Ayrıştırma Metodu, Bu Değil Bu da Değil Yaklaşımı

Kısa Özet

İsmail Acarkan, gerçek kendiliği bulmanın yolu olarak kadim öğretilerdeki"bu değil, bu da değil" yaklaşımını anlatıyor: tıpkı topraktan hazine çıkarırken hazine olmayanı ayıklamak gibi, kendimiz olmayan duygu, düşünce ve davranış kalıplarını fark edip ayrıştırmamız gerekiyor. Kurt ile papaz hikayesi üzerinden, niyetin doğru olsa bile ayrışamamanın insanı tekrar eski tuzağa düşürebileceğini; ama önemliolanın "ayrışmaya çalışma" niyeti olduğunu vurguluyor. Hac, "yaklaşma" emri ve cennetteki "gıll"in alınması gibi örneklerle, gerçek kendiliğin doğum, çocukluk, başarı-başarısızlık gibi hiçbir "tarihsel" şeyle tanımlanamayacağını anlatıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Gerçek kendiliği bulmanın yolu, tıpkı topraktan altını ayıklarken hazine olmayan taş ve toprağı kenara koymak gibi, kendimiz olmayan duygu, düşünce ve davranış kalıplarını "bu değil, bu da değil" diyerek ayrıştırmaktır.
  • Sahte benliğin en güçlü tuzaklarından biri acelecilik ve kaygıdır: "bir an önce bulmalıyım" telaşı ya da "bu iş uzun sürüyor" ümitsizliği, insanı arayıştan tamamen vazgeçirebilir.
  • Kendini bir duyguyla ("ben üzgünüm", "ben değersizim") tanımlamakla, o duygunun ortaya çıkmasına izin verip onunla özdeşleşmeden gözlemlemek ("içimde bir üzüntü duygusu var") arasındaki fark, gerçek kendiliğe giden yolun temelidir.

Ayrıştırma Metodu: Kendim Olan ile Olmayanı Ayırmak

Kendi varoluşumuzu fark etme, kendimizi bilme, kendimizi bulma arayışında bizi en çok tuzağa düşüren şey, kendimiz olmayan bazı şeyleri kendimiz olarak tanımlayıp ya bunları savunmaya çalışmak ya da "ne yapayım, böyleyim" gibi bir meşrulaştırma eğilimi sergilemek ya da o şeyler üzerinden kendimizi suçlama eğilimimizdir. Her ikidurum da problemli bir şeydir. Bu şuna benzer: üzerini kirletmiş bir çocuğa "benim çocuğum böyledir, kimse ona üstünü başını kirletmiş, çamura düşmüş diyemez" gibibir yaklaşım sergilemek veya çocuğu kirli bir varlık olarak tanımlamak. Her ikiyaklaşım da yanlıştır. Bir nevi sapla samanı ayıramadığımız bir durum söz konusudur. Hayatta bir şeyi tam ve eksiksiz anlamak istiyorsak, ne bir şeyi dışarıda bırakarak ne ona ait olmayan bir şeyi ona katarak, ancak böyle bir ayrıştırma yaklaşımıyla yol alabiliriz.

Hatta kimyada bu önemli bir konudur — mesela madencilikte bir şeyi bir şeyden ayırt etmeniz gerekir, altını bakırdan ayırmanız gerekir. Eğer ayırmazsanız o karışık kalır; belki çoğunluğu altındır ama bir kısmında bakır karışımı vardır, onu ayırt etmemiş olursunuz; veya çoğunluğu bakır olarak algılarsanız bu sefer ondaki altını görmemiş olursunuz. Dolayısıyla insan gerçek kendiliğini keşfedene kadar bu ayrıştırma metodunu uygulamalıdır. Ben olan şey nedir, olmayan şey nedir? Ama bu keyfi bir ayrıştırma, "ben böyle kabul ediyorum, bana göre böyle" gibi bir yüzeysellikle olmayacaktır.

Bunu en zahiri düzeyde psikolojik noktadan değerlendirirsek, birçok duygu ve düşünce barındırırız, birçok davranış kalıbımız vardır. Kısaca birçok düşünce, davranış ve duygu kalıbını tartmadan, ölçmeden, ayrıştırmadan hemen kendimiz olarak algılarız. Mesela davranışsal olarak "ben aceleci biriyim, tez canlı biriyim" veya "uyuşuk biriyim, hızlı hareket etmek bana göre değil" gibi tutumlar üzerinden, veya duygusal olarak "ben çok alıngan biriyim, çok çabuk moralim bozulur, çabuk üzülürüm, çabuk sevinirim" gibi mekanizmalar üzerinden kendimizi tarif ederiz. Ve bunun üzerinden bir kimlik, bir kendilik algımız oluşur. Bunu hiçbir zaman kolay kolay ayrıştırıcı ve analitik bir şekilde çalışarak değerlendirmeyiz. Değerlendirmediğimizde ne olur? "Ben kendimi bildim bileli böyle davranıyorum, ben böyleyim, genelde böyleyim" gibi bir yaklaşım sergileriz.

Geçmişten gelen ama aslında kendimiz olmayan, kendimiz zannettiğimiz, kendimiz haline gelmiş bir kısım düşünce, duygu ve davranış kalıplarını bizden kopmaz, bizden ayrışmaz bir şeymiş gibi değerlendirir ve onları kendimizin ayrılmaz parçalarına dönüştürürüz, onlara sıkı sıkıya yapışırız. Tabii ki bunlara geçmişte bilerek veya bilmeyerek sıkı sıkıya yapıştığımız için de hemen değiştiremeyiz. Bir duyguyu, bir düşünceyi, bir davranış alışkanlığını elbisemizi değiştirir gibi hemen değiştiremezsin. İnsanoğlunun o psikolojik mekanizmasında bir şeyi kolayca yapmak, hızlı yapmak, bir an önce yapıp kurtulmak gibi eğilimler vardır. Bu eğilimlerle "şunu bırakmak istiyorum, şundan kurtulmak istiyorum" deriz ama o kadar kolay ayrışamazsın.

Ayrışamayınca da bu sefer onu kabullenmek gelir: "ne yapayım, böyleyim." Biraz egomuz şişkinse veya karşımızdaki muhatabımıza karşı altta kalmamak için, "beğeniyorsan, hoşuna gitmiyorsa ona göre" diye savunma moduna geçeriz. Çünkü değiştirememişizdir de.

Aslında çok hoş değil ama "ne yapayım böyleyim, böyle kabul edeceksin" — hani"ben aslında böyle değilim özünde ama nefsimde böyle bir arıza var, böyle bir aşırılık var, bunu da çaba gösteriyorum ama şu ana kadar aşamadım, hoşgörülü yaklaşırsan memnun olurum ama zorunda da değilsin" şeklinde, tırnak içinde temiz bir yerden söylemekte bile nefsimiz zorlanır. Çünkü bu karşındaki tarafından küçümsenmeyle karşılanabilir, kendini ezik göstermek istemezsin. "Bizim de egomuz var, senin varsa benim de var, işine gelmiyorsa ona göre" diye oradan bir çıkış yapabilirsin ve bu egoya da ilk başta hoş gelir. Bu sefer "ben niye eskiden beri böyle yapmıyordum ki, hatalıyım, kusura bakma niye diyeyim ki, böyleyim kardeşim, ben haklıyım, sen haksızsın" — hani "para mı veriyorum böyle desem" gibi bir tutuma girebilirsin. Halbuki bilmiyor ki en büyük hazineyi harcıyor. Peki bu durumda ne yapmış olursun?

Gerçek kendini fark etmek ve keşfetmek için gerçek kendini olmayan şeylerden ayrışman gerekirken, gerçek kendini daha fazla örtecek, daha fazla derinlere götürecek bir yaklaşım sergilemiş oluruz.

"Bu Değil, Bu Da Değil" Yaklaşımı: Hazine Arama Metaforu

Peki ne yapmak gerekir? İşte buradaki ayrıştırma kavramı çok önemli. Ne ben değilim? Bu ne anlamda? Yani benim hakiki ve doğal kendiliğim nedir sorusunun cevabını vermek için ilk dikkat etmemiz gereken şey "ben ne değilim?" sorusudur. Mesela bir insana deseniz ki "bak şu arsada hazine var." Hazine var deyince bütün o toprağı kaldırıp hazine diye sahiplenmez ki kişi. Ne yapıyor? Hazine var ama hazine olmayan şeyler de var — taş, toprak, çakıl, hurda vesaire. Ne yaparsın? Ayrıştırırsın.

Bunu yaparken en başta neyi yaparsın? Hazine olmayan ne varsa onu arsanın kenarına, uzak bir yere ayrıştırırsın. Kepçeyi o arsaya vurduğunda, kepçe neyigetiriyorsa bakarsın: "bu hazine değil, bu da değil, bu da değil," en son hazineyibuluncaya kadar. Buna kadim öğretilerde "bu değil, bu da değil" yaklaşımı deniyor.

Ne olmadığını fark ederek ve ayrıştırarak ne olduğunu keşfedeceksin. Ama ne olmadığını ayrıştırmazsan, olmadığın şeyleri ayrıştırmazsan, o zaman asla kendinibulamazsın.

Peki ayrıştırmaktan kastımız ne? İnsan psikolojisi ve gerçek kendilik bir arsadakitoprağı ayrıştırmak kadar kolay bir şey değil elbette. Ne yapmak gerekir? Birincisi, temel nokta: kaygı duymayı bırakman gerekir.

Acelecilik ve Kaygı: Sahte Benliğin En Temel Silahı

"Bir an önce bulmam lazım, vakit geçiyor, yaşım ilerliyor" gibi kaygıları bırakman lazım. Acelecilik olmamalı. Bulamayınca, 3 günde, 5 günde, 3-5 ayda bulamayınca "bu uzun iş, ben en iyisi bulduklarımla devam edeyim" gibi bir tuzağa düşersin. Eğer hazine avcısıysan sabırlı olmayı öğrenmelisin. Gerçek hazine avcıları vardır — mesela bir hazineyi 10 yıl, 20 yıl, 30, 40 yıl arar; batık gemilerin içindeki altını yıllarca arayanlar vardır, acele etmezler, zaman geçiyor diye kaygıya düşmezler. Sahte benliğin en temel argümanlarından, sizi kandırmak için kullandığı en temel unsurlardan biri budur: acelecilik veya buna bağlı kaygı. Eğer buna takılırsanız zaten baştan mevzu bitmiştir. İki adım atarsınız, ya kaygıyla "bu olmayacak herhalde, ben bu konuda yol alamıyorum" diye bırakırsınız, ya da acelecilikle "çaba gösterdim ama olmuyor, hayatta bununla mı geçecek, hayat elimden kayıyor, yaşım şuna gelmiş" deyip bırakırsınız. Veya kaygıya bağlı ümitsizlik nedeniyle bırakabilirsiniz; hatta bunu teorik olarak da beslersiniz: "insanın kendini bulması diye bir şey yoktur, birileri böyle bir kavram bulmuş, yüzyıllardır insanları uğraştırıyorlar, kendini bilmek bulmak hayalişeyler, teorik olarak da insan kendini bulamaz."

Geçen böyle bir arkadaş vardı, "algı yanılsamadır" diye başladı, "insan hiçbir zaman öyle kendini bulmak diye bir şeye sahip değil, kendimiz dediğimiz şeyi bile bilmiyoruz, var mı yok mu diye" diyerek felsefi tanımlar getirir: agnostisizm, bilinemezcilik vesaire. Bu yakıştırmalarla iyice düşünmüşsün gibi görünürsün ama bu yol bir yol değil gibi felsefi bir yaklaşımla bu konuyu zenginleştirerek egoya rahat bir alan bırakırsın. Ego der ki "bu bulunamaz, imkânsız bir şey, insan objektif olarak kendinibilemez, çünkü ben bilemedim; etrafıma bakıyorum, var mı öyle biri, yok, görmedim" — o da senin "bulunamaz" argümanını güçlendirir. Veya "bulup bulamayacağımız belli değil ama hayat gidiyor, bir şeyleri kaçırıyorum, millet böyle bir hedef koymuş, bu hedef net değil, emin değiliz, olsa bile bu yolculuğu tamamlayıp tamamlamayacağım belli değil, iyisi mi burada hazır bir süreç var, dünya elimden sürekli geçiyor, o zaman bari dünyayı kaçırmayayım, öbüründen ümidim yok ve emin değilim, o zaman elde olanı kaçırmam lazım" diye düşünürsün.

Kurt ile Papaz Hikayesi: Niyetin Sınavı

İlgili güzel bir hikaye vardır, onu aklıma gelmişken aktarayım. Bir kurt varmış, çok koyunun, çok tavuğun canını almış. Bir zaman gelmiş, "ben çok zulmettim, bir tavuk yiyecekken kümese girip onlarca tavuğu öldürdüm, bir koyunun ancak bir buduyla doyacakken kaç tane koyunu telef ettim, bu kötü bir şey" deyip — hikaye Hristiyan bölgede geçtiğiiçin — "papaza gideyim, biraz tövbe edeyim, günah çıkarayım, artık bu yanlış bir şeye devam etmemek lazım" demiş. Bir yaşa gelmiş o yaşta söylüyor.

Papaza gitmiş, "ben günah çıkarmak istiyorum, şunları şunları yaptım" demiş. "O olsun evladım, Tanrı bütün günahları affeder" demiş papaz. Başlamış dinlemeye. Kurt

anlatıyor: "efendim, bir zaman sizin kümesinize de girmiştim." Papaz tabii kızıyor ama neyse. "Sizin şu koyununuzu da otlakta telef etmiştim" diye anlatıyor anlatıyor anlatıyor. Papaz da tövbe etmenin günahları sildiğini söylüyor — burada da yanlış anlamayın arkadaşlar, papaz günahı affetmiyor, Tanrı'nın rahmetini temsil eden bir insan olarak ona Tanrı'nın affediciliğini yansıtıyor, papaz "affettim affetmedim" demiyor.

Papaz söze başlıyor, kurt için dua etmeye başlıyor: "Tanrım, sen onu affet, o gaflete düşmüştü, nefsine yenilmişti, sen her günahı affedersin, onun da kusurları var, sen affedicisin." Kurt tabii bir anda gözü kilisenin penceresinden ağıla giren koyunlara takılmış. Gözünü indirmiş, "tövbe tövbe" diyor, görmek istemiyor. Sonra nefsi galip gelmiş: "papaz efendi, duayı çabuk bitir, son koyun da ağıla girecek" demiş.

Şimdi böyle bir benliğiniz varsa buna da dikkat etmelisiniz. "Sen çok şey kaçırıyorsun, millet malı almış götürüyor, sen burada yok tövbeymiş, kendini bilmekmiş, ayrıştırmakmış, özdeşleşmemek gerekiyormuş; millet özdeşleşiyor, biz miözdeşleşmiyoruz, özdeşleşiyorsan özdeşleşeyim ne yapayım kardeşim" gibi yaklaşımlar içeren benliklerimiz vardır. Bunları da görmeniz lazım ama ayrıştırarak görmeniz lazım. Orada kurdun dikkat etmesi gereken şey neydi? "Sen ermedin daha, gözün tabii ki ağıla gidecek, tabii ki koyunu gördüğünde içinde bir şey tetiklenecek." Ama ne yapması gerekirdi? "Evet, nefsimde böyle bir eğilim var ama ben bu eğilimideğil, daha insani, daha fıtri, daha vicdani bir eğilimi tercih ediyorum, ben zaten bunun için bu kiliseye papazın karşısına geçtim" deyip ayrıştırabilmesi üzerinden yol alması gerekirdi. Ama ne yaptı? Yenildi ve iki saat evvel büyük bir pişmanlıkla kiliseye günah çıkarmaya giderken, iki saat sonra "o koyun ne kadar da güzel, o tavuk hele nasıl da yenir" noktasına geldi.

Meşrulaştıran Yumuşak Benlikler

Ama bir tarafımız alışkanlıkların tuzağı üzerinden "işte böyle gidiyoruz" der. Bazı yumuşak benlikler vardır, hiç çatışmacı değildir, "doğru söylüyorsun" der. Mesela bana en çok söylenen şeydir: "İsmail Hocam, çok doğru söylüyorsunuz." "Ee sonra?" Ne dememi bekliyorsun, "beni takdir ediyor, beni anlamış" mı diyeyim? "Çok doğru söylüyorsunuz, ee sonra..." laf ağızdan çıkıyor ama "çok zor ya, insan yapmak istiyor ama yapamıyorsun." Böyle hiç başını kaldırmayan, diretmeyen ama kendini devam ettirmeye eğilimli benlikler olur. Bu illa başkasına karşı değildir, kendi kendimize karşıdır çoğu defa.

Böyle bir arkadaş vardı: "cips yememem lazım, biliyorum, çok zararlı, zaten evde yiyemiyorum, eşim ve çocuğuma da zararlı olur, kötü örnek de olmak istemiyorum" diyor ama bana gelince her geldiğinde birkaç torba cips alırdı, burada rahat yiyorum diyordu. Neden? Çünkü karşında İsmail var, sana o kadar eleştiri getirmiyor. "Yemesen daha iyi olur" diyor ama hani kavga da etmiyor, o zaman en rahat burada yiyorum. Tamam "burada rahat" diyorsun da, ye, helal hoş olsun, ama yanlış bir şey yapıyorsun. Bak orada nasıl meşrulaştıran bir benlik var değil mi? Eğer onu görmezsen, onu ayrıştırmazsan nasıl yol alacaksın? Bir yerde zaten nefsi biraz

zorlarsanız orada direttiğini görürsünüz. Nefsin yanlış benlik mekanizmalarını fark edip onlardan güçlü bir şekilde ayrışmaya çalışırsanız ve ciddi bir şekilde çalışırsanız böyle bir yol ayrımına gelirsiniz. Nefsin o ilk başta yumuşak görünen tarafı bir anda bakarsınız ki o kadar yumuşak değilmiş, sadece yumuşak görünüyormuş. Bir anda böyle bir canavarlaşır, sertleşir, başını kaldırır. Ve eğer siz orada buna karşı sakin ama bilinçli bir farkındalıkla onu görmezseniz orada düşüverirsiniz.

Ve bir başka benlik gelir, size şunu der: "aman yani bir ben mi şey yapacağım, herkes kendi egosuyla yaşıyor, ben mi çalışacağım, var mı öyle yağma" gibi bir hikayeyle sizitatlı bir şekilde yönlendirir. Ben bazı ikiliilişkilerde bir tarafa diyorum ki "kendin üzerinde çalışman lazım." "Hep ben mi çalışacağım hocam" diyor. Kardeşim, şunu görmüyor musun? Senin kendi üzerinde çalışman senin kendin için gerekli olan bir şey, başkasının keyfiiçin çalışmayacaksın. Affetmek bile kendi üzerinde çalışmaktır.

Ben niye affedici olmalıyım? Kendim için, kendi fıtratımın, gerçek kendiliğimin idrakine varmak için. Allah niye bu kadar affedici, niye rahmeti kendi üzerine yazdım diyor? Yazmasa itiraz mı edebilirsin? Allah affedici olmasa niye affedici değilsin diye hesap soracağın meşru bir argüman var mı elinde? Yok. Affetmiyorum diyebilir. Pekiniye affediyor, rahmeti kendi üzerine yazmış? Bunlar Allah'ın varlığından kaynaklanan isim ve sıfatlardır, varlığının gereğidir. Peki sen niye affedici olacaksın? Kendin için. Eğer farkındaysan kendin için affedici olmalısın.

Kendini Sevmek Ne Demektir?

Bununla ilgili bir âlimin bir metnini okuduğumda biraz daha idrak etmiştim bunu. İfade şöyleydi aşağı yukarı: "eğer kendini seviyorsan, kalbine kin, nefret ve düşmanlığın girmesine izin verme; girmişse onu dinleme." Ne kadar mükemmel bir bilinç. Bizde "kendini sevmek" deyince akla "ben böyle, ben kendimi seviyorum" gibi bir şımarıklık ya da bir kibir gelir değil mi? Halbuki gerçek anlamda kendini sevmek, ilahi bir sanat olarak, ilahi bir varoluş olarak kendi varlığına ve onun içinde barındırdığı değerlere duyulan sevgidir. Ben kendimi sevmeliyim, ama "kendimi" sevmeliyim. Yoksa psikolojik anlamda "kendini sev" diyorsan, "neyi seveyim?" Eğer onu oturtmazsan böyle havada "ben kendimi seviyorum" — sen neyi seviyorsun? Sen sahte benliklerini seviyorsun aynı zamanda. Peki bunun çözümü kendinden nefret etmek mi? Hayır. "Ben kendimi seviyorum, eskiden insanlar beni eleştirince modum düşüyordu, kendimi eleştiriyordum, suçluyordum; şimdi kendimi seviyorum, kim ne derse desin" — neyi seviyorsun? Bir dur, bir sakin ol. Kendini bul, o zaman sonsuza kadar sev. İşte o âlimin ifade ettiği şey o anlamda: Allah'ın yarattığı üzere gerçek kendini fark edip onu sevmek. Onu sevmek Allah'ı sevmektir aynı zamanda. Kendinisevmek Allah'ı sevmek anlamına gelir, Allah'ı sevmek de kendini sevmek anlamına gelir — o düzeyde. Ama düzeyleri karıştırmamak lazım; bu gerçek kendilik düzeyinde böyledir.

_(Bir dinleyici sorar:)_ O zaman kendim dediğimiz benliklerimiz yok mu? _(Cevap:)_ Kendim diye tanımladığımız şey de aslında bizim benliklerimiz olmuyor. Şu an "kim" diye tanımladığım şey — gerçek kendimizdeyiz. İşte ailen içinde yaşadığın süreçte

hissettiğin olumsuz duygular varsa da sen değilsin. Kendini değersiz hissetmekle ilgiliveya bedeninle ilgili algın da sen değilsin, bedenin değilsin zaten. Bu hayatta yaşadığın süreçler üzerinden ürettiğin bir kısım düşünceler, duygular da değilsin.

Şanssızlıkla ilgili ürettiğimiz düşünceler, yetersizlikle ilgili ürettiğimiz düşünceler, bunlar ve bunlar gibi envai çeşit düşünce ve duygular kendim değilim. Ama bunlar şu anda bana kendim gibi geliyor. Zaten o kadar özdeşleşmişiz ki "kendim hangisiyim" diyorum, çünkü bunlara "kendim" diye tutunmuşum.

"Doğmadan Yüz Sene Önce Kimdin?" Sorusu

O yüzden mesela bazı ekoller "dünyaya gelmeden yüz sene evvel kimdin, doğmadan yüz sene önce neredeydin?" diye soru sorarlar. Buradaki maksat nedir? Şu anda kendimizi özdeşleştirdiğimiz ve doğumdan şu ana kadarki hayatımız üzerinden tanımladığımız kendiliğimizi devreden çıkarmak. Ne demek "doğmadan yüz sene evvel kimdin"? Var mı bir cevabınız? Yok değil mi? Budist rahip öğretici der ki: "bunun cevabını bul, o zaman gel." Bunlara koan diyorlar, sanki saçma sorular gibi veya paradoksal sorular. "Ne diyor bu, kafayı yemiş herhalde" derseniz, ya da aslında bu soru üzerinden bulmanız gereken bir şey var. Mesela bunu sorun kendinize, cevabını bulursanız yazarsınız, not alırsınız. "Doğmadan yüz sene evvel kimdim, neredeydim?" Bu zihnimize ilk başta saçma, anlamsız, cevapsız gelen bir şey.

Halbuki bunun bir cevabı var; o cevabı bulduğun zaman kendine dair doğru bir yol tutturmuş olacaksın.

Kendim neyim? Düşüncelerim, duygularım, davranışlarım, yaşadığım hayat mı? Aslında kendim dediğimiz şey ne? Doğumla bugüne kadarki süreçte yaşadıklarımıza biz ne diyoruz? Kendimiz diyoruz. Maalesef, bu hepimizin içine düştüğü bir şey. "Ben mi böyleyim" diye kaygıya kapılmayın, hepimiz bu tuzağa düşüyoruz ama burada kalmak zorunda değiliz.

Haccın İç Anlamı: Bütün Elbiselerden Soyunmak

Hani haçta niye bütün elbiselerimizden soyunuyoruz? Dikişsiz elbise giymeye çalışıyorsun, insan eliyle yapılmamış bir şey olmasına dikkat ediyoruz — tabii havlu da yapılmış ama bariz manada insan eliyle dikilmemiş bir şey. Aslında bunun manası bu. Hatta belki size garip gelecek, Araplar İslam öncesinde, "haç bütün elbiselerinizden soyunup hakkı aramaktır" desem ama siz bunu zahiri anlasanız gidip çıplak tavaf edersiniz Kâbe'yi değil mi? İşte bir kısım Araplar da öyle yapıyorlardı, çıplak tavaf ediyorlardı. Mana itibariyle yanlış bir şey yapmıyorlardı ama zahiren yanlış bir şey. Konu senin Kâbe'nin etrafında çıplak dolaşman değil. Senin zamana, mekana, değişime ait olan her şeyden bilinç olarak sıyrılıp kendini Allah'taki aslihalinle tasavvur etmen. Doğduğun gün yok, çocukluğun yok, bebekliğin yok, okulun, eğitimin, ilişkilerin, başardıkların veya başaramadıkların, aceleciliğin veya tembelliğin yok. Bütün bunlardan soyunarak, sıyrılarak Allah'ta ben ne isem, Allah beni nasıl sonsuz ilminde barındırıyorsa o halde olmak. O halde ancak sen tavaf edebilirsin, hakka yolculuk yapabilirsin.

Biz niye o kadar Müslüman olduğumuz halde hakka yolculuk yapamıyoruz? "Ben falan tarihte doğdum, annem babam şöyle yaptı böyle yapmadı, kimse beni anlamadı, hep şanssız oldum, kıymetim bilinmedi, değerimi kimse anlamadı" — bütün bunlarla sen nasıl Allah'a yolculuk yapabilirsin? "Ben çok becerikliyim veya beceriksizim, çok yetenekliyim veya yeteneksizim" üzerinden nasıl Allah'a gidebilirsin? Çünkü zihnin tamamen bu hikayelerle dolu, sen kendini bu hikayelerin inşa ettiği bir varlık olarak görüyorsun. Bak ne diyor Allah? "Her nefis ölümü tadar ve ona döneceksiniz." Niye demiyor ki ölmeden dönersin? Ölünce ancak dönebiliyorsun. Peki ölen ne? Ne ölüyor? Ölen senin kendin olan şeyler değil; onları bu dünyadayken giyinmişsin, Yunus'un ifadesiyle bürünmüşsün onlara ama onlar değilsin. Duygulara bürünüyoruz, düşüncelere bürünüyoruz, davranış kalıplarına bürünüyoruz ama onlar değiliz. Onlardan sıyrılmadıkça ona dönemezsin.

Sürekli kafanda "kim beni seviyor, kim sevmiyor, hayatta kimse sevmedi ki, benikimse anlamadı, hiçbir şey beceremedim" — bu hikayelerle sen nasıl Allah'a dönebilirsin? Seni Kâbe'nin içine soksak sen o kafayla girersin, Kâbe'yi kirletemezsin ama Kâbe'den de istifade edemezsin, çünkü o kafayla Kâbe'ye giriyorsun.

"Kalbine Gıll Girmesin": Cennette Özdeşleşmeden Anlatmak

Bak Allah cennete koyacağı insanlara dair ne diyor? "Onların içindeki gıll'i alırız" diyor — "gıll" kelimesi Kur'an'da geçer, yani oraya ait olmayan şeyler. Mesela diyelim ki bir külçe çıkarmışsın topraktan, altın ama içinde biraz bakır var; o som altın olmalı, yüzde yüz olmalı. Şu anda o kadar saflaştıramıyorlar ama gerçek saflaştırılırsa yüzde yüz olur, o zaman o altın tam altındır. Eğer içinde yüzde bir bile bakır olsa o bakırın niteliği bir zaman sonra görünecektir. Ne diyor Allah? "Siz burada çaba gösterdiniz bu ayrışma konusunda ama tam ayrıştıramadınız bazı şeyleri; ama niyetiniz ayrıştırmaydı, yoksa savunmadınız bunu." "Bende biraz kibir var ama o kadar da olacak abi, ne yapacaksın, bu zaman da lazım; ben de alınıp güceniyorum, ben de öfkeleniyorum, öfkelendirmesinler beni" — öyle demiyorsun, diyorsun ki "bunlar yanlış, bunlardan ayrışmaya çalışıyorum." Ama ayrışamadın, öldün. Allah ne diyor?

"Niyetin ayrışmak olduğu için seni ayrıştırıp cennete koyacağım" diyor. Yoksa cennetin de tadını alamazsın, oradakilerin de ağzının tadını bozabilirsin — o eklentilerle, o sahte benliklerle o cennete girilmez.

Peki diyeceksiniz ki, onlar cennette sedirler üzerinde dünyada yaşadıklarını anlatırlar. Ama nasıl anlatırlar? Özdeşleşmeden anlatırlar: "biri geldi kılıçla başımı kesti ama ben o an bedeni bırakıp yoluma devam ettim" — böyle anlatırsın. Yoksa "dünyada geçti ama Allah'a şükür, işte zor geçti ya" diye anlatmıyorsunuz sedirlerde. Sen gerçek kendilik bilinciyle oturursan bir şeyi doğru anlatırsın. Öbür türlü nasıl anlatırsın? Şikayet ederek, mutsuz olarak, dertli olarak, mutmain olmamış olarak.

Cennette biri sana öyle bir yaşadığı dünyayı anlatıyor ki, sen de aynı kafadaysan mutsuz oluyorsun cennette. Neden? Çünkü özdeşleşerek anlatıyorsun. Ama özdeşleşmeden anlatsan: "öyle ilginç bir annen baban vardı, hiç beni anlamazlardı, Allah rahmet eylesin, beni çok küçümserlerdi ama ben kendimin küçük olmadığını,

yetersiz olmadığını idrak ediyordum, ama onlar anlamıyordu, bu onların süreciydi, Allah rahmet eylesin" diye mi anlatıyorsun, yoksa "ben de biraz şanssız doğdum, neyse geçti ama tabii o kadar kolay geçmiyor" diyorsan zaten cennete öyle giremezsin.

Niye cennete girmek için nefsinizi temizleyin diyor Allah? Yoksa cenneti dünyanın başka bir versiyonu haline getirirdiniz. O yüzden ayrışmak durumundayız. O yüzden o âlim ne diyor? Eğer kendini seviyorsan, gerçek kendinin senin doğumunla, yaşadıklarınla, hissettiklerinle, düşündüklerinle, davranış örüntülerinle hiçbir ilgisi yok. Gerçek kendin bu değil. Bunlar senin yaşadığın şeyler ve o süreç üzerinden psikolojik düzeyde oluşmuş olan duygu, düşünce ve davranış kalıpları. Bunlar sen değilsin.

Zaten bizim en büyük hipnozumuz — insanlar "çip yerleştirecekler, dikkat edelim" diyor. Abi zaten sen şu an psikolojik benliğin tarafından çiplenmişsin. Bunu fark etmezsen bir çip daha takılmış, ne önemi var? Sana çip takıldı da mı kendini mutsuz hissediyorsun, sevgilinden ayrıldığın için mi mutsuzsun, çocuğun seni dinlemediğiiçin mi, bu kadar aceleci, ümitsiz, karamsar olduğun için mi, kendini yetersiz hissettiğin için mi? Çip mi takıldı sana? Doğru, bir çip takıldı ama o çipi kendi kendine taktın, o çip senin kendi eserin. Farkındasın veya değilsin ama sonuç bu. Bunlardan ayrışmak zorundayız.

Bunlardan ayrışmak arkadaşlar duygusuz olmak, düşüncesiz olmak, eyleme geçmemek değil. Gerçek kendim bütün düşünce, duygu ve davranışlardan bağımsızdır ama aynı zamanda gerçek kendim düşünceyi, duyguyu ve eylemikullanır, ama onlar değildir. Yoksa ayrışmak deyince "biz hayalet gibi mi olacağız" diye bir şey değil. Ama "şu zaman doğdum, şu ailede büyüdüm, çok mutsuz oldum, çocukluğum çok mutlu geçti ama evlenince eşim bana o şeyi hissettirmedi, çok mutsuz oldum" gibi hikayelere kapılırsın en olumlu yaklaştığında bile. Halbuki biz düşünce, duygu, eylemde bulunma yeterliliğine ve imkânına sahip kılınmışız. Bu bir imkân, ama ben bunun üzerinden kendime bakmıyorum.

Peygamberin Devesi Örneği: Kazanınca da Kaybedince de Aynı

Hazreti Peygamber devesi yarışı kazanınca "işte biz kazandık, benim devem" diye mikonuşuyordu, bağırıyordu, bununla bir egosu şişiyor muydu? Devesi yaşlanıp gerikaldığında üzüldü mü, morali mi bozuldu? Bununla ilgili bir durum vardır: sahabeler böyle üzülüyorlar, peygamberin devesi yarışta geri kalınca. Peygamber tebessüm ediyor: "niye üzülüyorsunuz, niye moraliniz bozuldu?" Bu deve zahiren benim devem, kazanıyordu, hoş güzel bir şeydi ama ben bununla kendimi tanımlamadım ki. "Bu benim devem" diye Instagram'da paylaşmıyordu ki, onun üzerinden egosu tatmin olmuyordu ki, kaç kişi paylaştı diye merak etmiyordu ki. Geri kalınca da o bir deneyim, onunla kendini tanımlamıyor. Çocuklarıyla da, ilişkileriyle de kendinitanımlamıyor. Dolayısıyla bu ayrıştırma, duyguyu bırakıp duygusuz olmak, düşünceyibırakıp düşüncesiz olmak, eylemi bırakıp eylemsiz olmak değil; bunları gerçek kendilik bilinciyle yapabilmek.

Ya ben evlenince değer bulmak için evlenmiyorum ki, biri beni sevsin de ayaklarım biraz yerden kesilsin diye evlenmiyorum ki. Bir insanla ilke ve değerlerin temelinde hayatı paylaşıyoruz, bir hayat arkadaşlığı, bir yoldaşlık yapıyoruz. Yoksa "bana değer verecek mi vermeyecek mi, vermedi ne yapacağım" — bunu nasıl algılıyorsun, kastettiğimiz bu. Mesela geçen bir yeğenim var — o meşhur yeğenim — "kendisi de beni sevmiyor" diyen. "Amca, beni özlüyor musun?" diyor. Ben ona şunu anlatmak istiyorum: sen kendinin farkında mısın ve kendine özlemin var mı? Bazen böyle kendimizden gaflet ederiz. Kendine özlemin olması lazım. Tabii bunu pek yaşamıyoruz da.

Peygamberin Hira'ya Çıkışı: Kendine Duyulan Özlem

Diyebilirsin ki "ilişkiler, hayat, süreç her şeyde çok güzel olabilir." Peygamber niye Hira'ya çıktı? Kendine özleminden dolayı Hira'ya çıktı. Kendini tam olarak bulmak için çıktı. Yoksa değer veren bir karısı var, çocukları var, hürmet edilen bir sosyal itibarı var. Neyi özledi de Hira'ya çıktı? Onu en çok seven, hakiki anlamda seven bir eşivardı, "Hatice'nin sevgisi benim rızkımdır" diyecek kadar doğru temellendirilmiş hakikibir sevgi yaşıyordu. Niye gitti bu adam? Kendini özlediğiiçin, gerçek anlamda kendinitam olarak idrak etmek için. O yüzden kendini bilmenin ve bulmanın ötesinde hakikibir hazinemiz yoktur. Öbürü bir kaçıştır. Kendimizden kaçtığımız için bir şey arıyoruz.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Peki kendimi bulduğumda "insanların canı cehenneme, ben kendimi buldum" mu diyeceksin? _(Cevap:)_ Öyle değil. Peygamber kendini bulduğunda Mekke'den göç mü etti, "ben kendimi buldum, bu insanlara ihtiyacım yok" mu dedi? Hayır. Kendini bulduğunda halka daha samimi, daha sahih, daha hakiki bir ilişki kurarsın. Neden? Çünkü ilişkilerinde bir değer arayışıyla bir yaklaşım sergilemiyorsun ki: "beni seviyor musun sevmiyor musun, bana değer veriyor musun, beni anlıyor musun anlamıyor musun" — böyle bir problem yok artık. Tabii nefis ne der? "Böyle bir problem yoksa o zaman niye evleniyorsun, niye insanlarla iletişim kuruyorsun?" Bakın sahte benliğimiz ne kadar sahte, onu buradan da anlayabilirsiniz — kendini bilmeyi bile kendi üzerinden yorumlamaya çalışıyor.

Bakın Kur'an'da ne diyor peygamber için? "Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun." Peki hiçbir şey istemiyorsa niye insanlarla bu kadar ilgilendi, niye bu kadar zorluğu, sıkıntıyı gösterdi? Çünkü gerçek kendilik bundan yerinmez veya bunu yük olarak görmez, gerçek kendilik böyle bir durumdan kaçmaz. O yüzden bu kafayla biz kendimizi bulsak — bulamayız da — "hepimiz birbirimize işine bak, ben kendimibuldum, ben erdim" deyip birbirimize sırt çevirmeyiz, o gerçek kendini bulmak değildir zaten. O âlim ne dedi, onu tamamlayalım: "eğer kendini seviyorsan kalbine düşmanlığın, kinin, nefretin girmesine izin verme." Bunu genişletebilirsiniz: kalbinize kibrin, gereksiz yere dünyevi şeyler için üzülmenin, kendini yetersiz görmenin, kendine dair negatif düşüncelerin girmesine izin verme. Ama girmiş, bakın ne diyor? "Girmişse onları dinleme." Neden? Çünkü onlar sen değilsin.

Gerçekten insan da bir anlaşılmak istiyor ya — bak, o sen değilsin, onu kenara koy. İçeride böyle bir şey var, kalbine girmiş. Ama onu dinlemek zorunda mısın? Geçmişte

o taraf çok tetiklenmiş: "beni anlayan yok, değer veren yok, sende iyisin diyen yok, geçmişte herkes suçlamış, eleştirmiş, beceriksiz demiş." Peki sen bunların üzerinden oluşan sahte benlikleri dinlemek zorunda mısın? Değil mi? Bunların kalbine girmesine izin verme; geçmişte girmişse onları dinleme. "Benim şansım da şans mı ya" — bak orada bir şey girmiş ve sana sesleniyor: "sen şanssızsın, sen hak etmediğin birçok muameleye muhatap oldun." Hak ediyor muydun? Etmiyordun.

Sana hikaye anlatıyor, sen de onun üzerinden süreçler üretiyorsun: ya tamamen ümitsizleşiyorsun, ya karamsarlaşıyorsun, ya çok kırılıyorsun, ya da değer verecek, anlayacak insan arıyorsun.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Sizi anlayan bir insan olunca dışlıyor musunuz? _(Cevap:)_ Tabii kidışlamıyorum. Anlayan bir insan hoştur yani ama anlayan insan aramıyorum, bu kadar net. Ama anlayan bir insanla denk gelince de hoş bir şey, güzel bir şey. Ama onun üzerinden "insan anlaşılınca kendiniiyi hissediyor, insan anlaşılınca rahatlıyor" — böyle bir şey yok, yanlış bir yerde duruyorsun. Anlaşıldığında var olduğunu zannettiğin bir yerde duruyorsun. O gerçek kendin değil, buna dikkat etmelisin.

"Yaklaşma" Emri: Özdeşleşerek Yaklaşmanın Tehlikesi

İşte bunları ayrıştırma gibi bir sorumluluğumuz var arkadaşlar. Ama bu sorumluluk Allah'ın bize dışarıdan bir yük gibi yüklediği bir şey değil, kendimiz için gerekli olan bir şey.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Kendimizi bulmasak ne olur hocam, niye kendimizi bu kadar kasıyoruz? _(Cevap:)_ Gerçek kendiliği aramak insanı kasmaz, seni kasan o benlikleride gör. Kendimi bulmak kasan bir şey değil, kendin olmayan şeyleri ayrıştır ve bu şekilde sakin ve rahat ol. Yoksa "başımıza bir bela daha geldi, kendimi bulmak gibi bir sorumluluğum, yüküm var" — böyle bir şey değil. Bu, kendin olmayan şeyleri fark edip bırakmak, onlardan özgürleşmek.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Kendimi törpülemem mi lazım? _(Cevap:)_ Yok, kendini törpülemen lazım değil. Kendinin üzerine oturmuş, yapışmış fazlalıklardan, iğreti şeylerden özgürleş. Bu kendini törpülemek değil. Bakın dilimiz bile bu noktada hemen doğru kelimeleri bulamıyor. "Kendini biraz törpülemen gerekir" derler ama neyi törpüleyeceksin? Kendimsem niye törpüleyeyim? Başkasının hatırı için mi, insanlarla daha az çatışmam için mi, iyi geçinmem için mi? İnsanlarla iyi geçinmek için kendimimi törpülemem lazım? Kendimi niye törpüleyeyim? Kendimi kendim olmayan şeylerden ayırt etmem lazım. Kendimi törpülemiyorum, kendimi kendim olmayan şeylerden özgürleştiriyorum. Bu gözle bakarsanız yol alabilirsiniz.

Yoksa "din diyor ki öfkelenme" — sana bunu niye diyor, sen öfke üzerine yaratılmış bir varlıksın da sana öfkelenme mi diyor? Hayır. Gereksiz öfkelenme tuzağına düşmüşsün, öfkeyle kendini koruyacağını zannetmişsin, öfkelenmeden kendinikoruyamayacağını zanneder duruma gelmişsin, gereksiz, aşırı, abartılı, yersiz öfke gösteriyorsun. Peki ne yapacaksın, kendini mi törpüleyeceksin? Yoksa bu sahte, eklemlenmiş ve kendin gibi zannettiğin hali mi doğru konumlandırman gerekiyor?

Yani sanki Allah insanı bozuk yaratmış da "git kendini düzelt" demiş gibi değil. Ama Allah bizde bir şeylerle etkileşimde bulunma ama özdeşleşmeme kabiliyeti yaratmış.

O yüzden Allah cennette Âdem'e diyor ki "yaklaşma." Yani dikkat et. Yaklaşırken özdeşleşirsen başına bela bulursun, düşersin. Mesela bir iş yaparken "kendimiispat edeceğim" diye yaklaşırsan o işe düşersin, cennetten düşersin. Kendini göstermek için, kendiniispat etmek için o işi yapıyorsan, başarırsan da düşersin, başaramazsan da düşersin. Başarırsan kibirlenirsin: "biz de az çalışmadık" deyip kibirlenirsin. Sonra biri "sen o kadar başarılı değilsin" deyince moralin bozulur. Benim böyle bir arkadaşım var, yakın bir ortağına "sen yeterince başarılı bir inşaat adamı değilsin, başarılı olsaydın şu an kazandığının on katına sahip olurdun" demiş. Üç ay kafamda döndü diyor bu. Neden? Çünkü bir iş üzerinden kendini tanımlıyorsun. Başarsan da bela, başaramasan da bela. Başaramayınca "ben beceriksizin tekiyim" dersin, ya da gururun buna müsaade etmez, "ben aslında zaten yapmak istemiyordum, öylesine şey yapıyordum" dersin, bir sürü hikaye döndürmek zorunda kalırsın.

İşte "yaklaşma" bu demektir. Bir şeye özdeşleşerek, kendini var edeceğini düşünerek, kendin zannederek yaklaşma. Zaten şeytan neyle aldattı da yaklaştırdı? Âdem niye "yaklaşma" denilen şeye yaklaştı? Kendini ebedileştirmek için, ebedi bir mülke sahip olmak için yaklaştı. Peki böyle bir şey var mı? Yok. Dolayısıyla Âdem yanlış yaklaştı.

Bu, o ağacın yasak olduğunu göstermiyor, yaklaşma biçiminin yanlış olduğunu gösteriyor. Biz hep onu "yasak meyve, lanetli" gibi negatif bir şey sanıyoruz. Tırnak içinde söylüyorum, lanet olası olan şey, sahte benliklerin üzerinden bir olaya yaklaşmandır. Öne çıkmak için, güçlü olmak için, değer görmek için falan filan bunlarla yaklaşırsan başına bela alıyorsun, bunlarla yaklaşan kimsen değildir, sahte benliklerindir. Bunu ayrıştırabildiğimiz zaman yol almaya başlarız. Ben olan nedir, ben olmayan nedir? Bunun için de acele etmemeliyiz.

Duygu Sendedir Ama Sen Duygu Değilsin

Şunu unutmayın: tarihi olan, değişime açık olan şey "sendeki"dir, sen değildir.

Bedeninin tarihi var mı? Var. Değişime tabi mi? Tabi. O zaman beden sendedir. Duygularının tarihi var mı? Var. Değişime açık mı? Açık. Sendedir. Bu, duygu kötü bir şeydir anlamına gelmiyor, ama duygu üzerinden kendini tanımlamaman gerektiğianlamına geliyor. İçimde bir üzüntü duygusu olabilir, ama "ben üzgünüm" bu özdeşleşmedir. Hatta bir değersizlik duygusu da duygu dünyanda ortaya çıkabilir ama "ben değersizim" dersen özdeşleşmiş olursun. İlginç: böyle biri bana şöyle deyince duygu dünyamda böyle bir değersizlik duygusu ortaya çıkıyor, ben de tebessüm ediyorum, "bunun benimle ilgisi yok, ben değersiz değilim ki, ama ne kadar ilginç bir duygu" diye bakabiliyorsan, o değersizlik duygusunun da bir sorun teşkil etmediğinisöyleyebiliriz.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Ama hocam, insan değersizlik duygusu hissediyor, biz de taştan demirden değiliz. _(Cevap:)_ Sanki ben taştan demirden miyim, veya bunu mu anlatıyorum, "çok katı ol" mu diyorum? O duyguya bak, onunla özdeşleşmeden bak. Özdeşleşirsen kendine en büyük darbeyi vurmuş olursun. O yüzden kendine dikkatle

bak. Kendin olmayan şeyleri ayrıştırırsan en son kendini orada göreceksin, kendiniinşa etmeyeceksin zaten, kendin varsın. Bir topraktaki hazine var, sen hazine üretmeyeceksin, toprağı altına dönüştürmeyeceksin, orada bir hazine var, onu bulacaksın. Bulman için hazine olmayan şeyleri ayrıştırman gerekir. Bu kadar basit. Bunu sakin, acele etmeden yapman lazım.

Şartlar Mükemmel Olmadan da Yol Alınır

_(Bir dinleyici sorar:)_ Ben yapmak istiyorum hocam ama insanlar engel oluyor, benirahat bırakmıyorlar, eleştiriyorlar. _(Cevap:)_ Bak bütün bunlar sahte benlikler. O benliğe ne diyoruz? "Şartlar mükemmel olursa yapabilirim, ama mükemmel değilse yapamam." Ne kadar ikna edici değil mi? Halbuki tam bir sahtekârlık. O yüzden peygamber 13 sene Mekke'de kalmış, 13 sene insanları kendilerini bulma noktasında aydınlatmıştır. Şartlar nasıldı? Çok mu rahattı? Peki engel mi oluyordu? Hayır. Bunun üstesinden gelmekte zorlananları Habeşistan'a gönderdi, zorlandıkları için. Yoksa o şartlarda kendini bulmak, hakikatiidrak etmek imkânsız olduğu için değil, onların kendilerine göre biraz zorlukları vardı. O yüzden bir şeyi doğru anlamak için acele etmemeye, kaygılanmamaya, negatif duygulara kapılmamaya, ümitsizlik, karamsarlık ve dünyevi sürece takılmamaya ihtiyacımız var.

Ben kendimi bulamazsam, bütün dünya benim olsa, bütün dünya beni dinlese, alkışlasa, hatta iki yüz yıl namım yürüse, hiçbir anlamı yoktur. Kendimi bulmuşsam, bütün dünya beni reddetse, yok saysa bir zararı yoktur. Bunu Hz. İsa nasıl diyor? "Eğer ruhunu unuttuysan, ruhunun idrakinden mahrum kaldıysan, bütün dünya senin olsa hiçbir işe yaramaz; ama ruhunu idrak ettiysen bütün dünya sana düşman olsa bir zararı yoktur." O yüzden "bütün dünyayı kazanıp ruhumu kaybetmişsem tam bir felakettir" diyor anlayabilen insana. Kendini bulmuşsan, ruhunu bulmuşsan, bütün dünyayı kaybetmiş olsan mühim bir şey kaybetmiş sayılmaz. Evet, teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla birlikte açıkça belirtilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı sohbet boyunca sure adı vermeden birkaç kez Kur'an'a paraphrase atıflarda bulunuyor: - "Her nefis ölümü tadar ve ona döneceksiniz" ifadesi (muhtemelen Ankebut Suresi 57 ve ilgili ayetlerle bağlantılı) - Cennete girecek olanların kalplerinden "gıll"in (kin/düşmanlık) alınacağı ifadesi (muhtemelen A'raf Suresi 43 veya Hicr Suresi 47 ile ilgili) - "Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun" ifadesi (muhtemelen Yasin Suresi 21 ile ilgili) Bunların hiçbiri sure adıyla birlikte anılmadığı için yukarıdaki eşleştirmeler yalnızca varsayımsaldır.