Fil Kıssası ve Sahte Kabe
Kısa Özet
Sohbette, insanın Âdem-Havva kıssasıyla başlayan bir "unutma" hikayesiiçinde olduğu; Yemen hükümdarının Kabe'ye alternatif bir merkez inşa etmeye çalışması gibi, insanın da kendi gerçek merkezini (Allah'ın "iki eliyle inşa ettiği" varlığını) unutup ilişkiler, başarılar, onaylanma arayışları üzerinden sahte bir "ev" inşa ettiği anlatılıyor. Gerçek kendiliğin -- tıpkı Kabe'nin sahibinin onu koruması gibi -- ekstra bir savunmaya, ispata veya inşaya ihtiyacı olmadığı; tek gereken şeyin bunu "fark etmek" olduğu vurgulanıyor. Hz. Musa, Hz. Şuayb'ın kızları, Hz. Asiye ve Hz. Muhammed'in mağara tecrübesi gibi örneklerle bu arınma ve kendini hatırlama sürecisomutlaştırılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek kendiliği (Kabe'yi) korumak, ispatlamak veya inşa etmek için hiçbir şey yapmaya gerek yoktur; Abdülmuttalib'in Yemen hükümdarına "Kabe'nin sahibi var, o korur" demesi gibi, insanın da kendi gerçek varlığını savunmaya ihtiyacı yoktur.
- Hakaret, küçümsenme, yok sayılma gibi durumlar karşısında hissedilen rahatsızlık, olayın kendisinden değil, içeride tetiklenen sahte bir benlik hikayesinden kaynaklanır; iki-üç yaşındaki bir çocuğun hakaretine gülüp geçebilirken yetişkinlerin sözlerine aynı sakinlikle yaklaşamamamızın sebebi budur.
- Kendini hatırlamak, "şimdi" başlayan bir şey değil, ezelden beri var olan bir hakikati hatırlamaktır; bu yüzden ömrün büyük kısmı "boşa geçmiş" gibi görünse bile, hatırlandığı andan itibaren hiçbir eksiklik ya da kayıp söz konusu değildir.
Fil Kıssası: Sahte Bir Merkez İnşa Etmek
Dolayısıyla aslında biz bir şeyi oldurmaya çalışıyoruz. Hani bununla ilgili bir metafor olarak fil kıssasını düşünebilirsiniz. Aslında fil kıssasında ne var? İşte Kabe'nin yerine başka bir yeri merkez yapmaya çalışan ve insanları suni bir merkez oluşturarak -- tırnak içinde söyleyelim, Allah'ın herhangi bir emri veya iradesi olmadan tamamen insan eseri olarak bir merkez inşa etmeye çalışıyor değil mi, Yemen hükümdarı. Ne yapıyor aslında? Diyor ki: bundan sonra insanlar buraya gelecekler, artık Kabe'ye gerek yok, artık Kabe'ye gitmeyin, ben en güzel, en tantanalı, en görkemli bir merkez inşa ettim. Tabii kimse gitmiyor, veya pek giden olmuyor. Bu sefer ne yapıyor? "O zaman Kabe'yi yıkmam lazım" diyor. "Kabe'yi yıkayım, o zaman insanlar nereye gelecektir? Benim inşa ettiğim merkeze gelecektir."
Aslında bunun insan noktasında, insanın enfüsi düzeyinde bir anlamı var. Yaniaslında biz ne yapıyoruz? Biz nasıl bir durumdayız? Biz merkezimizi unutmuş bir durumdayız. Yani Kabe nedir? Allah'ın yeryüzünde inşa ettiği, onun emri ve iradesiyle inşa edilen evdir değil mi? Peki sen nesin? Sen de deyim yerindeyse Allah'ın iki eliyle inşa ettiği, yaptığı bir merkezsin aslında. Senin kalbin, senin varlığının merkezi nedir? Allah'ın deyim yerindeyse iki eliyle yaptığı kutsal bir merkezdir.
Hepimiz aslında böyleyiz. Ama ne oluyor? Merkezimizi unutuyoruz, merkezimiz unutuluyor. Hatta bazı rivayetlerde geçer: bir zaman gelmiş, Kabe yıkılıp harabe gibiolmuş. Sonra onun temellerinden tekrar onu inşa ettiklerine dair bazı rivayetler vardır -- çok çok eskiye dayanan. Aslında bu nedir? Evet, zahiri olarak böyle şeyler olmuştur ama enfüsi olarak, içsel olarak aslında biz bu durumu yaşıyoruz. Yani Allah'ın ikieliyle bir merkez olarak inşa ettiği senin varlığın senin tarafından unutuluyor.
Kendi Sahte Kabemizi İnşa Etmek
Unutulunca ne oluyor? Unutulunca kendine bir merkez inşa ediyorsun. Bedenin üzerinden bir merkez inşa ediyorsun. İlişkilerin üzerinden bir merkez inşa ediyorsun. İşte anlaşılmak, onaylanmak, güçlü olmak, birilerinin fark ettiği biri olmak gibi bir sürü hikayenle aslında sen ne yapıyorsun? Kendine bir ev inşa ediyorsun. Aslında hepimiz bunu yapıyoruz. Yani hepimiz farkına varmadan Kabe'yi unutuyoruz ve Kabe'nin yerine aslında bir şey inşa ediyoruz. Anne babamız üzerinden, yaptığımız iş üzerinden, ilişkilerimiz üzerinden, arzularımız üzerinden, korkularımız üzerinden, beklentilerimiz üzerinden, yapıp ettiklerimiz üzerinden, yapamayıp edemediğimiz şeyler üzerinden, aklınıza ne geliyorsa oradan bir şey inşa ediyoruz.
Bu inşa ettiğimiz şeyin illa dört başı mamur yapılmış olması gerekmiyor. Bir şey inşa etmeye çalışmışsın ama hiç inşa edememişsin de olabilir bu. Yani sürekli, tırnak içinde, o inşa edeceğin şey hep bir proje olarak kalmıştır ama yüreğin oradadır. Yanişunu yapamadım, bunu yapamadım, bunu halledemedim, yaşım geçti, işte daha önce yapmam gerekirdi, şunu yapabilirdim, şunu yapamadım. Bunların hepsi aslında kendi sahte evimiziinşa etme faaliyetidir. Bunların hepsi sahte bir faaliyetin hikayesidir aslında. Ve birçok insan, tırnak içinde, sahte eviniinşa edemeden veya inşa ettiğini zannederek, ama o inşa ettiği şeyi de bir türlü tatmin edici bulamadan, göçüp gider. Hiçbir zaman, tırnak içinde söylüyorum, kendi gönül Kabe'sine yolculuk yapmadan, hatta öyle bir şeyi dahi hatırlamadan göçüp gider.
Arzularımız, korkularımız, beklentilerimiz, yapamadıklarımız, beceremediklerimiz, eksikliğini hissettiklerimiz üzerinden bir şey inşa ederiz. Bu bizim sahte yuvamızdır, aslında bu bizim sahte Kabe'mizdir. Ve biz kendimize böyle bir merkez inşa ettiğimizi, edebileceğimizi zannederiz. Bu sahtedir ve bunun sahteliğini anlamadığımız müddetçe de hiçbir zaman hakikisini hatırlayamayacağız. Hiçbir zaman hakikisine dair bir bilincimiz olmayacak, hiçbir zaman gerçek kendi evimizi ziyaret edemeyeceğiz. Halbuki aslında o her zaman orada duran bir şeydir. Yani o, tırnak içinde söylüyorum, görünürde yıkılsa bile manevi ve hakiki bir merkezdir.
Abdülmuttalib'in Cevabı: Kendini Korumana Gerek Yok
İşte bu hadisede tekrar fil olayına dönersek, ne yapıyor aslında Yemen'in hükümdarı?
Kabe'ye alternatif bir merkez inşa ediyor. Bakın, bizim bugün tek tek birey olarak kendimize veya çevremizdekiinsanlara baktığımızda ne görüyoruz? Kimin merkezinde Allah var? Hakiki manada, mesela benim merkezimde Allah var ve onun mutluluk ve mutmainliğiiçinde bulunuyor muyum? Yok. Bir sürü dertler var,
problemler var. Kendime göre mutluluk hikayelerim var; bazen mutluluk, bazen mutsuzluk, bazen bir şey elde etmek, bazen edememek. Ama dikkat edin, hep bir benlik hikayemiz var, tırnak içinde. Hep böyle "ne olursa mutlu olurum, ne olunca mutsuz oluyorum, neye sahip olabilirsem mutlu olurum, neye sahip olamadığım için mutsuzum." Temelde bu hikaye var. Sürekliinşa edilmeye çalışılan bir ev peşindeyiz, deyim yerindeyse.
Ve o dönemde de işte Yemen hükümdarı orayı bu sefer yıkmaya niyet ediyor. Bütün güçleriyle orayı yıkmaya niyet ediyor. Ve orada ilginç bir şey -- tabii ki rivayet ne kadar sahihtir bilmiyoruz ama denilene göre, o dönemde Mekke'nin idarecisi olan, peygamberin de dedesi olan zat, çok da umursar gibi görünmüyor yani. Oraya yakınlaşmışken onun koyunlarını veya hayvanlarını gasp ettikleriiçin bu niyetle gidiyor. Yani "askerlerinizin belki bilmeden gasp ettiği hayvanları istiyorum" diyor.
Hükümdar da diyor ki: "sen bunun için mi geldin bana? Hani böyle Kabe'nin yıkılmaması için veya bu konuda bana bir ricada bulunmak için gelmedin mi?" "Yok" diyor, "oranın sahibi Allah'tır. Ben bana emaneten verilmiş olanı koruyup kollamak için, bana verilmiş olan koyunları istemek için geldim." O da böyle alaycı bir dille "al ya" diyor, "ne olacak bunlar" diyor, "ben zaten Kabe'yi ele geçireceğim" diyor.
Dikkat edin, aslında burada ne var? Burada şu mana var: öz kendinizi korumak için bir şey yapmanız gerekmiyor. Yani gerçek kendiliği korumak için, gerçek kendiliğidevam ettirmek için, muhafaza etmek için herhangi bir şey yapmanıza gerek yok.
Bakın dikkat edin buraya, bu çok önemli bir noktadır. "Kendimi bulmam lazım.
Kendimiinşa etmeliyim. Kendimi nasıl koruyacağım?" Bak, bütün bu çabaların aslında sahte bir şey. Bunların hiçbirine gerek yok. Kendini korumak için de bir şey yapma. Hiçbir şey yapmana gerek yok. Çünkü sen zaten Allah tarafından o kendilikle teçhiz edilmişsin. Onunla sensin. Yani bunun için ekstra bir şey yapmana gerek yok.
O yüzden o rivayet aslında ilginç ve anlamlıdır. Yani orada Abdülmuttalib Yemen hükümdarına karşı bir mücadele etme gereği duymuyor aslında. Diyor ki "Kabe'nin sahibi var, Kabe'nin sahibi onu korur." Aynı şekilde kendinize de böyle bakın, kendinizi de korumaya çalışmayın. Gerçek kendilik böyle ekstradan korunacak bir şey değildir. Doğal haline bıraktığınız zaman fark edilecek bir şeydir. O, uğruna mücadele etmeniz gereken bir şey değil. O, eğer mücadele etmezseniz kaybedeceğiniz bir şey de değil. O birilerine göstermeniz gereken bir şey de değil.
"Kendimiispat etmeliyim, kendimi göstermeliyim" -- böyle bir şeye gerek yok.
Fark Etmek Yeterlidir, Ekstra Bir Şey Yapmana Gerek Yok
Hiçbir şey yapmana gerek yok. Sadece fark etmene ihtiyaç var, deyim yerindeyse. Olanı fark et. Kendini fark et. Bu kadar. Fark etmek için ne yapmalıyım? Ya, hiçbir şey yapma, sadece fark et, bu kadar. Yapacağın ekstra hiçbir şey yok. Bir mücadeleye gerek yok. Kendini başkalarına karşı korumana da gerek yok. İspat etmene de gerek yok. Hiçbir şey yapmana gerek yok. Gerçek Kabe, gerçek merkez, yani gerçek kendin, birilerine karşı korunmayı gerektirecek bir nitelikte değildir. Onu hiçbirimiz zaten bozamayız aslında.
Hatta ben görmedim ama benim bir tanıdığım söylemişti, mesela Kabe yakın zamanlarda düzgün bir şekilde restore etmek için tamamen yıkılmış. Zahiri o görünür bina. Peki o görünür binanın yıkılması bir problem midir? Değildir. Gerçek Kabe aslında manevidir, aynı zamanda ruhanidir. Gerçek Kabe bedenle, maddeyle, taşla, toprakla sınırlı ve bağlantılı bir şey değildir; o onun işaretidir, bu kadar.
O yüzden bizler o gerçek kendiliği o kadar unutmuşuz ki, içeride sürekli hareket etmek isteyen, aktif olmak isteyen, bir şey yapmak isteyen, bir etkide bulunmak isteyen bir sahtekar bir benlik var. Kendiniispat etmeye çalışıyor, bir şeyi göstermeye çalışıyor, bir ilişki üzerinden var olmaya çalışıyor. "Ben bir şey olacağım" diyor ama ne olacağını da bilmiyor, ama hep "bir şey olacağım" diyor. Hiç o hikayeden kurtulamıyor. "Ne olacağım? Bir şey olmam lazım. Bir şey olmam lazım." Bazen çocuklar vardır böyle belli bir yaşa gelir, "ne olacağım, ben bir şey olmak istiyorum" diye böyle sürekli bir kıpırdanmaya başlar. Halbuki olmak isteyeceğin bir şey yok. Olduğun bir şey var. Olduğun şey sensin. Olacağın şey değil, olmak istediğin şey de değil.
Çocuğun Tebessümü: Sahte Benlik Ne Zaman Tetiklenir?
Bütün onlardan özgürleştiğinde ve hiçbir zarardan korkmadığında, o zaman kendinikeşfetmeye, kendini fark etmeye daha yakınsın. Mesela düşünün: her türlü eleştiri, küçümsenme, yok sayılma, umursanmama -- bütün bunlar aslında nedir arkadaşlar? Bütün bunlar aslında bize hakiki anlamda bir zarar vermeyen şeylerdir. Hiçbir zararı yoktur. Ama niye rahatsızsınız? Mesela birisi küçümsediğinde, birisi yok saydığında, birisi "seni umursamıyorum" dediğinde niye rahatsızlık meydana geliyor? Çünkü sahte bir yer var içeride: "kimse beni yok sayamaz, kimse bana engel olamaz, kimse bana saygısızlık edemez."
Yani ben her zaman şunu hatırlatmaya çalışıyorum: birisi bedeninize -- size diyorum, kullandığınız bedene -- fiziksel bir saldırıda bulunmuyorsa, o fiziksel bedeni bile korumanızı gerektirecek bir durum yoktur. Fiziksel bedeninize bir etkide bulunuyorsa o kullandığınız fiziksel bedeni koruyabilirsiniz ama kendinizi korumak niyetiyle değil, o kullandığınız bedendir o kadar. Onun dışında psikolojik düzeyde ne yaşarsak yaşayalım, aslında hiçbirinin bir zararı yok. Diyeceksiniz ki "ya nasıl olur?"
Bakın size basit bir örnek vereyim. Mesela şurada iki buçuk üç yaşında bir çocuk, yanınızdan geçerken sizi umursamıyor gibi gözükse, sizi yokmuş gibi değerlendirse, sizin yanınızdan geçerken sırtını dönüp gitse -- rahatsız olur musunuz? Olmazsınız değil mi? Çocuk sizi böyle kasti olarak yok sayıyor, siz tebessüm edersiniz yani, değil mi? Neden? Çünkü o sahte benlik o an devreye girmiyor. Ama çocuk sizi yok sayıyor veya sizi küçümsüyor -- ben bir gün, çok yıllar geçti, belki otuz sene daha fazla olmuştur, böyle bir yere misafirliğe gittim, baktım böyle iki üç yaşında bir çocuk bana "aptalsın" diyor, "işte amca aptal, aptalsın" diyor. Böyle bir şeyler söylüyor. Baktım böyle içeriye, içimden tebessüm ettim. Yani açıkça da tebessüm etmedim, "şimdi alay ediyorum" zannedecek, içimden baktım. Hiçbir reaksiyon yok. Çocuk böyle hakaret ediyor gibi: "aptal" diyor, şunu diyor, bunu diyor, "işte ben seni döverim" diyor. Ben de
"döversin" diyorum, "olabilir" diyorum, "evet" falan diyorum. Mesela hiçbir reaksiyon oluşmuyor aslında değil mi?
Bakın olumsuz söze maruz kalıyorsunuz, yok sayılıyorsunuz, küçümseniyorsunuz değil mi? Ama hiçbirinden dolayı rahatsız olmuyorsunuz. Neden? Çünkü insan psikolojisinde şöyle bir şey vardır: böyle iki üç yaşındaki bir çocuğa karşı o, tırnak içinde ürettiğimiz sahte benlik tetiklenmiyor. Yani tetiklenme düzeyi biraz daha üst bir eşikte bulunuyor. Allah'a şükür ki öyle yani, yoksa çocuklarla bile kavga ederdik. Bakın bazıları var, hani bir iki yaşında çocuğuyla bile kavga edebilir yani, o da ayrı bir konu. Ama doğal, yani genel ve doğal halimizde bir çocuk bizi küçümsediğinde, yok saydığında veya alay ettiğinde içinden tebessüm edesi gelir. Neden? Aslında orada sahte benliğin devreye girmiyor çünkü.
Hakarete Sakince Kulak Vermek
Peki bunu yetişkinlerle de yapamaz mıyız? Baktın ki birisi yanlış konuşuyor, birisicehaletinden dolayı seni yok sayıyor. Peki senin bundan dolayı rahatsız olmana gerek var mı? Yani o da, tırnak içinde, sakallı bir çocuk. Neyin elindeyse. Yaşı büyük ama aslında bir çocuk. Aslında bir farkındalık eksikliği olan biri. Aslında gerçek bir şey söylemiyor yani değil mi? Gerçeklikten bahsetmiyor aslında. Ama sende ne oluyor? Senin içeride sahte benliğinin bir hikayesi var. Sahte benliğinin hikayesi orada direkt devreye giriyor: "sen bana böyle diyemezsin, sen beni küçümsüyorsun, sen bana değer vermiyorsun, sen beni anlamıyorsun." Koskocaman bir sahte hikaye üretiyorsun. O sahte hikaye ömür boyu seni esir edebilir. Duyduğunuz bir söz sizi on yıl, yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl, hatta ölünceye kadar meşgul edebilir. Dersiniz ki "ya böyle yüreğime oturdu, hiç unutamıyorum." Niye acaba? Bu kimin yüreğine oturmuş? Bu senin gerçek kendiliğin mi acaba? Sen gerçekten o bir sözün yüreğine oturduğu, kalbiniincittiği biri misin acaba? Ama kendini öyle hissediyorsun. Öyle hissetmişsin, öyle hissettiğin için sen artık orada bir katılaşma yaşarsın.
Ve özellikle bunları ilk çocukluk ve ergenlik çağımızda yaşamaya başlarız ve gitgide bizde oralar katılaşmaya başlar. Sürekli bir kendiniispat çabası, veya işte utanç hissetmekten kaçınma, işte kendini yetersiz hissetmekten kaçınma; yetersiz hissetmekten kaçındığın için eyleme geçmekten kaçınma, veya "ben yetersiz değilim" diye bir karşıt saldırıya geçip, aslında korkuyorsun ama korkmuyormuş gibi davranıyorsun -- bütün bu hikayelerin altında yatan şey ne? Sahte kendiliğimizdir.
O yüzden biraz durmaya ihtiyacımız var. Mesela biri sana hakaret ediyor -- bir dur, bir dinle mesela. Ne var ki? Ne olur? Ama içeride o sahte benlik hikayesi hemen tetiklenir: "eğer izin verirsen seni ezecek." Ya neyle ezecek? Nasıl ezebilir? Ne yapabilir? Değil mi? Ama sen "psikolojik olarak anlamıyorsun beni" falan diye itiraz edeceksiniz değil mi? Aslında sahte bir hikaye. Ne olur ya, sana hakaret etti. E durmadı, daha da hakaret etti. Tamam etsin, yoruluncaya kadar etsin. Ne var bunda mesela, ne olur? Sen sakince dinle, izle yani, küçülme. İçeride böyle sen de içeride bir hakaret hikayesine dönme. Sadece sakince dinle yani, objektif bir şekilde: "bu insan ne diyor, bir dinleyin" yani, o kadar. Herhangi bir kaybı yok, korku yok, öfke yok,
savunma mekanizması yok. "Sen aptalın tekisin" diyor, tamam dinle. Ben aptal değilim, sana göstereceğim -- ya bir dinle yani. Sana "aptalsın" diyor, desin. "Ben sana güvenmiyorum" diyor, desin. Ne var bunda? Dinle, sona kadar dinle. Cevap verme zorunluluğu da duyma. Bu onun hikayesi, bu senin değil.
Ama sen ne yapıyorsun? "Benim hikayem senden bana yansıyan bir hikayedir" diye algılamışsın. Benim hikayem sadece benim hikayem değil ki, benim hikayem nasıl algılandığım, benim hikayem nasıl ve ne kadar onaylandığım, benim hikayem ne kadar sevildiğim, benim hikayem ne kadar takdir edildiğim, benim hikayem ne kadar görülebildiğim üzerine kurulu -- o zaman sen böyle bir hikaye üretmişsen, o zaman tabii ki çok yorulacaksın. Nasıl algılanıyorsun? Sana ne diyor? Ne söylüyor? Seninasıl görüyor? Senin hikayenin temel formatı bu. E ne yapacaksın o durumda? E tabiiki nasıl algılandığını çok dikkate alacaksın. "Beni nasıl algılıyorsun? Güzel giyindim mi? İyi göründüm mü? Güzel konuştum mu? Beni takdir ediyor musun? Yoksa benigörmezden mi geliyorsun?" E görmezden geliyorum.
Ben bazen öyle samimi zannettiğim arkadaşlarım vardı. Böyle kontra bir şey yapardım. Derdim ki "seni önemsemiyorum, hadi ne diyeceksin bakalım." Böyle birden delireniyordu yani. Neden? Çünkü o kadar güçlü ve gereksiz bir reaksiyon var ki orada yani. Halbuki senin dikkat etsen öyle bir reaksiyona ihtiyacın yok. Asla öyle bir reaksiyona ihtiyaç yok.
Peygamber'e "Yalancı" Denmesi Örneği
Bakın dikkat edin. İnsanlar peygambere yalancı diyorlar değil mi? Yani hayatında hiç yalan söylememiş; yalan söylemediği bütün o Mekke toplumu tarafından görülmüş, Muhammedü'l-Emin denilmiş bir insana insanlar yalancı diyor. Peki peygamber ne yapıyor? Allah ona diyor ki: onlar sana yalancı diyorlar ama Allah senin ne olduğun konusunda şahittir, bu sana yeter. Bak, bir reaksiyon vermeye gerek yok. Ne, "bana mı yalancı diyorsunuz, Allah sizi kahretsin, nasıl bana dersiniz" -- var mı öyle bir hikaye? Var mı öyle bir reaksiyon? Yok.
Diyelim ki birisin, hiç kimsenin hakkını hukukunu bir gram bozmamışsın, ihlal etmemişsin. Biri sana "hırsız" diyor. Sakin ol ve dinle, acele etmene gerek yok, karşındaki konuşmasını bitirsin. "Bu konuda kendi açımdan kendi şahitliğimi söylememiistiyor musun?" "İstemiyorum" dedi. Tamam, canı sağ olsun. İlla şahitliğimibeyan etmek zorunda mıyım? Hayır, illa beni dinleyeceksin, dinlemek zorunda değilsin. Dinlemek istiyorsan kendi öz şahitliğimiifade edebilirim, ama dinlemek istemiyorsan etmem. Zorunluluğu yoktur. Eğer bir zorunluluk hissediyorsan sahte bir kendilik içindesin. Bunun üzerinde çalışacaksın. "Ya ama çalışacağım da, ya şimdiöfkemi kusmam lazım" -- o zaman sen Ebrehe'nin tarafındasın. Sen yanlış bir yerdesin. Sen kendine yanlış bir kendilik inşa etmişsin ve onu bırakmayı düşünmüyorsun, onu şimdilik devam ettireyim diyorsun. İşte burada bizim karşımıza bir tercih çıkıyor: benim kendimi savunmama gerek yok.
Çocukluk Örüntüleri: Suçlanma Korkusu Örneği
Çocukluk çağınızda yaşadığınız birçok hadise vardır. Ama artık bir yetişkin olarak senin o çocukluk hikayelerini, yani çocukluk örüntülerini, duygularını, düşüncelerini, davranış kalıplarını bırakman gerekiyor. Ben bazen gözlemlemişimdir; bazı çocukları böyle bir gün yakından tanıdığım bir ailede -- böyle telefonumu bir yere bırakmıştım ama biraz düşebilecek bir yere bırakmıştım. İşte çocuklardan biri de almış onu güvenli bir yere koymuş. Ben de dedim ki "bunu kim buraya koydu?" Dedi ki "ben koymadım, ben koymadım" diye böyle hemen bir reaksiyon gösterdi. Neden? Çünkü ailede ebeveyn sürekli çocuklarını suçluyordu. Dolayısıyla hani "bunu kim yaptı" demek "suç" demek yani. "Bunu kim yaptı, bu suçu kim işledi" manasına geliyor.
Halbuki ben hani "bunu kim buraya koydu, iyi ki buraya koydu" manasında aslında söyledim. Dedi ki "ben koymadım, ben koymadım." Dedim, "ya kim koymuşsa iyiyapmış." "He" dedi, "amca ben koydum."
Şimdi bakın ne var burada? Bir kalıplaşmış bir hikaye var çocukta. Ve bu ölünceye kadar devam edebilir: suçlanmaktan korkmak, suçlanmaktan dolayı ezik görülmek gibi gibi vesaire. Halbuki bizim neye ihtiyacımız var? O çocukluk hikayelerinden arınmaya ihtiyacımız var. Tabii ki her çocukluk hikayesi yanlış bir şey değildir ama çocukluk hikayemizde mutlaka bazı problematik şeyler vardır. O problematik şeylerihiç yaşamamış çocuk bulmak çok azdır.
Hz. Musa'nın Çocukluk Hikayesi ve Tepkiselliği
Mesela bir tanesi Hz. Musa'dır mesela değil mi? Hz. Musa'ya baktığınız zaman ne görüyorsunuz? Yaşadığı o toplumda sürekli baskılanan bir toplumun ferdi. SürekliMısır'ın yerlileri tarafından küçümsenen, aşağılanan bir Yahudi toplumu var. Tabiibunun Hz. Musa üzerinde meydana getirdiği bir etki var. Ve bir Mısırlı ile bir Yahuditartışınca hiç bakmadan, analiz etmeden ne yapıyor? Hemen Yahudinin tarafını tutuyor ve ayırırken de biraz sertçe davranıyor. Neden? Çünkü o çocukluktan gelen hikayesinde Yahudilere haksızlık yapıldığı, zulmedildiğiyle ilgili bir hikaye var. Ve o hikayenin etkisiyle ne yapıyor? İstemeden de olsa, kötü niyetli olmaksızın da olsa aşırı bir reaksiyon veriyor. Ve adam düşüyor ve bir şekilde ölüyor mesela.
Peki ne oluyor? Mısır'dan kaçıyor. Ne oluyor devamında? Hz. Şuayb'a denk geliyor. Önce onun kızlarına denk geliyor. Onlar koyunları otlatıyorlar ve onlara bir haksızlık yapılıyor, hep sona bırakılıyorlar vs. Ve orada Musa adaleti tesis etme niyetiyle hayvanların su içme sırasına onları sokuyor ve onların hayvanlarının sulanmasını sağlıyor.
Şuayb'ın Kızları: Arınma Süreci
Oradaki Hz. Şuayb'ın kızlarından biri de ne yapıyor? "İstersen gel" diyor, "babamın ihtiyacı var" diyor, "buyur." Hz. Şuayb'ın kızları diyor ki gel, babamız bir çoban arıyor, hem sen güçlü kuvvetli birisin, istersen gel konuş. Ve onunla konuşuyor, ve onunla bir anlaşma yapıyor. Bakın orada aslında bir arınma, bir dönüşüm süreci var aslında.
Ama biz mesela çok aceleciyiz. Böyle sanki hayat hızla geçiyor. Mesela birisi bize dese ki "ya gel, böyle sekiz on yıl bir arınma sürecinden geç" -- "ya çok işimiz var
hocam, yapacak çok şey var" değil mi? Mesela o arınma sürecinden kolay kolay geçmiyoruz.
Peki arınma süreci demek illa bir inzivaya mı çekilmektir? Hayır. Ama ciddi bir arınma süreci geçirmektir. Artık senin eski İsmail olmaman gerekiyor. Eski Ali, eski Ahmet, eski Ayşe, eski Fatma olmaman gerekiyor. Sen hani, deyim yerindeyse, Yemen hükümdarının oluşturduğu o sahte merkezi bırakıp orijinal hakiki merkezine dönmen gerekiyor aslında. Dolayısıyla aslında arınmak demek, yani kurtulmaktır.
Fazlalıklardan kurtulmaktır. Gereksiz eklentilerimizden kurtulmaktır. Yoksa kendimiziyeniden inşa etmek değildir, var olan şeyi tekrar keşfetmektir. Sahtelikten hakiki olana dönmektir. Sahte kendilikten hakiki kendiliğe doğru bir yolculuk yapmaktır.
Tepkisel olmayan, kendini savunma ihtiyacı duymayan, kendini savunma noktasında herhangi bir gerilim, gerginlik, tepkisellik üretmeyen, kendiniinsanların dünyasında inşa etme gereği duymayan -- "kim beni seviyor, kim beni anlıyor, kim bana değer veriyor, neyi başardım, neyi ortaya koydum" hikayesi duymaksızın, hiçbir hikayenin parçası olmaksızın -- aslında tekrar öz kendiliğine dönüyorsun. O öz kendiliğin için hiçbir şeye ihtiyacın yok. Yani "belki çevremin de bana destek olması lazım." Yok, destek olması gerekmiyor.
Sen ve Allah Dışında Asli Bir Özne Yok
Bak, Hz. Muhammed'e kimse destek olmadı yani, kendi başınaydı en başta. Hatta Allah ona ne dedi? İnsanlar etrafından dağılabilir, de ki Allah bana yeter. Dolayısıyla "insanlar beni desteklemeli ki biraz bana yardımcı olmalı ki ben de kendimi bulayım." Yok, hiçbirine gerek yok. Sırat-ı müstakimin üzerinde kim vardır? Allah vardır. Sen ve Allah. Senin kalbinin göz bebeğinde ne var? Allah'ın varlığı var. Senin kalbinin göz bebeği Allah'ın mukaddes evidir. Senin bu konuda hiçbir eksikliğin yok. Bütün insanlar gidebilir, bütün insanlar seninle birlikte olabilir. Bütün insanlar seni terk ederse "Allah yollarını açık etsin" dersin. Bütün insanlar seninle beraber olursa "teşekkür ederim" dersin. Allah'ın yardımcıları olarak her birimiz üzerimize düşen fıtriişi, gayeyi gerçekleştiririz. Ben ve Allah arasındaki bağı idrak edebildiğim ölçüde yolculuk yapabilirim. Yoksa insanlardan yana bir arayışa da girmemeliyim.
Yani eşin seni desteklemeyebilir, en yakının seni desteklemeyebilir, değil mi? Bunun örneklerini görmüyor muyuz peygamber döneminde? Görüyoruz. Bazen bakıyorsunuz çocuğu anne ve babası desteklemiyor, veya babayı, anneyi çocuğu desteklemiyor, veya kardeş kardeşi desteklemiyor değil mi? Ama buna rağmen yolculuk devam ediyor mu? Ediyor. "Ya insanın ailesiyle güçlü olması lazım." Ya bak, olursa olur, olmazsa olmayabilir, hiç problem değil. Bak dikkat et, hikayende sen ve Allah dışında asli bir özne yok. Sen ve Allah. "Gerçekten güçlü bir ailem olması lazım." Bak böyle bir hikaye yok. "Anne babanın seni desteklemesi lazım." Öyle bir hikaye yok. "Eşin seni desteklemeli." Böyle bir hikaye yok.
Bak Hz. Asiye'ye eşi destekliyor mu, desteklemiyor. Peki o nasıl olmuş? "Ya işte o teferruat, o özel bir durum, istisnai bir durum, biz öyle değiliz." Peki Allah sana bunları
niye anlatıyor o zaman? Niye anlatsın ki Allah bana çok istisnai bir durumu? Bana niye anlatsın, sana niye anlatsın? Bize bunu anlatıyorsa bu benim hayatımda bir işaret olan bir şeydir. Fil suresinin bile mana olarak bana anlatılmasının sebebi, benim bundan kendi hayatıma dair bir hakikati manevi olarak, enfüsi olarak çıkarmamdır. Yoksa tarih içinde fil vakası olmuş, işte peygamberin doğumundan ellisene önce mi olmuş sonra mı olmuş, işte fil ashabı nasıl olmuş, neler gelmiş, kuşlar mı gelmiş, serçeler mi gelmiş, başka bir şey mi gelmiş de mi uğraşacaksın? Hayır.
Semavi Kuşlar: Fil Suresinin İçsel Anlamı
Peki nedir onlar? O sürü sürü gelen şeyler, yani semavi bir şey gelmiş değil mi? Hanisemavi bir şey, o Ebrehe'nin ordusunu yerle bir etmiş. Peki senin o semavi kuşların nerede? Ne bunlar? Bunlar kırlangıç mı, serçe mi, başka bir şey mi? Bunlar senin Allah'tan alman gereken hakikatlerdir. Hatırlaman gereken hakikatlerdir. Sen o hakikatleri hatırlarsan, o zaman o sahte yanıltıcı kendilik hikayesinin ve onun bütün unsurlarının yıkıldığı, yerle bir olduğu, tarlaya dönüştüğü bir aydınlanmaya geçersin. Bütün onlar yıkılır. Artık içinde hiçbir zaman "ben şöyle olmalıyım, böyle olmalıyım, şunu yapmalıyım, anlaşılmalıyım, sevilmeliyim, takdir edilmeliyim, yapayalnızım, kim benim yalnızlığımı giderecek" hiçbir hikayeye takılmazsın. Neden? Çünkü Allah'ın sana verdiği zikri, Allah'ın sana lütfettiği hatırlatmayı hatırlarsın. Sen kendini hatırlarsın.
O sürü sürü kuşlar denilen şey, tayran ebâbil denilen şey, Allah'ın sana vahyettiği, ilham ettiği hakikattir. O hakikati hatırladığın ölçüde sen o sahte kendilik hikayesinden kurtulacaksın. Yoksa ömür boyu o sahte kendilik hikayesinin içinde yaşayacaksın.
Mekke'yi, Kabe'yi unutacaksın. İstediğin kadar Kabe'ye gidin, hiçbir şey değişmez.
Sen gerçek Kabe'yi hatırlamalısın. Gerçek Kabe'yi hatırla, o hatırlamayla birlikte zahirdeki Kabe'yi de ziyaret et.
Senin sürü sürü kuşların nerede? Sen sürü sürü kuşları değil, yabani arıları süreklikendine çekiyorsun. "Abi parayı nasıl bulacağız, ne bileyim işte bulmamız lazım, borsa indi, o yükseldi, o çıktı, şu oldu bu oldu. İşte abi nasıl yakışıklı olacağız, nasıl güzelleşeceğiz, nasıl etkili olacağız, nasıl kendimizi göstereceğiz, nasıl yalnızlığımızdan özgürleşeceğiz, kim benim yalnızlığımı giderebilir?" Sen eşek arılarıyla yaşıyorsun. Nerede o ilahi ve semavi kuşlar? Seni yanıltan bir laf vardır yani, kargayla gidersen gideceğin varacağın yer bellidir, çöplüğe gidersin. Ama ilahive semavi kuşlarla beraber olursan, onların sesini ve sözünü dinlersen, o zaman onlar hem Kabe'yi korurlar hem Kabe'yi örtmeye çalışan, Kabe'yi perdelemeye çalışan o sahtekarlıklardan da kurtulmuş olur.
Biri sana der ki "işte parayı bulmak lazım." Öbürü sana der ki "işte ünlü olmak lazım." Öbürü sana der ki "şöyle olmak lazım." Sen semavi sesiişitirsin. Sen Allah'ın sana ne dediğiniişitirsin. Sen Allah'ın neye kıymet verdiğiniişitirsin.
Hz. Asiye'nin Duası
Bak Asiye'ye -- yani Mısır'da dedikodu mu yapıyordu, "ya işte bizim herif de beter bir adam ya" falan mı diyordu mesela, bununla mı meşguldu kafası, bu dedikoduyu mu yapıyordu? Yoksa Rabbinin huzurunda "ya Rabbi bana kendi katında bir ev yap" mı diyordu? Yani "ben, benim kaynağım sensin, benim merkezim sensin, ben senin kaynak ve merkez olduğunun bilincindeyim, ben sana aidim" diyordu. Ve neyi ekledi?
"Beni Firavun'un amelinden koru." Bu kadar. İlla "Firavun'u düzelteceğim, düzeltemedim, ben bu dünyada böyle beter oldum, hep böyle sıkıntı çektim, böyle çile çekiyorum, ömrüm boyunca çile çekiyorum" falan -- böyle bir hikaye var mı? Yok.
Peki niye bizim hikayemiz böyle değil? Niye bizim hikayemiz Hz. Asiye gibi mesela temiz bir hikaye değil? Çünkü sahte bir kendilik var. Sahte kendilikten dolayı hikayemiz net değil, berrak değil. Takılmışız birçok şeye, o berraklığı keşfedemiyoruz.
Ve işte Hz. Muhammed'in hikayesi gibi niye değil? İnsanlar etrafından dağıldığında "de ki Allah bana yeter." Mesela niye ben böyle bir yolculuk yapmıyorum? Ya işte bir şey geliyor, orada bir eşek arısı sokuyor beni. Diyor ki "ya yeter de işte öyle de olmuyor, insan da öyle olmuyor hocam." Bak ne yaptın? Eşek arısı seni sokuverdi, seni zehirledi, seğirledi. Sana sahte bir yolculuk gösteriyor. Seni kandırıyor. Ve sen onun kandırması üzerinden de kendini unutmuş oluyorsun. Kendini unuttuğun için de artık kendini hatırlamak gibi bir durum da söz konusu oluyor. Biri sana onu hatırlattığında da "ya böyle ses uzaktan geliyor gibi" yani. Hani böyle "tamam da o uzun bir hikaye" yani. O böyle uzaktan gelen bir hikaye. Böyle bir dakika hatırlıyorsun, beş dakika hatırlıyorsun, sonra unutuyorsun. Çünkü kargalarla arkadaşlık yapıyorsun yani, çünkü onların sesini dinliyorsun.
Kimse Sevmese de: Şeytan-Âdem Örneği
Mesela ben bazen bakıyorum ki "kimse beni sevmiyor" diyor mesela, ben üzülüyorum, ona demek istiyorum ki "sevmesin ya, ne kadar güzel bir şey, sen çok şanslısın" demek istiyorum ama diyemiyorum. Neden? Çünkü kişinin başında kargalar dolu yani, kendini mutsuz hissediyor, şanssız hissediyor, yetersiz hissediyor, yarım hissediyor, eksik hissediyor. Ama ilahi mesajın farkında olsa: "kimse benisevmiyor," ne kadar ilginç bir durum, ama kimse sevmemesine rağmen Allah beni var etmiş, sevgisinden var etmiş, sevgisiyle var etmeye devam ediyor ve ebediyen de bu böyle olacak. Ne kadar kıymetli bir şey. Ve Allah insanı öyle güçlü, öyle mutmain, öyle huzurlu, öyle dingin yaratmış ki şu dünyada hiç kimse sevmese bile "ben Allah'la var olan, ayakta olan, tam ve eksiksiz olan bir varlığım." Bu ne kadar mükemmel bir şey, ne kadar kıymetli bir şey.
Bakın bundan dolayı kimseden de nefret etmiyorum. İşte onlar beni sevmiyorsa ben onları hiç sevmiyorum, hiç öyle bir şey üretmiyorum. Benden nefret eden bir insana karşı bile negatif bir duygu taşıma gereği duymuyorum. Neden? Çünkü buna gerek yok. Birileri benden nefret ediyor -- Allah selamet versin, ne diyeyim yani, benimle ilgili bir mevzu değil. Eğer içinde ufacık bir şey tetikleniyorsa -- "niye sevmiyor, ben ne yaptım ki ona" diye reaksiyon gösteriyorsa -- orada bir cahillik var demektir. Yani ben
fıtratımda olmaya gayret eden bir insansam, bir insan da beni sevmiyorsa, Allah selamet versin, ne diyebiliriz ki değil mi? Benimle ilgili bir şey değil ki.
Ama bir insan der ki "ya bak sende böyle bir kusur, hata var, bu yüzden seni sevmiyorum." Ha bak, beni sevmesi ayrı bir konu ama bu hatamı gösterdi ya, çok teşekkür ederim, benim için bu çok kıymetli bir şey, hatamı görür düzeltirim. Benisever sevmez, onaylar onaylamaz, bu bana ait bir konu değil. Hatam varsa düzeltirim. Ama bir insan senden nefret ediyor, niye nefret ediyor? Vallahi bilmiyorum ama etmemesi lazım. Ya bak, bu senin konun değil, niye karışıyorsun?
Yani şeytan Âdem'den nefret ediyor. E ne yapalım? Yapacak bir şey hiç yok, değil mi? Şeytan Âdem'e bir saygı secdesinde bulunmuyor. Bakın, Âdem "ya Rabbibakmadı" falan diye bir tepki mi gösterdi? Yok. Allah ona -- yani İblis'e -- dedi ki: "senibir kibre sokan, seni secde etmekten alıkoyan nedir?" dedi. Dikkat edin, Âdem miitiraz ediyor? Hayır. Âdem ile ilgili bir mevzu yok, o şeytanın problemi. E şeytan niye beni sevmiyor? Valla ne bileyim yani, onun huyu suyu olabilir, onun hikayesi. Benimle ilgili bir şey değil. Benim bundan dolayı rahatsız olmama gerek yok.
Ama sahte bir benlik hikayem varsa ne demeye başlıyorum orada? İşte herkes benisevsin veya herkes değil de şunlar sevsin. Sana ne? Seni ne ilgilendiriyor acaba? Hiç düşündün mü? Seninle ne alakası var? Değil mi? Mesela şeytan bize düşmanlık ediyor. Ne yapalım değil mi? Kara mı bağlayacağız? Yok, o onun meselesi, onun problemi.
Tevhid: Söylemek Değil, İdrak Etmek
O yüzden insanın gerçek merkezi ve kaynağı Allah'tır. Allah'ın varlığıdır. Ve sen ona aidiyetin ölçüsünde müminsin. Ona aidiyetiniidrak ettiğin ölçüde dindarsın. Bakın her şeyden önemli bir noktadır bu. Ve Allah peygamberini o konuda tam ihlaslı ve saf hale getirmek adına o ayeti ona hatırlatmıştır: "senin tek ve yegane kaynağın, merkezin, kökenin benim, başka asla hiçbir şey yok. Ne annen ne baban ne kardeşin ne eşin ne çocuğun, hiçbir merkezin, hiçbir kaynağın yok." Onunla bağlandığında ise her şeye ve herkese Allah'tan dolayı hürmet edersin, şefkat edersin, sevgi duyarsın.
Ama insanlar gafletlerinden dolayı seni bıraktıkları zaman sen orada herhangi bir eksiklik, herhangi bir mahrumiyet duymazsın.
İşte tevhid dediğimiz şey budur. Yoksa tevhid "Allah birdir" diye avaz avaz bağırmak değildir. Allah'ı şirk koşmamak, işte "Allah birdir, birdir, kul huvallahu ehad" demek değildir. Varlığın kaynağı tek mi? İyiliğin kaynağı tek mi? Bunu sorguladığın zaman muvahhit misin değil misin, bunu oradan ayırt edebilirsin. Ve bunu ne ölçüde idrak edebiliyorsan o ölçüde birlik bilincine sahipsin. Yoksa tevhid işte "la ilahe illallah demek, Allah birdir demek" değildir. Yani sözlü olarak bunu tabii ki söylemeliyiz, söyleyebiliriz, söylememiz de gerekir. Ama o sözü söylemekle muvahhit olmuyoruz.
Bütün insanlar etrafından dağıldığında "Allah bana yeter" diyebiliyor musun? "Ya diyemiyorum" -- o zaman henüz tam muvahhit değilsin. Bu, tırnak içinde, kâfir müşrik olduğun anlamına gelmiyor ama henüz muvahhit değilsin. Niyeten muvahhitsin, fiilen
muvahhit değilsin, öyle diyelim. Elinden bütün her şey gitse "Allah bana yeter" tam bir sükunet içinde diyebiliyor musun? Diyebiliyorsan çok şükür, o zaman sen muvahhit bir insansın. Ama işte "yok, arkadaşım gitti, yıkıldım, eşim gitti, çöktüm, çocuğum vefat etti, artık kendimi bile idame ettiremiyorum, kendime gelemiyorum" -- bazı insanlar "kendime gelemedim" diyor.
Sahte Kendilik Batsın, Sen Kalk
Ya sen nasıl bir kendilik içindesin ki, diyelim ki birisinin ölümü veya bir şeyin olması sana kendini unutturuyor veya kendine gelemiyorsun? Zaten öyle bir kendine de gelme yani. O sahte bir kendilik zaten. Birileriyle inşa edilmiş bir kendilik. Malla, evlatla, onunla bununla inşa edilmiş bir kendilik. Onun bir tarafı kayboluyor, ne oluyor? Kendine gelemiyorsun. Zaten, tırnak içinde söylüyorum, batsın o kendilik yani. Zaten o batmaya mahkum. Bırak batsın yani. Sen değil, dikkat edin, o kendilik batsın. Sen gerçek kendiliğe dön. O sahte Yemen hükümdarının yaptığı sahte Kabe'yi bırak, hakiki Kabe'ye dön.
"Yıkıldım." Bak, yıkılana bak. Yıkılıyorsa o sen değilsin demektir. Sen yıkılmayanı görmeye çalış, onu keşfetmeye gayret et. Onun farkına vardığın ölçüde sen kendine doğru bir yolculuk yapıyorsundur. Aksi takdirde biz sahte kendiliği süslemekle, onu tırnak içinde anlayıp pullamakla uğraşırız: "iyiyim değil mi, yakışıklıyım değil mi, güzelim değil mi, şu şeyleri yaptım, iyi şeyler yaptım değil mi." Hiçbir şey yapamazsan ne olur? Bir baksana, hiçbir şey yapamadın, bir eksiklik hissediyor musun? Hissediyorsan sahte bir yerden bakıyorsun demektir.
Bakın biz bazen anlamayız: bir çocuk doğarken ölmüş veya üç gün sonra ölüyor, bir hafta sonra ölüyor. Biz zannediyoruz ki mesela o eksik yani. Yok, o tam senden de tam. Çünkü onda henüz hiçbir kararma, hiçbir gölgelenme yok. Sen zannediyorsun ki"ben şu okullara da gittim, şu yaşa geldim, bunu da ettim, bunu da yaptım" -- gelişmişsin zannediyorsun. Halbuki o üç günlük çocuk senden daha iyi, daha mükemmel. Sen kendi varlığının farkındalığını unutmuşsun, sahte bir varlık ve kendilik hikayesi uydurmuşsun. Ve o hikayeyi devam ettirmeye çalışıyorsun, o hikayeyi parlatmaya çalışıyorsun. "İşte biraz daha cesaret kazanayım ki millet beniezmesin." Ya ne olur yani. "Hadi tamam cesaret kazandın, dünyanın en iyi şeyi oldun, dövüş sporcusu oldun, kimse de seni ezemiyor." Eee ne oldu? Ne olacak yani?
"Kendimi daha iyi hissediyorum." Bak o sahte kendiliği lütfen bırak yani. O sahte kendiliği parlatmaya ihtiyacımız yok.
Peki sahte kendiliğimizi parlatmayacağız demek, bir şey yapmayacağız mı demek? Hayır. Bakın, yapacaksın ama yaptığın şey seni tamamlayan veya eksilten bir şey değil. Özgür bir bilinçle yapacaksın. Gidip bir kitap da okuyabilirsin, bir eğitim de alabilirsin, bir şeyler de öğrenebilirsin, insanlara faydalı olmaya da çalışabilirsin. Bu nedir? Bu varlığın özgür faaliyetidir. Motivasyon nereden geliyor? Varlığın kendisinden geliyor. Kendimiispat etmek için değil, "ben de bunu yaptım" için değil, "bunu ispat ettim" için değil, "işte birine kapak olsun diye şunu yaptım" için değil. Bunların hepsi senin sahte kendiliğinin ürettiği hikayelerdir.
Ömür Boşa mı Geçti? Ezeli Hatırlama
Peki bugüne kadar ömrün boşa geçmiş olabilir mi? Olabilir. Bir sorun mudur bu?
Değildir. Kimin ömrü boşa geçmiştir? Sahte benliğin ömrü boşa geçmiştir. Sen o sahte benlikten tövbe istiğfar edersin. Neyi kazanırsın? Ezeli ve ebedi bir zamanı ve hayatı kazanırsın. Bakın o yüzden -- "ömrümün yarısı boşa geçti" -- bir yarısı boşa geçmiştir, öbür yarısı da boşa geçmişliğinin pişmanlığıyla boşa geçer, anlatabildim mi? Böyle bir sahtekar benliklerimiz var yani. Dersin ki "ben ömrümü boşa geçirdim." E şimdi ne yapıyorsun? Pişmanlıkla geçiriyorum. O yüzden bu sahtekarlığa da uyanık olmanız gerekir. "Ömrümün tümü boşa geçti." Geçerse geçsin. Ben bundan sonra ömrümü Allah'la geçirmeye dikkat ediyorum, gerçek kendilikle geçirmeye dikkat ediyorum.
Bakın Hz. Ebu Bekir'in babası Mekke'nin fethinde Müslüman olmuş değil mi? Bir mahzuru mu var? Yok. O zaman hatırlamış. Çünkü bakın dikkat edin, biz ne zaman hatırlarsak dikkat edin, o zamandan itibaren değil, ezelden beri varlığımızı hatırlamış oluyoruz. "Ya ben kendimi kırk yıl sonra, elli yıl sonra, altmış yıl sonra hatırladım." Bir mahsuru mu var? Yok. Çünkü neyi hatırlıyorsun? Kendini hatırlıyorsun. Hatırladığın kendin, hatırladığın andan mı başlıyor? Hayır, ezelden başlıyor. Kökü Allah'ta. O zaman rahat ol, huzurlu ol. "Bunca sene boşa mı geçti o zaman?" Ya bırak boşa geçsin, bırak o boş şeyleri. Sen dolu olan tarafa bak. O dolu olan taraf ebedi ve ezelibir doluluk içindedir.
O yüzden kendini hatırlamak, ezeli ve ebedi varlığı hatırlamaktır. Kendini hatırlamak, hiçbir boşluk olmadığını hatırlamaktır aslında. Yoksa "ben kendimi şimdi hatırlıyorum, dolayısıyla ben şimdiden itibaren varım" -- hayır, sen ezelden beri varsın. O yüzden sahte benliğimizin böyle "vakit geçti, ömrün boşa geçti, bu yaşa geldim, şu oldu, şu olmadı" hikayelerine karşı da uyanık olmanız gerekir. İster yetmiş, seksen, doksan yaşında olun. Kendinizi doksan yaşında hatırladınız -- bakın, hatırladınız diyorum -- neyi hatırlıyorsunuz? Ezeli varlığınızı hatırlıyorsunuz, Allah'taki varlığınızı hatırlıyorsunuz. Siz onun sonsuz ilminde yok musunuz? Varsınız. Onu hatırlıyorsunuz. Peki onu hatırlayan biriiçin geçen bir boş şey var mıdır? Yoktur. Onu hatırladım, bitti. Hiçbir boşluk yoktur, hiçbir eksiklik yoktur. Onu hatırladıysan bu sana yeter.
Susmak ve Kendini Bilmek
O yüzden sahte benliğimizin hikayelerine karşı uyanık olmalıyız. Hatta mümkünse sahte benliklerimizin hem ayırdına varmak hem de kendimizi hatırlamak için biraz susmaya ihtiyacımız var. Çünkü konuştuğumuz her şey sahte benlikten geliyor olabilir belli bir dönemde. Biraz sükut etmeyi, biraz susabilmeyi bilmek gerekiyor. Eğer insan susarsa kendini hatırlayabilir. Ama sürekliiçeride çene çalan geveze bir zihin varsa, o sizi bir yanılgıdan öbür yanılgıya götürür, sizi bir vadiden öbür vadiye koşturur. İşte bazı insanlar vardır böyle eğitimden eğitime koşarlar, sonra "en fazla biraz bir şeyler öğrendim ama çok yoruldum ya, gene de kendimi bulamadım" der. Neden? Ya çünkü sen kendini bir şeylerin üzerinden tamamlayacağını zannediyorsun: "şunu öğreneyim
tamamlanacağım, bunu öğreneyim tamamlanacağım." Hayır, en güzel eğitim sana fazlalıklarını gösterip bunlardan ayrışmanı öğütleyen eğitimdir.
Bakın Peygamber Hz. Muhammed o mağarada ne demiş, değil mi? Ne diyor? "Ben bilmiyorum" diyor. Yani mağarada neyin eğitimini almış? Suskunluğun eğitimini almış.
"Ben hiçbir şey bilmiyorum"un eğitimini almış. Yani edinmiş olduğu tüm bilgilerin kenara konduğu, Allah'ın ilminin onun yerine geçtiği bir duruma gelmiş aslında. Ama biz bakın böyle çok konuşabiliyoruz yani. Aslında konuşmanın, eğitimin maksadı nedir? Sadeleşmektir. Yüklerden kurtulmaktır. Geçen hafta bahsettiğimiz, bizi esir etmiş olan, bizi tutuklu kılmış olan bağlarımızdan özgürleşmektir. Bu bizi gerçekten gerçek kendimize götürür.
O yüzden modern insana sürekli bir şey öğretiliyor. Sürekli öğreniyor, sürekli öğreniyor. Ama neyi öğreniyor? Kendi dışındaki her şeyi öğreniyor. Neyi öğrenmiyor?
Kendisini öğrenmiyor. Mesela bakın çok konuşan insanlar vardır -- inşallah ben de öyle değilimdir -- çok konuşan insanlar vardır. Mesela "kendini biliyor musun" dersiniz orada durur, susar yani. Neden? Çünkü kendini bilmiyor. Ama çok şey biliyor: felsefe bilebilir, kelam bilir, Arapça bilir, dört dil bilir, on dört dil bilir. Ama kendini bilmez.
Kur'an'ı Hava Atmak İçin Okumak
İşte Yunus Emre'nin dediği şey de budur aslında. Yani sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır. Yani temel referans yoksa öğrendiğin her şey köksüz bir bitki gibidir. Hepsibir anda gidiverir. Öğrendiğin her şey gidiverir. Bildiğin diller gider, felsefe gider, kelam ilmin gider, o gider, bu gider, her şey gidebilir. Senden gitmeyecek olan bir şeyin kıymeti vardır. O da gerçek kendindir. Kendini hatırlamaktır, kendinin farkına varmaktır. Diğer şeyleri ondan sonra tabii ki öğrenebilirsin, okuyabilirsin, bunları öğrenmek konusunda yol alabilirsin. Bu ayrı bir şey, bunu kastetmiyor. Kimse bir şey öğrenmesini kastetmiyoruz. Ama kendini bilmeden, kendini bilmeye odaklı bir çaba içinde olmadan çok şey öğrenmenin gerçekten bir faydası yoktur. Çünkü çok şey öğrenirseniz başınıza bela olur. Neden? Bildiğinizi öğretmek zorundasınız, hava atacaksınız, bildiğinizi göstereceksiniz, "biz de az değiliz" diyeceksiniz. Bir sürü hikaye lazım size, anlatacak adam arayacaksınız değil mi? Anlatamadığınız için krize girip "yok işte, hiç kimseye anlatamıyorsan git boş kuyuya anlat" diye hikayeler duyacaksınız. Böyle bir şey mi var? Yok. Ama ego'daysanız var tabii ki. Ego'daysanız "ya bu kadar şey öğrendik, tırnak içinde ilmimizin de bir zekatını verelim." Ama veremiyorum, kimse almıyor. "Bu sefer millete kızıyorsun: niye zekatımı almıyorsunuz diye, beni niye dinlemiyorsunuz, beni niye dikkate almıyorsunuz, ben o kadar ilim öğrendim, zekatımı vermeye çalışıyorum ama almıyorsunuz, Allah belanızı versin" demeye başlıyorum. Veya gidip başka alimlerle çekişiyorum: "o var ya, o iyi bilmiyor, ben daha iyi biliyorum, estağfurullah" falan diye -- hikayemiz bitmiyor. Neden? Ego hikayesindeyiz. Kur'an bile olsa, egonla Kur'an'a sarılırsan başına bela almışsın demektir.
Güzel Kur'an ezberleyip ne yapmam lazım? İyi bir hafızım. E ne yapmam lazım? E okumam lazım. Okumazsam çatlayacağım çünkü, çünkü kendi kendime
okuyamıyorum, kendi kendime okumaktan lezzet alamıyorum. Ne yapacağım? Birilerine okuyacağım, onlar da takdir edecek. "Çok güzel okudun" diyecek. Demezse ne olacak? Çatlayacağım. O zaman Kur'an okumasan daha iyi olabilirdi.
Öğrenmesen çok daha iyi olabilirdi, diyesimiz geliyor değil mi? Çünkü gerçekten sen yanlış bir yerden okumuşsun. Yani Kur'an seni okusun diye Kur'an'ı okumamışsın; "ben Kur'an okuyup hava atacağım" diye, "ben Kur'an'ı iyi biliyorum, gel sana da öğreteyim" diye öğrenmişsin. E öğretecek adam bulamazsan ne yaparsın? Çatlarsın. Veya ne olur, "onu dinlemeyin, beni dinleyin" diye mücadele edersin. Bakın ne oldu? Kendini bilmeden öğrenmen başına bela oldu.
Kendini Bilmenin Kimseye İhtiyacı Yoktur
O yüzden her şeyin başı kendini bilmektir. Kendini bilmek her zaman bir adım önde olmalıdır. Gerisiikinci, üçüncü, dördüncü derecededir. Ne öğrenirsem öğreneyim, hangiilim dalında bilgi edinirsem edineyim, hangi beceriyi ediniyorsam edineyim, ilk ve asli bilgi alanım kendimi bilmek olmalıdır. Ve kendimi bilmek öyle bir şeydir ki hiç kimseye ihtiyaç bırakmaz. Kendinizi bilmek için hiç kimseye ihtiyacınız yoktur.
Bakın Hz. Muhammed kendini bilmek için bir şeye ihtiyaç duydu mu? Bakın Hz.
Hatice'yi bile almadı değil mi yanına? Hani bu dışladığı için değil. Neden? Çünkü kendini bilmenin bir başkasıyla bir ilgisi yoktur. "Hadi gel beraber kendimizi bilelim" -- yok öyle bir şey. "Ruh eşimi bulacağım" -- öyle bir şey yok. Bu sahtelikleri bırakmamız gerekiyor. "Ruh eşimi buldun" -- sen ruh eşini bulmadın, sen kendi sahte kendiliğine bir başka sahte kendilik buldun. Onlar birbirine eş olabilirler, ayrı bir konu, ama sen kendini bulmuş olmadın. Kendini bulmanın bir başka şeye ihtiyacı yoktur, bir başka insana da ihtiyacı yoktur.
O yüzden Hz. Muhammed, Hz. Hatice ile çok iyi anlaştığı halde, çok uyumlu olduğu halde, tırnak içinde söylüyorum ruh eşi olduğu halde, o bir başına kendiyle Allah arasındaki o hakiki birlik ve yakınlığı idrak etmek adına yola çıkmıştır. Herkesin de yolu budur. Herkesin istisnasız. Ve peygamber, o kendini bilmenin hakiki adımını attıktan sonra her şey yerli yerinde kıvamını bulmuştur. Aksi takdirde hiçbir şey yerine oturmayacaktır. Ve gerçek kendiliğimizin yolculuğunu yapmak yerine ne yapacağız o durumda? Sahte kendiliğimizi süslemeye çalışacağız.
Sonuç: Tepkisellik ve Eziklik Aynı Kökten Gelir
O yüzden gerçek kendilik Allah ile vardır. Bakın biz onu inşa bile etmiyoruz. Allah onu deyim yerindeyse iki eliyle yapmış. Sen onu fark edeceksin. Allah'ın yerini bulacaksın. Allah'ın varlığını hatırlayacaksın. Ve o varlık her şeyle, ama her şeyle bile mukayese edilmeyecek kadar üstündür. Yani "her şeyden üstün" dememiz bile dilin bir zorunluluğudur. O mukayese edilecek bir şey değildir. Yaniişte "kendini bilmek dünyadan üstün bir şey mi" -- ya bak, böyle bir kıyaslamak bile manasız bir şeydir.
Böyle bir kıyaslamak bile yapmamak gerekir. Hiçbir şeyin değeri yoktur kendinibilmekten daha kıymetli. Onu bulursan her şeyi bulmuş olursun. Onu bulamazsan, diyor Hikem-i Atâiyye'de İbn Atâullah İskenderî, "onu bulamazsan başına bela
bulmuşsun demektir." Eğer diyor, Allah'ı bulursan kendini bulursun, kendini bulursan her şeyi bulmuş olursun, ama kendini bulamazsan bulduğun her şey başına bela olur.
Bunu asla unutmamaya ihtiyacımız var, bunu kendimize hatırlatmaya ihtiyacımız var.
Bu işte fil ordusunu yerle bir eden o sürü sürü kuşlar gibidir. Bunu hatırlamak senisahte kendiliğin baskısından ve etkisinden kurtaracaktır. Ve sen gerçek merkezine döneceksin. O zaman her şey yerli yerine oturmuş olacaktır. Mesela biri senden nefret mi ediyor? "Allah selamet versin" dersin. Neden? Çünkü her şey yerli yerine oturmuş, çünkü gerçek kendindesin. Gerçek kendinde olunca birinin senden nefret etmesi seni rahatsız etmiyor ki. Diyorsun ki "arkadaş yanılıyor, inşallah fark eder." "Annem babam benden nefret ediyor." Allah selamet versin. Yok mu peygamberimiz döneminde? İman etmiş, anne babası ondan nefret etmiş. Peki o iman eden sahabianne babasıyla kavga mı etmiş? Neden? Çünkü peygamber ona kendisini öğrenme bilincini vermiş. Annen baban da sana düşman olsa hiç rahatsız olmazsın. "Allah bir gün belki selamet verir, imana erdirir" dersin. Ne kavga edersin, ne kendini kötü hissedersin, ne kendini mağdur, mahrum hissedersin. Neden? Çünkü kendindesin. Kendindeysen Allah'tasın. Allah'taysan tamsın. Eksiklik nerede, tepki verecek benlik nerede? Öyle bir şey yok ki.
Ama bir bakıyorsun, biri sana bir şey söylüyor, tepki veriyorsun. Neden? Çünkü kendinde değilsin, çünkü sahte bir kendiliktesin, o sahte kendiliği korumaya çalışıyorsun. Dikkat edin, insan niye savunmacıdır? Veya Abdülmuttalib niye savunmadı Kabe'yi? Bu soruyu anlarsak -- yani ben niye savunmacı oluyorum acaba, niye reaksiyoner oluyorum, veya niye ezik oluyorum -- bunun ikisi arasında fark yoktur. Tepkisel olmakla ezik olmak arasında bir fark yoktur. Niye böyleyim? Çünkü ya kendimi üstün kılmaya çalışıyorum ya da kendimi çok aşağıda görüyorum. İkisi de sahte kendiliktir. Sahiplik duygusundan değil, sahip olma arzusundan. İnsan hiçbir şeye sahip değildir, sahip olduğunu zanneder. O zandan dolayı tabii ki tepkiler üretebilirsin.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir ayeti sure adı ve ayet numarasıyla birlikte vermemiştir. Fil Suresiisim olarak birkaç kez anılmış (fil kıssası, "ebabil kuşları" imgesi) ancak belirli bir ayet numarası verilmemiştir. Ayrıca şu ifadeler de paraphrase olarak geçmiş, numarasız bırakılmıştır: (1) "İnsanlar etrafından dağılabilir, de ki Allah bana yeter" ifadesi (muhtemel karşılığı Zümer Suresi 38 veya Tevbe Suresi 129 olabilir, numara verilmemiştir); (2) Allah'ın İblis'e "seni secde etmekten alıkoyan nedir" diye sorduğu ayet (muhtemel karşılığı A'râf Suresi 12 veya Sâd Suresi 75 olabilir, numara verilmemiştir); (3) Hz. Asiye'nin duası ("Rabbim, katında bana bir ev yap... beni Firavun'un amelinden kurtar") (muhtemel karşılığı Tahrîm Suresi 11 olabilir, numara verilmemiştir). **Giriş: Unutma Hikayemiz** İnsanoğlunun en temel hikayesi kendimizi unutmakla başlıyor. Aslında bir unutma hikayemiz var. İşte Âdem-Havva kıssasında da anlatıldığı gibi, en fıtri ve gerçek anlamda varlık bilinciiçindeyken bir yerde bir aldanma diyelim, unutma diyelim, gaflet diyelim, arzu ve korku ikilemine düşmek diyelim -- bunların her birinin kendine göre bir anlamı ve yeri var. Bu gerçekleştiğinde, tırnak içinde, düşüş hikayemiz başlıyor. Dolayısıyla her insan istisnasız -- ister alim olsun, ister başka bir alanda iştigal etsin, ister İslamiilimleri çok iyi biliyor olsun, ister evli olsun ister bekar olsun, ister zengin olsun ister fakir olsun -- hepimiz aynı noktada bir düşüş yaşıyoruz ve bu düşüş aynı zamanda bir unutmak; bu unutma aynı zamanda bir yanılgı; bu yanılgı aynı zamanda bazı şeylerden gafil olmak, bazı şeyleri hatırlayamamak, bazı şeylerin farkında olamamak gibi bir durum olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu durumun tekrar aslına döndürülmesi gerekiyor. Tekrar aslına döndürebilmemiz için de öncelikle bu yanılgının farkında olmamız gerekiyor. Yaniister tırnak içinde çok mutlu olalım, ister mutsuz olalım -- mutluluğumuzun da, mutsuzluğumuzun da altında aslında bir tür gaflet yatıyor. Dolayısıyla gerçek, hakikimutluluk, saadet, ancak kendimiz olduğumuzda -- daha doğrusu kendimizin ne olduğunu fark ettiğimizde -- gerçekleşen bir durumdur.