Nereden Bakıyorsun

Kısa Özet

İsmail Acarkan bu sohbette, insanın acı ve mutsuzluğunun olayların kendisinden değil, olayları hangi "özne" konumundan (gerçek kendilik mi sahte benlik mi) algıladığından kaynaklandığını anlatıyor. Peygamberin Taif'te taşlanması, İkrime'nin affı, deve yarışı, Nasreddin Hoca'nın "dünyanın merkezi" fıkrası ve kutuplarda/ekvatorda güneşin farklı görünmesi gibi örneklerle "durduğumuz yerin gördüğümüzü belirlediği" fikriniişliyor. Hz. Musa'nın asası ve Hazreti Ömer örnekleriyle mizaç (enneagram tipi) ile özdeşleşmenin de bir tuzak olduğunu, gerçek kendiliğin bedenle, cinsiyetle veya mizaçla ilgisi olmadığını vurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Durduğun yer, baktığın şeyi bozar" — algımız, hangi öznenin (gerçek ya da sahte benliğin) gözünden baktığımıza göre şekillenir; nesnel gerçeklik sanılan şey çoğu zaman konumumuzun bir yansımasıdır.
  • Gerçek kendiliğin bedenle, cinsiyetle, yaşla veya mizaçla (enneagram tipiyle) hiçbir ilgisi yoktur; bunlar sadece kullanılan birer araçtır, kimlik değildir.
  • Gerçek hak ve hukuk, Allah'a yakınlık ve O'nun sevgisidir; dünyevi hak arayışları bu "asıl" hakkın gölgesidir ve ona ulaşamamak insanı mutsuz etmemelidir.

Giriş: Gerçek Ben ile Sahte Ben Ayrımı

O gerçek ben bilincini bulabildiğimiz zaman, o gerçek ben hakikatiniidrak ettiğimiz zaman aslında merkezimizi de bulmuş oluyoruz. Artık onun öncesi de söz konusu değil, sonrası diye bir hikâye de söz konusu değil. O, gerçek anlamda bir nevi kalbin gözü gibi, bir nevi göz bebeğimiz gibi her şeyi gören ama herhangi bir beklentisi, arzusu, eksikliği, hikâyesi olmayan; bütün hikâyelere doğru anlam veren, onları doğru bir şekilde gören ve hiçbir sahte algıya, yanılgıya, tuzağa düşmeyen bir duruma geliyoruz.

O yüzden bütün meselelerin başında kendimize sormamız gereken şey şudur: şu anda bu olayı kim algılıyor, kim yaşıyor, kim hissediyor? Bu gerçek ben mi, sahte ben

mi? Tabii ki gerçek beni buluncaya kadar gören, yorumlayan, algılayan sahte bendir.

Acı çekiyorsanız, ego düzeyinde acı çekiyorsanız bu sahte bir bendir. Mutsuz olduğunuz için, huzursuz olduğunuz için, kendinizi eksik hissettiğiniz için, insanlara karşı kendinizi yabancı hissettiğiniz için veya insanlar size yabancılık hissettirdiğiiçin rahatsız iseniz, merkezinizde değilsiniz demektir.

Yani aslında nasıl ki bedensel düzeyde ağrı bize bedende bir problem olduğunu gösteriyor, bedende düzelmesi gereken, yanlış giden bir şey olduğunu gösteriyor; aslında psikolojik acı da bir şeyin ters gittiğini bize gösteriyor. Yani niye acı çekiyorsun?

Peygamberin Taif'te Taşlanması: Merkeze Dönüş

Hani hep hatırlarsak, peygamber Taif'te taşlandığı zaman bir rahatsızlık hissetti ama hemen merkezine döndü. Hemen kendini hatırladı. Yoksa oradan koskocaman bir hikâye üretilebilirdi. Oradan ömür boyu sürecek bir hikâye oluşturulabilirdi. Kendinihatırladı, Rabbini hatırladı ve merkezine döndü. Merkezine döndüğünde olay olduğu gibi algılandı: yanlış bir şekilde manipüle edilen insanlar var ve bu insanlar o yanlış manipülasyon nedeniyle bir yanlış harekette bulunuyorlar, bir haksızlık yapıyorlar. Bu kadar. Bakın, daha fazlası değil. "Ben bunu hak ettim mi? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Niye böyle haksızlık yapılıyor? Niye doğru düzgün öğrenmeden birilerinin lafıyla hareket ediyorlar?" — yani ediyorlar, öyle bir durum var, bu ayrı bir konu. Ama senin bundan dolayı kendin üzerinden bir hikâye üretmen söz konusu değil. Neden?

Çünkü merkezinde olduğunda böyle bir hikâye üretemezsin aslında. Yani üretmek istesen de üretemezsin. Böyle bir hikâye üretilemez. Neden? Çünkü merkezin böyle bir hikâyeyi üretecek nitelikte değil. Yok öyle bir şey.

Bir haksızlığa mı uğradın? Sadece bir haksızlığa uğradın. Bu kadar. Yapman gereken bir şey varsa yaparsın, haksızlığın giderilecek bir imkânı varsa o imkânı değerlendirirsin, yoksa yoktur, bu kadar. Hani hep diyorum ya, peygamber 13 yıl Mekke'de nasıl kaldı, bu kadar haksızlığa rağmen, bu kadar haksızlığa maruz kalmasına rağmen nasıl o dinginlik içinde kalabildi? Bunun altında yatan hikâye şu: elinden geleni yaptı, imkân ve şartlar çerçevesinde gayret etti ve hayat devam etti.

Dolayısıyla herhangi bir durum yaşadığımız zaman, herhangi bir sürecin içinde olduğumuz zaman kendimize sormamız gereken tek bir şey var: şu an merkezimde miyim? Tabii ki değilim zaten; aslında merkezinde olmadığını kendine hatırlatman için bunu sormalısın. "Şu an merkezimde miyim?" "Hayır, değilim." "O zaman merkezime döneyim." "Ya tamam, şimdi ona geliriz de, şimdi bu insanların yaptığı doğru mu?" Bak, önce bir merkezine gel, ondan sonra her şeyi konuşabiliriz. Durum analiziyapmak kötü bir şey değildir. Ama durumu kim analiz ediyor? Bu durum kim tarafından analiz ediliyor? Sen öyle bir hikâyeyle geliyorsun ki mevcut durumu asla olduğu gibi algılamıyorsun.

Yeğenin Kedi Kıssası: Hikâyeyi Kendi Üzerinden Yorumlamak

Hani benim zaman zaman söylediğim bir şey vardı. Benim bir yeğenim var, böyle mizacı da tip 2; böyle arka arkaya iki tane kardeşi olmuştu, biraz onlara karşı bir kıskançlık hissi vardı, veya kendisinin unutulduğu, umursanmadığı, sevilmediğitarzında bir algısı vardı. Bir gün böyle yürüyoruz, böyle 10-12 yaşlarında, böyle bir kediyi sevmeye kalktı. Küçük yavru bir kedi. Kedi de kaçtı. "Bak amca" dedi, "bu da beni sevmiyor."

Şimdi sen öyle bir yerden bakıyorsun ki, o kedinin aslında haniinsanlardan kaçındığı için — belki daha önce birisi ona kötü muamele yapmış, kaçınırken — sen olayı kendihikâyen üzerinden yorumluyorsun. "Bu kedi de beni sevmiyor" diye yorumluyorsun.

Sen neredesin? Merkezinde değilsin. Merkezinin dışından bir yerden bakıyorsun.

"Sevilmeyen ben" üzerinden bakıyorsun ilişkilerine. "Önemsemeyen ben." "Dikkate alınmayan ben" diye bakıyorsun. Dolayısıyla durduğun yer, baktığın şeyi bozuyor.

Baktığın şeyi olduğu gibi göstermiyor. Durduğun yer, olayı olduğu gibi algılamanı engelliyor.

O yüzden bir olay yaşadığımızda kendimize sormamız gereken şey budur: şu anda ben neredeyim? Şu anda merkezimde miyim, değil miyim? Ama o benlik ne yapmaya çalışıyor? Kendini devam ettirmek istiyor. Sana "dur" diyor, "önce bana yapılan haksızlığı bir anlatayım." Ben de diyorum ki: ben önce onu dinlemek istemiyorum.

Neden? Çünkü onun diliyle, onun gözüyle bakıyorsun. Onun gözüyle görüyorsun, onun diliyle konuşuyorsun.

Dışarıda bir haksızlık olabilir, bu ayrı bir konu. Dışarıda bir zulüm olabilir. Dışarıda bir yanlış anlama olabilir. Dışarıda bir bencillik de olabilir. Birçok şey olabilir, bu ayrı bir konu. Konumuz şu değil: "her şey çok güzel ama sen yanlış görüyorsun" — öyle bir şey yok. Benim dünyamda veya benim yaklaşımımda böyle naif bir maneviyat da yoktur, hayali bir spiritüalizm de yoktur, veya "işte her şey senin gözünde böyle" diye olayı tamamen öznelleştirmek diye bir şey de yoktur. Biz olduğu gibi görmeye çalışıyoruz ama diyoruz ki: gören, şahit olan, sağlam ve gerçek bir yerde dursun. O doğru bir yerde durursa sıkıntı yok, her şeyi gözlemleyebilirsin.

İkrime'nin Affı: Peygamberde Hikâye Yoktur

Bak, 20 yıl sana can düşmanı olan İkrime geldiğinde, sen merkezindeysen herhangibir hikâyenin içinden bakmazsın. Adam tövbe mi etmiş, pişman mı olmuş? Tamam, onun için. Ama hani bu şu değil: "ben biliyordum bir gün anlayacak, benim doğruluğumu görecek" — bak, böyle bir hikâye bile yok yani. İkrime'ye diyor ki: "tövbe ettin mi? Pişman mı oldun?" "Evet." "Tamam" — gitti yani. Peygamberde bir hikâye yok. Bir sahte benliğin algısı, onun üzerinden hayatı okuma tarzı söz konusu değil.

Deve Yarışı Meseli: Özdeşleşmemek

Veya bakın, tekrar hatırlatayım: peygamber döneminde Araplar arasında develeriyarıştırmak böyle bir sosyal etkinlikti. Yarıştırıyorlar. Peygamberin bir devesi var, o galip geliyor, çoğu defa galip geliyor. Bir gün oluyor, geride kalıyor. Böyle

peygamberin arkadaşları biraz mahcup, işte "peygamber şimdi üzülmüş müdür" diye böyle peygambere yüzlerini çeviriyorlar. Bakıyorlar peygamber tebessüm ediyor.

"Niye şaşırdınız?" diyor. "Her kemalin bir zevali var." "Benim devem" diye bir özdeşleşmem yok ki. "Gene benim devem kazandı" böyle bir şey yok. O bir deve, o bir deve. Şu an benim emanetimde, genç ve yetenekli bir süreç içinde birincigeliyordu, şimdi artık yaşlanmaya başladı, kazanamıyor yani. Bu üzülecek bir şey değil. "Ya işte niye kazanamadı" falan filan — bir hikâye yok. Neden? Çünkü merkezinde duruyor.

Ama sen Fenerbahçe takımını tuttuğun için yenilince sen de yıkılıyorsun. Veya saçma sapan tartışmalar yürütüyorsun: "şu futbolcuyu alsaydık, onu satsaydık, o çok pahalıymış, onu ver, bunu sat, o başkan bu başkan" — uykunun içinde kaybolmuşsun. Peki bir spor etkinliği mi yapıyorsun? Sporcu da değilsin, spor da yapmıyorsun. Tamamen sahte bir benliğin hikâyesi üzerinden bir süreç okuması yapıyorsun. Bunu da "büyük futbol yorumcusu, ben futboldan anlarım" — sen futboldan da anlamıyorsun, kendinden de anlamıyorsun aslında. Yani birilerinin yaptığı bir müsabakayı kendi hikâyene dönüştürmüşsün. Sen futboldan anlasan ne olur, anlamasan ne olur? Özdeşleşme içindesin. Ne ile özdeşleşiyorsan o senin gerçeği olduğu gibi görmeni engeller. Fenerbahçe yenilince sen de Fenerbahçeliysen havanın durumu bile sana kötü gelir. Neden? Çünkü bir şeyle özdeşleşmişsin, onun hükmü altına giriyorsun.

Ciro ve "İyi Kötü" Algısı

Bu ne olursa olsun böyledir. Mesela kazandığın parayla özdeşleşirsin, para kazanınca mutlu olursun; o gün ciron düşükse mutsuz olursun. Hâlbuki o sadece bir cirodur o kadar, ama sen onu öyle görmezsin. O senin varlığının bir parçası olmuşsa "bugün çok iyi" dersin, öbür gün "bugün çok kötü" — hâlbuki bütün günler iyidir. Günün bir problemi yok. Sadece dersin ki bugün ciro şu kadardı.

Hatta bununla ilgili gene güzel bir örnek vardır. Bir şeye böyle sürekli bizim zihnimiz abartılı bir şekilde, böyle iyi kötü, iyi kötü sürekli bunları kullanırız. "Bugün hava iyi." Neye göre iyi? Sen pikniğe çıkacaksın, hava yağmurlu değilse, güneşliyse iyi. O gün ekim yapıp yağmur bekleyen için kötü. Bak bu gibi şeyler için "iyi kötü" denmez.

"Hava açık" denir veya "kapalı" denir, "yağmurlu" denir veya "açık" denir, "güneşli" denir. Ama sen hayatında öyle bir hale gelmişsin ki hayatın merkezine kendi egonu, kendi bireysel algını, bireysel, bedensel, fiziksel, psikolojik ihtiyaçlarını koymuşsun. Onun üzerinden dünyaya bakıyorsun.

Nasreddin Hoca'nın Dünyanın Merkezi Fıkrası

Aslında bunu çok güzel anlatan bir Nasreddin Hoca hikâyesi vardır. Nasreddin Hoca'ya sormuşlar: dünyanın merkezi neresidir? İki üç tane bu konuda fıkra vardır. Bir tanesi der ki: "benim sol ayağımın altındadır." Bir tanesi de der ki: "eşeğimin sol arka ayağındadır." "Dünyanın merkezi noktası orasıdır" diyor. Tabiiişin güzeli millet soruyor: "nereden biliyorsun?" diyor. Aslında millet şey zannediyor, bak böyle hani

topu taca attı — aslında topu taca atmıyor. Demek istiyor ki: dünyanın merkezi senin egon. Sen hayata o gözle bakıyorsun. O eşek de aslında senin nefsaniyetini temsil ediyor. O da nefsinin arka ayağı yani, en böyle otomatik ön ayakları izleyen arka ayağı gibi.

Yani sen düşünüyorsun ki dünyanın merkezi neresi? Dünyanın merkezi senin egon, şu durumda. Sen her şeyi o gözle görüyorsun. Canın istiyor ki hava hep bahar olsun. Eğer şehirde yaşıyorsan ne yapacaksın yağmuru, ekimle işin yok, o zaman hava hep bahar gibi olsun, sıcak da olmasın soğuk da olmasın; hâlbuki sıcak olmasa bazı meyveler pişmiyor, soğuk olmasa başka bazı şeyler oluşmuyor. Ama sen egonun penceresinden bakıyorsun: "hep bahar olsun." Neden oradan bakıyorsun? Çünkü oraya hapsolmuşsun. "Yağmur benim romatizmamı rahatsız edebilir" ama ekim zamanı tohumların suya ihtiyacı var. Şimdi ben romatizmamı mı düşüneyim, yoksa daha bütüncül bir yerden mi bakayım?

İşte Nasreddin Hoca'nın anlattığı şey aslında bu: dünyanın merkezi gibi kendinizanneden. Bu, "dünyanın hâkimi benim" anlamında değil. Dünyayı o gözle görüyorsun anlamında. Dünya sana oradan görünüyor. Oradan nasıl görünüyorsa dünya öyle.

Güneş Meseli: Kutuplardan ve Ekvatordan Bakmak

Mesela kutuplarda yaşayan bir insana sorun: güneş nasıldır? Bir de ekvatorda yaşayan bir insana sorun: güneş nasıldır? Bir de güneşte, güneşte yanmadan güneşe bakabilen bir insana güneşi sorun — hangisi daha objektif cevap verebilir, değil mi? Güneşteki biri değil mi? Güneşte ama yanmıyor. Öbürü ekvatordan nasıl göründüğüne bakar; "ya çok sıcak, yakıyor" der. Kutuplardaki az ısıtır; "keşke biraz daha ısıtsa, böyle soğuk" gibi görünür, değil mi kutuplardan güneş? Peki doğrusu, doğrusu güneş neyse o.

İşte sahte benliklerimiz kimisi ekvatorda, kimisi orta kuşakta, kimisi kutuplarda; oradan bakıyor, hayatı oradan okuyor. Serinliğe ihtiyacı varsa diyor ki "bugün inşallah fazla güneş görülmez, inşallah bulutlar olur da biz biraz serinleriz." Kutuplardaki diyor ki "inşallah hava bulutsuz olur da biraz daha ısınırız." Neden? Çünkü dar bir yerden bakıyorsun.

Peki güneşi güneş olarak tanıyorsun ama kutuplarda geçici olarak yaşıyorsun — bak, güneşi güneş olarak tanıyorsan güneşi bilirsin ama o an kutuplarda yaşıyorsan kutuplardan nasıl göründüğünü de bilirsin. Bu iki bilinci taşıyabiliyorsan senin güneş ile ilgili bilincin objektiftir. O zaman doğru yerden bakabilmiş olursun.

Allah'ı Verdikleriyle Ölçmek

Mesela biz bazen ne oluyor? "Ya işte Allah'tan bir şey istiyorum, hiçbir istediğim olmuyor." Allah'a sitem ediyorsun, güceniyorsun, "Allah'la aram bozuk" diyorsun, "Allah beni sevmiyor" diyorsun, "Allah bu dünyada beni mahrum bıraktı ama ahirette düzeltir bunu" falan diyorsun. Bir sürü hikâye üretiyorsun. Neden? Çünkü Allah'ın

sana bir şey verip vermemesiyle, senin istediğin bir şeyi kabul edip etmemesiyle, sana bunu verip vermemesiyle ölçüyorsun. Allah'ı Allah olarak tanımıyorsun ki. Allah'ı Allah olarak tanımadan, kendine bakan yönüyle algılıyorsun. Kutuplardan güneşin sıcaklığını ölçmek gibi bir şey bu. "Bakıyorum, vallahi güneş çok sıcak diyorlar ama hiç bana öyle gelmez, bana öyle hissettirmiyor" — bir de bakarsın güneşe, "ya sıcak dedikleri güneş bu mu" dersin. Neden? Çünkü kutuplardan bakıyorsun. Güneş sana kutuplardan göründüğü şekliyle görünüyor. Ve oradan sen güneş hakkında yorum yapıyorsun. Ve sana da çok inandırıcı geliyor çünkü öyle görüyorsun.

Ama güneşi güneş olarak bilsen, o zaman dersin ki: gerçekte güneş böyledir ama kutuplarda böyle görünür, şu bölgeden böyle görünür, bu bölgeden böyle hissedilir. Bir problem var mı? O zaman yok. Allah kudretlidir, ben onun kudretini göremiyorum; bulunduğun yerden görünmüyor olabilir, bulunduğun yerden fark edilmiyor olabilir.

Sen oradan bakarak yorumlamaya kalkarsan yanlış bir şey yapmış olursun. Ve kendini de merkez gibi kabul edersen: "ben böyle hissediyorum, böyle gördüm, böyle yaşadım, ben kendi tecrübemden bahsediyorum" dersin. İyi ki hepimiz kutuplarda yaşamıyoruz değil mi? Güneş hakkındaki algımız ne olurdu değil mi?

Dolayısıyla arkadaşlar, bedensel ve psikolojik düzeyde nereden baktığımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Orayı iyi keşfetmezsek, ve o baktığımız yerin sübjektifliğini, yanigöreceli bir yer olduğunu anlamazsak, o algımızı mutlak bir referans haline getiririz.

Deriz ki: "ben böyle hissediyorum, böyle algılıyorum." Ve oradan hataya düşeriz. Mesela ben açlıktan ölsem bile derim ki "Allah'ın ne kadar sınırsız nimetleri var ama hiçbiri bana nasip olmuyor, ben de açlıktan ölüyorum." Bu gerçeği değiştirir mi? Hayır, Allah'ın sonsuz nimetleri var. Ama ben, kendi, Nasreddin Hoca'nın bahsettiğigibi, merkezde ben olursam derim ki "kardeşim ben açlıktan ölüyorum, Allah'ın nimetleri çokmuş bana ne?" diye cehalet sergilerim. Neden? Çünkü ben dünyanın merkeziyim — kendi, aslında o kendim de değil, kullandığım bedenin mekanizması ve psikolojinin içinden bakmış olurum.

O yüzden Allah'ı isim ve sıfatlarıyla bilenler vardır. Bir de Allah'ı zatıyla bilenler vardır. İkisi arasında büyük bir fark vardır. Birisine sorsan "Allah'ın merhameti ne kadar?" — o kendi hissettiği merhamet ölçüsünde şey yapar. Çok zor bir duruma düşmüştür, Allah'ın yardımını hissetmiştir, der ki "Allah çok merhametli." Üç sene sonra zor bir duruma düşer, tırnak içinde Allah'ın merhametini göremez. "Ya Allah da hiç merhametli değil" der. Neden? Çünkü kendisine bakan yönüyle değerlendirir. Allah'ı Allah olarak bilmez, Allah'ı Allah olarak idrak edememiştir. Allah'ı kişisel olarak ona verdikleriyle ölçer.

Dolayısıyla arkadaşlar, biz hayata nereden bakıyoruz? Çok sınırlı bir bireysel pencereden bakıyoruz. Üstelik de çarpık bir şekilde bakıyoruz çoğu defa, objektif bir şekilde de göremiyoruz. Çok kaygılarımız varsa kaygılarımız üzerinden bakıyoruz, beklentilerimiz varsa beklentilerimiz üzerinden bakıyoruz.

Mesela bir çocuğun babasından beklentisi varsa, kapıda babasının eline bakar: elinde bir şey var mı yok mu? Ama daha akıllı bir çocuk babasının göz bebeğine

bakar değil mi? Babasının göz bebeğine bakar. Ondaki yorgunluk varsa onu görür, sevinç varsa onu görür. Yorgunsa onu kucaklar, sevinçliyse onun sevincine ortak olur vesaire. Ama "babam bugün bana çikolata alacak mı, babam bugün bana oyuncak alacak mı" diye bakarsa o gözle bakar. Bakar eller boş. "Bugün hiçbir şey almamışsın." Boşver, değil mi? Bakın bir yerden baktığında gözün sadece orayı görür.

Mesela bazı insanlar vardır, "şükret" diyorsun, "neye şükredeyim ki" diyor mesela. Neden? Çünkü beklentileri var, beklentileri de gerçekleşmemiş. Şimdi, tırnak içinde, neye şükretsin değil mi yani? Onun penceresinden öyle gözüküyor. "Neye şükredeyim ki" diyor. Anlatıyorsun, o diyor "herkeste var" diyor. Sanki herkeste olması onun bir nimet olma gerçeğini örtüyor. Herkeste göz var, şükretmeyecek misin?

"Gözüme niye şükredeyim, herkeste de var. Elime niye şükredeyim. Kalbime niye şükredeyim. Duyabilmeme niye şükredeyim, herkes duyuyor." Ego ne arıyor? Farklı bir şey arıyor: herkeste olmayan ama bende olan bir şey — bak, o şükretmeye değer ama herkeste var mesela, o şükredilmeye değer bir şey değil. Kimin tarafından? Kimin algısı böyle? O sahte benlik. Herkeste varsa kıymeti yok.

"Bak oğlum ayakkabın var, şükret." "Ya herkeste ayakkabı var." Veya işte "benim ikiayakkabım var öbürünün beş, benim beş var öbürünün on beş" — şimdi ben beşe mişükredeyim? Şimdi nereden bakıyorsun? Çok yanlış bir yerden bakıyorsun. Yanlış bir algının penceresinden bakıyorsun.

*Aydınlanma: Öznenin Değişmesi*

Dolayısıyla bütün mesele öznenin durumudur. O yüzden bir bilge der ki: aydınlanmak dışarıda hiçbir şeyi değiştirmez, özneyi değiştirir. Aydınlanmak o demek.

Aydınlanmak, yanlış bir benlik algısıyla bakmaktan kurtulup hakiki kendilik gözüyle bakmak anlamına gelir. Aydınlanma budur. Yoksa aydınlanmak şey değildir — böyle büyük güçlere sahip olmak, uzayda kapılar bulmak, bilmem neler yapmak, bir yerlerden ilham almak değildir. Aydınlanmak, öznenin değişmesidir. Sahte öznenin gitmesi, hakiki öznenin, hakiki kendiliğin onun yerine geçmesi demektir.

Peygamberde Hira'da ne oldu? Güç sahibi mi oldu peygamber? Yok. Gaybı mı bilmeye başladı? Yok, Allah bildirirse biliyordu. Ama böyle gaybı gören biri olmadı veya ultra güçlere sahip olan biri olmadı. Kendiliği yerine geldi. Doğru yere oturdu.

Mesela biz bakın, kendinize şu an bakın, kendilik algınıza — birçok arzuları var değil mi, bir sürü arzular, beklentiler, korkular, mutluluk hikâyeleri, mutsuzluk hikâyeleri, en vay çeşit şey var: "şanslıyım, şanssızım, işte ya ömrüm şuraya geldi, birçok şeyikaçırdım, ben bundan sonra şunu elde edemezsem ne zaman elde edeceğim" — yarın bile ölebilirsin. Sen neyin hikâyesinin içindesin? Bu çaba göstermemen anlamına gelmiyor ama bak, sahte hikâyelerin içinde dolanıyorsun. Mutsuzsun. Niye? Çünkü sahte bir yerden bakıyorsun.

"Allah'la Mutlu Musun?" Sorusu

O yüzden daha önce de söylemişimdir: böyle bir Allah dostu olan biri vardı. İnsanlara hep şunu sorardı — "mutlu musun" demezdi, çünkü yanlış anlaşılabilecek bir kelimeydi. Derdi ki: "Allah'la mutlu musun?" Şimdi ya mutlusun ya mutlusun; şimdidesen ki "Allah'la mutlu musun" diye soruyorlar, "mutsuzum" — bu olur mu değil mi?

Allah'la insan mutsuz olur mu aslında? Neyi hatırlatmak istiyor? Diyor ki: bak sen Allah'lasın, bunun farkında mısın? Onun farkında olursan mutlu olursun.

Şimdi bak kendine bakalım: Allah'la mutlu musun? Bu aslında şu demek: sen şu an Allah'la mısın? Allah seninle, sen de Allah'la mısın? Sen de Allah'laysan o zaman mutlu olursun. Yani onu hatırlatan "Allah'la mutlu musun" güzel bir soru. Ve biziuyandırabilecek bir soru. Allah'la mutlu musun? Ya bak, bir dur. Allah seninle, önce onu hatırla. Sonra sen Allah'la mısın, onu oturtmaya çalış. O zaman, o zaman nasıl mutsuz olayım ya değil mi? Allah benimle, ben de Allah'la [birlikteyim].

"Şu işim düzgün gitmiyor" — gitmeyebilir, bakarız, elimizden geleni yaparız, bu kadar.

"Şu ilişkim bozuk olabilir" — ben üzerime düşeni yapayım, elimden gelen pozitif doğru çabayı göstereyim ama mutsuz değilim, hiçbir şeyden mutsuz değilim. Birisinin acısı vardır, hüzünlenebilirim — bakın bu ayrı bir şey. Birisinin sıkıntısı vardır, ona çare olmaya çalışabilirsin. Ama mutsuz, şikâyetçi, eksiklik hisseden, mağduriyet içinde olan bir varlık değilsin, hiçbir durumda değilsin. Ama ne şartla? Kendinihatırlamak şartıyla. Kendini hatırlaman için, tırnak içinde, "abi parasız olmuyor" — bak böyle bir şey değil. Kendini hatırlamak parayla ilgili bir şey değil. Hani millet diyor ya "abiişte hacca gitmek parayla" — aslında hacca gitmek bile parayla değil. Sen kendini bulsan zaten o özdeki haccı yapmışsın demektir, öbür hac buna hizmet etmek içindir.

*Kabe'nin Hakikati: Kalp*

Yoksa benim şahsi nazarımda — bunu da yanlış anlamasın kimse — kendinibulmuşsan haccını yapmışsın demektir. Çünkü o hac bir semboldür, bir simgedir.

Bak, "Allah'ın evi" diyoruz ama haşa bunu nesnel bir şey olarak mı tanımlıyoruz?

Değil, değil mi? Kimse demez ki orası Allah'ın evi — tabi söylem olarak bu kelimeyikullanıyoruz ama hakikatte, Allah'ın evini bombaladığın zaman Allah'ı mı bombalamış oluruz değil mi? Yıkıldığı zaman Allah mı yıkılıyor, altında mı kalıyor? Ki kaç defa Kâbe fiziksel olarak yıkılmıştır, o bir semboldür.

Peki Allah'ın evi nedir, nerededir? Allah'ın evi senin kendiliğindir. Sana verdiği o ben bilincidir, hakiki ben bilincidir. Orası Kâbe'dir, hakiki Kâbe'dir. Mevcut Kâbe zahiri bir Kâbe'dir. Bu onu haşa küçümsemek anlamında asla anlamayın. Yani Kâbe'nin hakikati diyelim, yanlış anlaşılmasın; Kâbe'nin hakikatiinsanın kalbidir. Tabii kiAllah'ın üflediği ruhtur diyebiliriz, orası Allah'ın evidir. Ve sen her zaman Allah'ın evinitavaf eden bilinçli biri olmalısın; yoksa milletin kalbini tavaf etmeyeceksin veya işte sosyal itibar Kâbe'sini tavaf etmeyeceksin. Bizim ne Kâbe'lerimiz var, keşke bir tane Kâbe'miz olsaydı orada değil mi? Ama ne Kâbe'lerin var; senin "onsuz yaşayamam" dediğin, "olmazsa ne yaparım" dediğin, "ben ancak böyle olursa mutlu olurum" dediğin Kâbe'ye gidersin. Mutsuz olursun veya mutlu olamazsın, ama o şeyi elde

etsen mutlu olacağını düşünürsün, bir zaman biraz mutlu olursun. Peki ne oldu? Bak senin Kâbe'n neresi? Senin kalbin nerede? Kalbin neredeyse Kâbe'n de oradadır.

Yoksa, tırnak içinde, Kâbe'nin zahirinde bir şey olsaydı, Ebu Cehil'ler onlarca yıl gölgesinde yaşadı. Kâbe'nin taşında, Kâbe'nin zahiri düzeyinde bir nitelik olsaydı o kadar büyük zulümler orada işlenmezdi ve insanlar aydınlanırdı. Hani biz bazen düşünürüz böyle "Mekke'ye gideyim de huzur bulayım." Öyle bir şey yok yani. Ama doğru bilinçle, doğru niyetle gidersen orada Allah'ın lütfuyla bazı şeyleri fark etmeye kalbin açılabilir. Evet, vesile kabul olursun, o kadar. Yoksa zahiri olarak hiçbir yerde hiçbir şey yoktur arkadaşlar. Ama sen doğru niyetle bir ağaca da baksan, bir buluta baksan, bir kuşa baksan, orada ilahi bir feyiz, ilahi bir lütuf görürsün.

Ya şu ağaca baksan bile tefekkür etsen — dün mesela baktım böyle bir incir ağacı var, böyle olgunlaşmış dökülüyor. Ya baktım, hakikaten ağaç şunu demiyor: "bu kadar çalış çabala, ondan sonra meyvem dökülsün, üzerine de bassınlar, yani batsın bu hayat." Yok öyle bir hikâyesi ya. O ilahi düzen içinde meyvesini veriyor, düşerse düşüyor, ezilirse eziliyor, yenirse yeniyor; şükreden biri şükrederse şükrediyor, şükürsüz olan biri yerse öyle yaşıyor. Ağaç ağaçlığını yapıyor. Bak ne kadar mükemmel bir şey. Orada bile dikkat etsen ne kadar fevkalade bir ilahiidraki besleyen bir mana bulursun.

Şükür ve Beklenti: Baba-Çocuk Örneği

Hatta ben bazen şunu derim: insanlar size teşekkür etmediğinde, insanlar yaptıklarınızı görmediklerinde, insanlar yaptıklarınızı küçümsediklerinde, yok saydıklarında, "yapacaksın tabii falan" dediklerinde, orada "ya Rabbi ne kadar mükemmel bir durum" — bu beniihlasa sevk edecek bir hakikat. Yani benim yüzümü yaradılanlardan kendine döndürecek bir mana. Çünkü insanlar teşekkür etse güzeldir ama etseler etmeseler bu asıl değildir. Önemli olan: bana bunu yaptıran kim? Sensin.

Bana bu gücü veren kim? Sensin. Bana bu sevgiyi, merhameti, ilmi, anlayışı, sorumluluk hissini veren kim? Sensin. Hiçbir hakkım olmadığı hâlde veriyorsun.

Bundan dolayı ben sana sonsuz bir şükran içindeyim. O verdiğin şeyi de birine yansıtıyorum, o şükretmiş teşekkür etmiş etmemiş — ya çok önemli bir şey değil. Şükretmediği, teşekkür etmediği hâlde senin içinde bir kırıklık oluyor mu olmuyor mu? Sen oraya bak. Elhamdülillah bir kırıklık yok. Ne kadar fevkalade güzel bir şey. Allah da ona teşekkür etmeyi nasip etsin ama ben zahiri bir taşıyıcıyım. Bana teşekkür etmesinden daha önce ve daha asli olarak Rabbine müteşekkir olsun.

Babasın, çocuğun sana teşekkür ediyor: "işte baba seni çok seviyorum, sen bana istediğimi alıyorsun" — güzel, o çocuğun babaya teşekkür etmesi güzel ama o baba diyecek ki "ya bu nimetin asıl sahibi benim, ben çocuğumdan teşekkür beklemeye utanıyorum, hakiki sahibi ben değilim." Ama Allah zahiren böyle bir mana da yaratmış, çocuğum bana teşekkür ediyor ama asıl Rabbine şükretsin, ona ben teşvik edeyim. "Bak evladım, çok güzel bana teşekkür ediyorsun ama asıl bunu bize veren Rabbimizdir, hep birlikte ona şükredelim, ona müteşekkir olalım." Yoksa hem

teşekkür bekliyorsun hem teşekkür edilmeyince sitem ediyorsun hem de kendini hak sahibi görüyorsun.

Torun ve Büyükanne-Büyükbaba Kıssası

Peki şimdi bana deseler ki, veya şöyle söyleyeyim — emin olun bu günah olmasa bile insanı bizatihi azaba sokan bir şey — nice insan vardır, atıyorum böyle dede, anneanne, babaanne, böyle torununu büyütmüş, 5-6 yıl, 5-10 yıl falan, işte çocuklar çalışıyor. Sonra bakıyorsun torun büyüyor, unutuyor seni tabii. Bir de küçük sevgilisioluyor falan, mevzu bitiyor. Ne anneanne kaldı ne babaanne kaldı ne dede kaldı ne bir şey. O anneanne, o babaanne, o dede ne yapıyor? "Ya işte bu çocuk bizi unuttu, işte hayat böyle bir şey" diye başlıyorsun hikâyeye. Bu hikâyeye sebep olan şey ne? İşte o sahte benlik.

Allah nasip etti, torunuma da baktım — ne kadar büyük bir şey. Torunum beniunutmuş — canı ruhu sağ olsun, cennete kadar yolu var. Rabbim bana nasip etti, baktım. Onun lütfuyla baktım. Onun verdiği akıl, idrak, güç, kuvvet, anlayış olmasa kim bakacak? Ne bakmasından bahsediyorsun değil mi? Peki benim o çocuktan bir şey bekleme hakkım var mı? Hakikatte yok. "Ama hocam insan öyle hissetmiyor." İşte o lanet olası — kimse onu bul, ondan kurtul. O talep edenden kurtul. Çünkü o sahte bir şey.

Beden, Mizaç ve Gerçek Kendilik

Arkadaşlar, evet güzel bir soru, önemli bir soru. Bu, bizim gerçek kendimizin ne bedenimizle ilişkisi var, yani ne bedenimizle bağlı — kadınım, erkeğim, gencim, yaşlıyım, anneyim, değilim, şu bu — bedenimizle bir ilgisi yok gerçek kendimizin. Gerçek kendimizin psikolojimizle de bir ilgisi yok. Dolayısıyla psikolojimizin farklılıkları anlamına gelen mizacımızla da ilgisi yok, gerçek kendimizin.

Mizaç itibariyle biri tip 2'dir, biri tip 8'dir, biri tip 5'dir, 4'tür, 6'dır. Mesele şu: kendinizimizaçla özdeşleştirmeyin, onu kendiniz zannetmeyin, onu doğru bir enstrüman olarak kullanın. Bu kadar. Nasıl bedenini kullanıyorsun? Ama bakın bedenimizle de çok özdeşleşiyoruz değil mi? Bedeninle özdeşleşiyorsun. İşte "gencim" diyorsun, "yaşlandım" diyorsun, "güzelim" diyorsun, "çirkinim" diyorsun. "Saçım beyazlaştı, saçım şöyle oldu, ya işte ben o kadar yaşlı değilim ama işte saçım döküldü" — niye böyle bir açıklama yapıyorsun? Niye böyle zahmetlere girişiyorsun değil mi? Çünkü bedeninle de özdeşleşiyorsun.

Kadın olmanın, erkek olmanın gerçek kendilikle bir ilgisi yoktur. Psikolojimizin de, yani mizaçlarımızın da bir ilgisi yoktur. Ama biz niye bazen mizaçlardan bahsediyoruz veya vurgu yapıyoruz? Çünkü kendimizi o mizaçlar zannediyoruz. Kendimizi o mizaçlar ile tanımlıyoruz. Bu bir hatadır. Sadece kullandığın bir şey; nasıl ki bir kadın

bedeni kullanıyorsun veya bir erkek bedeni kullanıyorsun, veya yeşil göz kullanıyorsun, kahverengi göz kullanıyorsun, işte siyah saç kullanıyorsun, kestane rengi saç kullanıyorsun gibi, psikolojik düzeyde de şu mekanizmayı kullanıyorsun. Yoksa kendimizi aslında asla mizaç dediğimiz psikolojik yapıyla özdeşleştirmemek gerekir.

O yüzden hiçbir mizacın kendini bulmakla ilgili kendi başına ne bir avantajı vardır ne bir dezavantajı vardır. Ama içine gömülürsen dezavantajlıdır, içinden kurtulursan, içine gömülmezsen avantajı olmuş olur. Hepsi aynı avantaja, aynı dezavantaja sahip. Fakat her birinin özdeşleştiği ve düştüğü çukur farklı. Birisi güç çukuruna düşer, birisibaşarma çukuruna düşer, birisi sevilme çukuruna düşer, birisi özgürlük çukuruna düşer, birisi tembellik tuzağına düşer. Her bir mizacın düşebileceği bir tuzak vardır. Mesele o tuzağın farkına varmaktır.

Yoksa ne bedensel olarak "işte erkekler kadınlardan daha avantajlıdır" yok, veya "kadınlar erkeklerden daha avantajlı" yok, öyle bir şey de yok. Kur'an'da var mı böyle bir şey? Yok, değil mi? Cinsiyet üzerinden "onlar Allah'a daha yakındır" veya "onlar Allah'a kavuşacaklardır" diye bir şey var mı? Yok. Beden de yok, psikoloji de yok. Bak, bir tip 8 olan Hazreti [Ömer] olmuş, yine bir tip 8 olan Ebu Cehil olmuş. İkisi de aynı mizaçta. Dolayısıyla mizaçlarımız üzerinden de kendimizi tanımlama tuzağına düşmemek gerekir. Ama mizaçlarımızla çok fazla özdeşleştiğimiz için bunlara bir adım daha dikkat etmemiz gerekiyor.

O yüzden ben enneagram eğitimlerinde hep şunu hatırlatırım: enneagram tipleri size kim olduğunuzu değil, kim olduğunuzu zannettiğinizi anlatıyor. "Ben buyum" diyorsun, o bir zan. Diyelim ki bedenle özdeşleşmedin, psikolojinle özdeşleşiyorsun — kendinibuluncaya kadar. Dolayısıyla enneagram tipi sana kim olduğunu anlatmıyor, kim olduğunu zannettiğini anlatıyor. Yani "ben" diye tutunduğun şeyi anlatıyor.

Hz. Musa'nın Asası: Mizaçla Özdeşleşme

Tıpkı yine bahsetmiştim, Hazreti Musa'nın elindeki asa sembolizmi gibi. Allah ona ne diyor? "Bu elindeki nedir?" diyor. O da "asamdır" diyor. "Ne işe yarar?" "Yaprakları silkelerim, hayvanlarımı güderim ve başka işler için kullanırım." "Bırak" diyor. Bırakınca yılana dönüşüyor, ürküyor. Çünkü aslında bu nedir biliyor musunuz? Eğer tamamen yüzde yüz mizacınızla özdeşleşmekten kurtulsanız onu yılan gibi görürsünüz. Yılan şekil olarak değil — bu mizaç dediğim, onu kötü kullanmaktan ve onunla özdeşleşmekten dolayı "ya ben ne kadar yanılmışım, ne kadar hayata yanlış bir yerden bakmışım" der.

Diyor ki: ben sekizliğimi fark ettiğim zaman, yani "İsmail, bu kadar güç mücadelesine hayatta bu kadar niye girmişsin yani? Niye kendini bu kadar telef etmişsin? Aman Allah'ım, yani bu nasıl bir yanılgıdır? Dünyanın en güçlü insanı olsan ne olacak? Allah'tan yarı yoldan dönmüşüm yani." Bir de güç kazanmak için daha da kendimi zor durumlara sokabilirdim. Çocukken kafamda tuğla kırmaya çalışıyordum. Cehalet mi?

İnsan gülse mi ağlasa mı diyor değil mi? Neden? Çünkü güçlü olmak istiyor

mekanizma ve sen de o zannediyorsun kendini. Onunla özdeşleşiyorsun, onu doğallığından da çıkarıyorsun. Yani o mizaç sana demiyor "git kafanda tuğla kır, ben güçlü olacağım" — sen diyorsun, gidip tuğla kırıyorsun. Mizacını egonun hizmetine vermiş oluyorsun.

Ondan işte ayrıştığın zaman "eyvah" diyorsun, "ya bu bir canavar, ya bu beni ne kadar gereksiz arzulara, korkulara, beklentilere boğmuş. Başarmak için ne kadar kırk takla atmışım yani. Veya huzurumu korumak için ne kadar kendimi kısıtlamışım, veya yanlış şeyler yapmışım, veya yapmam gereken şeyleri yapmayarak aslında kendime zulmetmişim." İşte bıraktığında yılana dönüşmesinin bir anlamı budur. Yani özdeşleşme gidiyor, artık "o benim asam değil." Onu bağımsız olarak görüyorsun.

Kendi haline bıraktığında — Allah korusun — kendi haline bıraktığında nereye gideceği belli değil, yani sabit değil. Mesela yılan nedir? Sabit değildir, süreklideğişkendir değil mi? Bazen de zehirler. Tıpkı mizaç gibi. Sağlıksız seviyede senizehirler. Sürekli değişken şartlardan etkileniyor ve sen kendini o zannediyorsun. Kendini onunla özdeş kılıyorsun. O zaman ne oluyor? Onun içine hapsolduğun gibi, onu artılarıyla eksileriyle sağlık seviyene bağlı olarak yaşamaya başlıyorsun. Ve kendini o zannediyorsun. Onun gözünden hayata bakıyorsun.

Hazreti Ömer: Mizacı Doğru Kullanmak

Yani mesela Hazreti Ömer kemale erdiğinde şeyle mi baktı? "Öyle güçlü olacağım, ben güçlüyüm" öyle bir şey yok. Bak ne deniyor? Kudüs'ü teslim almaya giderken yanındaki kişiyle nöbetleşerek deveye biniyor. Eski Ömer biner miydi? Eski Ömer de tip 8, yeni Ömer de zahiren tip 8. Ne fark ne? Ayrışmıştı artık. "Ben güçlüyüm, ben tabii ki bineceğim, ben Ömer'im, ben Mekke'nin bilmem kimlerindenim, o kim, o kim ki" diye bir algı olmadı. Allah'ın ona verdiği mekanizmayı da doğru bir şekilde kullandı.

O yüzden mizacınızla ne kadar özdeşleşir ve ne kadar sağlıksız seviyeye düşerseniz maneviyat yolunuz o kadar kapalı kalır. Ne kadar az özdeşleşirseniz, o özdeşleşmelerden ne kadar kurtulursanız ve onu ne kadar doğru, dengeli biçimde yönetirseniz manevi yola olan açıklığınız da o kadar çok olur. Ama mevcut durumda o mizacınızın çevreden nasıl etkilendiğine maruz kalır ve ondan kurtulamazsınız.

Mesela benim mizacım tip 8. Ama ben hayatta güçlü müyüm değil miyim, kim benden güçlü diye artık düşünmüyorum. Gücümü korumak için ekstra bir güç sarf etmiyorum. Ne güç verilmişse onu kullanıyorum, onu da doğru kullanmaya çalışıyorum. Onu da egom istikametinde değil; "güçlüyüm, size göstereceğim" dersem Allah'ın verdiğinisuistimal etmiş olurum. Keyfi kullanırsam suistimal etmiş olurum. Doğru yerden bakarsam ben bedenim olmadığım gibi mizacım da değilim, enneagram tipim de değilim.

Ama sen şimdi "mizacım altı" deyip sürekli korku kaygı duyarsan Allah'ı da o gözle göreceksin. "Allah beni koruyor mu korumuyor mu? Neye göre koruyup korumadığına

bakacaksın?" Kendine göre değil mi? "Beni düşmanlarımdan koruyor mu? Niye korumadı? O beni kandırdı. Niye Allah beni uyandırmadı?" Kırk tane hikâye üreteceksin. Ömrün korkuyla bir de — Allah'a bile güvenemeyeceksin. Benim böyle tanıdığım bir insan "Allah'a bile tam güvenmeyeceksin" diyor kendince. O kadar aşmışken bu kadar sınırı, "Allah'a bile tam güvenmem ben" diyor. Şimdi oradan bakarsan neyi nasıl olduğu gibi görebilirsin?

Hz. Hüseyin ve Kerbela: Egonun Penceresinden Bakmamak

Bak hiçbir peygamber var mı — ben bazı insanlar görüyorum, "işte Allah bizi korumadı, şöyle yapmadı, böyle etmedi, ben de artık Allah'a inanmıyorum." Peki Hz.

Hüseyin Kerbela'da senin kadar aklı, imanı yok mu veya idraki yok mu? Şunu diyebilirdi değil mi: "sen bizi korumuyorsan o zaman yoksun kardeşim, hani ben senin peygamberinin torunuyum, hani onlar zalim, hani ben hak noktadayım, niye benikorumuyorsun" — öyle bir şey düşünüyor mu? Hz. Hüseyin düşünmüyor. Neden öyle düşünmüyor? Çünkü egosunun penceresinden bakmıyor.

Hatta geçen duyduğum çok manidar bir şeydi: bir çocuğunun, daha kundakta olan çocuğunun vücuduna bir ok isabet edince "ya Rabbi" diyor, "semavi bir yardım göndermeyeceksen bize bundan daha hayırlısını ver" diyor. Yani ölebiliriz, herhangibir şey olabilir ama bize varlığını ve yakınlığını çok daha güçlü bir şekilde hissettir, idrak ettir. Bize o marifet, o muhabbet, o yakınlık nimetini ver. Yoksa bu dünyada yeniliriz, yeneriz, problem değil, çocuğum da kundaktaki bebeğim de ölebilir. O gözle bakmıyor yani.

Ama sen Nasreddin Hoca'nın dediği gibi, senin için dünyanın merkezi senin eşeğinin, yani nefsinin en kör noktası. Oradan bakıyorsun. Bir savaş yenilirsen "Allah nerede" diyorsun, "yok musun ey adl-iilahi" diyorsun. Sen Allah'ın adaletini tanımıyorsun; kendi egonun ihtiyacına göre Allah'ın adaletini tanımlıyorsun. Peygamberlerin o kadar aklı yok muydu? Hazreti Zekeriya öldürülürken şey mi dedi, "yok musun ey adl-iilahi" mi dedi, "Allah varsa nerede" mi dedi? O kadar geri zekâlı mı? Veya bugünkü ateistler, agnostikler çok mu ileri zekâda? O zaman "Allah nerede" diye haykırıyorlar. Neden? Bu bir cehalettir. Ama cehaletinin de farkında değil. Çünkü kendi egosunun, zahiri aklının, hissiyatının penceresinden bakıyor. "Allah bu durumda yardım etmiyorsa, tırnak içinde, yok demektir." Oradan bakabiliyor, başka bir yerden bakamıyor çünkü.

Haşa, o kadar iyi ki bu ateistler peygamber falan değil yani, dini de bozar bu kafayla — bu insan zaten onlara peygamberlik gelmez de yani. Kardeşim, sen nereden baktığının önce bir farkına var. Nereden bakıyorsun? O nereden baktığını görebilirsen, doğru görebilirsen yanlış bir yerden baktığını göreceksin. Doğru bir yere gelince hiçbir problem yok.

*Gerçek Hak: Allah'a Yakınlık*

Ben haklı ve adil olduğum hâlde haksız bir şekilde öldürülebilirim. Hak etmediğim bir şekilde muameleye tabi tutulabilirim. Bu bir problem değildir. Ya bu şu demek değildir:

"ben haksızlığı gidermeye çalışırım" ama bu dünyadaki hak ve haksızlık benim varlığım değil. Haniinsanlarda bazen şu oluyor: "ben hak ettiğim" diyor, "birçok şeye ulaşamadım, bana haksızlık yapıldı." Ben de diyorum ki: yani ne hak ediyordun? "Ya bir kurumda müdürlük hak ediyorum" diyorsun. Ya parayı hak etmişsindir, tırnak içinde — hadi bir milyon dolar olsun. Daha hak ettiğin ne? Şimdi sen bunları mı kendine hak görüyorsun? Buradan mı — "bak bunlar verilirse ben hakkımı aldım demektir." Senin hakkın bu mu? Nereden bakıyorsun?

Ya senin hakkın Allah. Senin hakkın Allah'ın yakınlığı, senin hakkın Allah'ın dostluğu, senin hakkın Allah'ın muhabbeti. Sen bunları unutmuşsun, gerçek hakkını unutmuşsun; zahiri âlemde, bu geçici âlemin hakkını hukukunu arıyorsun. Bu dünyanın da hakkı hukuku yok mu? Tabii ki var, ama bu dünyadaki hak hukuk, hakikihak hukukunla karşılaştırıldığında biri asıldır, biri gölgedir. Bu gölge düzeyinde bile biz gayret ederiz, o ayrı bir şey. Ama diyelim ki şu dünya hayatında, iş hayatında, tırnak içinde hak ettiğin yere gelemedin. Ne olur yani? Gelemesen ne olur? Mutsuz mu olacaksın?

Allah sana demez mi ki: senin en büyük hakkın ben iken, en büyük hakkın benim sevgim, benim hoşluğum, benim dostluğumken, sen kıytırık bir kurumda bir yere gelememişsin diye üzüleceksin mi? Üzülürsen nereden bakmış olursun hayata? Bir bak bakalım nereden baktığını. Tabii tabiiişte yani ne olur? Tabii ki o konuda hak hukuka da dikkat etmek lazım, o ayrı bir konu. Ama dünyada bütün haksızlıklara uğramış olsan da asla mutsuz olmamalısın. Neden? Çünkü sen gerçek hakkını biliyorsun. Senin gerçek hakkın, senin Allah tarafından sana verilmiş olan ve hiç kimsenin bozamayacağı, ortadan kaldıramayacağı gerçek varlık bilincidir. Bu hakkı kimse senden alamaz.

Ama sen bu hakkını unutmuşsun. Üç kuruşluk geçici hakkın üzerinde kafa yoruyorsun. Ele geçiremeyince de kendini mağdur hissediyorsun. Ne olmuş öyle bir şeyin mağduriyetinden? İşte ne dedik? Nereden bakıyorum? Doğru yerden bakarsam hiçbir şey benim üzerimde o kadar fazla baskı uygulamaz. Ama yanlış yerden bakarsam bir olumsuzluk veya bir haksızlık veya bir yanlışlık beni ömür boyu mutsuz edebilir.

Evet, teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (Konuşmacı Kur'an'a birkaç kez atıfta bulunuyor — ör. cinsiyetle Allah'a yakınlık arasında ayrım olmadığına dair — ancak hiçbirinde sure adı veya ayet numarası açıkça belirtmiyor.)