İstiğfar ve Fakr Bilinci, Galibiyet Mağlubiyetin Gerçek Anlamı
Kısa Özet
İsmail Acarkan, "istiğfar" kelimesinin kökeninin bir şeyi kirlerden korumak için ona bir kılıf giydirmek anlamına geldiğini; bunun peygamberin "beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma" duasıyla bağlantılı olduğunu anlatıyor. Olumlu ya da olumsuz her duygunun kendimizi onunla tanımladığımızda bir tuzağa dönüştüğünü; kâmil insanla aramızdaki farkın duygu hissetmemek değil, o duygularla özdeşleşmemek olduğunu vurguluyor. Mekke'nin fethi üzerine inen ayetin peygambere "Allah'ı tesbih et ve istiğfar et" demesinin, zaferi kendi gücüne değil Allah'a nispet etmesi gerektiğini hatırlattığını; gerçek galibiyet ve mağlubiyetin dünyevi sonuçlarda değil, kişinin Allah'la olan bağını koruyup korumadığında olduğunu anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İstiğfar kelimesinin kökü "bir şeyi kirlerden korumak için ona bir kılıf giydirmek" anlamına gelir; bu, gerçek kendiliği sahte benliklerin ve şeytanın etkisinden koruma bilincidir — günah çıkarmaktan daha geniş bir anlam taşır.
- Kâmil insanla bizim aramızda özde hiçbir fark yoktur; kâmil insan da bizim hissettiğimiz duyguları hisseder, fakat onlarla özdeşleşmez — peygamberin elbisesinden sertçe çekiştirilmesi örneğinde olduğu gibi, rahatsız edici bir duyguyu hissetmek ile ondan bir "hikaye" üretmek farklı şeylerdir.
- Gerçek galibiyet ve mağlubiyet dünyevi sonuçlarla değil, kişinin Allah'la olan bağının farkındalığıyla ölçülür; bir zalim bir mazlumu öldürdüğünde kazanmış, mazlum da kaybetmiş olmaz — çünkü hakiki varlık hiçbir dışsal olaydan zarar görmez.
İstiğfar Kelimesinin Kökü: Koruyucu Bir Kılıf Giydirmek
Hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün gerçek kendimizi neyden nasıl koruyabiliriz, bunun üzerinde konuşmak istiyorum. Ama bahsettiğimiz kendilik gerçek kendiliktir. Yoksa egonun kendisini korumaya çalışma çabası bahsimizden hariçtir, onu konu etmiyoruz. Onu konu etme gereği de duymamak gerekiyor. Gerçekten korumamız gereken şeyin ne olduğunu doğru tayin edebilirsek hem doğru yere dikkatimizi vermiş oluruz hem doğru noktada enerjimizi kullanmış oluruz. Yoksa aksi takdirde kendimizi korumak, sahte benliklerimizi, kendiliklerimizi ve gereksiz yere oluşturduğumuz kendilik imajımızı korumak anlamına gelecektir. Bu durumda gereksiz ve sahte bir şeyi bir ömür boyu korumak gibi bir tuzağa düşeriz. Dolayısıyla kendini korumaktan kasıt, gerçek kendiliği korumaktır.
Geçen bu konu üzerinde düşünürken istiğfar kavramını değerlendirmek noktasında bir sözlüğe baktım. İstiğfar kelimesinin kökü ne diye baktım. İstiğfar kelimesinin kökü, bir şeye onu kirlerden korumak için bir şey giydirmek — bu bir elbise giydirmek de olabilir, onu bir şeyle kaplamak da olabilir — bu anlama geliyor. Bir şeye, onu kirlerden korumak için bir kılıf giydirmek. Onu korumak için kirli, negatif, olumsuz, zarar verici şeylerden koruyucu bir kılıf giydirmek. Buna istiğfar deniyor. Allah'ın Gafur ismi de aslında bununla ilgili: Allah'ın bizi korumasıdır. Böyle bir anlamı var istiğfar kelimesinin.
Bu manada şunu düşündüm: biz ne ile korunabiliriz? Bizi koruyacak olan şey nedir?
Kendimizi korumaya çalışıyoruz. Kendimizi koruyacak olan bilinç nasıl bir bilinç olmalıdır? Nasıl bir bilinçle gerçek kendiliği koruyabiliriz? Gerçek kendiliğin kendisianlamında korunmaya ihtiyacı yok, bunu da özellikle hatırlayalım. Gerçek kendiliğin korunmaya, zarardan uzak tutulmaya ihtiyacı yoktur. Ona zarar veremeyiz, kimse de veremez. Burada kendimizi korumaktan kastımız, gerçek kendiliği olabildiğince sürekli hatırlamak için ne yapmamız gerektiği manasında bunu kullanıyorum. Gerçek kendiliği hatırlayarak onunla hayatı yaşamak, gerçek kendiliğin farkındalığıyla hayata bakmak için bu bilinci neyle korumalıyız?
Tabii bunu cevaplamadan evvel şu soruya da gelmemiz gerekiyor: gerçek kendiliğinelerden koruyacağız? Neler onu örtüyor olabilir? Neler onu farkındalığımızın dışına çıkarıyor olabilir? Buna baktığımızda temelde çokça konuştuğumuz şeylerin hatırımıza gelmesi gerekiyor. Mesela bir olaydan dolayı duygusal olarak yoğun bir şekilde bir üzüntüye kapılıp buna fazla gömüldüğünde, "ben üzgünüm" dediğinde, o gerçek kendinizi hatırlayamazsınız. Çünkü siz ne oldunuz? Siz üzüntü oldunuz. Siz üzülen birisiniz, acı çeken birisiniz, mutsuz olan birisiniz; işte daralan birisiniz, içi
sıkışan birisiniz, kederli birisiniz, yetersiz birisiniz, velhasıl bunları uzatabiliriz. Aslında böyle dediğimizde ve bununla iyice özdeşleştiğimizde ne olur? Gerçek kendimiz unutulur. Dolayısıyla gerçek kendilik bilincini koruyamamış olursun. Ama aslında bu gerçek kendiliği bozmaz, gerçek kendilik duruyor, ona hiçbir zarar gelmemiştir. Senin bilincin açısından sen ondan kopmuşsundur. Ama neyle kopmuşsundur? Bir duyguyla, bir düşünceyle, eylemsel düzeydeki bir algıyla — "şunu yapabiliyorum, bunu yapamıyorum" gibi bir algıyla — o gerçek kendilik örtülmüş olur.
Peygamberin Duası: "Beni Bir An Bile Nefsimle Baş Başa Bırakma"
Bu aslında bizim her zaman dikkat etmemiz gereken ve peygamberin "Ya Rabbi, benibir an bile veya bir göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma" duasındakiifadenin anlaşılması noktasıdır. Yani peygamberin bir göz açıp kapayıncaya kadar dahi sanki oymuşçasına özdeşleşmemek istediği şey nedir? Bunu anlamak zorundayız. Bunu günlük hayatta günahlardan kaçınma olarak, büyük günahları işlemekten kaçınmak gibi anlıyoruz; tabii ki bir düzeydeki manası budur.
Ama çok daha kapsamlı düşündüğümüzde şu demektir: seni sınırlı, geçici bir varlık olarak, duygularıyla, düşünceleriyle, yapıp ettikleriyle ya da yapamadıklarıyla tanımlayan her türlü benlik algısından Allah'a sığınman demektir. Her türlü benlik algısı seni bu peygamberin duasındaki kaçındığı noktaya düşürür.
Çok üzgün olduğunda, "ben çok üzgünüm" dediğinde — bakın, içimizde üzüntü olduğunda demiyorum, içinde bir üzüntü duygusu olabilir, kederli bir duygu durumu olabilir, kaygılı bir düşünce olabilir, bu ayrı bir şeydir, lütfen buna dikkat edin. Çünkü bunu karıştırdığımızda "biz duygusuz mu olacağız, düşüncesiz mi olacağız" gibiyanlış sorular aklımıza geliyor. Kastettiğimiz şey kendini bir duyguyla tanımlamandır. Mesela hayatının en dürüst ilişkisini yaşıyorsun bir insanla; arkadaşın, eşin, dostun, çocuğun olsun; dünyanın en masumane ilişkisini yaşıyorsun, beklenmedik bir vefasızlık gördün. "İnsanlar bana karşı çok nankör" dediğinde nefsinle baş başasın demektir. Ama ne şartla? "Ben insanların nankörlüğüne muhatabım ama ben bunu hiç hak etmiyorum, bu nasıl bir dünya" diye düşündüğünde ve kendini nankörlüğe maruz kalmış bir insan olarak algıladığında bir tuzağa düşmüş demektir. Masumane bir şeyden bahsediyorum, tırnak içinde büyük bir günah, yalan söylemek, hırsızlık yapmak, gayrimeşru bir ilişki — bunlardan bahsetmiyorum. "Ben hayatta hep nankörlükle karşılaştım, kimseden iyi niyet görmedim" diyorsanız siz nefsinizle baş başa kalmışsınız demektir.
Peki nefsinle baş başa kaldığında ne oluyor? Kendinden kopuyorsun, gerçek kendinden kopuyorsun. Bir duyguyla, bir düşünceyle, bir davranışla veya size dair yapılan bir tutumla özdeşleştiğinizde — "ben büyük bir haksızlığa uğradım, hele hele ben hayatımda hep haksızlığa uğruyorum, kimse hakkımı vermiyor" diye düşündüğünüzde — siz nefsinizle baş başasınız demektir.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam, bir iki yıldır sizi dinliyorum ama kendimde böyle bir benlik, ego göremedim hâlâ diyor, bir an görecek gibi oldum ama onu da unuttum ne olduğunu diyor. _(Cevap:)_ Şimdi biz böyle bir durumdayız. Farkında değiliz ki, o bizim
ego dediğimiz — kelimelere takılmayın arkadaşlar — kendinizi bir ilişkinin parçası, kendinizi anne babanızın dünyaya getirdiği bir varlık, kendinizi anne babanızın davranışlarına muhatap olup bunun üzerinden tanımlamaktan tutun da, hayatta bir şeyi başarıp başaramama algısının içinde olmaya kadar her türlü düşünce, duygu, davranış hikayesi egodur, sahte benliktir, nefsaniyettir. Kısaca ne isim koyarsanız koyun, bunlar bizi gerçek kendimizden alıkoyan, hakikat ile aramıza perde olan şeylerdir. Ve bunları fark etmediğimiz müddetçe hayatımızda hayat olmayacaktır. Hayatınız ya "çok mutlu oldum, şöyle oldu" ya da "çok üzgünüm, şöyle oldu" — bu ikisi arasında sürekli gidip gelecektir.
Olumlu Duygular da Aynı Tuzaktır
Burada kastettiğim şey, özdeşleşmemeniz gereken şeyin sadece negatif olaylar olmadığıdır. Bir başarıya ulaşıp "işte hayat buymuş, kendimi gerçekleştirdim" demeniz de sahtedir. Kastettiğimiz şeyin içeriğinin olumlu veya olumsuz olmasının bir önemi yoktur. Olumlu da aynı tuzaktır, olumsuz da aynı tuzaktır, hiçbir farkı yoktur.
Sizi gerçek kendinizden alıkoyan imgesel bir kimlik, bir benlik, bir algının tuzağına düşersiniz. Ve o sizin gerçek kendinizi görmekten alıkoyar. O yüzden hayatta bir duygu, bir düşünce, bir davranış üzerinden kendinizi tanımladığınız cümlelere biraz dikkat etmeniz gerekiyor. Bunu ta çocukluğunuzdan itibaren alın: "ben anlaşılmayan çocuktum, sevilmeyen çocuktum, görülmeyen çocuktum, vazgeçilmiş bir çocuktum." Ne tür hikaye üretmişseniz çocukluğunuzla ilgili, oradan başlayın. Bu sizin sahte kendilik hikayenizin başlangıcıdır. Oradan ipin ucunu tutarsanız ve bunları teker teker sakin bir şekilde silebilirseniz — bu silmek "bırakmaktır," "ben öyle değilim, ben bu değilim" demektir — bu sahte bir hikaye.
"Ben Öyle Hissediyorum": Egonun En Mükemmel Tuzağı
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam ama ben böyle hissediyorum diyor. _(Cevap:)_ Ben de diyorum ki zaten problem bu. Bak sen böyle hissediyorsun, böyle hissetmekle sankibu gerçek bir şeymiş gibi. "Ben öyle hissediyorum" — bu his kavramına çok dikkatinizi çekmek istiyorum. Aldatıcı hisler de vardır, isabetli hisler de vardır; bütün hisleri atın demiyorum, o kadar insafsız olmayacağım şaka yollu diyorum. Bütün hisler aldatıcı değildir. Ama işte "ben öyle hissediyorum" — egonun en mükemmel tuzağıdır. Ne diyebilirsiniz o zaman? "Ben öyle hissediyorum," hadi çık işin içinden.
Peki o his, gerçek olmayan bir olguyla bağlantılı bir aldanış hissiise — yani sen bir olay yaşamışsın, aslında orada bir duygu hali yaşamışsın, oraya kadar bir sıkıntı yok, ama o duyguyu kendin olarak tanımlıyorsun: "ben böyle hissediyorum." Öyleyse şu an hepiniz kalkıp gitseniz benim içimde "umursanmıyorum" hissi olabilir. Ama ben hemen arkasından "insanlar umursamıyor, çok nankörler" diye bir hikaye ürettiğim anda ben tuzağa düştüm demektir. O anda umursanmıyormuşum gibi bir his olabilir, onu bile analiz etmem gerekir: acaba umursamadıkları için mi, başka bir nedenle mi?
İkincisi, sizin umursamamanız benim umursanmayacak biri olup olmadığıma delil olamaz değil mi? Bakın sahte benlik bu şekilde ürüyor. Biri seni umursamıyor, sen de umursanmadığını düşünüyorsun. Ondan sonra hikaye başlıyor: "beni nasıl
umursamazlar, ben bunlar için neler yapmıştım, vakit verdim, onu yaptım bunu ettim, buna rağmen umursanmıyorum."
Geçen bir arkadaş dedi, "ben sizin sohbetlerinize bir daha gelmeyeceğim." "Niye?" "Bana iyi gelmiyor" diyor. "Tamam olabilir" dedim. Şimdi ben ona "hangi 'bana' iyigelmiyor?" diyecektim, zaten kendi söyledi: "biliyorum ne diyeceksiniz, hangi 'bana' iyi gelmiyor." "Tamam" dedim, "sen anlamışsın mevzuyu da bir yerde takılmışsın artık, o da senin alanın." Peki ben bu durumda "hem anlamıyor hem beni eleştiriyor bir de gelmeyeceğim diyor, sanki çok mu umurumda" diye hikaye üretmeye başlasam ne olur? Bir tuzağa düşmüş olurum. Dolayısıyla bakın ta çocukluk hikayenizden alın bugüne kadar gelin, ürettiğiniz "ben" cümlesiyle ürettiğiniz bütün hikayeler sahtedir. Bunu bu kadar net ifade edebilirim. Çünkü o "ben" değildir. Hani modern psikolojide çok yaygındır: "insan ötekiyle vardır, ötekiyle kendini fark edersin" gibi bir hikaye anlatılır. Bu psikolojik ben için doğrudur. Ama hakiki ben için doğru değildir.
Kâmil İnsan ile Aramızdaki Fark: Özdeşleşmemek
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam, kemalatı olmamış insanlar herhangi bir olay yaşadıklarında duyguyu direkt tanımlama olarak görüyorlar, algılıyorlar. Yoksa Allah onları nefsinden bir şekilde algıladığında bir ruhu adından tutar oluyor mesela, oradaki o fark nasıl? _(Cevap:)_ Kâmil insanla bizim aramızda özünde hiçbir fark yoktur.
Kâmil insan da senin benim hissettiğimiz duygu durumlarını duyabilir. Fakat onlarla özdeşleşmez. Doğal duygu durumları vardır, doğal olmayan duygu durumları vardır, bunları ayırarak bakmak gerekir. Doğal olmayan bir duygu durumu olduğunda — nasıl örnek verebiliriz? Biraz şok halinde yaşanan bir durum, beklenmedik bir şey yaşanacak durum.
Şöyle basit bir örnek vereyim: mesela peygamber arkadaşlarıyla konuşurken dışarıdan bir adam geliyor, peygamberin elbisesinden çekiştirip "bana hakkımı ver, benim ihtiyacım var, beytülmalden bana bir şey ver" diyerek böyle sert bir şekilde elbisesini tutuyor ve boynunda bir iz bırakacak derecede sert bir tutum sergilediğinaklediliyor. Şimdi peygamber duygu olarak — bu rahatsız edici bir şey, bu doğru bir şey değil — bir şey hissetmiş olabilir. Fakat peygamber orada ne o duyguyla özdeşleşiyor ne de "bana bunu nasıl yapar, kim bu, kendini ne zannediyor, benim kim olduğumu bilmiyor mu" gibi bir hikaye üretecek ego zemini var. Sadece o hareketin kaba, yanlış bir hareket olduğunu görüyor. Bu kadar. Böyle bir durum vardır. Mesela eğer bir peygamber kendisine yapılan bir kötülük veya vefasızlık yüzünden "bunlar bana nankörlük yapıyorlar" diye düşünse bu cehalettir. Bir peygamber bunu düşünmemelidir. Düşünürse Allah onu uyarır: "sen ne yapıyorsun" gibi. Kızdığında Allah der ki "sen ne demeye kızıyorsun, kavmin sana bunca yıl tebliğ yaptığın halde ne demeye kızıyorsun, bu nereden geliyor, farkında değil misin" gibi.
Dolayısıyla bakın doğal duygularla doğal olmayan duygu durumlarını ayırmamız gerekiyor. Örneğin nankörlük kavramı: kimse gerçek anlamda bir insana nankörlük yapamaz. Bir insan bir insana gerçek anlamda hakiki anlamda nankör olamaz. Neden? Çünkü nimetin kaynağı insan değil. Bir insan nasıl bana nankör olabilir? O
karşındaki kişi bana nankörlük yapıyor olabilir tırnak içinde, ama ben nasıl "bana nankörlük yapıyor" diyebilirim ki? Egon demek isteyebilir "bana nankörlük ediyor" falan ama diyemiyorum. Mesela ben yıllardır o keyfi yaşayamıyorum — "millet bana nankörlük ediyor" falan. Neden? Çünkü nimetin kaynağı ben değilim.
Daha bugün bir arkadaş dedi ki, işte enneagram eğitimi veren bir arkadaş demiş ki"benim hakkımda o eğitimi verecek yetkiye sahip değil." Şimdi baktım içime, içimde bir şey çıkmadı. Neden? Kendimi o bilgiyi veren biri, bu konuda yıllarca çalışmış biriolarak görmüyorum ve bunu söyleyen kişi zahiren de benden bunu öğrenmiş enneagramla. Ama şimdi bende böyle bir duygu oluşmuyor. "Ya o mu dedi, ya böyle insanlar da var, nankörlük böyle bir şey" — bunu diyecek içimde bir yer bulamıyorum. Öyle bir yer yok. Neden? Çünkü bilginin sahibi değilim, kaynağı da değilim.
Aktarmışsam da fıtratımın gereği aktarmışımdır. Ne diyebilirim ki o insana? "Ben öğretmiştim" diyemem, "aktarmışım, o da öğrenmiş, kim ki o" diyemem, "ben onun ikikatı çalıştım" diyemem, hepsi boş şeyler bunlar.
Mesela verdiğimiz peygamberle ilgili örnek: bir insanın kaba davranmasının hoş olmadığı hissi doğal bir duygudur, bu hoş bir şey değildir. Veya bir insanın kibirlidavranması — bu hiç hoş bir duygu değil, dersin. Ama "bana nasıl kibirleniyor" diyorsan bu doğal bir duygu değil. Hele hele içinde onun kibrinden dolayı aşağılık duygusu hissediyorsan hiç doğal değil.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Peki kâmil insanlar o duyguyu ne kadar yaşarlar, nasıl bir duygu yaşarlar? Bir şok yaşanıyor mu orada? _(Cevap:)_ Yok, orada bir şok yaşanmıyor, şok yok, travma da yok. Mesela kibirli bir insan bizde fıtraten bir hoşnutsuzluk oluşturur, dersin ki "hoşlanmadım onun tavrında," bu bir duygudur. Ama "o kim ki, o kendini ne zannediyor, biz de insanız falan" diyorsan orada bir problem var, o doğal bir durum değil.
Şimdi Peygamber Efendimiz'in evladını kaybetmesinden sonra üzülmesi, ağlaması doğal bir durumdur. Kalp hüzünlenir, göz yaşarır, bu doğaldır. Ama bağırmanın doğru olmadığını söylüyor. Bir de amcasının hidayete vesile olmamasından dolayı üzülüyor, doğal olarak, insan olarak üzülüyor; Allah tarafından uyarılıyor. Bir de Hudeybiye'den sonra "kurban kesin" dediği anda sahabe kesmeyince peygamber bir şok hali yaşıyor mu? Yok. Validemizin işaretiyle önce kendisi kesiyor, onlar da onun kestiğini görüp kesiyorlar. Yani Hudeybiye'de peygamber bir şok yaşamıyor. Sadece ashabına bir talimat söylediğinde onlar şok olmuş; peygamber şok olmamış. Peygamber getirdiğiniz hayvanları kesin dediği halde herkes donmuş gibi, dumura uğramış gibietkileniyor. Peygamber orada "niye böyle davranıyorlar" manasında bir düşüncesi, hissiyatı var, o zaman da Ümmü Seleme validemiz "Ya Resulallah, sen kes, onlar da keserler" diyor. Yoksa peygamberde bir şok yoktur.
Hiçbir Olayı Büyütmeyin: Şok Olmak Kendini Küçültmektir
Şok olacak bir şey yok arkadaşlar, biraz bunu anlamamız gerekiyor. Bazen egomuzda "şok oldum" böyle bir şeyi büyütünce sanki kendimizi mi büyütüyoruz?
Halbuki bir şeyi büyüttükçe sen küçülüyorsun aslında, kendini küçültüyorsun orada.
"Şok oldum" dediğinde aslında bir olay tarafından kuşatılan bir varlığa kendiniçeviriyorsun, kendini öyle zannediyorsun. Bir olay yaşanıyor ve bu seni şok ediyor — olay çok büyük mü demek istiyorsun? Hayır, olay büyük değil. Hatta ben çok insanda bunu görmüşümdür, "bu şok edici bir şey değil, nasıl olur" diyor. "E olur" diyorum ben de, "bak şunu yaşadım, senin yaşadığının on katı büyük ama şok olmadım." "Şok oldum" deyince o olay çok büyükmüş gibi, "ben de mazurum" mu demek istiyor egomuz? Biraz oraya dikkat etmemiz gerekir.
O yüzden hiçbir olayı büyütmeyin hayatınızda. "Ben çok büyük bir acı yaşadım" — böyle deme bile, "ben küçük bir acı yaşadım" de. "Annem, babam, üç kardeşim trafik kazasında öldü, aileden bir tek ben kaldım" — bu küçük bir acıdır, büyütme bir şey yani. Büyütünce ne oluyorsun? Bir dikkat et, büyütünce küçülüyorsun. Büyütünce sanki o olayın altında kalan bir insana dönüşüyorsun ve ömrün boyunca da o olayın altından kalkamıyorsun.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam hayatta şoklanacak bir şey var mı? _(Cevap:)_ Yok yani.
_(Bir dinleyici katkı yapar:)_ Sizin ve arkadaşlarımın verdiği örneklerde sizden ilk kez duyduğum bir sözü hatırlıyorum: bir bilgenin sözünü aktarmıştınız, "ne ile karşılaştığın değil, onu nasıl karşıladığın önemli." Birçok olumsuzlukla karşılaşabiliriz, egonun bir takım yansımalarıyla karşılaşabiliriz; önemli ve değerli olan bizi biz yapan şey onu nasıl karşıladığımızdır. _(Cevap:)_ Evet, aslında hep söylediğimiz, bir olayı yaşayan kimdir? O "kim" dediğimiz varlık nedir? Bir bakalım, o kendini nasıl hissediyor? Bu aslında olaylardan değil, olayları karşılayandan yana bir dikkatimiz olması gerektiğini anlatıyor. Ve hakiki sabır, bakın ayette geçiyor, "Allah iledir." Sen, Allah'ın sana verdiği gerçek kendilik bilincine sahip olduğunda hakikaten sabredebilirsin. İşte egolarımızın sabrı — egomuz sabrı öyle anlıyor, "tahammül ediyorum, sabrediyorum, zaten başka çarem yok" diyoruz.
Nasr Suresi: Mekke Fethinde İstiğfar Neden Emredildi?
Bakın burayı bir şeyle bağlayacağım. Nasr Suresi'nde istiğfar kavramı geçer peygamberle ilgili. Hatta bazıları "bak, peygamber Hz. Muhammed bile haşa kibirlenmişti, orada istiğfar etti" gibi tamamen yanlış, cahilce bir yorum yapanlar da oluyor. Ayet Mekke'nin fethi üzerine gelmiş bir ayet olduğu söyleniyor. Allah'ın verdiğimuvaffakiyet, Allah'ın verdiği başarı olduğunda ve insanlar bölük bölük dine girdiğinde, "Allah'ı tesbih et, Allah'ı hatırla ve istiğfar et" diyor. Nedir bu? Peygamber orada günah mı işledi acaba, istiğfar et deniyor? Hayır. Orada peygambere Allah şunu diyor: ben sana büyük bir muvaffakiyet, büyük bir başarı verdim, kovulduğun yerden yedi sekiz sene sonra dönüp müzaffer bir komutan gibi giriyorsun ve insanlar bölük bölük dine giriyor, sen bir zamanlar korunan bir insandın. Buna karşı Allah'ı hatırla, onun yüceliğini, mükemmelliğini hatırla.
Bu aynı zamanda ne demektir? Kendini de hatırla. Çünkü sen Allah'la var olan bir varlıksın. Allah'ı hatırlamak kendini hatırlamaktır, kendini hatırlamak aynı zamanda
Allah'ı hatırlamaktır. Siz şimdi düşünün, "kendimi hatırlıyorum" dediğiniz zamanlarda Allah'ı mı hatırlıyorsunuz? Çocukluğunuzu hatırladığınızda Allah mı aklınıza geliyor yoksa anne babanızın yaptıkları mı geliyor? O yüzden buraya dikkat edin. Allah'ı hatırlamak gerçek kendini hatırlamaktır, gerçek kendini hatırlamak aynı zamanda Allah'ı hatırlamaktır. Ve ne diyor Allah? Rabbini tesbih et, hamd ile tesbih et ve gerçek kendini koruyacak şekilde onu muhafaza et. İstiğfar budur. Yani bir şeye onu kirlerden koruyacak bir elbise giydirmek veya bir kılıfla korumak.
Kendinizi ne ile koruyacaksınız biliyor musunuz? Kendinizi fakr ile koruyacaksınız.
Bütün iyiliğin, hayrın Allah'tan geldiği bilinciyle koruyacaksınız. Allah peygambere demiş oluyor ki — zaten o biliyor da — sen bu Mekke'yi kendi gücünle fethetmiyorsun, kendi gücünle müzaffer olmuyorsun, kendi gücünle bu insanlar dine girmediler. "İşte biz çok büyük emekler çektik, mücadele ettik" gibi büyük kişilerin hayat mücadelesi anlatılan hikayeleri düşünün. Yok kardeşim, bak, bunların hepsini Allah lütfetti, bu kadar. Sen kendi gücünle Mekke'yi fethetmedin, kendine ait bir gücün de yok; sen kendi gücünle bu insanların bu dine girmelerini sağlamadın, yaptığın mücadeleyle de bunları yapmadın. Allah'ın sana lütfettiği, Allah'ın o mükemmel kudretinin, hikmetinin, ilminin senin üzerinde inkişaf etmesi neticesinde bunlar gerçekleşti. Sen de gerçek kendinin bilincinde olarak bu süreci yaşa. İstiğfar budur.
Sahte benliklerden veya şeytandan gelebilecek olan etkilere karşı kendini, o gerçek kendini koru.
Zaten koruduğunu da görüyoruz: Mekke'dekiinsanlar korkuyorlar, "peygamber bize ne yapacak, biz ona neler yapmıştık, şimdi o da fırsatını buldu" diye. Ne diyor peygamber? "Benim durumum Yusuf ile kardeşleri gibidir. Hepiniz serbestsiniz." Sadece kişisel olarak bazı suçlar işleyenlere karşı bir kısas emri var, onun dışında hiç kimseye karşı "sen ben Mekke'deyken ne yapmıştım biliyor musun, gel bakalım, hadibakalım şimdi ne yapacaksın, şimdi elime düştün" demedi peygamber. Neden?
Çünkü istiğfar etmişti. Neyden? Sahte benliklerden ve şeytandan gelebilecek her türlü örtücü, kirletici şeyden korunmuştu. Peki peygamberin aklına gelmiyor mu böyle bir şey? Aklına gelmesi sizin aklınıza gelmesi gibi değil ama tamamen teorik olarak aklına geliyor olabilir: "benim durumum Yusuf ile kardeşleri gibidir, hepiniz güvendesiniz" diyor ama nefiste şey olmaz mı, "hiç olmazsa şuna bir hesap sorayım" gibi bir şey egonun içinden geçmez mi? Geçebilir. O nedir? O seni gerçek kendiliğinden örten bir şeydir.
Fakr Bilinci: Hiçbir Şeyin Sahibi Olmamak
Gerçek kendini korumak için fakrını hissetmelisin. "Ben hiçbir şeyin sahibi değilim ve ben mutlak hayır kaynağından gelen hayrı güzel bir surette kabul etmek pozisyonunda olan biriyim, kimseden alacaklı değilim, kimse bana borçlu değil." Hatta bana yanlış yapanları da öyle bir yere koymuyorum, "bana niye böyle yaptı, ne olacak ki" diyorum. Bak, niye biz geçmişte insanların bize yaptıklarından dolayı çok rahatsız oluyoruz? Çünkü zarar gördüğümüzü zannediyoruz. Ama hakikatte, tekrar
ediyorum, gerçek kendimiz zarar görmez. Bunu idrak ettiğiniz zaman gerçek affetme meydana gelir.
"Ya Allah Allah, bana sağanaklar gibiilim, irfan, muhabbet, şefkat, sevgi, adalet, sorumluluk hissi veriyor. Ben ne yapayım? Şimdi böyle oturayım mı, milletten de ödül yok falan mı diyeyim, yoksa büyük bir hamd ile, büyük bir şükür ile bu sonsuz gelen nimetlerden hem manen istifade edip hem de bunları doğal olarak aktarayım mı?" Bu böyle bir anlayış. Yoksa bakın o sahte benlikler ne diyor? "İnsanlar anlamıyor ki, teşekkür bile etmiyorlar, insanlar kıymetini bilmiyor" — benim öyle bir benliğim olmaması lazım. "Olmaması lazım" derken o sahte bir benlik. Ondan kurtulduğumda zaten bu soru da ortadan kalkacak. Çünkü o benlik diyor ki "o zaman ben neyle motive olacağım?" Abi kusura bakma, bilmiyorum neyle motive olacağını ama ben senden uzaklaştım, ben seni bıraktım, bizim aramızdaki muhabbet bugün itibariyle son bulmuştur, dolayısıyla sana teşekkür ediyorum deyip o benliği bırakmam lazım. O benliği pışpışlayamam, onu memnun etmek için "merak etme, iyiinsanlar da vardır" diye onu kandıramam, veya onun beni kandırmasına da meydan vermemeliyim. O benlik sahte bir şey. Allah'ın sana verdikleriyle mutlu ol ve sana verdiklerini hayatla, insanlarla paylaş. Bu ne kadar muazzam bir özgürlük, ne kadar muazzam bir gayret, canlılık ve azim bilincidir.
Bakın Allah peygamber için "sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun" demiyor mu? Demek ki peygamberde sizden bir şey isteyen bir benlik yok demektir.
İşte insan olmak bu demektir aslında. "Ben fıtratımın gereğini yapıyorum, niye yapıyorum, kıymetini bilmiyorlar" falan diyen bir benliğim yok. Kıymetim bilinmiyor diye düşünen bir benliğim varsa ona yol veriyorum, teşekkür ediyorum, güle güle diyorum. Ona güle güle demezsen o benim gerçek kendime güle güle diyecek: "ben niye yapayım, ben bu iyi şeyi niye yapayım, niye merhametli olayım, niye yardım edeyim" diyecek. Haniinsanlar soruyor, ahlakın kaynağı nedir? Ahlakın kaynağı Allah'tır, ahlakın kaynağı senin fıtrat bilincindir. Öbür ahlakın kaynağı egodur: "ben dürüst olursam onlar da dürüst olur, o yüzden toplumsal sözleşme yapalım, hepimiz dürüst olalım" — o da bir ahlaksa da o ego ahlakıdır.
Şimdi bedel ödetmek benim egomla bedel ödetmek değildir. Ben bir çocuğum olduğunda, o çocuğa gerektiği zaman "sen yarısını biriktir, ben de yarısını sana vereyim" der, bu çocuğu yetiştirmek içindir, yoksa ona bedel ödetmiyorum. Kimseye de biz bir bedel ödetmiyoruz, ödetmek gibi bir sahte hikayemiz olmamalı. Veya kadın erkek ilişkilerinde şey var: "insan emek verdiğine düşkünleşir, öyleyse ne yapacağım, emek verdireceğim ki bana düşkünleşse." Ya işte "ben iki yıllık bir ilişkim var, ne kadar harcadım, para olarak şu kadar, zaman olarak şu kadar, o zaman bırakmakta zorlanıyorum" — böyle saçma sapan bir yere oturtulan bir ilişki olabilir mi ya? Ama oluyor değil mi? Peki bu ne sayesinde oluyor? Bu sahte benlikler sayesinde oluyor.
Önce şunu soracaksın kendine: ben niye böyle bir ilişkiyi sürdürme ihtiyacı duyuyorum acaba, niye böyle bir ilişki arıyorum acaba? Önce oradan başlayacaksın, sonra bu sahte psikoloji gurularının bu sahte hikayelerine prim vermeyeceksin. Çünkü anlamsız şeyler bunlar.
Nankörlük Kavramının Yanılgısı
Benim içimde bir benlik "İsmail, sana karşı çok nankör" diyorsa — bana biri nankörlük yapmış, biri kötülük yapmış, benim ilgilendiğim bir alanım olmamalı o. İçimde niye "sana karşı nankörlük yapılmış" diyen bir benlik var? Nasıl bana karşı nankör olabilir?
Mülkün sahibi Allah değil mi? Veya bir anne baba olarak düşünün: çocuğunuzu nankör görüyorsanız siz nankörsünüz. "Ben nasıl nankör oluyorum?" diyeceksiniz — siz Allah'tan geleni görmüyorsunuz. O yüzden siz kendinizde olanı kendinizden zannediyorsunuz, kendinizde olanı Allah'tan görmüyorsunuz. Baş nankör sizsiniz. Öbürü de size nankörlük etmiş olabilir ama siz o asıl nankörü görmediğiniz için silsile halinde hatanız devam ediyor.
Ben birisi zahiren bana nankörlük yaptığında ben niye bana nankörlük edildiğinidüşüneyim ki? Öyle bir durum yok, öyle bir realite, öyle bir zemin yok ortada. Bunu kavradığınız zaman büyük bir özgürlüktür bu. Kim size ne söylerse söylesin, şok olmazsınız. Herkes nankör falan, Instagram'ın yarısı bununla dolu değil mi? Herkes nankörlüğe maruz kalıyor. Ben de onları okudukça bazen bakıyorum, "sen gerçek nankörlüğün farkına varsan, en başta nefsinin nankör olduğunu görsen, orayı temizlesen" — hakikaten benden bir şey yok yani. Bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar Allah'tan. Ben hem onların alıcısıyım hem de onların yansıtıcısıyım doğal olarak. Bu ilişkiden daha başka bir ilişkide tanımıyorum hakikatte. O zaman bu ne kadar büyük bir özgürlük, zihniniz ne kadar açılır değil mi? Aslında zaten siz osunuz. Biz bunu özgürleşmek için yapmıyoruz, özgür olan gerçek kendimizi fark ettiğimizde diyoruz ki"bu gerçekten özgürlük buymuş." Hiçbir yük taşımıyorsunuz.
Sahte Motivasyonlar: Takdir, Şöhret, Para
_(Bir dinleyici sorar:)_ Motivasyonunuz bu mu olmalı hocam, arkadaşınızın sohbetine karşı? _(Cevap:)_ Tabii ki ya. Motivasyonumuz şu olmalı bakın: Allah diyor ki "ben sana isimlerimi öğrettim, yeryüzünde bir halife var edeceğim" diyor. Sen böyle bir varlıksın. Bundan daha başka bir motivasyon tanımıyorum. Allah kendiisim ve sıfatlarını âleme yansıtıyor. Senin şu bardağı kaldırman bile Allah'ın kudretinin bir yansımasıdır. Birine gülümsemen bile Allah'ın sevgi ve şefkatinin bir yansımasıdır. Çocuğuna duyduğun merhamet ilahi merhametin bir yansımasıdır. İlmin, onun sonsuz ilminin binlerce perdeden geçmiş küçük bir gölgesidir. Sen böyle bir varlıksın. Bundan daha büyük bir motivasyon olabilir mi? Yoksa "insanlar seni takdir edecekmiş, meşhur olacaksın, tanınacaksın, para kazanacaksın" — ben bunlarla motive olabilecek bir benlik taşıyamıyorum, öyle bir benliği taşımayı ağır bir yük addediyorum. "Takdir edecekler" bana çok yabancı geliyor. Eğer gelmiyorsa içimdeki o sahtekâr benliği bulmalıyım.
Yoksa oradan bir benlik girer: "insan da şöhreti seviyor ya, kim sevmiyor ki." Oradan da bir giriş yapıyor bir benlik, oradan gol atıyor zaten. "Kim sevmiyor ki" — mevzu bitti, yenildin, farkında değilsin. Kim şöhreti sevmez ki, kim parayı sevmez ki, kim ünlü olmayı sevmez ki, kim takdir edilmeyi sevmez ki? Kim tarafından takdir edilmek kardeşim? Bir dur bakalım, kim tarafından? Allah mı takdir ediyor? Eyvallah.
Peygamber mi takdir ediyor? Baş üstüne. Kâmil bir insan mı o bilinçle takdir ediyor?
Ne kadar güzel, müteşekkir olursun, onun takdirine layık olmaya çalışırsın. Ama bilmem kim seni takdir ediyor, niye? Bir gün biri bana demişti ki "İsmail, ben falanı çok seviyorum." "Niye?" "Bana çok saygı duyuyor" dedi. Böyle bir dünyada ne yapayım ki takdiri, ne anlamı olabilir? Bu bir bilgenin ifadesidir: "kendini Allah'a veren âleme Allah'ı verir" diyor. Kendini Allah'a ait gördüğünde ve kendini ona teslim ettiğinde Allah'tan gelen şeyleri de âleme verirsin, hem de nasıl verirsin? Nefsinin izini koymadan, egonun damgasını basmadan. Bak ağacın verdiği elmaların üzerinde "bunu ben mi yaptım" diye yazıyor mu? Yok. Ama işte biri yemek yapıyor, "bu yemeğiyaptım, beğendin mi" diyor, beğendim diyorum, "tabii ki ben yaptım, başarılı olmuşum" diyor. Niye böyle bir benliğini o yemeğin üzerine koyuyorsun? Allah o nimeti veriyor, kullandığın yufkanın buğdayının oluşmasında güneşin etkisi var değil mi? Güneşi oraya sen mi koydun?
Nefsin Zekâtı: Yüzde Yüz Teslimiyet
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam, her an kontrolümüzü mü alacağız? _(Cevap:)_ İşte onu istiğfar demek. Peygamber "ben günde yüz istiğfar ederim" der, aslında bunu bize öğretiyor. Diyor ki: gerçek kendinizi korumak için sahte kendiliklerin hücumuna karşı uyanık olun. Gerçek kendinizi korumak için sahte benliklerden, şeytandan gelebilecek dalgalara karşı uyanık olun, istiğfar edin. "Ha bak, ben hakiki sahibi değilim, abi sen iyi biliyorsun, benim hayatıma dokunmadın, benim bir hikayem yok" — bunlar benim dünyamda olmamalı.
Bir gün biri demişti ki, bana biraz "insanın çok fedakâr olması lazım, çok verici olması lazım, teslimiyet içinde olması lazım" diye bir şey anlatmıştım, adam dedi ki "ben zekâtımı fazla fazla veriyorum." "Abi" dedim, "malın zekâtının bir ölçüsü vardır ama nefsin zekâtının ölçüsü yoktur. Onu yüzde yüz vereceksin." "Anlamadım" dedi. Ben de anlatmadım, çünkü baktım kafa orada değil. Bakın benliğinizin yüzde yüzünü Allah'a teslim etmek zorundasınız. Yüzde doksan dokuz nokta dokuz bile teslim etseniz sıfır nokta bir kaldı ya, o çoğalıyor. Mayalanan bir şey çünkü, mübarek. Hanibazı şeylerde, diyelim bir mikropta veya amip gibi şeylerde az bir şey bile kalsa sporlanarak, bölünerek çoğalıyor; e bu böyle bir şeydir. Bir zerre kadar kalmayacak, tümünü vereceksiniz. Teslim olmak, Allah'la teslimiyet anlaşması yapmak değildir; teslim olmak nefsi bütünüyle Allah'a teslim etmektir, bir zerre bile bırakmayarak. O zaman bu büyük bir farkındalıktır aynı zamanda; onu tam olarak verdiğin zaman kurtulursun. Yoksa o sana sürekli ömür boyu hikaye anlatır; ömür boyu karşılaştığı haksızlıklardan anne babasından başlar kırk sülalesine kadar gider, hayatta yanlış yapan insanlar onun sürekli derdi olur. Neden? Çünkü bir benlik "benim hakkım var" diyor. Hak olan, Allah'tan geleni güzel bir surette kabul edip yaşamak ve doğal bir akış içinde yansıtmak. Benim en büyük hakkım budur, hatta gerçek hakkım budur. Diğeriizafi hikayelerdir. Kendi hakkım dediğim hak bile Allah'ın hakkıdır. Allah namına ben o hakkı koruyorum. Allah bana hayat vermiş, kimin hayatı bu? Kimin Hay isminden geliyor? Allah'ın Hay isminden geliyor. Ben hayatımı kendi namıma korumuyorum, Allah namına koruyorum. Hiçbir problemim yok, o zaman gereksiz hikayelerden de kurtuluyorum.
Galibiyet ve Mağlubiyet Nedir Gerçekte?
Mesela kendinizi Hazreti Yusuf'un yerine koyun, kendinizi Hazreti Muhammed'in yerine koyun, Mekke'yi fethederken nasıl olurdunuz? O nasıl bir bilinçteydi? Öyle bir bilinçliydi ki Hudeybiye'de de şok olmadı. "İşte biz Mekke'ye gideceğiz, orada ibadetimizi yapacağız" — öyle bir hikayesi yoktu.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam ama o süreçten geçiyor, hani Resul olmadan önce Hira'ya çıkıyor, orada kendini dinliyor. _(Cevap:)_ Güzel kardeşim, hayır. _(Dinleyici devam eder:)_ Kur'an'da geçiyor, "kötülüklerden arınanlar kurtuluşa erer" gibi bir ifade var, bunun çok farklı anlamları olabilir mi, Budizm'de de "aydınlanma" deniyor, aynı şey olabilir mi? _(Cevap:)_ Beni tuzağa düşürmeyin arkadaşlar, size açık söylüyorum, bu benim için problem değil. Her insan gerçek kendini bulabilir. Budist de olsa bulabilir, hatta ateist de olsa bulabilir. Yeter ki o yolu kendine kapatmamış olsun.
Ateist olur ama bir açık kapı bırakmıştır, oradan kendini bulur, kurtulur. Ama ateist olarak kurtulmaz, artık ateizmi bırakmış olur, çünkü kendini bulmuş olur. O yüzden kendini bulma yolu, dolayısıyla Allah'ı bulma yolu herkese açıktır. Kâfire de açıktır, Budiste de açıktır, Hindu'ya da açıktır, herkese açıktır. Ama onlar bizim ilgi alanımıza girmiyor. Sen kendi kapını keşfetmeye çalış. Sen kendiiçindeki kapıyı bul. Herkes için kapı açıktır. Neden? Çünkü herkes Allah tarafından var edilmiştir, aynı fıtratla donatılmıştır. Ama kendi egosu yüzünden kendine kapıyı kapatıyor. Herkese açılan kapı özünde aynıdır. Onu bulduğunda herkes aynı şeyi bulur.
O kapıyı keşfettiğinizde emin olun hayat ne olursa olsun problem olmayacaktır. Siz elinizden gelen çabayı göstereceksiniz. Bir savaşta yenseniz de özünüz için fark yoktur, yenilseniz de. Bakın Allah'ın öldürülmüş peygamberleri de var değil mi? Böyle insanlarda garip bir şey var, "çok dua ediyorum, Allah isteklerimi yapmıyor, Allah sen emir eri misin, niye böyle diyorsun" — veya sen kendi benliğinin isteklerini niye Allah'ın hikmetinin, takdirinin önüne koyuyorsun ki? Tabiiisteyebilirsin, Allah'tan her şey isteyebilirsin, problem değil. Ama şunun bilincinde ol: Allah bir şeyi vermeyidilerse onu kimse engelleyemez; vermemeyi dilemişse de hiç kimse onu sana veremez. İki, önemli olan Allah'la arandaki bağı keşfetmektir. Yoksa "Allah'tan bir şey istiyorum, yapıyor mu yapmıyor mu, hadi yaptı, bakalım gene yapacak mı" falan diye değil. Hiçbir peygamber "Allah benim isteklerimi yerine getirmiyor" dememiştir.
Taşlanmıştır, "Allah bizi nasıl seviyor, sevgisi böyleyse yandık" falan demiyor. Peygamber kendine ve Allah'a nasıl bakıyor? Birileri zulmettiğinde "adalet yok mu bu devlette, Allah nerede" diye mi bağırıyor? Yoksa kendinin Allah'la olan bağının derecesine mi bakıyor?
İşte Taif'te yaşanan da budur arkadaşlar. Peygamber orada "Ya Rabbi, eğer seninle aram iyiyse, sen benden razıysan başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok" diyor.
Gayret ederim, mücadele ederim, hakkımı korurum ama bu dünyada taşlanmışım veya güllerle karşılanmışım, benim hakiki varlığım için özünde bir fark yok. Bu bilince sahip bir peygamberle muhatabız. Yoksa "isteklerim olmuyor, Allah'a inancım zayıfladı" — ne yapsın Allah sana? Herkesin bir isteği var; sen dünyanın en âlimi
olmak istiyorsun, senin gibi bunu isteyen binlercesi var, ne yapsın Allah şimdi? Bir dur, bir bak, Allah'la ilişkine bak. Yoksa Allah'tan istediğin şeyleri yapıp yapmadığına değil. Allah sana dese ki "bu istediklerini sana vermeyeceğim" — ne kadar mükemmel bir cevap. Diyelim çocuğum olmuyor, sen çocuk istedin, Allah nasip etmedi; "Rabbimin takdiri böyleymiş, takdirinde hikmet vardır" diyebiliyor musun? Bu çaba göstermeni engellemiyor. Ama "dünyada şu olmuş veya olmamış, ne olacak yani, yüz sene sonra ne kalacak dünya hayatında, kavga ettiğin şeyden ne kalacak" diye düşün. Bir dur, biraz daha hakikatli bak.
Bu, hakkı koruma demek de yanlış anlaşılmasın; hakkı korumak Allah'ın Hak isminin tecellisidir ve o hakkı sen Allah namına koruyorsun. Diyelim ki hakkımı korumak konusunda elimde hiçbir imkân yok, derim ki "ya Rabbi, mal senin, sen bana verdiğin imkânları kullandım, bitti; ben kendimi korumuyorum, Allah'ın hakkını koruyorum," o zaman hiçbir sıkıntı yoktur. Ama kendini koruyorsan, dersin ki "ben kendimi korumak için mücadele ettim, Allah niye beni korumadı" — bu yanlış bir yer. Ben Allah'ın hakkını koruyorum, onu korumam için bana verdiğiimkânları değerlendiriyorum, imkân bitti mi, hak onun, mal onun, araya egomu sokmayacağım.
"Biz Allah için savaşıyoruz, o zaman Allah da bizi galip getirsin" — öyle bir şey yok, böyle bir kanun yok. Bak peygamberler yenilmiş, tırnak içinde zahiren. Ama hiçbir peygamber "biz senin peygamberiniz, nasıl yenilmemize müsaade ediyorsun" dememiştir. Bazı ateistler de "Allah olsaydı o zaman onlar galip gelirdi" diyor. Biz galibiz, neyle galibiz? Allah ile galibiz. Bizim için galibiyet dünyadaki bir galibiyet veya mağlubiyet değildir ki. Bir rivayete göre bazı peygamberlere çok yakınları dışında hiç kimse inanmamış, olabilir, tarihte mutlaka vardır öyle. Bu onların yenilgisi anlamına mı geliyor? Hayır. Bizim için galibiyet kendimizi bilmek ve kendimizle Allah arasındakibağı keşfetmektir. Galibiyet budur.
_[Bu noktada, bir peygamberin şehit edilişi yle ilgili bir rivayetten söz ediliyor; ses kaydında ayrıntılar net anlaşılamıyor.]_ Zahiri anlamda mağlup olunsa bile hakikianlamda asla mağlup olunmadığı vurgulanıyor. Yirminci yüzyılda yaşamış bir âlim vardır, diyor ki: "beni memleket memleket sürgüne yollayanlara, mahkemelerde idamım için çalışanlara hakkımı helal ediyorum. Eğer idam edilirsem de onları zararda, kendimi galip görüyorum." Neden? Çünkü hakikat budur. Zalim ve kâfir seniidam da edebilir, bu onun kazandığı anlamına gelmez, senin de kaybettiğin anlamına gelmez. Sen kaybettiğini zannediyorsan o zaman kaybetmiş olursun.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam mesela güncel olarak bugün gazetede, insanlık üçüncü bir işlemi, sekiz milyar insan seyrediyor, film senaryosu gibi; o zaman o insanlar kaybetmiyor aslında, onlara o bombaları yağdıranlar kaybedecektir. _(Cevap:)_ Tabii kiöyledir ama bu, "ne güzel bunu seyredelim" anlamına gelmiyor. Kendini mümin tanımlayan bütün insanlar bunu sadece dua etmekle mi çözecek? Hayır. Bakın gerçek anlamda güç ve imkânı olan müminlerin o zulmü, o kötülüğü durdurması gerekir. Bu ayrı bir konu, burayı karıştırmayın, dikkat edin. Biz en küçük bir haksızlık bile görsek onu gidermeye çalışırız, bu ayrı bir şeydir. Ama bir zalim bir mümini
öldürdüğünde kazanmış olmaz, bir mazlum bir zalim tarafından öldürüldüğünde kaybetmiş olmaz. Bunu asla unutmayın. Bunu düşünün, bunu tefekkür edin. Bu çok önemli bir şeydir.
Biz sahte benliklerimizin üzerinden düşünüyoruz. Galibiyet nedir, mağlubiyet nedir, biraz bunlar üzerinde düşünmeye ihtiyacımız var. Peygamber yenildi mi acaba? Hiçbir peygamber yenilmiş midir? Hiçbir zalim de gerçekte galip gelmiş midir? Ama zahiri olarak bakarsanız zahir sizi yanıltır. Evet. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - **Nasr Suresi** (ayet numarası tam olarak telaffuz edilmedi, muhtemelen 1-3. ayetler) — Mekke'nin fethi üzerine inen ve peygambere "Rabbini tesbih et, hamd ile an ve istiğfar et" diye seslenen ayetten bahsedildi. Ses kaydında sure adı "Nas Suresi" olarak duyulmaktaydı, ancak anlatılan içerik (Mekke'nin fethi, insanların bölük bölük dine girmesi, tesbih ve istiğfar emri) kesin olarak Nasr Suresi'ne işaret ettiğiiçin isim buna göre düzeltilmiştir. Bu bir editöryel STT düzeltmesidir; kesin ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmediğiiçin parantez içinde varsayımsal olarak eklenmiştir. Bunun dışında Hz. Yusuf'un kardeşlerine söylediği "bugün size kınama yok" ifadesive hakiki sabrın "Allah iledir" ifadesi de sure adı verilmeden paraphrase edildi; bunlar ana listeye alınmamıştır.