Sitem ve Hak Etme Hikayesi
Kısa Özet
Sohbette, alınganlık ve sitem etmenin temelinde sahte benliğin kendinisevme (veya "sevemediğiiçin sevmeme") ihtiyacı olduğu; bu ihtiyacın kişiyi "hak ediyorum" hikayesine, oradan da karşılık bulamayınca alınganlık ve kırgınlığa sürüklediği anlatılıyor. Peygamber'in, ganimet dağıtımında kendilerine daha az pay verildiğini düşünen Ensar'a yaptığı ünlü konuşma ("insanlar develeriyle, koyunlarıyla evlerine dönerken, siz Muhammed ile evinize dönmek istemez misiniz?") örnek gösterilerek, gerçek dindarlığın hak-hukuk hesabının ötesinde, fıtratın gereğinikarşılık beklemeden yerine getirmek olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Alınganlık ve sitem, sahte benliğin kendini sevme (veya kendini sevemediği için sevmeme) ihtiyacının sonucudur; bu benlik kendini sevilebilir kılmak için bir şeyler biriktirir ("ben senin için şunu yaptım") ve karşılığını bulamayınca kırgınlığa, öfkeye döner.
- "Bir şey hak ediyorum" ile "hiçbir şey hak etmiyorum" ikisi de aynı sahte hikayedir; insanın gerçek hakkı yalnızca Allah'tır -- diğer ilişkilerde "ben fıtratıma göre davrandım mı, davrandım; karşımdaki davranmıyorsa bu onun meselesi" demek, hesaptan çıkmanın yoludur.
- Peygamber'in Ensar'a "insanlar develeriyle koyunlarıyla evine dönerken, siz Muhammed ile evinize dönmek istemez misiniz?" sözü, hak-hukuk hesabının (kim daha çok emek verdi, kim daha çok hak etti) ötesine geçip hakikatin kendisini tercih etmenin örneğidir.
Giriş: Alınganlık ve Sitem Hepimizde Vardır
Bugün sahte benlikler üzerinden kendinizi sevmek ve bunun sonucunda oluşan alınganlık, küsme ve sitem etme üzerine biraz konuşmak istiyorum. Aranızda hiç hayatında kimseye alınmamış, gücenmemiş kimse var mı desem, herhalde parmak kaldıracak kimse yoktur. Çünkü hepimizde buna dair bir hikaye vardır. Kimisi çok buralara düşer, kimisi daha az düşer, kimisinin alınganlık ve sitemi sessizdir, kimisininki çok gürültülüdür. Kimisi hep, konuştuğunuz an, hep sitemler vardır: eşinden, çocuğundan, arkadaşından, annesinden, babasından vs. Kimisi de sessizdir. İçeride bir alıngan, sitemkar bir benlik vardır ama çok dillendirilmez, başkasına ifade edilmez ama orada da vardır.
O yüzden hani bunları dillendirip dillendirmemek arasında özünde bir fark yoktur.
İçeride varsa bir alınganlık, varsa bir gücenme, varsa bir küsme, varsa bir sitem, benim onun üzerinde çalışmam gerekir. O nereden kaynaklanıyor? Buna da biraz sakince bakmamız gerekiyor. Yani sitem eden kim? Alınan kim? Kim alınıyor? Hangiben alınıyor? Bu nasıl bir ben? Bu benim gerçek benim mi? Diye bakmak gerekiyor. Yani böyle hemen "alınmamak lazım ya, alınmak kötü bir şeymiş, alınmayayım artık" diyerek bunu sağlayamazsınız. Kaynağını keşfetmek durumundasınız.
*Kaynağı Bulmak: Alınan Kim?*
Aslında arkadaşlar alınmanın temelinde yatan şey sahte benliklerin kendilerinisevmesidir. Tabii ben bunu deyince bazen insanlar şöyle der: "ya ben kendimi hiç sevmiyorum hocam" diyor. Diyorum ki bak, sevmemen de sevmenin bir başka biçimidir aslında. Yani sen kendini sevmek istiyorsun ama kendinde sevecek bir şey bulamıyorsun, bulamadığın için sevmiyorsun. Bu da sevmenin bir biçimidir. Bir madalyonun iki yüzü gibidir bu. Kendini sevmek de aynı hikayedir, kendini sevmemek de aynı hikayedir. Temelde kendini sevmek istersin, tırnak içinde. Ama bu hangibenlik? Sahte benlikler. Neyin üzerinden? Bir şeyin üzerinden sevmek istersin ve kendinde sevilebilecek bir şey ararsın.
Mesela niye bu kadar, tırnak içinde söylüyorum, giyiniyoruz, süsleniyoruz, bedenimize bu kadar özen gösteriyoruz? Onun üzerinden bir sevilmek ihtiyacı var, o bile bunun bir parçasıdır. Veyahut da işte diyelim ki bir şeyler öğrenip, "bak bilgili olup sevilmek istiyoruz." İşte birisiiçin vazgeçilmez olup sevilmek istiyoruz. Dikkat ederseniz sevilmek isteyen bir benlik vardır. Ve bu benlik eğer kendisinde hayal ettiğinitelikler noktasında bir eksiklik görürse, o zaman bu sefer kendini sevmemeye dönüşür. Ama aslında hikaye aynı hikayedir: "kendini sevmiyorum," çünkü aslında kendini sevmek ihtiyacı duyan bir benlik var burada. Bu benliği görmemiz gerekiyor.
Kendini Sevmek de Sevmemek de Aynı Hikaye
Kendimiz, tırnak içinde, bu tür benlikler tarafından kendimizi sevmeye ihtiyacımız yok.
Ama benim öz varlığım -- bunu da parantez içinde söyleyeyim -- benim hakiki öz varlığım kendi kendini sever. Çünkü benim hakiki öz varlığımda ilahi, tanrısal bir şey
vardır. Aslında o anlamda da -- bunlar parantezin içi -- o anlamda kendimi sevmek aslında Allah'ı sevmektir.
Hakikat Düzeyinde Kendini Sevmek: Allah'ı Sevmek
Hakikat düzeyinde, gerçek kendilik düzeyinde kendini sevmek Allah'ı sevmektir. Bunu da mutlaka heybemizde tutmamız gerekir. O yüzden bakın ne dedim aslında: birçok problematik bir kendini sevmekten bahsettim, bir de hakikat düzeyinde kendinisevmekten bahsettim değil mi? İkisine de "kendini sevmek" dedim. Ama işte oradakio "kendin" kavramı burada önemli. O yüzden hani kelimeler neyi kastediyor, bu gibidurumlarda dikkat etmemiz gerekiyor.
Bakın bir yerde diyorum ki kendini sevmek çok problematik bir şeydir -- buradan kibir de üretirsin. Bazen kendini sevmemek kavramını da veya kendini sevmemek sürecinide üretirsin, oradan da aşağılık kompleksine girersin, veya kendini böyle çok kötü hissetme kompleksine girersin. Bir gün bir yeğenim şey demiş: "amca sevilecek neyim var ki" dedi, diye böyle üzüntüsünü ifade etti. Tıpkı bunun gibi. Aslında bu nedir? Bu sahte bir benlik: kendilik hikayesi üzerinden sevilme arzusu. Bunu gerçekleştirme imkanı bulamadığında da kendini sevilemez görmek, "bende sevilecek hiçbir şey yok" gibi bir tuzağa düşme noktasına gidiyoruz.
Ama tekrar hatırlatıyorum, gerçek kendilik noktasında da kendini sevmek Tanrı'yı sevmek, kendini sevmek Allah'ı sevmektir ama çok ayrı bir kendilik bunlar. Buraya tefekkür gözüyle bakmaya ihtiyacımız var.
Beden Üzerinden Sevilme Arzusu
Biz sahte benliklere dönüyoruz tekrar. Şimdi ne yapıyor sahte benlik? Kendinisevmek istiyor ve kendini sevdirecek bir şeyler üretmek istiyor. Bu bazen bedenin üzerinden olabilir. Bazen görüyorum, daha böyle on on iki yaşında kız çocukları sürekliinternette, YouTube'da işte elbise giydirme oyunları oynuyorlar, kendi hikayelerinin tuzaklarına düşüyorlar aslında. Yani mesela insanoğlunun hayattaki en büyük özdeşleşmelerinden, tuzaklarından bir tanesi bedenle özdeşleşmedir. Ve beden üzerinden sevilme arzusudur. Hani "güzel miyim, yakışıklı mıyım? Ya yok pek yakışıklı değilim, Allah kahretsin, o konuda şansım yok" falan, bir sürü hikaye üretiriz buradan değil mi? İkisi de aynı bilinç seviyesindedir, hiçbir farkı yoktur. "Ben güzelim, ben yakışıklıyım" diyen de aynı özdeşleşmenin tuzağındadır. "Ya ben pek yakışıklı değilim ama ne yapalım, işte oradan Allah vermemiş" falan diyeyim, "işte başka bir alandan parlamaya çalışabilirsin" -- aynı hikayedir, hiçbir farkı yoktur.
Dolayısıyla aslında biz ne yapıyoruz? Beden üzerinden tutun diğer şeylere kadar, birçok şeyin üzerinden aslında kendimizi sevilebilir hale getirmeye, sevilebilir kılmaya çalışıyoruz. Birinin bizi sevmesini arıyoruz, bekliyoruz. Tabii ki bu alt tipinize göre de değişir: eğer yakın ilişki alt tipiyseniz, birinin sizi sevmesi yeter; sosyal alt tipseniz, çok kişinin sizi sevmesi gerekir, tırnak içinde.
Dolayısıyla bu sefer benlik bir şeyler yaparak veya bir şeyler edinerek, belli kazanımlar edinerek kendini sevilebilir, ve arkasından bir şeyleri hak edebilir noktaya getirmeye çalışır. İşte buradan incinme ve alınmaya geçeceğiz. Ne yapıyor? Sahte bir benlik sevilmek istiyor, sevilebilmek için bir şeyler yapmaya çalışıyor. İlla bir şey yapması da gerekmiyor, dediğim gibi. Bence sırf bedenin üzerinden de: "ben çok güzelim, herkes bana hayran" gibi bir hikaye üretebilir; sırf bedenin üzerinden de sevilebilirlik üretebilirsin, tırnak içinde. Veya başka şeyler üzerinden üretirsin: bilgisahibi olarak üretirsin, işte insanlara faydalı olarak üretirsin bunu, vesaire vesaire.
Hak Etme Hikayesi: Zincirlenmiş Olmak
Peki bunu da ürettin, sen ne oldu? Arkasından "ben bazı şeyleri hak ediyorum" noktasına geldin. "Şunu yapıyorum, bunu ediyorum, güzelim, yakışıklıyım, tabii ki hak ediyorum" diye orada bir hak etme hikayesine kapılırsın. İşte bu hak etme hikayesine kapıldığın zaman, hani deyim yerindeyse, paçalarından zincirlenmişsin demektir. "Bir şeyleri hak ediyorum" dediğiniz anda, tırnak içinde söylüyorum, belanızı bulmuşsunuzdur.
"Bir şeyi hak ediyorum" -- bakın bunun doğrusu "ben hiçbir şey hak etmiyorum" değil, bakın hep şunu vurgulamaya çalışıyorum: zıtlıklar üzerinden bir yere varamazsınız. O zıtlığın üstüne çıkmalısınız, o zıtlığın ötesine geçmeniz gerekir. E peki ben bir şey hak etmiyorsam -- "Allah belamı versin, ben hiçbir şey hak etmiyorum" -- bu değil. "Yok, o zaman hak ediyorum" -- bak bu da değil. E ne o zaman? Hiçbiri. İkisi de değil. Bir şey hak ediyorum da değil, hak etmiyorum da değil. Bunun dışına çık, bu ikilemin dışına çık. Çünkü ikisi aynı hikaye. "Ben bir şey hak etmiyorum" demen de aynı hikaye, "ben bir şeyler hak ediyorum" demen de aynı hikaye.
Ne Hak Ediyorum, Ne Hak Etmiyorum İkileminin Dışına Çıkmak
Sen fıtratının doğasını anlamak ve buna göre yaşamak durumunda olan, Yaradan'la mükemmel bir bağı olan bir varlıksın. Senin "hak ediyorum" diyeceğin bir şey varsa, illa "ben hak ediyorum diyeceğim bir şey bulmak istiyorsan" şunu söyleyebiliriz: sen Allah'ı hak ediyorsun, sen sonsuz ve mutlak olanı hak ediyorsun. Zaten o hakkı Allah sana vermiş. Yani seni var etmiş, varlık hakikatine erdirmiş ve seni kendisiyle kopmaz bir bağa sahip kılmış. Yani seni yaratıp da "ne halin varsa gör" dememiş. Dolayısıyla insanla Allah arasında kopmaz bir ilişki vardır. Benim hakkım hakikatimi bulmaktır, hakikatim de Yaradan'dır. O yüzden bu hak kavramını bu şuurla anlamaya çalışın. Diğer şeyler aldatıcıdır.
Yani atıyorum, bir babasın, "şunu hak ediyorum çocuğundan." Eşsin, "şunu hak ediyorum." O gözle bakma. Şu gözle bakabilirsin: "ben fıtratımın gereğince davranıyorum." Ama diyelim ki eşin, çocuğun, arkadaşın fıtratının gereğince davranmıyordur. Bunu bu şekilde tanımlamak durumundayız. Doğrusu da budur.
Yoksa "ben bunu hak ediyor muyum?" Hak etmiyorsun. Ne yapacağız şimdi? Çocuğun diyelim ki sana isyan ediyor veya seni umursamıyor. Ne yapacağız? "E bunu hak etmiyorum." Bak sonra hikaye nereye dönecek? Alınacaksın,
güceneceksin, kırılacaksın, öfkeleneceksin, kırk tane hikaye üreteceksin. Bütün hikayenin temelinde "hak ediyorum" hikayesi.
E peki hak etmiyor muyum? Bak oraya düşme, ikilemin içinde kaybolma. Sen şunu sormalısın -- bütün ilişkiler için bunu söylüyorum -- "ben bu ilişkide fıtratımın gereğince davranmaya çalışıyorum," çok güzel, "karşımdakinin de fıtratının gereğince davranmasını umuyorum, davransa iyi olur, davranmazsa fıtratından uzak hareket etmiş olur," nokta. O zaman ilişkide herhangi bir alınganlık olur mu? Nasıl ki alınganlık olsun? Ama dersem ki "ya ben güzel davranıyorum ama o bana kötü davranıyor, ben bunu hak etmiyorum" -- heh, bak başladı alınma, gücenme vesaire hikayesi.
Fıtratına Göre Davranmak, Karşılık Beklememek
Neden? Çünkü kendini belli olumlu şeyleri yapan biri olarak algıladın, bunun üzerinden hak ürettin, bunun üzerinden hak ettiğin şeyi bulamadığında alınganlık, sitem, öfke, kırgınlık vesaireyi ürettin. O yüzden diyorum ki alınmak ve gücenmek sahte benliğin kendini sevme hikayesinin sonucudur, kendini yanlış bir şekilde sevme hikayesinin meyvesidir, acı bir meyvesidir. Ve bunu fark etmediğin müddetçe ömrün alınmakla, gücenmekle, kırılmakla, bazen öfkeyle geçecektir.
Bu noktada dikkat etmemiz gereken şey o: kendimize bir şeyleri mal edip, "ya ben işte seviyorum, sayıyorum ama karşımdaki beni görmezden geliyor." E sorun nerede burada? Tırnak içinde cevap: "ben bunu hak etmiyorum," değil mi? Bak niye böyle bir hikaye üretiyorsun? Bak ne güzel, sen sevgi saygıyla hareket ediyorsun -- neden?
Çünkü fıtratının gereğidir bu, Allah sana böyle bir fıtrat vermiş. Ama sen bunları ne yapıyorsun? "Bak ben yapıyorum, ben seviyorum, ben saygı duyuyorum, ben işte saçımı süpürge ediyorum" -- veya işte bir erkek açısından düşünürsek, "sana ben bakıyorum, ben şunu yapıyorum" -- bak ne yaptın? Kendini sevme arzusu, bir şeylerikendine mal etme sonucuna seni götürür. Çünkü hani bizde derler ya, "neyiniseveyim" değil mi? "Beni sev" dese birisi, ego ne der karşıdakine: "neyini seveyim?" Değil mi? Şey budur yani, halbuki soru da yanlış, cevap da yanlıştır.
Bu sefer ego ne yapmaya çalışıyor? Sevilmek için bir şey yapmaya çalışıyor. Yaparak aslında ne yapmaya çalışıyor nihayetinde? Bir şeyi biriktiriyor. Hak edeceğin şeyleribiriktiriyor. "Bak ben senin için neler yaptım, şunu yaptım, bunu yaptım, onu yaptım vs." Biriktiriyorsun, biriktiriyorsun. Karşından tahsilat gelmiyor. Geri bildirim tam değil, eksik, veya hiç gelmiyor. Sen ne yapıyorsun? Alınıyorsun, güceniyorsun, kırılıyorsun, öfkeleniyorsun.
Sitem Sahte Benliğin Sevgisinden Gelir
O yüzden dedim ki alıngan benliği keşfedin. O nasıl bir benlik? O neden dolayı alınıyor? Hani bir laf vardır ya, ne derler, "sitem sevgiden gelir." Tamamen yanlış bir şey. Veya illa doğrulayacaksak şöyle diyebilirim: sitem sahte benliğin sevgisinden gelir. Gerçek insan sitemkar olmaz. Sitem onun semtine uğramaz. O fıtratının gereğini yapar.
Peygamber ve Ensar: Ganimet Kıskançlığı
Hatta bakın bununla ilgili size daha önce de belki geçmişte anlatmıştım, tekrar hatırlatayım. Hz. Peygamber sanırım Mekke fethinden sonra bir savaş oluyor ve orada çok büyük bir ganimet -- Ahzap savaşı olabilir ama emin değilim -- bir savaştan sonra çok büyük ganimet elde ediliyor. Ve Peygamber o ganimetin önemli bir kısmını, Mekke fethinden sonra yeni Müslüman olmuş insanlara daha çok dağıtıyor. Bu durum, Mekkeli Müslümanlar dediğimiz, Ensar dediğimiz Müslümanların bir kısmında böyle bir rahatsızlık oluşturuyor: "ya peygamber acaba hemşehrilerini mi gözetiyor, veya işte biz mücadele ettik, her şeyin yükünü biz çektik, ama tırnak içinde nimetiniyeni Müslüman olmuş insanlar topluyor" gibi böyle serzenişlerde bulunuyor bazıları. Bu gitgide de yayılıyor ve peygamberin kulağına geliyor.
Peygamber sitem etmiyor. Anlatabilir miyim? Peygamber kulağına gelince, Ensar'ın başı olan -- tam ismini bilmiyorum ama Sa'd bin Ubade olabilir -- onu çağırıyor. Diyor ki: "Ensar kardeşlerimin böyle şikayetleri olduğunu duydum, sen ne dersin?" diyor.
"Ben de onlardanım, onların şeyiyim" diyor, yani "onların lideriyim," demek istiyor ki"biraz bende de var yani" demek istiyor. "Peki" diyor peygamber, "Ensar'ı topla" diyor, "bir yerde topla." Ve bir yerde Ensar toplanıyor.
Onlara çok ilginç bir konuşma yapıyor. Benim için hayatımda bu konuşma çok çok kıymetlidir, çünkü benim için çok anlam taşıyan bir konuşmadır. Şöyle diyor: "Ey Ensar" diyor, "sizlerden bazılarının serzenişte bulunduğunu duydum," onlardan birkaçını sayıyor. Ve şunu söylüyor, devam ediyor, diyor ki: "işte hani siz diyorsunuz ki -- hatta şöyle diyebilirsiniz -- insanlar seni şehrinden kovdular, biz sana kucak açtık; insanlar seni öldürmek isterken biz seni canımızla, malımızla koruyup muhafaza etmeye çalıştık; insanlar seni dinlemezken biz sana kulak verdik." "Siz" diyor, "bunları da diyebilirsiniz" ve "haklı olursunuz" diyor. "Ben de diyebilirim ki siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız, ben sizi kurtardım, Allah beni vesile edip sizi kurtardı. Siz birbirinizle düşmanlık ediyordunuz, benim vesilemle aranızda bir sulh, bir barış oldu.
Siz gaflet ve küfür içindeydiniz, benim vesilemle Müslüman olmayı ve imanı tattınız. Siz böyle söyleseniz ben böyle söylerim, ben böyle söylesem siz de onu söylersiniz."
Ama diyor ki -- bakın bu çok önemli, asıl burası -- "ama arada şey de var. Ben" diyor, "sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara ganimeti daha fazla verdim. Sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden. Sizin zahiri nazarınız sanki onları kayırıyormuş gibi algılıyor ama aslında bu değil, sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara daha fazla ganimet verdim."
Ve şunu söylüyor, diyor ki: "bütün bunları bırakıp -- siz bana böyle diyebilirsiniz, ben de size böyle diyebilirim" -- ve gayet de rasyonel bir şey değil mi? Hani ben desem ki"iman hakikatine benim vesilemle ulaştınız, birbirinizi yiyordunuz, ben sizi barıştırdım," siz de dersiniz ki "ya biz de seni koruyup kolladık, biz de sana kucak açtık, biz de seni canımız pahasına koruduk." Değil mi, böyle diyebilirsiniz. Rasyonel mi? Gayet rasyonel. Güzel bir sistem değil mi, iki taraf açısından da.
"Muhammed ile Evinize Dönmek İstemez misiniz?"
Ve diyor ki peygamber, bütün bunları diyor bırakıp: "insanlar" diyor, "evlerine koyunlarıyla, develeriyle, altınlarıyla, gümüşleriyle giderken, siz evinize Muhammed'le dönmek istemez misiniz?" Bunu diyor. "Siz evinize Muhammed'le dönmek istemez misiniz?"
İşte bu arkadaşlar bahsettiğim, hani dedim ya, "insan hak etti" nedir? Hak etti; deve, koyunsa, onun bir hikayesi olur, onun sitemini de edebilirsin, onun üzerinden hak da iddia edebilirsin ve zahiri olarak da haklı olursun. Ama peygamber ne diyor? "İnsanlar develeriyle, koyunlarıyla, altınlarıyla, gümüşleriyle eve dönmek isterken, siz Muhammed ile evinize dönmek istemez misiniz?" Bu nedir? İşte bu hakikatin penceresinden bakmaktır. Öbürü nedir? Benlikler üzerinden bakmaktır, değil mi?
Bugün insanlara bakın, hep birbirlerine sitem ederler. En başta eşler, işte ebeveyn-çocuğu, arkadaşlar, işte tanıdıklar vesaire, hep bir sitem vardır: "ben senin için bunu yaptım," "e ben de senin için bunu yaptım." Hikaye biter mi? Asla bitmez. Çünkü bunlar sübjektiftir bir de yani. Kimin ne yaptığını neyle tartıyorsun? Maddi bir terazideğil ki bu. Sürekliinsanlar ne yapar? "Ben senin için bunu yaptım," öbürü de der ki"ben de senin için bunu yaptım." İşte peygamber oraya işaret ediyor. Diyor ki: "ben size böyle diyebilirim, siz de bana böyle diyebilirsiniz." Ve o mantıkla, hani siz derseniz ki "evet böyle diyoruz," ben de size altın, gümüş, deve, koyun veririm yani.
Verebilirdi de yani. Ama peygamber onlara bir üst farkındalığın, bir üst bilincin ayrımına vardırıyor. Yani "siz psikolojik düzeyde mi kalmak istiyorsunuz? Psikolojik düzeyin böyle 'ben bunu hak ediyorum, ben şunu yaptım, yok sen şunu yaptın, ben sana daha çok emek harcadım, yok sen daha çok emek harcadın' hikayesine migirmek istiyorsunuz? Yoksa hak olanı mı tercih ediyorsunuz?"
Muhammed ile evine dönmek ne demektir? Muhammed ile evine dönmek, tırnak içinde söylüyorum, zahiri hiçbir şeyle dönmemek demektir yani, tersinden söylüyorum. Neyle? Muhammed ile dönmek nedir? Peki nedir Muhammed?
Muhammed hakikatin bu alemdeki en mükemmel izdüşümüdür, en mükemmel tecellisidir. Yani Hakk'ın görünen tecellisidir. Dolayısıyla aslında siz -- peygamber "siz Muhammed ile dönmek istemez misiniz" dediğinde -- aslında "siz Allah'a dönmek istemez misiniz" diyor.
O yüzden hani böyle dünyevi haklarınızdan feragat etmekten çok incinmeyin. Veya bunları böyle "ya elimizden İsmail Bey bunu da mı alıyor, işte artık benim hakkım var falan diyemeyecek miyim" diye düşünmeyin. Neden? Çünkü biz hakiki hakkımızın peşindeyiz. O zaten bizde olan bir şey. Biz hakiki hakkımızı arıyoruz. Ben birinden ne alabilirim yani? Ne verebilir bana? Fıtratına uygun davranır. Ve bu çok güzel bir şeydir. Eşin, arkadaşın, dostun, annen, baban fıtratına göre davranır -- ne kadar hoş bir şeydir. Fıtratına göre davranmaz, davranamaz -- onun sürecidir. Ama sen bir insandan alamadığın şeye takılırsan ne olur? Ömür boyu incinirsin, ömür boyu sitem edersin ve o sitem zincirine kendini mahkum edersin.
Alacaklı Bir Benlikle Yaşamak
O yüzden bu bahsettiğim yaşanmış olan olayı hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın.
Yani "o öyle diyecek, ben böyle diyeceğim" -- bu her türlü ilişkide geçerli olabilir: arkadaşlık, dostluk, ikiliilişkiler her şeyde geçerli olabilir. Siz işte "ben senin için bunu yaptım" diyerek ömrünüzü mü geçirmek istiyorsunuz, o hikayenin içinde kaybolmak mı istiyorsunuz? Ve oradaki alacakların hesabında mısınız? Yoksa "yok, ben o hikayeye girmek istemiyorum, bugüne kadar girdim ama artık girmek istemiyorum, çünkü o hikaye benim gerçek kendiliğimin hikayesi değil, ne anama ne babama ne eşime ne çocuklarıma ne arkadaşlarıma ne şu ne bu hiçbir kimseye incinerek, sitem ederek, gücenerek davranmayacağım, bu tuzağa düşmemeye gayret edeceğim" midiyorsunuz? Çünkü ben böyle bir şeyin üzerinden kendimi bulamam, hatta kendimden uzaklaşırım, bulamayacağım gibi asıl hak ettiğim şeyi de bulamam.
Yani sen Allah'ı hak eden bir varlıkken, sen sonsuz ve mutlak varlığın sonsuz sevgisiyle yaratılmış ve onun kelimelere dökülemeyen yakınlığıyla ödüllendirilmiş bir varlıkken, bunu unutuyorsun ve birilerine sitem ederek hayatı yaşıyorsun. Ve o sitem eden benlik senin yakandan bir türlü düşmüyor. Peki ne kazanıyorsun? Bir düşün bakalım, ne kazanabilirsin? O yüzden peygamberin bu konuşması çok fevkalade bir hakikate işaret ediyor. Dini anlamak da bakın böyledir.
Allah'a Sitem: Arabesk Şarkıların Bilinci
Hani bazen insan Allah'a da sitem eder. Egonun sınırı yok ki yani. Hatta bu şarkılarda vardır değil mi, Allah'a sitem eden arabesk şarkılarımız vardır yani. Çünkü bakın o sitem eden benlik var ya, tam bir baş belasıdır, tam bir kör kuyudur. İnsanlara sitem eder, sonra insanlardan geri bildirim alamaz, bu sefer Allah'a sitem eder: "ya Rabbi" der, "beni bununla niye karşılaştırdın?" Hikaye bitmez. O hikaye sizi alır, sürekli kendiçemberinde döndürür. Her süreç sizi biraz daha yıpratır. Neden? Çünkü o incinen, sitem eden benlik sitem ettiği halde bir şey bulamıyor. Çünkü o incinen, sitem eden benlik niye sitem ediyor? "Karşıdakinde az buçuk vicdan varsa, biraz vicdana gelir, benim hakkımı verir" diyor. Halbuki bakarsın ki ne incinmen ne sitemin bir işe yaramıyor. Sen dağda yıkılıyorsun, Allah'a sarılıyorsun, Allah'tan da cevap gelmiyor -- tırnak içinde sana göre -- Allah'ı da silip atıyorsun: "artık inanmıyorum" diyor. "Niye" diyorum. "Ya" diyor "yani bana çok kötü davrandı" diyor. "Nasıl" diyorum. "Çok dua ediyordum, istediklerimi hiç yapmıyordu" diyor. Şimdi böyle bir benlikle yaşarsak sonu budur.
Ya da tırnak içinde ahiret sosu kullanırız: "Allah dünyada vermedi ama ahirette verecek" -- oradan bir şey yapar. Bu vermeyecek anlamında değil. Sen Allah'ın ne vereceğine mi bakıyorsun, Allah'a mı bakıyorsun? Allah sana ahirette ne verecek diye bakarak mı Allah'la bir ilişki kuruyorsun? Yoksa "ya Rabbi hiçbir şey vermesen de senin yakınlığın bana yeter, senin yakınlığın her şeyden kıymetlidir" mi diyorsun?
Cennet Bile Ayağa Takılan Bir Dikendir
Hatta bir Sufi'nin çok hoşuma giden bir sözüdür. Diyor ki: "ey Rabbim, sana giden yolda cennet nimetleri ayağa takılan dikenler gibidir." Bu nasıl bir bilinç yani? Bu ne demek? Bu şu demek: sen bak, öyle bir benliğin var ki, böyle cennet nimetleriyle tam olmaya razı bir benlik sahibisin. Allah sana cenneti verse Allah'ı unutacaksın yani, tırnak içinde. Hani bazen çocuk olur ya, diyelim ki anası veya babası bir oyuncak alır ona, çocuk oyuncağı alır, o anda anne babayı unutur ve böyle anne baba şey kalır -- "hiç teşekkür etmeyecek mi bize"? "Teşekkür ederim babacığım" der, çocuk oyuncakla oyun oynar, değil mi? İnsan egosunda böyle bir damar var. Şimdi biz de yetişkin çocuklar olarak, Allah mesela sana bütün cenneti verse ne yapacaksın yani? Ona mı dalacaksın? Yoksa "ya Rabbi bu senin yarattığın çok güzel bir şey ama ben senin yakınlığını, senin muhabbetiniidrak etmek istiyorum, benim gerçek cennetim sensin" mi diyeceksin?
O yüzden diyor ki: Allah'a giden yolda cennet ayağa takılan diken gibidir. Dolayısıyla Allah'ın insana vahşettiği kıymetiinsan unuttuğu için aslında gereksiz şeylerle bu kadar oyalanıyor. Haniinsanlardan, tırnak içinde, sahte benliklerimiz üzerinden alacaklarımıza odaklanıyoruz. Bazen bakıyorsunuz bir insan ana babasına takmış. Ben çok insan gördüm, yaşı kırka elliye gelmiş, hâlâ onlara takmış: "bana çok yanlış davrandılar." Tamam, haklısın, yanlış davranmış, fıtratına uygun davranmamış yani, tamam ama bak, senin içinde alacaklı olan bir benlik var yani. Sen o benlikle takılmışsın annene, babana, eşine, arkadaşına, kime -- Allah yolunu açık etsin de geç yani. Bak bir benlik alacak hesabına giriyor: "ben bunu hak etmedim" diyor, "ben şöyle davrandığım halde o böyle davrandı" diyor. Bir sürü hikayenin içine giriyor.
Sonra bazen bakıyorsunuz bir insan eşine sarılıyor -- bunu maalesef çok görüyorum. Yani bir insan -- evet kimse melek değil, yanlışlar hatalar var, ayrı bir konu -- dediğim gibi bakın, bunu doğru değerlendirecek anlayışı kazanmaya ihtiyacımız var. Bütün ilişkilerimizde direkt olarak şu noktadan bakacağız: ben fıtratıma göre mi davranıyorum? Diyelim evet, çok şükür. Ama eşim veya işte kim, o fıtratına göre davranmıyor. Tamam, bu kadar, konu bitmiştir. Ve orada ilişkini tanımlarsın: "kabul ediyorum, devam ediyorum" dersin. Yoksa "ya işte ben öyle davranıyorum ama o böyle davranıyor, ben bunu hak etmiyorum, işte bana bu yapılır mı" falan -- bu saçma bir şey yani, tamamen saçma bir şey.
Ha tabii ki birbirimize iyiliği, güzelliği hatırlatacağız: "ya bak bu hani senin fıtratına yakışmıyor, veya senin fıtratın çok daha güzel bir anlayışı, şuuru taşıyor içinde ama sen bunu tam olarak gösteremiyorsun, belki senin de kendi sürecin vardır, bu konuda birbirimize yardımcı olalım, destek olalım" diyebiliriz. Ama bakın konu asla sitem olmamalı. Sitem cehalettir, başka bir açıklaması yok. Ve sitem alacaktan gelir. Siz düşünün, kime sitem ediyorsunuz? Sokaktaki hiç tanımadığınız insana "gel sana sitem edeceğim" diyor musunuz? Demiyorsunuz. Bir ilişkiniz var biriyle, ona sitem ediyorsunuz. O insanla olan ilişkiniz ne? Alacak ilişkisi: alacağınız çok, vereceğiniz az. Dolayısıyla kar zarar hesabı yaptığınızda alacaklısınız. Alacaklı olduğunuz için de tabii ki sitem edeceksiniz -- tırnak içinde hakkınız var buna yani. Kim diyor bunu? Sahte benliğiniz olacak.
Bakın tekrar peygamberin o sözüne dönüyorum. Peygamber aslında orada şunu diyor: yani siz bana böyle derseniz ben de size öyle diyebilirim. Bu da rasyonel düzeyde mantıklı gibi gözüküyor: "ya ben size desem ki siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız, ben sizi kurtardım, İslam'la imanla ben tanıştırdım, ben olmasam nereden bilecektiniz? Ama siz de diyebilirsiniz ki ya biz de seni koruyup kolladık, canımız pahasına senin hayatını korumak adına mücadele ettik." Eee ne diyeceğiz, devamı nasıl gelecek? Peygamber bir laf söyleyecek, Ensar bir laf söyleyecek, peygamber bir laf, Ensar bir laf, sonu en son topluluk nasıl dağılacak? İki taraf da birbirine sitem ederek dağılacak değil mi? Başka bir çözümü var mı? Yok.
Peki peygamber ne yapıyor? Diyor ki: "bakın, bu düzlemde mi kalmak istiyorsunuz?" Hatta söylüyor onlara: "eğer istiyorsanız, size de ganimetten büyük pay vereyim, eğer bu konuda bununla rahatlayacaksanız vereyim" diyor. "Ama istemez misiniz ki" diyor, "insanlar mallarla, mülkle, parayla, altınla, deveyle, koyunla evlerine dönerken, siz Muhammed ile evinize dönmek istemez misiniz?" İşte budur. Aslında din budur. Yoksa bazılarının zannettiği gibi böyle "İslam ganimet dinidir, o dinidir, bu dinidir" gibituzaklara düşebilir, o cehaletlere düşebilir. Dini anlamak istiyorsanız gerçek din peygamberin bu konuşmasında saklanır.
Hatta bakın ne diyorum: değil dünyevi bir şey, cennet bile bizim kendimizi böyle hak edip de mutmain olacağımız bir şey değildir. Yani Allah bana cenneti verse ama o yakınlığını, muhabbetiniidrak ettirmese, benim bunu kabul etmemem gerekir. Ediyorsam cahilimdir tırnak içinde -- ama iyi bir cahillik, o fena değil ama son tahlilde bir cehalettir. Sen edeple diyeceksin ki: "ya Rabbi bu cennet çok güzel bir nimet, senin lütfettiğin çok kıymetli şeyler bunlar, biz bir parçasına bile hak sahibi değiliz, bu senin lütfun, ikramın" -- bakın "hak ediyorum" da değil, "ikramın ama ben seniistiyorum" diyebiliyorsan, sen gerçek bir müminsin. Sen gerçekten dini anlamışsın demektir, gerçekten sen dinin ne anlama geldiğini kavramışsın demektir. İşte peygamberin o konuşmasında var olan şey budur.
Zamanla Sınırlı Bir Varlık mısın?
İşte insanın da kendine sorması gereken konu burasıdır. Yüzde yüz, tırnak içinde, haklı bile olsam, sitemle, incinerek, sitem ederek, alınarak, gücenerek mi yaşayacağım? Bunlara mı takılıp hayatımın zamanını geçireceğim, yoksa böyle midiyeceğim: "benim bütün ilişkilerimde, kim olursa olsun, ben fıtratıma göre davranmaya çalıştım, fıtratıma göre de davranmaya gayret edeceğim. Ama karşımdakiinsan fıtratına göre davranmayabilir, tamamen gayri fıtri, tamamen negatif bir şekilde de davranabilir; ilişkimi masaya koyarım, ne yapmam uygun olur derim, karar veririm, ayrılırken de sitem etmem, 'Allah yolunu açık etsin, cennete kadar yolum var' derim, orada bile sitem etmem." Ama dikkat edin o sahte benlik o kadar şeydir ki, bazen böyle illa söyleyeceğim, illa sitem edeceğim, illa gözüne baka baka şunu diyeceğim -- işte orayı keşfederseniz o sahte benliği ve onu iptal edebilirsiniz. Ama neyle iptal edeceksiniz? Şuurla iptal edeceksiniz.
Ben kendi fıtratıma göre yaşamak imkanına ve özgürlüğüne sahibim. Başka insanın ne yapıp yapmayacağını yüzde yüzden kontrol edemem. Tavsiye edebilirim, hatırlatabilirim, o konuda anlayışımla, farkındalığımla örnek olmaya çalışabilirim. Ama karşımdakiinsan gayri fıtri davranabilir. O noktada da ilişkimi bitirebilirim. Ama içimde bir boşlukla, içimde bir alacakla, içimde bir beklentilerin hayal kırıklığıyla bakmamalıyım olaya. Tek bakacağım şey şudur: ben fıtratıma göre davrandım mı? Davrandım. Allah'a binlerce şükür. Benim için mevzu bitmiştir. Benim konum orasıdır.
Benim konum karşımdakiinsanın yapıp ettiği değildir. Onun üzerinden hak hukuk hikayesi üretmek de değildir. Bu hak hukuku psikolojik anlamda söylüyorum, maddihukuk beniilgilendirmez, o ayrı bir konu.
Psikolojik olarak kendinizi asla alacaklı görmemelisiniz. Görüyorsanız tutsaksınız, kendinizi zincirlemişsiniz. Ve şunu da unutmayın, kimse sizi zincirlememiştir. Siz kendi kendinizi zincirliyorsunuz. Ama ego der ki "ama o bunu yapmasaydı ben de sitem etmeyecektim." Bakın çok uyanık olmalısınız. O sahte benlik zaten incinmek nedir? Karşıdakini sürekli suçlamaktır. Sitem nedir? Karşıdakinden bir beklentiiçinde olmaktır. "Senden bunu beklemiyordum, sen bunu yapmamalıydın, böyle dememeliydin, işte özür dile, değiştir." Bütün hikaye bu değil mi? Ve sen birine tutsak mısın değil misin? Birinin geri bildirimine tutsak mısın değil misin? Ben bazı insanlar görürüm böyle: "özür dilemedikçe içimdekiintikam geçmeyecek" diyor. Karşıdaki de özür dilemiyor, senin de intikamın geçmiyor. Demek ki sen onun özür dilememesine mahkumsun. Öyle değil mi, doğru değil mi? Onun özür dilememesi senin bu halde olmana sebep oluyor. Bir düşün bakalım: bir de "özgürüm" diyorsun. Bu nasıl bir özgürlük acaba? Birinin sahte bilincine, sahte benliklerinin bilincine tutsaksın.
Hatta ben bazen görürüm, işte "on senemi yedi, işte yirmi yılımı mahvetti." Sen nasıl bir varlıksın? Senin zamanla bağlantılı bir varlık mı algın var? Böyle mesela yirmi yıl?
Sen kaç yıllık bir varlıksın, öyle algılıyorsun kendini o zaman? Atıyorum, işte "ben altmış yetmiş yıllık bir varlığım, hadi biraz ömür uzadı, seksen doksan olsun, yirmiyılımı o bitirmiş, on beş yılımı başkası yemiş" -- böyle bir varlık mısın? Kendini böyle mi algılıyorsun? Kendini zamanın inşa ettiği bir varlık olarak mı algılıyorsun? Ben mesela böyle şeylerle karşılaştığım zaman önce şaşırıyordum, böyle cevap da veremiyordum. "Yirmi yılımı yedi" diyor mesela. Şimdi ne diyeyim diyorum. Sonra anladım ki kendisinin zamanın oluşturduğu bir varlık zannediyor yani. Atıyorum işte, diyelim ki "kırk beş yaşındayım, yirmi yılımı yedi" diyor. E diyorum, zaten beş on yılın da çocuklukta geçmiş, çocukluğun da orada bitmiş, e sen zaten üç beş yıllık bir varlıksın o zaman yani. Böyle mi algılayacaksın kendini? Böyle bir varlık mısın?
Yoksa sen, Allah'ın "benden geldin, bana aitsin ve bana döneceksin" dediği zaman üstü bir varlık mısın? Allah'ta olan bir varlık mısın? Allah'la olan bir varlık mısın? Yoksa zaman ve mekanla sınırlı olan bir varlık mısın?
O yüzden, tırnak içinde söylüyorum, ne ediyorsak kendi kendimize ediyoruz. Sahte benlikler tarafından kuşatılıyoruz. O yüzden hayatta hiç kimseyi mutluluğunuzun da mutsuzluğunuzun da nedeni olarak görmeyin. Bakın sadece mutsuzluk için demiyorum: mutluluğunuzun da mutsuzluğunuzun da nedeni bir insan olamaz.
Oluyorsa sahte benliktesiniz. Bunu tefekkür etmeye ihtiyacımız var. Yani sahte benliklerimiz bize mutluluğu hep bir şeyde göstermeye çalışır: kiminde bu maddizenginlik olur, kiminde işte araba şu bu olur, kiminde ev mal mülk olur, kiminde başka bir şey olur, kiminde ilişkiler üzerinden olur.
Mutluluğun ve Mutsuzluğun Nedeni Kimse Olamaz
Buna dikkat etmek durumundayız. Bu sırat-ı müstakim değildir. Yani "ben Müslümanım" deyip de arkasından "şu olursa mutlu olurum, şu olursa mutsuz olurum" diyorsam, ben sırat-ı müstakimde değilim. Kendini Müslüman zanneden bir benlik tarafından manipüle ediliyorum, bu kadar, çok açık bir şey. Bir şey tarafından manipüle ediliyorum. Bu oyunun dışına çıkmam gerekiyor, bu oyunun dışına çıkma özgürlüğümü kullanmam gerekiyor.
Yani Allah'ın bana bahşettiği bir hak var. O nedir? "Seni hayatta hiçbir şey ve hiç kimse mutsuz edemez, edersen ben ederim" diyor. Benim de buna karşı etmemeye taahhüdüm var. Seni hiçbir olay hakiki anlamda mutsuz edemezken, böyle bir hakkın varken, nasıl oluyor da bir şey bizi mutsuz edebiliyor? Neden acaba? Dolayısıyla bunları keşfetmek durumundayız.
Ama dikkat edin, ben şimdi bu konuşmayı -- diyelim ki YouTube'a koyduk ve bütün Türkiye dinledi -- muhtemelen ya beni aptallıkla ya delilikle, en makul ihtimalle saflıkla itham edeceklerdir veya değerlendireceklerdir. Veya işte "bu adam kafayı yemiş" diyeceklerdir. Neden? Çünkü bunun tam zıttı bir anlayışla yaşayan bir toplumun içindeyiz. Bugüne kadar duyduğumuz, öğrendiğimiz şeyler bunun tam zıttı. "Ne olsa mutlu olursun" değil mi, çocukluğumuzdan beri duyduğumuz sorulardan biridir: "ne olsa mutlu olursun?" "Hiçbir şey olsa abi." Hiçbir şey olsa mutlu olurum aslında. Hiçbir şey olmadan da mutlu olurum. Ben zaten mutluyum. Mutsuzsam, o mutluluğu örten bir şey var -- bakın yok eden değil, örten bir şey var.
"Kimse Beni Anlamıyor Ama Çok Mutluyum" Cümlesini Kurabilmek
"Kimse beni sevmiyor, ne kadar mutluyum" -- diyebilir misin? Böyle bir cümle bile, değil mi yani, kurmak bile garipseniyor değil mi? Mesela zihne bile garip geliyor.
"Kimse beni anlamıyor ama çok mutluyum. Annem babam beni hiç anlamadı, çok mutluyum." Böyle bir cümle kurabiliyor muyuz? Hayatımızda böyle bir cümle kurduk mu? Böyle bir cümlenin olabileceğini bile düşünmemişizdir. "Ne saçma bir şey, annem babam beni hiç anlamadı ama çok mutluyum, salak mısın, deli misin" değil mi? Halbuki aslında gerçek bu. Sen her zaman, her durumda, Allah'ın üflediği ruh noktasında mutlusun aslında. Mutluluğunu örten şeylere bak, onları kaldır, geriye mutluluk kalacaktır.
Sonuç: Mutluluğu İsteme, Sadece Örtüyü Kaldır
Hani geçen güzel bir metin okudum. Diyor ki: "ben mutluluğu istiyorum" diyor bir bilge. Bilge de diyor ki: "o 'ben'i sil, çünkü o sahte" diyor. "İstiyorum"u da sil, o da bir arzu diyor. Geriye mutluluk kalacaktır diyor. Anlatabildim mi? Ama "ben" diye
başlıyorsun, tabii zaten başlar başlamaz problemin içine düştün. Neden? Çünkü o bahsettiğim "ben" gerçek ben değil. Onun bir ana baba hikayesi var, evliyse eş hikayesi var, çocukları varsa çocuklarıyla ilgili hikayesi var. O "ben"in hikayesi var, o sen değilsin. Zaten "ben" diye başladın mı zaten baştan kaybettin.
"Ben" diye başlayabilirsin ama o "ben" hakiki "ben" olmalı. Orada diyebilirsin: "ben mutluluğum, ben huzurum, ben dinginliğim." Ama "ben mutluluk istiyorum" -- bu problematiktir. Bir kere o sahte "ben"i bırak diyor bilge, o arzuyu da bırak diyor, buna ihtiyacın yok. Geriye kalan ne? Mutluluk.
Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir Kur'an ayetini sure adı ve ayet numarasıyla birlikte vermemiştir. Anlatılan olay (Peygamber'in Ensar'a yaptığı konuşma) bir ayet değil, siyer/hadis kaynaklı bir kıssadır ve konuşmacı bunu ayrıca belirtmiştir ("Ahzap savaşı olabilir ama emin değilim" diyerek kendi belirsizliğini de ifade etmiştir — olayın tarihî kaynaklarda Huneyn Gazvesi ganimetleriyle ilişkilendirildiği bilinir, ancak konuşmacının kendiifadesi olduğu gibi korunmuştur). Bu nedenle Geçen Ayetler alanına girecek doğrudan bir Kur'an ayeti bulunmamaktadır.