Nuh'un Gemisi ve Orucun Hakikati
Kısa Özet
Sohbette, Hz. Nuh'un gemisini şehrin düzlüğünde değil bir dağın üzerinde yapması, insanın da kendiliğini değişken, "kum üzerine" kurulu şeylerle (beden, ilişkiler, başarılar, başkalarının onayı) değil, Allah'ın kelimeleriyle inşa edilmiş sağlam bir zeminde aramasına dair bir metafor olarak yorumlanıyor. Oruç ibadeti, insanın beden ve psikolojik düzeyle (yeme-içme, ilişkiler, kimlikler) kurduğu sahte özdeşleşimikırıp, gerçek kendiliğin yalnızca Allah'a ait olduğunu -- kimsenin çocuğu, eşi ya da ebeveyni olmayan, ölümle bile sona ermeyen bir varlık olduğunu -- hatırlatan bir ibadet olarak anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan, doğuştan ve çocukluktan itibaren edindiği şartlanmalarla "çürük bir gemi" inşa eder; bu gemi başkalarının onayına, ilgisine, adil davranmasına muhtaç olduğu için hayatın dalgalanmaları karşısında batar. Gerçek kendilik ise Allah'ın kelimeleriyle -- bir dağın tepesinde, değişkenlikten bağımsız -- zaten inşa edilmiştir.
- Kendiniispat etme ihtiyacı duyan tek canlı insandır; bir kedi kedi olduğunu, bir aslan aslan olduğunu ispatlamaya çalışmaz. Bu ihtiyacın kaynağı çocukluk yaralarıdır ve bu yaraların "tamir edilmesi" değil, gerçek olmadıklarının fark edilmesi gerekir.
- Oruç, insana "sen beden değilsin, yeme içmeyle var olan bir varlık değilsin" hakikatini hatırlatan bir ibadettir; gerçek kendilik kimsenin çocuğu, eşi ya da ebeveyni değildir -- yalnızca Allah'a aittir ve ölümle bile sona ermez.
Giriş: Nuh'un Gemisi Neden Dağın Üzerinde Yapılıyor?
Hoş geldiniz. Geçen iki hafta Nuh kıssasıyla ilgili biraz konuşmuştuk, tamamlamış gibiydik. Burada çok kısa bir şeye değinip, oruç ve orucun ne anlatmak istediğine değinmeye çalışacağız.
Burada Nuh kıssasında Hz. Nuh gemisini bir dağın üzerinde yapıyor. Ve aynı zamanda gemi nihayetinde de bir dağın üzerine oturuyor. Yani gemi bulunduğu şehrin o normal düzlük alanında yapılmıyor. Bu insana ne anlatıyor? Aslında bizim gerçekçi olmayan, hakikate oturmayan, hakiki olmayan bir kendilik hikayemiz var.
Bunu hepimiz doğuştan itibaren ve çocukluktan itibaren yaşadığımız hikayelerle oluşturmuş durumdayız. Bu gerek kendi çocukluk bilincimizin, zihnimizin kurguları şeklinde inşa oluyor, gerekse çevremizdeki anne baba, çevre vesairenin etkisiyle şekilleniyor.
Çürük Gemi: Sahte Kendilik Hikayesi
Burada çok sahte bir hikaye oluşuyor. Yani burada aslında, deyim yerindeyse, çürük bir gemimiz oluyor. Ve biz o çürük gemiyle o şehirde, bu hayatta yaşamaya çalışıyoruz. Bu çürük gemi başkalarının onayına, ilgisine, kabullenmesine, başkalarının yanlış yapmamasına, adil olmasına ihtiyaç duyuyor. Ama bunları görmüyor tabii ki. Bunları görmediğiiçin de burada çok büyük dalgalanmalar yaşıyor aslında.
Aslında hepimiz bazen bir insanın bir sözü -- bazen bu anne baba olabilir, başka biriolabilir -- veya anne babamızın, tırnak içinde, oluşturmuş olduğu bir yaranın hayatımızın ilerleyen safhalarında başkaları tarafından tetiklenmesi noktasında olabilir. Bizler bu durumlarda çok gereksiz düşünce ve duygu tayfunlarına kapılıveriyoruz. Bizi bir anda düşürebiliyor, bir anda bizim kendilik algımızı, varoluşumuzu, değerli oluşumuzu, yaradanın bizim varlığımıza koymuş olduğu değerleri unutmamıza ve, tırnak içinde söyleyecek olursak, "kendimi bir anda kötü hissettim, kendimi bir anda değersiz hissettim" gibi hikayelere kapılmamıza yol açıyor.
O yüzden biz kendiliğimizi, deyim yerindeyse, bir dağın tepesinde, Allah'ın bizitanıttığı sözlerle idrak etmeliyiz. Kendimiziinşa eden şey budur. Allah'ın sözleri biziinşa eder. Zaten etmiştir aslında. Dolayısıyla hani bana kimin ne söylediğiikinciderecede bir şeydir. İzafi düzeyde bir şeydir ve o doğru da olabilir, yanlış da olabilir. O yüzden gerek çocukluğumuzda anne babamızdan başlayarak, gerek daha sonra ilişkili olduğumuz insanlardan başlayarak, çevremizde olan bütün insanların bizimle ilgili algıları, yorumları, değerlendirmeleri ve tutumları bizim kim olduğumuzu her zaman tarif etmez. Hatta bazen hiç tarif etmez.
Şartlanmadan Kaçış Yok, Ancak Bilinçli Yüzleşme Var
O yüzden ne tür bir şartlanmanın içinde olduğumuza dikkat etmek gerekiyor. Eğer o şartlanmayı göz ardı ederseniz, o şartlanma sizi göz ardı etmeyecektir. Siz onu görmezden gelebilirsiniz ama o sizi görmezden gelmeyecektir. Sizi her zaman kendisinin alanına, kendisinin gölgesine düşürmeye çalışacaktır. Ve siz hiçbir zaman
ondan gerçek bir bilinçle kurtulmazsanız, ömür boyu onun etki alanında yaşarsınız.
Bundan kurtulmanın başka bir yolu da olmayacaktır. Ömür boyunca kendinizi o hikayenin içinde hissedeceksiniz. Bazen o hikayeyi bastıracaksınız, o hikayeyi yok sayacaksınız, o hikayeyi çok derinlerde bir yerde saklamaya çalışacaksınız. Ama o bir gün bir şekilde ortaya çıkacaktır.
İşte kendinizi bir bakacaksınız bir olayın neticesinde değersiz hissetmişsiniz. Kendinizi bir olayın neticesinde sanki hiçbir işe yaramayan biri gibi hissetmişsiniz, hiçbir şey yapamayan biri gibi hissetmişsiniz, kendinizi eksik hissetmişsiniz veya kendiniziispat etmeye çalışıyor hissediyorsunuz. Acaba hiç bakmanız gerekmez miöyle bir durumda? Ben kendimi niye ispat etmeye çalışıyorum acaba?
Kendini İspat Etme İhtiyacı: Hayvanlar Bunu Yapmaz
Hani bir kitapta okumuştum: yaniinsan dışında kendiniispat etmeye çalışan yeryüzünde bir canlı yoktur diyordu. Bir kedi mesela, "ben kediyim, ispat edeceğim" diyor mu? Bir aslan aslan olmaklığını ispat etmeye çalışıyor mu? Yok. Yani herkes kendini, kendi varoluşunu idrak ederek yaşıyor. Sen niye bir şeyiispat etmeye çalışıyorsun acaba? Mesela niye bildiğiniispat etmeye çalışıyorsun? Niye güçlü olduğunu ispat etmeye çalışıyorsun? Niye etkili olduğunu ispat etmeye çalışıyorsun mesela? Neyle ispat etmeye çalışıyorsak, neden?
E çünkü çocuklukta bir kısım yaralarımız vardır. O çocukluk yaralarını aslında ne yapmaya çalışıyor ego? Tamir etmeye çalışıyor güya, ama yanlış bir şekilde tamir ediyor. Hatta diyebiliriz ki bu çocukluk yaralarının tamir edilmesine gerek yoktur. Bunlar sadece yanılsamalardır. Bunların gerçek olmadığını fark etmek yeterlidir. Çünkü o gerçek bir yara değildir, hakiki bir şey değildir o.
Psikanaliz ve Sınırları
O yüzden hani böyle bazıları o psikolojik alan üzerinde çok fazla çalışıyor. İşte mesela diyelim ki psikanaliz böyle yıllarca -- beş yıl, on yıl, yirmi yıl -- psikanaliz sürecinden geçmeye çalışıyor ve neyi ortaya çıkarıyor? Sadece yaralarını ortaya çıkarıyor ve diyor ki bunların bilincinde ol. E peki ne yapacaksın? Ya yapacağın bir şey yok, sen bundan ibaretsin diyor. Sadece bunların farkına varıp bunları bastırmadan yaşamaya, bastırmadan yönetmeye çalış gibi bir yol öngörüyor. Neden? Çünkü psikolojik düzeyin dışından bir yerden bakamıyor.
Eğer insan kendine psikolojik düzeyin dışından bakamazsa, ona gerçek anlamda bir aydınlanma, gerçek anlamda bir varoluş, gerçek anlamda bir kendilik bulamayız. Psikolojik düzeyde bir kendilik yoktur çünkü. Psikolojik düzeyde düşünce, davranış ve düşünce örüntüleri vardır. Her biri bir düşüncedir, bir duygudur, bir eylem tarzıdır.
Ama bakın biz ondan ne üretmeye çalışıyoruz? Bir kendilik üretmeye çalışıyoruz -- düşüncelerden, duygulardan ve davranışlardan.
Allah Âdem'i Düşünce, Duygu, Davranıştan mı Yarattı?
Halbuki Allah Âdem'i bundan mı oluşturmuş? Yani Allah Âdem'i yaratırken, "bak git şunları düşün, git şunları hisset, git şunları yap, sonra Âdem ol" -- mesela böyle mianlatıyor kutsal metin? Ve düşünün, niye böyle anlatmıyor? "Biz onu şekillendirdik, bir kıvama getirdik ve onu belli bir kıvama getirdikten sonra ona ruhumuzdan üfledik" diyor. Nerede var düşünce, nerede var duygu, nerede var davranış? Yani biz bir şey yaparak insan olmuyoruz ki. İnsan oluşumuz veya var oluşumuz veya kendiliğimiz Tanrı'dan geliyor.
Halbuki sen kendiliğini neyin üzerinden üretmeye çalışıyorsun? İlişkilerinden, bir şeyleri bilmeye çalışmaktan, insanlardan gelecek duygusal geri bildirimlerden, bir şey yapıp etmekten kendilik üretmeye çalışıyorsun. Böyle bir şeyden kendilik üretilemez ki, böyle bir şey mümkün değildir. Zaten üretmene gerek yok. Zaten üretmeye çalıştığın için bunca hikayenin içinde dolanıyorsun.
İnsanlık bu yüzden büyük oranda kendilikten uzaktır. Ama kendiliğe kavuşan insanlar için biz onlara bazen aydınlanmış diyoruz, ermiş diyoruz, evliya diyoruz, insan-ı kamil diyoruz. O neyi bulmuş? O kendinde Tanrı'yı bulmuş. Veya Tanrı'da kendini bulmanın yanı sıra kendinde Tanrı'yı bulmuş. Çünkü senin gerçek kendiliğin Tanrı'yla bağlantılı bir şey. Budur senin hakikatin. Bu hakikatiidrak ettiğinde ancak kendini bulmuş olursun. Aksi takdirde dalgalanmalar içinde -- yani nedir? Hayatın dalgalanmaları.
Kum Üzerine mi, Kaya Üzerine mi?
İşte mesela "hayat bana hak ettiğim yere gelmem konusunda destek olmadı," tırnak içinde, "şöyle olaylar yaşadım, böyle olaylar yaşadım, şanssızlıklar yaşadım, şunu yaşadım, bunu yaşadım, biri bana böyle dedi, biri bana böyle davrandı" -- bu hikayenin içinde kayboluveriyorsun. Bu hikayenin içinde aslında kendi tufanını yaşayıp ve maalesef gerçek bir gemin olmadığı için -- dikkat edin buraya -- gerçek bir gemin olmadığı için batıyorsun. Hepimiz şu anda Nuh tufanında batıyoruz. Yani hanisuya iyice batmış, dizlerimize kadar durur gibi duruyoruz. Deyim yerindeyse başımızı biraz yukarıda tutup az buçuk nefes almaya çalışıyoruz. İşte birisi bize bir can simidiuzatırsa kendimiziiyi hissediyoruz.
Geçen bir arkadaş dedi ki "işte seni tanıdığıma çok mutlu oldum" falan filan böyle, beni övdükçe övüyor. Baktım kendimde bir kıpırtı bulmadım. Bulamadım, çok şükür kibulamadım. Bulsaydım -- "ya işte bak demek ki ben de bu dünyada bir işe yarıyormuşum, ben de boş değilmişim" falan diye bir hikaye uyduruyor olsaydım içimde, bu üzerinde çalışmam gereken bir konu olurdu. Çünkü benimle ilgisi yoktur.
Yani benimle hakiki ve asli manada ilgisi olan tek şey vardır, o da yaradandır. Bu kadar. Gerisi hayatın etkileşimleridir, bu kadar. Bunu böyle idrak edeceksiniz. Yoksa "şunu duyduğumda kendimi değerli hissettim ama şunu duyduğumda kendimideğersiz hissettim, şunu yaptığımda kendimi değerli hissettim, şunu yaptığımda kendimi değersiz hissettim" -- böyle olmaz.
Enneagram Örneği: Bir İş, Bir Kimlik Değil
Bazen bana derler, "Türkiye'de Enneagram'a çok emeği geçmiş birisiniz." Emin olun kendimle ilgili böyle bir algım yoktur. Bu beni tanımlayacak bir şey olamaz yani. Benigerçek kendiliğimi tanımlayan bir olgu değildir bu. O bir iştir. Bir iş yapıyorsun, bu kadar. Bunun üzerinden kendilik, varoluş, değer -- böyle bir şey yoktur. Eğer böyle bir şeyden değer üretirsem ne olur biliyor musunuz? Ertesi gün biri çıkar, "ben Enneagram'ı daha iyi biliyorum" der. Başlarım onunla tartışmaya veya kendiiçimde hikaye üretirim. Veya işte biri der ki "ben daha çok emek harcadım" -- o zaman onu kendine rakip görürsün, onunla çatışmak zorunda kalırsın. Neden? Çünkü, tırnak içinde Demirel'in deyimiyle, "biz arsamıza gecekondu kondurtmayız" dersin değil mi?
Neden? O senin alanındır, senin varoluşundur. "Türkiye'de şu denince akla sen geliyorsun." Ya başkası gelirse, ya başkası benim o alanımı kapmaya çalışırsa ne olacak? Ben o zaman kendimi ya kötü hissedeceğim, ya hırslanacağım, ya öfkeleneceğim, ya haksızlığa uğramış hissedeceğim, ya aşağılamaya çalışacağım. Bir sürü hikaye üreteceğim.
Neden? Bakın konu birinin bir şey demesi değil. Senin kendini bir şey üzerinden, gerçek olmayan bir şey üzerinden tanımlamış olman.
Kardan Ev Metaforu
Burada gerçek olmayandan kastettiğimiz şuna benzetebiliriz: mesela birisi size dese ki, çabuk eriyebilir bir kardan, diyelim kiişte atıyorum Antalya'da böyle yazın ortasında bir yerden kar getirmişsiniz ve kardan ev yapmışsınız, yani böyle kırk derece kırk beş derece sıcakta siz kardan bir ev yapıyorsunuz. Size ne derler? "Ya bu kadar emek harcayıp boşa vakit kaybetme" derler değil mi? Neden? Çünkü Antalya'nın sıcağında kardan ev yapılmaz yani. Bir anlık böyle bir şey yapmaya çalışabilirsin ama o eriyip gidecektir. Bir anlık sana "böyle bir ev yaptım" hissiyatı verecektir ama o ev eriyip gidecektir.
Şimdi bakın bizim ürettiğimiz kendilik algısı da maalesef böyle. İşte sevilirsen, onaylanırsan, takdir görürsen, işte iyi bir iş yapıp insanların dikkatini çekebilirsen, insanlara faydalı olursan -- bakın bütün bunları içine koyuyorum. Mesela insanlara faydalı olmak kötü mü hocam? Arkadaşlar bunlar kötü değil. Bunların üzerinden kimlik, kendilik inşa etmek kötü. Evlenmek kötü mü? Yok, fıtri bir şey. Sevmek, sevilmek kötü mü? Yok, çok güzel bir şey. Ama sen bunun üzerinden bir kimlik inşa ediyorsun. Sevilirsen varsın, sevilmezsen yoksun. Değer verilirsen varsın, değer verilmezsen yoksun. Neyin üzerinden üretirsen üret, yaptığın şey en basit haliyle cehalettir. Yani yanlış bir yaklaşımdır. Bu yanlış yaklaşımı görmek ve terk etmek gerekiyor.
Yani Hz. Nuh şehirdeki bir şeyden mi -- mesela yok muydu orada acaba gemi? Belkivardı, bilmiyoruz nerede hadise olmuş da, belki karada gemi falan vardır yani. Gemiyidağın başında ve Allah'ın emriyle yapıyor. Tabii ki bunun zahiri yönü vardır ama biz manevi açıdan baktığımız zaman nedir? Sen Allah'ın kelimeleriyle, Allah'ın iradesiyle, ilmiyle, kudretiyle inşa olmuş bir varlıksın. Daha da bu anlamda aslında sağlam olanı temsil ediyor.
Tıpkı Hz. İsa'nın havarilerine dediği gibi: "ben kilisemi veya evimi kayanın üzerine kuracağım." Neden? Çünkü kaya sağlam olan bir şeydir. "Siz evinizi kumların üzerine kurmayın" diyor. Kum değişkenliği temsil eder. Hatta görenleriniz varsa fark etmiştir; mesela böyle gerçek anlamda çölde bir bakarsınız bir kum fırtınası çıkar, bir anda böyle bir tepe düz olmuş, bir düzlük tepe olmuştur. Çünkü sürekli hareket halinde. Hani böyle kumsalda gezenleriniz bilir, ayağınızı batırdınız mı yürürken bile bir şekil oluşur değil mi, çok yumuşaktır. Onun üzerinden bir şey inşa edilmez.
Peki sen neyin üzerinden inşa ediyorsun kendini veya inşa etmeye çalışıyorsun?
Burada tekrar başta hatırlatayım: aslında biz bir şeyi de inşa etmek durumunda değiliz. Biz inşa olmuş varlıklarız. Biz Allah'ın kudretiyle, ilmiyle, iradesiyle var edilmiş varlıklarız. Sadece gelirken çekirdek gibiyiz ve bir goncanın açılması gibiiçimizdekiimkanlar açığa çıkıyor, bu kadar. Biz kendimizi hiçbir şeyle inşa etmemeliyiz.
Değişken olan hiçbir şeyle kendiniinşa etmemelisin. Ediyorsan kendine zulmediyorsun demektir. Ediyorsan mutlaka bir tufana yenileceksin, mutlaka bir tufanın dalgaları arasında mahvolacaksın. Bu kim olursa olsun, hangi etkenle olursa olsun böyledir.
Yarı Meczup Adamın Sözü: Sarsılmayanı Bul
Ben daha önce anlatmışımdır: böyle yarı meczup bir adam bir gün bana şey demişti.
Dedi ki: "baba seni tanımazdan gelse, veya 'artık seniistemiyoruz' dese, veya 'senisokakta bulduk' dese, veya 'sen bizim gözümüzde artık bir hiçsin' dese -- bir bak bakalım içinde bir şey sarsılıyor mu?" Sarsılıyorsa o sarsılan şey sen değilsin demektir. Onu bırak, sarsılmayan bir şey bul. Annenden babandan bağımsız bir şey bul. "Ben kimim, ben kimim" dediğin zaman aklına bu dünya gelmesin, aklına anne baban gelmesin, aklına ilişkili olduğun insanlar gelmesin, aklına yapıp ettiklerin gelmesin, aklına insanların sana nasıl davrandığı gelmesin. Hiçbir şey gelmesin, hiçbir şey. Ve dikkat et, geriye bir şey kalacaktır: o, zamandan, mekandan, ilişkilerden bağımsız olan kendiliğin kalacaktır. Senin gerçek kendiliğin budur.
Bakın Nuh'un gemisi bir dağdan bir dağa konduruluyor değil mi? İşte o da ilahiliğitemsil eder, hakikiliği temsil eder, hakikati temsil eder ve aynı zamanda baki olanı temsil eder, ebedi olanı temsil eder. Sen asla bunların dışında bir varoluş arayışı içine girmemelisin. Bakın bu ilişkilerimizi yadsımak, yok saymak, küçümsemek demek değildir. Ama sen ilişkilerinle var olan bir varlık değilsin. Sen yapıp ettiklerinle var olan bir varlık değilsin. Sen herhangi bir yaratılmış, geçici olan bir şeyle var olan bir varlık değilsin. Allah'ın bize verdiği aslında müjde budur.
Oruç: Beden Olmadığını Hatırlamak
İşte bu aynı zamanda aslında orucun hakikatini bize anlatan bir konudur. Yani oruç bize aslında şunu anlatıyor: sen beden değilsin. Sen yeme içme ile var olan birideğilsin. Sen ilişkilerinle var olan biri değilsin -- bu ilişkiler sadece bir kadın erkek ilişkisinden bahsetmiyoruz, bütün ilişkilerden bahsediyoruz. Sen bir anne, baba, kardeş, arkadaş, dost falan değilsin. Sen bütün bu ilişkilerden bağımsız bir varlıksın.
Bütün bu ilişkileri bir kenara koy. Bütün maddi varoluş dediğin hikayeyi de bir kenara koy, başta beden olmak üzere. Bu bedeniinkar etmek değil bakın. Bedeni kendivarlığımızın temeline koymamaktır. Kendiliğin ayrılmaz bir parçası değildir beden. Beden kullandığın bir enstrümandan başka bir şey değildir.
Bunu çok net olarak ne yapar? Oruç bize anlatır. Yani sen yeme içme ile var olan birideğilsin. Hatta böyle hayal et. De ki böyle öyle bir aç kaldın ki ölüyorsun -- mesela öldüğünü mü düşünürsün, yoksa bedenle olan bağının ayrıştığını mı düşünürsün?
Dikkat et. Allah ne diyor oruçla? "Sen" diyor, "yeme içmeyle var olan, yeme içme üzerinden hayatiyetini ve varoluşunu devam ettiren bir varlık değilsin." Bak bu beden sürekli değişiyor. Sen bu değişen beden üzerinden mi kendini tanımlıyorsun? Bu değişen beden üzerinden mi varlığını tanımlamaya çalışıyorsun? Bak sürekli değişen değil mi? İşte dünyaya gelirken iki üç kiloydun, şimdi şu kilodasın, şu boydaydın şu boya geldin, işte yaşlanınca boyun kısalıyormuş -- bir sürü hikaye var değil mi? Şimdisen bunun üzerinden mi kendini tanımlayacaksın?
Bunun üzerinden mi bir kendilik algısı oluşturacaksın ki sonra da bir gün tamamen terk edeceksin? Tamamen bir gün bırakacaksın bu bedeni. Bunun üzerinden mikendiniinşa ediyorsun? Ne diyeceksin bu durumda? "Ya hocam zaten başka bir şeyimiz de yok" falan mı diyeceksin acaba? "Bununla kendimi ancak gösterebiliyorum" mu diyeceksin? İşte oruç sana bir yanılsamanın farkındalığını getiriyor. Dikkat et, beden değilsin. Bedeni kullanan ruhsal bir varlıksın. Sen kendinibedene oturtma, sanki her şey bedeninmiş gibi, "bedenim olursa varım" gibi.
Toprağa mı Döneceğiz?
Hatta bakın biz o kadar bedene indirgenmişiz ki, Müslüman bir toplum olduğumuz halde, ölünce toprağa gireceğimizi zannediyoruz. Değil mi? Ölünce toprak olacağımızı zannediyoruz. Bakın bu çok yaygın bir şeydir. Halbuki bu Kur'an'ın tamamen yadsıdığı bir şeydir. Kur'an bu yaklaşımı onaylamıyor. "Her nefis ölümü tadacaktır ve ona döneceksiniz" diyor. Allah toprakta mı yani? Ve "her şey aslına rücu eder" diyoruz. Senin aslın ne? Aslın topraksa, evet, doğru, toprağa gideceksin. Ama senin aslın toprak mı? Allah toprağı şekillendirip miinsanı tamamladı? İnsan topraktan yaratıldı -- yaratılma burada şekillendirme manasındadır.
İnsan nasıl insan oldu? Bu soruyu sormaya ihtiyacımız var. Allah insanı nasıl insan yaptı? Veya insan dediği şey Allah'ın nesi? Bak ne diyor: "onu önce topraktan şekillendirdim, sonra tam bir kıvama geldiğinde ona ruhumdan üfledim" diyor. Pekibiz bu cümlenin son kısmını ne kadar anlamaya çalışıyoruz? Allah bize ruhundan üflemiş. Mesela bunu oturup her gün üç dakika beş dakika hatırlamaya ihtiyacımız var. Allah bana ruhundan üflemiş. Ne demek bu? Bu nasıl bir şeydir? Bana ne anlatıyor bu cümle?
*Ebediyet Arzusu: Ruhun İzi*
Sana ruhundan üflemiş. Var mı o ruhundan üflemişliğinin bir eseri senin üzerinde? Evet var: bak, ebediyet istiyorsun. Ebediyete dair bir iştiyakın var. Vicdanını iyice
dinlesen, sınırlı ve geçici olan hiçbir şey tatmin etmiyor. Neden? Çünkü Allah ruhundan üflemiş. O yüzden bir ebedilik arzusu var, o yüzden bir ölümsüzlük hissiyatı var. Ölümsüz olmak istiyorsun. Peki niye ölümsüz olmak istiyorsun? Eğer kaynağın topraksa, çamursa, niye ölümsüzlük arzusu gibi bir arzu var acaba? Niye vicdanın ebediyet arayışında? Çünkü içinde ebedi olan bir şey var ama onu unutmuşsun. Sadece onun bir neviizi kalmış. O da ne olarak sende işliyor? Ebediyet arzusu olarak işliyor. Ne kadar sevilsen aslında bir eksiklik gibi hissediyorsun, daha çok sevilmek istiyorsun, hep daha istiyorsun. Niye? Çünkü sonsuz bir andan gelmişsin, buna iştiyakın var, bu yüzden. Ama sen onu yanlış bir yerde arıyorsun. Bunu arayıp bulacağımız yer, bunun kaynağıdır. Bunun kaynağında bulabiliriz.
Yoksa mesela faniinsanların sevgisi tabii ki kıymetlidir. Ama ben bugün beni seven bir insana birkaç tane hata yapayım, birkaç yanlış yapayım, hemen sevgisi azalacaktır. Neden? Çünkü o insan hakikaten sevmiyor. Hakiki sevmek nadirdir. Pekibiz bunu insanlardan bekleyebilir miyiz -- tırnak içinde söylüyorum, insanların genelinden bekleyebiliriz -- bekleyemeyiz. Ancak ermiş insanlardan bekleyebiliriz. Sen ermiş bir insana kötülük bile yapsan o sana dua eder. Neden? Çünkü o gerçek kendinin idrakinde. Onun sevgisi bir ihtiyaca, bir beklentiye, bir hikayeye bağlı değil.
Onun sevgisi ruhtan geliyor. Onun sevgisinde negativite yok, onun sevgisinde görevlilik yok, rağmenlik var.
Peygamber'in Taif'te Gösterdiği Sevgi
Bakın en güzel örneğini -- ki bunun birçok örneği de tarihte vardır İslam tarihinde -- en güzel örneği nedir? Peygamberin Taif'te taşlandığı durumda gösterdiği tutumdur değil mi? Kendisini taşlayanlara dua ediyor: "ya Rabbi" diyor, "onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet, onlardan ve onların neslinden sana kul olan insanlar getir" diyor. Ama ne yaptılar ona? E taş attılar. Ya ben bugün beni en çok sevene bir tane taş atsam, muhtemelen bir daha benim suratımı görmek istemez yani. Bir de bir ton laf yerim: "sana bunca yaptığım saygı, hürmet falan, bana bir de Z raporu çıkarır" diyecek, çıkarır, çıkarmasına da bir şey atmam, eleştiri getirmem. Neden? Çünkü psikolojik düzeydir. Psikolojik düzeyiiyi anlamamız gerekiyor.
Oruç Neden Sadece Açlık Değildir?
İşte oruç bizi psikolojik düzeyden ruhsal düzeye çıkaran bir ibadettir. Yani bana diyor ki sen beden değilsin, sen cismaniyet değilsin, sen duygulardan düşüncelerden ibaret bir varlık değilsin diyor. Beni bedenden ve psikolojiden ruhsal düzeye çıkarmaya yönelik bir ibadettir oruç.
O yüzden peygamber uyarıyor. Yani oruç işte nedir? "Yemekten, içmekten ve cinsellikten kaçınacaksın belli saatler arasında" değil mi? Bizim genel herhangi bir fıkıh kitabını okuduğumuzda önümüze çıkan şey bu. Halbuki peygamber ne diyor? "Kişi oruç tutar, bazı kişiler oruç tutar, onlara kalan sadece açlıktır." Ne demek bu? O zaman demek ki oruç açlık değilmiş yani, konunun aslı bu değilmiş. Bu işin kabuğu, bu işin en zahiri boyutu.
Hatta bunu anlamayan insanlar şunu diyor: "Allah bizim oruç tutmamızı niye istiyor? Niye istiyor? Sana gıcık kattığı için, sana bir gıcıklık yapsın, dünyada çok mutlusun, biraz böyle çomak sokmak istiyor mutluluğuna" -- bu niçin mi olabilir acaba? Neden olmasın diye diyebilir bazı egolarımız değil mi? "İşte bizim açlığımıza ne ihtiyacı var, ne ihtiyacı var? Çünkü biz onu yiyerek aç bırakıyoruz, biraz da o doysun diye bizi aç bırakmaya çalışıyor" -- bunu mu diyeceksin yani? Ne olabilir, bir düşün bakalım.
Bizim açlığımıza ne ihtiyacı var acaba? Mesela soruyu buradan mı okuyacaksın?
"Allah'ın Bizim Açlığımıza Ne İhtiyacı Var?" Sorusunun Saçmalığı
O yüzden ben her zaman söylemişimdir: bazı sorular boştur yani. "Allah'ın bizim aç kalmamıza ne ihtiyacı var? Valla kendisi herhalde çok böyle obez, biz de ona yemek bırakmıyoruz, o yüzden herhalde böyle" mi cevap vereceğiz? Nasıl bir cevap verebiliriz ki böyle bir soruya? Böyle bir soru olabilir mi? Önce ona bakmamız gerekir.
O yüzden dikkat edin: kendinize de, başkalarıyla ilgili olan da, dinle ilgili olan da sorduğunuz bazı sorulara dikkat edin. Bu sorular saçma sorulardır. Anlatabildim mi?
Saçmalığını anlayarak onları iptal edebilirsiniz. Yoksa onlara cevap yetiştirmeye çalışmanız saçmalığın sizin tarafınızdan devam ettirilmesidir.
Kimsenin Çocuğu, Eşi, Ebeveyni Değilim
Allah bize oruç ibadetini tavsiye ederek aslında bize yemekten, içmekten, her türlü insaniilişkiden -- yani bunu sadece cinsellikle sınırlamıyorum, evrensel olarak bütün ilişkilerden -- bağımsız bir kendiliği tanıtıyor. Yani ben bir kimsenin çocuğu değilim.
Bakın bu, anne babamı inkar ediyor değilim burada, bunu kastetmiyoruz. Şunu demek istiyoruz: ben -- bakın, ben, yani kendim -- bu kendim hiç kimsenin evladı değildir. Bu benim, anne babası yoktur. Hatta Hz. İsa'yı anmak istersek ne diyor?
"Benim babam göklerdedir." Yani bir bağ manasında kullanacak olursak, "benim babam Rabbimdir" demek istiyor. Yani benim gerçek kaynağım manasında, beni var eden manasında Rabbimdir diyor. Yoksa benim annem babam değildir. Anne babam bu dünyanın şartları içinde öngörülmüş bir varlıktır, ilişkiler bağlamında. Ama ben, benim yani kendimin bir anne babası yoktur.
Hepimiz anne babasız dünyaya gelmişiz aslında arkadaşlar -- gerçek kendiliğimiz anlamında. Hepimiz gerçek kendiliğimiz anlamında anne babasızız. Bunu öylesine söylemiyorum. Allah'ın üflediği ruhun anne babası mı var? O zaman ben "benim annem babam" diye, bunu mecazi olarak ancak kullanabilirim. Yani benim, bırakın ruhumu, bedenimin nasıl şekillendiğini bile bilmiyor. Allah onu şekillendirmiş, ana rahminde bedensel olarak bu hale getirmiş. Anne babamın ne alakası olabilir, tırnak içinde? Onlar Allah tarafından kendilerine verilen bir işi yapıyorlar, bir süreci yürütüyorlar, bu kadar. Tabii ki onlara hürmetimiz var, sevgimiz var, saygımız var, bunu bununla karıştırmayın arkadaşlar lütfen. Burada kendilikten bahsediyoruz.
Benim gerçek kendiliğimin bir anne babası yok. Kimsenin de yok. O yüzden hepimiz -- babasız, hatta annesiz -- yaratılmışızdır deyim yerindeyse. Varlık öz itibariyle söylüyorum. Ve bu böyledir. Aynı zamanda ben bir kimsenin de anne babası değilim.
Ben bir kimsenin anne babası değilim, bir kimsenin eşi de değilim. Ruh eşim de yok. Bu fantezileri de bırakmak lazım, bunlar da modern şeyler. Böyle bir şey yok. Ben bir kimsenin anne babası değilim, ben birinin arkadaşı dostu da değilim. Ben Allah'a aidim. Bu bilinci bir hakikat olarak idrak etmemiz için oruç bize farz kılınmıştır. Yanigerçek kendiliğimizi temizlemek için oruç bize farz kılınmıştır.
Benim gerçek kendiliğim ne ile kirlenmiş? Beden algımla kirlenmiş: "güzel olmalıyım, öyle olmalıyım, böyle olmalıyım, beğenilmeliyim, güzel görünüyor muyum, kilomu verdim, kilomu aldım, şık görünüyor muyum, fit görünüyor muyum" falan -- bak o kadar hikayeyle bulandırmışsın ki kendiliğini. Kendiliğinle bedenin arasında hiçbir varoluşsal bağ yoktur. Bak bu beden topraktan gelmiş ve tekrar toprağa dönecektir.
Sen nasıl beden olabilirsin? Senin kendiliğin, varoluşun, bilincin, hakikatin nasıl beden olabilir? O yüzden bedene çok fazla itibar etmeyin.
Bedenle Özdeşleşmeyi Kırmak: Saç-Sakal Örneği
O yüzden mesela bakarsınız bazı özellikle Uzak Doğu geleneklerinde saçını, sakalını, her şeyini keserler. Böyle bir tane de entari sararlar, bu kadar. Yok, "bugün ne giyeceğim, ne giyeceğim, turuncu peştamalı giyeceksin yani, bugün ne giyeyim, bugün nasıl kombin yapayım" -- böyle bir şey var mı? Yok. Niye bunu yapıyorlar peki? Zevkleri mi yok, estetik zevkleri mi gelişmiyor, kombin yapmayı mı bilmiyorlar, renk uyumundan mı habersizler? Hayır. Kişiyi bedenle ilgili her türlü özdeşleşimden kurtarmak için yapıyorlar. Her gün "saçımı şöyle yapayım, başımı böyle yapayım" -- ben de kendim zamanında yapmıştım yani, böyle on dört on beş yaşlarında hatırlıyorum, saçım da epey gürdü, saçımı tarıyorum, şuraya böyle bir hava veriyorum falan filan. Sonra dedim ki "İsmail ne yapıyorsun, ne saçmalıyorsun" falan diye. Kendi kendimi hatırlıyorum bir zaman sonra, üç beş ay sonra. Nedir bu? Bu bir çocukluktur, bir gençlik hevesidir. Ama bu tırnak içinde -- üç beş ay yaşayabilirsin, ondan sonra bundan özgürleşmen gerekir. Neden? Çünkü bu sen değilsin yani.
Ama bakın ne yapıyorlar bize? Buna indirgemeye çalışıyorlar. Allah seni kendiniindirgediğin yerden asli haline çıkarmaya çalışıyor. Senin gerçek varlığını sana hatırlatmaya çalışıyor. Senin gerçek varlığının üzerini örten cehalet örtülerinikaldırmaya çalışıyor. Mesela "yalnızım" bir cehalet örtüsüdür. "Kimse beni önemsemiyor" bir cehalet örtüsüdür. "Kimse beni anlamıyor" bir cehalet örtüsüdür. Bunları kaldırman gerekiyor.
Bak oruç ne diyor bir hadiste mealen? İşte her şeyin kendine göre bir Allah'tan bir ödülü vardır. "Orucun ödülü benim" diyor. Oruçla sen neyle bağ kuruyorsun?
Rabbinle bağ kuruyorsun. Gerçek anlamdaki bağı kuruyorsun. Her şeyden bağımsız.
Bedenini bırak diyor. İnsanlarla olan ilişkilerini bırak. Sürekli kendini göstermeye çalışıyorsun, sürekli birilerinin arzu nesnesi olmaya çalışıyorsun, "birileri benibeğensin" istiyorsun. Öbür taraftan da "hepsinin canı cehenneme" diyorsun.
Karmakarışık bir ego yapılanman var. Bırak hepsini, özgürleş. Sen birinin arzu nesnesi olmak zorunda değilsin. Sen Allah'ın özel olarak yarattığı, sevdiği, iştiyak
duyduğu bir varlıksın. Sen Allah'ın sevgilisisin. Bunu idrak etmek için oruç tutuyorsun. Bunu idrak etmenin aydınlığını, doyumunu, itminanını yaşamak için oruç tutuyorsun.
Yoksa "işte iftar sofraları da çok güzel oluyor, işte birinin şey yaptığı gibi, milletiuyuttuğu gibi, işte Ramazan bir kültürdür, ne var, pide var, çok mühim bir şey ya, pide kuyruğu falan filan" böyle -- Ramazan budur ya, "kültürel bir etkinlik yapıyoruz." Bu mudur? Buysa ben yemin ediyorum bir gün bile oruç tutmam. Hayatımda hiç pide kuyruğuna da girmedim yani. Pide güzeldir, ayrı bir konu ama konu pide kuyruğu mudur ya, iftar sofraları mıdır yani? "İşte o sahurlar da ne kadar güzel böyle" falan. Bu mudur yani? Biz böyle mi anlayacağız orucun ne olduğunu.
Sahur: Karanlıkta Nur Görebilmek
Sahur nedir? Karanlığın içinde uyanabilmendir. Her şey çok karanlık gözükebilir.
Kimse sana değer vermeyebilir -- ne kadar karanlık bir şey değil mi? Ama Allah'ın sana verdiği değerin nurunu orada idrak edersin. Kimse seni sevmeyebilir -- Allah'ın sana olan sevgisinin ışığını orada idrak edersin. Bununla uyanırsın, bununla doyarsın. O yüzden sahur önemlidir denmiş, orucun önemli bir şeyi gibi algılanmış. Hani farz değil ama kıymetli bir şey. Neden? Çünkü sen karanlıkta da Allah'ın nurunu görebilmelisin. Bunu görebilirsen oruç tutabilirsin. Sen nefsin karanlığında veya dış dünyanın karanlığında Allah'ın nurunu görebildiğin zaman Allah'la bağ kurabilmiş sinirlere gidiyor.
Küresel Isınma mı, Kendini Unutmak mı?
Dünya karmakarışık olabilir, dünyanın kıyameti kopabilir. Dünyanın kıyametikopuyorsa Allah'ın da mı kıyameti kopuyor? Allah da mı yok oluyor? Allah ebediolarak var değil mi? Dünyanın kıyameti koparsa kopar, başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. Ben dünyanın kıyameti kopuyor diye üzülecek miyim? Hani bugünlerde böyle abartılı şeyler var son yıllarda: işte küresel ısınmaymış da ölecekmişiz de işte kıtlık gelecek. Gelsin abi, ne olacak yani? Gelirse gelir yani, illa gelsin demiyoruz ama, hani niye bizi bununla korkutuyorsunuz veya bizim böyle bir şeyle korkacağımızı mı zannediyorsunuz acaba?
Ama adamlar haklı, korkutuyorlar: "kıtlık gelecek diyor, yirmi yıl sonra aç kalacağız diyor, bilmem ne biriktirmiş" diyor. Abi ne olur yani? Tamam, ne olur? En son ne olur, aç kaldık, ne olur? Sonra ne olur? Bedeni bırakır gideriz yani. Daha neyin korkusunu duyalım ki? Böyle bir şeyden korkmalı mıyım? Böyle bir şeyden mi korkmalıyım, yoksa kendimi unutmuş olmaktan mı korkmalıyım? Kimden korkmalıyım? Egomun gereksiz yere beni bir pelteye çevirmesinden mi korkmalıyım? Hangisi daha korkutucu?
Bakın insanlara dikkat edin, insanları hep zahiri bir şeyle korkutuyorlar. Ve bu ahir zamanın en önemli fitnelerinden biridir. İnsanları sürekli zahiri şeylerle korkutuyorlar. "İlişkinde değer bulamıyorsan sana değer veren kişiler bul." E abi ne yaptın? Sonra hep o da vermezse ne yapacaksın? Başka birini bul. O da vermezse işte böyle aramaya devam et işte, "hepinize hayat bu" falan. Bu mu yani? Bana böyle bir
öneride mi bulunuyorsun? Halbuki bak kutsal metin sana gerçek, kalıcı, ebedi ve hakiki değerini hatırlatıyor.
Ruhlar Aleminde Yaşamak
"E abi ruhlar aleminde yaşamıyoruz ki" mi diyeceğiz? Yoksa hakikaten aslında ruhlar aleminde yaşıyoruz da birileri bize sahte bir şeyi mi empoze ediyor? Ruhlar aleminde -- mesela ben size sorayım, ruhlar aleminde mi yaşıyorsunuz? Ben ruhlar aleminde yaşıyorum. Sizin de öyle yaşamanızı salık veririm. Çünkü gerçekten ruhlar aleminde yaşıyoruz. "Hayır, her durumda" mı diyeceğiz? Ben şu an ruhlar aleminde yaşıyorum, şu an ruhlar alemindeyim. Ama bakın bizim zihnimizi ne yapmışlar? Bölmüşler yani: işte bu dünya alemi, bir de ruhlar alemi var. Allah sana ruhundan üflemişti, o nerede?
Abi onu yolda gelirken unuttuk yani. İşte Musa'nın arkadaşıyla yolculuk yaparken balığı bir yerde unuttuğu gibi, unuttuk onu bir yerde unuttuk. Ama nerede unuttuk? Şemsiyemizi unutmuş gibi bir yerde unutmuşuz.
Sonra diyoruz ki "ya işte dünya bu, para çok önemli" falan filan çok önemli. Bir de onlarla köpürterek ne hale getiriyoruz kendimizi? Bir beden ve düşünme düzeyli bir psikolojik mekanizma yığınından ibaret hale getiriyoruz. Sonra da bu da yetmiyor: biriküresel ısınmadan bahsediyor, birisi anunnakilerden bahsediyor, birisi uzaylıların işgal edeceğinden bahsediyor. Bir de öyle bir korkuyoruz, aman aman titriyoruz. Sonra zaten şeytanın bile dönüp bakmayacağı bir düzeye düşürüyoruz. O bile dönüp bakmaz, zaten der ki "bunda işim kalmadı" der, "neyle uğraşayım bununla" der. Oruç bizi bu uykudan uyandırıyor. Sen bir beden değilsin. Şu bedenin açlıktan ölse de sen yaşamaya devam edersin. Bedenimiz açlıktan ölünce biz ölüyor muyuz ki?
*Ölüm Kutsaldır: Mülk Suresi*
Bak ayet sana demiyor mu ki, "ölümü her nefis tadar ve ona dönersiniz," devamı nerede? Bizde şey yok, hani ayetin bir kısmını biz duyuyoruz: işte "her nefis ölümü tadacak" sonra, abi tadacak işte. Yani ayetin devamı var, bak ayet devam ediyor, diyor ki "ve ileyhi türceûn" diyor, "ona döneceksiniz" diyor. Nerede kaldı bu? Ölüm ne kadar mukaddes bir şey, ne kadar kıymetli bir şey. O yüzden Allah Mülk Suresi'nde önce ölümü yarattığını söylüyor, "ölümü yarattım sonra hayatı" -- yani sizin düzeyinizde, neden? Ya iyi ki bu hayat düzeyinden öleceğiz, daha yüksek bir hayat düzeyine geçeceğiz. O yüzden ölüm çok incelikli, çok hassas, çok orijinal ve çok özenle oluşturulmuş bir şeydir. Ölüm çok kutsal bir şeydir. Ve biz daha bu dünyadayken bir nevi bir çeşit ölümü Ramazan'da tatmış oluyoruz.
Sonuç: Rabbine Aşık Bir Varlık Olarak Yaşamak
Ve diyoruz ki "ölen ölsün," Yunus'un dediği gibi. Sen Rabbine aşık bir varlık olarak, Rabbine aşkla bağlı bir varlık olarak ve aslında hakikatte hiçbir zaman da ayrılmamış bir varlık olarak yaşamaya devam et. Çünkü sen onunla yaşayansın. Sen eğer yeme içmeyle yaşayan bir varlıksan -- yani yaşam dediğin şey, hayat dediğin şey, yeme içmeyle işleyen bir biyolojik hayatsa -- o bitecek. Ama sen Allah'ın Hayy ismiyle
yaşayan bir varlıksan, sen onunla ebedi olarak yaşayacaksın. Bunu idrak ettiğinde de o zaman bayram yapacaksın. O zaman bayramın bayramı olmuş olur.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir ayeti sure adı ve ayet numarasıyla birlikte vermemiştir. Şu ifadeler paraphrase şeklinde geçmiş ama numarasız bırakılmıştır: (1) "Her nefis ölümü tadacaktır ve ona döneceksiniz" ifadesi, kısmen Arapça aslına da ("ve ileyhi türceûn") değinilerek aktarılmıştır (muhtemel karşılığı Ankebût Suresi 57. ayet veya Âl-i İmrân Suresi 185. ayet olabilir, numara verilmemiştir); (2) Mülk Suresi'nde Allah'ın önce ölümü sonra hayatı yarattığını söylediğiifade edilmiş, sure adı anılmış ancak ayet numarası verilmemiştir (muhtemel karşılığı Mülk Suresi 2. ayet olabilir).