Merkezden Uzaklaşmamak, Allah de ve Kurtul
Kısa Özet
İsmail Acarkan, insanın hesaba çekileceği şeyin hangi dinden ya da toplumdan geldiği değil, kendi merkezine ne kadar yakın kalabildiği olduğunu anlatıyor. Boğulmanın yalnızca sıkıntı ve acıda değil, refah ve şöhrette de mümkün olduğunu; düşüncenin sınırlı bir meleke olduğunu ve kendini bilmenin düşünmenin nesnesi olamayacağını vurguluyor. Sohbetin merkezinde "Allah de ve kurtul" fikri var: kişi kendiniispat etmeye, sevilmeye, takdir edilmeye ihtiyaç duymadan sadece Allah'la olduğunu hatırladığında hiçbir şeyin onu sarsamayacağını anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Boğulma yalnızca sıkıntı, acı ve keder değildir; bir insan maddi refahın, şöhretin veya egosal mutluluğun içinde de boğulabilir — önemli olan girilen "suyun" derinliği değil, yüzmeyi bilip bilmediğidir.
- Kendini bilmek düşünmenin bir nesnesi olamaz; göz kendi çevresini görür ama kendini göremediği gibi, insan da kendini düşünerek değil, düşünceden özgürleştiği bir an içinde bilir.
- "Allah de ve kurtul": kişi kendiniispat etmeye, sevilmeye, onaylanmaya, takdir edilmeye ihtiyaç duymadığını fark ettiğinde, insanlardan gelen ilgi ya da ilgisizlik onu artık sarsamaz hale gelir.
Nerede Boğulduğun Önemli Değil, Boğulup Boğulmadığın Önemli
Yaniinsan herhangi bir yerde doğabilir, herhangi bir toplumun içinde dünyaya gelebilir. Bizler neyin üzerinden sorumlu tutulacağız, hesaba çekileceğiz diye bir soru var, güzel bir soru. Aslında kendimize ne kadar yakınlaştığımız üzerinden hesaba çekileceğiz. Yani kim olursan ol, hangi dinden olursan ol, kendine ne kadar yakınlaştın? Kendine ne kadar dönebildin? Gerçek anlamda kendini ne kadar görebildin? Ve aynı zamanda neleri kendine sorun ettin? Hangi soruların, sorunların, problemlerin içinde boğuldun? Bakın hangi sorunlarla karşılaştın demiyorum. Hangisorunların içinde boğuldun?
Yani kişinin nasıl ki girdiği denizin derinliği önemli değildir değil mi? Mesela bir kişidenizde boğulmuşsa, ki derede de boğulabilirsin. Yani ya boğulmuşsundur ya da yüzmüşsündür. Eğer yüzebilmişsen demek ki yüzmeyi biliyorsun. Ve gerçek anlamda yüzmeyi bilen insan için derinliğin bir önemi yoktur. Tıpkı bunun gibi, aslında bizler yaşadığımız hadiselerin içinde ne kadar kendimizde olduğumuzla ilgili olarak bir bilince sahip oluruz. Bu mutluluk veya mutsuzluktan bağımsız bir şeydir.
Refahın İçinde de Boğulmak Mümkündür
Mesela bir insan bir şeylere sahip olur; işte mal, mülk, maddi zenginlik, evlat vesaire.
Onların tırnak içinde, ne diyelim, egosal mutluluğu içinde kaybolabilir. Bu da bir boğulmadır. Boğulma sadece böyle zorluk, sıkıntı, acı, keder değildir. Birisi de refahın, tırnak içinde yani maddi refahın içinde boğulur. O yüzden Kur'an-ı Kerim'de bazı ayetlerde vardır: kendisine nimet verdiğimiz ama bize isyan eden veya bize sırt çevireni, bize yüz çevireni bize bırak. Aslında hani Allah şunu demiyor: "bana bırak, ben ona gösteririm." O zaten kaybetmiş bir durumda.
Yani bugün ben kendi deneyimimin içinde çok defa görmüşümdür insanları. Böyle adam çok zengin gelmiş, 60-70 yaşına gelmiş, artık mesela işte "o kudretli bilmem kim." Yok yani. Ki olsa ne olur yani? 70 yaşına gelmişsin, kudretli bir mafya liderisin.
Ne yapacağım? Beden düşmüş, başka başka insanlar ortaya çıkmış, ne olacak? Senin bütün o hikayesine tutunduğun ve hikayesiyle gururlandığın, kibirlendiğin şey zayıflamış. Var mı bir şey? Elinde yok, aslında hiçbir şey yok. Hatta ne var elinde?
Tırnak içinde yaptığın zulümler var, baskılar var, tahakkümler var; yargılamışsın, suçlamışsın, ezmişsin, haksızlık yapmışsın. Bütün bunların senin üzerinde bir yükü var.
Dolayısıyla ister sıkıntı olarak tarif ettiğimiz eksiklikler noktasında olsun, isterse çok fazla şeye sahip olmuşluk gibi görünen şeylerden olsun; kişi kendisini tanımıyorsa,
kendisine dair bilinci yoksa bunun hesabını verecek. Yani deyim yerindeyse merkezden ne kadar uzaklaştık? İster Hristiyan ol, ister Budist ol, ne olursan ol, ister Müslüman ol, merkezden ne kadar uzaklaştın?
Hayatta ya bir olay seni kendi varlığının huzurundan ne kadar uzaklaştırdı? Veya yaşadığın çok olumlu bir durum seni ne kadar uzaklaştırdı? İşte diyelim ki herkes seniövüyor, herkes takdir ediyor, etrafında sevenlerin var; ne kadar kendindesin? Yoksa onların, deyim yerindeyse, merkezkaç kuvvetine mi yakalandın? Mesela bazı insanlar görürsünüz şöhretlidirler. Bazen gazete küpürlerinde olur işte: "bir zamanların bilmem nesi, işte güzellik kraliçesi veya yakışıklı jönü bilmem nesi, şimdi sakin bir hayat sürüyor." Ne olmuş? Aslında balon sönmüş. Anlatabildim mi? Hikaye boş olduğunu kişiye göstermiş. Hatta bazen onlarla röportaj yapılır, derler ki "işte şöhret aldatıcı bir şeydir, biz de biraz kandık" falan. Ve işte artık hayat seni, tırnak içinde, bir şeyle yüzleşmekle değil bir şeye çarpmakla karşı karşıya bırakır. Çünkü bir şeyle yüzleşmek ayrı bir şeydir. Onun farkına varmaktır, ayırdına varmaktır, onu analiz edebilmektir: "ya bu şöhret nedir, bir yüzleşeyim." Yoksa şöhretin gittiğinde şöhretsizlikle yüzleşmiyorsundur, şöhretinin gitmesi sana çarpıyordur; duvara çarpıyormuş gibi olur. Hatta o durumda bile insan yüzleşemez. Çünkü yüzleşmek bir bilinç gerektirir. O bilince sahip olduğun ölçüde yüzleşebilirsin. İşte güzelliğinle, yakışıklılığınla, maddiimkanınla ne kadar özdeşleşiyorsun, ne kadar ayrışmışsın? Bütün hikaye budur.
Allah'ın "Eksilteceğim" Demesinin Anlamı
Allah birçok ayette "siziişte şunlar şunlar şunlardan eksilteceğiz" diyor. Neyden eksiltecek? Bir oturup düşünmen gerekmiyor mu? Niye eksiltiyor? Peki niye bizim egomuz "Allah bizi gördüğümüzden eksik koymasın" diyor? Çünkü Allah'ın baktığı, deyim yerindeyse, veya sana göstermek istediği şey başka; senin egonun görmek istediği şey başka. Sen diyorsun ki "Allah bizi gördüğümüzden eksik koymasın." Allah diyor ki "sizi eksilteceğim." Kendiniz olarak algıladığınız, yani nefsiniz olarak tanımladığınız şeylerden, "bu benim" dediğiniz şeylerden, kendinizi özdeşleştirdiğiniz şeylerden, ticaretinizden, sahip olduğunuzu zannettiğiniz şeylerden, evlat yönünden vesaire eksiltiriz diyor.
Peki neyi eksiltiyor? İnsan eksilen bir varlık mıdır? E tabii sen toplanan bir varlıksan, tırnak içinde, eksilen bir varlık da olacaksın. Ama sen toplanan bir varlık değilsen, senin eksilecek bir şeyin yoktur. Evladın vefat ederse veya bir şey olursa senden bir şey eksilmez. Her şey Allah'a aittir. Dolayısıyla benden bir şey eksilmiyor. Veya işte mal, mülk, her şey Allah'a aittir. Senin bir malın yok ki Allah onu eksiltsin. Senin bir evin yok ki Allah onu eksiltsin. Senin kendini tanımladığın böyle bir sosyal itibarın, eş dost, yoktur ki seni ondan eksiltsin. Ama sen bir şeylerin toplamıysan o zaman Allah eksiltir.
Niye eksiltir? Aslında bu, hani, Allah sana gıcıklık olsun diye yapmıyor. Sen saçma sapan veya kendin olmayan şeylerle özdeşleştiğin için; o da Allah'ın bir rahmeti. İşte cehennem her şeyden temizleneceğin yerdir. Bütün eklentilerinden, kendini
eklemlediğin, "beni tamamlıyor" dediğin her şeyden ayrışacağın bir yer. Hani bazı insanlar var ya böyle hobi gibi, "ben insan biriktiriyorum, ben bilmem ne biriktiriyorum" derler. Biriktir bakalım, ne olacak? Neyi biriktiriyorsun? Niye biriktiriyorsun? Kim biriktiriyor? Eğer bunları gözlemlemezsen, o zaman diyelim kiilişkilere odaklı bir insansan ilişki biriktirirsin, deneyime odaklıysan deneyim biriktirirsin, başka bir şeye odaklı biriysen onu biriktirirsin. Neye odaklanmışsa insan onu biriktirir. Ama kendine odaklanmışsan, gerçek kendine odaklanmışsan, o sınırlı bir şey değil ki onu büyütesin veya ondan biraz daha biriktiresin.
Kıyaslama Hastalığı: Herkes Aynı Ruhu Taşıyor
"Ben senden daha mükemmel bir öze sahibim, senin özün benim özümden küçük" falan. Veya "benim özüm senin özünden niye küçük ki" diye bir kıyaslama, bir kıskançlık, bir kendini kötü hissetme. Mesela bazı insanlarda şu vardır: "ben niye Hz. Muhammed gibi değilim?" Ben de diyorum ki öylesin aslında ama sen buna körsün. Yani Hz. Muhammed ile sen arasında özde bir fark yok. Hepiniz aynı ruhun üflendiğivarlıklarsınız. Aynı ruh üflenmiş hepimize. Hz. Muhammed'e üflenen ruhla sana, bana, ona üflenen ruh aynı. Ama ego ne yapıyor? Başka yerlerden kıyaslama yapıyor. Halbuki aslında özde hepimiz biriz. O özümüzdeki tekliği, birliği fark etmeye ihtiyacımız var. Ama egon bir şekilde yapılanmış, kıyaslamaya başlıyor. "Onun arabası, benim arabam. Onun çocuğu, benim çocuğum. O evlenmiş mutlu olmuş, ben evlenmişim mutlu olamamışım. Onun eşi böyle, benim eşim böyle. İşte onun şansı yaver gidiyor, benimki gitmiyor." Kırk çeşit hikaye üretir.
Şu zihnin sana hizmet etmesi gereken bir yapı iken, senin başını belaya sokan, sürekli kıyaslama yapmana neden olan, sürekli kendinle ilgili hikaye üretmene sebep olan bir baş ağrısına döner, bir baş belasına döner. Hatta bazen insanlar şunu görürsünüz, ya diyor "zihnimi bir durdursam ne kadar iyi olur." Ama başka zaman da "hani akıl bedava, istediğim kadar düşünürüm" diyor. Düşün işte, bak en son böyle oluyor, düşünceni durduramıyorsun. Düşünceyi matah bir şey zannediyorsun.
Düşünmeyi, düşünme melekesini doğru bir biçimde kullanman gerekirken yanlış, gereksiz ve aşırı bir biçimde kullanıyorsun. Bu sefer başına bela oluyor. Düşünerek her şeyi bulacağını zannediyorsun, zorluyorsun.
Düşünceden Özgürleşmek
Bu şeye benzer yani: mesela çok büyük bir hız alırsan, otomobille uzaya çıkabilir miyim diye. Zor çıkarsın. E çok hızlansan dünyanın etrafında dönmekten başka hiçbir işe yaramaz. Tıpkı bunun gibi, kendine yanlış bir araç bulmuş olursun. O da düşünme aracıdır. Zihnin seni bir yere götürecek zannedersin, kendini bulduracak bir şey nazarıyla düşünceye bakarsın. O sana öyle bir şey vermez. O yüzden hep hatırlatıyorum: kendimizi düşünceden biraz özgürleştirdiğimiz zaman bulabiliriz. Yanidüşünceden özgürleşme diye bir kavram vardır. Belki modern psikoloji buna epey yabancılaşmış yani.
Düşünmeden özgürleşmek ne demek? "Düşünmek her şeydir, düşünmek insanoğlunun en büyük gücüdür" falan filan. Evet, tabii ki düşünmek güzel bir şeydir.
Fakat düşünmek belli şeyler için verilmiş sınırlı bir melekedir. Hatta ben buna ilk rastladığımda, böyle bir bilgenin kitabında okumuştum: "tefekkürle hakikati bulamazsın" diyor. "Tefekkür et" diyor, işte yeryüzünü, Allah'ın yeryüzünü nasıl yarattığını ve idame ettirmeyi hangi prensiplerle, hangiilkelerle yaptığını tefekkür et. Ama kendini bulmak, kendini bilmek, hakikatiidrak etmek tefekkürle olmaz diyor. İlk karşılaştığımda şaşırmıştım. Çünkü ben de böyle tefekkür etmeyi seven bir mekanizmaya sahibim. Tefekkür kötü bir şey de değil. Yani düşünmek, fikretmek asla kötü bir şey değil. Ama nerede tefekkür edeceğim, bunu doğru yerde ve doğru şekilde yapmam gerekir. Böyle yaptığımda hiçbir problem yok. Tefekkür çok kıymetlibir enstrüman, çok kıymetli bir meleke. Ama kendimi bilmek konusunda düşünemem.
Kendimi bilmek düşünmenin nesnesi olamaz. Öyle bir şey değil. Çünkü kendinibilmek bir nesne değil ki sen onu kavrayabilesin. O senin kendin olan şey. Kendin olan bir şeyi kavrayamazsın. Hani bir metafor olarak ifade edecek olursak, gözün çevresini görmesi ama kendini görememesi gibidir.
Dolayısıyla kendini düşünceden özgürleştirebildiğinde, yani düşünmeye ara verebildiğinde veya düşünmeyi bırakabildiğinde — ki bu bırakılabilir ama bunu kavga ederek yapmıyoruz, düşünce sakinleşip durabiliyor — hatta Budistler buna "low mind" diyorlar, yani zihinsizlik hali, düşüncesizlik hali. Hani bu gerizekalılık anlamında değil yani, düşünmenin ötesine geçme hali. Ve o durumda sizin kendinizi bilme imkânınız vardır. Ama bunu böyle "zihnimi durdurayım" diye yapmayacaksınız. Öyle bir şey değil bu. Bir anda bir şey oluyor ve bakıyorsunuz zihin işlemiyor ama bir bilinciniz var.
Anlatabildim mi? Bir bilinç hali var ama zihin işlemiyor. Yani düşünerek bir şey bulmuyorsunuz, düşünerek bir şeyi öğrenmiyorsunuz, düşünce yoluyla bir bilgiye ulaşmıyorsunuz. Bilgi bu anda sizin bilincinizde çıkıveriyor.
Bırakılması Gereken Korkular ve Arzular
O yüzden insan kendini tam olarak tanımayan bir varlıktır diyoruz. Kendi imkanlarımızı da tam olarak bilmiyoruz. Ama o imkanların inkişafı için, yani açığa çıkması için, şu anki mevcut bilincimizin tortularını görmeye ihtiyacımız var. Nedir bu tortular? Birincisi korkularımızdır. Neden korkuyorsanız, korkunuz neyle ilgiliyse o korkuyu bir kenara bırakın. O korkuyla kavga edin de demiyorum, korkuyu bir kenara bırakın. Yalnızlıktan mı korkuyorsunuz? Önemli değil, olursa olur deyin, kenara koyun. "Gidip yalnız olacağım" falan diye kendinizle de kavga etmenize gerek yok, ama o korkuyu bırakın. Deyim yerindeyse aç kalma korkunuzu bırakın, ölme korkunuzu bırakın, yalnız kalma korkunuzu bırakın, başarısızlık korkunuzu bırakın, insanların sizi küçümsemesi korkusunu bırakın, sizi değersiz görme korkusunu bırakın, hayatta bir şey ispat edememe korkusunu bırakın, bırakın hepsini bırakın. Ne olur? Değil mi? Ne olur? Bıraksanız ne olur? Bir tehlike mi var ya? O korkuları bırakınca bir zarar mı göreceksiniz? Yok. O zaman bir bırakın yani.
İkincisi, çok tutunduğunuz arzu ve isteklerinizi de bırakın. Bir şeyi böyle "çok istiyorum, çok istiyorum" diye. Bırak, akışına bırak. Bak, isteme de istememezlik de bir istemektir. Bir başka türden "şunu istemiyorum, bunu istemiyorum" — o da öbür taraftan bir isteme halidir. İkisini de bırakın. Yaniistemekten de istememekten de özgürleşin. Olursa olur, olmazsa olmaz yani. Hani bazen böyle çocuk olur ya, küçükken, mesela bir şey ister, sonra siz onu başka bir şeyle oyalarsınız, o şeyiunutuverir. Neden? Çünkü isteklerine henüz o kadar tutunmamış yani. Ama biz bir isteğe bir tutunuyoruz, önümüze başka oyalayıcı şeyler çıkıyor ama oraya iyice tutunmuşuz, orayı bırakamıyoruz. "İlla o olacak, bunu çok istiyorum, çok istiyorum, ya olsun istiyorum" — o kadar tutunma; ama "istiyorum" ne ya, başına bela mı istiyorsun, ne istiyorsun yani? Bak, o istediğin şey olan insanlar var, ne olmuş yani, uçmuşlar mı, ermişler mi? Ne olmuş? Evlenememişsin. Evlensen ne olur? Çocuğun yok. Çocuğun olsa ne olur? Zengin değilsin. Olanlar ne olmuş?
Hakikaten bunu bilinçli olarak, kendinizi kandırmak için değil söylüyorum. "Ya boşver, ya ne olacak ki" diyerek kendinizi aldatmak için bir bahane değil. Bir bak yani: zengin olan ne olmuş? Ne olmuş yani? Evlenen ne olmuş? Çoluk çocuğu olan ne olmuş?
Adı sanı duyulmayan insan ne olmuş? Cengiz Han ne olmuş? Arada ne fark var yani? Gerçek anlamda bir fark var mı? Yok. Yani az insanın duyulmayan biri oldu.
Mesela benim 3-4 nesil önceki atamı ben bile bilmiyorum. Dünyada kimse bilmiyor yani. En yakınları bile bakıyorsun, 3-5-6-7 nesil önceki atanı bilen var mı? Yok gibi.
Bilsen ne olur? O da ayrı bir konu. Hani sanki bilmek çok matah bir şey mi? Değil.
Yani bak, her şey ne anlama geldiğini sana biraz daha iyi öğretebilir bu açıdan baktığında. Kalıcı olan nedir veya insanın mahiyeti nedir? İnsan buraya kazık çakacak bir varlık mıdır? İsmini tırnak içinde altın harflerle yazdıracak bir varlık mıdır?
Kendiniispat edecek bir varlık mıdır? Nedir? Bir bak bakalım gerçek anlamda nedir yani?
Kalıcı Olan Nedir? İspat Etme İhtiyacının Sahteliği
Şu içeride sana türlü türlü hikayeler üreten o benlik sana gerçekten doğruyu mu fısıldıyor? Neyi fısıldıyor sana? Sana hangi hikayeyi anlatıyor? Seni hangi dinliliklerle uyutmaya çalışıyor? Sana hangi tiyatroyu oynuyor, hangi tiyatroyu oynamanı salık veriyor, bir bak, bir sakince bak. Sonra arkadan bir benlik gelecektir: "ne yani böyle boş boş oturalım mı?" Onu da kenara koy, o da boş saçma bir şey. "İşte ne yapalım, zaten İslam dünyası böyle tembellikten bu hale geldi" — onu da bir kenara koy, bunlar saçma sapan şeyler, kastettiğimizin bunlarla bir ilgisi yok. Kastettiğim şey kendini bilmekle ilgili bir şey.
Peygamber'in Hira'daki Uyanışı: Kulluk = Aidiyet
Bakın biz neyi hatırlatmaya çalışıyoruz? Peygamber Hira'da kendini bildi. Kendinibilmeklik ona tam olarak açıldı. Yani o Âmine'nin yetimi, Abdullah'ın yetimi, öksüzü olduğunu değil; Allah'a her türlü şeyden bağımsız olarak ait olduğunu idrak etti. Hatice'nin kocası da değil, Âmine'nin çocuğu da değil, Abdullah'ın çocuğu da değil, Abdülmuttalib'in torunu da değil, hiçbiri değil; Muhammed, Allah'ın kuludur ve bir
sorumluluk verilmiş, elçilik yapıyor, ama asıl şey onun kulluğudur. Yani kulluk nedir biliyor musunuz arkadaşlar? Bazıları böyle yapar. Araplar köleye "abd" derlerdi. Bu, arkadaşlar, orijinal ve en doğal anlamıyla aidiyettir. Onun için köle içinde kullanılır. Köle efendisine aittir. Dolayısıyla abdiyet aidiyettir.
Bakın insanlar ne yapıyor? Böyle kökenimi arıyorum, köklenmeye çalışıyor. Nereye köklenecekse artık bilmiyorum. Köklenmeye çalışıyor, bilmem ne olmaya çalışıyor. İşte çocuğunun annesi olmaya çalışıyor, çocuğunun babası olmaya çalışıyor. İşte bir şey olmaya çalışıyor, sürekli olmaya çalışıyor. Neden? Çünkü aslında olmuş olduğu, gerçekte olduğu şeyi unuttuğu için bir boşluk oluşmuş. O boşluğu doldurmaya çalışıyor. Ama hangi boşluğu doldurmaya çalışıyor? Hayalinde kurguladığı boşluğu doldurmaya çalışıyor. Gerçek bir boşluk yok. Kendini unutmuşsun, orayı doldurmaya çalışıyorsun. Olmuş olduğunu unutmuşsun, kendini oldurmaya çalışıyorsun. Var olduğunu unutmuşsun, var olma mücadelesi yapıyorsun. Gerçek olduğunu unutmuşsun, kendini gerçekleştirmeye çalışıyorsun. Bir de bunlar böyle dolu dolu laflar gibi görünüyor: "kendini gerçekleştirmek." Ben gerçek değil miyim ki kendinigerçekleştireyim? Ben var değil miyim ki var olmaya çalışıyorum? Ben kime kendimiispat etmeye çalışıyorum? Niye bunu yapmaya çalışıyorum, geri zekalı mıyım ben yani?
Siz kendiniispat eden bir hayvan gördünüz mü? Hayvan bile bunu yapmıyor, bize bunu yaptırıyorlar. "Ben kendimiispat edeceğim, üç tane fare yakalayacağım, böyle asacağım onları, sergi yapacağım" falan diyor mu mesela? Demiyor. Köpek kendiniispat etmeye çalışıyor mu? Ayı kendiniispat etmeye çalışıyor mu? Kuş kendiniispat etmeye çalışıyor mu? Etmek yok. Neden? Çünkü kendilerindeler ama farkında değiller. Biz kendinde olabilen ve kendimizin de farkına varabilme bilincine sahip varlıklarız. Ama çok sofistike bir şekilde yaratıldığımız için — hani vardır ya böyle hassas elektronik aletler çabuk bozulabilir, çok mekanikse o kadar çabuk bozulmuyor ama çok hassas ise bozulabiliyor — biz de çok hassas, komplike varlıklarız deyim yerindeyse özde. Hem kendini bilebilirsin hem kendini bildiğini bilebilirsin. Hayvan öyle değil. Hayvan ilahi bir takdirle kendindelik içinde, bir hikayesi yok. Bazen insanlar onların böyle psikolojisini bozuyor; göre göre bozulan hayvanlar var yani.
Bunu unutmayın, evcil hayvanların bazen doğasını bozuyoruz. Bu ayrı bir konu.
Yani şunu demek istiyorum: kendimi niye ispat etmem gerekiyor? Bana bunu kim söylüyor? Niye bana böyle bir hikaye uydurulmasına karşı ben bu kadar boş duruyorum. Ne gerek var, ben niye kendimiispat edeyim? İspat edince ne olacak? Kime ispat etmeye çalışıyorum? Sonra diyoruz ki "benim gözümde insanların önemiyok, ben istediğimi yaparım." Yapamıyorsun. Bütün yaptığın şeylerin altında kendiniispat etmek var. Bakın hepimiz birbirimize esir edilmişiz. Kendimizi birbirimize ispat etmeye çalışıyoruz. Biri de başını kaldırıp demiyor ki "ya bu oyunu kim kurdu kardeşim, bu nasıl bir oyundur ya?" Yani alimi de zalimi de bir şey ispat etmeye çalışıyor. Alim "ben alimim, biliyor musun, yedi kitap devirdim, şu eğitimleri aldım, kırk yıldır okuyorum" diyor. Ey abi ne oldu? Ne yapmaya çalışıyorsun? İspat etmeye çalışıyorsun bir şeyini. Mutmain misin? Gerçekten kendini bulabildin mi? Yok. O
zaman ne yapmaya çalışıyorsun? Biriktirdiğin bilgiyi birilerine boca mı etmeye çalışıyorsun? Ne olacak yani? Neyin peşindeyiz? Bir tiyatro oynuyoruz ama tiyatronun farkında değiliz yani.
Bunun ayırdına varamıyoruz. Varmamız imkânsız mı? Yok aslında, çok mümkün. Çok mümkün ama oradan bakma bilincine bile kapatılmışız. Hatta biri bunu söyleyince der ki "ne bileyim, aslında öyle ama işte hepimiz bir yol tutturmuş gidiyoruz" falan diye kendi kendimizi hani uyutmaya bile çok yatkınız yani. Birisi bizi şöyle bir uyandırmaya çalışınca bile "ya böyle, ne bileyim, doğru söylüyorsun ama işte insanlar da öyle değiller" falan filan. Ama işte senin değerini de o zaman kimse bilmiyor. Abi bilmesin, problem ne yani? Niye bilmeleri mi gerekiyor? "Bakın benim değerim var, ben siziumursamıyorum" — bunu bile insanlar göstermeye çalışıyor. İnternette yazıyor böyle: "artık hiçbiriniz umurumda değilsiniz." Umurunda olmadığın kimselere niye mesaj veriyorsun ki? Bunu niye göremiyorsun yani? "Umurunda değilsiniz, hepinizin canı cehenneme" — niye bunu yazıyorsun? Çünkü buna da körsün. Çünkü aslında orada bile siz benim umurumda değilsiniz, biliyor musunuz, bilin diyen; demeye çalışan ve oradan aslında geri bildirim almaya çalışan sahte bir benlik var yani. O kadar sahte kibirinden kurtuluyorsun öbürüne yakalanıyorsun. "Onlara söyleyeceğim artık, benim gözümde bir hiçsiniz" diyor ki niye söyleyeceksin ki? "Söyleyeceğim, bilsin" diyor. "E, diyorum, artık bu senin dünyanda yok olsun." "Bilsin" diyor. Farkında değil ki kendinibir başkası üzerinden, bir başkasının algısı üzerinden tanımlama tuzağına devam ediyor.
Kodlarımız Bozulmadı, Üzerine Sahte Bir Arayüz Kodlandı
Neden? Çünkü kodlarımızı bozmuşlar yani. Biraz bunu fark etmeye ihtiyacımız var.
Daha küçük yaşlardan itibaren kodlarımız bozulmuş. Veya daha doğrusu aslında gerçek kodlarımız bozulmamış, yanlış anlaşılmasın. Gerçek kodlarımız yerinde duruyor. Üzerine bir arayüz kodlaması yapılmış. Sahte bir şey kodlanmış aslında.
Yoksa Allah'ın o sağlam ve mükemmel şeyini, o öz varoluşu kimse bozamaz. O yüzden bizim mesela gaflet dediğimiz, unutma dediğimiz, aldanış dediğimiz şeyler aslında hep neye işaret ediyor? Gerçeğin tamamen bozulmasına değil. Hani gaflet içindesin, hani böyle bir anlık bir unutuş, bir yanılgı; gözlük kafanda ama gözlük arıyorsun. Neden? Çünkü gözlüğün kafanda olduğundan gaflettesin. Ama aslında gözlük yok olmadı. Biz özümüzü unuttuğumuz zaman öz yok olmadı. Onu bozmadık.
Birisi bizi yanlış bir şekilde kodladığında veya biz kendi kendimizi yanlış kodladığımızda gerçek kendimiz ortadan kalkmadı. Onu ortadan kaldırma gücümüz de yok. O yerinde sapasağlam duruyor. Hiç kimse ve hiçbir şey ona zarar veremez.
"Allah De ve Kurtul": İhtiyaç Duymamanın Gücü
O yüzden büyük müjde budur: Allah senin Rabbindir. Sen de ona aitsin. Kendinikimseye ispat etmene gerek yok. Kendini gerçekleştirmene gerek yok. Sen gerçekleştirildin zaten. Allah seni gerçekleştirdi. Allah'ın gerçekleştirdiği şeyi sen ne yapacaksın, oyun mu oynayacaksın? Allah diyor "seni gerçekleştirdim," sen diyorsun ki "ben kendimi gerçekleştirmek istiyorum" — bu bir çelişki değil mi? Allah diyor ki
"seni gerçekleştirdim, sen gerçekleştirdiğini fark et, onu bul, onu keşfet, ona uyan." Yoksa kendi kurguladığın benlik sönümlenip gidecek. Hiçbir izi, hiçbir belirtisi bile kalmayacak. Ama Allah'ın yaratmış olduğu senin gerçekliğin, o Allah'ta ebedi ve bakidir. O kalıcı olan bir şeydir. O sensin.
İşte o yüzden dikkat edin, Allah insana çok basit bir şey öneriyor. Deyim yerindeyse "beni hatırla ki kendini hatırlayasın." "Allah de ve kurtul" aslında çok basit bir şey değil mi? Ama bunu bile anlamıyoruz. "Allah de ve kurtul" yani şunu de: varlık tek ve mükemmeldir, ben de ona aidim; varlık tek ve mutlaktır, ben de ona sırlı bir şekilde aidim; onun varlığıyla varım, onun tamlığıyla tamım; hiçbir hikayeye ihtiyacım yok, hiçbir ispata ihtiyacım yok, sevilmeye ihtiyacım yok, onaylanmaya ihtiyacım yok, takdir edilmeye ihtiyacım yok. Ya ama içeride bir şey diyor ki "hocam, takdir edilmek de güzel." Ya bak, işte o "lanet olası" kimse; onu bul ve ona da şefkatle bak, de ki: "teşekkür ederim sana, bugüne kadar beraber gidiyorduk ama artık sana ihtiyacım yok. Sen yoluna, ben yoluma." Kavga etmene de gerek yok. Çünkü öz bir şeyle kavga etmeye de ihtiyaç duymaz.
Ama bak, dikkat et, bir şey seni sürekli kandırmaya çalışıyor, sürekli. Yani alttan, üstten, yukarıdan, aşağıdan; hani şeytan diyor ya, "her cihetten yaklaşacağım" diyor. "Ya sevilmek kötü mü" diyor. Oradan bir başlıyor. Ben de diyorum ki kötü değil ama ihtiyacın yok diyorum. Fark edilmek kötü değil ama ihtiyacın yok diyorum. Bak bunu anla. İçeride biri diyor ki "ya ama olsa daha iyi olur." Öyle alttan alta giriyor yani. Fark et bunu. Bak bir şey sızmaya çalışıyor. Yani nasıl ki cennetteki Âdem ve Havva'nın o doğal, mutlu, huzurlu, dingin varoluşuna şeytan sızmaya çalıştı. Ama sızmaya çalışanı fark et. Ama kavga ederek değil, kaygı duyarak değil, korkarak değil, gergin olarak değil; sakin bir şekilde: "teşekkür ederim, ihtiyacım yok."
Bir gün biri bana dedi ki "sen kitap yazıyorsun, kaç para kazanıyorsun?" "Ne bileyim, işte bir şeyler geliyor." "Daha çok kazanmak istemez misin?" "Yok" dedim. Şöyle bir durdum: daha çok kazan, kim hayır diyebilirdi mesela? Niye hayır diyeyim daha çok, ya işte istemem dedim mesela — şeyden girdi, "hayır yaparsın" dedi mesela.
Anladım, hayır yaparsın, oradan girecek yani. Mutluluk buna benziyor, bir yerden girmeye çalışıyor; senin o doğal huzurunu, dinginliğini arzuyla ve korkuyla bozmaya çalışıyor. Şimdi çalışmak, çabalamak ayrı bir şeydir. Hepimiz çalışıp çabalamalıyız hayatın her alanında. Bu ayrı bir şeydir. Allah bize bu dünyanın işleyişinde bir fonksiyon da vermiş. Ama kendimizi var etmek için değil.
Allah'la Olmak: Kiminleydin Sorusu
Bu dünyada ne yaptın? Allah böyle ne diyecek? Sen bu dünyada kiminleydin? Benimle miydin? İnsanlarla mıydın? Sahte benlikle mi, benimle miydin? Kiminleydin? Soru bu, tek bir soru. "Ya Rabbi, ben seninleydim. Seninle çalıştım, seninle yürüdüm, seninle evlilik yaptım, seninle anne babalık yaptım, seninle iş yaptım, seninle kitap yazdım, seninle okula gittim, seninle kitap okudum." Kiminleydin bütün bunları yaparken? Onunla idim. O zaman çok güzel, her şey çok güzel. Ama eğer insanlarla isen, bu sefer insanlardan ilgi, takdir, beğeni, teşvik, en basitinden bir teşekkür
beklersin. Kuru bir teşekkür beklersin. O kuru teşekkür seni kurutur ama. Değil mi? O böyle kupkuru bir teşekkür beklersin. Onu da bulamazsan başına dert bulursun. Ve öbür boyu insan bir teşekkür bekliyorsa, o beklentiyle ömrünün bir kısmını heba edersin. Neden? Çünkü o benliklesin, Allah'la değilsin.
"Allah'layım." "E teşekkür beklemiyor musun?" "Ne teşekkürü kardeşim ya? Ben Allah'layım." "E takdir beklemiyor musun?" "Yok, Allah'layım." Allah'la çok güzel, mutluyuz, bir sıkıntım yok. Böyle teşekkür bekleyen, takdir bekleyen bir benliğim yok.
E takdir görsen kötü mü olur? Valla bilmiyorum, ilgilenmiyorum yani, ilgi alanıma girmiyor. Neden? Çünkü Allah'lasın, onun varlığıyla varsın ve tamsın. Bir sıkıntı var mı? Yok, bir sıkıntı yok. Allah'la olan için sıkıntı olur mu? Ama insanlar takdir etmiyor, insanlar vefasız — Allah selamet versin, bu kadar. Yani peygamber kendisine 20 sene düşmanlık eden insanlar gelip döndüklerinde "hoş geldiniz" demiş. Neden?
Çünkü onlarla ilgili bir hesabı yok, onlarla ilgili bir planlaması yok, bir hikayesi yok.
Neden? Çünkü Allah'la. Allah'la yaşıyor. Hani Ebu Cehil ile de yaşamıyor, Ebu Cehil'in oğluyla da yaşamıyor, karısıyla da yaşamıyor; Allah'la yaşıyor. Allah'la bu dünyada yaşıyor. Bütün hayatının temelinde Allah'la olmanın farkındalığı var. Eşiyle konuşurken de Allah'la, arkadaşıyla konuşurken de Allah'la; eşleri dünyalık istediğinde ve tırnak içinde sorun çıkardıklarında da Allah'la. Bakın ne diyor? "Sizigüzel bir şekilde bırakayım" diyor. "Mutlu olacağınız şekilde hayatlar kurun" diyor.
"Benim kıymetimi bilmediniz, Allah size gösterecek" gibi böyle bir hikayesi yok.
Neden? Çünkü kendiyle değil, egosal anlamda kendiyle değil. Biz egosal anlamda kendimizleyiz. Eşimiz bize "seni bırakacağım" dese "Allah belanı versin" diye başlarız. Veya "niye beni bırakıyorsun" diye kavga ederiz veya kendimizi kötü hissederiz. Neden? Çünkü Allah'la değiliz. Olmadığımız için ya birileriyle birlikte kafamız meşgul, işte beni anlıyor mu, seviyor mu, değer veriyor mu, hatırlıyor mu; veya kendi egomuzla meşgul, işte sen şanssızsın, sen zaten imkanlarını da değerlendirmedin, suçlusun, yok suçlu değilsin, sen suçlusun ama onlar da suçlu — hikaye dönüyor da dönüyor. Bir yere varır mı? Varmaz. Hikayeyi ömrün boyunca döndürebilirsin. Bütün bunları bir kenara bırak. De ki "ben Allah'layım, Allah da benimle." Bunu biz bazen tasavvufi şeyler zannediyoruz. Hayır, bunlar Kur'ani şeyler. Ne diyor? Allah peygamberine, o mağaradayken, "hüzünlenme, Allah bizimledir" de. "İnnallahe me'ana" diyor: Allah bizimle. Peki sen bu ayetin neresindesin? Sırf bu ayet bile insana yeter aslında. Allah bizimle, Allah benimle, ben onunlayım, o benimle, ne kadar güzel. O zaman hiçbir arzun veya korkun olmaz.
Evet, güzel şeyleriisteyebiliriz, kötü bir şey değil. Ama ona böyle "beni var edecekmiş gibi" veya "varlık yokluk meselesiymiş gibi" istemem. Dünyada öyle isteyeceğim bir şey yok yani. "Ya işte bunu istiyorum" — hani bazen çocuklar oluyor böyle tutturur, almadığın zaman da böyle bağırır, ağlar, zannedersin ölüm kalım mücadelesi veriyor.
Böyle ağlamaktan nefesi kesilir. Ne istemiş? Bir şeker istemiş. Bak, egoda öyle bir tuzak var ki, böyle bir şeyi ölüm kalım gibiistiyor. Halbuki hayatta böyle istenecek bir şey yok. Mesela biz çocuğa öyle bakınca "bak çocuğa bak yani, kendini neredeyse öldürecek küçücük bir şey için" diyoruz. E biz de aynı tuzağa düşüyoruz. O
çocukluktan kurtuluyor, artık öyle yapmıyor ama büyüdüğünde başka tuzaklara düşüyor. İşte bu nedir? Bu aldatıcı bir şeydir. Hayatta hiçbir şeyi seni var edecekmiş gibiisteme. Hayatta hiçbir şeyden de seni yok edecekmiş gibi korkma. Hiçbir şey böyle korkulmaya layık değildir. Hiçbir şey bizi var edecekmiş gibiistenmeye layık değildir.
Sahte Benliğin Çarpıklığı ve Güneş Metaforu
Hayatta böyle bir şey yoktur. İki: sen böyle bir varlık değilsin. İnsan var olma mücadelesi yapıyor. Neyle yapıyorsun abi bu mücadeleyi? Yok musun sen? Yoksan yoksun zaten. Yok olan bir şey var olma mücadelesi yapamaz ki. Hatta bakın şunu da söyleyeyim: aslında biz hani dilsel olarak bazen dilin yetersizliğinden dolayı "yoktan geldik" diyoruz. Hayır, biz yoktan gelmedik. Biz vardan geldik. Var olan haktan geldik.
Onun sonsuz ilminde sırlı bir şekilde vardın. Bu düzlemdeki varoluşa aktarıldı.
Dolayısıyla biz yoktan gelmedik, var olma mücadelesi de yapmıyoruz. Bize yok olduğumuzu zannettiren o sahtelikten, o sahte benlikten kurtulmalıyız. Sanki hiçbir şeyim gibi geliyor. Hayır, ben varım. Varlıktan geldim ve onun varlığıyla da var olmaya devam ediyorum. Onun varlığıyla da, onun beni var etmeyi dilemesiyle de ebediyen var olacağım.
Bunlar daha büyük bir şey olabilir mi? Daha huzur verici bir şey olabilir mi? Daha gerçek bir şey olabilir mi? Halbuki senin sahte benliklerin ne yapıyor? Birinin dünyasında var olmaya çalışıyor: "falan beni hatırlıyor." Allah seni hatırlıyor. Allah, ezeli ve ebedi olan Allah, hiç unutmazcasına seni hatırlıyor. Bu mu daha kıymetli?
Yoksa uyuduğunda seni unutan bir insanın seni hatırlaması mı daha kıymetli? Neyineyin yerine koyuyorsun? Ama o sahte benliğimiz o kadar aldatıcı ki, biri bizi sevince göklere uçuyoruz. Ama Allah diyor ki: "Allah öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever." Sen o topluluktan değil misin? Allah seni böyle seviyorken kimin ve neyin sevgisi onun yerine geçebilir ve onun sevgisini örtebilir?
Alemde gördüğün her sevgi, o sonsuz sevginin binlerce perdeden geçmiş bir gölgesidir. Diyelim ki bir enerji kaynağı var, ışık ve kaynak; güneşten aya yansıyor, aydan denize yansıyor, denizden toprağa yansıyor, oradan sana yansıyor. Bak, perde perde yansımalar var değil mi? Ama aslında bütün ışıklar güneşin ışığının bir yansıması. Sen bilsen de öyle, bilmesen de öyle. Hatta güneşiinkar da etsen öyle, değil mi? Güneşiinkar edebilirsin ama güneş gene seni aydınlatır, ay gene dolunay olarak parlar.
Bazıları diyor ki "Allah'ı inkar ettin, bak ne oluyor." Allah senin gibi böyle tepkisel bir varlık mı? İnkar edince kafana bir tane mi çakacak? Öyle mi bekliyorsun yani? Allah böyle bir varlık değil. Bu şey gibi ya, bazen çocuklar "sen benim babam değilsin, ben artık sana baba demeyeceğim" der. Öyle deyince mahkemeye gidip bir şey miyapıyorsun, "bu çocuğu evlatlıktan reddediyorum" mu diyorsun? Sen bile bu tepkiselliği göstermiyorsun. Allah'ta sana tepkisellik yok. Allah sana kendini fark etmeni, kendi varlığının farkına varmanı hatırlatıyor. Yoksa haşa "işte Allah'ı inkar edeyim, bakayım beni çarpacak mı" gibi bir şey değil. Sen zaten inkar etmekle zaten
çarpılmışsın. Daha ne çarpsın, kendini unutuyorsun, kendini maddi, bedensel, dünyevi bir boyuta indiriyorsun; bak, o yüzden zaten çarpılmışsın. Hepimiz çarpılmışız aslında arkadaşlar, öyle başkaları çarpılmış da biz çarpılmamış değil, hepimiz çarpılmışız. Çarpıldığımız için bu haldeyiz zaten, işte o çarpıklığı düzeltmeye çalışıyoruz. Bir ilişkide problem yaşıyoruz, yıkılıyoruz — çarpılmışız. Bir sıkıntı oluyor, mutsuz oluyoruz — çünkü çarpılmışız, tırnak içinde şeytan bizi çarpmış.
O yüzden bakıyorsun küçük bir şey oluyor, mutsuz oluyorsun. "Ya ben niye mutsuz olayım, bir olaydan dolayı niye mutsuz olayım?" değil mi? Olay mı belirler, ben mi?
Küçücük bir hadise beni mutsuz edebiliyor. Neden? Çünkü bir çarpıklık var içeride yani, zihnimiz çarpıtılmış. Çarpıtılmış olduğu için ne olacak, hayat bu. İşim ters gittiveya şu böyle oldu ve 30 yıllık sevdiğim arkadaş umulmadık bir vefasızlık yaptı — Allah selamet versin — gidip mutsuz mu olayım? Mutsuz olursam ben neredeyim, kiminleyim? Değil mi? Ben kiminleyim o zaman? Allah nerede o zaman? Ben Allah'a niye inanıyorum? Allah benimle nasıl bir ilişkiye sahip? Ben onunla nasıl bir ilişkiye sahibim o zaman? Bunları sorgulamam gerekmiyor mu?
O yüzden bir alimin ifadesiyle, hakikiimanı kalbinde yaşayan bir insan kâinat bomba olup patlasa, kıyamet kopsa, onu ibretle ve hayranlıkla seyreder. E ne oluyor? "Abikıyamet kopuyormuş, iyi bakalım nasıl kopuyor, seyredelim." "Eyvah, mal mülk ne oldu, tapular böyle mi" mi diyeceksin? Yoksa "Allah Allah, demek ki kıyametin kopuşunu Allah bu gözlerle seyretmeyi de nasip edecek" mi diyeceksin? Bunu büyük bir tefekkürle seyredersin değil mi? Ama öbür türlü eyvah kavramının içinde boğulursun. Ne olacak? Sana bir şey olmayacak, sen kendini biliyorsan. Allah da ebedi. Sadece Allah açtığı bir sergiyi topluyor yani, bu kadar. Ama sen kendiniserginin parçası olarak görüyorsan o zaman vay haline. Sergi toplanınca sen de toplanacaksın.
Varlık Hakkı: Sen Sergiye Ait Değil, Serginin Şahidisin
Ama sen o serginin şahidisin. Serginin ta kendisi değilsin, sen ona katkıda bulunuyorsun. O yüzden diyoruz ki: sergi kapandığında sen onun neyi olursun?
Şahidi olursun. Ama kendini serginin parçasının parçasının parçası haline getirmişsin: çocuğum var, eşim var, işim var, o var, bu var, şu var. Sen neredesin? "Ben de onların parçasıyım" diyorsun. Sen kendine çok büyük bir yazık etmişsin. O yüzden insan kim olduğunu, kime ait olduğunu, varlık aleminde nasıl bir yeriolduğunu bilmek sorumluluğuna sahiptir. Bu sorumlulukla teçhiz edilmiştir. Bu sorumluluğunuzu unutursanız çok büyük bir şey unutmuş olursunuz. Bunu fark edip yerinizi tespit ederseniz hayatta hiçbir şey sizi sarsmaz. Hiçbir şey sizi yıkmaz.
Yıkılan bir şey varsa yıkılanı görün, yıkılan siz değilsiniz. Yıkılan sizin ürettiğiniz kimliktir, ürettiğiniz imajdır, ürettiğiniz hikayedir; o yıkılabilir.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Âdem mesela "ben kendime zulmettim" derken onu mu kastettihocam? _(Cevap:)_ Onu kastetti. Çünkü her şey son nihayetinde kendinize zulmetmek veya kendi hakkınızın farkına varmaktır. Bu hak demek, "ben şöyle haklıyım böyle haklıyım" değil. Varlığınızın hak olduğunu görüp kendinizi oraya ait görmek. Benim
hakkım varlığımın farkına varmaktır. Benim hakkım ondan bundan hakkım değildir. O dünyevi, izafi bir hukuktur. Benim gerçek hakkım varlığımı fark etmektir. Sen o hakkı kaybetmişsin, daha doğrusu unutmuşsun. Oradan buradan hak talep ediyorsun: "ben bunu hak ettim mi, ne oldu, ya ben çok kıymet veriyordum ama bana kıymet vermiyor, ya bu mu?" Senin hakkın bu mu şimdi? Bunu mu arıyorsun? Sen böyle bir varlık mısın? Allah sana varlık hakkı vermiş, sen bu hakkı unutmuşsun; zaten bunu unuttuğun için gidip oradan buradan hak talep ediyorsun.
Ben 12-13 yaşımda annemi de babamı da bütün insanları da, dedim ki bunlar kendidünyalarını yaşıyorlar; Allah selamet versin, ben Allah'a aitim, kafam böyle çalıştı. O yüzden hiçbiri hakkında hikaye üretmedim o yaştan sonra. "Annem bana niye böyle davranıyor? Babam bana niye böyle davranıyor?" Yok kardeşim, niye öyle davranıyor? "Yok, arkadaşın niye öyle davranıyor?" Ya davranıyor, kendi dünyasının içinde yaşıyor yani. Ben neyin peşindeyim? Ben geri zekalı mıyım? O bana böyle niye davrandı, bu bana niye davrandı? Ya zaten kendini bilmiyor ki ben neyin hesabını soruyorum yani. Neyle uğraşıyorum? Değil mi? Öyle demem lazım: neyle uğraşıyorum? Her biri kendi hikayesini yaşıyor, iyi veya kötü, bilinçli ya da bilinçsiz.
Ben bunlarla ilgili hak hukuk peşinde mi koşacağım psikolojik anlamda? O benianladı, o beni anlamadı, o bana böyle davrandı, şu bana şöyle davrandı — ben, ben kimim? Orayı kaçırmışım. Orayı kaçırırsan her şeyi kaçırmışsın. Ben kimim? Ben Allah'ın varlık hakkıyla donattığı bir varlığım. Ne kadar kıymetli bir şey! Varlığıyla ödüllendirmiş. Bundan daha büyük bir hak olabilir mi? Annem babam da olsa benianlamasa, canları da sağ olsun. Allah bana yeter ya. Onun tamlığı, onun mükemmelliğinden daha kutsal ne olabilir? Yani güneşi bulmuşsam, ay niye gece çıkmıyor derdine düşer miyim? Ama güneşi unutmuşsam güzel ayla kavga ederim: "niye bugün görünmüyor, niye bugün yok, niye bugün çok ışıksız" falan demeye başlar. Neden? Güneşi unutmuşum. Güneşi unuttuğum için insanlarla ve alemle sıkıntı yaşıyorum. Halbuki nedir?
Allah'la İsen İnsanlarla Sorunun Azalır
Hakiki mümin kendini Allah'a verdiğiiçin, Allah'tan geleni de aleme verir. Alemden alacağı yoktur. Alemden alacağıyla meşgul olmaz. Neden? Yani siz, deyim yerindeyse, yanınızdan gürül gürül bir ırmak akıyor. Siz bir yarım litrelik su şişesine muhtaç olduğunuzu düşünür müsünüz? Veya "bana bir su şişesi getirdiler veya getirmediler" problemine düşer misiniz? Yanı başınızdan berrak bir ırmak akıyor. O yüzden bakın, Allah'la iseniz insanlarla çok probleminiz olmaz. Ama Allah'la değilseniz insanlarla çok probleminiz olur. Çok hikayeniz olur. Unutamazsınız. "O bana bunu dedi, bu bana şunu dedi" — onunla meşgul olmak durumunda kalırsınız.
Çünkü başka hazineniz yok. Başka ilgileneceğiniz, kafanızda dolaştıracağınız, döndüreceğiniz başka bir şey yok. Ama Allah'lasınız, bütün hesaplar mükemmel. "Ben Allah'layım, Allah da benimle. O beni seviyor, ben onu seviyorum. O beni biliyor, ben onu biliyorum. O benim en samimi dostum, o benim sevgilim, o benim en yakınım." Ne kadar muhteşem bir şey. Ama buna hani laf olsun diye söylemiyorum;
"Allah benim yakınım" diye laf olsun diye söylemiyorum. Hakikaten bunu bir kimseye anlatman da gerek yok. Bu sizin hakikatinizdir. Onunla mutmainsinizdir.
O yüzden işler nasıl gidiyor? Çok güzel gidiyor abi. Allah'la isen işler çok güzeldir, iş odur zaten. Onunla aran iyiyse her şey iyidir. İsterse dünya ters dönmüş olsun, olabilir, o dünyanın hali. Peygamber zahiren çok böyle keyif içinde mi, tırnak içinde, yaşadı? Yok. Maddi sıkıntı da çekti, onu da çekti bunu da çekti. Uyandı, "bir şey var mı" dedi. Eşi "yok" dedi. "İyi" dedi, "bugün oruç tutalım" dedi. İşte "millet ne yaşıyor, işte neyse biz de ne bileyim" falan filan öyle bir şey dedi mi? Demedi. Öyle bir derdioldu mu? Olmadı. Neden? Çünkü Allah'lasın. Aç da kalabilirsin, öyle de kalabilirsin.
İnsanlar sana ters de bakabilir. Seni umursamayabilir, unutabilir. Ama sen Allah'ı unutmuyorsun, o da seni zaten unutmuyor. O zaman sistem tamamlandı. Sistemde bir boşluk yok, bir kaçak yok, bir kısa devre yok. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla birlikte açıkça belirtilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı birkaç yerde Kur'an'a paraphrase veya kısmi Arapça alıntıyla atıfta bulunuyor, ancak sure adı/numara vermiyor: - "İnnallahe me'ana" ("Allah bizimledir") ifadesini, Peygamber'in mağaradaki hüznü bağlamında andı — muhtemelen Tevbe Suresi 40 ile ilgili olabilir, ancak sure adı/numara telaffuz edilmediğiiçin bu eşleştirme kesin değildir. - "Allah öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever" ifadesi — muhtemelen Maide Suresi 54 ile ilgili olabilir, kesin değildir. - Âdem'in "kendime zulmettim" duası paraphrase edildi — muhtemelen Araf Suresi 23 ile ilgili olabilir, kesin değildir. - "Sizi eksilteceğiz" ifadesi genel olarak birden fazla ayete gönderme yapıyor gibi anlatıldı ("Allah birçok ayette... diyor"), tek bir sure/ayet belirtilmediğiiçin listeye alınmadı.