniyakacağız diyor — mecazi olarak. Yani deri nedir? Senin kendini lanse ettiğin şey. Düşünün, derinizi yüzsek size kim bakar? Derinizin yüzüldüğünü farz edin. Hocam, yani tanınmazsınız değil mi? Sizi tanıtan şey ne acaba? Deriniz. Siz kendinizi ne ile tanımlıyorsanız o sizin derinizdir. İlişkileriniz, yapıp ettikleriniz, başardıklarınız,
başaramadıklarınız, beceriksizlikleriniz, becerileriniz, utanç hisleriniz, kendiniziövdüğünüz durumlar. Allah ne yapacak? Neden böyle anlatsın peki, yani sizin anlattığınız gibi neden anlatsın? Böyle anlatsam kimse anlamaz ki. Nasıl anlaşılacak? Kimse anlatsa insan yanmayacak. Kendiliği anlatmak için hepinize on yılımı verdim, kendilik nedir hâlâ doğru dürüst anlaşılmıyor. İşte sahte kendiliklerinizden sizi kurtarmak için Allah bir işlem yapacak. Ne diyor yani, sahte kendiliklerden kurtulmak? Ne anlaşılacak ki? Daha sahte kendiliğin ne olduğunu bile bilmiyor, anlatsan da anlaşılmıyor.
Hani şey gibi, temel gibi; hani doktor demiş ki "bunları bunları yiyeceksin" demiş, "bunları" demiş, "yemekten önce mi yiyeceğim yemekten sonra mı yiyeceğim" diye soruyor. Çünkü kafada o yiyecekler fix yani, onlar vazgeçilmez; verdiği diyeti"yemekten sonra mı yiyeyim, yemekten önce mi yiyeyim" diye konuşuyor. İşte bu anlamda bir dil kullanılıyor. Anlatabildim mi? İşte bununla ilgili ne kastedildiğinianlamak için biz bu konuda hakikate dair bilince sahip olmuş insanlardan buna dair bilgi ediniyoruz. Peki siz veya sizin gibilerle tanışamayanlar ne yapacak? Bak ayet diyor ki, bu konuda ne kastedildiğini bilmiyorsan Allah'a bırak. Yani biz bundan ne kastedildiğini bilmiyoruz, Rabbimiz her şeyin âlimidir.
Önce Kendini Kurtarmak
Ben niye cehennemle uğraşayım ki bir de? Yani cehennemde yanacak mıyım, yanmayacak mıyım, veya cehennem uzak duruyor mu, cehennemde ateş mi var, yok bu ateş bildiğimiz ateş mi değil mi, niye bunlarla uğraşıyorsun ki? Bak ne diyor ayet?
Muhkem ayetler var diyor: sen fıtratının gereğini yap, dürüst ol, haksızlık yapma, zalimlere arka çıkma, onlara meyletme. Sana bunları anlatıyor, sen bunlara bak.
Seni, sen kendini bilmezken yaratan Allah, o idrake sahip olman gereken bir durumda. Bırak Allah cennette, cehennemde ne yapacaksa yapsın. Bilmiyoruz manalarını. Mesela işte onlar ipek giysiler giyecek, bilmiyorum ne manaya geldiğini, ama Allah böyle bir teşbihte bulunmuş. Bu kadar. Burada durabilirsin o noktada. Anlatabildim mi? Bunda bir mahsur yok yani; sürekli böyle "cennette şu var mı bu var mı o var mı" bir sürü hikâye gerek yok. Bırak cenneti de Allah'a, bırak cehennemi de Allah'a. Allah senden benden daha merhametli değil mi? Hani eğer ihtiyacımız olan bir arınma, bir şey varsa, onu en iyi bilen o değil mi yani, değil mi?
O yüzden Kur'an'daki bu gaybi konularla ilgili ayetleri bir insan iki şekilde değerlendirebilir. Ya der ki "ben bunların hakiki manalarını bilmiyorum, Allah burada bir benzetme kullanmış, bu kullandığı ifadelerin hakiki anlamını bilmiyorum ama Rabbim tabii ki biliyor, ben burada duruyorum." Biri de Allah ona o konuda bir ilim nasip etmişse, ona onların hakiki manalarını göstermişse, o da görmüş olur. Veya gören birini dinlersin, itimat edersin, dersin ki "ben onun bilgisine itimat ediyorum." Üç yol var dolayısıyla bu konuda. Ama şunu açıklıkla söylemek durumundayız: Kur'an'da bunlarla ilgili anlatılan ayetlerin manasını literal anlamları üzerinden anlayamayız.
Anlarsak, bana göre yanlış yapmış oluruz, yanlış anlamlandırmış oluruz. O yüzden
bugün bu zamanda yapılan ve maalesef de insanların büyük bir çoğunluğunun daldığı konu bu: cennette ne olacak, ne bileyim ağabey için cennette mi. Sen içinicennet yap. İçin cennet olsun. Kalbin kalbi selim olsun. Barış içinde bir kalp olsun. Bir mahrumiyet, bir mağduriyet, bir üzüntü, dünyevi şeylere dair bir keder, insanlarla alıp veremediğin şeyler — bunları bırak. Bir kalbin kalbi selim olsun, o selamete ersin, o iç huzurunu, barışını, dinginliğini bulsun. Cennette ne varsa var kardeşim yani.
Hatta diyebilirim ki ariflerin cennetinde hiç yoktur; bir marifet cenneti vardır, orada sadece irfan vardır, aşk vardır, muhabbet vardır. Orada ne göl vardır, ne ırmak vardır, ne şu vardır ne bu vardır; hiçbir şey yoktur orada. Bu da bir cennettir. Böyle bir cennet de vardır. Ama sen diyorsan ki "yok, ben böyle salınan atlar, ırmaklar, yeşillikler olan cennet istiyorum", onu da verirler. Allah'ın cennetleri çok geniş. O yüzden bu tür gaybi şeyleri böyle ulu orta, yalan yanlış ifade eden insanları da çok dinlemeye gerek yok.
Sen bu gününü, şu anını kalben cennet yap. Bu cennet böyle — Allah korusun böyle var, bazıları işte ultralüks villalar, bahçeler, işte altın yıldızlı koltuklar falan, işte adam yeryüzünde cennet yapıyor. "Ulan cennet bu mu, sen kafayı yemişsin herhalde" — biz de öyle zannediyoruz, "adama bak" diyor, "cennet gibi, yeryüzünde cennette yaşıyor" diyorsun. Böyle konuşuyoruz: "cennetten bir köşe." Bakın çok ilginç bir şeydir, bizim Mardin kültüründe benim hep aklımda kalmış bir şeydir: mesela dünyanın en güzel yerini görse bir Mardinli eski kafa der ki "bu yalancı cennetler." Yalancı cennet, hiç aldanmaz. "Cennetten bir köşe" — sen kafayı mı yedin, sen cenneti bilmiyorsun, cennetten köşe yaptın şu dünyanın ıvır zıvır bir şeyini. Bak ne diyor? "Yalancı cennet bu" diyor; "gözüme cennet gibi gözüküyor ama aslında yalancı cennet." Düzeyin farkında yani, şu görünür düzeyde olduğunun farkında.
O yüzden bakın peygamber ne diyor? "Cenneti ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırından geçmiştir" diyor. Yaniinsanın hatırına gelebilecek bir nitelikte değildir diyor. Peki ne demek istiyor burada sana? Demek ki gözünün gördüğü hiçbir şey cennet değil — şu gözünün gördüğü hiçbir şey, bu gözünle gördüğün hiçbir şey cennetle ilgili olan bir şey değil. Bakın kadim insanlar her ne kadar bazı şeyleri tam idrak etmemiş olsalar bile, o kadim bilgelikten bir iz kalmış. Belki bizler o izleri az çok duymuş bir nesiliz.
O yüzden günümüz insanı gerçek anlamda kendini bilmek, kendini tanımak konusunda aldatılmaktadır. Her konuda aldatılmaktadır. Hatta özellikle nasıl aldatıldığınızı anlamak için reklam panolarındaki yazılara bakın yani; sizi en iyialdatan metinler oralardadır. "Kirlenmek güzeldir" gibi yani. İşte "kola iç, hayatı yaşa" — değil mi, basit söylüyorum. Veya işte "tarzını bul." Neyin tarzını bulacağım ya? Sen neyin peşindesin yani? Ne tarzı bulacağım kardeşim? Sen beni giyimle mi kandırıyorsun yani, aptal mıyım? Ben bu kadar aptal mıyım? Evet, maalesef bu kadar aptallaştırılmışız mesela. Bunu görmemiz lazım değil mi? Birileri senin zekânı düşünüyor, diyor ki "bunların zekâsı yerden yaklaşık iki santim falan yukarıda", o zekâya
biziindirmiş ve artık o zekâdan konuşuyor. Ve biz bunu göremiyor muyuz acaba diye kendimize sormak lazım.
Biz onlarla mı kavga edeceğiz? Hayır, onlarla kavga etmeyeceksin. Kendini o atmosferden bilinç olarak kurtaracaksın. Bir bakacaksın, gözüne çarptığında için etkileniyor mu? "Tarzını bul", "işte kendini göster" — nasıl kendini göstereyim, insan nasıl kendini gösterebilir ya, kendin gösterilebilen bir şey mi? Bakın ne kadar kaybettiğimiz bir şey: "kendini göster." Biz vitrin miyiz hocam ya? İşte insana hepimizin az çok tuzağına düştüğü şeyler bunlar. Peki biz bunları niye fark etmek durumundayız? Kendimizi birey olarak bu tuzaktan kurtarmak için. Çünkü bakın böyle bir durumda böyle toplumsallık tuzağına düşüp "ya işte hadi ben kendimi kurtardım ama toplum nasıl kurtulacak" falan diye, böyle aman toplumu kurtarmaya çalışmayın yani. Önce bir kendinizi kurtarın. Toplumu kurtarmak istiyorsanız önce bir kendinizin kurtulması gerekir. Yoksa millete "hadi birbirimizi kurtaralım" diye bir şey yapmayın. O sosyal geyiğe dönüşür: "toplum çok kötü, işte şey olmuş, anlamıyorlar" da falan öyle bir geyik yaparsınız, farkında değilsiniz, siz de aynı tuzağın bir başka açıdan içindesinizdir.
O yüzden kendinizi kurtarın; bu "kendini kurtarmak" böyle şöyle anlaşılmamalı yani, işte "bir tek kendini kurtarmaya çalışıyor, kimseyi umursamıyor", bunu kastetmiyoruz.
Şunu kastediyoruz: önce bir kendini, sen kendini kurtar. Çünkü içinde bir benlik var aslında, altta şunu düşünüyor: "ya hadi ben kendimi kurtardım ama insanlar bozuksa ne yapacağım" diyor. Neden? Çünkü kendini hâlâ ilişkileri üzerinden mutlu veya mutsuz hissedecek: "etraf iyi olsun ki beni dinleyecek, anlayacak insan olsun ki ben de mutlu olayım" diye bir hikâyesi var. O zaman kendiyle gerçek anlamda ilgilenemiyor. Çünkü şöyle düşünüyor — tabii tam kendini kurtarmaktan henüz hakikati anlamış değil ama içindeki bir benlik şöyle bir tuzak kuruyor: "e hadi sen kendini kurtardın ama etraf kötü, seni etkileyecekler." Bu sefer ne yapıyorsun? "Etraf nasıl düzelir?" O yüzden bu büyük bir tuzaktır.
Ve bu tuzağa karşı dikkat edin, peygamber aslında çok mükemmel bir örnektir. Bakın peygamber topluma mesaj vermek için Allah'ın emrini aldıktan sonra bunu yapmıştır. "Kalk ve uyar" diyor. Bu şu demektir: içinden egondan böyle "kalk ve uyar" egolarının sesleri geldiğinde dikkat et bunlara. Niye etrafını uyarmaya çalışıyorsun? "Etrafımda da benim gibi düşünen üç beş arkadaş olsun, birlikte güzel bir sosyal yapı kuralım" — bak bunun için mi kalkıp uyaracaksın? Sen bunun için kalkıp uyarıyorsan bu rahmanibir uyarı değil. Bu, etrafına ya üç beş tane insan toplayıp, veya işte anlaşabileceğim, uzlaşabileceğim, uyuşabileceğim insan arıyorsun ya da etrafında bir cemaat toplamaya çalışıyorsun, ya da bir hikâyen var. Bak peygamberde bir hikâye yok.
Peygamber vahiy alır almaz "dur, milleti uyarmam lazım" falan demiyor. Hiç dikkat ettiniz mi buna? Kendine bütün ışığı çeviriyor, kendin üzerinde çalış. Öyle millete her cuma mesaj atmaya, her regaip kandilinde işte "Allah bizi şundan korusun" — sen onu önce bir kendi nefsine söyle. Farz et ki herkes senin mesajını geri çevirdi, senide engelledi, ne yapacaksın? Tıkanacaksın. Neden? Çünkü kendine dair çalışmıyorsun.
Mekke Dönemi: İbadetten Önce Bilinç
"Hocam, kendine dair çalışma denince, 'gönül sevmez, yan yüreğim yan, gör ki neler var' derler ya. Hani siz de bazen diyorsunuz ya, işte ben Allah'ım için şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım. Yani oradaki ölçü nedir? Yani dediğiniz gibi hem kendimize döneceğiz ama hani orada da ben yetersiz mi kalıyorum, ne yapmaya yapışayım, hangi amele yapışayım?"
Arkadaşlar, bilmiyorum dikkat ettiniz mi, Mekke döneminde çok fazla ibadet yok mesela. Neden yok, değil mi? Bu yanlış anlaşılmasın yani, ibadetleri yapma anlamında değil; yani farzları yapın yeter. Benim şahsi tavsiyem, daha fazlasını yapıp yapmamanız siziilgilendirir. Yani öyle bilinç üzerinde çalışmaktan kendimizi alıkoyup, atıyorum böyle, "ne diyelim, şu kadar namaz kıldım, bu kadar namaz kıldım" falan gibi böyle hani bir çeteleyi doldurmak gibi, egzersiz tablosu yapmaya gerek yok arkadaşlar. Öyle bir şeye gerek yok. Farzınızı kılın, bile yeter. Önemli olan bilinç seviyenizdir. Kendinizi ne olarak tanımladığınızdır. Bir bakın, dertleriniz ne, neyi dert ediyorsunuz? Bir bakın, arzularınız ne, arzularınız neye dair? Bir bakın, davranışlarınız ne? Bir bakın, insanlarla olan ilişkileriniz ne — eşiniz, çocuğunuz, arkadaşınızla veya sokaktaki herhangi bir insanla veya otobüste bindiğiniz bir insana olan bakışınız ne? Nasıl bir bakışa, nasıl bir anlayışa sahipsiniz? Bunlara dikkat edin.
Niçin Mekke'de bu kadar fazla ibadet yok? Çünkü imanın, hakikatin tahkim edilmesilazım. Kendine dair bilincin, dünyaya dair anlayışın ve ebediyete dair idrakin ilerlemeli, gelişmeli. Yoksa işte "şu kadar ibadet ettim, bir nafileleri de kılıyorum, daha ne yapayım" — hiçbir şey yapma kardeşim ya, daha fazla yapmadan da farzını yap, bu bile sana yeter. Ama öbür tarafta bir bak: bilincin nasıl, psikolojik yapını gözlemleyebiliyor musun? Kendini arzulardan, korkulardan, beklentilerden ne kadar özgürleştirebiliyorsun? Kendini hangi hikâyelerle tanımlıyorsun ve o hikâyelerden ne kadar kurtulabiliyorsun? Bunlar üzerinde çalışırsak çok daha verimli olacaktır.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - İhlas Suresi, konuşmacı tarafından sure adı açıkça belirtilerek ("İhlas Suresi") ve içeriği ("Kul huvallahu ehad, Allahu's-samed...") kelime kelime yorumlanarak aktarılmıştır; bu nedenle güvenilir bir alıntı olarak işaretlenmiştir. - "Kitabın bir kısım ayetleri muhkem, bir kısmı müteşabihtir... ve ilimde rüsuh sahibi olanlar..." meali, içerik olarak Âl-i İmrân Suresi 3:7 ile örtüşmektedir; ancak konuşmacı sure/ayet numarası belirtmemiş, sadece "ayet mealidir" demiştir. Bu nedenle resmi bir alıntı olarak değil paraphrase olarak not edilmiştir. - Bir katılımcının sorusunda geçen "dağlara, taşlara emanet, onlar yüklenmekten kaçındı, insan yüklendi" ifadesi, içerik olarak Ahzâb Suresi 33:72 ile örtüşmektedir; sure/ayet numarası belirtilmeden, katılımcı tarafından dolaylı olarak anılmıştır. - "Cenneti ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırından geçmiştir" ifadesi bir hadis-i şeriftir (Kur'an ayeti değildir); bu nedenle ayrı bir kategoride belirtilmiştir.
Tüm Ayet İndeksi →