Kendini Önemseme ve Sahte Benlik

Kısa Özet

Bir arkadaşın gönderdiği bir metin vesilesiyle "kendini önemseme" kavramı ele alınır; bu kavramdaki "kendi"nin sahte benlik olduğu, gerçek kendiliğin ise zaten tertemiz ve tamam olduğu vurgulanır. Nasrettin Hoca, boş kayık ve Sisifos gibi hikayelerle, en haklı görünen gerekçelerin bile sahte benliği besleyebileceği; gücenmişlik, hak etmediğini düşünme, idealler veya başarılar üzerinden kendini var kılma çabalarının hepsinin sahte kendiliğin görünümleri olduğu anlatılır. Sonuç olarak yöntemin gerçek kendiliği aramak değil, sahte benlikleri fark edip bırakmak olduğu belirtilir.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sahte benlik her zaman bariz bir abartı üzerinden değil, çoğu zaman tamamen haklı bir zemin (haksızlığa uğramak, özür alamamak, hak edilmemiş bir davranışa maruz kalmak) üzerinden de inşa edilebilir; bu da onu fark etmeyi zorlaştırır.
  • Kendini önemsememek gerektiği söylenirken kastedilen "kendi", gerçek kendilik değil sahte kendiliktir; gerçek kendilik zaten tertemizdir ve onu temize çıkarmaya ya da savunmaya gerek yoktur.
  • Yöntem, gerçek kendiliği zihinle, mantıkla veya kavramsallaştırmayla bulmaya çalışmak değil; sahte kendilikleri fark edip bir bir bırakmaktır. Sahte benlikler kalktığında geriye kalan zaten gerçek kendiliktir.

Giriş: "Kendini Önemseme" Kavramının Çerçevesi

Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Bu hafta bir arkadaşın gönderdiği bir metin dolayısıyla kendini önemseme kavramı üzerinde duracağız. Tabii ki burada yine her zaman tekrar ettiğimiz gibi bir şeyin içine "ben" ve "kendim" kelimeleri girdiğinde buraya dikkat etmemiz gerekiyor. O ben denen şey nedir? Veya o "ben"den ne kastediliyor? Veya "kendim" dediğimiz şeyden ne kastediyoruz?

Şimdi burada da kendini önemseme kavramından bahsedeceğiz dedik. Burada bu ifadedeki "kendini" kavramı, "kendi" kavramı nedir? Bunu öncelikle biraz hatırlatayım ki yanlış anlaşılmasın. Çünkü çok rahatlıkla yanlış anlaşılmaya açık bir kavram.

Çünkü işte "kendini önemsememen gerekir" desem, diyeceksiniz ki ne yapalım? Kendimizi ezdirelim mi o zaman? Hakkımızı, hukukumuzu korumayalım mı?

Kendimizi böyle herkesin istediği gibi davrandığı ve herkese boyun eğen biri miolalım? Kendini önemsememek, hakkını hukukunu önemsememek midir?

İhtiyaçlarını önemsememek midir? Bu gibi şeyler doğal olarak hepimizin aklına gelir.

"Kendinizi önemsemeyin" diye bir cümle yazsam, ne anlıyorsunuz desem büyük ihtimalle bu gibi yaklaşımlar veya itirazlar ortaya çıkacaktır.

Burada dolayısıyla şunu hatırlatmam gerekiyor: Kendini önemseme kavramındakikendilik bizim sahte kendiliklerimizdir. Ama sahte kendilik üzerinde "sahte" diye yazmıyor. Bazen çok haklı şeylerin üzerine de kendini bina edebilir o sahte kendilik. Örneğin bir haksızlığa uğrama üzerinden de sahte kendilik ortaya çıkabilir.

Sahte Benlik Haklı Bir Zeminde de Doğabilir

Haksızlığa uğradığınız doğrudur ama haksızlığa uğradığınızı kabullenmeyen, haksızlığa uğrama durumuna tahammül edemeyen, haksızlığa uğramayı asla kabul edilebilir bir şey olarak görmeyen; "kimse bana haksızlık yapamaz, ben asla kimseye zerre kadar haksızlık yapmam ama kimse de bana haksızlık yapamaz, ben buna dayanamıyorum" dediğinizde bu sahte benliktir. Haksızlığa uğramanız bir realitedir, gerçektir. Ama "kimse bana haksızlık yapmamalı, haksızlık yapıldığında tahammül edemiyorum, oraya takılıyorum, bana bu yapılmamalı" diyorsanız bu sahte benliktir.

O yüzden sahte benliği burada çok defa ifade ediyoruz ama sahte benliğin sahte olduğunu keşfetmek de her zaman ve her durumda göründüğü kadar kolay değildir. Çok sahte olan bir benliği rahatlıkla görebilirsiniz. İşte "ben dünyanın en mükemmel insanıyım" dediğinde bir insan veya kendiniz de bunu deseniz, dersiniz ki burada bir abartı var, burada bir sahtelik var. Ama "ben haksızlığa tahammül edemiyorum" dediğinizde bu hiç size sahte gelmeyebilir. Üstelik çok rasyonel bir biçimde, real bir durum üzerine oturan bir benlik olduğu için; çünkü hakikaten haksızlığa uğramış olabilirsiniz. Hakikaten hak etmediğiniz bir muameleye maruz kalmış olabilirsiniz. Bu gerçekten apaçık bir şeydir. Peki o zaman sahtelik nerede, değil mi?

Nasrettin Hoca Hikayesi: Yükle Eşeği Ayırt Etmek

Benim her zaman anlattığım bir hikayeyi tekrar burada hatırlatayım, sonra konuya geçeyim. Nasrettin Hoca'nın sınır ticareti yapan bir dönemi olmuş. Bir ülkeden bir ülkeye mal getirip götürüyor, satıyor, para kazanıyor, geçimini sağlıyor. Ama adı çıkmış hep böyle: "Nasrettin Hoca kaçak mal getiriyor, kaçakçılık yapıyor." Böyle adı çıkmış.

O yüzden de bir gün gümrük memurları Nasrettin Hoca'yı kontrol ediyorlar. Yükünü indiriyorlar, bakıyorlar. Hiçbir kaçak yok. Neyse, yıllar geçiyor, Nasrettin Hoca emeklioluyor. O gümrük memurlarından bir tanesinin içine oturmuş bu mesele. "Hep

kaçakçılık yapıyor diyorlardı ama bizi de bir türlü yakalayamadı, acaba gerçekten kaçakçılık yapıyor muydu?" diye takılmış oraya, obsesif bir hâl almış.

Neyse, Nasrettin Hoca'yı bulmuş, oturmuş, muhabbet etmiş. Çay, kahve, işte Nasrettin Hoca'yı biraz daha samimi konuşmak adına muhabbetiilerlettikten sonra demiş ki: "Ya hoca, sana bir şey soracağım ama iş işten geçti artık, yapmışsan da problem değil, sadece ben merak ettim, çok da kafama takılıyor, iki de bir aklıma geliyor: Sen kaçakçılık yaptın mı, yapmadın mı?" O da demiş ki: "Yaptım, kaçakçılık yaptım." Tabii gümrük memuru afallamış: "Nasıl yaptı, yaptıysa biz nasıl bulamadık?" "Ne kaçırıyordun?" demiş. Demiş: "Ben eşek kaçırıyordum. Siz hep yüklerine bakıyordunuz. Anlatabildim mi? Ben eşek kaçırıyordum ama siz yüklerine bakıyordunuz. Yükte de bir şey bulamıyordunuz. Atıyorum, beş eşekle gidiyorum, on eşekle dönüyorum. Eşek kaçırıyorum ama sizin kafanız yüke takılmış: Acaba Nasrettin Hoca hangi malı kaçırıyor? O yüzden hiç bulamıyordunuz. Ben de çok rahatlıkla gidip geliyordum, çünkü sizin aklınız yükteydi, benim aklım kaç eşek kaçıracağımla ilgiliydi."

Şimdi tıpkı bunun gibi bazı benliklerin sahteliğini anlamakta zorlanırız. Neden? Çünkü haklı bir yere tutunuyorlar. "İşte ben bunu hak etmiyorum." Doğru mu? Doğru, hak etmiyorsun. Ben de böyle kontra bazen soru sorarım bu durumda. "İşte ben bunu hak etmiyorum" diye insanlar şikayet eder, eder. Ben de derim ki: "Anladım, hak etmiyorsun. Burada mutabık, sorun ne? Tamam, haksızlığı hak etmiyorsun, orayı anladım, ben de mutabıkım, doğru olarak tanımlıyorum. Evet, haksızlığı hak etmiyorsun. Ama sorun ne?" Böyle bir afallıyor. "Aslında evet, sorun yok."

Ama haksızlığa uğramayı sorun haline getiren, bunu kabullenemeyen, elinden geleniyaptıktan sonra bile değiştiremediğiiçin buna tahammül edemeyen, tahammül etse bile içinde bir şey rahatsız oluyor diyen ve o rahatsızlığını ömür boyu taşıyan, sana taşıtan bir benlik var. Bu sahte bir benliktir. Burayı ayırt etmek gerekir. Yani tırnak içinde "yükle eşeği" ayırt etmek gerekiyor. Haklı bir noktadan çok haksız veya çok yanlış bir benliğe tutunuyor olabilirsin.

Haklı Bir Yaraya Ömür Boyu Tutunmak: Anne-Baba ve Öğretmen Örnekleri

Annem babam yanlış yapmıştır. Tamam, burada mutabıkız. Peki bunu bugüne kadar niye taşıyorsun? Annem veya babam özür de dilemiyorlar. Yani hakikaten özür dilemeyen bazı anne babalar vardır. Bir tanesi de benim babamdı, Allah rahmet eylesin. Şimdi ben ne yapayım? Ömür boyu babam özür dilesin diye bunu kendime dert mi edineyim? Ya da babama karşı öfke mi besleyeyim? Babama karşı öfke beslesem de sahte bir benlik. Çünkü öfkeyi kendime yük edeceğim. "Babam özür dilemiyor" diye bunun beklentisiiçinde olup "niye özür dilemiyor, özür dilese ben onu hemen affedeceğim zaten" diye bir özre kalmak... O da özür dilemediğiiçin bir türlü kurtulamadığım bir benlik olabilir ve bu sahte bir benliktir. Ama tutunduğu şey doğru olduğu için, yapılan şey yanlış olduğu için bir ömür boyu o benliğe tutunabilirim: "Annem benden niye özür dilemiyor, babam benden niye özür dilemiyor." Belki de ilkokul öğretmenim ters bir tepki vermiştir, zaten artık bulamam kiilkokul öğretmenimi,

içimde böyle bir ukde kalır: "Bana böyle dememeliydi, beni kırdı, benim eğitim hayatımda böyle bir moral bozukluğuna sebep oldu, o yüzden üniversiteye gidemedim." Ne derdin senin? "Ne bileyim işte gidemedim, Allah kahretsin."

Şimdi bu benlik sahte midir? Yüzde yüz sahtedir. Ama dayandığı şey nedir? Doğru gibi bir şeydir. İlkokul öğretmeni ona "senden adam olmaz" demiş mesela, ve bundan dolayı da bütün hayatını buna yorar. Gayet de makul görünür. Ama sahte bir benliktir bu. Neden sahtedir? Çünkü burada senin alanın olmayan bir şeyi senin alanın gibigörüyorsun, değiştirebileceğin bir alan gibi görüyorsun. "Niye yapıyor ki?" Bunu mu soruyorsun? Aslında bunu sormuyorsun, "yapmamalı" demek istiyorsun.

Niye yapıyor ki, sana açıklayayım: Ya kibrinden yapıyor, ya hırsından yapıyor, ya cahilliğinden yapıyor, ya bugüne kadarki kendi kişisel aile ve geçmişinden kaynaklanan bir yanlış algıyla yapıyor. Bunu soruyorsan bunun üzerinde saatlerce konuşabiliriz: Bu insan bunu niye yapıyor, annem bunu niye yapıyor, babam bunu niye yapıyor, arkadaşım bunu niye yaptı, ilkokul öğretmenim bunu niye yaptı? Oturur analiz ederiz, ben çok severim öyle analizleri, merak ederim, niye yaptı acaba, bunun altında yatan psikolojik hikaye nedir? Ama "bana bunu nasıl yaptı" — bu sahte bir şeydir. Zaten o, kime yaptığının bilincinde değildir; tırnak içinde söylüyorum.

Boş Kayık Hikayesi: Öfke Nereden Gelir?

Bununla ilgili de çok güzel bir hikaye vardır. Bir uzak doğu hikayesinde, belki duyanlarınız vardır, boş kayık metaforu vardır. İşte böyle manevi olarak kendiniolgunlaştırmaya çalışan bir adam; orada burada meditasyon yapıyor, böyle oturuyor, gözlem yapıyor. Bir günde demiş ki: "Göl ne kadar güzel, bir de gölde böyle bir kayığa bineyim, o gölün tatlı esintisiiçinde bir meditasyon yapayım." Neyse binmiş kayığa, gözünü kapatmış, eller böyle, gözlem yapıyor, böyle birkaç saat geçmiş.

Ondan sonra böyle bir kayık ona çarpmış. Onu hissetmiş, tabiiiçinden bir öfke kabarmış: "Hani kör mü, hani koskoca göl, nasıl görmez?" Bir sürü hikaye. Sonra uyanmış, gözünü açmış daha doğrusu; bakmış, bağlandığı yerden kopmuş bir kayık, boş, kimse yok. Sonra kendi kendine tebessüm etmiş, demiş: "Aslında öfke benim içimde. Birinin beni öfkelendirmesinden ziyade aslında öfke benim içimdedir. Benim içimde öfke olmasaydı olaya çok daha doğal bakardım: Ne oldu acaba, kayık çarpmış gibi hissettim, bir bakayım." Gayet sakin bir şekilde, "hangi dingil çarptı acaba" diye bir öfke yok; gayet sakin bir yerden bakarsın, kayık boşmuş, veya dersin ki dikkatsiz biridir, herhalde dikkatsiz bir anınıza denk geldi.

Ama birden bu öfke niye çıkıyor, ve bu nereden çıkıyor? Bu aslında senin içinden çıkıyor. O yüzden her ne kadar anlamakta zorlansak da öfke içimizdedir ve içimizden çıkar.

Ana Metin: Gücenmişlik ve Sahte Kendiliğin Bedeli

Bunu da heybemize koyduktan sonra şimdi konumuza, bu çerçeveyi dikkate alarak dönelim. Şöyle bir metin var, kısa bir metin: "Bizi zayıflatan şey" — buna birçok şeyi

ekleyebilirsiniz — bizi zayıflatan, bizi merkezimizden koparan, bizi bazen dağıtan, bizim farkındalığımızı sıfıra indiren, bize hayatı ve kendimizi yanlış algılatan şey, diğer insanların yaptıkları veya kötü söz ve davranışlarından dolayı kendimizigücenmiş hissetmektir. Sahte kendiliğimize önem atfetmemiz beraberinde neyigetirir? Hayatımızın çoğunu birileri tarafından, birileri nedeniyle gücendirilerek geçirmemizi getirir.

Aylarca hatta yıllarca bir insanın davranışı içinde güceniklik yaşarsın: "Bana nasıl yapar bunu ya? Nasıl yapıyor? Ben ne yaptım ki?" Kendi halimizde elimizden geldiğince doğru düzgün bir şeyler yapmaya çalışıyoruz: "Ben onu çok seviyordum, değer veriyordum, önemsiyordum ama onun bana yaptığına bak." Gücenirsin, gücenirsin, gücenirsin. Bazen kırılırsın, incindiğini hissedersin. Bazen de bir yerden sonra "yeter artık, Allah ne yaparsa yapsın, hani cennetine mi alacak, cehennemin dibine kadar mı gidecek" böyle bir öfke hissedersin. Ama aslında bütün hepsinin altında yatan şey gücenmiş bir benliktir. Ve bunun da altında yatan şey sahte kendimizi önemsemektir. "Sana bunu nasıl yapar?" değil mi?

"Kimseye Yapılmasın" Söylemiyle Kendini Meşrulaştırma

Hatta bazı egolar şöyle der: "Ya sadece bana değil, kimseye yapmaması lazım." Oradan da bir rahatlatır sahte egomuz bizi. "Ben sadece bana yapmasın demiyorum, gidip başkasına yapsın da bana yapmasın demiyorum, kimseye yapmasın diyorum." Oradan da böyle sahte benliğimiz meşruiyet zemini oluşturur kendine: "Bak, ben bir tek kendimi düşünmüyorum. Kimseye adaletsizlik yapmasın, kimseye vefasızlık yapmasın, kimseye büyüklenmesin, sadece bana değil, ben kendimi düşünmüyorum burada."

İyi de, sen kendini bu kadar düşünmüyorsan bu güceniklik niye, bu rahatsızlık niye? Neden? Bir bakalım, sakin ol ve bak. İçeride bir benlik diyor ki: "Ben buna dair bir şey yapmadım, ben bunu hak etmedim, ben şunu şunu hak ediyorum, bana şöyle yapılmalı, böyle yapılmamalı, çünkü bunları hak ediyorum." Diyen ve önemsenmek isteyen, dikkate alınmak isteyen, onaylanmak isteyen, kendine bu tür muamelelerin yapılmasını istemeyen ve bunların hak etmediğine inanan — gerçekten de hak etmiyor olabilir bu arada, bakın bu ayrı bir konu — ama orada kendini önemseyen ve kendine odaklı bir sahte benlik vardır.

Bakın bunu böyle anlamak göründüğü kadar da kolay değildir. Çünkü ilk başta insan "ne var ki" der. "Ya şimdi ne yapayım, kendimi önemsemeyeyim de 'iyi yaptın' mı diyeyim yani, haklısın mı diyeyim?" Bir de böyle bir argümanları vardır sahte benliğin: Birisi onu uyardığı zaman "ne alakası var, bu da mı sahte benlik, ...bu da mı gol değil yani?" Çünkü o kadar masum gibi görünen, o kadar haklı zemini olan bir şey ki. Yapılan şey doğru mu yani?

Hatta ben bazen çok samimi olduğum bazı insanlarla bunu konuşurken en son maalesef geldiği nokta şu olurdu: "Sen şimdi onu haklı mı buluyorsun, gene ben mihaksız oldum diyorsun?" Bak konu bu değil yani. Onun yanlış yapması, onun haksız

olması ayrı bir konu. Ama sen sahte benliğin açısından yanlış bir yerde duruyorsun. Ben sana "haksızsın" da demiyorum, diyorum ki sana haksızlık yapan bir benlik var, bak buna dikkat et, bu senin ömrünü yer, günlerini, aylarını, yıllarını yiyebilir. Sana haksızlık eden, sana kendini gerçek kendinmiş gibi lanse eden bir benlik var orada.

"Ben bunu hak etmedim, ben bunu hak etmedim" diyen — tamam canım, sen bunu hak etmedin, ben de yüzde yüz kalıbımı basarım ki hak etmedin. Ama bak durmuyor o, durmuyor, dikkat et. Ben de diyorum ki sen hak etmedin, ama orada durmuyor, diyor ki: "Hak etmediysen niye yapıyor, sen nesin, bir sor ona bakalım, sen tırnak içinde Allah mısın, yarattıkların hiçbir şeyi onu etkilemez böyle bir varlık mısın, veya her şeye gücü yeten bir varlık mısın?" Ya da "yalan söylemiyorsan kimsenin de bana yalan söyleme hakkı yok" diye böyle kendinden menkul, hikayeler üreten bir benliğin içinde misin? Bir bak oraya bakalım, o sana ne tür hikayeler anlatıyor?

Haksızlık Karşısında Doğru Tavır: Allah'ın Adli Sıfatı

Halbuki benim dikkat edeceğim şey şudur: Biri bana haksızlık mı yapıyor diye miyapıyor, elimden geldiğince, yine Allah'ın hak ismi nedeniyle, Allah'ın adli sıfatı nedeniyle, Allah'ın bana yüklediği sorumluluk nedeniyle, ben bir haksızlığa maruz kaldığımda bunu insani ve fıtri ölçüler içinde, Allah'ın izin verdiği ölçüler içinde gidermeye çalışırım. Aslında bu da bana Allah'ın yüklediği bir sorumluluktur, ben ondan dolayı yapıyorum. Yoksa ben böyle mücadele ediyorum ama sonra bakıyorum ki baş edemiyorum, Allah'a havale ediyorum. Bilincinde olsam, benim her anım Allah'a havale içinde. Yani ben bir haksızlıkla mücadele ederken de bunu neyle yapıyorum? Bunu Allah'ın bana verdiğiimkanlarla, bilinçle, sorumlulukla ve mesajla yapıyorum.

Ama Allah bana şöyle demiş mi: "Dünyada hiçbir haksızlığa göz yummayacaksınız ve bir haksızlık oldu mu sorumlusu sizsiniz"? Öyle bir şey diyor mu bizden? Bir peygamberine şunu demiş mi: "Hiç kimse sana haksızlık yapamaz, yaparsa sorumlusu sensin"? Böyle bir şey var mı, uğradığımız haksızlıktan dolayı bir sorumluluk altında mıyız?

Evet, şöyle bir sorumluluğumuz var: Bir haksızlığa maruz kaldığında hak ve adalet üzere cevap ver, düzeltebiliyorsan değiştirebiliyorsan değiştir, fıtriimkanlar içinde.

Ama değiştiremedin, oraya dikkat et işte, diyelim ki değiştiremedin, işte oraya bak. Oradan bir sahte benliğin üreme alanı olabilir. Nasıl bir sahte benlik oradan çıkabilir?

"Ama ben bunu hak etmiyorum ki, öyleyse bana bunu yapmamalı kimse" diyen bir sahte benlik ortaya çıkabilir. Eğer buna karşı uyanık değilsen oradan golü yersin, oradan mutsuz olursun, oradan sürekli olarak "ne biçim bir dünyada yaşıyoruz" dersin.

İnsan da tabii ki mutsuz oluyor bu durumlardan. Niye mutsuz olayım ki, ben haksızlığa uğramaktan, elimden geleni yaptıktan sonra niye mutsuz olayım? Bir düşünelim, niye mutsuz oluyorum? Çünkü içeride bir şeyi arzu eden, bir şeyi talep eden, bir şey üzerinden kendini var hisseden, bir şey üzerinden kendini

tamamlayacağını düşünen bir benlik var. Ve sen onun hikayesine kendini kaptırıyorsun: "Şöyle olsaydı çok iyi olurdu, şu engelle karşılaşmasaydın kendinigerçekleştirecektin" diyen, sana her türlü yalan bir varoluş ve değer hikayesi üreten bir benliğe kapılıyorsun. Ama onu göremiyorsun. Çünkü o sana çok haklı bir yerden görünüyor: Sen iyi niyetlisin, sen düzgün bir insan olmaya çalışıyorsun, makul ve meşru taleplerde bulunuyorsun, gayrimeşru bir şey de talep etmiyorsun. Dolayısıyla o kadar haklı bir zemine dayanıyor ki ondan hiç şüphe etmiyorsun. Ama o bir ömür boyu seni mutsuz edebiliyor.

Bakın şunu unutmayın: Sizi mutsuz eden, sizi bir yere takılı bırakan şey sahte bir benliktir. Bu çok açık bir şeydir. Bir şeye ömrünüz boyunca takılıyorsanız, orada sizioraya takan bir sahte benlik vardır. Onu keşfetmek durumundasınız. O sahte bir şeydir; o bir duygudur bazen, ona eşlik eden bazen bir düşüncedir. Tabi yani sahte benlik dediğimiz şey bir düşünce veya bir duygu kalıbıdır.

"Ben Bunu Hak Etmedim" Cümlesinin Ardındaki Sahte Benlik

Mesela diyelim ki geçen bir arkadaşa uzun zamandır görüşemedik, "nasılsın" dedi, "çok kötüyüm" dedi, "hastayım" dedi, "çok kötüyüm." Bak dedim: Sen kötü değilsin, sen hasta da değilsin, şu anda kullandığın beden biraz hasta, sen iyisin. Bana benitanıyan insanlar sorduğu zaman "nasılsın?" — ben hep iyiyim. Eğer içimde iyiolmadığımı hisseden bir duygu, düşünce hissedersem şunu düşünürüm: Benim o fıtridoğal varlığımın iyiliğini örten duygu veya düşünce nedir, ona bakmam gerekir.

"Çok kötüyüm" — sen bedeninin bir hastalığından dolayı, ona bağlı bir duygusal kırıklıktan dolayı kendine kötüyüm diyorsun. Bu gerçekçi bir şey değil, bu sahte bir şey. Kullandığım beden şu an biraz hasta, olabilir. Ve şu an bir değersizlik duygusu üzerime çökmüş ama ben üzerime çökmeye çalışan o benliği fark etmeye ve ondan ayrışmaya çalışıyorum. Çünkü ben değersiz olamam, ben kötü olamam.

Ağır Bir Örnek: Cinayet ve Sahte Benlikle Özdeşleşmeme

Hatta bakın diyelim ki bir cinayet işledim, cehaletimden dolayı bir cinayet işledim — hani en pik noktalardan birini söylüyorum — ve fark ettim ve pişman oldum. O durumda bile "ben kötüyüm, ben katilim" demek sahte bir benliktir. Şunu diyebilirsin: "Ben sahte bir benliğe kendimi kaptırdım ve birini öldürdüm, ve ben şimdi o kişiyiöldürmeme neden olan o sahte benliği, yani yanlış düşünceyi, duyguyu, davranışı görüyorum ve bunun aslında ben olmadığımı fark ediyorum ve ondan Allah'a sığınıyorum" demem gerekir. Bu kendinizi tırnak içinde temize çıkarmak değil arkadaşlar, burayı karıştırmıyoruz. Kendimiz zaten temiziz. Bir kere orayı, hangikendimizden bahsediyoruz, buraya dikkatiniziiyi vermeniziistiyorum. Gerçek kendiliğitemize çıkarmaya gerek yok çünkü zaten o tertemizdir, onu temize çıkarmamın anlamı yok, onun temiz olduğunu görmem gerekir.

Onun üzerine örten bir sahte benlik varsa ve ben o sahte benlikle diyelim birine kibirlidavranmışım, birini yok saymışım, birine haksızlık etmişim, birine kaba bir söz söylemişim, onu da görmeliyim. Ve beni o yanlışa götüren o benliğin ve onun

hikayesinin farkına varmalıyım. Ama kendimi oraya konumlandırmamalıyım. "Nasıl öyle bir şey, gerçek benle sahte ben bazen birbirine çok karışmaz mı?" Karışıyor. O yüzden benim birkaç yıllık videolarımı, ses kayıtlarımı dinlemeniz gerekecektir. Yanibunun bir turnusol kağıdı yok.

Keşke içimizdeki bazı benliklerin çok açık farkına varsak. Bazı böyle atıyorum, çok kibirli davrandığımız birine karşı bir tutum olur, şöyle bir saat sonra kendimize bakarız, "ya bu sana yakışmadı" deriz, değil mi mesela? Şimdi bazı benlikleri böyle keşfedebiliriz, bu kolaydır. Ama bazı benlikler bunun kadar kolay keşfedilemezler, bunun kadar rahatlıkla sahtelik açısından teşhis edilemezler. Onların gerçekten sahteliklerini anlamamız için bir anlayış, bir farkındalık, bir bilgeliğe ihtiyacımız var.

Yani basit bir örnek vereyim: Bir arkadaşımız vardı, bir kızla ilişkisi vardı, kız zengin biri olduğu için bizim arkadaşı önemsemedi, yani umursamadı ve ayrıldı. Arkadaş da işte "bu kadınlar var ya, paracılar, böyle paran varsa insansın falan filan" böyle edebiyat döktürüyor. Şimdi ben ona dedim ki: Bak, bu sendeki sahte bir benlik. Ama o bunu anlamadı. Neden? Çünkü o kızın böyle bir yaklaşımı aslında doğru değil, değil mi? Para için şey yapmamak lazım, veya lüks nedeniyle bir evlilik kararı verilmemesilazım, veya karşındaki seni ekonomik olarak daha düşük bulduğu için seni küçümsememesi lazım. Bunların hepsi doğru. Ama karşındakiinsan böyle bir nedenle seni bırakıyor diye sen niye bundan rahatsız oluyorsun? Buna bir cevabınız var mı arkadaşlar? Niye rahatsız oluyoruz?

"O da ekonominin iyi olmasının doğru olabileceğiniistiyor, yani kızın mantığına yakın bir mantıkla tutuyor, evrensel bir şey" diyorsunuz herhalde. Şimdi bakın, eğer ben de aynı kafadaysam o zaman kıza hak vermem lazım, bir; aynı düşüncede değilim, ama içimde ne diyor bir şey: "Beni bunun üzerinden nasıl değerlendirip bana geçmez notu veriyor" deyim yerindeyse, sınıfta kaldın notu veriyor: "Sen kimsin ki" demiyor ama "kusura bakma, senle olmaz" diyor. Ama neye binaen? Diyelim ki maddi duruma binaen. Peki ben niye bundan rahatsız oluyorum? Çünkü ben onaylanmak, takdir görmek istiyorum, ve bunun zıttına muhatap oluyorum. O zaman ne oluyor? İçimdekibir şey kendisinin haksızlığa uğradığını düşünüyor, kendisine bu muamelenin yapılmaması gerektiğini düşünüyor, ve bu onda bir ya kırılma ya da öfke meydana getiriyor. Neden? Çünkü o sahte benlik başka bir şey istiyor ama realite, gerçekleşen şey başka bir şey, tam zıttı olan bir şey.

Mesela hiç başınıza gelmiş midir? Diyelim ki birisine evlenme teklif ediyorsun, o da "seninle mi?" diyor mesela. "Seninle mi? Herhalde uygun bulmadınız, bulmadınız, teşekkür ederim, sağolun" diyebilir misin? Bir bakın kendinize, bunu diyebilecek esneklikte, farkındalıkta, şuurda mısınız? Bakın burada kastettiğim şey umursamazlık değil, "biri gelir biri gider" anlamında bir şey değil. Gerçekten ciddi ve samimi olarak birisine bir teklifte bulunuyorsunuz, o da diyor ki "seninle mi, rüyanda görürsün" veya "kusura bakma, herkes dengi dengiyle" diyor mesela, veya biraz daha böyle aşağılayıcı bir cümle kullanıyor. Bundan hiç rahatsız olmadan "arkadaşın herhalde farklı önyargıları, farklı yaklaşımları var, ama bu onun alanı" diyebilir misin? Yoksa

içine o cümle oturur mu? Bir bakman gerekir oraya. Ve bunu başka her türlü şeyde düşünebilirsiniz.

Bakın bütün bunların altında yatan problem kendini önemsemektir aslında. Ha şunu da söyleyeyim: "Ya ben kendimi önemsemiyorum, öleyim de gideyim" diyen de kendini önemsiyor, ama kendini alt dolduracak malzeme bulamadığı için intihar etmek istiyor. Yani o da aslında "beni boş ver, beni düşünme, boş ver, ha ölmüşüm ha yaşamışım ne önemi var" diyor mesela. Bu kendini önemsememe erdemine miermiş? Yok, değil. Bu kendini önemsemek istiyor ama bu konuda tutulacak bir şey bulamıyor, bulamayınca film kopuyor. Bunun altında da bakın önemseme var. O yüzden diyorum sahte benlikleri keşfetmek öyle kırmızıyla maviyi ayırt etmek kadar basit değildir. Bir anlayış geliştirmeye ihtiyacınız var, bir farkındalık geliştirmeye ihtiyacınız var. Onu geliştirebildiğiniz oranda bunları keşfedebilirsiniz.

Metnin Tamamı: Gücenmişlik ve Gerçek Kendilik Arasındaki Perde

Evet, baştan alıyorum: Bizi zayıflatan şey diğer insanların yaptıklarından, kötü söz ve davranışlarından dolayı gücenmişlik hissetmektir. Sahte kendiliğimize önem atfetmemiz beraberinde hayatımızın çoğunu birileri tarafından, birileri nedeniyle gücendirilerek geçirmemizi getirir. Sahte kendimizi önemseme olmasa bizler asla yaralanmayan, asla eksiklik hissetmeyen, asla kırılgan olmayan gerçek kendimizin farkına varırdık. Ama bu gücenmiş benlikler nedeniyle, bu sahte kendini önemseyen benlikler ve onlara eşlik eden gücenmiş benlikler nedeniyle biz gerçek kendimizi hiç fark edemiyoruz. Çocukluğumuzdan beri veya yaşadığımız olaylardan dolayı tutsak olduğumuz sahte benliklerden ve onların yalanlarından ayrışabilir ve gerçekte olduğumuz şeye, yani gerçek özümüze geri dönebiliriz.

Bunun için neye ihtiyacımız var? Kendini çok önemseyen, mesela bir şey olmak istiyordur, idealleri vardır, "işte benim idealim bu" — bakın bu da bir kendini önemseme. Tamam, diyelim ki bir idealim var, ne idealim? "Herkes birbirini sevsin, dürüst olsun, samimi olsun." Kötü bir ideal mi? Çok güzel bir ideal, sıkıntı yok burada.

Ama "insanlar böyle olsun istiyorum, böyle olmayınca mutsuz oluyorum" — bak o doğal isteğin üzerinden kendini önemseyen bir benlik üretti. "Ama hocam, ben kötü bir şey miistiyorum, üstelik de kendim için de istemiyorum" — bakın ne kadar kendinimeşrulaştırıyor. Ama sen kendini önemsiyorsun, yani o ideale tutunan bir benliğiönemsiyorsun. Tamam, ideal güzel de, bunu senin gerçekleştirebileceğin, bunun gerçekleşebilme ihtimali senin yüzde yüz elinde mi, değil. Sana düşen ne? Elinden geleni yapmak. Yaptın mı? Yaptım. Öyleyse niye o ideal gerçekleşmiyor diye kendinimutsuz ediyorsun? Fırsat olursa yine o ideali gerçekleştirmeye devam edersin, ama şu an böyle bir imkan yok, o zaman problem de yok. Ama içeride biri diyor ki: "Ama ben böyle olsun istiyorum, herkes böyle davransın istiyorum, bu herkes için de iyi bir şey, kötü bir şey mi?" — diyerek sizi ömür boyu bir hasretin, bir memnuniyetsizliğin, bir eksikliğin, bir yetersizliğin, bir mahrumiyetin, bir mağduriyetin içinde yaşatır. Siz hiçbir zaman Allah'ın sizin varlığınıza koyduğu o tamlığı idrak edemezsiniz, hep bir şey eksiktir.

İkinci Bir İbret Örneği: Sonuçlanan ve Sonuçlanmayan Haksızlık

Sonuçlanmıyor, olumsuz bir duygu kalmadı; mesela yardım etmek diyelim mesela, tamam, öyle oldu, olumlu oldu. Sorunuz ne? Öyle olunca ne oluyor? Öyle olunca şu oluyor: "Bana bugüne kadar hiç kimse haksızlık yapamamıştır" — ama bir gün sana biri haksızlık yapar, orada seni çökertir o benlik. "Bugüne kadar hiç kimse benireddetmedi" — biri çıkar reddeder, çökertirsin. Neden? Çünkü o benliğe tutunmuşsun, üstelik de o benlik çok güçlenmiş. Daha mı tehlikeli? Daha tehlikeli. Biz "daha mı tehlikeli, daha mı az tehlikeli" diye bakmıyoruz. Tehlikeliise kenara koy, daha az daha çok ayrımı yapmıyoruz. Yaptığımız ayrım şu: Sahte mi, gerçek mi? "Ya bu kadarcık sahtelik kadı kızında da olur" diye orayı yumuşatmıyoruz, "burası daha kabul edilebilir veya daha hafif, burası daha ağır" demiyoruz. Sahte benlik sahte benliktir.

Sahte Benliğin Çöküşü: Uçak Kazası Metaforu ve Emanet Bilinci

Kendinizi önemseme bir şeyin üzerine de kendini temellendirmiş olabilir. "Ben bugüne kadar bütün istediklerimi elde ettim, bundan sonra da elde ederim" der. Sonra edemeyince uçak kazası gibi olur; hani böyle normal araba kazası gibi olmaz, tam çakılırsın böyle, burun üstü kayalara çakılmış gibi olursun. Neden? Çünkü bir şeyin üzerinden kendini temellendirip onu çok önemli hale getiren bir benliğe sahip olmuşsun. "Ben bugüne kadar yapacağım dediğim her şeyi yaptım, başaracağım dediğim her şeyi başardım" dersin, sonra bir başarısızlık olur ki mutlaka hayatta olur, başarısızlık her şeyde olur, hasta olursun yani, veya bir şey olur, küçük veya büyük.

Çünkü bu dünyada bütün isteklerin gerçekleşmez. Yani zengin de olsan en son bakarsın kanser olmuşsun, çaresi yok. Bugüne kadar girdiğimiz bütün alanlarda başarılı olduk desen, peki sağlık alanına girmiştin, başarılı oldun mu tırnak içinde? Değil, hasta oldun.

Mesela orayı kabul edebilsek: Diyelim ki kanser oldum, Allah'ın verdiğiimkanlar ölçüsünde elimden gelen imkanları kullandım. Ama bunu ne için yapıyorum? Kendimiönemsediğim için değil, ilahi yasa böyle olduğu için bütün bunları yaptım; farz ederim şifa buldum, şükrederim; ikinciihtimal, şifa bulamadım tırnak içinde. Ben niye derdiniduyayım ki? Hani şöyle düşünün: Biri size bir koyun vermiş, koyun büyümüş, yavrulamış, üç yavru vermiş, o üçü de üç yavru vermiş, bir zaman sonra iki koyundan yüzlerce koyun oldu. Sonra bir zaman sonra bir hastalık giriyor, hepsi ölüyor. Problem sizin probleminiz mi, yoksa o emaneti size verenin problemi mi, deyim yerindeyse? Kimiilgilendirir bu? Koyunları emanet almış olan ve onlara emanet bilinciyle bakmış olan sizi miilgilendirir, yoksa emanetin sahibini miilgilendirir?

Beden de benim değil ki. Ben bana verilen sorumluluk ölçüsünde onun sağlığına dikkat ederim. Hasta oluyorsa, ben elimden geleni yaptıktan sonra hastalık devam ediyorsa bunu problem etmeme gerek var mı? Problem ediyorsam işte o da kendiniönemseyen bir benliktir. Bu benlikleri bilinç yaratıyor, tabii ki bu benlikler bilinç içinde ortaya çıkıyor ama sağlıklı bir bilinç değil, problematik bir bilinç. O yüzden kendiniönemseme çok kapalıdır, böyle çok bariz bir şey değildir. O yüzden yanlış bir şey

söylememeye de dikkat ediyorum, çünkü en başta dedim ki bu "kendimiziönemsememeliyiz" cümlesindeki kendimiz gerçek kendiliğimiz değildir, sahte kendiliklerdir.

Zihnin İkilemi: Kendini Önemse mi, Önemseme mi?

Ve yine bir daha izah edelim. Peki kendini... Yok yok, biraz kendini de lazım, önemsemezsen hayat olmaz. Bakın zihnimiz bizi her zaman bir ikilemin içinde tutmaya çalışır. Şimdi birileri diyor ki "kendini önemse" — modern psikologlar, hepsisağ olsun — "kendini önemse, kendini ezdirme, haklarını koru, sınırlarını koru, bilmem neyi koru, sana değer vermeyen insanların arasında bulunma, sana değer veren insanların arasında ol, kendini değerli hisset." Bir sürü gazlıyorlar, hepsine selam, bir şey demiyoruz. E, birileri de diyor ki "kendini önemseme." Hazreti İsa diyor ki "kendiniinkar etmeyen benim arkamdan gelemez" diyor. Bakıyoruz, karmakarışık bir şey var gibi görünüyor.

Bakın zihnimiz sürekli bir ikilemde tutmaya çalışıyor. "Ya şimdi kendimi önemseyeyim mi önemsemeyeyim mi? Önemsemeyeyim diyorum, millet beni eziyor, hadi haklarımı koruyayım" falan filan. "E kendimi önemsiyorum, bu sefer hayat zor oluyor, böyle isteklerimi önemsiyorum, hayallerimi önemsiyorum, hadi hayallerini gerçekleştir, içindeki devi uyandır" falan. Orada da tam istediğim gibi gitmiyor hikaye. Ne yapacağım? Zihin seni bir ikilemin içine sokuveriyor.

Ben de diyorum ki bu sahte benlikler düzeyinden ne kendimi önemsiyorum ne kendimi önemsememezlik içine giriyorum. Ben o ikilemin içinde bir varlık değilim.

"Bak kendini önemse, atıyorum eşin seni sömürüyor, kendini önemse, bu kadar ezdirme, hadi bakalım" — çat diye bir dönüveriyorsun, bu sefer kendini ezdirmemek adına kibirli davranıyorsun, şöyle böyle davranıyorsun, bu sefer oradan da tam mutlu olamıyorsun, sürekli böyle kendini dayatma hikayesinin içindesin. "Benim bu ikilemden çıkma özgürlüğüm yok mu acaba?"

"Kendinizi önemser misiniz?" diye biri bana sorsa sessiz kalırım, yani gerçek cevabım odur. Sessiz kalırım. "Önemsiyor muyum?" Ona da sessiz kalırım.

"Önemsemiyor muyum?" Ona da sessiz kalırım. Çünkü ben orada değilim. Siz bir köpeğe "insanlar senin asil bir köpek olduğunu kabul etmediklerinde ne yapıyorsun?" deseniz ne der? "Abi kızıyorum, havlıyorum falan" diyen var mı öyle bir hayvancağız?

Yok, değil mi, çünkü öyle bir hikayesi yok. Önemsenme hikayesi de yok, önemsenmeme hikayesi de yok.

Gerçek Kendilik Soyut mudur? Miraç Rivayeti

Peki hocam kendiniz dediğimiz şey soyut bir kavram mı? Evet, oradan en büyük darbe geldi: Soyut bir kavram. Ne yapacağız bunu, ne yapalım, somutlaştıracak mıyız illa, mecbur muyuz mesela? Ama zihnimiz diyor ki "somutlaştır," anlamak için herhalde, daha iyi anlayalım, güya anlamak için. Ben de diyorum ki ey zihnim, senin alanına girmeyeceğim, kusura bakma, somut olmayan bir şey. Tabii somutluk nedir soyutluk nedir ayrı bir konu. Yani ben onu sana elle tutulur, gözle görünür, veya zihin

tarafından kabul edilebilir bir tanımın içine sokamam, böyle bir şey mümkün değil, keyfiliğimden değil, canım istemiyor değil, böyle bir şey değil gerçek kendilik. Zaten bu yüzden bugüne kadar bunu bulamıyoruz. Bugüne kadar bunu idrak edememenizin nedeni bunu zihinle aramamızdır.

Bir dilde söylenebilecek tek karşılığı, anlaşılması için mecburen, mecbur kaldığımızda gerçek kendiliğiifade etmek adına verebileceğimiz tek karşılık "varlık"tır. O varlık, o varlık — anlatabildim mi? O öyle bir varlıktır ki, nasıl bir varlık olduğunu anlatmak için söylüyorum: O öyle bir varlıktır ki kıyamet koptuğu zaman ona bir şey olmaz. O öyle bir varlıktır ki, hani "Big Bang olmuş" falan diyorlar ya, Big Bang geriye gitti diyelim, sıfıra tekrar döndü, o varlığa bir şey olmaz. O öyle bir varlık; nasıl bir varlık anlamak için söylüyorum: O öyle bir varlık ki, tabiiinsan anlamında bunu söylediğimizde şuna ekliyoruz — bu Allah'la var olan bir varlık. Ve onun başka hiçbir şeyle zorunlu bir bağı yok. O hiçbir şey tarafından eksiltilemez, o değersiz kılınamaz.

Şimdi "ruh" — tamam, siz de ruh diyorsunuz ama "ruh nedir" desem, gene tamam.

Dolayısıyla bakın kelimelere çok fazla kendinizi teslim etmeyin, biraz sessizliğin içinde bunu fark etmeye çalışın. Zihin sürekli ona bir tanım getirmeye çalışıyor, kelime bulmaya çalışıyor: "Nasıl bir şey, nasıl bir şey?" Hep zihin burada işliyor. Zihin burada kenara konulması gereken bir şey.

Hani bizim İslam medeniyetinde Miraç'la ilgili bazı rivayetler vardır — bu diyeceğim şey Kur'an'da geçmiyor ama bazı rivayetlerde vardır — işte Cebrail peygamberi bir yere kadar yolculuğa eşlik eder, sonra der ki "ben buraya kadar gelebilirim, bundan sonra sen yalnız gideceksin." Veya bir başka rivayette, bir başka menkıbe diyelim — bunlar önemli değil, sahih mi değil mi bilmiyorum, ama bunlar bir hakikatiifade ediyor benim gözümde — peygamber ayağını basacağı bir yer görememiş. Tabii bizim hemen zihnimiz "Allah Allah neye basıyordu acaba, Mars'a mı bastı, çok sıcak orası ayağı yanmış olmasın" falan diye düşünür, bunları öyle anlamayın, bunlar bir semboldür, bir şeyi anlatmak istiyordur bunu aktaran kişi. Ayağını basacağı yer bulamadı, dedi ki "nereye basayım?" Ona denildi ki "ayağın ayağın üzerine bas," yanihiçbir dayanak olmaksızın yol al, bir dayanağa ihtiyacın yok.

Felsefe, Sokrates ve "Ölmeyi Bilmek"

Bakın zihnimiz bizi birçok konuda bir yere getirir. Zihin kötü bir şey mi, düşünmek kötü bir şey mi? Asla değil. Ama yeri var, sınırı var. Eğer gerçek kendilik zihinle, felsefi akılla kavranabilseydi bütün filozoflarımız ermiş olurdu. Ama biz eren bir filozof görmüyoruz. Güzel, faydalı bilgilere, noktalara varan filozoflar yok mu? Var tabii ki. Ama kendini bilmeye varmış bir kimse yok. Neden? Çünkü o felsefi akılla yol almaya çalışıyorlar, çünkü o disiplinin kuralı bu; felsefeyle hareket etmenin bir sınırı var, o sınırdan sonra felsefeyi de bırakman gerekir. Neden? Zaten aklı başında olan için felsefenin içinde söylenecek şey söylenmiş. "Felsefe ölmeyi bilmektir" diyor.

"O anlamda hocam, Sokrates'in dahli var mı?" Evet, o zaman dermiş oluyor, zaten ölmesi gerektiğinin farkındalığı. Şimdi Sokrates'in — bilmiyoruz, ben kişilerle ilgili

aşırı yorum yapmak istemem. Benim için bir söz doğru mudur yanlış mıdır, bunu belirler; "hırsızlık kötüdür" diyen kişi hırsız da olabilir, hiç hırsızlık yapmamış biri de olabilir, o açıdan şey yapmıyorum. Evet, Sokrates'e atfedilir bu söz, önemli değil kime atfedilirse atfedilsin. Sokrates bunun idrakine erdi mi ermedi mi, onu bilmiyorum, haddimi aşmak istemiyorum ama "felsefe ölmeyi bilmektir." Ve maalesef filozoflar ölmek yerine sürekli kendilerini daha diriltmeye çalışıyorlar, düştükleri tuzak burasıdır.

Yöntem: Sahte Kendilikleri Fark Edip Bırakmak

O yüzden gerçek kendiliğinizi düşünmeyin, bunun üzerinde düşünerek yol alamazsınız. O yüzden biz yıllardır neyin üzerinde duruyoruz? Gerçek kendiliği çok anlatmıyoruz, sahte kendilikleri anlatıyoruz. Çünkü sahte kendilikler fark edilip ortadan kaldırıldığında, yani kişi onlardan ayrıştığında kalan şey senin gerçek kendiliğindir. O yüzden bizim işimiz sahte kendilikleri keşfedip bırakmaktır; gerçek kendiliğimizi tanımlamaya çalışmak, gerçek kendiliğimizi bulmaya çalışmak değildir aslında. Çünkü gerçek kendilik sizin bulacağınız bir şey değil ki, şu anki sizinle bulunacak bir şey değil. Çünkü siz şu anda onu zihninizle bulmaya çalışıyorsunuz, mantık yürüterek, muhakemelerinizle, kavramsallaştırmalarınızla bulmaya çalışıyorsunuz. Halbuki böyle bir şey gereksizdir ve yanlıştır.

Üzerindeki sahte kendilikleri bırakın, onları fark edip bırakın, zaten onların altında gerçek kendilik var. O yüzden bizim ihtiyacımız — "hocam kendimizi nasıl bulacağız?" Yanlış soru. "Şu an ne yapacağız?" diye sor, bu daha güzel bir soru. Şu an ne yapacağız? Sahte kendilikleri fark et ve bırak, bu kadar. "Sonra ne yapacağız?" Bak, "sonra" diyen de sahte bir kendilik, seni şu an yapacağın çalışmadan alıkoyuyor. "Peki yaparsak gerçek kendimizi bulabilecek miyiz hocam?" Bak bu da sahte, çünkü sana "bulacaksın" desem de emin olamayacaksın, "bulamayacaksın" desem zaten terk edeceksin. Bak hep sahte benlikler seni alıkoymaya çalışıyor. Sen sadece şu anda olana bak, şu an gözlemle: İçeride bir sahte benlik var mı? Ama sakince gözle.

Bakın müflis biri olarak bu çalışmayı yapmayın. Çünkü bazen bu çalışmayı yapan insanlar da şu oluyor: "Ya ben birçok sahte benlikten kurtuldum ama böyle içimde bir boşluk var, bir eksiklik hissetmeye başladım, eskiden biraz daha güçlüydüm, şimdibiraz zayıflamış gibi hissediyorum" diyen ve sizi bu yolculuktan alıkoymaya çalışan benlikler vardır. O yüzden bakın, tekrar bu cümleyi özellikle söyleyeyim: Siz gerçek kendiliğinizi kaybetmiş kişiler değilsiniz, gerçek kendinizi unutmuş kişilersiniz. Ama unutmuş olmanız onu kaybettiğiniz anlamına gelmiyor.

O yüzden bazıları sorarlar: "Ya bu benlikleri de bırakırsak dımdızlak kalmayalım, millet bir şeylerle övünüyor, biz böyle benlikleri bırak bırak bırak, ee ne kalacak, biz neyle kendimizi tanımlayacağız, neyle havamızı atacağız değil mi, 'siz nesiniz' denilince ne diyeceğiz biz? İşte ben sahte benliklerden kurtulmaya çalışan biriyim." Hiç de matah bir şey gibi gözükmüyor, değil mi? O yüzden dikkat edin: Siz gerçek kendinizin farkındalığıyla sahte benliklerinizi ayırt etmeye çalışın. Siz müflis birideğilsiniz, siz hiçbir şey olmayan biri değilsiniz, gerçek kendiniziiçinizde saklayan

kişilersiniz. Hem içinizde saklanmış duruyor hem de üzeri örtülmüş. O yüzden diyoruz ki yapacağın şey çok basit: Üzerindeki sahte benlikleri temizle.

Bu kadar. Bakın bütün kalim öğretiler bize bunu hatırlatıyor. Ama biz böyle bir duruma düşmüşüz: Gerçek kendiliği de arıyoruz, bir yerde bulacağız veya bir kitap okuyunca bulacağız — hayır, hiçbir kitap size gerçek kendinizi gösteremez. Ama size sahte benliklerden bahsedebilir ve size onları hatırlatabilir. Ve o yüzden neye dikkat etmelisiniz? Sahte benliklerinizi size hatırlatan ve asla sizi sahte benlikler üzerinden tanımlamayan bir şey okuyun. Yoksa "değerini bilmeyen insanların arasında oturma, değerini bilen insanları bul" yapma; ya değerini bilen insanlar hiç düşünmüyor musun, ben niye değerini bilen insanlar arıyorum ki, değerliysem zaten değerliyim, ne arıyorum değerini bilen insanları, ne yapacağım onları, bağlayacak mıyım? Neyle bağlıyım? Takdir ederek bağlıyım, şununla bağlıyım, bununla bağlıyım, karizmatik biriolayım ki öyle bağlıyım. Ben salak mıyım acaba? Hani bazı insanlar diyor ya "sen benim aklımla dalga mı geçiyorsun" diye. Oradan salak mı görünüyorum? Arkadaşlar hepimiz salağız, anlatabildim mi, ama bu salaklıktan kurtulabiliriz. Çünkü bizi salak yerine koyan, aklınızda arayan bir şey var.

Soru-Cevap: İrade ile Gerçek Kendilik İlişkisi

"Hocam ikilemden bahsediyordunuz ya, kendimi önemsiyorum, önemsemiyorum şeklinde. Bu ikilemler insanı direkt bir iç çatışma halinde yaşamaya yazgılı mı kılıyor?

Mesela siz iki tarafı da reddettiniz ama kendi yaşamınızda kararları verirken bu çatışmayı yaşamaktan kurtulabiliyor musunuz? Çünkü aslında gerçek kendimizikeşfederken sanki hep verdiğimiz kararlar yoluyla bunu yapıyoruz."

Hayır. Gerçek kendimiz kararlarımıza, yaşadıklarımıza, muhatap olduğumuz tutumlara, başarılarımıza veya başarısızlığımıza bağlı değil. Gerçek kendilik... bağlı da, irade mesela: Gerçek kendilik senin iradene de bağlı değil yani, senin iradenin tercihine de bağlı değil. Sen en fazla şunu diyebilirsin iradenle: "Gerçek kendilik diye bir şey yoktur, böyle spiritüel uydurmalardır bunlar, birileri böyle insanları manipüle ediyor" diyebilirsin. Bu bir irade sorunudur. Bunu dediğinde gerçek kendiliğin ortadan kalkmaz ama, sadece onu görmemeye kendiiradenle mahkum etmiş olursun kendinio kadar.

O yüzden evet, dediğin şey biz hep o ikilemlerin içine sokularak sanki hayat yaşanmak zorunda, başka bir çaremiz yokmuş gibi. Mesela "kendine değer veriyor musun vermiyor musun?" Altına sorduğun zaman kendine değer veriyor musun vermiyor musun, "sana tabii ki veriyorum" falan mı diyor. Altın altındır. Kendine değer vermekle vermemek arasında onun varlığı değişiyor mu? Değişmiyor. "Ya ben kendime değer veriyorum, bundan sonra kendime değer vereceğim, daha önce hiç vermiyordum, şimdi kendime değer vereceğim" — sen hikayenin içinde dolanıyorsun. Sen gerçek değerini fark et, onun "ben çok değerliyim" demesine gerek yok. Veya birionu görmediğinde, biri onu fark etmediğinde değersiz olmak gibi bir durumu yok. O zaman ben niye o ikilemin içine gireyim? "Kendini değerli mi hissediyorsun, değersiz

mi?" Bu öyle bir çukurdur ki, tepesine çıksan da bela dibinde olsan da bela. Çünkü tepesine çıktığında onu korumak zorunda kalacaksın.

Sisifos Efsanesi ve Değer Arayışının Tuzağı

"Çok güzel ve alımlı bir kadınım" veya "çok yakışıklı bir erkeğim" — vardı hep bizim geçtiğimiz dönemde Alain Delon'lar, bilmem kimler vardı, şimdi başkaları var. "Bakın abi Alain Delon'a, şimdi kendini bilmez, tabii ki çok değerliyim, bütün kadınlar bana baktığında" der. Ne oldu? Bak, bir zaman sonra sen de kendine bunu atfediyordun, bir zaman geliyor iniyorsun. Bu, zannedersem Albert Camus'un Sisifos Efsanesi'dir, bir şey değil aslında — bu Yunan efsanesidir ve çok doğrudur. O efsanede der ki: İnsanlar bir dağın tepesine bir kayayı çıkarmaya çalışırlar, bunu başarmaya çalışırlar. Ama bu zirve öyle bir yerdir ki, oraya çıkardığın an öbür tarafa, öbür yamaca düşer. Ve insan sürekli bunun içindedir.

Aslında Yunan bilgeliği diyelim, niye böyle bir mitoloji üretmiş? Sana bu cehaletianlatmak için: Bu ikilemden çık, bu ikilem bir sopanın iki ucu gibidir; ben bir şey üzerinden kendimi değerli hissetmeye çalışırsam, değişken bir şey üzerinden, aynı değişken üzerinden bir gün değersiz hissedeceğim. "Ben çok güzelim" — var mı bir kadın, işte birileri onun ayakkabısından şampanya falan içiyorlarmış bir zamanlar, kadıncağız bir fakirlik içinde öldü; ister saraylarda ölsün fark etmez, orası önemlideğil. Peki bu bir değer mi? O zaman kendini değerli hissediyorsun, o zaman mübarek olsun derim; değerli hissettiğin kadar en son bir gün değersiz hissedeceksin, neden? Çünkü sahte bir zeminde bir ikilemin içine kendini soktun ve onun üzerinden varoluş arıyorsun. Bu büyük bir tuzaktır.

Sana bunu, o güldür güldür şovdaki eşofmanlı Şevket Hoca'nın deyimiyle, "Yunan mitolojisiyle anlattık, Fars mitolojisiyle anlattık, Kur'an'la anlattık, İncil'le anlattık, Tevrat'la anlattık, hepsiyle anlattık" — niye anlamıyorsun? İçeride bir şey anlamak istemiyor. "Tamam da önce bir parayı bulayım, ondan sonra düşünürüz" diyor. Sen diyorsun ki bak, parayı bulunca bu para sana bir şey katmayacak ama kendinialdatıyorsun. Ama diyor ki "hele bir parayı bulalım, ondan sonra düşünürüz" — yapacak bir şey yok. Diyorsun ki bu güzelliğinle çok değerli hissediyorsun veya bu yakışıklılıkla kendini çok değerli hissediyorsun ama dikkat et, bu sahte bir şey. "Ya bırak şimdi tadını çıkaralım, ağzımızın tadını bozma" diyor. Ben de "mübarek olsun" diyorum, sen bilirsin, bunu birilerine demiyorum, başta kendime söylüyorum. Kendiiçimdeki sahte benlikleri keşfedip bırakmaya çalışıyorum. Herkes kendi üzerinde çalışmalı, yoksa başkasına odaklanmak da bir başka sahte benlik tuzağıdır. Dersin ki"bak bunun sahte benliği" — sen kendi sahte benliklerine bak, sen niye başkasınınkiyle uğraşıyorsun? Tamam, o isterse rica eder veya seninle konuşur, seninle bir konuyu müzakere eder, paylaşırsın. Ama milletin sahte benliklerinisaymakla sen bir yere varamazsın. "Benimkiler çok az, sizinkiler çok" — manasız bir şey, buraya dikkat etmek gerekir.

*Kapanış: Son Söz*

Son söz: Hiçbir şey üzerinden kendini tanımlayan, seven, onaylayan, önemseyen benliklere kapılmayın, hepsi sahtedir. "Ben önemliyim" — bırak bu hikayeleri. Önemliolan bir şey var içinde ama ona "o sahte benliklerle ben" demeyen; o, Allah'ın sana üflediği ruhtur. O çok önemlidir, o çok değerlidir, o çok kıymetlidir. Ama ona da sahte benliklerinle sahiplenme. Allah biziinsan yaratmış, tamam, bak insan yaratmıştı ama bununla böbürlenme, taşı insan yapan seni taş yapabilir. "Peki şükrediyorum" — egoistçe. Allah'ın sana verdiği bir şeyle övünme, böbürlenme, çünkü bak, Allah'ın verdiği şeyle bile sahte bir benlik üretebilirsin, dikkat etmezsen.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sure adı ve ayet numarası belirtilerek anılan bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı Kur'an, İncil ve Tevrat'a genel olarak atıfta bulunmuş, ayrıca Miraç ile ilgili bazı rivayetlere (Kur'an'da geçmediğini kendisibelirterek) değinmiştir; bunlar isim verilerek alıntılanan ayetler olmadığı için başlıkta listelenmemiştir.