Sarp Yokuş ve İçsel Esaretler
Kısa Özet
Sohbet, Beled sûresinde geçen "sarp yokuş" ifadesinin zahiri anlamının (köle azat etmek, aç doyurmak, yetimi ve miskini korumak) yanında içsel bir anlamı olduğunu; bunun da insanın kendiiçindeki esaretleri (beklentiler, "hak ediyorum" duygusu, anlaşılma-onaylanma açlığı) çözmesi olduğunu anlatır. Konuşmacı, iyiliklerin "Allah namına" değil "kendi namımıza" yapıldığında bir alacaklılık, bir beklenti doğurduğunu; bunun da faizci bir ilişki biçimi olduğunu vurgular. Kapanışta, gerçek dinin cennet-cehennem korkusuyla değil, Allah'la olan bağın idrakiyle yaşamak olduğu, bunun da insanı hakiki anlamda özgürleştirdiği anlatılır.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan bir iyiliği "kendi namına" yaptığında (seven benim, koruyan benim, fedakarlık yapan benim) bir alacaklı konumuna geçer; bu alacağı tahsil edemediğinde insanları nankörlükle suçlar — halbukiiyilik "Allah namına" yapılırsa böyle bir alacak doğmaz.
- Görünmez prangalar en tehlikeli olanlardır: "anlaşılmak istiyorum", "takdir görmek istiyorum", hatta "huzurlu olmak istiyorum" bile, o isteğe ne kadar sıkı tutunulursa o kadar esarettir — bir şeyiistemek değil, o isteğe yapışmak esarettir.
- Peygamber'in hanımları dünya ziynetinden bir şeyler istediklerinde, peygamber onlara ne bir minnet ne bir sitem yöneltti, sadece kendi misyonunun gereğini hatırlattı ve "sizi en güzel şekilde bırakayım" dedi — hiçbir hikaye, hiçbir kırgınlık yoktu.
Beled Sûresi: Sarp Yokuş Nedir?
Hoş geldiniz arkadaşlar. Bir sorunuz yoksa bugün Kur'an'da bir ayette geçen bazı ifadeleri yorumlamaya, anlamaya çalışacağız. Beled sûresinde geçen "sarp yokuş" ifade eden bir ayet var: "sen o sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?" şeklinde başlayan sûrenin ortalarında geçen bir ayet. Sarp yokuş nedir? Bu noktada tabii kiayet birkaç anlam taşıyan bir ayet. Zahiri olarak meali aşağı yukarı: "sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? O, esiri özgür bırakmaktır. Açlık halinde olanı, sıkıntı halinde olanı doyurmaktır. Yakın olan yetimi korumak ve miskin olan kişiye yardımcı olmaktır." Zahiri olarak ayetin meali bu.
İslam tefsir geleneğinde her zaman veya çoğu ayette hem zahiri hem de enfüsiolarak tanımlanan, yaniiç ve dış açılardan yorumlanan bir yaklaşım tarzı vardır. Bu içsel anlam, dıştaki anlamı yok saymaz.
Zahiri ve Enfüsi Yorum: Allah Namına Kesilen Hayvan Örneği
Örneğin bir örnek verecek olursak, Kur'an'da üzerine Allah'ın adının anılmadan kesilen hayvanları yemeyi yasaklar. Bu zahiren, Allah'ın adını alarak veya o niyetle — yani bir başkasının adına kesilmemesi şartıyla — hayvanların yenilebileceğinden bahseder. Bununla ilgili enfüsi yorumu yapan bazı alimler şöyle derler: sana bir insan bir şeyi Allah namına vermiyorsa, ondan alman haramdır. Mesela biri diyor ki "seniçok seviyorum." Ne namına bunu söylüyor? Kendi namına söylüyor. Onun sevgisinikabul etmen haramdır, gibi bir yaklaşım var. Tabii ki çok üzerinde durulması gereken bir şey.
"Ben sana yardım ediyorum, ben seni koruyup kolluyorum" — bunu ne adına yapıyor? Kendi adına yapıyor. Yani "ben seni koruyorum" ama aslında Allah bu imkanı veriyor; "ben onun namına yapıyorum" demesi gerekir. Mesela bunu anneliğiniz üzerinden düşünün, babalığınız üzerinden düşünün, arkadaşlık ilişkileriniz açısından düşünün ve şu soruyu kendinize sorun: Allah namına mı iş yapıyorsunuz, kendi namınıza mı iş yapıyorsunuz? Tabii eğer gerçek cevaba bakacak olursanız, mevcut durumda biz kendi namımıza iş yapıyoruz: "seven benim, koruyan benim, sahiplenen benim, dost olan benim, anne olan benim, baba olan benim, fedakarlık yapan benim, dürüst olan benim" gibi bir yaklaşımla.
Allah Namına mı, Kendi Namımıza mı Hareket Ediyoruz?
Tabii bunun neticesinde ne oluyor? Bir sürü alacağınız oluyor. Peki alacağınızı tahsil edebiliyor musunuz? Edemiyorsunuz. Sonra insanları nankörlükle suçluyorsunuz.
Peki Allah namına yapmak ne demektir? Bizde biraz "Allah rızası" kavramı geçer ama aslında daha doğru anlayış "Allah namına yapmaktır." Allah namına yapmak ne demektir aslında? Diyelim ki ben bu çaya dair diyorum ki birisine "işte şu çayı al, falan kişiye ver." Şimdi bu çayı alan kişi kimin namına bu çayı o işaret ettiğin kişiye verir? Benim namına verir değil mi? Ama görünürde veren kimdir? Bir kişidir. Ama
veren, "ben bunu onun namına sana veriyorum" demesi gerekir. Peki biz bu noktadan baktığımızda kendi namımıza mı hareket ediyoruz, Allah namına mı hareket ediyoruz?
Ya da her işe besmele ile başlamak nedir? İşte her işe besmele ile başlamak bir şeyi Allah namına yapmak demektir; Allah ile, onun adına yapmak demektir. Ve Yaradan aslında bizi o işin işleyişinin bir vesilesi kılmıştır; biz bundan dolayı müteşekkir oluruz.
Yoksa Allah namına yapmamız gereken şeyi kendi namımıza yaptığımızda, bu aslında Allah'a ait olan şeyi gasp etmek demektir — ister farkında olalım, ister olmayalım, gasp etmiş oluruz.
Gasp Etmenin Cezası: Bu Dünyada Acı Çekmek
Peki gasp etmenin cezası nedir? Bu dünyada acı çekmektir. Dinleyin bütün insanları, bütün sosyal medyaya bakın: sürekli bir şikayet, birilerine bir mesaj verme, "insanlar çok nankör, kıymetini bilmeyeni yokluğunla terbiye edeceksin" falan gibi birçok hikaye dinlersiniz — çok da makul gibi görünür. "İşte ben bunu yaptım, şunu yaptım ama nankör insanlar çok nankör" diye birçok hikayeyi bugün açtığınız zaman sosyal medyada görebilirsiniz. Bunu edebiyatta da görebilirsiniz, çok uzağa gitmeye gerek yok, kendiiçinizde de görebilirsiniz. İnsanlara yaptığınız sitemlere dikkat edin: "işte ben şunu yaptım ama kardeşim böyle davranıyor." Yani sen ne yaptın? Sen doğru bir şey yaptın; tamam, Allah sana o doğru şeyi yapma idraki verdi ve onu yaptın. Senin için mevzu tamamlanmıştır. E ama diyelim ki o insan şöyle yapmıştır — bu onun hikayesidir, bu tamamen onun hikayesidir. Ama içeride bir şey ne der? "Ama ben bunu hak etmiyorum." Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de böyle bir "hak" kavramı yoktur yani.
Allah bize şunu der: "sizi yarattım, ölümü ve hayatı yarattım, ta ki hanginiz güzel amelde bulunacak" — yani hanginiz fıtratına göre davranacak. Bütün mesele budur, bize bakan şey budur. Allah beni yaratmış, ölümü ve hayatı yaratmış, ve benim benliğime iyi ve kötüyü tercih etme imkanı vermiş, ve bana da iyi, doğru, güzel ve fıtriolanı tercih etme imkanı vermiş; bu kadar, benim hikayem bu, bundan ibaret. Ama egonuz ne yapıyor? Diyor ki "ama insan bekliyor hocam." İşte o beklenti sizin esaretinizdir, bizim esaretimizdir.
Sarp Yokuş: Esareti Çözmek (Fekke Rakabe)
O yüzden ayet diyor ki, o sarp yokuş nedir biliyor musun? Bir şeye bağımlı hale gelmiş, bir şeye tutuklu hale gelmiş olanı çöz diyor. Orijinal ifadesi "fekke rakabe" — yani diyelim ki bir şey zincirle bağlanmış, ne diyoruz onu? Çöz. Şimdi biz neyle bağlanmışız? Bağlandığımız şeyler en başta beklentiler, sonra arzular, sonra korkular. Dolayısıyla hepimiz aslında, hani deyim yerindeyse, zahiri olarak fotoğraf çekildiğimizde gayet güzel görüntüler veriyoruz. Ama bir de içsel fotoğrafımız çekilse, böyle bir fotoğraf çekim imkanı olsa, aslında hepimiz çok farklı şekillerde zincirlenmiş olarak fotoğraf vereceğiz. Kimisi beklentiyle zincirlenmiş, kimisi beklediği şeylerin gerçekleşmemesiyle zincirlenmiş, kimisiinsanların kendisine göstermesi gerektiğine inandığı sevgi, saygı, ilgi vesaireyle zincirlenmiş.
Görünmez Zincirler: Beklenti, Arzu, Korku
Baktığınız zaman orada bir zincirlenme var, bir esaret var. Kimimiz bedenini çok önemser, bedeniyle meşgul olur — öyle bir esareti vardır. Kimisi bedenini çok yüceltir, onun üzerinden bir esareti vardır. Çünkü yaşlanınca o esaret kendini çok bariz bir şekilde gösterecektir. Neden? Çünkü sen bedeninin esirisin. Çünkü sen diyelim kihayal ettiğin, kurguladığın bir ideale esirsin. Bu ideal manevi bir şey de olabilir: "ya işte çok zengin olayım, insanlara hayrım dokunsun" — tamam, böyle bir niyetin olabilir ama "işte hep bu niyet içindeydim ama Allah bir türlü bana vermedi" — yanisana ne? Vermediyse sana ne, senin problemin ne? Çünkü senin problemin, işte deyim yerindeyse, hani böyle yüksek ideallerle bir de bazen Allah'ı kandırıyor muyuz acaba? Hani bazen olur ya, birinden bir şey istersin, "bak hayır yapacağım" falan dersin. Yani bu Allah'ın takdiridir; Allah seni birilerine yardım etmekte kullanabilir, kullanmayabilir. Sen ikisi arasında bir fark görüyorsan, orada esirsin demektir.
Dolayısıyla nerede esaret altında olduğumuzu keşfetmek zorundayız. İnsanlardan beklentilerimizle ilgili o kadar çok esaretimiz vardır ki: işte anne babandan beklentin, eşinden, arkadaşından, dostundan beklentin o kadar yaygındır ki hatta bazen diyorum kiişte küçük çocuklardan bile beklentin olur. Bir şey yaparsın, dersin ki "benisevsin." Ne bu? Aslında bir beklenti; bu beklenti ne? Aslında bir esaret. Neden esirsin? Çünkü özgür değilsin, yaptığın eylemin arkasında bir benlik hikayesi var. Bu benlik hikayesiilla bir çıkarcılık anlamına gelmez; sen bir insana elinden gelen büyük bir fedakarlıkta bulunursun ve oradan diyelim ki bir ilgi, bir sevgi, bir hoşluk, bir anlayış, bir gülümseme beklersin. Bu nedir? Bu bir esarettir.
Peki bu esaret devam ettiği müddetçe senin için bir tam huzur, kurtuluş mümkün müdür? Değildir. Çünkü sen aslında hangi tarafından manipüle edildiğini, esir edildiğini bilmiyorsun ve oradaki seni esir eden düşünceye ve duyguya da olumlu nazarıyla bakıyorsun. Hatta bazen diyorum ki "insan beklentisiz olabilir mi?" "Olamaz" diyor, "nasıl olabilir?" Biraz daha ısrar edersen "ya işte ben peygamber değilim" diyor. Biraz daha ısrar edersen "ben bunları yapamam" diyor. Dolayısıyla ne yapıyor aslında? Bir benlik tarafından esaretinin farkına varmıyor. Peki peygamber niye gelmiş? Peygamber seni özgürleştirmek için gelmiş, senin esaretini sana göstermek için gelmiş.
Peygamberin Hanımları Örneği: Esaretsiz Bir Tavır
Bakın çok mükemmel bir durumdur: Peygamberin bazı hanımları dünya ziynetine dair, dünyanın süsüne dair bir şeyler isterler. Yani kim bilir ne istemişler, belki atıyorum Hindistan'dan gelen bir kumaş istemişlerdir. Mesela peygamber "varlığımla yetinmiyorsanız sizi yokluğumla terbiye ederim" mi diyor? Mesela böyle bir şey misöylüyor? Asla böyle bir şey yok. Onlara en güzel hatırlatmada bulunuyor: "benim misyonum belli bir çerçevede yaşamayı gerektiriyor" diyor. Onlar yine ısrar edince, ayetin ifadesiyle diyor ki "sizi en güzel şekilde bırakayım." Yani madem ortak bir noktaya gelemedik — "benim kıymetimi bilmiyor musunuz, siz neyin peşindesiniz ya, siz peygamberin eşisiniz, bunun kıymetini bilseniz" mi diyor? Asla böyle bir şey
söylemiyor; asla bir minnet, asla bir ezme, asla böyle bir laf sokma yok. Ve diyor ki"sizi en güzel şekilde bırakayım, dilediğiniz gibi tercihte bulunabilirsiniz." Bakın ne kadar doğal bir yerden bir şey var değil mi, hiçbir hikaye yok; "işte siz benim kıymetimi bilmiyorsunuz" asla böyle bir şey yok, sadece onlara bazı şeyleri hatırlatma var; kendi misyonunu hatırlatıyor ve kendi misyonunun gereğini hatırlatıyor.
Maddi Konforda Peygamberi Örnek Almak, Manevi Erdemde Almamak
Allah'a şükür ki peygamber öyleymiş. Peygamber öyle olduğu halde biz lüksten doyamıyoruz. "Müslüman her şeyin en iyisine layık" — doğru, en iyisine layık. Ama maddi şeyin mi en iyisi daha önde olmalı, yoksa manevi şeyler mi? Yani maddişeylerin en iyisine gözün takılırken şunu sormuyorsun kendine: "ya peygamber şöyle bir durumda yaşamış, ben nasıl ondan daha yüksek bir maddi konfor arayabilirim, kimim ki ben" demiyorsun. Ama iş maneviyata gelince, işte affedici olmak, merhametliolmak, alçak gönüllü olmak, acziyetini bilmek, tevazu içinde olmaya gelince "ya ben peygamber değilim." Tam bir ego uyanıklığı yani. Ve bunu bizde gerçekleştiren o sahte benliğe karşı uyanık değiliz yani. Burada biz sahtekarlık işlediğimizi göremiyoruz, içimizdeki sahtekarı göremiyoruz. Ve o bizi esir etmiş; ve o esareti o kadar güzel anlatıyor ki biz o esaretin farkına varmıyoruz.
Güzel Görünen Prangalar: Anlaşılmak, Takdir Görmek, Huzur Arayışı
Bakın bir sakin olup şöyle bir bakın: zihninizde ne kadar çok istek, beklenti, kurgu, ideal, "şu olmalı, bu olmalı, şöyle yapacağım, böyle yapacağım, şunu yapamadım, bunu gerçekleştiremedim, geçmişte şu olmadı, ne kadar şanssızım" — ne kadar çok hikaye var, ne kadar çok esaret zinciriyle yaşıyoruz. Her tarafımızdan zincirlenmişiz.
Neden? Çünkü bunun esaret olduğunu bilmiyoruz. Yaniinsan esir olduğunu bilse bunu hemen der ki "ben buradan nasıl kurtulurum?" Birisi ayağınıza pranga taksa hemen fark edersiniz. Ama bu prangalar görünür pranga değil, güzel görünen pranga var. Mesela "anlaşılmak istiyorum" — ne kadar hoş bir pranga, hiç rahatsız etmiyor.
Ama sizi ne yapıyor? Esir ediyor. Sürekli anlaşılmak istiyorsunuz, takdir görmek istiyorum — ne kadar güzel bir pranga, ne kadar yaldızlı bir pranga. Fark edilmek, onaylanmak, tırnak içinde "huzurlu olmak istiyorum" — bu bile bir prangadır. Ama niye prangadır? Çünkü sen huzurlu olmayı maddi düzeyde böyle sakin, hiçbir problemin olmadığı bir dünya algısıyla tanımlıyorsun. Huzur arayışı bile bir prangadır bu anlamda. Kötü bir şey mi arıyorum? Kötü bir şey aramıyorsun, arayışın tuzağındasın, arayışın esirisin. "Olursa olur, olmazsa olmaz" — bak esaretten kurtuldun. Ama kötü bir şey miistiyorum? Bak ne istiyorsan ve o isteğe ne kadar tutunuyorsan o derece esirsin. İsteği ehlileştirmek durumundayız. İstek esaret olmadığı ölçüde sizi özgürleştirir. Ama bir şeyi ne kadar isterseniz isteyin, o derece esaret içindesiniz — istediğiniz şey ne olursa olsun. Hatta diyorum ki, Allah'ı bile istiyorsanız, o isteğe yapışırsanız o da bir esarettir.
Hazreti Musa'nın Duası: İstemek ile Yapışmak Arasındaki Fark
"Dilimdeki bağı çöz ki beni anlasınlar" — anlaşılmak orada Hazreti Musa'nın dilinden bize Kur'an'da bir dua olarak geliyor; bir peygamberimizin duası. Allah'tan isteyebilirsiniz, dilediğiniz kadar isteyin; Allah'ın mülkünden bir şey istemiş olmazsınız. Bunlarla şu an söylediklerimiz çelişiyor mu acaba? Bakalım çelişiyor mu. Şimdi ben Allah'tan isteyebilirim; neden? Çünkü o "isteyin" demiş. Ama "isteğe yapış" dememiş. Mesela bir şey isterim, olmadı; olmadıysa olmadı. İstedim çünkü Allah isteyin dedi, o benim Allah'la olan bir bağım aslında değil mi? Bir ihtiyaç olduğu zaman iste; niye istiyorum? Çünkü Allah öyle buyuruyor. E vermedi — vermemesine de şükran içindeyim, bir esaretim var mı? Yok.
Ya işte "4444 defa bilmem ne okudum, isteğim gerçekleşmedi, şu ayeti okudum gerçekleşmedi, bunu da okudum gerçekleşmedi" — neredeyse Allah'ın karşısında hesap soracak ona: "bak 4444 defa okudum, Yasin'i de okudum, onu da okudum, niye vermiyorsun" diye haşa Allah'ın yakasına yapışacak. Şimdi bu nasıl bir istek? Bu esaret içindeki bir istek. Bu şunun gibidir: bir anne baba çocuğuna der ki "evladım, bir ihtiyacın olduğu zaman bana söyle." Çocuk da söyler; ama akıllı çocuk istediği şeyle tutturmaz, ve anne babası ona bunu almazsa, vermezse, üzülmez, gönül koymaz, kendini mağdur ve mahrum hissetmez. O yüzden dedim, isteğinizi esnetebilme beceriniz olmalı. Yoksa tabii ki ben Rabbimden her şeyiisteyebilirim. Ama sanki böyle olursa varlığım tamamlanacak, ama olmazsa eksik kalacağım — bu yanlış bir istemedir.
Yani dilimde bir tutukluk var, derim ki "ya Rabbi dilimdeki bağı çöz, insanlar anlasınlar." Tabii orada "anlaşılmak istiyorum, anlaşılmazsam ölürüm" gibi bir hikaye yok orada; biz onu bazen öyle algılıyoruz, yanlış bir yerden tutuyoruz. Yani o ne diyor? Diyor ki "Rabbim bana yardım et, insanlara senin mesajını en güzel şekilde ifade edeyim, onlar da anlasınlar." Yoksa orada Musa'nın böyle bir anlaşılma ihtiyacı, bir anlaşılma beklentisi, "anlaşılmazsam ölürüm" hikayesi yok; orada fıtri bir akış var.
Bütün ömrün boyunca dua etsen, Allah senin istediğin hiçbir şeyi gerçekleştirmese ve sen kırılıp üzülüyorsan, orada bir esaret vardır. Neden? Çünkü Allah seni özün itibariyle tam olarak yaratmış.
Adem'in Ruhundan Üflenmesi ve Eksiklik Hissi
Bakın ayeti hatırlamaya ihtiyacımız var: bir geçici ve sınırlı bir yönümüz var — işte beden, psikolojik düzey; bu sınırlı ve geçicidir. Bakın Allah ne diyor? İşte Adem'i bellibir kıvama getirdiğimde, belli bir kemale ulaştığımda ona ruhundan üfledim. Biz bu ayeti hiç hatırlamıyoruz; hep topraktan yaratılmışız gibi geliyor bize, işimiz gücümüz toprakla, başka bir işimiz yok. Bakıyoruz bir bedenin var, bedenine odaklanmışsın; bakıyorsun ilişkilerin var, ilişkilerine odaklanmışsın; bakıyorsun istek ve arzuların var, onlara odaklanmışsın. Ve içeride bir hikaye var: "sen şu olduğunda tamamlanacaksın." Hep bir eksiklik hikayesi var.
Şeytanın Adem'i Kandırması: "Ebedi Bir Mülkün Yok"
Bakın şeytanın Adem'i kandırmasında da aynı şey var: diyor ki "melek gibi olmayasın" diye. Bu nedir? Eksiklik hissi veriyor. Diyor ki "sen eksiksin" diyor. "Senin ebedi bir mülkün yok ki" diyor — neyi "benim" diyebilirsin? Hemen onda mülk arzusunu tetikliyor. Halbuki sen Allah'a aidiyetinle sonsuz bir mülkün içindesin. Sen kalkıp "şu benim mi" diyeceksin, yoksa "her şey Rabbimin, ben de Rabbime aidim" midiyeceksin? Hangisi daha sonsuz bir mülktür? Bütün bu alem Rabbimizin, ben de ona aidim — bunu demek mi bir zenginliktir? Yoksa "bana şu ağacı Mustafa Bey verse ne güzel olur, benim olsa ne güzel olur" falan demek mi yani? Allah'ın mülkünden bir parça mı koparmaya çalışıyorsun? Hadi bir parça kopardın, zengin mi oluyorsun, fakir mi oluyorsun?
Her şey Rabbimin ve ben de ona aidim — ne kadar büyük bir zenginlik. Sen bu zenginliği unutuyorsun, Allah'ın mülkünden bir şeyi koparmaya çalışıyorsun: "bu da benim olsun." Bu nedir? İşte bu esarettir. Ayet diyor ki bu esareti çöz. Bu senin için gerekli olan bir şey; bu esareti çözmelisin, eksiklik zincirinden kurtulmalısın. "Benim varlığımda bir eksiklik var, şu olursa tamamlanacağım" — bak bunu bırak, bu zinciriçöz, bu zinciri bırak. Bu sana sürekli olarak bir eksiklik hissiyle yaşamaya götürüyor: hep bir şeyin eksik. Halbuki Allah seni eksik yaratmadı ki; Allah seni özün itibariyle eksik yaratmadı. Allah'ın ruhundan üflediği şeyde bir eksiklik yok.
Varlığın Yalın Hali: Her Şeyi Bırakınca Kalan
Ama hocam diyor "bunu idrak edemiyoruz ki" — bak, bunu da bırak. Bak buraya tutunuyorsun bu sefer: "ben ruhumu idrak edemiyorum." Ya bak, bir sus orada, bir dur, ve o düşünceyi bir kenara bırak. Çünkü o düşünce seni esir ediyor. "Allah'ı nasıl bulacağız?" O düşünceyi de bırak. Yani sana şah damarından yakın olan Allah'ı ne yapıp bulabilirsin ki? Yani Allah sana "beni ara" mı diyor? "Benim yakınlığımı idrak et" diyor. Biz sürekli arama kafasındayız: "Allah'ı arıyorum, kendimi arıyorum" — hep arıyoruz yani. Arayan kim? Arayan eksik olan, arayan yetersiz olan. Halbuki bırak, bütün o hikayeleri bırak, bütün o düşünceleri bırak, bütün o duygu durumlarını bırak.
Bir sahtekar benlik daha var, o da boşluk hissi. "Hiçbir şey kalmadı hocam" diyor.
"Tamam" diyor, "onu da bırak." Ne kaldı? Bak senin bile yadsıyamayacağın varlık kaldı aslında. Hani varlığını yok et desem yapamazsın değil mi? Bak her şeyi bıraktın, bir şey kaldı: varlık idraki. Bak varlığın duruyor. Ama bak, o bir beden değil, o bir ilişki üzerinden tanımlanan bir şey değil, bir şey başarmış ya da başaramamış birideğil; sadece varlık. İşte o sensin. Onun hiçbir eksiği yok.
Bir gün birine böyle bir çalışma yapmıştım. "Güzel" dedi, baktım böyle yüzü mütebessim, huzurlu, dingin böyle. "Bu kadar basit mi" dedi. "Evet" dedim, "bu kadar basit." Sonra birden yüzü değişti. "Ne oldu" dedim, "hangi düşünce geldi?" "Ya ben bu hali kaybedersem?" Bakın tekrar esaret. Ne kadar uyanık bir şey değil mi? "Tekrar bu hali kaybedersem, bu hali korumam lazım." Ya bak, bu kişisel olarak senin yapışacağın bir şey değil ki; bu varlık Allah'tandır. Tırnak içinde, onun keyfine bak, onun dinginliğine bak, onunla ilgili mutmainliğine bak — örtülürse ne olacak diye bakma. "Bir geldi, bu giderse ne yapacağım, bunu korumam lazım" — bak ne oldu?
Bir düşünce, yani bir arzu, yani bir istek senin o varlık bilincini ne yaptı? Örtüverdi. Bir zincire tutuldu.
İşte ayet bize diyor ki o sarp yokuşun ne olduğunu biliyor musun? O esiri kurtarmaktır. Esaret içeridedir. Bir şeyler tarafından esiriz: "şunu yapamadım, bunu gerçekleştiremedim, şunu elde edemedim, şu hale gelemedim" — bak bir sürü esaret. Ve ömrüm boyunca da bunlar hiç bitmeyecek. Çok ilginç bir şey yani: esaret fark edilmediği müddetçe asla bitmez. Dün bir çocuktun, bir şeylere esirdin; genç oldun, başka şeylere esir oldun; biraz büyüyeceksin, daha başka şeylere esir olacaksın. Bu kafayla esaret bitmeyecektir. Seni esir edenin ne olduğunu anladığında, o esaret bitecektir. Hatta, bir an anladım bunu diyen ve bir düşünce geldi: "ya keşke bunları daha önce öğrenseydim." Bak gene esirsin, anladın mı, gene esirsin. "Keşke bunları daha önce duysaydım, yaşım olmuş 50-60 falan, işte bunları daha önce duysaydım hayatım çok başka olurdu." Bak gene esirsin. Ve o kadar tatlı bir şekilde geliyor ki o esaret zinciri, hani böyle kolye takıyorsun gibi görünüyor zahiren; halbuki o bir pranga. O yüzden hiçbir şeyin esaretine gönül vermemeliyiz ve fark etmeliyiz. Sadece yapacağın şey bunu fark etmektir.
Taif'te Taşlanan Peygamber: Esaretsiz Tepki
Bakın Peygamber Taif'te taşlanmış, ne diyor? "Ya Rabbi" diyor, "sen ben neysem ben de seninleyim, başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok; şu olur bu olur, hoş değil ama problem değil." Ama orada esir olsaydı ne diyecekti? "Ben bunu hak etmedim, işte insanlara iyilik yapmaya çalışıyorsun anlamıyorlar" — bir hikaye var mı? Yok, hiçbiri yok. Neyi hatırlıyor? Kendisiyle Allah arasındakiilişkiyi ve bağı hatırlıyor. Bu kadar. Senin bütün dikkat edeceğin şey bu. Sen Allah'la alışveriştesin, senin alışverişin insanlarla değil. İnsanlarla alışveriş, Allah'la alışverişinin bir yansıması.
Allah ile Alışveriş: Faiz Metaforu
Sen eğer insanlardan beklentiiçindeysen sen faizci bir insansın. Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bak Allah'tan sana iyilik geliyor, sen de o iyiliği yaşıyorsun ve yapıyorsun, ve kalbine bir huzur geliyor. Bak, Allah ve alışveriş ne kadar güzel, bu helal. Ama diyorsun ki "ben ne iyilik yaptım, ne çabalar gösterdim, ne fedakarlıklar yaptım ama insanların tutumuna bak" — sen faizcisin. Sen faiz beklentisiiçinde olduğun için mağdur oluyorsun, öfkeleniyorsun, kırılıyorsun, güceniyorsun: "ben kardeşime şunu yapıyorum ama kardeşim bana bunu yapıyor. İşte anneme şunu yapıyorum ama onlar bunu yapıyor. Çocuğuma şunu yapıyorum ama onlar bunu yapıyor." Bak sen faiz peşindesin. Allah alışverişi helal kılmıştır — neyle alışveriş?
Allah'la alışverişin helaldir. "Rabbim bana merhamet ediyor, ben de merhametiyansıtıyorum, merhameti yaşıyorum ve yansıtıyorum." Allah kalbime bir itminan veriyor, bir ferahlık veriyor, bir genişlik veriyor. Neden? Çünkü alışveriş helal. Ama birinden beklentiye gir — içim daralıyor: "acaba nasıl davranacak, hak ettiğim gibidavranacak mı, işte insanlar da nankör." Bak ne oldu, kalbin daraldı. Neden? Faiz peşindesin.
İncinme Meselesi: "Kemalde Noksanmış İncinen İncitenden"
Bu ayeti nasıl yorumluyoruz? Tabii ki şöyle bir yorum yapılabilir: "hocam bu ayet daha önce böyle yorumlanmış" diyebilirsiniz. Bu aslında evrensel olarak büyüklerimizin idrak ettiği bir şeydir; ama belki bunu bu dille ifade etmiyorlar. Bakın, bütün kâmil insanlar mesela ne diyor? "İncitme, incinenden" diyor — "kemalde noksanmış incinen incitenden." Sen niye inciniyorsun, bir bak bakalım. Bir de incinmeyi çok mübah bir şey görüyoruz değil mi? "Ben çok incindim, ben hassas biriyim, bana dikkat edin yani, aman çok kırılırım, alınırım, gücenirim." Ne diyor o kâmil zat? "Kemalde noksanmış incinen incitenden." İnciten zaten bir cahillik üzerinden incitiyor. Ama sen güya olgun olduğunu, olgunlaşmaya çalıştığını düşünüyorsun ve inciniyorsun. Bak bakalım incinmenin altında ne var? Esaretin var, beklenti esaretin var. Halbuki niye incineceksin, incinecek bir şey yok ki. Ama arkadan bir benlik geliyor, diyor ki "e böyle incinmezsem millet de tepeme biner, işte İsmail incinmiyormuş, herkes kafasına göre davranacak, ezecek beni." Böyle bir hikayeyi nereden çıkarıyorsun? İncinmemek demek, bir haksızlığa maruz kaldığında hakkını muhafaza etmemek demek değildir ki. İncinmemek demek, her kafana vurana "eyvallah" demek değildir ki. Ama dikkat et, ben niye inciniyorum, niye böyle bir esaretim var? Bu esaretin altında yatan şeye dikkat et. Tek bir açıklaması var: beklenti. Onun altında ne var, dikkat et: bir şeyi sen kendinden biliyorsun; halbuki Allah sana ne demiş? "Bütün iyilikler Allah'tandır." Ben nasıl bir iyiliğin kaynağı, sahibi — işte değilim ama vesileyim; orada öyle bir vesile var ki, kaynağından daha güçlü bir vesilesin. Öyle bir vesilesin ki, kaynağı görmeseler rahatsız olmuyorsun ama seni görmeseler, vesileyi görmeseler çok rahatsız oluyorsun.
Bir insan asla kendisine nankörlük yapıldığını düşünmemelidir. Hakikatte insana nankörlük yapılmaz; nankörlük Allah'adır asla, göreceli olarak sana karşı nankörlük yapılır. "O biri sendekiilahi tecelliye nankörlük mü yaptı? Onun muhatabı sen değilsin, sen üzerine düşeni yaptın, kenara çekilirsin. O da nankörlük yaptı, senin yaptığında hiçbir şey yok — bak o Allah'a gider. Sen aradan çekil, seninle alakası yok bu iş. Ben Allah'tan geleni yansıttım." Biri bana dedi ki "sen hiçbir şey yapmadın." Doğru, ben hiçbir şey yapmadım; hakikatte ben hiçbir şey yapmadım yani. Çünkü o iyilik, o oranda Allah'tandır. Niye araya giriyorum ki? Araya girmesen sıkışmazsın; ama araya girersen tost olursun. Ömrün boyunca birinin, şunun, bunun, yakınının, uzağının sana hak ettiğin şeyi yapmadığıyla ilgili ömrünü bitirirsin. Sonra da arkadan bir benlik gelir: "ama hocam çok zor ya." Bak, o "zor"u da bir bıraksan ne kadar güzel olur, göreceksin ki dikkat edin, her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır — bakın "zorluktan sonra" değil, "zorlukla birlikte." Bu ne demektir? Sana o şeyin zor gelmesiesaretinden dolayıdır, bir şeyi yanlış yorumladığından dolayıdır. Onu doğru yorumladığında, o zorlukla birlikte aslında yanı başında bir kolaylık olduğunu göreceksin — o zorluğun yanı başındadır o kolaylık.
En Yakın Yetim: İçimizdeki Yetimlik Hali
"Bu çok zor" — hayır, şuradan bakarsan zor; oradan bakmayı bırak, doğru yerden bak, kolaylık oldu. "Hiç kimseden alacaklı değilim" — "ya işte bunu demek kolay değil hocam." Bak bunu demek kolay değil diyene bir bak, o yanlış bir yerden bakıyor; zaten onun baktığı yerden hiçbir zaman o kolay olmaz. Çünkü o diyor ki "alacağım var." Tırnak içinde, insan alacağını bırakır mı, bırakmaz. Ama alacağın yoksa özgürsün, alacağın varsa tutsaksın, esirsin. O zaman ayet sana ne diyor? O esaretiçöz, o esaretten özgürleş.
Çünkü bakın, bizim nazarımız yatay boyuta odaklandığı için, yani zahiri olarak görünür olana odaklandığı için, ne oluyor? Biz açlık içindeyiz. Ömrüm boyunca diyelim ki anlaşılmadığımı veya sevilmediğimi düşünüyorum — bu nedir? Bir açlıktır değil mi? Veya işte istediğim bir şeyi yapamadığımı düşünüyorum — bu nedir? Bu bir açlıktır. Yani açlık demek mide açlığı değildir, o işin en kuyruk tarafıdır, en basit tarafıdır. Gerçek açlıklar psikolojiktir; psikolojik açlık çok muazzam bir alan kaplıyor bizim hayatımızda. Ne gerekiyor? Açın doyurulması gerekiyor. Peki aç neyle doyacak? Bak ayet sana diyor, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Bak açlığını doyurmanın yolunu da sana göstermiş. Ama sen diyorsun ki "yok, ben açlığımı şuralardan doyuracağım: biri beni sevecek, biri beni anlayacak, biri benikoruyup kollayacak, biri beni tasdik edecek, birileri bana 'sen iyisin, süpersin, okeysin' diyecek." Ama sen bu konuda sürekli aç olacaksın. Hangiinsanı bu dünya doyurmuş? Hangiinsanı diğer insanlar doyurmuş? Böyle bir şey yok. Sen açlık hissedeni Allah ile doyurabilirsin; zaten aslında o açlık da yok, zaten özünde bir doymuşluk var, özünde zaten mutmainlik var. Yani sen kendine Allah'ı hatırlatmalısın.
Kimin için Allah var? Onun için her şey var. Onu bulan sonsuz zenginliği bulur, onu unutan neyi bulursa bulsun başına bela bulur.
Çocuk yetiştirirsin, sonra dersin ki "ya işte evlendi, bizi unuttu." Unuttu mu unutmadı mı — gelin kaynana kavga eder: "bize gel" yok, gelin çeker öbür taraftan, öbür taraftan kaynana çeker. Ya ömür böyle geçiyor; ne kadar garip bir şey ve uyanamıyoruz yani, nasıl bir sahtekarlığın içinde olduğumuzda uyanamıyoruz. Neden? Çünkü bir şey tarafından esir edilmişiz ama esir olduğumuzun da farkında değiliz. O zaman ne yapıyoruz? Esaretimizin devamını sağlayacak hikayelere yapışıyoruz. "Ya işte evlat da o kadar fedakar olmuyor, biz ne fedakarlıklar yaptık." Benim annemin meşhur bir Arapça-Mardin dilinde bir atasözü vardır: "hani benim kalbim çocuğumun üzerine titrer, fakat benim çocuğumun kalbi taş gibi" mealinde bir söz. Böyle sürekli, ego hikayelerine takıldığında bunları söyler. Peki bu nedir? Bu bir esarettir. Ve sen o esaretin esaret olduğunu fark etmek ve bundan kurtulmak yerine ne yapıyorsun? O esareti konforlu hale getirmeye çalışıyorsun, esareti süslemeye çalışıyorsun, sürekli çatlakları gidermeye çalışıyorsun. Bu sahte bir şey; ömrün boyunca bununla uğraşsan ancak bir gram adım yol alabilirsin ve hiçbir zaman onun garantisi de yoktur.
O yüzden ancak Allah ile doyabilirsin; o zaten bizi doyurmuş yani. Sen zaten o açlık algısından kurtulduğunda bir bakacaksın ki doymuşsun. Neden? Çünkü içinde mutmain bir öz var.
Ve bu noktada arkadaşlar, aslında bizler Allah'ı unuttuğumuz için — yani Allah'ı unutmayalım diyoruz ama aramızda nasıl bir ilişki var? Arada bir selamlaştığımız bir ilişki var yani. O zaman biz yetim olmuş oluyoruz. Ayet diyor ki, yakın olan yetimikoruyup kolla. En yakın yetim kim? Senin içindeki o yetimlik halinde olan. Yaniişte kim sevdi, kim takdir etti, kim onayladı, kim koruyup kolladı, kim sahip çıktı değil mi?
İşte annenden babandan ondan bundan bir eksiklik görmüşsündür. Yani anne babalarımız kâmil değil ki; onların anne babası da o kadar mükemmel değildi. Yaniburada kimseye bir eleştiri, suçlama getirmeye gerek yok. Ama sen kendini yetim olarak algılıyorsun; yani sevginin, güvenin, şefkatin, anlayışın kaynağından kopmuşsun, o yüzden yetimsin. O yetimliğin neyle tamamlanması, neyle çözümlenmesi gerekiyor? Allah'ın sana şah damarından daha yakın olduğunu idrak etmekle çözümlenmesi gerekiyor; yoksa o yetimlik bitmez yani. Benim annem babam en mükemmel anne baba da olsa bir yere kadar bana yardım eder. Benim abim 32 yaşında kanser oldu, kimse ona yardım edemedi; hepimiz seviyorduk, hepimiz iyileşmesiiçin gayret ettik ama onu ölümden kurtaramadık. Dolayısıyla demek ki ben hiçbir şeyle mutmain olamam, hiçbir şey beniilelebet koruyup kollayamaz, hiçbir şeyin öyle bir gücü yok.
Yani bu neye benzer? Bu aydan daimi bir güneş ışığı almaya çalışmaya benzer. O güneşten ışık aldığı müddetçe aydınlatacaktır, o da güzeldir, ona da selam ediyoruz, ona da şükran duyuyoruz, Allah'ın bir ayeti olarak. O aydan denize ışık da gelir, çok güzel bir yakamoz olur; fakat yakamoz seni ömür boyu aydınlık tutar mı? Tutmaz. Ay senin için hakiki bir kaynak mıdır? Değildir. Peki hakiki kaynak nedir? Hak'tır. İşte sen hakiki kaynakla olan bağını fark ettiğinde — bakın bağ kurduğunda değil, sen zaten bağlısın ama unutmuşsun — o bağını hatırladığın zaman, o zaman en yakın yetim yetimlikten kurtulursun. Allah her an bize bunu aslında hatırlatmak istiyor ama biz görmüyoruz. Allah diyor ki "bak senin yetimliğinin farkındayım, seni bu yetimlikten kurtaracağım, senin bu yetimlikten kurtulmanın çaresi benim, başka birileri değil."
En yakın yetimi görmek durumundayız; en yakın yetim budur. İstediğiniz kadar anneniz babanız olsun, her zaman bir yetimlik vardır — yani her zaman psikolojik düzeyimizde bir eksiklik, bir boşluk vardır; bu Allah'la olan bağımızı unutmamızdan kaynaklanır. O yüzden ben anne babamın da çocuğu değilim; ben bir ailenin bir parçası olarak kendimi tanımlamıyorum. Allah yaratmış, anne babana iyilik yap, onlar da seni koruyup kolladı, Allah onlara bir merhamet verdi, onlar kimisiniidrak ettiler, kimisini edemediler — vesaire, bu bir sosyolojik ilişkidir. Senin gerçek varoluşsal bağın Allah'ladır. O yüzden hatırlamıyorum ama Epiktetos'un olabilir bir söz: "ben" diyor, "gökyüzündeki ailemi hiç unutmadım" diyor. Yani gökyüzündeki ailem dediğisemavi kaynağım demektir; yani ben hakiki kaynağım olan — bu sema demek gökyüzü demek değil yani, o bir metafordur, bir semboldür. Yani ben hakiki manevikaynağımı hiçbir zaman unutmadım. Unutmazsan sen yetim olmazsın.
Miskinlik: Ümitsizlik Değil Teslimiyet
Ve ayet devam ediyor: "toprağa bulanmış miskini korur." Böyle bir meal manasında ayet. Aslında miskin bir anlamda nedir? Hani şöyle düşünün, diyelim ki bir şeye ihtiyacınız var, insanlardan talep ediyorsunuz, işte gelen geçenler; sonra bir bakıyorsunuz ne gelen var, ne geçen var. Ne yaparsınız? Toprağa uzanır yatarsınız — yani sükûm bulursunuz aynı zamanda; "miskin" oradan geliyor. Sakin, yani ne? Hiçbir şeyden ümidi kalmamış. Hani, emin değilim, Necip Fazıl'a atfedilen bir söz: "ümit kalmayınca telaş da biter" diyor. Yani miskin demek hiçbir şeyden ümidi yok yani, ve kendini toprağa bırakıyor.
Bizde bazen olur öyle değil mi? Ya işte mesela dersin ki, "eskiden bekliyordum, atıyorum anne babamdan, oradan buradan, işte eşimden arkadaşımdan dostumdan böyle bir yakınlık bir samimiyet bekliyordum ama artık hiç kimseden beklemiyorum." Bu miskindir yani; orada artık ümit kalmamış ve kendini akışına bırakmış artık yani.
Hani şey gibi, dileniyorsunuz ama yolda giden kimse yok; bir sene geçmiş, yolda kimse yok. Ne yaparsınız? Yatarsınız artık yani değil mi? "Allah rızası için" falan bir şey demezsiniz yani. Yani bu ne demektir? Böyle ümitsiz olduğunuz mevzular var ya, aslında onlar ümitsiz olmanızı gerektirecek mevzular değil. O yüzden ayet diyor: ancak kâfirler ümidini keser. Neden? Her şeyin kaynağı olan Allah noktasında ben neyden ümidimi kesebilirim ki?
Mesela sevilmekten ümidimi kesebilir miyim? Allah beni sonsuz sevgisiyle severken, Allah beni sonsuz merhametiyle şefkatle kucaklarken, "kimseden merhamet beklemiyorum, kimseden anlayış beklemiyorum" diyebilir misin? "Eskiden birileri benianlar diyordum ama artık ümidim kalmadı" diyebilir misin? Allah'tan seni daha iyianlayacak kim var? Sen bu konuda bir miskinlik, bir ümitsizlik içine düşebilir misin? "Zengin olma ümidim kalmadı" — ya Allah'la aidiyet ilişkisi olan fakir olabilir mi, değil mi? O zaman miskinlik de yetimlik de bir bilgi ve farkındalık eksikliğinin sonucudur.
"Sen Varsan Her Şey Tamam" Sözü ve Hedefin Kayması
Hani bazen insan böyle dalar yaniişte: "kimsem yok." Tabii orada hep şey oluyor, diyorsun ki "Allah var ya, o var da o kenarda duruyor, hep kenarda duruyor galiba, orada öyle duruyor duruyor; kimse de ona 'yok' demiyorsun ama öyle bir kenarda duruyor" — böyle bir Allah olabilir mi? Allah bu mu yani? Allah öyle bir idrakin olmalı ki bütün dünya cehennem olsa sen kendini Rabbinin cennetinde idrak edersin.
Yani adamın teki üç kuruşluk bir sevgiiçin "sen varsan her şey tamam, sen yoksan her şey eksik" diyor. Senin Allah'ın var, sen bunu diyemiyorsun değil mi — "ben onu severim ama insanlar için öyle yorumlamam" yani. Ne kadar güzel bir söz: "sen varsan her şey tamam, sen yoksan her şey eksik." Ne kadar muazzam bir marifet — tabii onunki marifet değil de yani, bir marifetin ters çevrilmiş bir tarzı, yani hedefiyanlış. Hissettiğin şey çok büyük bir hakikat, fakat hedef şaşmış. "Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır" — ne kadar muazzam bir ifade.
Bundan daha ilerisini evliyalar söylemiş: "ya Rabbi" diyor, "senin yakınlığını hissetmeyeceğim cennet benim için ayağıma batan bir diken gibidir" diyor. Yani "ben
cennetin sevdalısı değilim ki, ben cenneti senin ikramın diye seviyorum, senin ikramın olduğu için kabul ediyorum."
Cennetin Kendisi Değil, Allah'ın Yakınlığı
Mesela ben kendi hayatımda böyle — Mardin'den gelmişiz, 5-6 sene sonra işte annem bir şey için gidecek, ben de gideceğim diye tutturmuşum. Sonra bana 5 lira vermiş, beni kandırmış — daha doğrusu ben kanmışım yani; beş lira verince tamam, "ben hadi Mardin'e gitmeyeceğim." Bunun gibi bir şey yani. Kanmamak gerek; cennete bile kanmaman gerek. Cennet Allah'ın bir nimetidir, ikramıdır. Fakat senin hedefin orası değildir; sen Allah'ın yakınlığını idrak etmek noktasında bir arayış içinde olmalısın. Yoksa Allah seni cennetle de tırnak içinde "kandırabilir" yani, der ki "bak sen cenneti miistiyorsun, al sana, ne kadar istiyorsun, istediğin kadar" — sen de "tamam" dersin, benim 5 liraya kandığım gibi kanarsın. Allah senin şuuruna bakıyor yani; sen şunu mu diyeceksin, "oh be, cennete girdik artık rahatız" mı diyeceksin, yoksa "ya Rabbi senin yakınlığın benim için en büyük cennettir" mi diyeceksin?
Hatta böyle bir hadis vardır — sıhhat derecesini bilmiyorum ama — işte bir kısım insanlar mesela cehennemden kurtulmuştur, onun mutluluğu içinde bir kenara çekilmişlerdir, rahattırlar: "elhamdülillah cehennemden kurtulduk," yani cehennem ateşinden, azabından kurtulduk. Bazılarına da Allah cenneti verir; onlar da rahat, mutlu, mesut yaşar. Az bir kısmı kalır insanlardan; Allah der ki "bunlar ne istiyor?" "Bunları cehennemden azat ettiğimi söylemediniz mi?" "Söyledik." "Cennetiikram ettiğimi söylemediniz mi?" "Söyledik." "Ama ya Rabbi bunlar başka bir şey istiyorlar." "Ne istiyorlar?" "Bunlar seniistiyorlar ya Rabbi." O zaman diyor "ben onlara aidim, ben onlarınım." Nedir bu işte? Bu da dinin nihai bilincidir.
*Din: Hakiki Özgürlük*
Yani biz öyle bazılarının zannettiği gibi cehennem korkusuyla veya cennet arzusuyla yaşayan insanlar değiliz. Din bu değildir; bunu böyle anlayanlar biraz çocukça henüz inanıyorlardır. Kötü bir şey değildir ama bu çocukça bir inançtır. Gerçek din Allah'la olan bağını idrak etmektir, o idrakle yaşamaktır. Din budur. Bunu idrak edebildiğin ölçüde dindarsın; bunu idrak edemediğin ölçüde dini tam anlamamışsın demektir. Ve bunun için senin neyin manipüle ettiğine dikkat etmen gerekir. Bazen bir an idrak edersin, "evet, ya hakikaten öyle" dersin: "dünya, işte bir cenazeye gidersen, dünya üç günlük" dersin, sonra dünya daha mezarlıktan çıkar çıkmaz seni kuşatıverir. "Sana göstereceğim" der. "Üç günlük diyorsun ya bana; benim için bütün ömrünü vereceksin" der; verdirir eğer aldanırsan. Ama o bilinci taşırsan: "ben bu dünyalı değilim, ben bu dünyadan değilim, bu dünyada aziz bir misafir olarak yaratıldım, izzetimle bu misafirliği gerçekleştirdim." Şu an bile ölüm gelse "hoş geldin" derim.
Aklımın ucunda "ya işte evi ne yapacaktık, şunu ne yapacağız, bunu ne yapacağız, daha torun görecektin, torun sevecektin" falan bile demezsin. "Şu an mı geldi?
Elhamdülillah, hoş geldin" dersin. Hiçbir kalbinde en ufak bir kaygı, korku, eksiklik, mahrumiyet hissetmezsin. İşte din budur, bunu idrak etmektir.
Bunu idrak ettiğin zaman "evet aslında dinin bana verdiği şeyi ben şimdi anlıyorum" dersin. Yoksa öbür türlü din sana yük gibi gelir bazen: "işte inanmak zorundasın, işte kurallar var, helaller haramlar var, keşke özgür olsaydım" falan dersin. Halbuki o özgürlüğün bir esaret olduğunu anlamazsın. O yüzden din hakiki özgürlüktür, seniözgür kılar. Bu Hazreti İsa'da da geçer, bu evrensel bir şeydir. Buradaki ayetin esaretin ortadan kaldırılması manası, aynen Hazreti İsa'da da vardır: "hakikat siziazat edecektir" der — hakikat sizi özgürleştirecektir, hakikat bunun için geliyor. Yoksa hakikat sizi kasmak için gelmiyor.
O yüzden Hz. Muhammed diyor: "sarp yokuş, dikkat et, bunun ne olduğunu sen biliyor musun? Bu esiri özgürleştirmektir." Esaretin farkına varmamız gerekiyor ve o bizim özgürleşmemizin birinci adımdır. Neyin beni esir ettiğini fark etmeliyim. "Şunu çok istiyorum" — bak esirlik yani. "Bunu istiyorum" — Allah isteyin diyor, ama olmadı; hiç önemi yok. Yani ne bir alınganlık, ne bir memnuniyetsizlik, ne bir "ya işte olsa iyiolurdu ama neyse" — hayır, asla. Oldu mu, oldu, çok şükür. Olmadı mı, olmadı, hiç problem değil, olmamasından dolayı huzurluyum, bundan dolayı da Rabbime şükrediyorum. Bir şey istedim, olmadı, çok şükür diyorum. Neye şükrediyorum? Olmamasından rahatsız olmayan kalbime şükrediyorum. Yani diyorum ki "Rabbim bir şeyin olmamasından dolayı benim kalbimi huzurlu ve mutmain kılıyor, sonsuz şükürler olsun." Dolayısıyla istediğin şey olsa da hoş, olmasa da hoş. O yüzden kahrı da hoş, lütfu da hoş.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı **Beled Sûresi**'niisim olarak açıkça anmış ve bu sûrede geçen "sarp yokuş" (köle azat etmek, açı doyurmak, yetimi ve miskini korumak), "en yakın yetimi koruyup kollamak" ve "toprağa bulanmış miskini korumak" ifadelerinin mealini vermiştir; ancak spesifik ayet numaraları belirtmemiştir. Ayrıca "kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" (Ra'd sûresi'ne yakın bir meal) ve Hazreti Musa'nın "dilimdeki bağı çöz ki beni anlasınlar" duası (Tâhâ sûresi'ne yakın bir meal) şeklinde iki ayete daha mealen değinilmiş, ancak bunlarda da sure adı/ayet numarası verilmediğiiçin kesin atıf olarak listelenmemiştir. Hazreti İsa'ya atfedilen "hakikat siziazat edecektir" ifadesiise Kur'an dışı (İncil kaynaklı) bir referans olarak ayrıca belirtilmiştir.