Gerçek Kendiliği Örten Duygular ve Merceği Düzeltmek
Kısa Özet
İsmail Acarkan, "ben üzgünüm", "ben kaygılıyım" gibi cümlelerde aslında gerçek kendiliğin değil, onu örten geçici bir duygunun konuştuğunu anlatıyor. Kendimizi hatırlamadan (merkezimize dönmeden) hiçbir olayı doğru değerlendiremeyeceğimizi; kamera merceği örneğiyle önce "özneyi" (gerçek kendiliği) düzeltmemiz, sonra olaylara bakmamız gerektiğini vurguluyor. Televizyon ekranı metaforuyla gerçek kendiliğin hiçbir olaydan etkilenmeden sadece şahitlik ettiğini; Hz. Muhammed ve Hz. Yusuf örnekleriyle de yaşanan olayların üzerinden kimlik üretmeden "hikaye üretmeden yaşamanın" mümkün olduğunu anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Ben üzgünüm", "ben kaygılıyım" dediğimizde aslında gerçek kendilik değil, onu örten bir duygu konuşur; bu durumda yapılacak ilk şey o duyguyu savunmak değil, önce merkezimizi (gerçek kendiliği) hatırlamaktır.
- Kamera merceği örneğinde olduğu gibi, önce "özneyi" (gerçek kendiliği) doğru ayarlamadan dışarıdaki olayları doğru değerlendiremeyiz; bozuk bir mercekle bakıldığında en doğal olay bile çarpıtılmış görünür.
- Televizyon ekranı hiçbir filmden etkilenmediği gibi, gerçek kendilik de yaşanan hiçbir olaydan (iyi ya da kötü) etkilenmez, yalnızca şahitlik eder; Hz. Yusuf'un kıssası da "hikaye üretmeden nasıl yaşanılacağının" bir örneğidir.
Gerçek Kendilik: Ben Cümlelerinin Yanlış Kullanımı
Hoş geldiniz arkadaşlar. Gerçek kendiliğimizi nelerin örttüğüne dair biraz bugün konuşmak istiyorum. Veya bunu nasıl fark edebiliriz aslında. Aslında gerçek kendiliğimiz bizde her an kesintisiz bir şekilde var olan, bizim gerçek kendiliğimizdir. Yani "ben" demeyi ancak gerçek kendimiz hak eder; veya gerçek kendiliğimize "ben" dememiz doğru bir şeydir. Fakat biz "ben" cümlelerini kullanmaya başladığımızda bunları çoğunlukla geçici olan düşünce, duygu ve davranış kalıplarımız için kullanırız.
İçimizde ortaya çıkan duygular, düşünceler, davranış örüntüleri bize "ben" gibigörünür. Örneğin "ben üzgünüm" dediğimde aslında bu ne demektir? Aslında gerçek ben, üzüntü duygusu tarafından örtülmüş demektir. "Ben kaygılıyım" dediğimde gerçek ben kaygı tarafından örtülmüş demektir. "Ben kendimi utanç içinde hissediyorum" dediğimde gerçek kendilik utanç duygusu tarafından örtülmüş, perdelenmiş demektir. Yani o durumda bile gerçek kendiliğiniz mevcuttur. Ama siz o anda merkezinizde değilsinizdir.
O yüzden dikkat etmemiz gereken şey, tırnak içinde söylüyorum, kendini kötü hissettiğinde, duygusal olarak negatif hissettiğinde, herhangi bir olumsuz duygu, düşünce, davranış içinde hissettiğinde yapacağın tek bir şey vardır: önce merkezinihatırlayıp dönmen gerekir. Biz buna farklı ekollerde "kendini hatırlamak" diyoruz, "kendine dönmek" diyoruz. Mesela bizim geleneğimizde yaygın bir şeydir: "bir kendine dön" denir. Mesela böyle duygusal olarak, düşünsel olarak, davranışsal olarak iyice savrulmuşsam derler ki "bir kendine dön." Aslında bu kıymetli bir kavramdır, tabii gerçek anlamıyla kullanılmak şartıyla. Aslında her durumda kendimize dönmek bilincini canlı tutmak durumundayız.
Mesela bazen bir bakıyoruz böyle bir kaygı bizi almış götürmüş bir yerlere; üzüntü bir yerlere götürmüş; yanlış yapma hissi, kendini suçlama hissi, kendine kızma hissi senisaatlerce, hatta günlerce, hatta bazen aylarca kuşatır. Ve sen kendini o duygu, düşünce üzerinden tanımlarsın. "Birkaç aydır kendimiiyi hissetmiyorum." Neden?
Çünkü birkaç aydır kendinde değilsin. Birkaç aydır kendini unutmuşsun, kendinihatırlamıyorsun. Gerçek anlamda bırakın fark etmeyi, kendimize şunu bile hatırlatmıyoruz: "ben bir aydır hangi duygu veya düşünce tarafından kuşatılmışım? Benim gerçek kendim hangi duygu tarafından örtülmüş?" Kendimi örten şeyi bulmam gerekiyor. Ama kendimi örten şeyi bulmak için önce oradan biraz bir adım geriye çekilmeliyim. Kendimizi hatırlarsak bizi kuşatan şeyin ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Çünkü öbür türlü "tabii ki üzgün olacağım, insan böyle bir durumda nasıl rahat olabilir ki" diye düşünürüz. Neden? Çünkü o bizi kuşatan düşünce veya duygu tarafından duruma bakıyoruz. Eğer o düşünce ve duygunun içinden bakarsan kendini
hatırlama imkânı yoktur. Ve bulunduğun durumun objektif olarak nasıl yorumlanması gerektiğini de bilemezsin.
"Tabii ki mutsuz olacağım, benden kim var ki, işte bir insanın başına şöyle bir şey gelirse nasıl rahat olabilir" — şimdi nereden konuşuyorsun? Kendinden konuşuyorsun sanıyorsun ama aslında o duygudan, o düşünceden konuşuyorsun. Peki ne yapman gerekir? "Şu an o duygudayım, ne yapayım, kendimi savunmam mı gerekiyor?" Orada kendini savunursan kendini mi savunmuş olursun? Hayır. Kendin olmayan bir şeyi savunmuş olursun. "Tabii ki mutsuz olacağım, tabii ki üzgün olacağım, tabii ki öfkeli olacağım, tabii ki herkese kızacağım, haklıyım da." Ne yaptın? Kendini mi savundun? Hayır. Kendini örten bir şeyi savunuyorsun. Senigerçek kendinden bilinç olarak uzaklaştıran o duyguyu savunuyorsun, o düşünceyisavunuyorsun.
O yüzden kendini hatırlamadan kendini gözlemleyemezsin. Bakın burada iki tane "kendi" kullandım: biri gerçek kendilik, biri sahte kendilik. Gerçek kendini hatırlamadan sahte kendini gözlemleyemezsin. O yüzden ilk dikkat etmemiz gereken şey budur. Hayatta ne yaşarsanız yaşayın, her zaman sakin bir şekilde, tedirgin olmadan kendinize şunu hatırlatın: şu anda neredeyim? Merkezimde miyim, çevrede miyim? Hani biz bazen deriz ya "kendinde değil." Öfkelidir veya üzüntüden, kederden kendinden geçmiştir, tırnak içinde zahiri olarak. Ne deriz mesela? "Kendini hatırlamıyor" deriz. Aslında biz şu anda da kendimizi hatırlamıyoruz ama öbür bahsettiğimiz durumlar işin artık aşırılaşmış hali. Artık kişi öfkeden delirmiş gibi veya üzüntüden iyice çökmüş, artık hiç kimseyi dinlemiyor; "bir an önce ölsem de kurtulsam" diyor mesela, yaşamak istemiyor diyelim. Bu nedir? Bu iyice kendiniunutmak demektir.
Merceği Düzeltmek: Önce Özneyi Düzeltmek
O yüzden bu gibi durumlarda yapacağımız şey, dikkat edin, dışarısıyla uğraşmak değildir. "İnsanlar bana böyle davranıyor" veya "ben şunu yapamıyorum, ben şunu gerçekleştiremiyorum, istediğim hiçbir şey olmuyor, neye el atsam elimde kalıyor, sürekliistediğim şeyler engelleniyor" — bunlar olgular, bu ayrı bir konu. Bunların hepsini konuşuruz, hiçbir problem değil, hepsi de gerçek şeyler olabilir. Ama önce özneyi düzeltmemiz gerekiyor.
Hani şey gibi, önce diyelim ki cep telefonuyla bir şey çekerken neye dikkat ediyorsun? Önce merceğin iyi bir ayar yapmasına dikkat ediyorsun değil mi? Eğer görüntüde bulanık bir durum varsa ne yapıyorsun, bazı düğmelere veya ekrana basıyorsun; telefonun kamerası, merceği kendini o görüntüyü net olarak algılamak için ayarlıyor değil mi? Ondan sonra etrafta ne var ne yok, nasıl bir şey işliyor diye bakıyoruz. Peki biz böyle bakıyor muyuz hayata? Biz böyle bakmıyoruz. Biz bozuk ayarlarla, çarpıtılmış merceklerle, ayarı bozulmuş merceklerle bakıyoruz. Peki böyle baktığında hayatı olduğu gibi algılaman, aynı zamanda hayatı olduğu gibi algılayıp yorumlayıp doğru bir düşünce, duygu ve davranış sergilemen mümkün olabilir mi? Olamaz.
Orada ne meydana gelir? Bir yanlış mercek varsa, "sen beceriksizsin, sen yapamazsın, çok zor, en iyisi kenara çekil, rezil olmaya gerek yok" diye algı meydana gelebilir. İçinizde bir uzak durma kalıbı vardır. O mercekle bakıyorsunuzdur zor olaylara, zorlayıcı durumlara. Sürekli çekiniyorsunuzdur. Ya da çekin çekin bir süre sonra "yeter artık, ne olursa olsun" diye bu sefer baş aşağı dalıyorsunuzdur. O mercek de bozuk, öbür mercek de bozuk. Önce merceği düzeltmeye ihtiyacımız var. Nedir bu mercek? Gerçek kendiliktir aslında. Diğerleri sahtedir, diğerleri bizi kandırır, bize yaşadığımız olayları çarpık bir şekilde algılatır.
Mesela diyelim ki "hiç kimse beni sevmiyor." Dur, diyorum önce, önce bir merceğe bakalım. Sen nesin? Sen var, tam, içinde insani değerleri taşıyan bir varlık mısın?
Önce buraya bakalım. Burayı düzeltirsek şimdi hikayeyi dinleyebiliriz. Ne oluyor, "artık kimse beni sevmiyor." Tamam, olabilir. Kimsenin seni sevmemesi sende bir rahatsızlık oluşturuyor mu? Bir bakalım, rahatsızlık oluşturuyorsa orada yanlış bir mercek var demektir. Baktık, rahatsız değilim ama bunu çözümlemek istiyorum, diyorsan; yani "herkes beni sevsin" demek değil, "niye sevmiyor, burayı çözümlemek istiyorum" diyorsan, tamam çözümlersin. Sonra bakarsın kiinsanların bencillikleri var, kendi kişisel arzuları, hevesleri, hırsları var; biraz da senin davranışsal olarak bazı yanlışların var. Tam olarak olgu görünmüş oldu. Senin hiçbir hatan da olmayabilir. "Hayatta illa olumsuz bir şeyle karşılaşıyorsak mutlaka bizim de hatamız vardır" diye bir bakın hiçbir şeyimiz yok burada, bir ön yargımız yok. Eğer mercek doğru yerde duruyorsa ön yargısız bakarsın.
"İnsanlar Beni Sevmiyor" Örneği Üzerinden Doğru Analiz
"İnsanlar beni sevmiyor." Tamam bakalım, sevmiyor mu? Önce bir bakalım. Kimse seni sevmiyor mu? Bir bakarsın, aslında öyle genelleyeceğin kadar bir şey yok.
Diyelim ki genelleyeceğin kadar bir durum var, tamam, o zaman bu duruma bir bakalım. Niye sevmiyorlar acaba? "Belki ben insanlarla hiç konuşmak istemiyorumdur, kibirli davranıyorumdur" veya "ben çok normal davranıyorum ama benim hakkımda bir kısım ön yargılar geliştirmiş olabilirler, bunda benim payım da olabilir, olmayabilir." Ama bakın bütün bunları nasıl analiz ediyoruz? Doğal bir yerden analiz ediyoruz, ortaya çıkacak bir şeyden korkmuyoruz. Diyelim ki yüzde doksan benim hatam olabilir, davranışsal olarak bir hatam vardır; o zaman derim kiinsanlar böyle davrandığım için bana sevgi duymuyorlar, tamam analiz ederim bunu. Bu davranışım doğal mı? O kadar doğal değil, o zaman davranışımı değiştireyim, sakin bir şekilde. Ama bunu yaparken "insanlar beni sevsin, onların beni sevmesine ihtiyacım var, onlar sevmezse yapayalnız hissederim kendimi" diye bir hikayem de yok. Veya "hata bende çıktı, o zaman ben çok kötüyüm" diye bir hikayem de yok.
Öyle bir şey diyor ki sen doğru bir yerden bakıyorsun: sen gerçek anlamda var, doğal ve tamsın. Ama davranışsal olarak yanlış davranıyor olabilirsin, sözel olarak yanlış konuşuyor olabilirsin. Bunlar sen değilsin. Bunlar sana verilmiş enstrümanlar. Bunları doğru kullanmalısın, doğru kullanabilirsin. Sakin bir yerden baktığınızda — bu sakinlik psikolojik sakinlik değil, daha çok gerçek kendilikten gelen bir doğal sakinlikle
bakabilirsek — o zaman her olguya karşı objektifliğe sahip olabiliriz. Aksi takdirde yanlış mercekler bize gerçekliği ters yüz edebilir. Yanlış bir yere bakıyorsunuz, yanlış bir şekilde bakıyorsunuz, yanlış davranıyorsundur, insanları davranışlarınla uzaklaştırıyorsun, sonra "kimse benimle arkadaş olmak istemiyor" diyorsun.
Tamam, sakince önce bir duruma bakalım, niye böyle oluyor? Ama önce sakin, doğal bir yere gel. Yargısız, kendini veya başkalarını suçlamadığın, kendini eksik yarım hissetmediğin bir yerden bak. Çünkü bakın gerçek kendilik eksik, yarım, birileriyle var olan, yanlış yapınca bozulan, doğru yapınca artan bir şey değildir. Gerçek kendilik ilahi kaynaklı bir şeydir. Hiç kimse onu bozamaz. Sen ondan bilinç olarak mahrum kalabilirsin. Dersin ki "ben çok acılar çektim, çok şanssızım, istediğim bir şey hayatta hiç olmadı," kendini üzüntünün, kederin, mutsuzluğun, şanssızlığın içinde boğarsın.
O anda gerçek kendin yok mu sence? Var. Ama sen sahte bir yerde duruyorsun, merkezinde değilsin. Merkezinde olmadığın için gerçek kendiliği hatırlayamıyorsun. Bilgi olarak bile hatırlayamazsın.
"Şu an bir kendime dönmem lazım, ben aslında normalde böyle değilim" demen lazım. Yoksa bu yanlış bir yerden bakmak, bir insanın kendini bu kadar öfkeli, bu kadar mutsuz, bu kadar acınası, bu kadar yetersiz, beceriksiz algılaması yanlış bir şey. "Böyle yaşamak istemiyorum" diyeceğim kadar bir şey yok hayatta. Abartıyorum ben bir şeyi. "Benim için her şey bitti, o kadar mutsuzum ki ölmek istiyorum, o kadar mutsuzum kiinsanları görmek istemiyorum." Bak bir dur, bir sakin ol, önce bir merkezine dön. Merkeziniz nedir? Ben varım, ben tamım ve ben Yaratıcı'ya bağlı ve ait bir varlığım. Hiçbir şey bunu değiştiremez. Ben bile değiştiremem. Varlığımı ben bile yok edemem, zedeleyemem, eksiltemem. Ne ben ne başkası varlığıma zarar veremez. Gerçek varlığım böyle bir şey. Önce buraya dön. Önce sen gerçek anlamda var olduğunu, tam olduğunu, haktan geldiğini, ona ait olduğunu hatırla. Sonra şu an hangi duygular bunu perdeliyor diye bak: büyük bir mutsuzluk duygusu olabilir, büyük bir öfke duygusu olabilir, büyük bir şanssızlık hikayesi olabilir, büyük bir korku ve kaygı dalgası seniiçine çekmeye çalışıyor olabilir. Oraya dikkatle bak.
Mesela nedir? Böyle insanların da takdiriniisteyen bir arzu var içinde: "insanlar benitakdir etsinler, yaptıklarımı takdir etsin, fark etsin, önemsesin, yakın arkadaşlarım bana özel ilgi göstersin, ben bunu hak ediyorum" diyen bir düşünce gözlemliyorum şu an içinde. Bak ben o değilim. Öz, yakınlık aramaz, ilgi aramaz. Yakın ilgi gösterilmeyince kendini kötü hissetmez. Ama psikolojik düzeyde böyle düşünceler, duygular, algılar, zanlar olabilir. "Şu an sanki değersizmişim gibi bir duygu üzerime hücum ediyor." Ama kimin üzerine hücum ediyor? Gerçek kendiliğin üzerini örtmeye çalışıyor. Peki gerçek kendilik yok mu oldu? Hayır. Sadece üzerini sen kendi bilincinle ürettiğin duygu ve düşüncelerle örtmüş oldun, bu kadar. O örtüyü fark edersen ve gerçek kendinin o düşünce ve duygulardan ibaret veya o duygu ve düşüncelerin sana hissettirdiği kişi olmadığını fark edersen, o zaman örtüyü az çok kaldırmış olursun.
Bütün Duygu ve İlişkiler Gittiğinde Kalan: Varlık
_(Bir dinleyici sorar:)_ Peki bu duygunun içindeyken buraya nasıl bakabiliriz ki? Çünkü yıllar içinde biriktirdiğimiz değersizliklerimiz oluşuyor: "ben kendimi değersiz ediyorum, ben niye varım ki, ben hiçbir şey değilim" diyorum. Sonra bir bakış açısı değiştirmemiistiyorsunuz, "ben kendime güveneceğim" — bu çok zor değil mi? _(Cevap:)_ Tabii çok zor görünüyor, onun gözüyle bakarsak zaten bir çelişki söylemiş oldum. Tamam, ben de onu diyorum: yaşayan sahte bir şahıs var orada. Yani o duyguların içine gömülmüş olan, kendini ondan ibaret zanneden bir kişi var. O kişiiçin bu çok zordur. Zaten bizim hatırlatmak istediğimiz, sürekli uyarıda bulunmamızın nedeni bu. Çünkü biz bunu hayatın içinde unutuyoruz.
Buraya öncelikle şuradan bakabilirsiniz: "ben ilişkilerim, anne babam da buna dahil, yaşadıklarım, hissettiklerim, düşündüklerim olmadan neyim?" Biraz bu soruyu sormaya ihtiyacımız var. Bu soru çok güzel, çok sihirli, çok basit ama çok kıymetli bir sorudur. Kaçmak için bunu sormuyoruz, bizi kendimiziidrak etmekten kaçıran şeylerden korunmak için soruyoruz. "Ben annem, babam, kardeşlerim, bugüne kadar ilişkili olduğum insanlar, yaşadığım olaylar, hissettiğim duygular, düşünceler olmadan neyim?" İnsan bu soruyu sorduğunda önce böyle bir cevap veremez. Hakikaten cevap veremez. Boşluğa düştüğünü zannedersin.
Buraya kadar geldik, çok güzel bir nokta burası. Sonra ikinci şey: bu "boşluğa düştüğünü zannetme" düşüncesini ve duygusunu da bırak. Bu olmadan nasılsın? Tırnak içinde, "o zannetmiyoruz, boşlukta şu anda" — kendi öyle görüyor, "ben de o zaman düştüm" diyor, tamam, kendini öyle görüyor ama aslında gerçekte kendisiböyle değil. Biz de diyoruz ki bak acele etme. Kendini öyle görme düşüncesi var, kendini öyle görmekten ileri gelen bir duygu var, bütün bunları bırak, bir kenara bırak, sonra almak istersen alabilirsin, sıkıntı yok. Bir misafirliğe giderken ayakkabını çıkardığın gibi bırak. Bunlardan yüzde yüz mahrum olmayacaksın, istediğin zaman tekrar geri alabilirsin. Ama şimdi bunları bir bırak. İlk gelecek bir duygu boşluk hissiolabilir, onu da bırak. Aslında daha en başta bırakman gereken şeylerden biri de buydu ama onu insan fark etmiyor: "boşluk var" diyor, onu da bırak. Bu sefer zihin tekrar devreye giriyor: "gerçek kendilik bu kadar yavan bir şey mi?" diyor. Halbukidikkati çekmek istediğimiz şey şu: bak, her şey gittiğinde, bütün o düşünceler, duygular, ilişki hikayelerinin hepsi gittiğinde kalan bir şey var. Ne? Varlık. Çok basit bir şey ama çok mükemmel bir şey. Basit derken değersiz veya niteliksiz bir şey anlamında değil, çok sade bir şey anlamında basit diyorum. Varlık. Başka bir şey değil.
Olumlu Duygular da "Ben" Değildir
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam bir şey sormak istiyorum. Genelde olumsuz duygulardan bahsettik ama gene kendimiz olmayan olumlu duygular için ne diyoruz — iyi konuşmak, yardımseverlik, aile gibi? _(Cevap:)_ Aynen. Biz iyi duygular da değiliz. "Ya çok mutluyum, evlendim, acayip mutluyum, çocuğum oldu, süper bir şey, çok güzel bir iş buldum, eşimi de buldum, işimi de buldum, benden kralı yok" — bak böyle değil. Sen bu da değilsin, dikkat et. Bu kötü bir şey, bundan uzaklaş anlamında değil, ama
bak sen bu değilsin. Sen asla ne iyi hikayesin ne kötü hikayesin. Dolayısıyla kendimizi böyle olumlu şeylerin içine sokmaya çalışmak da gereksiz bir şeydir. Hayatın doğal akışı içinde hoş şeyler de olabilir, olmayan da olabilir. Mesela şu anda ayağımı garip bir sivrisinek sürekli ısırıyor, tamam, ne yapalım, ben şimdi onunla mı zihnimi meşgul edeyim? Tamam, farkındayım onun ama ben o değilim, ben rahatsız olan değilim. Herhangi bir negatif duyguya takılmak zorunda değilim. Veya siz benidinliyorsunuz, memnuniyet içindesiniz; ben bundan memnun olan da değilim. Sizin memnuniyetinizden bir memnuniyet hissim doğabilir ama ben kendimi onunla da tanımlamıyorum. Ben bütün bu dualiteden daha derinde bir şeyim.
Televizyon Ekranı Metaforu: Şahitlik ve Etkilenmemek
Hani benim annem sağ olsun, ilk televizyon seyrettiği dönemlerde mesela yangın filmi var, "ha bak yanacak, televizyona dikkat edin" derdi değil mi? Mesela ilk önce insan düşünebilir: yangın var, televizyon da yanabilir değil mi? Veya bomba patlıyor, televizyon da patlayabilir değil mi? Adam kurşun atıyor, televizyonun ekranını delebilir değil mi? Ama delmiyor değil mi arkadaşlar? Neden? Çünkü televizyon, televizyonun ekranı, o ekranda gördüğün hiçbir olaydan etkilenmiyor. Ama bütün film o ekranın üzerinde görünüyor. Dikkat edin buraya: bütün film o ekran üzerinde görünüyor ama o ekranın üzerinde oynayan film ne olursa olsun o ekranı etkilemiyor.
Gerçek kendiliğiniz bunun gibidir. Hiçbir şeyden etkilenmez, ne çok iyi bir şeyden ne çok kötü bir şeyden. Onları sadece fark eder, şahitlik eder. O yüzden ben Kur'an'dakişu ayeti bu anlamda da anlamayı önemsiyorum: "şahitlerle beraber olun." Siz şahit misiniz, maruz musunuz? Hayata şahitlik mi ediyorsunuz, hayata maruz mu kalıyorsunuz?
_(Bir dinleyici sorar:)_ Çok bencil bir annem olabilir, ona maruz mu kaldım, şahit miyim? Çocuklukta tabii ki maruz kalmışsındır, çocuklukta ne yapabilirsin? _(Cevap:)_ Bir taraflı değil, sandığınız gibi. Hem maruz kalırsın hem izliyorsundur.
Şahit mi, Maruz mu Kalıyorsunuz?
Aynen, çok güzel. İşte maruz kalanın kim olduğunu anlamak, şahit olanın kim olduğunu anlamak. Maruz kalan geçici bilincinizdir. "Ben şöyle bir olay yaşadım, çok bencil bir annem vardı, hiç bize bakmazdı, bizi komşulara bırakırdı" — örnek atıyorum, olabilir. Hatta "bizi bıraktı gitti başkasıyla evlendi, bir daha da bize bakmadı" — olabilir. Bu nedir? Bu bir deneyimdir. Şimdi buna maruz kalmış bilinciyle bakarsam, tamamen oraya gömülürsem: "ben ne kadar şanssız bir çocuğum, ne kadar acınası bir hikayesi olan bir çocuğum" değil mi? Peki ben o muyum? Değilim aslında. İşte kendimizi hatırlamamız dediğimiz bu. Kendini hatırlamaya ihtiyacın var. Sen hiçbir olaya maruz kalıp o olayın üzerinden kendini tanımlama.
Burada yanlış anlaşılmasın: tabii ki maruz kalırsın bir taraftan; fakat incelik, maruz kaldığın şeyle kendini tanımlama tuzağına düşmemektir. "Ben kötü bir anne babam olmuş olabilir, kötü arkadaşlarım olabilir, çok kötü bir öğretmenim olmuş olabilir." Veya arkadaşımızın hatırlattığı gibi: "annem babam çok iyiydi, öğretmenim de çok
iyiydi, biraz büyüyünce hayatın kötü yüzüyle karşılaştım, hep o anne babamın yaklaşımını arıyorum, o öğretmenimin yaklaşımını arıyorum ama bir türlü bulamıyorum." Hayır, bak, bu hikayelerin içinde kaybolma. Maruz kaldığın hiçbir şey senin varlığını tanımlamaz.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Ama onlarla kendini tanımlaman özü etkilemez mi? _(Cevap:)_ Özü etkilemez. Geleceğim oraya. Peki maruz kaldın ve kendini bunlarla tanımladın; işte bak sana ayet neyiifade ediyor? Kendini temizle diyor. Neyden temizleyeceksin? Yaşadığın olayların üzerinden oluşturduğun kimliklerden temizleyeceksin.
Hz. Muhammed: Yetim mi, Allah'a Ait Olan mı?
Hz. Muhammed kimdir? Hz. Muhammed Âmine'nin yetimi midir? Ebu Cehil'in yeğenimidir? Ebu Talib'in merhametle beslediği kişi midir? Hayır. Peki bütün bunları yaşamış mı? Bütün bunları yaşamış: babası doğmadan ölmüş, annesi 6 yaşında vefat etmiş, Ebu Talib amcası olarak ona şefkat edip evine almış, sonra tırnak içinde "iç güveysi mi girdi" diyeceğiz? Böyle mi tanımlayacağız Hazreti Muhammed'i? Ya da Hazreti Muhammed kendini böyle mi tanımlıyor? Biz maalesef böyle tanımlıyoruz. Peygamber'e bakışımız bile psikolojik bir bakış. Hatta bunun üzerinden din psikolojisiyorumu yapılıyor: "Hz. Muhammed niye böyleydi? Çünkü yetimdi." Peki yetim olmasaydı yetimlere dair uyarıda, hatırlatmada bulunmayacak mıydı? Yetim olduğu için mi Kur'an'da yetimlerle ilgili ayetler gelmiş? Böyle mi düşüneceğiz? Hayır.
Muhammed kimdir? Muhammed Allah'a ait olandır. Allah'a ait olduğunu bilendir.
Allah'a ait olduğunun bilincinde olan biridir. Hazreti Muhammed budur. Peki neye maruz kalmış? İyi şeylere de maruz kalmış, kötü şeylere de. İyi tutumlara da muhatap olmuş, kötü tutumlara da. Ama kendini bunlar üzerinden mi tanımlamış? Hayır. Taşlanmış, ne demiş? "Ya Rabbi, sen benden memnunsam ben senden memnunum, bu bana yeter." Taşlanmış olabilirim, bugün beni taşlarlar, yarın öbür gün başıma gül dökerler; bu benim gerçek kendiliğimi değiştiriyor mu? Hayır, asla değiştirmiyor.
Bugün gül dökenler yarın taş atabilirler, bu benim gerçek kendimi değiştiriyor mu? Hayır, değiştirmiyor. Yani şu noktaya gelmiş oluyoruz: yaşadığınız olaylar sizin gerçek kendinizi etkilemez. Siz onlara şahit olursunuz ve fıtratınızın gereğince karşılık verirsiniz.
Hatta atıyorum, sizi terk eden anne babanızı kırk yıl sonra görürsünüz, bakarsınız "ya bunlar niye terk etmiş, bir zaman çok bencilmiş, beni yük olarak görmüşler, ayak bağı olarak görmüşler, güya dünyanın onlara bir tatmin vereceğini zannetmişler, o yüzden terk etmişler" — onların problemi. Anladınız mı? Bu onların problemidir. Bundan dolayı eğer ben bir kimlik tanımlaması yapmadıysam, bundan bir kimlik üretmediysem, hiçbir problem değildir. Kırk sene sonra geldiklerinde bakarım, gözlemlerim, analiz ederim ama içimde "siz beni bıraktınız" diye bir hikaye yok.
Şimdi ne bu aslında? Bak sen kendini "işte benim babam beni kabul etmedi" diyerek tanımlıyorsun. Ya o kim ki, sen kimin üzerinden kendini tanımlıyorsun? Sen kendinibaban, annen, ailen, kardeşlerin üzerinden mi tanımlıyorsun? Böyle bir varlık
olduğunu mu düşünüyorsun? Böyle bir varlık olduğunu düşünüyorsan bu bir tercih meselesi olabilir. Ama sen gerçek kendini hatırlayarak "ben Allah'a ait bir varlığım" diyebilirsin. Zahiri olarak bedenim falan erkeğin falan kadının bir araya gelmesiyle oluştu, o da ilahi bir hikayenin bir parçasıdır. Ama ben beden de değilim.
Diyelim ki şöyle düşünün: dünyaya gelmişsiniz, yetiştirme yurdunda büyüdünüz, anne babanızla dair hiçbir kayıt da yok, hiç de bulamadınız — ne olur? Problem mi bu? Ama bakın ego bunu problem edebiliyor değil mi? "Kökünü ara" diyorum ama kök o değil; o sahte benlik asıl kökünden, o değerli özünden seni uzaklaştırıyor. Biz de diyoruz ki sahte benliğin arayışı içinde olduğu yer ve şey yanlış bir yerdir. Sahte benlik kendini yanlış yerde arıyor. Ailede arıyor, ilişkilerinde arıyor, başarıda arıyor, birinin sevgisinde arıyor, eşinin gözlerinde arıyor, sosyal itibarda arıyor, insanların takdirinde arıyor. Nedir bunlar? Bunlar sahtedir. "Yok kardeşim, bunlar sahte değil, en gerçek şeyler bunlar, bak herkes bunların peşinde, dünyanın bir akıllısı sen misin" diyebilirsiniz, ki ben de diyebilirim. Kişi belki onun sahte olduğunun farkındadır. Zaten sır bu: ya sahteliğini fark edeceksin, adım adım bırakacaksın, ya da "hayır bu sahte değil, bu gerçek" diyeceksin. Zaten tercih bu. Bunu kavga dövüş yaparak ispatlayamayız. Biz bilgiyi ortaya koyuyoruz, basireti referans alıyoruz, "bak bu sahtedir, dikkat et" diyoruz. Sahte olup olmadığını anlayabilirsin.
"Kalpler Ancak Allah'ı Anmakla Mutmain Olur" Ayeti
O yüzden dikkat edin, Kur'an-ı Kerim'de bazı ayetler "elâ" gibi dikkat çekme ifadeleriyle bazen başlar. Onlar nedir aslında? Onlar şudur: çok dikkat etmezsen, öyle yüzeysel bir bakış açısıyla ele alırsan anlayamazsın ve o alanlarda yanlış ve sahte hikayelere kapılırsın. En önemlisi nedir biliyor musunuz, dikkat edin: "Allah'ı hatırlamakla kalpler mutmain olur" — "elâ" diye başlıyor. Bu, Arapçada tam olarak bir kelimeye karşılık gelmiyor ama "dikkat et" diye anlamlandırabiliriz. Araplar bir şeye dikkat çekmek için "hey baksana" der gibi, bir dikkat çekme edatıdır. "Bu öyle satıh bir şekilde anlayacağın bir şey değil, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur.
Otur, düşün bunu." Ya "Allah biraz abartmış" mı dersiniz? Bunu ciddi olarak öyle düşünüyorsanız söyleyeceksiniz arkadaşlar, iki yüzlü olmamak lazım. İçinizde ikiyüzlü benlikler var.
Allah diyor ki, dikkat edin, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Ne demek Allah'ı hatırlamakla? "Allah Allah" diye hatırlamak değil; mutlak olanı, hakiki olanı, mükemmel ve değişmez olanı hatırlamakla. Yani bu ne demek? Onu hatırladığımda ben de ona aidim, onu hatırlıyorum. O zaman ne anne babam kalıyor, ne eşim, ne çocuğum, ne başarılar, ne takdir, ne övgü, hiçbiri kalmıyor. Ve kalp onunla mutmain. Ya böyle mi, ya da "yok, Allah da abartıyor yani, böyle bu dinsel anlayış insanı iyice her şeyden soğutuyor" mu diyeceksiniz? O yüzden de zaten İslam dünyası...
_(Konuşma burada kısa bir kesinti ile devam ediyor:)_ ...dersin ki "tamam da, âmenna, inanıyorum ama o kadar da değil," içinde bir şey der ki "o kadar da değil." Ya böyle inanacaksın, ya da diyeceksin ki hakikaten bu ayet hakikati tam merkezinden tanımlıyor: kalpler hakikaten mutlakı hatırlamakla mutmain olur. Başardın, bir şeyler
başardın, herkes seni takdir ediyor, bir anda dört yüz bin takipçin oldu falan bir gecede — tırnak içinde kendini mutmain zannedebilirsin. Orada da oturup sen karar vereceksin: "benim dört yüz bin takipçim mi beni daha mutmain ediyor, Allah'ı hatırlamak mı?" Senin tercihin o. O zaman sahte benliklerinle dalacaksın, öyle bir şey yaşayacaksın.
İyi dikkat edersen tatmin etmediğini anlayabilir misin? Kesinlikle anlayabilirsin. İyidikkat edersen bakacaksın, "bir zamanlar böyle, tırnak içinde söylüyorum, ayakkabısından içkiiçilen artistler gelmiş geçmiş değil mi bu dünyada?" Neler gelmiş geçmiş? İşte firavunlar gelmiş geçmiş, insanları titretmişler, ne olmuş? Bir bak, bir sakince bak, böyle şeyler insanı tatmin ediyor olabilir mi? Eğer yeterince akıllıysan bunların tatmin edici olmadığını, sadece hayat içinde bir deneyim olduğunu fark edersin, hayatını onların üzerine bina etmezsin.
Geçen bir çocukla konuşuyordum: "ne olacaksın?" "YouTuber olacağım." YouTuber'lık bir kimlik değil, bir meslek. Ama kafasında böyle bir hikaye var: "kaç izleniyor, 500 bin izleniyor, bu bir milyon izleniyor" diye. Şunu düşünmüyor tabii o çocuk aklıyla: bir milyon izlenince ne oluyor yani? Hasta olduğunda o bir milyon izleyici sana ne yapacak? Öldüğünde sana hayat verebilecek biri var mı? Bir milyon değil, yüz milyon izleniyor olsa, takip ediliyor olsa, ölümle burun buruna geldiğinde sana hayat verebilecek bir şey var mı? Hani Steve Jobs diyor ya, "paran olursa her şeyi alabilirsin ama sağlığın olmadığında hiçbir kıymeti yok" gibi bir şey — adam biraz fark etmiş. Bu, hayatta aslında insana ne anlatıyor? Bak bunlar insanı gerçek anlamda tatmin etmez. Bunlar hayat içindeki deneyimlerdir.
Evlilik Ayeti: Sükun mu, Mutmainlik mi?
O yüzden dikkat edin. Kur'an'da mesela evlilikle ilgili "birbirinizde sükûn bulasınız diye biz aranıza bir meveddet, bir yakınlık koyduk" der. Birbirine sakinleşiyorsun, bir hayat arkadaşlığı yapıyorsun, bir süreç yaşıyorsun. Ama bak, "birbirinizle mutmain olasınız diye sizi çiftler yarattık" demiyor. Anlatabildim mi? Çünkü mutmain olamazsın. Mutmain olmak nedir biliyor musunuz arkadaşlar? Mutmain olmak hiçbir şeyin eksikliğini duymama halidir. Hakikatte bizim gerçek kendiliğimiz hiçbir şeyin eksikliğini duymaz. Buna da mutmain olmak diyoruz. Öbürü bir şeyle sükûn bulmaktır: susamışsındır, su içersin, susuzluğun teskin olur ama sonra gene susarsın. Bir milyon takipçin olur, ertesi sabah dersin ki "artmış mı?" Neden?
Bitmiyor. Mutmain olamaz. Sonuç neymiş? Artık Allah korusun nereye götürürse götürüyor. Bir yere nereye toslarsan, duvara mı toslarsın, başka bir yere mi toslarsın, artık hangi şekilde sonlanacak hikaye bilemiyoruz. Ama kesinlikle iyi bir yere toslamayacaksın.
Kendini Aramak: Günde Kaç Kez Kendinize Dönüyorsunuz?
O yüzden hayatta dikkat etmemiz gereken temel şey ne yaşarsanız yaşayın, nerede olursanız olun, hangiilişkinin içinde olursanız olun, önce kendinizi hatırlayın. Süreklitelefona bakıp "beni aradı mı?" — seni aramasından önce bir kendini araman
gerekmez mi yani? Eşin, sevgilin veya annen baban, neyse bu, bağımlı olduğun veya kendini kendisiyle tanımladığın ilişki: "beni aramadı" diyorsun. "Ee ne olacak" diyorum. "Ama aramadı" diyor. Çünkü kendini hatırlamıyor. Kendini hatırlasa, "ya benibugün aramadı" — bu bir veri olur. Ama öbürü nasıl? Öbürü varoluşsal bir hikaye: "beni aramadı, nasıl aramaz, kendimi çok kötü hissettim." Ya sen nerede duruyorsun? Bir dur, bir kendini ara önce.
Mesela günde kaç defa kendinizi arıyorsunuz? Gerçekten kendinizi arıyor musunuz? "Dur, bir ben gerçek kendimde miyim" diye bir arayayım kendimi, gerçek kendime en azından bilinç olarak dönmeye çalışayım. Hani "ben ilişkilerimden, duygularımdan, düşüncelerimden, yaşadığım olaylardan bağımsız, tam bir varlığım," en azından düşünsel olarak bunu hatırlayayım. Kendimi aramaya ihtiyacım var. Kendimi aramıyorum, hep birilerini arıyorum ya da birilerinin beni aramasına ihtiyaç duyuyorum. Neden? Çünkü ortada kendim yok. Sahte bir kendilik var. O da ne kadar arandığıyla, ne kadar önemsendiğiyle, ne kadar başarılı olduğuyla, ne kadar takdir aldığıyla besleniyor, bu hikayelerle meşgul. O yüzden de sürekli sorun yaşıyorsun. Tırnak içinde dünyanın en mutlu insanı gibi görünsen de aynı hikayedesin. Arada bir fark yok. Gerçek kendinde değilsen her şey gelip geçecek ve sen gerçek kendiniunutmuş bir varlık olarak kalacaksın.
O yüzden insanlar yaşlanınca mutsuz oluyorlar, veya son nefesine kadar dünyadan haz almaya çalışıyorlar. "Yok ben yaşlanmıyorum, yaş alıyorum" — yaşlanıyorsun kardeşim demek istiyorum ama demiyorum, çünkü herkesin kendi hikayesi var.
"Yaşlanıyorum" değil, "yaş alıyorum." "Aslında yaşımız bu kadar ama o kadar göstermiyorsunuz" — ne yapayım abi, sen bana ne anlatıyorsun, ne saçmalıyorsun?
Veya senin saçmalığına ben de mi katılıyorum acaba, bir bakayım. Tamam karşımdaki saçmalayabilir, onun dünyası, farkında değildir, belki beni rahatlatmak için kendince konuşuyordur ama nesnel olarak saçmalıktır. Tıpkı bir çocuğa "sen çok mükemmelsin" demek gibi. Bu beden yaşlanıyor kardeşim, niye bundan kaçıyoruz?
"Ben yaşlanmıyorum ama bu beden yaşlanıyor" — ama bu beden ben değilim, bedenle de özdeşleşme. "Yok yaşlı değilsiniz, o kadar göstermiyorsunuz" — abi ne yapıyorsun, yıkama yağlama makyajlama mı yapıyoruz? Kendimizi böyle hikayelerle mi kandırıyoruz? Ne kadar acı verici bir şey değil mi?
Peki bütün bunların nedeni ne? İnsanlar Instagram'da orada burada bu kadar kendilerini gösteriyorlar, bedenlerini gösteriyorlar, yaptıklarını, yediklerini gösteriyorlar; niye bu kadar? Kendilerinde yoklar. Bir yerlerde var olmaya çalışıyorlar. "Fotoğraf attım, kaç kişi paylaştı" — yoksun, sen yoksun ortada. Ama aslında varsın, unutmuşsun. Peki nerede arayacaksın kendini? Dışarıda mı, hikayenin içinde mi, ilişkilerin içinde mi, yoksa gerçek kendinde mi? Gerçek kendinde kendini bulursan hayat merkezindedir o zaman. Ve sen de her zaman merkezinde olursun. Sen merkezinde olduğunda hayatta ne olursa olsun, iyi kötü, şahit olursun, bilinçli bir şekilde fıtratına uygun bir şekilde katılırsın ama hiçbir problem algın olmaz.
Hz. Yusuf Kıssası: Hikaye Üretmeden Yaşamak
Bak peygamber taşlandığında problem algısı oluştu mu? Oluşmadı. Ama nefsi ona önce biraz şey diyebilirdi: "bak taşlıyorlar seni, halbuki sen bunlara iyilik adına gelmişsin, iyi niyetle gelmişsin." Şimdi orada peygamber hikaye üretebilir miydi? O ne biçim bir hikaye üretirdi, hem de hoş bir hikaye olurdu, çok da haklı olurdu tırnak içinde. Ama bak, peygamber üretmiyor onu. Hazreti Yusuf da o hikayeyi üretmiyor. Niye bunlar bize anlatılıyor? Hazreti Yusuf kıssası niye bize anlatılıyor? En temel şey şudur: Hazreti Yusuf hikaye üretmeden nasıl yaşanılacağını göstermiş. Hayata nasıl şahit olunur, bunu göstermiş. Mısır'a yönetici olunca "bak işte hayat dönüyor, karma yasası var, sıkıntı çekiyorsun ama sonra ulaşıyorsun, acı çekmeden de olmuyor" — hiçbir hikaye yok bunlardan.
Bakın bizim hepimizde var, böyle spiritüel gevezeliklerle uğraşıyoruz: "işte acı çekmeden insan gelişmiyor." Nereden çıkarıyorsun bunu kardeşim? Hayatı hayat gibiyaşa. Acı mı geliyor, tatlı mı geliyor, ne gelirse gelsin, senin ilgin o değil. Senin ilgileneceğin nokta şu: ben bunları yaşarken, bunlar benim başıma gelirken, ben neredeyim? Ben kendimde miyim, sahte bir kendilikte miyim? Bütün mevzu bundan ibaret. Gerisi hikaye kısmı. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla birlikte açıkça belirtilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı sohbet boyunca birkaç kez "Kur'an'da bir ayet var" veya "Kur'an'da mesela" diyerek sure adı vermeden paraphrase atıflarda bulunuyor: - "Şahitlerle beraber olun" ifadesi (muhtemelen Tevbe Suresi 119 veya Bakara Suresi 143 ile ilgili) - "Kendini temizle" ifadesi (muhtemelen nefis tezkiyesiyle ilgili çeşitli ayetlerle bağlantılı, tek bir ayete işaret edip etmediği net değil) - "Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" ifadesi (muhtemelen Ra'd Suresi 28 ile ilgili) - Evlilikle ilgili "aranıza bir meveddet, bir yakınlık koyduk" ifadesi (muhtemelen Rum Suresi 21 ile ilgili) Bunların hiçbiri sure adıyla birlikte anılmadığı için yukarıdaki eşleştirmeler yalnızca varsayımsaldır.