Sahte Efendiler ve Gerçek Mutmainlik

Kısa Özet

Sohbet, insanın kendi benlikleri tarafından manipüle edildiği ve bunun toplumsal normalleşme (herkes şikayet ediyor, herkes kaygılanıyor gibi) yoluyla fark edilmez hale geldiği tespitiyle başlıyor. Modern psikolojinin istatistiklere, kadim bilgeliğin ise insan fıtratına dayandığı ayrımı üzerinden, gerçek insanın kodlarının peygamberler ve "gerçek kendini bulmuş" insanlarda arandığı; Hazreti Ayşe, HazretiHatice ve Peygamber örnekleriyle maddi/toplumsal statünün insan ilişkilerinibozmadığı bir model sunuluyor. Konuşmacı, içimizdeki "sahte efendilerin" (başarı, onay, alışveriş, hatta "dindarlık" biçimindeki tesellilerin) bizi yönettiğini, gerçek mutmainliğin ise ancak Allah'ı/gerçek kendiliği hatırlamakla mümkün olduğunu, mutluluğu herhangi bir dış şarta bağlamanın bir "perde" olduğunu anlatıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Toplumda yaygın olan bir davranış (şikayet etmek, gelecek kaygısı taşımak, övülmekten hoşlanmak) "normal" ve "insan doğası" sayıldığında, bunun altında yatan manipülasyon fark edilmez hale gelir; modern psikoloji istatistiklere dayanırken, kadim bilgelik insanın fıtratına dayanır.
  • Peygamber ile Hazreti Ayşe ve Hazreti Hatice arasındakiilişkilerde maddi/toplumsal güç dengesizliği (zenginlik farkı, statü farkı) hiçbir zaman bir üstünlük veya manipülasyon aracı olarak kullanılmamıştır; bu, "gerçek insan" modelinin somut bir örneğidir.
  • Mutluluk veya mutmainliği herhangi bir dış şarta (araba, ilişki, sağlık haberi, başarı) bağlayan her cümle, Allah ile / gerçek kendilikle aramıza konan bir "perdedir"; kalpler ancak Allah'ı (gerçek kendiliği) hatırlamakla mutmain olur.

Manipülasyon: Benliklerimiz Tarafından Yönetilmek

Evet arkadaşlar, benlik üzerine sohbetlerimize biraz daha devam etmek faydalı olur düşüncesindeyim. Çünkü aslında, deyim yerindeyse, hepimiz manipüle edilmiş bir durumdayız. Kim tarafından manipüle edilmişiz? Yine kendimiz tarafından manipüle edilmişiz. Kendimizle ilgili mevcut algılarımız, gerçek kendiliğimizin üzerini örtüyor.

Yani mevcut algı ve benlik hissimiz — işte "ben" dediğimizdeki o his — gerçek kendiliğimizi örten bir fonksiyon görüyor. Ama bunu o kadar yaygın bir biçimde insanlar yaşıyor ki, hepimiz de bunun içindeyiz, o kadar bunu yaşıyor ki bu şaşılacak bir şey olmuyor.

Toplumsal Normalleşme: Şikayet ve Kaygı Örnekleri

Mesela şöyle düşünün: asla başkalarından şikayet etmeyen bir toplumda büyüseydiniz, içinizden şikayet etmek geldiğinde — hani farz edelim hiçbir yerde görmediniz ama yine içerideki bir benlik sizi manipüle etti, şikayet ettiniz — size biraz garip bakılırdı. Veya işte "şikayet mi ediyorsun? Bu çok yanlış bir şey, başkalarının davranışı onları ilgilendirir" derlerdi. Ve bak görüyorsun, biz hiçbirimiz bir başkasından şikayet etmiyoruz deselerdi, muhtemelen o benlik, o düşünce, o duygu bizde köklenmeyecekti, bizde bu kadar güçlü bir biçimde oluşmayacaktı. Hatta kendimize şunu soracaktık: "ya ben niye bu kadar şikayetçiyim ki acaba, bu çok gereksiz bir şey" diye kendi üzerimizde bir dikkat ve farkındalık eğilimi gösterecektik.

Ama herkes şikayet ediyor, herkes bir şeyden şikayet ediyor, ben de ediyorum. Bu o kadar alışmış olduğumuz, o kadar kanıksadığımız bir şey ki ondan şüphe bile etmiyoruz. Hatta ben bazen kontra bir soru sorduğumda, "işte herkes böyle değil mihocam, insan böyle değil mi, hepimiz böyle yapmıyor muyuz" — hatta ben "yok, ben böyle yapmıyorum, bak hiç yapmıyorum, gördün mü böyle yaptığımı" desem, "ya siz istisnasınız" veya "siz anormalsiniz" veya biraz beni popülerleştirecekse "siz çok olgun birisiniz" falan diyecekler. Halbuki aslında normal bir şeyi biz değerlendirmek noktasında bunları konuşmalıyız. Dediğim gibi, benliklerimiz tarafından manipüle edildiğimiz için birçok şeyi kanıksamış durumdayız.

Mesela diyelim ki gelecekle ilgili kaygıları olan bir tek siz olsaydınız, o gelecekten kaygı duyan benliğinize muhtemelen biraz daha dikkat ederdiniz değil mi? Mesela hiç kimse gelecekten kaygı duymuyor, hiç kimsenin gelecekle ilgili bir kaygısı, tedirginliğiyok — "bakalım hayırlısı olsun, bakalım ne olacak, biz elimizden geleni yapıyoruz" ve aslında gelecek diye bir şey de mevcut durumda yok, değil mi? Gelecek kavramı bile

zihnimizin ürettiği bir şey. Beş dakika sonra öleceğini tecrübe etsen, senin için gelecek olmamış olur. Dolayısıyla şu anda aslında gelecek kaygısı diye ürettiğimiz şeyler, aslında zihnimizin bir kurgusu, bir imajinasyonu.

Mesela hiç kimsede gelecekle ilgili bir kaygı olmasa ve bizim zihnimizde gelecekle ilgili bir kaygı oluşsa, "ya bu nasıl bir şey, çok garip bir şey" falan deyip etrafımıza biraz şey yapıp, etrafımızdan da "gelecek konusunda o kadar değil, hiç kaygı duymana gerek yok, sen sadece mevcut anda elinden geleni yap ve hayata bu şekilde katıl" denildiğinde, bunu daha çok içimize alırdık. Neden? Çünkü bir tek bende böyle bir gelecek kaygısı var ve birileri de bana bir şeyi hatırlatıyor, o zaman ben onu daha fazla alırdım. Ama şimdi ben "gelecek kaygısı duyma, bu anormaldir" desem, "hocam herkeste var, hepimizde de var, az çok" diyeceğiz ve aslında ne yapacağız? Dikkat edin — normalleştireceğiz.

Modern Psikoloji İstatistiklere, Kadim Bilgelik Fıtrata Dayanır

O yüzden benim için çok önemli cümlelerden bir tanesidir, hayatımda böyle okuduğum: modern psikolojiistatistiklere dayanır, kadim bilgeliklere dayalı psikolojiise bilgeliğe dayanır — insanın doğasına, insanın fıtratına dayanır. Ama modern psikolojiistatistiklere dayanır. Mesela bakıyorlar, herkes bir şeye bağımlı değil mi, o zaman diyor kiinsan bağımlı bir varlıktır. Bakıyor, insan korkuları yoğun bir biçimde yaşıyor, veyahut da işte insan yaşadığı veya maruz kaldığı bir tehlikeye ya korkarak kaçınarak, ya donarak, böyle kala kalarak, ya da saldırarak karşılık veriyor. Hanigeçen de bahsettim, bir dördüncü hal yok. Peki bu üç hal neyle tanımlanmış? Gözlem yapılarak tanımlanmış. Deniyor kiinsan tehlikelere üç şekilde karşılık verir: kaçarak, saldırarak, donarak. Başka yok mu? Aslında var, ama istatistikte gözükmüyor; istatistikte gözükmediğiiçin, "birileri farklı davranıyor" diye o istatistiğin içine girmiyor.

Bu sefer ne oluyor? Biz modern psikolojide istatistikler üzerinden ortaya konulan şeyleri, insan doğasının normal hali olarak kabul ediyoruz — "bu doğal olan bir şey." Mesela "tırnak içinde" insan övülmekten hoşlanır, değil mi? Doğru mu? Değil. "Ama öyle hocam, değil mi" — hemen bana bir istatistikçi çıkabilir, "insanların çoğu öyle" diyebilir. Peki ne yapacağız? Burada hani sesimizi kesecek miyiz? İnsanların çoğu övülmekten, takdir edilmekten, beğenilmekten, onaylanmaktan hoşlanır — "tırnak içinde" öyle mi? Görünürde öyle. Peki bir istatistik sana insanla ilgili fıtri bilgiyi verir mi? Vermeyebilir, değil mi? O acaba doğal hali mi?

Mesela ben çok böyle kamil insanlarda görmüşüm — yani adamı göğe çıkarsan da etki sıfır yani. Ben bunu bazı insanlarda gördüm. Gerçekten haniinsan diyor ki "işte insan bu yani." Sen onu istediğin kadar öv, ne dışından ne de içinden herhangi bir şeyin tetiklendiğini görmüyorsun. Onu hissediyorsun. Yani sanki böyle senin övgü cümlen oradan geçip gidiyor. Haniiçeride bir yere değmiyor. İçeride bir kişi yok. Yaniiçeride senin övgünü alan, senin övgünden beslenen veya işte "ya estağfurullah, Allah vesile kıldı" falan gibi net, samimi ve yapmacık olmayan bir tepki bile değil — sanki böyle o insanda bir şey, yani birey yok, "tırnak içinde" söylüyorum.

Yani bizde olur ya böyle, "işte övülmekten hoşlanır, işte bir şey yapar, olmuş mu, nasıl olmuş, beğendin mi" — "tırnak içinde" bir de şunu da ekliyor: "insan takdir görmek istiyor yani, hoşuna gidiyor insanın." Ne yapıyoruz? "İnsanın, insanın, insanın" diyerek zihnimizde, bilincimizde yanlış bir insan modellemesi yapıyoruz.

Peki şu itiraz edilmez mi? Yaniinsanların "tırnak içinde" çoğu öyle değil mi? Ya şu anda öyle — geçmişte bilmiyoruz, belki on bin sene evvel nasıldı bilmiyorum ama şu an öyle mi? Evet öyle. Peki bu ne anlatıyor? Burada önemli nokta bu. Evet şu anda böyle — insanlar övülmekten hoşlanıyor, takdir görmekten hoşlanıyor, "tırnak içinde" değer görmekten hoşlanıyor, yaptığı şeyin beğenilmesiniistiyor. Kimse beğenmese selfie çekip kendi kendine beğeni atıyor değil mi? Bir sürü hikaye var. Peki bu neyigösteriyor? Bunu inkar mı ediyoruz? Hayır, inkar etmiyoruz. Ama bunun neyi gösterdiğini doğru tespit etmemiz gerekiyor. Bu, insanın fıtraten böyle mi olduğunu gösteriyor, yoksa fıtratında bir kısım gölgelenmeler olduğunu mu gösteriyor? Dolayısıyla bu soruya her birimizin dikkat etmesi gerekiyor.

Gerçek İnsanın Kodlarını Nerede Arayacağız?

O yüzden ben daha önce de belki bir vesileyle söylemişimdir — ben aslında sayısal çıkışlı, işte matematiği, fiziği, kimyayı seven bir kişiydim, "tırnak içinde" hani eğitim açısından. Ama bir zaman sonra dikkatimi daha çok insan ile ilgili alanlara verdim.

Niye? Çünkü dedim ki fizik bilimler nispeten biraz daha objektif — matematiğidir, fiziğidir, kimyasıdır — ama insan bilimleri, işte psikolojidir, sosyolojidir, felsefedir vesaire, bunlar daha sübjektif şeyler. O yüzden hep şunu size hatırlatıyorum: modern psikolojiyi asla %100 objektif veya büyük oranda objektif bir bilgi diye okumayın.

Psikolojinin tabii ki bir kısım deneysel yönleri var ama ağırlıklı olarak psikolojikuramlardır, modellemelerdir, yaklaşım tarzlarıdır. O yüzden psikoloji okurken, veya bir psikolog bir şey anlatırken dikkat etmeniz gerekir. Bu şüpheci olmak anlamında değil — "bu gerçekten böyle mi?" Çünkü o psikolog da buna gerçekten inanıyordur; çünkü o da aynı rüyanın içindedir, aynı manipülasyonun içindedir, aynı yanlış benlik algısının içinden bakıyordur. Onun da yapacak bir şey yok.

Dolayısıyla kendime şunu demiştim: ben bu işle, bizzat kendim açısından, kendim için ilgilenmeliyim, kendim bunu tahkik etmek zorundayım. Bir bu. İkincisi: gerçek insanın kodlarını nerede bulabiliriz? Bu bir kitap olabilir, başka bir şey olabilir, ama buna dair bir referansımız olmalı. İnsanın en doğal yapısı nasıldır, bunu keşfetmek ihtiyacındayız. Aksi takdirde modern psikolojinin insafına kalmaktan başka bir yolumuz yok. Ama bu, modern psikolojiye karşıtlık anlamı da içermez. Böyle tümüyle modern psikolojiye karşı olmak anlamına da gelmiyor. Ama onu tahkik etmek zorundayım — yani gerçekten doğru mu, gerçekten öyle mi, ilkesel olarak isabetli mi?

Çünkü dediğim gibi bakın arkadaşlar, modern psikolojinin — ister bilinçliister bilinçsiz, veya modern psikoloji üzerinden insanları manipüle eden ekollerin — yaptığı şey, istatistiksel sonuçlar üzerinden bize bir insan modeli sunmaktır. Bu çok makul gibi görünen ve karşı gelinesi olmaması gereken bir şey olarak önümüze çıkıyor, çünkü önüne istatistik koyuyor. "İnsanların çoğu böyle" — şimdi ne diyeceksin? Çok

güçlü bir yaklaşım tarzın olmalı, böyle kestirmeden atamazsın, basit bir karşı çıkmayla da baş edemeyiz. En azından tepkisellik üretmeden bunu yapmak zorundayız, tepkisel olmamalıyız.

O zaman "insan nedir" sorusuna her birimizin olabildiğince zaman, enerji, vakit ayırması gerekiyor. Herkesin ayırması gerekiyor, hangi meslekten olursan ol. "İnsan nedir?" "Umursamıyorum bunu" diyeceksin, tabii ki o da bir tercih. Ama umursuyorsan bunun üzerinde durmak zorundasın. Benim kişisel sürecimin bir damarı bu olmuştur. Ve "gerçek insanın kodlarını nerede bulabiliriz" sorusunu düşündüğümde kendimce verdiğim cevap: gerçekten insan olma potansiyelini tam olarak gerçekleştirmiş insanların bu konuda referans olabileceği kanaatine vardım.

İnsan olmaklığın bütün imkan ve kabiliyetlerini kendinde tahakkuk ettirmiş bir kişi, bize gerçek insanın ne olduğunu ve ne olmadığını gösterebilir, anlatabilir, ifade edebilir. Aksi takdirde, yanlış bir yerden başlayan ve kendileri de bu yanlışın kurbanı olan — hem kendileri kurban hem de bu işin yayıcıları olarak o yanılgıyı yayan insanlar olarak — bugün modern psikolojiyi ve ona hizmet eden insanları görüyoruz, büyük oranla. Tabii ki bütün hepsini kastediyor anlamında söylemiyorum, ama büyük bir çoğunluk böyle.

Hatta böyle bir Müslüman olarak bile modern psikolojinin bir kısım hatalarını, ayartmalarını, yanlışlıklarını teşhis edemeyip, kadim gelenekten de beslenemeyip — çünkü bu da kolay bir şey değil, çok iyi bir ayırt etme melekemiz olması gerekiyor — dolayısıyla bu ayırt etmeyi gerçekleştiremeyen Müslüman psikologlar bile bugün modern psikolojinin "tırnak içinde" biraz dindar bir versiyonunu yaşamaktan ve anlatmaktan ileri gidemiyorlar.

O yüzden gerçekten hepimizin önünde bu temel soru duruyor: gerçek insan, doğal insan, hakikiinsan nedir? Bakın ben bunu böyle "ultra mükemmel insan" demiyorum, "kendini mükemmelleştirmiş" demiyorum. Doğal olarak insan nedir? Doğal olarak bu insanı anlamak durumundayız, ki kendi mevcut psikolojik mekanizmamızı ona göre bir analize, bir çözümlemeye tabi tutalım. İşte orada aslında karşımıza çıkan, başta peygamberler ve gerçekten insan olmaklığını tam olarak keşfetmiş insanlar.

Hazreti Ayşe, Hazreti Hatice ve Peygamber: Gerçek İnsan Örnekleri

Ve en başta tabii ki peygamberdir. Biz niye peygamberi referans kabul ediyoruz? Veya niye bir peygamber bizim için çok önemlidir? Sadece "bu peygamberdir" demek için mi? Hayır. Orada senin için, sana hitap eden, senin de paylaştığın bir insan olmaklık niteliği var. Yaşanan bir örnek var. Bak bakalım peygamber çocuğu öldüğünde nasıl davranmış? Eşi ayrılmak istediğinde nasıl davranmış? Veya eşiyle anlaşamadığında ona nasıl hitap etmiş? Veya bir bak bakalım — işte hani geçen de bahsettik, "kadın erkekten çok para kazanırsa o iş netameli olur, problemli olur, erkek her zaman güçlü olmalı" — e şimdi bakın bakalım Hazreti Ayşe ile peygamberin sürecinde Hazreti Ayşe mi daha baskın duruyor yoksa peygamber mi daha baskın duruyor? Hani biraz siyer falan okumuş olanlarınız fark eder, değil mi? Peki

peygamber orada ezik biri mi, veya böyle kendini ezdiren, sesini çıkaramayan biri mi? Değil.

Veya diyelim ki Hazreti Hatice peygamberden çok çok daha zengin olduğu halde — kıyas kabul etmeyecek derecede bir zenginlik farkı olduğu halde — Hazreti Hatice orada hava mı atmış peygambere? Yani "seni ben geçindiriyorum" falan bir şey midemiş? Gözüyle, beden diliyle, sözüyle, davranışıyla buna dair en ufak bir şey var mı? Yok. E peki bugün mesela diyelim ki hangi kadın Hazreti Hatice kadar zengin olsa, eşi de Hazreti Muhammed kadar — "tırnak içinde" maddi anlamda söylüyorum — fakir olsa, bunu asla aklından bile geçirmez böyle bir mevzuyu, değil mi? Hatta kendinize bile sorun: "ya işte insanın ağzına geliyor ama hadi söylemeyeyim, büyüklük bende kalsın" mı dersiniz? Yoksa maddi kazancın veya gelirin evlilikle ne alakası var mı dersiniz? Yoksa kadın veya erkek olarak o maddi kazancınızı manipülasyon için veya muhatabınızı kontrol etmek için kullanmayı — "tırnak içinde" söylüyorum, "yapar mısınız" demiyorum, aklınızdan geçirmez misiniz? Değil mi? Geçebilir.

O zaman ben ne yapmalıyım bu durumda? Benim de aklımdan geçiyorsa böyle bir şey, demek ki bu noktada ben bir virüs yemişim yani, burada bir problem var, burada yanlış bir şey var. Bak Hazreti Ayşe'de, Hazreti Hatice'de buna dair en ufak bir şey yok. Muhtemelen aklından dahi geçmemiştir. Peki benim aklımdan niye geçiyor? Çünkü "tırnak içinde" bu bakımdan zehirlenmiş bir toplumda yaşıyoruz. "Onun kocası peygamberdi hocam, bravo işte bu falan" diye düşünmüyoruz. Onun kocası peygamberdi, peki Ayşe'nin kocası peygamber değil miydi? Niye Hz. Ayşe'de özellikle gençlik dönemlerinde işte kıskançlık vesaire söz konusu oldu? Bunun kocasının peygamber olmasıyla bir ilgisi yok herhalde diye baktığımızda. "Az önce de yaşı küçüktü hocam, büyükçe şey yaptı" diye düşünebiliriz.

Evet arkadaşlar, burada bakın, zihnimiz güzel bir şey işaret etti arkadaşımız. Zihnimiz sürekli bir şeye yakıştırmada bulunmaya çalışıyor — "o genç, o yaşlı, o bilmemne, bu bilmemne" diyerek, hani gerçek referansı gözden kaçırıp bir tuzağa düşüyoruz.

Gerçek referans şuydu: Hz. Hatice gerçek insan olmaklığa geçmiş bir insandı. Hanigerçekten kendini bilen biriydi. Burada "kendini bilmekten" kastım, "nerede oturacaksın, oturmasını, kalkmasını bil" anlamında değil — bu kendini bilen kavramını bile bozdular, o yüzden bazen bunu kullanırken açıklama yapmak zorunda kalıyorum. Gerçek anlamda kendini bilen biriydi. Ve peygamberin de kendini bilme noktasındaki farkındalığının farkındaydı. Yani o, "böyle zenginim ama yalnızım, bu yalnızlığımı bir gidereyim" diye bir eş aramıyordu — yoksa söylenildiğine göre ona evlenme teklif eden birçok insan olmuş, hiçbirini tercih etmemiş, gidip Hz.

Muhammed'i tercih etmiş. Niye? Yönetebileceği fakir biri olduğu için mi acaba? Böyle de düşünebiliriz değil mi? Zihin ne tilkiler besliyor, her türlü şeyi düşünebilirsin, ama isabet kaydetmek ayrı bir şeydir.

Hazreti Hatice orada asla — işte Mekke'de kim zengin, "ben zenginim" diye, "tırnak içinde" bizim halk arasında da yanlış bir şey var ya, "davul dengi dengine vurur" —

ne davuluysa, bu hikayeler o kadar yayılır ki, onun için dedim, yani toplum zehriyle zehirlendiğimiz için biz "denklik" kavramını bile yanlış bağlamlarda tanımlıyoruz. İşte biri çok zengin, biri çok fakir, bunların arasında sorun çıkar, o onu küçümseyebilir, o bunun altında kalabilir diyoruz. Mesela bakın çok ilginç bir şekilde peygamber de o zenginliğin altında "tırnak içinde" ezilmemiş, veya kendini ezik görmemiş, veya "ben paran için gelmedim" falan diye tripler atmamış. Neden? Çünkü peygamber de hakikibir insan. Ve o noktada bakın hakikiikiinsanın evliliğini görüyoruz — Hazreti Peygamber ile Hazreti Hatice'nin şahsında. Ama zihnimiz orayı da manipüle edip, birini "peygamber" yapıyor, birini de "peygamberin karısı" yapıyor.

Biz neyiz? Biz şeytanın oğulları mıyız? Neyiz o zaman biz? Kendimize neyi yakıştırıyoruz bilemiyorum. Tamam peygamber değilsin — hiç olmazsa peygamberin ümmeti de mi değilsin? Adem'in oğlu değil misin? Hangi oğulsun? Kabil mi, Habil mi?

Bir bak bakalım psikolojin nereye denk geliyor — Kabil'in oğlu musun, Habil'in oğlu musun? Bir bak bakalım. Biri sana biraz terslik yaptığında hemen tetikleniyor musun? Yoksa Habil gibi tetiklenmeyebiliyor musun?

Habil mi Kabil mi? Tetiklenme Meselesi

Biz bırakın büyük şeylerden tetiklenmeyi — "yok kilo almışsın, kilo vermişsin, bu elbise sana yakışmamış" falan filandan bile tetikleniyoruz. O kadar her yerimiz tetikleniyor arkadaşlar, öyle tam bir tetiklenme zeminiyiz yani. Her taraftan tetikleniyoruz. Ben bazen öyle tetiklenmeler görüyorum ki, "ya bu insan bu lafı nasıl ele aldı da bundan tetiklendi" diye merak ediyorum. "Bundan ne hissettin" diyorum — çünkü tetiklenecek hiçbir şey yok yani aslında, hani çok şey değil, ama tetikleniyor.

Neden? Çünkü kendi kendimizi manipüle ettiğimiz o kadar çok hikaye var ki her yerimizden tetikleniyoruz. Biri onu diyor tetikleniyoruz, biri bunu diyor tetikleniyoruz.

Biri "sen fakirsin" deyince tetikleniyoruz, biri "zenginsin" deyince tetikleniyorsun — mutlaka bir tetiklenir hale geliyorsun.

Hani tetiklenmek illa negatif tepki vermek de değil. "Sen çok yakışıklısın, çok güzelsiniz" — "ya estağfurullah, o sizin güzelliğiniz" — veya "hayır, çok çirkinsin." Bir bakayım, tetiklenme oluyor mu olmuyor mu? Bir bak bakalım orada bedeni üzerinden tetiklenen bir benlik var mı? Bir bak bakalım orada kendini beden üzerinden algılayan bir benlik var mı? Böyle bir hikaye dönüyor mu içeride? Peki dönüyorsa ne yapacaksın, istatistiğe mi bakacaksın?

Hatta biz bakıyoruz, mesela bakıyorsun erkeklerin hikayesine — bir kadına "güzelsin" dedin mi, böyle övdün mü, tamam. Bir erkeğe de biraz şöyle dedin mi, böyle dedin mi, biraz erkeklik gururunu okşadın mı falan filan, etkiliyorsun. Şimdi ne bu? Tabiipeygamber de değil — o zaman istatistiksel olarak neyse artık, adını bile koymak istemiyorum. Bu aslında arkadaşlar nedir? Bu kendimize karşı haksızlıktır, zulümdür. Kendimize zulmediyoruz.

Nefsin Kölesi Olmak: İçimizdeki Sahte Efendiler

"Allah'ın özgür yarattığı insanları kim esir ediyor" diye bir söz vardır da, biz "esaret" deyince ya köle pazarını hatırlarız ya da işte Afrikalı köleleri. Biz nefsimizin köleleriyiz. Hatta tek bir efendisi olan bir köle mi, yoksa birçok efendisi olan bir köle mi? Hangisi daha huzurludur? Biz bunu deyince aklımıza hep köleler geliyor — işte böyle beyaz adamın Afrika'da köleleştirdiğiinsanlar falan. O en zahiri düzeyibırakalım, kendi sürecimize bakalım: bizim efendimiz kim? İçerideki efendi kim? Bir efendimiz var mı, yoksa birçok benlik tarafından mı manipüle ediliyoruz? Birçok benlik tarafından yönlendiriliyor muyuz?

İçeride birçok efendi var. Biri diyor ki "ben değer görmek istiyorum, bana kendinideğerli hissettirecek bir şeyler yap" — harıl harıl koşturuyorsun, atıyorum üniversiteler okuyorsun, işte o eğitimden bu eğitime — neden? "Kendimi değerlihissetmek istiyorum" — bunu kim istiyor? İçerideki bir efendi. Sen nesin? Onun emrinde çalışan biri. Bir bakıyorsun içeride başka bir şey diyor ki "ben yalnızım, benisevecek, benim için her şeyi göze alacak, bana emek sarf edecek birini bul" — harıl harıl koşturuyorsun, bulamazsan "geçmiş olsun", öbür efendi devreye giriyor, senidövmeye başlıyor. "Bak" diyor, "hiç kimse seni beğenmedi, hiç kimse seni tercih etmedi." Bu sefer başka biri çıkıyor, "ya o insanlar beş para etmez, Allah hepsinin belasını versin" diyor. Başka biri çıkıyor, "ya Allah sana yeter, merak etme" diyor.

Dindar Benlik de Sahtekar Olabilir

Bunların hepsi sahtekar. Dindar olanı da sahtekar. Çünkü o da son anda ortaya çıkıyor. Anlatabildim mi? Dünyadan ümidin kesilmiş, son anda "Allah sana yeter." Sen bunu ilk başta niye söylemiyordun acaba ki? Atıyorum, ilişkin çok güzel yürüyor, işin çok güzel yürüyor, dünyadaki hikayen çok güzel yürüyor — ama sen "Allah bana yeter" demiyorsun. Bunu ne zaman söylüyorsun? Dünyadan tekme yediğinde söylüyorsun. Hadi söyledin, oradan hakikate bir yol buluyor musun? Yok. Dünya sana yine güzel gelmeye başlar, yine dünyanın peşine düşersin. Bak o zaman o dindar benlik de sahtekar. O da seni zor durumlardan kurtarmak için bir tampon yapıyor, fazla sarsılmanı azaltıyor, sarsılmanı hafifletiyor. "Allah bana yeter" — bir de Instagram var sağ olsun, oraya da "Allah bana yeter", onu da etiket mi yapıyorlar, hikayenin başına mı yazıyorlar? Sahtekarlık, başka bir şey değil.

Bakın ben o insana sahtekar demiyorum, o benliklere sahtekar diyorum. O benlikler bizim efendimiz haline gelmeye çalışıyorlar, bize efendilik yapıyorlar. "Niye başarmak istiyorsun?" "Ya ne bileyim, istiyorum, böyle iyi geliyor bana." Bak o sana iyi gelmiyor, biri sana onu öyle manipüle ediyor: "başarı sana iyi gelecek, başarırsan iyi hissedeceksin, hadi koçum diyor koş" — değil mi böyle atlar olur ya, böyle seyis biner üzerine sürekli onu kamçılar. Ben bazı insanlar tanımışım, çalışıyor çalışıyor çalışıyor, muhtemelen son nefesine kadar çalışacak eğer ömrü hastalıklarla kısıtlanmazsa. Diyorum ki "niye çalışıyorsun?" Diyor ki "bilmiyorum." Ama ben biliyorum. Çünkü ona "sen başaramazsın, sen yapamazsın" denilmiş, orada bir efendi üremiş — "sen yaparsın, sen başarırsın" diye onu manipüle eden bir efendiüretmiş. Artık o efendisini unutmuş. Hani bazı atlar olur ya, seyis artık kamçı vurmaz,

at gider yani, hatta seyis olmadan bile gidiyor at — o derece gaza gelmiş, o derece manipüle olmuş, o derece otomatiğe bağlamış. Şimdi düşünün, bu insanın efendisivar mı yok mu? Hem de sahte efendiler, hem de birçok.

Mesela bir bakıyorsun biri diyor ki "bunu yap", "başka bir şey istemeyeceğim" — yapıyorsun. Ama diyor "şunu da yap", onu da yapıyorsun. "Tamam, son bir şey istiyorum, şunu yaptın mı, tamam" diyor, onu da yapıyorsun kardeşim, bitmiyor ya kölelik, bitmiyor. Neden? Çünkü sahte bir efendi tarafından — yani gerçekçi bile değil, bir gerçeğin üzerine bile oturmuyor. Biri sana alışveriş yaptırıyor: "git" diyor, "alışveriş yap, rahatlayacaksın." Öbürü diyor "gez, rahatlayacaksın." Öbürü diyor "git arkadaşlarla vakit geçir, rahatlayacaksın." Ama biri de diyor ki "bak asla evde oturma" — ama ne yaparsan yap. Niye? Niye sakince evde oturma hakkım yok mesela? Değil mi?

"İnsanın canı sıkılıyor." Tabii, insanın canı sıkılıyor, hangiinsansa o — o can ne canıysa biraz onu irdelemek gerekiyor. Arkadaşlar çok önemli bir nokta bu. "İnsanın canı sıkılıyor" — ne kadar masumane bir cümle değil mi, basit bir cümle. Halbukiinsan ne, can ne, kimin canı sıkılıyor? O kadar soracağın soru var ki. Ama bunları sormak bile aklından geçmiyor. Neden? Çünkü onun tarafından manipüle edilmişsin.

Aslında "o insanın canı sıkılıyor" değil, "benim canım sıkılıyor, hadi kalk" diyor bir tanesi ama onu "insan" diye cümleyi kurup yumuşatıyorsun, çünkü "insan bu ya, ben de insanım, insan olarak da canım sıkılıyor" — "can" kelimesi de hoş bir kelime, oradan kölelik devam ediyor. Halbuki bir dur, "canım sıkılıyor" deyip böyle böğrüne oturan kim? Niye böyle böğrüne oturuyor, "canım sıkılıyor, canım sıkılıyor" diye? Ne derdi var, ne problemi var, kim o? Muhtemelen çocukluğunda belki ebeveynin tarafından, belki öğretmenin tarafından, belki arkadaşların tarafından zor bir duruma düşürüldün, belki kınandın, eleştirildin, suçlandın, "hiçbir şey yapmayacaksın" denildi, aşırı baskı gördün. O anda bir can sıkıntısı oldu, can sıkıntısını gidermek için bir şey yaptın, can sıkıntısı geçici olarak geçti. Artık orada sende bir kalıp oluştu, bir efendioluştu: "canın sıkılınca kalk şunu yap, canın sıkılınca alışveriş yap, canın sıkılınca birini ara, ne konuşacaksın, işte öyle havadan sudan."

Ne olmuş oluyor? Sahte efendilerimiz tarafından yönetiliyor ve yönlendiriliyor hale geliyoruz. Ama o kadar iyi manipüle edilmişiz ki, bunları kendiiçimizden gelen düşünce ve duygular olarak algılıyoruz. Hatta o sahte benliklerin verdiği geçici ve sınırlı rahatlıklar da var. Onlar da sana "tırnak içinde" söylüyorum, bu uykuyu devam ettirmen için güzel uyku hapları vazifesi görüyor. "Canım sıkıldı, AVM'ye gittim, biraz alışveriş yaptım, rahatladım." O zaman devam et.

Evliya Olmak Benlikle Değil Gerçek Kendilikle Olur

Arkadaşlar burada bir şeye işaret etmek istiyorum. Allah müminlerin velisidir; dolayısıyla içinizdeki öz, Allah'ın velisidir. Hepimiz evliyayı taşıyoruz içimizde — "tırnak içinde" söylüyorum, bunu böyle biraz motive etmek için, biraz gaza getirmek için, biraz teşvik etmek için söylemiyorum, asla söylemem böyle bir şey. Hakikatin tam merkezinden söylüyorum: hepiniz evliyasınız, velisiniz. Ama gerçek kendiniz

itibariyle öylesiniz, ve bu şu anda da mevcuttur. Şu anda gerçek kendiniz ile Allah birbirinin velisidir. Ama şu anki sahte benliğiniz itibariyle değil — evliya değil, eşkıya bile olmuş olabilirsiniz. O zaman "biz evliya mı olacağız?" Ya senden zaten evliya olmaz — ama bu senden olmaz demek değil, dikkat edin buna. Yani ne benden olur ne senden olur, hiçbirimizden de olmaz — dikkat edin.

Hazreti Muhammed Mekke'de yaşayan bir insan olarak o ilahi vahye mazhar olmadı; gerçek kendiliğinin tam bilincinde olduğunda o vahye mazhar oldu. Hiçbir evliya — işte Abdülkadir Geylani, Abdülkadir Geylaniile evliya olmadı, gerçek kendiliğiyle velioldu, gerçek kendini buldu, o zaten veliydi, o gerçek kendilik veliydi. Hepimizde de bu gerçek kendilik var, biraz buna uyanmaya ihtiyacımız var. Yoksa yanlış bir jargon üretiyoruz — "o evliyaydı, o buydu, o şuydu." Bu yanlış, bu yanlış bir yerden yine bize giydirilmiş bir deli saçması bir şey. Ya benliğimizle evliya olmaya çalışıyoruz, ya da "abi bu beni aşar, bu bana göre değil" diyerek üstü kalsın diyoruz. İkisi de yanlış.

Yani ben evliya olmaya çalışırsam da yanlış, şu benlikle — yani İsmail olarak evliya olamam. İçimdeki gerçek kendiliği fark ettiğimde, o gerçek kendilik açığa çıktığında, benim bilincim noktasında o zaman ben görürüm ki onunla Allah arasında bir uzaklık, kapatılması gereken bir mesafe söz konusu değil. O yüzden ihtiyacımız olan şey, Allah'la aramızdaki perdeyi kaldırmak. O perde zaten gerçek değil, sahte bir şey. Bunu da unutmayın.

Perdeler: Mutluluğu Yanlış Yere Koymak

Mesela diyorsun ki "ben mutsuzum." Bak neyle Allah ile arana güzel bir perde koydun. "Tırnak içinde" bir perde: "arabam yok, keşke arabam olsa, arabam olsa çok mutlu olurum." Bak bir perde daha koydun. "İşte akademik olarak şu noktaya gelmek istiyordum, doktora yapmak istiyordum, doçent olmak istiyordum, profesör olmak istiyordum ama hep engellediler, işte hep böyle haksızlıklarla karşılaşıyorsun" — bir perde daha koydun. "Kimse beni sevmiyor" — bir perde daha koydun. "Annem babam da sevmemişti" — bir perde daha koydun. Perdenin sonu yoktur. Biri sana dedi ki "çok yaşlanmışsın." "Aa öyle mi, ya işte ne bileyim, hayatta zor" falan — bir perde daha koydun. "Ya çok gençsin, hiç de yaşlanmıyorsun." "Aa öyle mi, çok teşekkür ederim" — bir perde daha koydun.

Yani perdelerin olumlu olumsuz olmasının hiçbir farkı yok. "Ya sen çok kıymetlibirisin" falan — işte bazen bana söylüyorlar, "işte benim hayatıma dokundunuz" falan.

Ama ben kimsenin hayatına dokunmadım, ben daha çok kendime dokunmaya çalışıyorum, gerçek kendime dokunmaya çalışıyorum, kimsenin hayatına dokunmak gibi bir algım yok.

Arkadaşımız diyor "işte mala mı bağlayacağız?" Bakın bu da yanıldığımız bir nokta. Sanki hani bir arzun yoksa, bir korkun yoksa, mutmain ve mutluysan, o zaman hiçbir şey yapmazsın. Peki bizi bu düşünceye sevk eden nedir? Bir bakalım kim bizi böyle bir düşünceye sevk ediyor? Sahte benlikler sevk ediyor. Diyor ki "ben arzuyla, korkuyla hareket ediyorum, arzu ve korkuyu benden alırsan" diyor, "mesela para

kazanma arzum ve ihtiyacım olmasa o zaman ben çalışmam ki" diyor. Veya işte "şu korkum olmasa, atıyorum, kilo alma korkum olmasa ben sabah akşam yerim, param da var, zevk, ne kadar zevkli bir şey" — kilo daha alıyorsun değil mi? Evet.

AVM'ye gitmek arzu ve konforu berbat etmiş mi? Bak, bedeninin elbiseye ihtiyacı olursa — bir dakika, acele etme — bedeninin yemeğe içmeye ihtiyacı olursa, AVM'ye de git, başka yerlere de nerelere gidersen gidebilirsin, ihtiyacına bina et. Ama neyin ihtiyacı? Bedenin ihtiyacı. O bilinçle gidersen sıkıntı yok. Bizim kastettiğimiz şey, "canım sıkılıyor AVM'ye gidiyorum, canım sıkılıyor alışveriş yapıyorum, niye alışveriş yapıyorum, biraz rahatlıyorum" — bu sahte bir şeydir. Bu tuzak bir şeydir.

Bedensel Hazlar ve "Meşru Rüşvet"

[Dinleyici sorusu — üç yıldır takip eden bir dinleyici, "hiçbir şey yapmak zorunda değilsin, mutlu olmak için bir şey yapmak zorunda değilsin" mesajının, sankiinsanın hiçbir şey yapmadan yaşayabileceğiizlenimini verdiğini belirtiyor.] Peki benim ağzımdan hiç böyle bir şey çıktı mı? Açıkça söylemeliyim hocam — tamam bak, ağzımdan böyle bir şey çıkmıyor değil mi? Hani böyle arkadaşlar, biz böyle hareket ediyoruz, bir şeyler yapıyoruz, "yapmamamız lazım" demiyorum. Sadece şunu diyorum, dikkat edin: mutlu olmak için hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Çünkü mutlu olmak öz kendiliğin doğal bir vasfıdır — bir çiçeğin kokusu gibi, suyun ıslak olması gibi, onun doğasından olan bir şeydir. Ama biz ne yapmışız? Küçük yaşlardan itibaren "mutlu olmak için ne yapmalıyım?" diye bir algıya kapılmışız. Ve mutlu olmak için zihnimizde bir sürü proje var, mutlu olmak için bir hikayemiz var. Diyorum ki bu hikayelere dikkat edin ve kapılmayın. Mutlu olmak için bir şey yapmanıza gerek yok.

Ama cevaba devam edeyim, senin söylediğin şeye binaen: mutlu olarak bir şeyler yapın, gerektiğinde — mesela mutlu olarak insanlarla iletişim kurun. Mesela "ben çok mutsuzum, kendimi değersiz hissediyorum, biri beni sevince, biri benimle ilgilenince mutlu oluyorum, o zaman benim bir ilişkiye ihtiyacım var" diyorum — işte bu sahte bir hikayedir.

"Hocam bu sahte bir hikayedir diyorsunuz ama dokunmak haz verir, karşı cinsle olmak haz verir" — illa bir şeyler yaşamak zorunda değilsiniz ki, tamam, güzel bir şeydir, tamam bak, bir dakika acele etme. Dünyanın bazı işlevlerinin yürümesiiçin Allah bize bir şeyler vermiştir. Cinsellik de bunlardan örneğin biridir. Veya bir insanın — illa karşı cins olması gerekmez — diyelim ki omzuna dokunursun, mutlu olursun, sarılırsın, "tırnak içinde" bir hoşnutluk verir vesaire. Allah bu dünya hayatının devamı için insana bedensel olarak, psikolojik olarak bir kısım hazlar — diyelim buna, sen o kelimeyi kullandığın için söylüyorum — vermiştir. Anlatabildim mi?

Mesela su içerken bir haz veriyor Allah değil mi? Neden? Çünkü bu suyu içerken haz almasanız, "tırnak içinde" yani bedenin hazı olmasa, unutabilirsiniz, su içmekte bile biraz zorlanabilirsiniz. Veya zorlanmazsınız ama "ya işte ne yapalım içiyoruz, ihtiyaçmış, bedenin ihtiyacıymış" diyoruz. Ama şimdi ne diyoruz? "Ya su içmek ne kadar hoş bir şey" diyoruz değil mi mesela, hele hele susuzken çok susamışken

böyle bir bardak soğuk su içmek ne kadar hoş bir şey diyoruz. Bu, Allah'ın bedene ve psikolojik düzeye verdiği, "tırnak içinde" söylüyorum, meşru bir rüşvettir yani. Düşün, yemek yemekten hiç lezzet almıyor bedenin, damak zevki diye bir şey yaratmamış Allah — öyle yutuyorsun, zor olurdu değil mi?

Ama şimdi ben desem ki "abi damak zevki çok süper bir şey, yemek — başka bir şey demiyorum, çok önemli, hayatta en değer verdiğim şey yemek yemek, ben köfte yemek için Edirne'ye bile giderim, bilmem nereye kadar giderim" — bak ne yapmış oldun? Kendini o bedenin damak zevkine hapsettin. Veya onun üzerinden mutlu olmak veya mutsuz olmak. Mesela bugün bazı insanların mutluluk veya mutsuzluğu yemekle ilgilidir. Ne kadar da mütevazı bir şey değil mi? Bir taraftan öyle görünüyor.

Halbuki bu sahte bir şeydir. Bunun sahte olması yemek yememek demek değildir. Yemek yemekten haz almak veya almamak meselesi değildir.

Kalpler Ancak Allah'ı Anmakla Mutmain Olur

Bakın tekrar hatırlatıyorum: mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Ama ihtiyacımız olduğunu sürekli kulağımıza fısıldayan, bir değil, onlarca sahtekar benlik var. Mutmain olmak için — Kur'an'ın tabirini kullanayım — mutmain olmak için, yani"tırnak içinde" kendimizi tam tatmin olmuş hissetmek için şuna şuna şuna bir sürü şeye ihtiyacımız var diyen sahte benliklerimiz var. "Arabam olmadığı için mutmain değilim, arabamı değiştiremediğim için mutmain değilim." Ben çok insan dinliyorum — böyle bıraksam bir saat bana arabasını niye değiştirememiş, keşke değiştirseymiş, işte bazı arızalar çıkarıyormuş, böyle haniiki saat anlatabilir. Abi ne yapıyorsun ya?

Sen nasıl bir tuzağın içinde olduğunun farkında mısın, nasıl bir tuzağa çekilmiş olduğunun farkında mısın? Biraz dikkat et ya. Sen böyle bir varlık mısın yani? Sen arabanız değişmedi diye mutsuz olacak bir varlık mısın? Yok kardeşim, bak, araban değişse de değişmese de — bu ayrı bir konu. Ama sen arabayı, ve birçok şeyi — sadece araba değil, birçok şeyi — mutluluğunun veya mutsuzluğunun parçası haline getirmişsin.

İşte bu neyin sonucudur? "Tırnak içinde" söylüyorum, hacklendiğimizin sonuçları. Bizler, insan nedir? Hatta bunu dini literatür kullanırsak, şeytan ve şeytan gibi varlıklar tarafından hacklenmeye müsait bir varlıktır insan. Dikkat edeceksiniz, onun tarafından manipüle edilmemeye çalışacaksınız. Bunun dindeki karşılığı işte vesvesedir. Dindeki karşılığı şeytanın adımlarına uymaktır. Ama şeytanın adımlarına uymak böyle çok bariz kötülükler, günahlar değil — sen "mutsuzum" dediğinde, var ya, şeytan tarafından manipüle edilmişsin. Bak çok açık söylüyorum, çok basit bir cümle: ben "mutsuzum" dediğimde ben şeytan tarafından manipüle edilmişim. Bakacağım orada mutsuz olduğum hissine yol açan nedir — herhangi bir eksiklik mi, şu mu bu mu, efendim bakacağım kardeşim, bunun beni mutsuz etmek gibi bir hakkı da yok, öyle bir değeri de yok, olursa iyi olur, olmazsa problem değil. Benim mutluluğumu örtüyor, benim gerçekte özde mutlu olduğum bilincini unutturuyor.

"Kilo almışım, mutsuzum." Ya yapma ya, böyle kendine bu kadar haksızlık yapma yani. "Saçım dökülmüş, mutsuzum." Annem benim saçlarım döküldüğü için mutsuz

oluyor bazen. Şimdi bu olur mu? Olmaması lazım. Çünkü beni böyle kel görünce mutsuz oluyor kadıncağız — "benim çocuklarım yakışıklı" falan diyor herhalde. Ya işte böyle bir — bunu ciddi söylüyorum ya — üzülüyor bazen, benim yerime düşünüyor mesela. Ben öyle düşünüyorsam cahilim demektir. Yani bedenimin neyibeni mutsuz edebilir? Bedenimin böyle bir hakkı yok. Zaten bedenim bana bunu söylemiyor, bana bunu psikolojik benliklerim, bedenim üzerinden — beden gariban yani, saçı döküldüğü için saç eklemiyor — psikolojik benliklerim bana bunu söylüyor. O sahtekarlığı keşfetmemiz gerekiyor arkadaşlar.

O yüzden Allah "kalpler Allah'ı anmakla, hatırlamakla mutmain olur" diyor. Bu çok büyük bir söz. Kur'an'ın bir tane ayeti olsa, bir tek bu ayet olsa bile, anlayan insan için yeter bir şeydir. Dikkat edin, "kalpler Allah ile mutmain olur." Ne kadar muazzam bir ifade — ne kadar içi dolu, ne kadar mükemmel, ne kadar hakikat, ne kadar biziuyandırmaya açık olan bir ayet. Dikkat edin diyor, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Bu aslında şunu sana anlatıyor aynı zamanda: mutmain olduğunu zannettiğin hiçbir şey gerçek mutmainlik değildir, geçici ve sınırlı bir tatmin verir. Aynı zamanda hiçbir şeyin seni mutmain kılacağı algısına kapılma, bu sahte bir şeydir. Dikkat et diyor, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur.

Ama bu, "Allah'ı hatırlamak" — Allah'ı hatırlıyoruz, gene mutmain olmuyoruz, o değil.

Allah'ı hatırlamak, kendindeki Allah'ı hatırlamaktır, kendini hatırlamaktır. O senimutmain kılar. Başka hiçbir şeye mutmain edecek nazarıyla bakmamalısın. O, dünya hayatının geçici sürecinde sana Allah'ın — bak su içerken haz alıyorsun, çay içerken haz alıyorsun, bazen bir arkadaşınla muhabbet ettiğinde haz alıyorsun vesaire vesaire — bunları vermiştir.

O yüzden bakın, dikkat edin, Kur'an'da evlilik konusunda bir ayet vardı, orada mesela "mutmain" kelimesi geçmiyor: "Allah sizi eşler olarak, kadın ve erkek olarak yarattı, ta ki aranızda bir sükun bulasınız" — bir sürecin daha sükunetli geçmesi, daha sakin, daha dengeli, uyumlu geçmesiiçin. Yoksa hiçbir aile ilişkisi, hiçbir evlilik, hiçbir romantik ilişki, ne derseniz bunlara deyin, hiçbiri sizi mutmain etmez, mutmain kılamaz — böyle bir vasfı yoktur. Anlatabildim mi? Böyle bir vasfı yoktur. Ama "evlenmeyelim" de kesinlikle değil herhalde.

Nasreddin Hoca'nın İğnesi: Mutluluğu Doğru Yerde Aramak

Dolayısıyla çok önemli bir nokta bu. Gerçekten biz kendimizi bulduğumuz oranda her şeyi en doğru şekilde yapabileceğiz. Sosyal hayatımızda da dengeyi yakalayacağız, ikiliilişkilerimizde de dengeyi yakalayacağız. Denge dediğim, karşımdakiyle dengeliolmam değil — ben içimde bir ilişkiden dolayı sarsılmayacağım, ilişkimdeki bir süreç nedeniyle aşırı duygusal iniş çıkışlar yaşamayacağım. İşte bir an olacak, böyle ayaklarım havada yerden kesilmiş, bir an olacak çakılıp kalmışım — böyle bir şey olmayacak. Neden? Çünkü merkezimdeyim. Merkezimde bir insan olarak, kendimde biri olarak ilişkileri yaşıyorum. O zaman ilişkiler de doğru bir yere oturacak, doğru anlam kazanacak, her şey yerli yerini bulacak — yani ne eksik ne fazla.

O yüzden sahte benliklerin, böyle maneviyatı veya o gerçek insan olmaklığı, pasif, cansız, monoton, sıkıcı bir şey gibi algılama tuzağına karşı da dikkat edin. O da sahte bir şey. Çünkü o sahte benlikler size diyor ki "maneviyat herhalde böyle olsa gerek" — İsmail'den de birkaç tane cümleyi cımbızlıyor, ondan sonra diyor ki "böyle denildi, böyle olsa gerek." Halbuki ben kendimi biliyorum, ben pasif bir adam değilim ama hayatta hiçbir şey beni mutmain kılmıyor da demiyorum. [Bu bölümde konuşmacının kendi çalışma alışkanlığını anlattığı bir örnek geçmektedir.] Yani haftanın yedi günü neredeyse çalışıyorum, seviyorum ama çalışmazsam da mutsuz olmam, aynen.

Çalışırsam çok mutlu oluyorum, çalışmazsam mutsuz oluyorum — alışmışım çalışmaya, öyle bir şey de yok. Sadece çalışılması gereken bir şeyler görüyorum, çalışıyorum, bu kadar yani. Çalışacağım bir şey olmazsa da çalışmam. Anlatabildim mi? Yani çok daha doğal bir yerden yakalamış olursunuz.

Her şey olduğu gibi görünmeye başlar size. Hiçbir şey ne aşırı abartılı bir değere yükseltilir, ne de "işte ya oralardan zarar gördüm, o zaman oraları yok sayayım" — işte "insanlarla çok içli dışlı olduğum, insanlara karşı çok iyi niyetli davrandığım, elimden geleni yaptığım, her türlü fedakarlığı gösterdim ama insanlar çok nankör, artık insan deyince kaçasım geliyor." Neden? Çünkü ikisinde de sahte benliklerle insanlarla ilişki kuruyordun. Fedakarlık yapıyordum çünkü insanların da sana iyidavranmasını, olumlu yaklaşmasını, en azından bir kadir kıymet bilmesiniistiyordum.

Olmayınca da ne yaptın? Dedin ki "lanet olsun."

Kapanış: Merkezine Dönme Yolculuğu

Dolayısıyla burada arkadaşlar bizim temel ihtiyacımız, merkezimize dönme yolculuğumuzu hiçbir zaman es geçmemek. Bunu unutmamak. Ne olursa olsun kendimize dönme yolculuğunu asla ikmal etmemeliyiz. Bütün her şeyden daha önceliklidir bu. O zaman neye dikkat etmelisiniz? Sizi bu yolculuktan alıkoyan benliklere dikkat etmelisiniz. Kimseyle fazla cebelleşmeyin. Çünkü sizi kurtaracak olan insanlar değil, sizi kurtaracak olan bir ilişki değil, sizi kurtaracak olan bir başarı değil, sizi kurtaracak olan insanlara kendinizi kabul ettirmek değil, sizi kurtaracak olan maddi olarak çok iyi şartlarda yaşamak veya yaşayamamak değil. Bunlar değil, bunların hiçbiri değil.

Ama bunlara makul ve meşru ölçülerde tam anlamıyla gayret gösterirsiniz. Ben şimdisu için yaşamıyorum diye su içmiyor muyum? Değil mi? Aç kalmayayım diye yemek yiyorum. Peki ben ölmemek için mi yaşıyorum? Hayır. Yaşadığım süreç boyunca hem kullandığım bedene hem psikolojik mekanizmaya gereken ilgiyi gösteriyorum ama o psikolojik mekanizmalardan üremiş olan benlikler üzerinden hareket etmiyorum.

Onların bana anlattığı hikayelere kapılmıyorum, kapılmamaya özen gösteriyorum, hiçbir hikayeye inanmıyorum. Onlardan gelecek hiçbir hikayeye — "bu olursa mutlu olurum" gibi — mesela, ben olsam insanlara şunu tavsiye ederim: mutluluk kelimesini Allah ve gerçek kendilik içermeyen bir cümlede kullanma kardeşim. Bak bu senin zehirin çünkü, seni batırıyor. "Şöyle olursa mutlu olurum." Hayır.

Kanserim diyelim, işte biyopsiden parça aldılar, "iyi huylu çıkarsa mutlu olurum" — bunu bile demeyeceksin. Dememeye özen göstereceksin, ama bilinçli olarak.

Neden? Ben "mutluluğum veya mutsuzluğum biyolojik bedenimin sağlıklı veya sağlıksız olmasına bağlı olur" dersem — tabii kiiyi huylu çıksa iyi olur değil mi, ama "iyi huylu çıkarsa mutlu olurum, kötü huylu çıkarsa çok mutsuz olurum" — hayır. Sen bu cümlelerle kendi öz benliğinin üzerini örtüyorsun, mutluluğu yanlış bir yere konumlandırıyorsun, gerçek mutluluğunu es geçmiş oluyorsun, hakiki mutluluğun nerede olduğunu unutmuş oluyorsun.

Ben kalkıp eşime diyeceğim ki "sen beni sev, her şeyden çok beni sev, benden mutlusunu göremezsin" — demeyeceksin bunu kardeşim. Bunu demeyeceksin, ama niye demeyeceksin? "İşte Allah çok kıskanır" falan filan bunun için değil. Sen kendimutluluğunu yanlış bir yere konumlandırıyorsun. Yanlış konumlandırmakla da kalmıyorsun, onun hakiki yerini unutuyorsun. Bir şeyi yanlış yere konumlandırırsan ne olur? Hakiki yerini de unutursun.

İşte Nasreddin Hoca'nın dediği — o iğnesini gidip yanlış bir yerde arıyor, sonra biriona diyor ki "ya hoca, emin misin burada mı kaybettin iğneyi?" "Yok" diyor, "burada kaybetmedim." "E nerede kaybettin?" "O karanlık yerde." "E burada niye arıyoruz?" "Burası aydınlık" diyor. "Ya bu ne demek, burası aydınlık" — "ya burayı biliyorum ben, kendimce neyle mutlu olurum neyle mutsuz olurum, burası açık, öbürü karanlık." İşte İsmail Bey bahsediyor, birkaç kişi bahsediyor falan, karanlık — orada mı arayacağım kendimi, yoksa bu aydınlık yerde mi? Siz de karar verin, nerede arayacaksınız kendinizi, hakiki mutluluğu, huzuru nerede arayacaksınız? Nerede kaybettiysek orada arayacağız.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" ifadesi konuşmacı tarafından aktarılmıştır; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: Ra'd Suresi 28 — konuşmacı tarafından teyit edilmemiştir, editöryel bir öneri olarak belirtilir. - "Allah sizi eşler olarak (kadın ve erkek) yarattı, ta ki aranızda bir sükun bulasınız" ifadesi konuşmacı tarafından evlilik bağlamında aktarılmıştır; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: Rum Suresi 21 — konuşmacı tarafından teyit edilmemiştir, editöryel bir öneri olarak belirtilir. - Diğer dini/tarihi referanslar (Hazreti Ayşe, Hazreti Hatice, Habil-Kabil, Hazreti Muhammed'in vahye mazhar olması, Abdülkadir Geylani) doğrudan ayet alıntısı olarak değil, kıssa/olay hatırlatması olarak zikredilmiştir; ayet numarası verilmemiştir.