Nuh Kıssası ve Gerçek Kendilik Gemisi

Kısa Özet

Sohbette Hazreti Nuh, fıtri nefsi; gemi, insanın hakiki kendilik zeminini; Cudi Dağı ise ilahi kendilik merkezini temsil eder. Nuh'un karısı, kendini hayatın değişken durumları (sevilmek, başarı, onay) üzerinden tanımlayan sahte benliğisimgelerken, Nuh'un oğlu, "içeriden geliyormuş gibi" hissettiren ama aslında bize ait olmayan aldatıcı düşünce ve duygu kalıplarını temsil eder. Konuşmacı, insanın kendini böyle değişken şeyler üzerinden değil, "Allah'ın gözünde ne olduğu" üzerinden tanımlaması gerektiğini; buna "din" adını verdiğini vurgular.

Öne Çıkan Vurgular

  • Temel güven, hayatta şu veya bu olacağına dair bir güven değil; gerçek kendiliğin hiçbir olayla artıp eksilmediğiniidrak etmekten gelen güvendir — dalgalar ne kadar yüksek olursa olsun sağlam gemi asla batmaz.
  • Din, tek kelimeyle, insanın kendini neyin üzerinden tanımladığıdır: kendini Yaradan ile tanımlama bilinci dindarlıktır; kendini yaşadıklarınla, ailenle, sosyal geri bildirimlerle tanımlamak ise dinsiz bir benliğin tahakkümü altında olmaktır.
  • Psikolojik düalite (sevme/sevmeme, evet/hayır deme, öfke/şefkat) Kur'an'da "hayvanlardan birer çift" ile temsil edilir; bunlar bize hizmet etsin diye verilmiş araçlardır, otomatik pilotla değil, gerçek kendilik şuuruyla (vicdanla) yönetilmelidir.

Hazreti Nuh Kıssası: Fıtri Nefis ve Vahiy

Biz ağırlıklı olarak burada Hazreti Nuh kıssasını daha içsel, kişiye dönük veya bireysel varoluşumuza dönük yönüyle anlatmaya çalışacağız. Burada Hazreti Nuh neyi temsil ediyor? Fıtri düzeninde olan ve bunu koruması gereken fıtri nefsi temsil

ediyor. Burada ruhsal boyut daha çok vahiy ile temsil ediliyor; yani Allah sürekli olarak Hazreti Nuh'a bir yönlendirmede bulunuyor, onu yanlışlara karşı koruyor. Dolayısıyla burada Hazreti Nuh fıtri haldeki bireysel benliği temsil ediyor diyebiliriz.

Bu noktada tabii ki fıtri benlik bilincimiz bazen yanılabilir. Geçen derste de bahsettiğimiz gibi, Allah Hazreti Nuh'a çocuğuyla ilgili talepte bulunduğunda "ey Nuh, o senin ehlinden değildir, sen cahillerden olma" diyerek onu uyarıyor; ona bir hatırlatmada bulunuyor.

Gemi ve Dağ: Hakiki Kendilik Zemini

Gemi aynı zamanda bizim hakiki kendiliğimizin zemini olarak da algılanabilir. Bu zemin bazen kutsal metinlerde veya böyle mitolojik hikayelerde bazen bir gemiolarak, bazen de bir dağ veya büyük bir kaya olarak temsil edilir. Nuh kıssasında bu ikisini de birlikte görüyoruz: hem bir gemi var, hem de o geminin en son tufandan sonra oturduğu bir dağ var. Ona biz işte Cudi diyoruz; ama o da aslında bir dağ olarak tanımlansa da, bizim buradaki yorumumuzda ilahi kendilik merkezimiz veya ilahi kendilik zeminimiz olarak tanımlanabilir. Yani bir nevi kendimizde hissettiğimiz, kendimizde idrak ettiğimiz bir hakikat düzeyi var — asli bir zemin var. Bir de onun dışarıda temsil edildiği bir dağ var.

Dolayısıyla eğer insan bu anlamda bir gemiye ve bir dağa sahip değilse veya ait değilse, o zaman o tufanın dalgaları arasında zorlanacaktır ve boğulma tehlikesiyaşayacaktır. Yani bir nevi bu yaşadığımız hayatın değişimleri bizlere büyük dalgalar gibi gelir. İşte yaşadığımız şeyler: inişler, çıkışlar, sevilmelerimiz, sevilmemelerimiz, bazen anlaşılmak, bazen anlaşılmamak, bazen hayal ettiğimiz bir projenin iyi gitmesi, bazen normalde iyi gidecek dediğimiz bir şeyin hiç düşünmediğimiz şekilde, hayal etmediğimiz şekilde evrilmesi vesaire. Aslında bunlar nedir? Bunlar deyim yerindeyse alemin bir nevi dalgaları gibidir. Eğer siz bu dalgalarda sağlam bir gemiye sahipseniz, bütün o dalgaların üzerinde o gemide selametle, güvenle yaşarsınız.

Dalgalar Arasında Boğulmamak: Temel Güven

Bu bizim aslında varlığımızda doğal halde var olan temel güvenimizdir. Yani temel güven, hayatta şu veya bu olacağına dair bir güven değildir. Temel güven, gerçek kendiliğimizin değişken olmadığını, gerçek kendiliğimizin herhangi bir olayla veya durumla artıp eksilmediğiniidrak etmekten gelen güvendir. Yani ne olursa olsun senin varlığına bir zarar gelmez. Dalgalar ne kadar yüksek olursa olsun, senin o sağlam gemin hiçbir zaman batmayacaktır, hiçbir zaman sen boğulmayacaksın. Yani sen, tırnak içinde söylersek, kendini kötü hissetmeyeceksin, kendini yokmuş gibi hissetmeyeceksin, kendini çok eksikmiş gibi hissetmeyeceksin, kendini yetersiz hissetmeyeceksin, kendini bu hayatın üstesinden gelemeyen veya gelmekte çok zorlanan biri gibi hissetmeyeceksin. Neden? Çünkü hakikatte öyle değilsin. Ama gerçek kendiliğini unuttuğunda o zaman ne meydana geliyor? O sahte kendilik algıları meydana geliyor.

Nuh'un Karısı: Sahte Benliğin Örneği

İşte bunun bir örneği de orada Hazreti Nuh'un karısı olarak temsil edilen kişidir. Ne yaptı? Kendini bir kısım hayatın değişken düzeyleri üzerinden tanımladı ve fıtri nefs olan, fıtri benlik olan Nuh'a inanmadı. Hani olur ya, "bak senin kaynağın, senin kökenin Allah'tır, senin gerçek değerin öz varlığından geliyor" diyoruz. Ama içimizdekibenlikler ne diyor? "Ya işte tamam, biraz öyle de, ben bana değer verecek biriniarıyorum, bana kendimi değerli hissettirecek bir kimse arıyorum, bana kendimi daha varmış gibi hissettirecek, ayaklarımı yerden kesecek bir insan, bir ilişki arıyorum" veya "bir başarı arıyorum, şu başarıyı elde edersem, şu etkide bulunursam, insanlara kendimi dinletirsem, insanlar benim dediğimi dikkate alırlarsa o zaman kendimiiyihissediyorum." Ama kimse beni dikkate almıyorsa böyle sanki "etkisiz eleman" gibigeliyor. İşte bu nedir? Bu sahte benliktir. Ve bu mutlaka bir gün boğulacaktır, bunun kurtuluşu yoktur. Çünkü o kendini yaratılışın değişken zahiri düzeyine odaklamıştır.

Dünya Hayatının Dış Yüzüne Takılmak

Hani Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle onlar dünya hayatının dış yüzünü görürler ve onunla kendilerini memnun kılmaya çalışırlar; dünya hayatının dış yüzüyle memnun ve mutmain olmaya çalışırlar. Ve ilginçtir, Kur'an şunu söylüyor bize: böyle olanları kendihallerine bırak. Çünkü o bir bataklıktır. O sürekli değişen — işte "bugün gencim," yanien fazla 20-30 sene sonra yaşlanacağım; peki ne olacak o gençlik dalgası üzerine binmiş olan egon? 30 sene sonra nereye oturacak? Cudi Dağı'na mı oturacak? Yok, ümitsizlik çukuruna oturacak. Anlatabiliyorum arkadaşlarım. Nereye oturabilir? Ümitsizlik çukurlarından birine düşüveriz. "İşte başarılıyım" — bir gün senden daha başarılı biri çıkacak; e nereye oturacak o benlik? Bir başarısızlık çukuruna oturmuş olacak. O yüzden o sahte benlik boğulmaktan başka bir kadere sahip değildir.

Eğer kendinizi dünyadaki herhangi bir şeyin üzerinden tanımlıyorsanız, bu sonunda size küçük veya büyük bir felaket olarak döner. Bu ilişkilerinizde de herhangi bir şey olabilir; yani burada da karşımıza çıkar arkadaşlar.

İlişkilerde Beklentiile Varoluşsal Bağımlılık Farkı

Tabii kiilişkilerimizde ilgi, sevgi, anlayış vesaire bekleyebiliriz; bunda hiçbir mahsur yoktur. Ama ilgi görmezsem, sevildiğimi hissetmezsem, değerli olduğumu hissetmezsem kendimi çok kötü hissediyorum — kendimi kötü hissediyorum dediğiniz an siz kendinizi o beklentinin üzerine bina ediyorsunuz demektir. İşte problem olan şey budur. Yoksa tabii kiilişkilerimizde, arkadaşlık ilişkilerimizde, dostluk ilişkilerimizde, evlilik ilişkilerimizde ilgi, sevgi, şefkat, anlayış tabii ki bekleyebiliriz; bu doğal bir bekleyiştir. Ama bu bekleyiş varlığımızın merkezi haline gelmemeli. Olmadığında bunu bir varoluşsal derde dönüştürmemeliyiz.

Zaten dikkat ederseniz Hazreti Nuh da bunu gösteriyor değil mi? Hani deyim yerindeyse karısı gemiye binmediğinde "ben aleme ne diyeceğim, millete ne diyeceğim, işte karısını bile ikna edememiş" falan hikayeleri doğuyor mu? Veya "karım beni niye dinlemiyor" falan hikayesi doğuyor mu, "eşim niye beni anlamıyor" hikayesi doğuyor mu? Doğmuyor. Tabii kiiçimize baktığımızda bu nedir? Bize bu tür

sahte varoluş hikayeleri anlatan benlikler bunlar. Ve bunun daha merkeziolanlarından bahsediyoruz.

Merkezi Sahte Benlikler: "Nuh'un Karısı" Hükmündeki Algılar

Yani ağırlıklı olarak mesela kendimizi nerede tanımlıyoruz, bir bakalım. Ağırlıklı olarak kendimizi tanımladığımız noktalara bakalım. Neyin üzerinden kendimizi daha çok tanımlıyoruz? Bu, tırnak içinde söylüyorum, çok olumlu bir alan gibi de görülebilir, çok olumsuz bir alan gibi de görülebilir. "İşte hayatta hiç kimse tarafından sevilmedim, ne kadar kötü bir kaderim var" diyorsan, bu sahte bir benliktir. Veya "işte sürekli kendimiispat etmeye çalışıyorum ama bir türlü tam olarak edemiyorum, edebilsem mutlu olacağım, edemediğim için de hep içimde beni sürekli kemiren bir durum var, bir duygu var, bir düşünce var" diyorsam, işte bunlar bir nevi Nuh'un karısı hükmündekibenliklerimizdir. Ve bu benlikler, dikkat edin, bizi kendilerine tabi kılmaya çalışırlar; biz de onları sürekliikna etmeye çalışırız. "Ya işte bak seviliyorsun, seni seviyor" falan. Hani bazen olur ya böyle bir çocuk diyelim: "işte anne baba, siz beni sevmiyorsunuz." "Ya olur mu canım, biz seni çok seviyoruz." Halbuki aslında orada bir sahte benlik vardır — o çocukta değil mi? O çocuk kendi varlığının farkındalığını nihai olarak idrak etmelidir; onu idrak ettiğinde gerçek kendinin zaten sevilebilir ve değerli olduğunu da idrak edecektir.

Dolayısıyla burada bizi sürekli alt etmeye çalışan, bizi sürekli yaratılışın değişken düzeyinde tutmaya çalışan benliklere karşı uyanık ve dikkatli olmalıyız. Mesela bu bazen "ben her şeyi yaparım, ben her şeyi başarırım" diyen bir benlik de olabilir.

"Benden bir halt olmaz, ben hiçbir şey yapamam, ben başarısız biriyim, ölsem de kurtulsam" diyen bir benlik de olabilir. "Ben hiçbir şey yapamam" diyen, "ben beceriksizim" diyen, elini en küçük bir şeye atmak istemeyen bir benlik hali de olabilir.

"Ben her şeyi başarırım, hiçbir şey benim elimden kurtulamaz" diyen bir benlik de olabilir. Bunlar ikisi de özünde aynı düzeydedir; neden? Çünkü kendilerini değişken şeyler üzerinden tanımlamaktadırlar. O yüzden bunların varoluşsal düzeydekideğerleri aynıdır.

Mesela bakın biri size "kötüsün" deyince, "sen bana ne demek istiyorsun" diyoruz. Ama içinizden bir şey diyor ki "sen çok kötü bir haldesin" diyor, veya "sen berbatsın" diyor, "senden bir halt olmaz" diyor. Nereden geliyor? İçeriden geliyor. İçeriden geldiğiiçin hiç böyle "dur bunu bir tartayım, bu ne diyor, doğru mu diyor, yanlış mı diyor" diye düşünmüyorsunuz bile. Neden? İçeriden geliyor; yani kendinizdenmiş gibi, ehlinizdenmiş gibi geliyor. O zaman kolay kolay şüphe etmiyorsunuz.

Nuh'un Oğlu: İçeriden Geliyormuş Gibi Görünen Düşünceler

Dolayısıyla en çok dikkat edeceğimiz bu iki noktadır: Nuh'un karısı ve Nuh'un çocuğu ile temsil edilen durumlardır. Bizde böyle çok merkezi olan sahte benliklerimiz vardır. Böyle en çekirdek veya en büyük benlik olarak tanımlayabileceğimiz ama sahte bir benlik. Hayatımızın çoğunda etkili olan, hayatımızın belli bir sürecinde yoğun olarak bizi kendimizmiş gibi kandıran, kendimizmiş gibi hissettiren, düşündüren sahte ben

algısı, Nuh'un karısı hükmünde olan bir algıdır. Dediğim gibi bu işte "ben başarılıyım" gibi bir benlik de olabilir, "ben yetersizim" diyen bir benlik de olabilir, "ben şanssızım" diyen bir benlik de olabilir, "ben istediğim her şeyi elde edeceğim" diyen bir benlik de olabilir, "ben çok bilgiliyim, okumadığım şey yok, kırk yıldır şunu da okudum bunu da okudum" diyen bir benlik de olabilir, "benim kafam hiç çalışmıyor, okuyorum okuyorum hiçbir şey anlamıyorum" diyen bir benlik de olabilir. Ama bu benlik merkezibir benliktir, ikide bir ortaya çıkar. Sizin böyle "kendim" diye tanımlayacağınız ama yanlışlıkla kendim diye tanımlayacağınız sahte ben kalıbıdır.

İşte mesela bu "sosyal hayatta itibarlı olmalıyım, insanlar bana saygı duymalı" diyen bir benlik de olabilir. "Ben güçlü olmalıyım" diyen bir benlik de olabilir. "Hayatta hiç hata yapmamalıyım, hata yapmak bana çok kötü geliyor, asla hata yapmamalıyım" diyen bir benlik de olabilir. "Hayatta hep böyle iyi şeylerle karşılaşmalıyım, kötü şeylerle karşılaşmaktan nefret ediyorum" diyen bir benlik de olabilir. "İşte kimse benikandırmamalı, kimse benim aklımla alay etmemeli, aldanmamalıyım" diyen, hani o Hababam Sınıfı'ndaki bir hoca gibi "kimse kopya çekemez" diyen bir benlik de olabilir. Bütün bunlar sahte, merkezi ben gibiişler. Ve eğer buna dikkat etmezseniz ömrünüz boyunca bunun vesayeti altında yaşarsınız, bunun tahakkümü altında yaşarsınız ama size tahakkümmüş gibi gelmez. Çünkü o sizi ya koruyan bir şeydir ya da size ileriye doğru idealler gösterip "bak benim sayemde o noktalara ulaşabilirsin" diyen bir benlik de olabilir.

Oğul olarak da neyi yorumlamıştık? Bize aitmiş gibi görünen aldatıcı duygu ve düşünceleri. Bir oluyor, "kendimi kötü hissediyorum" diyorsun. Nereden geliyor bu duygu? Geliyor, geldiği yeri sorgulamıyorsun. Neden oğul ile temsil ediliyor? Çünkü içinizden geliyor gibi geliyor. Yani hani mesela bir kitap okuyorum, bir düşünceye dair bir değerlendirme yapıyorum gibi bir hissiyatınız bile orada olmuyor; neden? İçeriden geliyor. "Ben böyle hissediyorum, ben şöyle düşünüyorum, bu benim düşüncem, bu benim, bu duygu benim, bu davranış tarzı benim, içimden öyle geliyor" diyorsunuz — işte o "içimden" dediğiniz şey bir nevi sizin çocuğunuz gibi görünen aldatıcı düşünce, duygu ve davranış kalıplarıdır.

Gemiyi İnşa Etmek: Gerçek Kendilik Allah'ın Eseridir

O yüzden ne yapmanız gerekiyor arkadaşlar? Hepinizin ne yapması gerekiyor? Şu an mevcut durumda içimizde, tırnak içinde söylüyorum, Hazreti Nuh da var; Nuh'un ilham aldığı rahmani bir meleki, rahmani bir düzey de var. Ama Nuh'a itaat etmeyen bir topluluk da var — itaat eden de var, etmeyen de var. E peki ne yapacağım ben, bu karmaşayı mı kendim diye tanımlayacağım, yoksa bu karmaşayı ve bu kaosu biraz dengelemem mi gerekiyor? Yoksa gerçekten "böyle gelmişim öyle gideceğiz herhalde, ufak tefek makyaj yapacağız, ufak tefek şeyleri düzelteceğiz" mi diyeceğim? İşte "sevilmeden yaşayamam, başarılı olmazsam ölürüm, ömrümden uzun hayallerim var, hayatta hep huzur arıyorum, güç arıyorum, kendimiispat etmeliyim, saygı görmeliyim, anlaşılmalıyım, benim kendimde bir şey yok, biri beni

harekete geçirmeli, biri harekete geçirmeyince ben kendimden harekete geçemiyorum" diyen birçok benliğin hikayesine kendimizi teslim etmiş olacağız.

O yüzden neye ihtiyacımız var? Bir gemiinşa etmeye ihtiyacımız var. O gemi gerçek kendilik gemisidir. Gerçek kendilik Allah'ın emriyle inşa olur. Yani bu ne demektir? Senin gerçek kendiliğin Allah'ın inşa ettiği bir şeydir, Allah'ın var ettiği bir şeydir. Sen kendiniinşa etmeyeceksin, sen kendi kafandan kendiniinşa etmeyeceksin. "Ne olayım?" Hayır. Şunu soracaksın: "Allah beni ne olarak var etti, beni ne olarak yarattı?" Bunu soracaksın. Yoksa "ne olayım, birinin sevgilisi mi olayım, çok başarılı bir iş adamı mı olayım, çok güçlü biri mi olayım, biraz böyle vücut geliştirme yapıp kaslarımı güçlendiren ve hava atan biri mi olayım, ne olayım yani, babamın anamın gözüne mi gireyim, çocuklarımın en sevdiği anne babası mı olayım" — bunları mı düşüneceksin? Yoksa "Allah beni ne olarak yarattı, ben Allah'ın gözünde neyim" midiyeceksin? Anamın gözünde, babamın gözünde, eşimin gözünde, çocuklarımın gözünde, arkadaşlarımın, dostlarımın gözünde neyim değil, ne olayım değil; Allah'ın gözünde ben neyim?

Kutsal metin, vahiy bize bunu mesaj olarak verir. Ne olacaksın demez, seni ne olarak yarattığını ifade eder: "ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, ona bütün isimlerimiöğreteceğim, talim edeceğim, ona birçok şeyi emaneten vereceğim." Bak böyle bir varlıksın, Allah seni böyle var etmiş. Sen "ne olacağım" diye bir arayıştasın ama ne olduğunu unuttuğun için "ne olacağım" arayışındasın. Ne olduğuna, ne olarak yaratıldığına bakacaksın; insanoğlunun varoluş arayışına girmesine gerek yoktur, olduğu şeyi keşfetmesi kafidir.

O yüzden gerçek kendimizi bulacağımız yer ilahi mesajdır. Dolayısıyla gemi Allah'ın sözleriyle inşa olur ve o gemi sensin, senin gerçek kendiliğin o gemidir. Eğer o geminin farkına varırsan, eğer gerçekten farkına varırsan, o gemide hiçbir yabancı unsur kalmayacaktır; hepsi dökülüverecektir üzerinden.

Putperest Benlikler ve Evrensel Putlar

İşte bunun hikayesi aslında bize anlatılıyor. Ve burada ne var? Hz. Nuh uyarır ve bir kavim onu asla dinlemiyor. Hatta diyorlar ki, işte bizim putlarımız var; mesela bir putun adı sevgi putudur mesela, bir putun adı yardım putudur — dört beş tane böyle puttan bahsedilir. Bunlar evrensel putlardır: "var olmak istiyorum, güçlü olmak istiyorum, sevilmek istiyorum, anlaşılmak istiyorum, etkili olmak istiyorum." Bütün bunlar nedir? Aslında putlarımızdır.

Diyeceksiniz ki "şimdi biz başarılı olmayalım mı?" Hep böyle yanıltıcı çağrışımlar gelir ben böyle deyince. Bu değildir arkadaşlar. Başarılı olup olmamak mevzu değildir, mesele değildir. Senin kendini başarı üzerinden inşa etmen, kendini başarı üzerinden tanımlaman günahtır. Sevilmek güzel bir şeydir; peygamberin ashabı peygamberiseviyordu, kötü bir şey mi? Hayır, güzel bir şey. Ama peygamber kendini ashabının kendisini sevmesi üzerine bina etmedi. Bilgi güzeldir ama kendini bilgi üzerinden, zahiri malumat üzerinden inşa etmen doğru değildir. Dolayısıyla bu anlamda

putperest olan benlikleri bırakmamız gerekiyor. Zaten onları gemiye alamayız; zaten gemiye alırsak gemi bizi terk eder, gemi bizi bırakır. Neden? Çünkü onlarla o gemiyürümez, gemide isyan çıkar, gemi gemi olmaktan çıkmış gibi görünür. Hakikatte gemiye bir şey olmaz ama sen o gemiyi unutursun ve karmaşık bir halde bulunursun. O yüzden ne yapman gerekir? O gemiye kimleri alacağını, kimleri almayacağını ayırt etmek zorundasın. Eğer o ayrımı yaparsan, o zaman gemiyi fark etmiş olursun.

O gemi bizde inşa edilmiş halde vardır arkadaşlar. Yani o "inşa etme süreci" dediğimiz şey, bizim henüz hakikatiidrak etmemiş bilincimizin gözüyle hikayenin anlatılmasıdır; yoksa o gemi bizde inşa edilmiş halde vardır. Yani o gemiinşa edilmeyecektir, inşa edilmiş halde vardır. Onun "inşa edilmesi" gerçek anlamda onun farkında olmayan bilince bu olayı anlatmak içindir. Yani diyor ki Allah, "bize kendiiçindeki gemiyiinşa et" — aslında en son bir bakacaksın ki gemi Allah tarafından inşa edilmiş. Ve o gemiye almaman gereken yolcular var; almaman gerekiyor. Alırsan kendini unutursun, alırsan gemiyi kaybetmiş olursun, gemiyi unutmuş olursun.

Çöl Örtülü Bahçe Metaforu

Ben onu hep şuna benzetiyorum. Şöyle bir örnek vereyim: böyle çok canlı bir bahçe düşünün, her türlü meyve, ağaç, çiçek var. Ama diyelim ki beş metre üzerine çok büyük, binlerce metrekare bir bez örtmüşsün ve bezin üzeri de bir çöl görüntüsüne sahip. Yani çöl resmi olan bir bezle bütün o bahçeyi 5 metre yükseklikte örtmüşsün. Şimdi üstten bakarsan ne görürsün? Bir çöl görüntüsü görürsün. "Ne vardır orada?" diye sorduklarında "çöl var" dersin. Ama aslında o çölün örttüğü yemyeşil, rengarenk bir bahçe vardır. Bizim durumumuz aslında buna benziyor. Dolayısıyla o sahte benlikleri alırsanız gerçek kendiliğiniz örtülmüş olur.

Mutluluk-Mutsuzluk Perdesinin Mahiyetini Sorgulamak

O yüzden hayatta her zaman şuna dikkat edin: "mutsuzum" diye bir cümle kurduğunda hemen arkasından sorun: mutluluk-mutsuzluk perdesinin mahiyeti nedir, doğrudan bundan kim sorumludur? Benim mutluluğumu ortadan kaldıran, mutluluğu yok eden bu perde nedir? Bu nasıl bir mutsuzluk perdesidir? Ne oldu da ben mutluluğumun üzerine bir mutsuzluk perdesi örttüm? Ne oldu da ben ilahi kudret ve ilimle çok doğal, faal, aydınlık, nurani olan kendiliğimi böyle beceriksiz, yetersiz, kendine güvenemeyen bir şeyle örttüm? Bu nasıl bir şey? Biraz benim bunu incelemem gerekiyor.

Bundan da korkmayın; yani o gerçek bahçeyi örten perdeden korkmayın, "bir an evvel kurtulmam lazım" demeyin, sadece onu tanıyın. Çünkü arada o gene gelebilir ama onu iyi tanırsanız dersiniz ki "hah, işte çöl perdesi geldi" ve o çöl perdesi bir anda o bahçenin üzerine örttüğü için siz bahçe değil çöl görürsünüz yukarıdan. Veya o perde diyelim ki bir sel resmi taşıyan bir perde; siz oradan baktığınızda sankibahçenizi sel basmış, bahçenizi sel götürmüş diye algılarsınız değil mi?

Peygamberin Örnekliği: Terk Edilmeye Karşı Sarsılmazlık

Bazen diyelim kiişte en iyi arkadaşınız, dostunuz veya eşiniz veya sevdiğiniz biri siziterk eder, bırakır. Siz böyle çorak, mutsuz, sevilmeyen, değersiz biri gibi hissedersiniz kendinizi değil mi? Ve siz bunu o kadar kanıksarsınız ki dersiniz ki "kendimi çok değersiz hissediyorum." Ya sen üç gün evvel değerli hissediyordun; bak bir dalga geldi, değerli hissediyorsun, bir dalga geldi, değersiz hissediyorsun. Sen böyle bir varlık mısın?

Mesela işte peygamberin ashabı peygamberi çok seviyor, peygamber kendini çok değerli hissediyor. Ama üç gün sonra terk ediyorlar, peygamber çökmüş böyle, bir bankaya oturmuş: "ne oldu ya Resulallah?" "Ashabım beni terk etti, çok mutsuzum." Mesela böyle bir peygamber tahayyül ediyor musunuz? Etmiyorsunuz değil mi, olabilir mi böyle bir peygamber? Olamaz. Peki siz niye böylesiniz? Siz niye böyle bir tuzağa düşüyorsunuz? Siz hangi peygamberi takip ediyorsunuz diye sorsam değil mi? Diyeceksiniz ki Hz. Muhammed'i takip ediyoruz. Peki onda böyle bir şey var mı?

Mesela peygamberin babası, peygamber doğmadan evvel vefat etmiş, annesi 5-6 yaşındayken vefat etmiş. Peygamberde böyle "insanın ana babası gibisi yok ya" falan böyle konuşuyor mu? Yok öyle bir şey, böyle bir rivayet duymuş muyuz? Hayır.

Hani benim bir kardeşim vardı — Allah selamet versin — babam ölünce ben 17 yaşındaydım, o 12 yaşındaydı. Böyle deniz kenarında giderken, işte "deniz anası" görmüş falan, bu deniz anası var da demiş anneme, "deniz babası da var mı" demiş. Baba kaybıyla ilgili böyle yoğun bir eksiklik hissedince böyle aklına hep baba geliyor: deniz anası, deniz babası nerede? Deniz babası yok. Şimdi bakın dikkat edin, hayatta yaşadığınız bir olayın sizin varlığınızı, varoluşunuzu ve kimliğinizi oluşturma tehlikesi vardır. Hayatta en çok dikkat edeceğimiz şey budur. Yaşadığım bir olayın, bir durumun, bir ilişkinin, içine doğduğum ailenin, çevremde karşılaştığım arkadaşlık ilişkilerinin benim varoluşumu ve kimliğimi oluşturma tehlikesi hayattaki en büyük tehlikedir.

"Kendim" diye tefekkür ettiğinde aklına bunlar geliyorsa, orada bir durman gerekir. Hani bizde psikologlar var ya, hemen herkes bu tuzağa düşüyor; ne yapar psikolog da mecburen, "annenle ilişkin nasıldı, babanla ilişkin nasıldı, arkadaşlık ilişkilerin nasıldı" vesaire diyerek ne yapıyor güya? Onun kimliğini açığa çıkarmaya çalışıyor. Peki benim kimliğim bunlarla mı tanımlanan bir şey? Niye Allah peygambere "de kiAllah bana yeter" diyor? Benim kendiliğimiinşa eden şey nedir?

Kimlik Referansımız Ne? Dinin Tanımı

Tabii ki anne babam vardır, iyi tarafları vardır, eksik tarafları vardır; bazısı çok yanlış bir psikolojik düzeydedir, çok narsist olabilir, çok ben merkezli olabilir, kendi dünyasına dalmıştır, seni görmüyordur. Ben öyle anne babalar da gördüm — bir melankoliye girmiş, bir depresyona girmiş ama kronik depresyon; çocuğunu görmüyor yani. Görmüyor derken, kendi sorunlarına, kendi hikayesine o kadar kapılmış ki çocuğunun varlığını, onun kimliğini, onun değerini, onun ihtiyaçlarını fark edemiyor. Kötü bir insan değil ama fark edemiyor; var böyle insanlar tabii ki oluyor, zaman zaman bizde bile olmuş olabilir.

Ama benim dikkat etmem gereken şey nedir? Hadi çocuklukta bunu anlayamazsın, hani 3 yaş, 5 yaş, 10 yaş, hadi 15 yaşa kadar göremeyeceğini düşünebiliriz. Ama eğer gelmişsen artık 16, 17, 18 yaşına, artık şunu kendine sorman lazım: ben kendimi hangi referansta tanımlıyorum? Yani benim varlığımın tanımlayıcısı nedir?

Ben kendimi ne üzerinden, hangi referans üzerinden tanımlayacağım? Anne, baba, sosyal çevre, etnik kimlik, yaşadığım olaylar bunların üzerinden mi tanımlayacağım, yoksa "Allah ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, ona isimlerimi talim edeceğim ve onu yeryüzüne gönderip ona fıtratının değerleriyle yaşama deneyimi yaşatacağım" böyle mi kendini tanımlıyorsun? Nereden tanımlıyorsun, referansın ne?

Bakın, din aslında tek kelimeyle budur: insanın kendini neyin üzerinden tanımladığına göre ya dindarsındır ya da dindar değilsindir — ibadet edip etmediğinden bağımsız olarak söylüyorum bunu arkadaşlar. Din budur. Dindar olmak ne demektir? KendiniYaradan ile tanımlama bilincidir. Dindar olmama nedir? Kendini yaşadıklarınla, anne babanla olan ilişkinle, sosyal hayatınla, maddiimkanlarınla, ilişkilerinde aldığın geribildirimle, hayatta yapıp etmek istediğin şeylerle kendini tanımlamandır.

Mesela "hayatta hayal ettiğim hiçbir şey olmadı, çok mutluyum, hiç problem yok, ben elimden geleni yaptım ama şartlar el vermedi" diyebiliyor musun? Diyebiliyorsan dindarsın. Diyemiyorsan dinsiz bir benliğin tahakkümü altındasın — sana "dinsiz" diyemem ama dinsiz bir benliğin tahakkümü altındasın, dünyevi bir benliğin tahakkümü altındasın. "Ben anne babası tarafından sevilmemiş biriyim" diye kendinitanımlıyorsan, sen dinsiz bir benliğin tahakkümü altındasın. "Hayatta istediğim ve elde etmeye çalıştığım hiçbir şey olmadı, bundan dolayı o kadar öfkeliyim, o kadar mutsuzum ki" diyorsan, çok dinsiz bir benliğin, çok zalim bir benliğin, çok Nemrut, çok Firavun bir benliğin tahakkümü altındasın. Buraya dikkat etmen gerekir çünkü sen o değilsin, böyle bir varlık değilsin. Ve böyle bir varlık olduğun zannına onay verdiğin müddetçe asla ve asla selamet sahiline ulaşamazsın.

Hayvanlardan Birer Çift: Psikolojik Düalite

Hayatın bazen boğulduğun, bazen nefes aldığını düşündüğün durumlar olarak devam eder. Peki, Nuh kıssasında bahsedilen hayvanlardan birer çift nedir? Gemiye hayvanlardan birer çift almış. Bunlar insan psikolojisinde ve bedeniyle bağlantılı olarak bazı içgüdüler olarak tanımlayabileceğimiz ama daha çok insan psikolojisinde var olan dualist, yaniiki kutuplu duygu ve düşüncelerdir. Mesela kerih bir şeyden hoşlanmam değil mi? Psikolojik düzeyde kerih olan, hoş olmayan bir şey benim duygu dünyamda hoşnutsuzluk oluşturur. Veya diyelim ki bir şey zahiri dünyada doğrudur veya yanlıştır. Mesela aşırı su içersem — su iyi bir şeydir ama aşırılaştırırsam bu bedenime uygun değildir, ve ben fazla su içmeyeceğim derim ama ihtiyacım olan kadarını da alırım. Burada ne vardır? Bir dualite vardır, bir çift kutupluluk vardır. Ve kişi bu psikolojik düzeydeki bu çift kutuplu mekanizmayı çok iyitanımalı ve bunu çok iyi yönetmelidir.

O yüzden her hayvandan bir çift alınmıştır ve bizler bunları çok iyi yönetmeliyiz. Mesela diyelim ki beni öldürmeye, zahiren beni öldürmeye gelen birine karşı ben

mücadeleci olurum ama onun dışında şefkatli, barışsever, anlayışlı ve sahipleniciolurum. Bakın bu nedir? Psikolojik düzeyde bir dualitedir. Veyahut da diyelim ki zararlı veya zehirli şeyleri tercih etmem, derim ki bunları yemiyorum, ama faydalı ve uygun şeyleri uygun ölçüde yerim. Dolayısıyla bu dualite olarak, iki kutuplu olarak bana verilmiş psikolojik mekanizmayı bilinçli bir şekilde yönetirim.

Mesela evet, insan psikolojisinde sevgi ve nefret diyeceğimiz — ama nefret yerine "sevmeme" dememizin daha uygun olacağı — bir ikililik vardır değil mi? Mesela ne deriz? Ben kabalığı sevmem, tabii ki nezaketi severim; sakin ve objektif konuşulmasını severim, dürtüsel ve temelsiz konuşulmasından hoşlanmam; objektif konuşmaya çalışırım, sübjektif konuşmamaya dikkat ederim. Zahiri olarak belli bir ölçüde böyle hoşlanmayacağım şeyler de olur, daha hoşuma gidecek şeyler de olur. Bunlar nedir arkadaşlar? Bunlar psikolojik düzeydeki çift kutuplu düşünce, duygu ve davranış imkanlarımızdır. Mesela bazen eyleme geçeriz, bazen eyleme geçmemeyitercih ederiz; bazen hızlı hareket ederiz, bazen daha yavaş hareket ederiz değil mi? Nedir bunlar? Bunlar bize verilmiş olan psikolojik düzeydekiimkanlardır. O yüzden bunlar hayvanlar olarak tefsir edilmiştir. Yani bunlar senin gerçek insaniyetinin alanı değildir aslında; bunlar sana hizmet eden imkanlardır, sana hizmet etmesiiçin verilmiş imkanlardır.

Dualiteyi Yönetmek: Nasreddin Hoca'nın Sazı

Tabii bunlar şöyle: bunlar sahte benliklerin emrine girerse o zaman zaten sahte hale geliyorlar, veya sen hayatın tek kutuplu bir versiyonuna kayabiliyorsun. Mesela diyelim ki bir zaman geliyor hiç kimseye "hayır" demiyorsun, bir zaman geliyor her gelene "hayır" diyorsun. Bir zaman geliyor herkese güveniyorsun, bir zaman geliyor kimseye güvenmiyorsun diyelim. Nedir bunlar mesela? O çift kutupluluğu bilinçliyönetememektir; farkındalıklı halde yönetememe durumudur. Bunlar aslında, tırnak içinde söylüyorum, gerçek anlamda bir iradeye sahip değillerdir. Bunlar yönetilmesigereken, doğru bir biçimde, ölçülü bir biçimde, farkındalıklı bir biçimde, yerine göre uygun ölçüde kullanılması gereken imkanlardır, araçlardır aslında bunlar.

Bakın bize Allah "hayır" diyebilme imkanı da vermiş, "evet" diyebilme imkanı da vermiş. Peki bunu nerede, ne zaman, ne kadar kullanacağımı nereden tespit edeceğim? İşte onun için bir üst bilinç gerekiyor. Yoksa bir kalıp oluşturuyorum: "herkese hayır diyeyim" diyorum, bir zaman herkese hayır diyorum, sonra bakıyorum hayatı bazı yerlerde problemli hale getiriyor, bu zaman diyorum ki "herkese evet diyeyim o zaman."

Hani hep anlatıyorum ya Nasreddin Hoca'nın hikayesini: hocaya sazı vermişler, o da sazı almış, böyle sağ elini tek bir noktaya odaklamış ve sabitlemiş. Demişler ki "millet bir yukarı bir aşağı elini götürüp getiriyor, sen niye böyle aynı noktada sabit tuttun?" Demiş ki "herkes bu noktayı arıyor." Anlatabildim mi? Bu nokta nedir? Bu nokta denge noktasıdır. Yani bir şeyin yerinde zamanında uygun bir biçimde kullanılmasıdır, otomatik bir biçimde kullanılmamasıdır.

Bakın biz hayvanları otomatize edebiliyoruz değil mi mesela? Hani atıyorum, mesela bakıyorsunuz inekleri öyle bir alıştırıyorlar ki, saat beşte çıkıyorlar beslenmeye başlıyorlar, işte akşam şu saatte hepsi sütlerinin sağılması için süt sağma makinelerine koşuyorlar. Neden? Otomatize edebilirsiniz onları. Bize düşen şey bunları böyle otomatik pilota bağlamadan bilinçli bir şekilde kullanmak.

Değişime Rağmen Değişmemek: Nasreddin Hoca'nın Yaşı

Mesela diyelim ki bir insan çok kötü davrandı, yanlış davrandı; dedin ki "bu insanın bu davranışını sevmiyorum." Çok güzel, o davranışını sevmiyorum, o davranışa devam ettiğiiçin de o insandan uzak durmayı veya belli bir mesafe koymayı tercih ediyorum. Bu da güzel. Ama sen diyorsun ki "ben onu sildim, bir daha hiç görmüyorum bile, ondan nefret ediyorum." Ne zaman nefret etmiştin? "20 sene önce." E sonra 20 senedir gördün mü? "Görmedim." Peki nefretin hala niye devam ediyor? Belki o insan değişti, senin hoşlanmadığın davranışı belki değişti. "E ben ne yapayım, değişmişse değişmiştir ama ben değişemem" dersen, bu gerçekçi bir şey olur mu? Olmaz.

Peygamber'e Ebu Cehil'in oğlu yirmi seneye yakın düşmanlık etti, Peygamber de kendini ondan korudu diyelim değil mi? Peki Ebu Cehil'in oğlu yirmi sene sonra Peygamber'in huzuruna geldiğinde, veya Hazreti Hamza'nın ciğerini dişleyen kadın Hint peygamberin huzuruna geldiğinde, peygamber ne yaptı? "Ya ben sizi silmiştim zaten, görmek bile istemiyorum, nefret ediyorum sizden, benim gözümde yok hükmündesiniz" mi dedi? Hayır. Baktı bu insanlar şu an ne diyor, şu an yine İslam'a, Müslümanlara düşmanlık mı ediyorlar diye bakmıyor; bakıyor, "hayır, bunlar yaptığı yanlışın farkına varmış insanlar" diye görüyor. Hatta Hint yüzünü örtmüş, peygamber sesinden tanıyor, "seni tanıdım" diyor — ama orada "seni tanıdım, vurun kellesini" midiyor? Bak: "ne diyorsun" diyor. "Tövbe ediyorum" diyor, "La ilahe illallah diyorum" diyor. "Tamam" diyor: tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.

Bak peygamberdeki o dualiteyi kullanma bilincine bak değil mi? Yoksa "ben zamanında seni silmiştim, sen benim içimde artık yoksun" böyle mi söylüyor? Bu dualiteyi böyle kullanamazsınız. Yani ne demek? Bu dualiteyi otomatik pilota bağlayamazsınız; bu her zaman bir üst bilinçle yönetilmesi gereken bir dualitedir.

Atıyorum, "işte babamı sildim" — sildin de babam değişmiştir belki; veya bakıyorsunuz baba çocuğunu siliyor — sildin de çocuk değişti belki değil mi? Ama sen ne yapıyorsun?

Hani gene bununla ilgili güzel bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır: Nasrettin Hoca'ya sormuşlar, "yaşın kaç?" "Demiş ki kırk." İşte iki sene geçmiş, "yaşın kaç?" "Kırk." Üç sene geçmiş, "kırk." Beş sene geçmiş, "kırk." "Ben" demiş, "sözümü nereyim, ben değişmem" demiş. Ya değişen bir şeye karşı sen değişmeme tavrı sergilersen olur mu bu? Olmaz; böyle yapıyorum dersen, işte kendine karşı haksızlık yapmış olursun.

Öfkenin Sınırı: Hazreti Ali'nin Suikastçısına Adaleti

İşte o yüzden her hayvandan bir çift var ama o hayvanların sahibi var değil mi? "Ben öfkelendim" — ama bak öfken çok gayrimakul, çok aşırı öfkelenmiş olabilirsin kiKur'an'da bize bu konuda birçok uyarı vardır: bir kavma olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Birine çok kızmışsındır nefsani olarak ama ona haksızlık yapamazsın; "sana ekmek yok, sana su yok" diyemezsin.

Hazreti Ali bile ne demiş kendisine suikast yapan, öldürmeye çalışan kişiiçin? Demiş ki "ona asla işkence etmeyin, haksızlık etmeyin, yemesiiçmesiyle ilgili asla bir cimrilik yapmayın; eğer ölürsem çocuklarım benimle ilgili hüküm versinler, yaşarsam ben affeder veya kısas uygulayabilirim, ama ona zulmetmeyin, onu aç susuz bırakmayın." E seni öldürmeye gelmiş olabilir, o onun hatası; "o beni öldürmeye gelmiş diye ben ona öfke ve nefretle aç bırakın, ölsün, ağaç kabuğu yesin mi" diyeceğim? Dememeli. Neden? Çünkü ben bu dualitenin patronuyum, efendisiyim.

Bunlar çok önemli bir şeydir. Bediüzzaman der ki bu melekeler sınırı belirsiz halde insana verilmiştir; yani sınır konmamıştır. Bunların sınırını koyacak olan senin vicdanındır, yani gerçek kendilik şuurundur. Burada vicdan duygusallık değil; gerçek kendilik şuuru, vicdan demektir. Vicdan ve aynı zamanda ilahi vahiy bunları yönlendirir, yönetir ve kontrol eder.

Mesela diyelim ki sahip olma melekesi var değil mi, bir şeye sahip olma? E bunun sınırı var mı? Yok. İşte görüyorsun dünyada öyle insanlar var, 77 ceddine yetecek maddiimkanı var ama hala ne yapıyorlar? Biriktirmeye devam ediyorlar. Neden? Çünkü insanın bu melekelerine tabi bir sınır konmamıştır. Mesela bir insandan öyle nefret edersin ki kanını içmek istersin — o kadar öfke ve nefret duyabilirsin. Bir insana da yanlış bir şekilde köle olacak şekilde sevgi de besleyebilirsin. Peki bunun ölçüsünü kim koyacak? Bunu koyacak olan sana verilmiş bir kendilik bilincidir.

Bununla onun sınırını koyacaksın. Ve aynı zamanda bunları doğru bir biçimde de yönetmiş olacaksın; zaten sana bunun için verilmiş.

Bak Allah ne diyor? Ayette hayvanları sizin emrinize verdik veya sizin istifadenize sunduk diye bir meal geçer. Şimdi bu psikolojik melekeler de böyledir; psikolojik melekeler, ruhsal bilincinize, fıtri kendilik bilincinizin emrine verilmiş şeylerdir. Ama sen bunları otomatik kullanıyorsun. Biri "seni çok seviyorum" diyor, sen de alabildiğine sevgi duyuyorsun; biri "senden nefret ediyorum" diyor, sen de diyorsun ki"sen benden ne kadar nefret ediyorsan ben on katı ediyorum." Bunun ölçüsü ne? Bak sen etki-tepkiyle yaşıyorsun. Peki senin peygamberine öyle mi davranmış? Hayır, senin peygamberin karşıdakine göre davranmamış — rağmen davranmış, karşıdakine rağmen özüne göre. Biz ne yapıyoruz? Ego düzeyinde özümüze rağmen, karşımızdakinin tavrına göre. "Sen bana kaba davranıyorsan ben aptal mıyım yani, benim alnımda aptal mı yazıyor, ben on defa kaba davranırım. Sen bana kötü söz mü söylüyorsun, benim ağzım mı yok ya, ben on defa söylerim ne var ki." Hadi bakalım, çık işin içinden. Sen ne yapmış oldun? Özüne rağmen karşındakine göre, veya egonda oluşmuş olan komplekslere göre veya içindeki yaralara göre hareket ediyorsun. O zaman ne yapmış oluyorsun? Memleket viran hale geliyor, tufan oluyor,

dalgalar arasında boğuluyorsun. Senin ne bir gemin var, ne o geminin üzerine oturduğu bir dağ var. Sen ego dalgaları arasında, sahte benliklerin ego dalgaları arasında gidip geliyorsun.

*Kapanış: Hakiki İnsan Olmak*

İşte Nuh kıssası bizim için bu anlamda çok kıymetli bir kılavuzdur. Gemimde ne var, veya gemime ne almalıyım? Benim fıtratımın içinde ne var ne yok? "Bir şey o an içimden geliyor diye böyle hissediyorum, ne yapayım? Sen de bana öyle hissettirme" — ilişkilerde böyle hikayeler içindeyiz mesela. "Beni öfkelendirme." Peki ben mi seniöfkelendiriyorum, yoksa senin içinde mi bir öfke var? Bir dur, bir bak bakalım — otomatik pilota girmişsin, şöyle olunca şu düğmen tetikleniyor, böyle olunca o öbür düğmen tetikleniyor. E sen nerede kaldın? "Ya işte insan dayanamıyor" — bir de oraya insanı sokuşturuveriyoruz. Sen insan olmaklık noktasında biraz bir şeyleriölçüp tartman gerekir.

Sen "insan olmak" dediğin, hakikiinsan olmak dediğin nedir? Hazreti Peygamber'dir ve onu kendisine kılavuz edinmiş olan kâmil insanlardır; onlar hakikiinsandır. Biz hakikiinsaniyetiiçimizde barındırıyoruz ama onu unutmuşuz; tekrar onu hatırlamaya ihtiyacımız var. Şu anki halimizle tam insan değiliz ki. İçimizde envai çeşit hırs oluyor, kıskançlık oluyor, çekememek oluyor, kendimizi kötü hissetmek oluyor, kendimizideğersiz görmek oluyor. Şimdi bunlar fıtri mi? Yani Allah Adem'i aşağılık kompleksiyle mi yarattı, yetersizlik kompleksiyle mi yarattı? Allah Adem'i ne üzere yarattı ve sen şu an ne üzeresin? Bunları sorup bunların doğru cevaplarını kavradığın zaman işte o zaman sen bu alemde her türlü, olumlu olumsuz her sürece karşı var olabilen, ayakta kalabilen, boğulmayan bir insan olmuş olursun.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı Kur'an'a birkaç kez mealen değinmiştir (dünya hayatının dış yüzüne takılanların kendi hallerine bırakılması, bir kavme duyulan öfkenin adaletsizliğe sevk etmemesi, hayvanların insanın istifadesine sunulması gibi) ancak hiçbirinde sure adı veya ayet numarası açıkça belirtilmemiştir. Bu nedenle bu bölümde spekülatif bir atıf yapılmamıştır.