Kurbağa ve Prens Sahte Benlik ile Hakiki Varlık
Kısa Özet
Sohbet, daha önce işlenen kurbağa hikayesine ve rahatsız edici duygulara sakince bakma pratiğine atıfla başlıyor; altın külçe ve Allah'ın kendini kendinazarıyla bilmesi örnekleri üzerinden insanın kendi değerini başkalarının onayına bağlamasının bir "sahtelik" olduğu anlatılıyor. Hz. İsa'nın "evini sağlam kaya üzerine kur" ve "kendiniinkar eden peşimden gelsin" sözleri, varlığın insan ilişkileri, başarı veya onay üzerine değil doğrudan Allah'a bağlı hakikat üzerine kurulması gerektiğiniaçıklamak için kullanılıyor. Konuşmacı kendi yaşadığı bir örnekle (bir ilişkinin bitmesiyle oluşan baş ağrısı) bu sahte kimliğin nasıl fark edilebileceğini gösteriyor ve sahte benliğin bazen "canavara dönüşen" bir masal karakterine benzediğini anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Rahatsız edici duygulara (öfke, tiksinti, saygısızlık hissi) acele etmeden, sakince ve uzun süre bakabilirsek, altlarında unutulmuş bir öz-saygınlık veya öz-varlık farkındalığı olduğunu keşfederiz.
- Gerçek değeri bilinen bir şey (altın külçe gibi) başkalarının onayından etkilenmez; insanın kendi hakkındaki rahatsızlığı, kendi gerçek varlığından habersiz olmasından kaynaklanır.
- Varlığını insan ilişkilerine, mesleğe, başarıya veya başkalarının onayına ("kum" üzerine) kuran kişi her sarsıntıda yıkılır; varlığını doğrudan Allah'a ("sağlam kaya") bağlayan kişi hiçbir dışsal etkiyle sarsılmaz.
Kurbağa Hikayesi ve Rahatsız Edici Duygulara Bakmak
Evet, sorusu olan yoksa... Evet. Birkaç hafta önce işlediğimiz bir kurbağa hikayesivardı. Aslında orada anlatılan şey, sorun olarak gördüğümüz, rahatsız edici olarak gördüğümüz şeylere iyi bakabilirsek, sakin bir gözle bakabilirsek ve gerçekten onu anlamaya çalışırsak — yani diyelim ki bir şeyden niye tiksiniyorum, bir şeyden niye öfkeleniyorum, bir şeyi niye rahatsız edici buluyorum, bir şey niye beni morali bozuk hale getirebiliyor, bir şey niye bende böyle bir düşüş oluşturabiliyor — biraz buna sakin bir yerden bakabilirsek, deyim yerindeyse bunun dışından biraz bakmaya çalışabilirsek ve gerçekten onu kucaklayabilirsek, orada aslında bir sahteliğin yattığını veya bir yanılgımızın yattığını göreceğiz. Ve onu görebildiğimiz oranda da aslında o şeyin altındaki gerçekliği keşfedeceğiz. Yani aslında o kurbağanın altında bir prens yatıyordu.
Kendi varlığımızın da farkındalığı olduğunda aslında biz aynı durumu tecrübe ederiz.
Örneğin kendimize saygı duyulmadığından dolayı rahatsız olduğumuzda, biraz buraya sakince bakabilirsek, aslında kendi öz saygınlığımızı unuttuğumuzu, varlığımızın saygınlık duyulacak nitelikte olduğunu ama bunu unuttuğumuzu ve bunu unuttuğumuz için de çevremizden saygınlık beklediğimizi görürüz örneğin. Saygınlık görmediğiniz, size saygısızca davranıldığını hissettiğiniz bir durumu kucaklarsanız, gerçekten ona sakince bakabilirseniz ve gerçekten onu anlamaya çalışırsanız — burada ne oluyor aslında, burada ne dönüyor, bu nasıl bir hikaye, niye ben bu kadar bana saygısızlık olarak algıladığım şeyi çok fazla rahatsız edici buluyorum? Bundan dolayı ya öfkeleniyorum, ya moralim bozuluyor, ya kendime olan saygınlığım düşüyor. Ne var burada aslında?
Biraz sakince bakabilirseniz — ama acele etmemeniz gerekiyor. Bazen dakikalarca bakmanız gerekir, bazen günlerce bakmanız gerekir, gerekiyorsa aylarca bakmanız gerekir. Ondan kaçmadan, ürkmeden, boşvermeden bakabilirseniz, aslında orada saygınlık bekleyen benliğin bir şeyi unuttuğunu göreceksiniz. Unuttuğu şey, kendi öz varlığının saygınlığıdır. Aslında o kendisine gerçek anlamda saygı duymuyor veya gerçek varlığının saygı değer olduğunun farkında değil.
Altın Külçe Meseli: Gerçek Değerin Sarsılmazlığı
Yani şöyle düşünün: hiç hayatta böyle diyelim ki gerçekten elinizde altın bir külçe var — diyelim ki bir kilo ağırlığında altın bir külçe var, yüzde yüz bundan eminsiniz. Ve bunu şu masaya koydunuz diyelim. Mesela birisi geldi, "ya bu altın kaplama, sahte altın kaplama bu" veyahut da "bu altın mı, boyanmış bir demir mi bu, alüminyum mu acaba, alüminyuma benziyor" falan dediklerinde, hiç rahatsız olan bir insan olur mu?
Olmaz değil mi? En fazla "alüminyum mu" diyen birine dersiniz ki "herhalde bu konuda bilgili değil ama olabilir, yaniinsan yanılabilir, hatta yanılabilir de." "Bence altın" veya "bence demirdir, altın biraz daha hafif olur" falan diye böyle akıl yürütse, siz gerçekten bundan rahatsız olmazsınız. Neden rahatsız olmazsınız? Çünkü biliyorsunuz ve eminsiniz, bu bir altın külçedir, değil mi? Buna biri "altın bir külçedir" de diyebilir, "yok bence işte altın değil, seni kandırmışlar" veya "bence altın yaldızlı bir metal bu, kessen kesinlikle görürsün içinin başka bir şey olduğunu" falan dese — içinizde bakın hiçbir reaksiyoner tutum olmaz. Kızgınlık olmaz, öfke olmaz. Neden? Eminsiniz.
Peki biz kendimizle ilgili niye problematik durumlar yaşıyoruz? İşte kendimizi değersiz hissediyoruz, sevilmeyen biri gibi algılıyoruz, kendimizi bomboş hissediyoruz, kendimizi hayatın üstesinden gelemeyen güçsüz, zayıf biri hissediyoruz vs. vs., ne hissediyorsak. Neden? Çünkü gerçek kendiliğimizin kendi bilincimizle farkında değiliz. O yüzden ne yapıyoruz? "Tırnak içinde" söylüyorum, kendi kendini görebilme yeteneğini, farkındalığını kaybedince ne olur? Kendini başkalarının gözünden tanırsın. Bu her türlü olabilir. Mesela başkalarını korkutarak güçlü olma arzun da olabilir. "İnsanlar benden korkarlar, niçin, güçlüyüm." Pekiinsanlar bir gün benden korkmazsa ne olur? Güçsüz müyüm acaba? "Kimse benden korkmuyor, herhalde güçsüzüm." Şimdi bakın burada neyi görürüz? Aslında güçlü oluşunu bile dışarıdan gelen geri bildirimlere göre algılıyor kişi.
Allah'ın Kendini Kendi Nazarıyla Bilmesi
Bir alimin bir ifadesi vardır. Allah'ın bu alemi yaratmasının sırrını anlatırken şöyle der: Allah kendini kendi nazarıyla görür ve bilir. Bu hakiki ve asli olandır. Yani Allah kendisanatını, kendiisim ve sıfatlarını kendi bakışıyla, deyim yerindeyse kendi gözüyle görmek için bu alemi yaratmıştır. Bu doğaldır. Bir insanın bir sanat kabiliyeti olduğunu düşünün — bu sanat kabiliyeti vardır ve bu açığa çıkar; bu aslında kendi kendinin inkişafıdır, kendi kendinden gelen bir açılımdır. Ama maalesef, "tırnak içinde" söylüyorum, bunun tatminini yaşayan sanatkar dünyada pek yoktur. Sanatkarların çok çok büyük bir çoğunluğu, o sanatının kimler tarafından görüleceği ve görenlerin ne diyeceğine odaklıdır.
Biraz önce söylediğim alim, o şeyi şöyle tamamlar. Der ki Allah kendi sıfat ve isimlerini ve kendinde var olan nitelikleri, değerleri kendi nazarına açar. İkincisi olarak da gayrı nazarıyla seyreder — o ikinci durumdur. Yani Allah kendini kendi nazarıyla görür; ikinci olarak da bizim nazarımızla da görür, veya yarattığı diğer varlıkların nazarıyla da görür. Mesela düşünün, bir kedi bu yaratılmış olan alemi nasıl seyrediyor? Onlarda farklı bilinç mertebeleridir. Mesela bir mikrop bu alemi nasıl algılıyor? Bir virüs nasıl algılıyor? Bir meyve kurdu nasıl algılıyor? Bir köpek nasıl algılıyor? Gafil insan nasıl algılıyor? Arif insan nasıl algılıyor? Ama dikkat edin, bu "gayrı nazar" dediği mutlak ve asli bir şey değildir — o, farklı bilinç düzeylerinin algısının tanımlanmasıdır.
Mesela olmasa — bu alemde şuurlu hiçbir varlık yok veya gören hiçbir varlık yok, duyma yeteneği olan hiçbir varlık yok diyelim — Allah sesi yaratmış mıdır? Yaratmıştır. Görsel bir sanat yaratmış mıdır? Yaratmıştır. Bunları kendi görür, kendişahit olur. Ve bakın asli olan budur, der o alim.
Alemin Dilencisi Olmak
Tıpkı bunun gibi, bizim kendi kendimize nazarımız asli ve temeldir. Bunu kaybettiniz mi? Allah yardımcınız olsun. Aleme esir olursunuz, alemin dilencisi olursunuz. Kim seviyor, kim sevmiyor? Kim anlıyor, kim anlamıyor? Kim saygı duyuyor, kim saygı duymuyor? Kim kabul ediyor, kim etmiyor? Bütün bunlar sizin varoluş hikayenize döner.
Mesela Allah'a kimse saygı duymasa, biz ne diyoruz? Diniinancımız gereği doğal olarak: Allah'a hiç kimse saygı duymasa Allah'tan bir şey eksilir mi? Eksilmez diyoruz değil mi, itikadımızca. Veya Allah'a hiç kimse inanmasa Allah'tan bir şey eksilir mi?
Allah böyle rahatsız olur mu, içini yer mi, "ya bunlar da bana inanmıyorlar, niye inanmıyorlar" diye böyle bir gerilim hisseder mi? Yok. Neden? Nedenini sormuyoruz ama değil mi? Çünkü Allah Allah'lığını biliyor. Sen onu inkar edebilirsin, bütün herkes de inkar edebilir, Allah adı unutulabilir — hiçbir mahzur olur mu Allah için? Yoktur. Herkes Allah'la alay edebilir, Allah bir eğlence konusuna döndürülebilir. Allah bundan rahatsız olur mu? Olmaz. Kendi zatı namına rahatsız olmaz. Neden? Çünkü Allah kendini kendiyle bilir, kendi kendini bilir Allah. O yüzden bir problem olmaz.
O yüzden insanlar bazen anlamazlar: "Allah bunlara niye ceza vermiyor?" "İşte Yahudileri niye cezalandırmıyor, şu ona bu kadar kafa tutan veya bu kadar muhalefet eden" değil mi, veya "işte ateistler Allah'la dalga geçiyor" — adam mesela bir buçuk iki saatlik bir video çekmiş, Allah'ı tiye alıyor yani. Seni on dakika biri tiye alsa dayanamazsın yani, değil mi? Bak Allah tarih boyunca her zaman — bugün daha çok. Peki bundan Allah'ın bir rahatsızlığı var mı? Yok. Neden? Çünkü kendini kendiyle biliyor. Peki sen niye rahatsız oluyorsun?
Bakın teoloji sadece Allah'la ilgili değildir, deyim yerindeyse; sana da bakar, senin de bazı süreçlerine işaret eder. Mesela biz diyoruz ki Allah alemlerden münezzehtir. Sen, sen alemin dilencisisin. Peki "Allah alemlerden münezzeh" deyince, "ya umurumda değil, ben alemlerden zaten münezzehim, ne halleri varsa görsün" mü diyor mesela alemlerden münezzeh olunca? Değil, değil mi? Alemle ilgili — her anıyla, deyim yerindeyse, ilgili. Biz alemlerden münezzeh olsak, "hani yanımızdan kimse geçemez" böyle kibrimizden, değil mi, "alemlerden münezzehim, size hiç ihtiyacım yok, hiç kimseye ihtiyacım yok, hepinizin canı cehenneme" diye bir ego çıkar değil mi? Ama bakın Allah hem alemlerden münezzeh hem de alemde her şeyle, her an, en küçük bir şeyle bile ilgili. Allah alemleri muhittir diyor. Hiçbir şey bizim nazarımızdan kaybolmaz diyor. Bir insanın yaptığı iyilik de, yaptığı kötülük de bizim ilmimizdedir diyor. Ama alemlerden aynı zamanda münezzeh.
Peki bu sana ne anlatıyor? Bu sırf sana Allah ile ilgili bir şey mi anlatıyor? Hayır. Bu seninle ilgili bir şey de anlatıyor. Senin öz varlığın alemlerden münezzehtir. Allah'la bağlıdır ve ona aittir, ama alemlerden münezzehtir. Bütün dünya sana muhalefet edebilir, bütün dünya seni yok sayabilir, seni küçümseyebilir, seni dışlayabilir, seniterk edebilir. Ama gerçek sensen, sen gerçek kendiliğinin farkındaysan, problem değildir. Bir öfke veya reaksiyon da hissetmezsin.
Yalnızlık Kuyusu ve "Allah'la Beraberim" Bilinci
Ama bakın kendi psikolojik mekanizmanıza. Mesela bir gün uyandınız, telefon rehberinizi de arıyorsunuz — anne, baba, neyse en yakınlarınız kim, hiç kimse cevap vermiyor, herkes sizi engellemiş mesela. "Hayırdır Allah selamet versin" diyebilir misiniz? Efendim yok, baktın ki yaşıyorlar ama engellemişler, seninle muhatap olmuyorlar — "Allah selamet versin" diyebilir misin? Diyemezsin. Ama kim diyemez?
Kendinde olmayan kişi bunu diyemez. Ama kendinde olan kişi bunu gayet sakin bir şekilde diyebilir. Neden? Çünkü kendinin bilincindedir, kendi varlığının farkındadır.
Biz kendi varlığımızın farkında değiliz. Olmadığımız için sürekliiniş çıkışlar yaşıyoruz. Neden? Çünkü sabitemiz yok, çünkü gerçek kendiliğimizde değiliz.
Sağlam Kaya ile Kum Üzerine Kurulan Ev
Bakın çok kıymetli bir şeydir, defalarca söylemişimdir, bir daha hatırlatayım: Hazretiİsa İncil'de der ki "evinizi sağlam kaya üzerinde kurun, evinizi sağlam kayanın üzerinde yapın, kumların üzerinde yapmayın." Tabii burada jeoloji bilgisi mi veriyor, depremden kendinizi koruyun mu diyor? Tabii böyle bir şey demiyor. Ne diyor aslında? Sağlam kaya — nedir sağlam kaya? Allah'ın varlığı. Allah'ın varlığının sendekiiz düşümü, o sağlam kayadır. O nereye bağlı? Allah'a bağlı. O sağlam bir kayadır. Evini, yani varlığını bunun üzerine kur. Varlığın bunun üzerine otursun.
"Varlığım" derken aklına ilişkilerin, ailen, arkadaşlıkların, işin, kazandığın veya kaybettiğin şeyler gelmesin. Sana gösterilen ilgi veya ilgisizlik gelmesin. Senin varlığın o değil.
"Ya işte insanlar böyle yaptıklarımı beğenince kendimiiyi hissediyorum" — al o kendiliği çöpe at. Hiç tereddütsüz ama, büyük bir gönül rahatlığıyla. Emin ol hiçbir şey kaybetmezsin. "Kendimiiyi hissediyorum" dediğin o kendiliği al ve çöpe at. Ya da kurbağa hikayesi gibi, aslında o sahte kendiliğin derininde gerçek kendiliğin yatıyor.
Yani şunu düşün: ben nasıl bir kendilik sahibiyim veya nasıl bir kendiliğim var? Bir düşün bunu. Senin bu kendiliğin, birileri beğenince iyi olan, birileri beğenmediğinde kötü olan bir şey mi? Bir bak bakalım, kurbağaya bak, hakikaten rahatsız edecek.
Birileri seni takdir edince — bu evladın olur, eşin olur, arkadaşın olur, annen baban olur vesaire — birileri böyle takdir edince, işte "canım bir tanem, iyi ki varsın", hanirahmetli Doğan Cüceloğlu'nun dediği gibi "iyi ki varsın, görülüyorsun, fark ediliyorsun" deyince iyi, çok iyi hissediyor kendini. Öyle denilmeyince kötü. Böyle bir kendiliğim mivar? Bir düşün, bak sen bir kurbağa mısın yoksa bir prens misin?
Kurbağaysan kabul et. De ki "kurbağayız" yani, yapacak bir şey yok. Bunu artısıyla eksisiyle kabul et yani, şaşırma buna: "biri beni onaylayınca, sevince, takdir edince çok iyiyim, etmeyince yerin dibine giriyorum, bu benim gerçeğim yani, ben buyum yani" — ya bunu kabul et. De ki "ben kurbağayım, sıkıntı yok" — kurbağa gibi yaşarsın, neyse, onun yaşantı tarzı neyse bunu içine sindirirsin, yaşarsın. Ya da bak, kurbağa mısın yoksa üzerine kurbağa geçirilmiş bir prens misin? Benim kendiliğim böyle bir şey mi acaba? Ve gerçekten dikkat et: sen birileri görmezden geldiğinde yok olan bir şey misin, yoksa yok olduğunu zanneden bir şey misin? Bunu sakin bir biçimde gözlemlemeliyiz. Ya biz öyle biriyiz ya da bir konuda çok yanılıyoruz. O yanılgıyı keşfettiğin zaman, ardından gerçek de ortaya çıkacaktır.
Mesela "yalnızım." Bir dur, bak, sakin ol. "Yalnızım, yalnızım." Ne yap? Kurbağa diyor ki "yalnızım." Sakince bir bak bakalım — bu yalnız olan kim? Kim yalnızlık hissediyor? Yalnız olabilme ihtimalin var mı? Gerçekten hakiki yalnız mısın? Yoksa birin ikincisi Allah ise, sen aslında hiç yalnız değilsin. Hani daha önce de yine anlatmıştım, böyle bir zat bu yakın zamanlarda vefat etmiş. Kendisi bahçede otururken evladı geliyor, bakıyor babası yalnız — baba diyor, "tırnak içinde" yalnız olarak görüyor, yalnız değil ama yalnız gibi görünüyor, zahir gözde yalnız görünüyor, bir başına oturuyor. Baba demiş, "niye böyle bahçede yalnız oturuyorsun?" deyince, o zat gözlerini kaldırmış, sakin bir biçimde "evladım" demiş, "yalnız değilim, Allah'la beraberim." Bak bu insan nedir, kendinde olandır. Hakikaten ben nasıl yalnız olabilirim ki? Bazen bana telefon ederler, "abi geleceğim, yalnız mısın" falan, "yok" diyorum, "yalnız değilim", "kim var?" "Allah" diyorum, "ya o başka" diyor.
Yani bizim aslında bunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Ama o kadar unutuyoruz ki, mesela bazı insanların en büyük handikapı, en büyük kuyusu yalnızlık kuyusudur.
Böyle bir şey olur, hemen "yapayalnızım, yapayalnızım." Veya başkalarını görür, tetiklenir — "herkesin eşi, dostu, arkadaşı, sevdiği, sevgilisi bir şey var, ben yalnızım, ben yalnızım," değil mi, böyle bir şarkı da vardı — o onun derin bir kuyusu. Halbukibiraz dur, bir tefekkür et, bir sakin ol ya, bir dur yani. Bak bir şey seni kuşatmaya çalışıyor. Yalnız mısın acaba? Yalnız olabilir misin? Sen yalnız olduğunu zannedebilirsin, ama hiçbir zaman yalnız değilsin.
Bir ikincisi, yalnızlıktan bu kadar kaçınan ve korkana biraz dikkat et — aslında o kendinde hiçbir şey [görmüyor]. Bazı insanlar var, "beni seviyor musun?" Ya sen bir hiçsin, nasıl seni seveyim demek istiyorum bazen diyesim geliyor. Ama diyorum, arkasından da şunu söylemek istiyorum: ama sen fark etmediğin öyle bir varlığa sahipsin ki, onu çok seviyorum. Bazen böyle diyorum, tabii karşıdakiikileme düşüyor — "şimdi beni seviyor musun sevmiyor musun" — ben de diyorum ki "ben, bir 'ben' bak, sevilmeye layık olmadığını düşünen ben, o tam bir psikolojik kaos, ama başka bir ben bak — Allah'ın ruhundan üflediği o özü taşıyan ben'e bakıyorum, onu çok seviyorum." Şimdi cevabı artık sen yorumlayacaksın — seni seviyor muyum, sevmiyor muyum?
Bunu kendiniz için düşünün. Ben kendimi seviyor muyum, sevmiyor muyum? Önce bir "beni" tanımlarsan, o "ben"in ne olduğunu yerli yerine oturtursan — şu an kastettiğim ben nedir, bunu tanımlarsan — o sevilecek bir şey midir, sevilmeyecek bir şey midir? Hani bazı Instagram şeylerinde var, "kendimizi sevelim, kendimizi sevelim." Ya bu, kendini tarif et, ondan sonra sev. Böyle havada "kendimi seveyim, kendimi çok seviyorum" — on dakika sonra biri sana yokmuşsun gibi bakar, o "kendini seven ben" deyip çöküverir. Gene sahte bir şey üretiyorsun. Yani kendinisevmeyen sahte bir kendilikten, kendini seven sahte bir kendiliğe geçiş yapıyorsun. Önce bir kendini bul, ondan sonra kendini sevmen gerekiyor mu gerekmiyor mu ayırt edebilirsin.
O zaman Hazreti İsa'nın bahsettiği "evini sağlam kayanın üzerine kurmuş" olursun. O sağlam kaya çevreden gelen rüzgarlarla, fırtınalarla, yağmurla, selle, tayfunla etkilenmez, yıkılmaz. Ama eğer evini kumların üzerine kurarsan — ki kum neyi temsil eder, değişkenliği temsil eder, böyle çölümsü ortamlara gidenler bilir, rüzgar bile bir anda çölün şeklini değiştirir, çölün tepelerini değiştirir; tepe olan yer bir bakarsın düzlük olmuş, düzlük olan bir yer tepe olmuş, neden, çünkü değişken bir tabiatta, tabiatı değişken — şimdi sen onun üzerine ev kursan ne olur? Her türlü etkiye açıktır, her türlü etkiye maruzdur.
Şimdi düşünün, bir insan diyelim ki şu dünyada tamamen camdan bir ev kurar mı? En küçük bir sarsıntıda yıkılabilecek, en küçük bir taş atılsa kırılabilecek bir ev inşa eder misin? Etmezsin, aklın varsa etmezsin. Ama hepimiz camdan insanlara benziyoruz.
Biri bir taş atıyor, camın kırılıyor — camın değil, bütün salon gidiyor, mahvoluyor. Hatta bir cam kırıldı diye sen bütün camları kırıyorsun. Biri seni sevmiyor ya, "ben de kendimi sevmiyorum, Allah belamı versin" diye oradan bir akışla kendi kendine yıkıcı reaksiyonlar veriyorsun. Biri sana saygı duymuyor, sen de kendine saygı duymuyorsun, "öleyim de gideyim" diyorsun. Neden? Çünkü kendini bilmiyorsun.
Kendini bilen insan kendini öldürebilir mi? Öyle bir şey mümkün mü? Haklı bile gelemez o.
O yüzden evimizi nereye kurduğumuza dikkat etmemiz gerekiyor. Bugüne kadar evimizi kumların üzerine kurmuşuz: "annem beni seviyor mu, babam beni sevdi mi, ne kadar seviyor, kardeşim, çevrem, işte ortaokul lisedeki arkadaşlarım, işte nişanlanıp sonra nişanı atıyorum, nişanlım..." bunların üzerine kuruyorsun veya bunun gibi. Neyse, ya bunları uzatabilirsiniz. Neyin üzerine kuruyorsun? Bir bak. O üzerine kurduğun şeyler — bakın bu karşımızdakiinsanlar saçmadır, beş para etmezler değil; onlar da yanılgı içinde, onlar da evlerini sahte bir şey üzerine kurmuşlar, onlar da kendilerini tanımıyorlar. Ama sen evini nereye kuruyorsun? Senin varlığın, değerin, öz saygın nelerden oluşuyor veya nelerden etkileniyor?
Kişisel Bir Deneyim: Baş Ağrısı ve Sahte Kimliğin Fark Edilmesi
[Ses kaydında bu bölümde bir zaman/yaş ifadesi net anlaşılamamıştır.] Böyle duygusal bağım olan bir insan vardı. Böyle telefon edip "artık seni görmek istemiyorum" falan demişti. Hayatımda ilk defa başım o zaman ağrımıştı. Ama ben
oraya mı takıldım? Yani niye öyle dedi, ben bunu hak ediyor muyum? Oraya bakmadım. Neye baktım biliyor musunuz? Dedim ki "ya benim niye başım ağrıyor?" Benim hayatta başım ağrımamış, niye şimdi başım ağrıyor? Ne oldu, burada ne oldu? Yoksa dışarıda öyle demiş, böyle demiş, işte vefasızmış, işte bencilmiş falan filan — o ayrı bir hikaye. Burada niye böyle bir sarsıntı oldu, burada niye böyle bir bozulma oldu? Ne oldu ve niye oldu ve kime oldu? Bunu anlamaya çalıştım.
Emin olun hayatımda en şaşırdığım olaylardan bir tanesidir yani, şaşkınlık geçirdim: bu baş ağrısı neden oldu? Ve orada şunu gördüm: mutluluğumu, varoluşumu bir insanla olan ilişkime bağlamışım. Onunla mutlu olacağımı, iyi güzel şeyler yapacağımı falan filan hayal etmişim. Ve onun üzerinden, farkına varmadan inşa ettiğim bir varlık ve kimlik var. Oraya taş değdi, o cam kırıldı. Ama o benim gerçeğim miydi? Yani ben, bir insanın "artık seni görmek istemiyorum" demesiyle sarsılan, yıkılan, morali bozulan, mutsuz olan, başı ağrıyacak biri miyim acaba? Ya öyle biriyim diyeceğim ki "evet kardeşim, biz böyle biriyiz, insan dediğim böyle bir şey" — ya bunu kabul edeceksin ve onun üzerinden hayatı yaşayacaksın, ya da diyeceksin ki "acaba burada büyük bir yanılgı mı var, büyük bir sahtelik mi var? Ben böyle bir varlık mıyım, yoksa değil miyim?"
Tabii yandan bir benlik gelecek, "geldiyecek ki bu kadar derin düşünme kafayı yersin, belki de herkes böyle yaşıyor" falan filan. "Ben size bunu normal olay olarak anlatsam haklı bulursunuz beni değil mi, kimdi o vefasız diye bana soranlarınız olabilir" — manasız şeyler bunlar. Bakın biz hayatta yaşadığımız her olayın üzerinden aslında neyi görürüz? Ya evimizi kumların üzerine kurduğumuzu görürüz, ya da kayanın üzerine varlığımızı kurduğumuzu görürüz. Benim varlığım Allah'la mı tanımlanıyor, onun var ettiği bir varlık mı? Bak onun var ettiği varlığa Allah diyor ki, insanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki "Allah bana yeter." Ben sana böyle bir varlık bahşettim, böyle bir kendilik bahşettim sana. Ama sen "biri sevmiyorum" diye yıkılıyorsun, biri küçümsedi diye moralim bozuluyor, biri seni anlamadı diye sankiböyle altındaki halı çekilmiş gibi hissediyorsun. Bunu nereden aldık biz? Böyle bir benliği, böyle bir kendiliği nereden aldık, nereden inşa ettik? Bunu keşfetmezsek, bu sahteliği keşfetmezsek, asla kendimizi bulma yolculuğunu yapamayız. Neden?
Çünkü sen kendini bulduğunu zannediyorsun, sen kendini bildiğini zannediyorsun.
Sadece diyorsun ki "biraz süsleyeyim, bu evi biraz böyle boya badana yaparsak iyiolur." Hani eski 99 depreminde Avcılar'da birçok ev böyle çatladı; bir süre sonra onları böyle boya badana sıvayla millet sağlam diye sattı. Anlatabildim mi? Şimdi biz de ne yapıyoruz? Bu sahte benlikleri boya badana yapmaya çalışıyoruz.
Kendini İnkar Etmek: Hz. İsa'nın Sözünün Anlamı
[Ses kaydında bu geçiş cümlesi net anlaşılamamıştır — muhtemelen çatlamış bir evle ilgili başka bir örnekten söz ediliyor.] Bakın çok ilginç bir ifadedir ama yanlış anlaşılır. Yine Hazreti İsa İncil'de der ki "kendiniinkar eden benim peşimden gelsin, kendiniinkar etmeyen benim peşimden gelmesin." Burada haşa şey mi yapıyor yanipeygamber? Ya işte, "bak din insanın varoluşunu yatsıyor" falan filan böyle mi
bakacağız? Yoksa ne diyor aslında orada Hazreti İsa? Demek istiyor ki sen bu sahte benliklerle benim peşimden gelemezsin, sen bu sahte benliklerle gerçek kendinianlayamazsın. "Ben sana gerçek kendiliği anlatıyorum ama sen sahte benliklerle benidinliyorsun. Kendiniinkar etmeyen benim peşimden gelmesin" diyor.
Tabii ortalama egomuz ne diyor? "Nasıl kendimiinkar edeceğime, seniinkar ederim daha iyi" — diyesi geliyor değil miinsanın? Halbuki aslında ne yapıyor Hazreti İsa?
En kökten noktaya işaret ediyor. Sen kendini bedenden, duygulardan, düşüncelerden, ilişkilerinden, bu ilişkilerinde değerli veya değersiz görmekten, güçlü veya güçsüz olmaktan, başarılı veya başarısız olmaktan, işte birilerinin seni takdir edip etmemesinden ibaret görüyorsun ya — bak diyor, bununla sen asla kendinibulamazsın. Bunlarla bakıyorsan, kendini bunların bir toplamı zannediyorsan, sen çok yanlış bir yerdesin. Ve sen beni takip edemezsin. "Beni takip edemezsin"den kastı bir şahıs olarak beni takip edemezsin değil; yani sen gerçek kendine yol alamazsın. Orada Hazreti İsa gerçek kendiliği temsil ediyor.
Yani şunu demek istiyor aslında o sözde: gerçek kendiliğe yol alman için, gerçek kendiliği fark etmen için, sahte kendini reddetmen gerekir. Zaten o reddettiğin şey veya reddetmen gereken şey gerçek bir şey değil, hakiki bir şey değil. Bak her an savrulan bir şey — üç kişi sana takdir edici söz söylesin, ayakların yerden kesiliyor; bir kişi seni aşağılasın veya değer vermesin veya saygı göstermesin, çöküveriyorsun. Bu musun? Böyle bir şey senin gerçek kendin olabilir mi? Böyle bir şeye sen gerçek kendin diyebilir misin? Allah böyle birine mi hitap ediyor acaba?
Allah Bana Yeter: Hakiki Varlığın Özgürlüğü
Bak peygambere hitap ederken aslında orada peygamberin şahsında bize hitap ediyor: insanlar seni yüzüstü bıraktıklarında, sırtlarını döndüklerinde de ki "Allah bana yeter." Bu "de ki" demek aslında senin hakikatinin bu olduğunu sen biliyorsun ama bunu aynı zamanda insanlara ifade et demektir. Yani onlara da — "bakın böyle bir durumda ben merkezimdeyim, çünkü benim evim sağlam kaya üzerine kurulu, benim evim en samimi olsak sizlerle olan ilişkim üzerine kurulu değil. Ey Ebu Bekir, ey Ömer, ey Osman, ey Ali, hepiniz beni yüzüstü bıraksanız Allah bana yeter." Ama aslında dikkat edin bu, hani ya "böyle kendinizi bir şey zannetmeyin" mesajı değil.
Aslında bu mesaj nedir? Onlara da bir mesajdır. Yani sizde, bütün insanlar sizi terk etse bıraksa Allah size yeter — bunu idrak edin. Yoksa "hani siz giderseniz gidin, canınız cehenneme, Allah bana yeter" şeyliği değildir; ne diyelim, tepkisellik veya kapak laf olsun demek değildir. Bu şu demektir: her birimiz "Allah bana yeter" diyebileceği hakiki varlığa sahiptir.
Şimdi sorun kendinize: içinizde böyle bir merkez var mı? Fark ediyor musunuz bunu?
Evet, biraz dikkat ederseniz var. "Yok" diyen benliklerinize de bakın: "ya ben öyle güçlü değilim, ben kim, bu ayetin muhatabı olmak kim?" Bunu diyene bakın, o sahte bir şeydir. Evet içimizde birçok sahte ve zayıf benlikler vardır. Ve bakın şunu unutmayın: dünyanın en güçlü insanı bile, bu anlamda kendini bilen insana nispetle zayıftır. Kendini en güçlü bilen insanın elinden maddiimkanlarını alın, sağlığını alın,
sahip olduğunu zannettiği şeyleri alın, hiçbir şey kalmayacaktır. Dünyanın en güçlü insanı düşünün — kimse yani. Ama siz gerçek anlamda kendini bilen ve kendivarlığının hakikatiniidrak eden bir insandan bunu alamazsınız.
O yüzden çok hoşuma giden bir sözdür, bir alimin bir ifadesidir. Diyor ki: "Ben dünyayı da ahireti de elime almışım, hiçbirine de tenezzül etmiyorum." Yani şunu demek istiyor: sen dünyayı veya ahireti benden alacağını falan düşünüyor olabilirsin — ben dünyayı da, ahireti de nazarı itibara almıyorum. Bu küçümsemek değil; yanibenim için bunların bir ehemmiyeti yok, benim için varlığımın kaynağı olan Allah yeter. Ben onunla varım ve ona aidim. Hatta ben Allah'a aidim, kendimi onda ifna edebilirim, hiç de rahatsız olmam. Allah bana dese ki "İsmail, ben sana varlık verdim, sen de bunu İsmail olarak yaşadın, bunu bitireceğim" — varlık nereye döner? Hakka döner, İsmail falan ortadan kalkar. Bir mahzuru var mı benim için? Yok, olmamalı.
Neden? Çünkü varlık ona ait. "Ben" dediğim şey o varlığın bir ifadesi aslında, o varlığın isim konmuş hali. Varlık Hakk'a ait.
O yüzden ben ne olacağım derdine düşmeyin. Allah'a ait olup olmadığınızı hatırlamaya dikkat edin. Yoksa müstakil bir varlığınız yok, zaten de olamaz yani.
"Allah var, ben de varım" — hayır. Allah'tan dolayı ben varım, ve benim varlığım da Allah'a ait. Bu ne kadar büyük bir özgürlüktür, ne kadar muhteşem bir özgürlüktür bu — varlık hiçbir şey tarafından yok edilemez, bu varlık küçümsenemez, bu varlık yok edilemez, küçümsenemez, dışlanamaz, hiçbir negativiteye muhatap değildir. Bu varlık — dışarıdaki onu dışlayabilir, dışarıdaki bir varlık onu görmezden gelebilir, dışta yaşayan bir varlık ona saygısızlık gösterebilir — o varlık hiçbir geçici etkiye maruz değildir, o tamamen Allah'a bağlıdır, Allah da mutlakiyetiyle onu korur. O zaman neyden korkacaksın? Veya neyin arayışı içinde olacaksın ki?
Mesleğe ve Onaya Bağlanan Sahte Varlık
Mesela bakın, bizi yanıltan en büyük sahte benliklerden birisi, arayışlara girişmemizdir. Bugün böyle üniversiteye hazırlanan genç bir kişi şey dedi, "işte ben şu üniversiteye girmek istiyorum." "Niye" dedim, "oraya girmek istiyorsun?" "Çünkü" dedi, "ben varlığımı ancak o zaman iyi hissedeceğim" dedi. Vay be, yanılgıya bak — ne kadar mükemmel bir yanılgı yani. O mesleği yaparsa kendini var, iyi, değerlihissedecek, kendini o zaman yuvasında hissedecek. Bu ne kadar büyük bir yanılgı, böyle bir şey olabilir mi? Bu meslek — yani "şu mesleği yapmak istiyorum, bu meslek bana daha yakın geliyor" olabilir, gider o mesleği yaparsın; ama bir mesleğe varlık-yokluk gözüyle bakarsan, bu ne kadar büyük bir trajedidir, ne kadar büyük bir kendiniunutmadır, insanın kendine yaptığı ne kadar büyük bir eziyettir.
Ben varım, varlığım, ne olursam olayım, hangi mesleği yaparsam yapayım manasında — ilişkilerim ne olursa olsun, bütün insanlar beni seviyor veya işte ailem, çevrem, arkadaşlarım beni çok sever, veya hiçbiri sevmiyor — hiçbir farkı yoktur varlığıma dair. Binlerce kişinin beni sevmesiyle, hiç kimsenin beni sevmemesi, gerçek varlığıma nispetle farksızdır. Neden? Çünkü ben varım ve o varlığım zaten sevgiyibarındıran, hakikati barındıran, değeri barındıran bir şey. Yani o altın örneğindeki gibi.
Diyelim ki şuraya bir altın külçesi koyduk, gerçek altın. İnsanlar geldi, buna değer biçiyorlar. Bir baktık, yüz kişi değer biçmiş, hiçbiri bir lira bile vermemiş. Diyelim ki o altının sahibi olan sen, "ya çok moralim bozuldu artık, bunu da görmek istemiyorum, bu külçe altını bile görmek istemiyorum, çöpe atın, gördükçe moralim bozuluyor" falan mı dersiniz? Derseniz nasıl bir şuurda olmuş olursunuz düşünün değil mi?
Peki niye biz böyle diyoruz? Biri diyor ki "ben İsmail'i sevmiyorum", o da sevmiyor, o da sevmiyor, kimse sevmiyor İsmail'i — "ben de kendimden tiksinmiş oluyorum, kendimden rahatsız oluyorum, kendimi hatırlamak istemiyorum, ölmek istiyorum, neden, kimse beni sevmiyor." Peki sen nesin, sen kimsin? Sen bir altın külçesi misin, yoksa herkesin verdiği değere göre değeri değişen bir şey misin? Anlıyor musunuz oradaki sahteliği? Ne kadar sahte benliklerle yaşıyoruz. Ya insan takdir edilince böyle hoşuna gidiyor. Sen nerede yaşıyorsun kardeşim? Sen nasıl bir kendilik algısına sahipsin? Takdir görünce uçuyorsun, görmezden gelince çöküyorsun. Böyle bir varlık olabilir misin? Böyle bir varlık — yolun açık olsun. Kabul et bunu, de ki "ben alemin takdirinin, ilgisinin hoşnutluğunun dilencisiyim." Yok, ben öyle değilim de. Kim kionlar? Ne demek kim ki onlar? İşte onlara mahkumsun. Niye kabul etmiyorsun?
Onun için diyorum ya, kurbağa olduğunuzu kabul edin ya da "ben kurbağa görünümündeyim ama gerçekte prensim" — yani hem kurbağalığı tam olarak kabul etmiyoruz hem öbür tarafa dair bir arayış gerçekleştirmiyoruz. Ya insan sevilince mutlu oluyor, peki sevilmeyince mutsuz oluyor — sen böyle bir varlık mısın? "Ben sevilince de mutluyum, sevilmeyince de mutluyum" diyorum. "İnsanlar beni sevmiyor, ne kadar mutluyum" bazen de diyorum. "İnsanlar beni seviyor" gene mutluyum.
Bazen bakıyorum insanlar işte şunu yaşadım, mutsuzum — diyorum ki bunu yaşadığın halde mutlu olma şansın yok mu? Bu çok ciddi bir sorudur. Diyelim ki bir şey seni mutsuz etti, şu soruyu sor kendine: bunu yaşadığım halde mutlu olma şansına sahip değil miyim? "Değilim" diyorsan defteri kapat ve kurbağa olmaya devam et — çünkü sen kurbağasın, seni bin defa öpsek de senden prens çıkmaz. Ama sen, "evet şu olay beni mutsuz ediyor ama aslında ben böyle bir olaydan dolayı mutsuz olmak zorunda değilim, veya mutsuz olmaktan başka çaresi olmayan birideğilim, ben burada kalmamalıyım, yola devam etmeliyim, bu sahte bir benlik" — her ne kadar sürekli tepemde dolaşıyorsa da bu gerçek bir benlik değil.
Sahte Benliğin Canavara Dönüşmesi: Masal Metaforu
Niye bir insanın şu veya bu davranışı yüzünden mutsuz olayım? Ama içerideki diyor ki "ama mutsuzum" diyor. Biz de diyoruz ki "ah canım, mutsuz musun, gel canım, seni kim mutsuz etti, sana kim böyle şeyler yapıyor" — onu eylemeye çalışıyoruz halk tabiriyle. O da, "ya işte böyle şu olsa mutlu olurum" falan — "tamam bak, seniböyle güzel bir restorana götüreyim, seni şımartayım, veya AVM'ye gidelim, tamam canım, bak güzel alışveriş yapacağız, seni mutlu edeceğim" diye onu memnun etmeye çalışıyoruz. Hani bazı insanlar var ya, böyle mutsuz olunca gider alışveriş yapar, bazıları mutsuz olunca gider yemek yer, bazıları mutsuz olunca eski defterlerikarıştırır. Neden? Çünkü o sahte benlik öyle diyor, diyor ki "şimdi mutsuzum." Yani
bazı çocuklar olur ya, işte oyuncağı kırılmıştır, "mutsuzum." E ne yapalım? "E benialışverişe götür." Yapma ya. Yani ben senin mahkumu muyum? Niye bana böyle şeylerle geliyorsun ki, hadi geldin — ben niye senin dolduruşuna geliyorum ki, ben niye aldanıyorum, hadi alışveriş yapalım — yapmayacağız kardeşim. Sen işine gücüne bak. Git alışveriş yapacaksan sanal olarak, git sanal alışveriş yap, sana sanal bir kart da vereyim, bütün hepsi sanal olan bir hayatın var zaten senin. Sen niye benim gerçekliğimi örtüyorsun, niye beni kendine alet ediyorsun?
Aslında tabii ki burada biz bunun sorumlusuyuz, buna biz dikkat edeceğiz. Bir benlik bizi kendine alet etmek istiyor, ona karşı uyanık olacaksın — ama sakin bir uyanıklık bu, kavga edilecek bir durumdan bahsetmiyoruz. Sen oradaki sahteliği göreceksin.
Hani bazen böyle hikayelerde veya filmlerde veya masallarda olur — böyle çok güzel görünümlü, işte bir diyelim ki bir prenses veya böyle çok güzel görünümlü bir kadın vardır, veya fark etmez yani, konu cinsiyet değil — işte böyle tatlı tatlı konuşur eder falan filan, işte o kişi de, muhatabı olan kişi de ona teveccüh eder. Sonra biraz itiraz edince o güzel kadının yüzü değişir, birden canavar olur, veya birden cadı olur. Böyle hiç duydunuz mu hikayeler? İşte bunlar neyi anlatıyor biliyor musunuz? Bunlar o sahte benlikleri anlatıyor. Şimdi o benliklere "tamam canım, tamam bir tanem, alışveriş yaparız, ben seni memnun ederim, canım bir tanem, kimse seni sevmiyorsa ben seni severim" dersiniz. Ama bir gün ona "sen beni kandırıyorsun" dediğiniz anda canavarlaşır: "ben mi kandırıyorum, asıl insanlar seni kandırıyor, ben hep senin yanındayım, Allah belanı versin, bundan sonra sana ben yardım etmeyeceğim, bırakıyorum seni" falan de, bakarsınız canavarlaşmış.
Neden sahte? Çünkü o hikayeler bize bunun için anlatılıyor. Yoksa bak, böyle işte o belki Kırmızı Başlıklı Kız'da da vardır o cadı, önce böyle çok güzel görünümlüdür, elmayı yedirince canavarlığı ortaya çıkar; dediğim gibi böyle tatlı diliyle gelir, eğer siz ona teveccüh ederseniz o sizi kandırır, onun aldatmasını biraz görecek olursanız ve biraz ona muhalefet ederseniz, hemen cadıya dönüşür. Bunlar nedir? Bunlar bu sahte benliklerimizdir.
*Kapanış: İçeride Uyanık Olmak*
Mesela o benliğe alışveriş yaptırmayın bakalım ikide bir. Ne zaman alışverişe çıkıyoruz? "Hadi hadi, hadi alışveriş, hadi, bir an evvel" — ve işte "hadi yemek yiyin" — gece bir bakarsınız böyle canınız yemek istiyor, aç mısınız? Değil. Başka bir şey var orada — mutsuzsunuz, moraliniz bozuk, o da size yemek yedirmek ister: "ya ye iç, hayatın tadını al" der. Sizi obez hale getirir, sizi alışveriş manyağı haline getirir, siziiçki bağımlısı yapar, sizi başka bağımlılıklara götürür. Biraz itiraz edin bakalım, onun ne kadar canavar olduğunu o zaman görürsünüz.
O yüzden uyanık olmak lazım. Uyanıksanız — ama böyle uyanıksanız, öbür türlü uyanıklık uyanıklık değildir. Bak "ben falanı nasıl ikna ederim, benim ağzım çok iyiiş yapar, ben herkesiikna ederim" — bu uyanıklık değildir. "Bak ben kötü malı nasıl iyisatarım" — asıl sana kötü malı iyi satanı gör içeride; sana kötü bir malı iyi diye
satıyor içindeki benlik. Sen ne uyanıklığından bahsediyorsun? İçeride kandırılıyorsun. İçeriye karşı körsün. İçeriye karşı kör olan birinin aleme karşı uyanık olmasının hiçbir anlamı yoktur.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Konuşmacı Kur'an'a birkaç yerde gönderme yapıyor, ancak hiçbir sure adı ve ayet numarası açıkça belirtilmiyor; bu nedenle kesin atıf yapılmamıştır: o"Allah insanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter" ifadesi (olası karşılık: Al-i İmran Suresi 173 — "Hasbunallahu ve ni'mel vekil" — konuşmacı numara belirtmemiştir, teyit edilmemiştir). o"Allah alemlerden münezzehtir" ve "Allah alemleri muhittir / hiçbir şey ilminden kaybolmaz" ifadeleri genel Kur'ani kavramlara (örn. tenzih, Allah'ın ilminin her şeyi kuşatması) gönderme yapıyor, ancak spesifik bir ayet numarası belirtilmemiştir. - Kur'an dışı kaynaklar (İncil): Hz. İsa'ya atfedilen "evinizi sağlam kaya üzerinde kurun, kumların üzerinde yapmayın" (Matta 7:24-27 ile örtüşür) ve "kendini inkar eden benim peşimden gelsin" (Matta 16:24 ile örtüşür) ifadeleri Kur'an ayeti değil, İncil kaynaklı aktarımlardır; ayrı belirtilmiştir.
Tüm Ayet İndeksi →