Hz. İbrahim Kıssaları ve Sahte Benliğin Çarpılan Yeri
Kısa Özet
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in yıldıza, aya, güneşe bakıp "bu benim Rabbim" demesinin aslında bir soru formunda okunması gerektiğini, muhataplarını düşünmeye davet eden bir üslup olduğunu anlatıyor. Sohbetin ana fikri, insanın yaşadığı olayların (vefasızlık, deprem, terk edilme) kendisi değil, o olaylar karşısında acı çeken "sahte benliğin" asıl problem olduğu. Hz. İbrahim'in boynuna balta astığı put ve ateşe atılıp "ey ateş, soğuk ve selametli ol" mesajına muhatap olması, doğru yerden bakıldığında hiçbir dış olayın insanın gerçek kendiliğine zarar veremeyeceğinin sembolü olarak anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hz. İbrahim'in yıldıza, aya, güneşe "bu benim Rabbim mi?" demesi Arapçadaki soru vurgusuyla okunduğunda bir sorgulama biçimidir; yazıya geçince bu incelik kaybolur ve yanlışlıkla düz bir ifade gibi anlaşılabilir.
- Hayatta bizi asıl yaralayan dışarıdaki olaylar değil, o olaylara "ben" dediğimiz sahte benliktir; birisi bir şey söylediğinde "çarpana" değil "çarpılan yere", yani içimizdeki hangi benliğin tetiklendiğine bakmak gerekir.
- "Allah bana yeter" bilinci bir söylem veya teselli cümlesi değildir; gerçek anlamı, insanın beden ve dünyevi şeylerle değil, Allah'ın varlığıyla var olduğunu idrak etmesidir — bu idrak olmadan söylenen "Allah bana yeter" boş bir sözden ibaret kalır.
Hz. İbrahim'in Yıldız, Ay ve Güneş Kıssası: Soru mu, İfade mi?
Evet arkadaşlar, bugün Hz. İbrahim kıssasını biraz konuşmak geçtiiçimden. Birkaç olay var Hz. İbrahim'in hayatında. Bir tanesi, kavminin putlara taptığını görüp ne yaptığı. "Allah'a şükür biz putlara tapmıyoruz" falan diye düşünebilirsiniz ama hepimizin içi putlarla dolu. Şuna da değinelim başta, daha tam olsun, belki bunu birkaç derste yapabiliriz. Hani bizde çok meşhurdur, işte Hazreti İbrahim'in düşünmeyi bize öğrettiği anlatılır: aya bakmış, "bu benim Rabbim" demiş; sonra ay gözden kaybolunca "bu değil" demiş; sonra güneşi görmüş, "bu benim Rabbim" demiş; sonra güneş batınca "bu da değil, ben batan şeyleri sevmem" deyip tek olan Rabbe yönelmiş.
Bunu biz maalesef çoğunlukla felsefi arayış yapmak konusunda biraz abartılı bir şekilde anlatırız. Hatta felsefeye muhalif olan bazı Müslümanlara karşı da "bak Kur'an'da İbrahim böyle düşünmüş, sorgulamış" diye, sorgulamak çok güzel bir şeymiş gibi aşırı abartıyoruz. Tabii sorgulamak kötü bir şey değil ama "ben her şeyisorgularım" diyen birine ben de derim ki: sorgulayanı da sorgulayabiliyor musun acaba? Böyle bir yerden bakabiliyor musun? Biraz da oraya bakmamız gerekiyor.
Ama bu, bu şekilde midir yoksa biz bir şeyi yanlış mı değerlendiriyoruz? Arapçayı ve dil konusunu biraz bilenler şunu bilir: bazı dillerde soru vurguyla yapılır. Türkçe'de bu pek yok benim bildiğim kadarıyla. Ama bazı dillerde, mesela Arapça'da, ben bir soru cümlesi söylesem orada bir soru takısı yoktur. Bizde Türkçe'de soru takısı vardır: "bu benim Rabbim mi?" deriz, oradan soru çıkar değil mi? Ama Arapça'da böyle değildir.
Ben ana dili Arapça olduğu için o şeyi çok iyi anlayabiliyorum. Muhtemelen başka bazı dillerde de vardır — mesela Kürtçede de vardır, sadece vurguyla bir soru formuna büründürülür.
Benim kanaatim, orada Hazreti İbrahim soru formunda soruyor. Ama yazılı metne geçince bu görünmüyor. O yüzden çoğu bilge veya İslam alimi, Kur'an alimi şunu der: Kur'an okunan bir şeydir, okunarak gelmiştir aslında. Biz yazılı kaynağa aşırı vurgu yapan bir toplumuz, ilk yazılı metinleri ararız, ama aslında Kur'an okunan bir kitaptır.
Ve iyi bir okuyucu, doğru bir okuyucu, Hazreti İbrahim'in o kıssasındakiifadeyiokurken soru formunda okuması lazım. Mesela burada "bu benim Rabbim mi?" diye söylüyorum ama yazılı olarak "bu benim Rabbimdir" diye yazılır; oradaki söyleyiştekiincelik yazıya aktarılamaz.
Dolayısıyla, aya bakıp "bu benim Rabbim" der, sonra batınca "bu değil" der; güneşe bakıp "bu benim Rabbim mi?" der, sonra batınca yine "bu değil" der. Bir düşünün bakalım: bakın batıyor, bakın geçici, bakın sınırlı. İşte güneşe bakıp "bu mu benim Rabbim?" diyerek aslında ne yapıyor? İnsanlara, muhataplarına, "biraz düşünün bunu, aklınızı kullanın" mesajını vermiş oluyor. Dolayısıyla Hazreti İbrahim'i böyle, tırnak içinde, ilkel bir düşünür moduna indirgememek gerekiyor. Öyle bir şey değil yani. Aslında orada putları kırmasıyla da çok ağırlık yaptık; orada da diyor ki "bunlar da yapmadı, bu da yapmadı." Ama yıllarca oradan felsefe çıkaran hikmetliler oldu — tabii hepsine saygımız sonsuz, sıkıntı yok, biz kendi anlayışımızı tahkim etmeye çalışıyoruz.
Dolayısıyla burada aslında insanları düşündürmenin de bir yolu bu. "Bir bakalım bu olabilir mi?" Hani biz hep diyoruz ya: bir bakın bakalım, şu "ben" dediğiniz gerçek kendiniz olabilir mi? İşte bir ilişkide yaşadığı bir problemle yıkılan İsmail gerçek İsmail olabilir mi? İsmail'in gerçek kendiliği olabilir mi? Eşi tarafından görülmediğiiçin, görünmediğiiçin kendini değersiz hisseden ben, gerçek ben olabilir mi? Ama bakın öyle bir algımız da var, öyle bir hissiyatımız da olabiliyor. Bu büsbütün yokmuş gibi de görünmüyor, varmış gibi görünüyor. Ama gerçekten varmış gibi gördüğün şey acaba gerçek mi? Sen gerçekten böyle bir varlık mısın?
Asıl Problem Olaylarda Değil, Sahte Kendilikte
O yüzden ben hayatta her zaman söylediğim gibi, insanlar problemler yaşayınca onların problemleriyle ilgilenmek istemem açıkçası. Neden? Çünkü ben problemiolaylarda görmem. Olaylarda problem vardır elbette, bu problem yoktur anlamında değil. Ama asıl problemin, daha temel olan problemin, insanın kendiliği olduğunu, insanın kendiliğindeki yanılgının asıl problem olduğunu düşünürüm. Bunu en büyük olaylarda da böyle düşünürüm. Beni yakından tanıyanlar bunu bilirler. Yani büyük bir vefasızlığa da uğrayabilirsin, dışlanabilirsin, yok sayılabilirsin; malını mülkünü kaybedebilirsin, çocuğun ölebilir, annen baban ölebilir, birçok şey olabilir. Bunlar doğrusuyla yanlışıyla, doğal olanıyla olmayanıyla hayatta yaşanabilecek şeylerdir.
Ben bunları bir problem alanı olarak tanımlamam. Bir olgudur. O olguya nasıl yaklaşman gerektiğini değerlendirmelisin. Yoksa "bu bir problem olmaması gerekir" veya "bu beni yıkıyor, işlevsiz hale getiriyor, hayattan soğutuyor, mutsuz ediyor, kendimi yokmuş gibi hissediyorum" diyorsan, temel problem bu bahsettiğin sahte kendiliktedir. Bu sahte kendiliği keşfetmek durumundasın. Bir yerde bir sahtelik var. O nerede? Dışarıda değil, içeride. İçeride sahte bir benlik var. O sahte benliğin farkına varman gerekiyor.
Ama insan egosu şöyle diyor: "bana hiç de sahte gelmiyor, günlerdir depresyondayım, günlerdir mutsuzum, hatta ölmek istiyorum yani, bu mu sahte yani?" diyesiniz geliyor değil mi? Ve diyoruz "neden o kadar gerçek gibi geliyor?" Bazı insanlar bu gibi olayları yaşadıkları zaman ölmek isterler ve intihar ederler.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Depresyon konusunda arkadaşlarıma anlatıyordum, "ben de hiçbir şey yapamıyorum" diyorlar, destek verseniz iman artıracak bir destek falan.
_(Cevap:)_ Yok, o kadar yüksek yerden destek vermeyeceğim. Çünkü bu bir idrak meselesidir, anlatılacak bir konu değildir. İşte "Tanrı'nın parçasıyız, Tanrı'dan geliyoruz, ona aitiz" diyorum. Ama bunu dediğim halde bazılarına bir işe yaramıyor.
Bende işe yarıyor. Neden? Çünkü bu bir idrak meselesi. Tanrı'ya ait olduğumuz, ondan geldiğimiz, onunla var olduğumuz hakikatiidrak edilecek bir şeydir. Ne kadar anlatırsak anlatalım, bu ancak idrak edilebilir, sadece anlatılabilir değildir.
Çarpılan Yere Bakmak, Çarpana Değil
İşte burada aslında sahte benlik bizde çok güçlü bir şekilde yapışmıştır. Neden?
Yaşım 25, 30, 35, her neyse — 15, 16, 17, 12, fark etmez — yapışmış bana o. Kendim deyince ne algılıyorum? Kişisel tarihimi algılıyorum. Genç ve ergensen biraz veya bedenime çok odaklıysam bedenimi algılıyorum. Çok feminizm üzerinden hikayeler duymuşsam kendimi kadın olmak üzerinden algılıyorum falan filan. O kadar yapışmış ki bunlar bana. Bazı şeyler vardır, üzerine biraz su tutarsanız akıp gider o kir veya o tabaka. Ama bazı şeyler vardır, kazırsınız gitmez. Diyelim bir madde vardır, o maddeyi dökünce, işte tiner oluyor bu bazen, bazen başka bir kimyasal olur; o tabaka daha rahat bir şekilde o asli olandan ayrışır. O yüzden bu yol bir derinlemesine farkındalık kazanma yoludur.
Allah'tan gelecek himmete ihtiyaç var, ama Allah da senden gelecek himmete bakıyor. Kur'an'da bir ayet var: "siz Allah'a yardım ederseniz Allah da size yardım eder." Şimdi diyecek birisi "ya ben neyim ki yardım edeyim?" İşte senin yardımın cehaletinden kurtulmaktır. Yoksa Allah'a haşa ilim öğretmeyeceksin, Allah'a haşa bir güç, kudret vermiş olmayacaksın. Allah bizden yardım istiyor. Bizden istediği yardım nedir? Cehaletinden vazgeçmek. Bak başka bir şey değil. Allah diyor ki, tırnak içinde söylüyorum: "lütfen cehaletinden vazgeç." Tabii cehaletinden vazgeçmen için önce cehaletini fark etmen gerekir. Bu, "bardağın adı bardak değil de sen buna kase diyorsun ama bu bardak" gibi basit bir şey değil; idrak etmemiz gereken şey çok içsel bir şey, hatta bir şeyin illüzyonunu, hipnozunu yaşamışız. O yüzden "ben" deyince, "kendim" deyince başka bir şey devreye giriyor.
Mesela bazen olur ya, işte "kusura bakmayın arkadaşlar sohbeti biraz uzattım, hakkınızı helal edin, her ne kadar dinlenilmeye değmeyen biri olsam da beni dinlediğiniz için teşekkür ederim" der bazı konuşanlar. O konuya "ya sana zor tahammül ettik ama neyse, seni de dinledik" deseniz, o bir yere dokunur yani. Yoksa "ya hakikaten haklısınız" demiyoruz. Nereye değiyor? İşte orada değdiği bir şey var. Veya "estağfurullah, ben çok bir şey bilmiyorum" — bir şey anlatırsınız, "çok teşekkür ederim, hiç bilmiyordum, iyi ki senle karşılaştım" derse kişi, "estağfurullah, kim olsa sana söylerdi" der. Sonra ona deseniz ki "sana hiç de öyle bir teşekkür etme ihtiyacı hissetmiyorum, senin söylediğini herhangi birine sorsam söylerdi" — içeride bir yere değer, bir yere çarpar. İşte o çarpan yeri bulmanız lazım.
Hayatta nerede bir şey size çarpıyorsa, siz çarpana bakmayın, çarpılan yere bakın.
Neresi çarpıldı? Biz ne yapıyoruz? Sürekli çarpana bakıyoruz. "Biri şunu dedi, değersizlik hissettim; biri şunu dedi, küçümsenmişlik hissettim; biri şunu dedi, mutsuz
oldum; biri şöyle yaptı, kendimi çok kötü hissediyorum." E karşıdaki de melek değil ki, yapmıştır bir yanlış, tırnak içinde. O yüzden ne oluyor? Zihnimiz ve ona bağlı olan benliğimiz oraya takılıyor. Çünkü orada takılacak bir şey var. Karşıdaki melek değil ki. Allah bile olsa takılırsın — "benim abdestimle niye uğraşıyorsun" falan diye.
Normaldir bunlar yani. Bütün bunlar aslında bizim bir alan üzerinde çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Çünkü bizi yakalayanlar bunlardır. İçeridekilerdir, dışarıdakideğil.
Bakın dışarıdaki zahiri bir şeydir. Atıyorum, "karım benim kıymetimi bilmiyor" der bazı insanlar bana. Ben de "sorun ne?" derim. "Bu" diyor hocam. "Ben burada bir sorun görmüyorum" derim. Şimdi bakın bu bile bize garip geliyor değil mi? "Nasıl sorun olmaz ya, beni görmezden geliyor, kıymetimi bilmiyor, bana bir gün bile teşekkür etmedi." Ne yapayım diyorum. Bu niye bizim sorunumuz oluyor? Ama eğer içeride takdir bekleyen, övgü bekleyen, anlaşılma bekleyen, bundan beslenen, buna ihtiyaç duyan, bununla var olan, bununla kendiniiyi hisseden, bunu alamadığında çöküveren — sönmüş balon gibi olan ama şişirildiğinde koskocaman bir balona dönüşen — bir benlik var. Bu sen misin? Eğer sensen, Allah yardımcın olsun, ömrün boyunca yanacaksın. Hani bir âlimin ifadesiyle: "eğer bu âleme nefsin gözüyle bakarsan bu âlem sana bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur."
Bakarsınız böyle bir insan altmış yıl rahat yaşamış, sonra bir hastalık olur, altı ay sürer; altmış yılın tadını, tırnak içinde söylüyorum, emdiği sütü burnundan getirir. Yanialtmış yıl unutulur. İnsan nefsi şunu diyemez: "ben 60 yıl çok mutlu yaşadım, herkes kıymetimi bildi, herkes beni en üstte tuttu, ama bu 6 ay önemli değil" diyemez. Direkt bir hüzne kapılır: "ben neydim ya?" Hani diyelim ki 40 yıl kral oldunuz, krallıktan indiniz; o artık "kırk artı bir" diye işlemez, "kırk eksi bir" olarak işler psikolojik olarak.
Psikoloji böyle bir şeydir. Yirmi yıl bir insanı en üstte tutun, bir ayrı gün, biraz terslesin, sizi postalar yani. Mekanizma böyledir.
Basit bir örnek: bir kilo kuru yemiş yediniz, en son üç tanesi çok acı. Ne kalır ağzınızdaki tat olarak? En son kalan nedir? Üç tanenin acısı. Ama beş bin tane iyiyemişsiniz, acısı kalır. Psikoloji böyle bir şeydir. Öyleyse "insan böyle bir varlıktır" mı diyeceğiz? Modern psikoloji aşağı yukarı insanı böyle bir düzeyle tanımlıyor: insan sevilmek ister, değer görmek ister, anlaşılmak ister, takdir edilmek ister — "insanız abi, istiyoruz ya" diyor. Ben de istiyorsan sen git insan ol. Eğer insan olmak buysa, ben ciddi söylüyorum, ben asla insan olmak istemedim hayatımda. İnsan olmak buysa böyle bir insan olmak istemedim. İnsanın böyle bir varlık olduğunu da düşünmüyorum. Ve bunu samimi olarak söylüyorum, laf olsun diye söylemiyorum. Gerçekten insan böyle bir varlık değil. Ve iyi ki böyle bir varlık değil. Ve Tanrı insanı böyle yaratmadı. Bu sahte bir benliktir. Ve bunu keşfetmek zorundasınız — bu basit bir şey değildir — keşfederseniz sakin olacaksınız. Size kırk dereden su getirebilir yani: "insanız ya işte" veya "zayıfım, ne yapayım" mesela. Egonun böyle üçkâğıtçılıkları vardır, sizi kendine inandırmak için farklı yöntemleri de vardır. Siz tam bir sükûnetle onu gözlemlemelisiniz. Sadece gözlemlemelisiniz. O size bulaşmak
isteyecektir. "Ama bu haksızlık değil mi, sana yapılmamalıydı değil mi" diyecektir. Oradan egonuz sizi tekrar kendi hikayesine mahkûm eder.
"Siz Allah'a Yardım Ederseniz..." Ayeti: Cehaletten Vazgeçmek
Başa dönüyorum: siz Allah'a yardım ederseniz Allah da size yardım eder. Allah'a yardım etmek durumundayız. Allah'a yardımımız cehaletimizi bırakmaktır. Çünkü o bize aittir, deyim yerindeyse. Allah bizden "ilim konusunda bana yardım edin" demiyor, "cehaletinizden vazgeçin" diyor. Cehaletini keşfet ve ondan vazgeç. O cehalet çünkü senin cehaletindir, senin imgeleminin ürünüdür. Şöyle düşünebilirsiniz: "Allah benim cehaletimi gidersin" — o Allah'ın işi değil ki. Allah seni cahilleştirmedi ki. Cahillik senin kurgunun eseri. O varoluşsal bir şey değil, o sahte bir şey. O yüzden o senin işin, sen ürettin, sen bırakmalısın. Üstelik o gerçek bir şey değil. Gerçek anlamda bırakabildiğin anda sahteliğini hemen fark ettiğin bir şey aslında.
Sahte Benliğin Kanıtı: Tetiklenen Şey
Ben çok uzun yıllardır bir insanın bana değer verebileceğini, bir insanın tutumu üzerinden değerli olabileceğimi ne düşündüm ne hissettim. Bütün dünya toplansa değer atfetse, bende bir şey tetiklenirse bilirim ki o sahte bir şeydir. Öyle bir şey tetikleniyorsa bundan korkmamam gerekir — "eyvah sahte bir şey" falan değil. Bak ne güzel, o sahtelik başını göstermiş, sen de onu fark et, onu gözlemle. Hani bir Van canavarı vardı, bir de İngiltere'de bir göl var, orada da bir canavar olduğu iddia edilir ama bütün doğrultuda net bir fotoğrafı çekilemez. Bak sana sahte benlik bir fotoğraf veriyor, onu gözlemleme bir imkândır. Ona "ben" demeden onu gözlemlemeye çalış. Onu gözlemleyebilirsen, fark edebilirsen ve farkını anlayabilirsen — sen o değilsin, o senden farklı bir şey, o kurgusal bir şey, tamamen senin hayalinin, imgeleme kabiliyetinin ürettiği sahte bir şey. Bunu fark edebilirsen işte o zaman Allah'ta olduğunu fark edebilirsin.
O yüzden size arkadaşlık yapan sahte benliklere dikkat edin diyorum. Dışarıdakiarkadaşları kastetmiyorum. Size arkadaşlık yapanları, sabah akşam kafanızda hikayeler döndüren, sizi kurban hissettiren, bazen zalim yapan, bazen şanssız olduğunuzu düşündüren bütün o arkadaşlarımızı kastediyorum. Bunların hepsi sahte arkadaşlardır. Hepsi sahte putlardır. Onları besleyen de sizin sahte beninizdir. Bakın sahte ben nedir biliyor musunuz? Olmak isteyen bendir. Bir şey olmak isteyen bendir.
Bir şey olabileceğini veya olmadığında kendini kötü hisseden bendir. O sizin baş putunuzdur.
Hz. İbrahim'in Boynuna Balta Astığı Put: Baş Putumuz "Ben"
Hazreti İbrahim'in boynuna baltayı astığı puttur o. "Belki o yapmıştır" diyor. Sonra aslında o yapmıştır. Bu aslında bir metafor olarak şunu anlatıyor: ey insanlar, sizin içinizde bir baş put var. Onun adı "ben" ama sahte "ben." Gerçek ben ilahi bir emanettir. Ve o vardır. O olmak zorunda değildir. Onun olmak gibi bir ihtiyacı yoktur. Onun sevilmek gibi bir ihtiyacı yoktur. Onun kendini var etmek gibi bir hikayesi yoktur.
Gerçek ben Allah'ın bir lütfudur. O vardır. Onu sen bile yok edemezsin. Ama dikkat
edin, içimizde sahte bir "ben" var, büyük bir ben. O diyor ki: "ne olacağım? Bir şey yapmam lazım, bilmem lazım, sevinmem lazım, başarmam lazım, onaylanmam lazım, arkadaş lazım, şu lazım bu lazım." Niye lazım? "Çünkü var olmak istiyorum" diyorum. Şimdi sen böyle bir bene kendini teslim edersen başına bela almış olursun ve ömrün boyunca onunla yaşarsın; en son ölürken mutsuz ölürsün, şikayetle, sitemle ölürsün. Neden? Çünkü o bir türlü hayal ettiği şeyi bulamadı. Mutlaka bir eksiklik var. O yüzden Hz. İbrahim'in o boynuna baltayı astığı puta dikkat etmek lazım.
_(Bir dinleyici sorar, anlaşılamayan bir katkı yapar; konuşmacı devam eder:)_ Halbukiben ne diyorum? Kendini yorma diyorum. Onunla kendini yorma, onunla kavga etme, ona cevap yetiştirme, sadece gözlemle diyorum. Nereden gözlemle? Sıfır noktasından. Hiçbir hoşnutsuzluğu olmayan, yargısı olmayan, o düşünce veya duyguyu reddetmeyen, onunla kavga etmeyen bir yerden bak. Seni yoran şey, onu istemiyor olman. "Sahte bir benliğiistemiyorum" diyorsun; "istemiyorum bunu, istemiyorum" dediğin her düşünce ve duygu tekrar gelir ve sen yorulursun. Bu boksör gibidir; hani boksörler çalışırken böyle tavana asılı küçük bir topu sürekli vururlar, vurdukça geri gelir o top. Onun gibidir. Eğer yorulmak istiyorsan onu yapabilirsin.
Ama yorulmak istemiyorsan o topu sadece gözlemle. Ona yumruk atma. Onu ne uzaklaştırmaya çalış ne de kucakla. Olduğu gibi seyret.
Matruşka Benlikler: Bir Tuzaktan Kurtulunca Bir Diğeri
İçeride değersizlik hisseden bir benlik var. Ama bakın böyle hissettiğimizde bizde ne oluyor? Başka bir benlik devreye giriyor. Mesela eğer o değersizlik hisseden ve "ölmek istiyorum, yaşamak istemiyorum, kimse bana değer vermiyor, kimse sevmiyor, kimse beni aramıyor" diyen benliğe yenilmezsen, bu sefer başka bir benlik giriyor.
Çünkü benliklerin haddi hesabı yok, matruşka gibidirler. Diyor ki "sana değer vermiyorlarsa sen de değer verme." Oradan bir mücadele kafası çıkarıyor bir benlik ve onunla sanki kendisine değer vermeyeni değersiz kılmaya çalışıyor. Mesela ikiliilişkilerde bazen öyle olur: "karım bana değer vermiyor, ben de aslında alttan alta ona değer vermiyorum." Bazen bunu açıkça yapıyorum, bazen kapalı yapıyorum. Niye yapıyorum aslında? "Sen bana nasıl bir değersiz hissettirdin biliyor musun, sen de bunu hisset" diyorum. O zaman o ego güya rahatlayacak. O da sahte bir benlik.
Hadi onu da geçtin, diyecek ki "ya bu dünyada yaşamak ne kötü ya, ne kadar zor, kimse sana değer vermiyor, kimse senin değerini fark etmiyor, ah canım benim, senihep üzüyorlar değil mi?" Böyle bir arabeske bağlayacaksınız o zaman. O da sahte bir benlik. Bazen bunu çok yakın samimi arkadaşlarınıza ve dostlarınıza anlatacaksınız: "kimse kimsenin değerini bilmiyor." Sizi onaylayacak, "yok canım bir tanem, ben senin değerini biliyorum" diyen bir arkadaşa anlatırsınız bunu. Bana anlatırsanız kötü olur. Neden? Çünkü ben onun sahteliğini size göstermekle ancak aydınlanabileceğinizi düşünürüm. "Bak kimse sana değer vermiyor ama ben sana veriyorum" demem. Hayatımda kimseye de demedim. Ama böyle bir sahte benlik kime anlatır? Onaylanacak, onu kucaklayacak, "haklısın" diyecek birini anlatır. Ve onu
dinleyen kişi de "haklısın canım, ama ne yapacaksın, dünya böyle" diyecek. Dolayısıyla egonuz tatmin olacak, rahatlayacak. Ve hikaye böyle devam edecek. Bir ömür hayatımız var değil mi? Hikayenin sonu gelmez böyle.
Ya da ne yapacaksınız? "Ben gerçekten varlık ve değerimiinsanlardan mı alıyorum? Varlık ve değerimiilişkilerimden mi alıyorum?" İçeride diyecek ki "tabii öyle alıyorum, sen nerede yaşıyorsun?" Diretecek. "Sor insanlara, herkes böyle hissediyor" diyecek. "Ben mi yanılıyorum, sen mi yanılıyorsun? Hadi seçim yapalım, kim galip gelecek?" Sahte benlikler galip gelecek. Benim sesimi kendiiçinizde hissedin. Benim sorduğum soruları siz kendinize sorun. Ve orada aslında ne kadar büyük bir direnç olacağını göreceksiniz. Ama o dirence kendinizi teslim de etmeyin, o dirençle kavga da etmeyin. Ama ona inanmayın, o kadar. İstediği kadar konuşsun, onun hikayesine kapılmayın. Kapılmadan gözlemleyin, sakin olun. "Eee ne olacak" diye oradan bir benlik fışkıracaktır, sizi aceleye getirecek, eski hikayeyi devam ettirmeye çalışacaktır.
Ama siz yeterince sakin kalırsanız, o sakinlik ve o gözlem sizin o cehaletten uyanmanıza fayda sağlayacaktır.
Hz. İbrahim ve Ateş: "Ey Ateş, Soğuk ve Selametli Ol"
Ve aynı zamanda arkadaşlar geldik Hz. İbrahim kıssasının bir başka bölümüne. Ne oluyor? İşte Nemrut, veya her neyse o zamanın hakimlerinden biri, İbrahim'i ateşe atıyor. Ve bu konuda Kur'an'da bir ayetten bahsedilir: Allah diyor ki "ey ateş, onun için soğuk ve selametli ol." Demek ki ateşin soğuk ve selametli olma potansiyeli var. Pekinedir bu ateş? Biz zahiri olaya bakmıyoruz, bunun bize anlatmak istediği mesaja bakıyoruz. Yoksa "insan ateşe atıldığında yanar mı yanmaz mı, ateşte yanmayacak elbiselerin olabileceğine dair işaretler var mı" — olabilir, ben oralarda değilim, ben şuradayım: bizi yaktığını ve yakmakta olduğunu düşündüğümüz — ama serin ve selametli olma imkânına sahip olan — bu nedir bu ateş? Bu ateş, "bunu yaşamak çok zor, böyle bir şeyle karşılaşmak çok zor, bu çok acı verici, bu çok yıkıcı, buna tahammül etmek çok zor" dediğiniz ne varsa; sizin ateşiniz, o dıştaki olaylar üzerinden gelişen ve sizi de içine alan ateş, aslında Allah'ın mesajını idrak ettiğinizde serin ve selametli olacaktır. Yani "ey ateş, serin ve selametli ol" mesajı her an geçerliolan, işleyen bir mesajdır. Birine dönük bir mesaj değildir, hepimize ifade edilmiş ve her anda işleyen bir mesajdır.
Eğer siz problemin, dıştaki bir olayda, bir insanın sözünde, bir insanın davranışında değil de sahte benliklerde olduğunu idrak ederseniz, o zaman yaşadığınız olaylar gayet tabii yani, olabilir. Mesela "20 yıllık bir arkadaşım bana vefasızlık yaptı." Olabilir. "Bugüne kadar biriktirdiğin bütün malın depremde yıkıldı." Olabilir. "Annem babam beni sevmiyor." Olabilir. "Kardeşlerim beni kuyuya attı." Olabilir. "Kimse bana kıymet vermiyor." Olabilir. Problem yok. Bunların hepsi serin ve selametli gelir size. Hiçbirinin sizin içinizi yakma, sizi yıkma imkânı yoktur aslında. Ve gerçekten doğru bir yerden bakarsanız o olayların sizi çökertme, sizi alaşağı etme, moralinizi yıkma, varlık ve değerinizi düşürme potansiyeli yoktur.
Ama bunu derken "Allah belasını versin bu insanların, nefret ediyorum, ne kadar az insan o kadar huzur" gibi bir şeyi kastetmiyoruz. Hani bir şeyleri küçümseyerek değil, "ondan gelecek hayır gelmeyiversin" demek değil bunlar. Burayı kaçırmayın. Biz egomuzla reaksiyon vererek bir durumu tersine çevirmeye çalışıyoruz. Biz olaya yanlış yerden bakan benliği fark edip onu bırakıyoruz. O zaman bizi sarstığını düşündüğümüz şey, atıyorum, tek bir çocuğun var, 20 küsur yıl bakmışsın büyütmüşsün, 20 yıl sonra "baba sen benim arzu ettiğim gibi bir baba olamadın, senibırakıyorum, sen bana hiçbir şey de yapmadın" dedi diyelim; şimdi orada gerçek bir insansan bakın, burada mevzu "baba olmak" değildir. Gerçek bir insansan o çocuğun söyleminden alacağın bir ders varsa, gerçekten objektif olarak varsa, alırsın. O başka bir konu. Ama diyelim ki çocuk çok bencil, "sen bana bisiklet bile almadın" diyor diyelim mesela. Sen burada "bak, bu kadar emek harca harca harca, sonra karşılaştığın şeye bak" diyorsan, tırnak içinde söylüyorum, insan değilsin, cahilsin. Orada bir cehalet devreye giriyor.
Bakın bu kadar keskin söylüyorum ama bunu sizi yargılamak için söylemiyorum, içimizdeki sahte ve cahil benliği fark etmeniz için söylüyorum. Çünkü bu sahte bir şeydir, bizi kandırıyor. Çünkü o benlik bir evladı büyütmüş olma egosu üzerinden işliyor. Ve sen kendini onun üzerinden tanımlamışsın. Çocuk geliyor onu yıkıveriyor, İbrahim gibi yıkıveriyor. Sen diyorsun ki "bunu kim yıktı? Çocuğun yıktı." "Bunu kim yıktı? Karım yıktı." "Bunu kim yıktı? Kocan yıktı." Sen kocan üzerinden varsın, veya karın üzerinden varsın; bir bakıyorsun karın kocan yıkıveriyor. Sonra diyorsun ki "bu putu kim yıktı? Belki de biri yıkmıştır, bir bakalım" diyorsun. Aslında mesele "kim yıktı, kim yaptı" değil. Biz "yıkan benlik" derdine düşüyoruz. Halbuki ben diyorum ki: o benliği kim yaptı? O benlik nasıl oluştu? O benlik kim tarafından inşa edildi? Sende neden böyle bir benlik var? Buna bakman gerekiyor.
Saati tamamladık mı? Evet. Buraya dikkat etmemiz gerekiyor arkadaşlar. Doğru yerden bakmamız gerekiyor. Eğer doğru yerden bakmazsanız hayatınızı şikayet üzerinden, yıkılma üzerinden, yaşadığınız bir olayın arkasından büyük bir mağduriyet, büyük bir mahrumiyet, büyük bir acı, büyük bir keder üretme üzerinden okursunuz. O yüzden ben bana sahte benliklerini bilerek veya bilmeyerek gösteren bütün insanlara müteşekkir olmuşumdur hayatımda. Hiç beklemediğim bir vefasızlık evet bir yerime dokunmuştur ama ben vefasızlık yapanın davranışıyla ilgilenmiyorum, ilgilenmemeye dikkat ettim. Yaptığı vefasızlık — bu ayrı bir konu — ama benim problemim o değil. Ben niye sarsıldım? Veya sarsıldım mı, ne kadar sarsıldım, sarsılan kim? Sarsılan içeride bir sahte benliktir.
O neyle besleniyor? Diyelim ki "bu dünyada samimi, gerçekten gönülden dostluk, arkadaşlık yapan biriyle kendimiiyi hissediyorum" diyen bir benlik; "böyle olursa mutlu olacağım, böyle olunca hayat çekiliyor, böyle olduğunda kendimi güçlü hissediyorum" diyen bir benlik. O kişi de bunu kırıveriyor, al başına belayı. "Ne kadar acı değil mi" desem hepiniz "çok acı" diyeceksiniz ama bunu demeyin, bunu şöyle deyin: burada acı çeken sahte benliktir, burada bir cehalet var. İşte o yüzden hep hatırlatıyorum o ayeti: "insanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter."
Niye Allah peygambere bunu diyor, bizimle ilgisi yoksa niye bize de bu geçerlidir? Allah özel olarak kuluna söylüyor gibi görünse de aslında bu ayet niye geliyor?
Peygamberin şahsında ama senin de sahte bir benliğin var, onu da nasıl halledeceksin?
"Allah Bana Yeter" Ne Demektir, Ne Demek Değildir?
Bazıları "o peygamberdi, onun kalbi yıkanmıştı, o şöyleydi" der. Ne yapıyor?
Peygamberin bilinciyle senin bilincin arasındaki doğal bağı kesiyor. Bakın benim hayatımda, samimi olarak söyleyeyim, ben peygamberin hayatını okuduğumda, vahiy alması dışında hiçbir şeyi peygambere has görmemişimdir, Miraç da dahil olmak üzere. Zaten peygamber sana bunu söylüyor: "namaz müminin miracıdır" diyor. Demek ki Miraç peygambere has bir şey değil. Vahiy almak peygambere has bir şey ama Miraç senin de gerçekleştirmen gereken bir şey. Bütün insanlar etrafından dağıldığında "Allah sana yeter" bilincine sahip olmak. Ama bu bir laf değil, bu bir cümle değil. Bu gerçek varlığa dönük bir cevaptır. Yoksa millete kapak olsun diye Instagram'a koyacak bir şey değil.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Bir zaten olması gerekiyor değil mi? _(Cevap:)_ Onu diyen gerçek kendilik olmasa, sahte bir benlik de olduğunu söyleyebilir. "Allah bana yeter" deyip neyi tanımlıyor orada? Biraz oraya bakmak lazım. "Allah bana yeter" ne demek? "Kimse bana zarar veremez" mi demek? "Ben hasta olmam" mı demek? "Kimse beniezdiremez" mi demek? "Kimse beni öldüremez" mi demek? Bunlar yanlış. Ben diyorum ki: eksiklik yok. "Allah bana yeter" diyen ben, tam olan bendir. Yoksa "eksiklik var ama Allah bana yeter oraları tamamlar" değil, öyle bir şey yok. Eksiklik hissediyorsan orası geçici bir şeydir. Mesela bedenim hastadır, sağlık eksikliği vardır değil mi? Ama "Allah bana yeter" demek "Allah beniiyileştirir, mutlaka Allah bana hastalık vermez" demeli değildir. Neden? Çünkü ben beden değilim ki. Ben cehalet sergiliyorum, kendimi beden zannediyorum ve "Allah bana yeter" diyorum. Hiç yetmez öyle, o kafayla gidersen hiç yetmez, yanlış bir yerden hata yapmış oluruz o zaman.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Bir borcum var, para yok ama biz "Allah var, bana yeter" demekle yürüyemeyiz, değil mi? Ben Allah'a inanıyorum ama böyle bir şey ki güveneceksiniz, sorumluluk gibi bir şey. _(Cevap:)_ Bakın Allah'a güvenmek, "ben Allah'a güveniyorum" ikiliği bile barındırmaz. Şöyle bir basit örnek vereyim: mesela bu âlemde yaşadığınızı, ister dünya ister Mars ister Venüs, uzayda yaşayabildiğinizi düşünün; bedeniniz olmadığını, hiçbir maddi unsur taşımadığınızı, uzay gibi olduğunuzu düşünün — maddi bir şey değilsiniz. Şimdi mesela birisi dese ki "ben nükleer bir patlama gerçekleştireceğim," siz korkar mısınız? Bakın madde değilsiniz, cisim değilsiniz, nükleer bir patlamadan etkilenen biri değilsiniz. Uzay gibisiniz. Hatta siz uzaysınız, bilinç taşıyan bir uzaysınız diyelim. Herhangi bir patlamadan, "burada bir kara delik varmış, olabilir" dersiniz, sıkıntı yok. Sizi korkutur mu? Korkutmaz.
Allah'a güven, bakın, "Allah benimledir, ben de onunlayım" bilincinin ifadesidir. Yoksa "ben Allah'a güveniyorum, Allah şunu benim başıma getirmez" değil. Peki peygamber
Allah'a az mı güveniyordu, veya çok iyi manifest mi yapamadı da bugünkü hadiseler geldi? Bak ne diyor, o mağarada, tekrar hatırlatıyorum, Ebu Bekir'e diyor ki: "üzülme, Allah bizimledir." Fakat biz bunu da sahte benliklerle algıladığımız için "onlar biziyakalayamayacaklar, merak etme, bak dışarıda bir güvercin var bir de örümcek, onlar göremeyecekler" gibi anlamlandırıyoruz. Hayır, bu değil. Peygamber Allah'ın ilhamıyla "Allah bizimledir" diyor. "Bu bizimle ya, merak etme" gibi değil. Varlığın, yani Allah'ın varlığındasın sen, Allah'tasın sen. Ne olabilir ki yani? O güvercin olmasa ne olur? O örümcek ağı olmasa ne olur? Veya o olayda Hazreti Peygamber ve HazretiEbu Bekir yakalanıp öldürülse ne olur? Gerçekte bir kimse Hazreti Muhammed'iöldürebilir mi? Allah'tan bir kelime ve ruh olan bir şey öldürülebilir mi? Öldüreceği şey onun kullandığı bedendir.
Şimdi sen kendini beden zannedip veya "malım mülküm var, ben Allah'a çok güveniyorum, koruyacak" — ne yapacak? Dask sigortası mı yapacak? Ne istiyorsun, semavi bir sigorta mı bekliyorsun? Bütün evler yıkılmış ama benimki yıkılmamış — hep biz böyle, tırnak içinde, zahiri kerametler arıyoruz. Halbuki sen gerçek kendinifark etmelisin. Senin gerçek kendin öldürülemez. Senin gerçek kendin beden değildir.
Senin gerçek kendin birileri tarafından yok edilemez. Senin gerçek kendin birileritarafından değersizleştirilemez.
Hz. Yusuf'un Az Bir Paraya Satılması ve Değersizlik Hissi
Son olarak tekrar hatırlatıyorum. Bakın Kur'an apaçık söylüyor. Diyor ki: "Yusuf'u az bir paraya sattılar." Açık, net bir ayet. Az bir paraya sattılar. "Keşke çok paraya satsalardı, bir milyon dolara" — bu değil. Kaça satsalar yine az bir paraya satmış olurlar. Ama muhtemelen zahiren de çok az bir para. Hani biz bazen "beni bu maaşa mı layık gördüler" deriz. Sen kendini maaşla mı ölçüyorsun? Sen bu cehaleti nasıl sergiliyorsun? Farz et karşındaki öyle diyor, sen niye kendini o cehaletin düzeyine indirgiyorsun? Bu yanlış bir şey değil mi? Peki az bir paraya satılan Hazreti Yusuf kendini değersiz mi hissetti? Yok. Niye öyle hissetmedi? Çünkü para saymayı mı bilmiyordu acaba? Yoksa gerçek anlamda kendini biliyordu da bu, "benim varlık ve değerimi tanımlamaz" mı dedi? Evet.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Özür diliyorum, ben Allah'tan hiçbir şey beklemiyorum, başıma gelen her şeyde razıyım, ama Allah'a aşık olmak istiyorum, Allah'ı sevmek istiyorum, Allah'la bir olmak istiyorum, bunu yapamıyorum. _(Cevap:)_ Tamam, o konuda acele etme. Ona engel olan acele etmek. Sen kırkını geçmedin — biyolojik bedenin kırkını geçmiş olabilir ama o yüzden yaşla kendini tanımlama. Bak zaten bu yüzden kendikendini engelliyorsundur: "yaşım böyle oldu, bu yaştan sonra biraz zor" hikayelerine düştüğün için. Yaşın 80'de olsa her an o imkân mümkündür. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla birlikte açıkça belirtilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı sohbet boyunca sure adı vermeden birkaç kez Kur'an'a paraphrase atıflarda bulunuyor: - Hz. İbrahim'in yıldız, ay, güneşe bakıp "bu benim Rabbim" demesi (muhtemelen En'am Suresi 76-79 ile ilgili) - "Siz Allah'a yardım ederseniz Allah da size yardım eder" ifadesi (muhtemelen Muhammed Suresi 7 ile ilgili) - Hz. İbrahim'in putları kırması (muhtemelen Enbiya Suresi 58-63 ile ilgili) - "Ey ateş, onun için soğuk ve selametli ol" ifadesi (muhtemelen Enbiya Suresi 69 ile ilgili) - Mağarada Hz. Ebu Bekir'e söylenen "üzülme, Allah bizimledir" ifadesi (muhtemelen Tevbe Suresi 40 ile ilgili) - Hz. Yusuf'un "az bir paraya satılması" ifadesi (muhtemelen Yusuf Suresi 20 ile ilgili) Bunların hepsi sure adı belirtilmeden anıldığı için yukarıdaki eşleştirmeler yalnızca varsayımsaldır, kesin atıf olarak değerlendirilmemelidir.