Aidiyet ve Varlığın Tamlığı

Kısa Özet

Sohbet, Adem ve Havva kıssası üzerinden insanın aslında "eksik" değil, doğuştan tam ve mutlu bir varlık olarak yaratıldığını; cennetin bu mutluluğun kaynağı değil sonucu olduğunu anlatır. Şeytanın vesvesesinin insanı zorla değil, ona bir "eksiklik hissi" vererek kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın çocukluk hikayelerine, ilişkilere veya toplumsal onaya "ait olma" yanılgısında sürdüğü vurgulanır. Konuşmacı, gerçek aidiyetin yalnızca Allah'a olduğunu, bunu hatırlamanın hem huzurun hem de sağlıklı ilişkilerin temeli olduğunu örneklerle işler.

Öne Çıkan Vurgular

  • Adem ve Havva cennette oldukları için mutlu değillerdi; zaten mutluydular, Allah onları bu mutluluk şuuruyla cennete davet etti — mutluluk bir yerin değil, varlığın doğasıdır.
  • Şeytan Adem'i zorla değil, ona bir eksiklik "hissettirerek" kandırmıştır; bugün de "ben Allah'tan uzaklaştım" gibi cümleler kurduğumuzda, bu cümlenin kendisi bizi kendi zihnimizde uzak tutar — hakikatte hiçbir uzaklık yoktur.
  • Bir insan yıllarca günah işlemiş, kibirli veya hatalı olmuş olabilir; tövbe ettiğinde bu, elli yıl karanlıkta kalmış bir odanın ışığını yakmak gibidir — ışık o an aydınlatır, "elli yıl karanlıktaydın, on yıl sonra aydınlanırsın" demez.

Psikolojik Eksiklik Hissi ve Arayışın Kökeni

Tabii ki bunlar peder. Psikolojik düzeyde niye arayıştayızdır? Çünkü eksik olduğumuzu düşünürüz. "Eksiğim, kendimi yeterince var, yeterince tam hissetmiyorum." O yüzden de ne yapıyorum? Diyorum ki herhalde bir şey eksik. Bu sefer o noktada bir arayış hikayesine başlıyorum.

Hani bunu çok defa hatırlatmaya çalıştım, tekrar hatırlatalım çünkü bu önemli bir şey; her zaman hatırlamaya ihtiyacımız olan bir şey. Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın Adem ve Havva'ya dair hikayesi aslında bize önemli bir uyarıda bulunuyor. Bu uyarı nedir?

Allah diyor ki "cennete yerleşin, ihtiyacınız olan her şey mevcut, herhangi bir sıkıntınız da yok." Böyle bir ifade kullanıyor.

Adem ve Havva Kıssası: Şeytanın Vesvesesi ve Sorumluluk

İşte, tırnak içinde söyleyelim, Adem hala mutlu mutlu yaşarken araya bir şey giriyor.

Araya giren şey şeytan ve onun verdiği vesvese. Yani burada şeytan zorlayıcı, baskıcı, insanın iradesini elinden alan bir fonksiyona sahip değil. Bunu özellikle yine Kur'an bize hatırlatıyor, hatta şeytanın diliyle hatırlatıyor: "ben sizi çağırdım, siz geldiniz" diyor, "beni suçlamayın." Çünkü — tırnak içinde ben ekliyorum bunu — haniey insanoğlu, siz böyle birilerini suçlamaya çok eğilimlisiniz; "işte senin yüzünden oldu, senin yüzünden oldu" demeye eğilimlisiniz. "Ben baştan söyleyeyim, gerisi siziilgilendirir; ben sizi çağırıyorum, siz geliyorsunuz" diyerek aslında orada da uyarıyı vermiş oluyor.

Cennette Değil, Varlıkta Mutluluk

Meselenin temeline döndüğümüzde ne görüyoruz aslında? İnsanoğlunun, yani Adem ve Havva'nın şahsında insanoğlunun aslında doğal, temel bir mutluluğu var. Bu mutluluk bir şeyle ilgili değil. Yani aslında şuna dikkat edelim: Adem ve Havva cennette oldukları için mutlu değillerdi, mutluydular. Allah onları cennete koydu. Burayı önemli görüyorum. Adem ve Havva mutluydu, varlığından gelen bir mutluluğa sahipti. Ve o mutluluk şuuruyla Allah onlara — işte bir alemi, ona cennet diyoruz, orada tırnak içinde misafir olmaları için — onları davet etti aslında.

Dolayısıyla mutluluk cennette değildir. Bakın biz hala o kafayla düşünüyoruz: "cennete gideceğiz, mutlu olacağız." Yani hep bir şey, bir yer bizi mutlu edecek. Halbuki hayır. Mutluluk senin varlığının doğasıdır. Yani senin varlığının bir adı nedir? Mutluluktur. Bu, böyle bir "lay lay lom" mutluluğundan bahsetmiyoruz; bir tamlık, bir dinginlik, bir huzur, bir mutmain olma.

Mutluluk: Hiçbir Şeye İhtiyaç Duymadığını Bilme Şuuru

Yani aslında mutluluk nedir diye soracak olursak: varlığının hakikatte hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını bilme şuurudur. Buna mutluluk diyoruz. Varlığın hiçbir şeye muhtaç değil. Bunun bir başka ifadesi: "kalpler Allah ile mutmain olur." Peki Allah sana ruhundan üflemedi mi? Üfledi. Demek ki "kalpler Allah ile mutmain olur" ne demek? Allah sana mutmain olacağın, dolayısıyla mutlu olacağın bir varlık bahşetmiştir. O varlığın merkezinde ne vardır? O varlığın merkezinde Allah vardır. O varlığın merkezinde Allah olduğu için sen mutmain olma imkanına sahipsin. Hakikat de budur aslında. Yani hakikati arıyorum — aradığın hakikat kendinsin aslında, kendivarlığının farkındalığıdır.

Ama bu varlık, işte "ben yaşıyorum, dünyaya geldim, annem babam var, boyum kilom şu, şöyle düşünüyorum, böyle hissediyorum, böyle davranıyorum" — kastettiğimiz şey bu değil. Kastettiğimiz şey, bütün bu ilişkilerden, etkilenimlerden, dünyadakiserüvenimizden bağımsız olarak varlığımızın farkındalığıdır.

Varlığı Bir Kenara Koyamamak: Bir Egzersiz

Hatta bunu, mümkünse her gün değilse birkaç günde bir yapmanız çok iyi olur. Bu nedir? Her türlü düşünceyi bir kenara koyun: "tamam, düşüncelerim var ama şu an bir kenarda dursun. Duygularım var, onlar da bir kenarda dursun. İlişkilerim var, onlar da bir kenarda dursun. Mutsuzluklarım, hoşnutsuzluklarım, acılarım, kederlerim, hatıralarım, hafızam hepsi bir kenarda dursun." Hepsini bir kenara koyuyorum ve kenara koyamayacağım ne var diye bakıyorum. İşte kenara koyamayacağım bir şey var: o senin varlığındır. Bak, onu yadsıyamazsın, onu bir kenara koyamazsın. Çünkü varlığımı bir kenara koysam ne olur? Yokluk olur. Mesela yokluk hissinde miyim?

Değilim. Yokluk hissi yaşayabilir miyim? Gerçekte aslında yaşayamam. Demek kiaslında ben varlığım. İşte Allah'ın ruhundan üflemesi hakikati zaten budur.

Bunu idrak etmek bizde neyi meydana getirir? Bir dinginliği meydana getirir. Herhangibir konuda bir arzu taşıyabilirim, bir korku taşıyabilirim gibi gözükebilirim ama bunlar benim varlığıma etki eden şeyler değil; o herhangi bir şeye dair bir beklenti olabilir olmayabilir. Ben varım ve tamım — bunun farkındayım. Varlığımın ve tamlığımın idrakidir bu. Bu idrak hakikatin kendisidir. Bunu idrak edebilsek, işte o bahsettiğimiz arayışlar içine girmeyeceğiz.

Sahte Arayış ve Hz. İbrahim'in Batıp Gidenlere Bakışı

Çünkü düşünün, aradığın şeyi bulursan ne olacak? Bulursan mutlu olacaksın. Ben de diyorum ki aradığın mutluluk bir şeyde değil. Zaten dikkat et, bir şeyde olduğunu düşünüyorsun, onu buluyorsun, sonra tekrar başka bir şey arıyorsun; onu buluyorsun, başka bir şey arıyorsun. Yani arayış o tür bir arayış; biz buna aslında sahte arayış da diyebiliriz. Bu sahte arayış hiçbir zaman tamamlanmaz; tamamlanma şansı yoktur. Neden tamamlanmaz? Çünkü senin gerçek varlığının tamlığı, mutluluğu böyle bir şeyle gerçekleşemez.

O yüzden işte Hazreti İbrahim ne diyor? "Ben batan şeyleri, fani olan şeyleri, geçiciolan şeyleri, afilin olanı" — yani gelip geçen, değişen şeyleri sevmem. Bu nefret ederim anlamında "sevmem" değil; yani bunlar benim varlığımı tatmin etmezler, böyle bir şey yok. Ama dikkat edin hepimizin böyle bir hikayesi vardır. Peki niye böyle bir hikayemiz var? Aslında biz orijinden bakmıyoruz. Mesela diyoruz ki "insanoğlu arayış içinde bir varlıktır, her insan bir arayıştadır." Peki orijin böyle miydi? Orijin böyle değildi.

Orijine Dönüş: Anne Karnından Önceki Zamana Gitmek

Merkezi halimiz aslında budur; zaten o yüzden sana kutsal metin geliyor, diyor ki bak dikkat et: sen orijinini psikolojik düzeyden tanımlıyorsun. Senin orijinin burası değil,

diyor. Hadi "kendimi bildim bileli böyle bir arayış içindeyim" — tamam, bak kendimibildim bileli böyle bir arayış içindesin, hakikat itibariyle böyle bir arayış içindesin. Bunu bilmiyorsun, unutmuşsun. O yüzden sana Kur'an bir hatırlatıcı olarak geliyor.

Mümkün olduğunca "kendini bildim bileli" dediğin andan bir adım daha geriye gitmeye çalış. Daha geriye gitmeye çalış, bir adım daha geriye gitmeye çalış. Gidemiyorsan sana kutsal metin yardımcı oluyor, diyor ki bak, sen tamdın, "ben sana ruhumdan üfledim" ve o durumda melekler bile sana hürmet secdesi ettiler, sana hizmet etmeyitercih ettiler. Ama dikkat et, buna karşı şeytan da sana muhalefet edip seni bu fıtrivarlık bilincinden, fıtri varlık halinden çıkarmaya çalışıyor. Buraya dikkat et; oraya dikkat etmezsen ne olur? Orijinini yanlış bir şekilde, yanlış bir yere konumlandırırsın.

"Ben niye sürekli arayış içindeyim?" Bir bak bakalım ne zamandan beri arayış içindeyim? Belki kendimi bildim bileli. Peki kendini nereye kadar biliyorsun? Değil mi? Nereye kadar biliyorsun? Daha derine, daha derine git. Bazı böyle ekoller vardır, işte hipnoz yaparlar, anne karnına kadar gider. Ben diyorum ki o durumda daha derine git, yani anne karnından önceki zamana git. Anne karnından önceki varoluşa doğru, orijine doğru git. Hani var ya bazı balıklar, işte bir yerde doğarlar — daha doğrusu anneleri onları bir yerde dünyaya getirir — ve oradan giderler, sonra yıllar sonra tekrar kaynaklarına dönerler. Mesela bize böyle bir hayranlık veriyor, diyoruz ki "vay be, nasıl bir şey." Ve zordur o gidiş; çünkü tersine bir gidiştir.

Zikir Ehline Sormak: Kendini Hatırlayanlar

Öyle düz bir zihinle akıtırsanız bilincinizi, o size der ki "ben kendimi bildim bileliişte biri beni sevsin, biri beni anlasın. Kendimi bildim bileli hırslıydım. Kendimi bildim bileliöfkeliydim. Kendimi bildim bileli şöyleydim böyleydim." Tamam, bak kendimi bildim bileli böyleydin; ve bu kafayla da gidersen bu şekilde devam edeceksin. Kendinibilmediğin ana dönmeye çalış. Ve dikkat et, Kur'an, ilahi hitap ve kendini hatırlayanlar sana bunu hatırlatma konusunda yardımcı olabilirler. O yüzden bilmiyorsanız kime soracaksınız? Kur'an'ın tabiriyle, orijinal ifadesiyle, zikir ehline soracaksınız. Ama günümüzde zikir kavramı şey olmuş, tesbih çekmekle tanımlıyoruz. Hatırlayanlara sor demek; kendini hatırlayana sor. "Ben kimim?" Bunu kime sorabilirsin? Kendinihatırlayana sorabilirsin.

Modern Psikoloji Eleştirisi: "İnsan Ötekiyle Vardır"

Ben kendi sürecimde baktığım zaman şunu gördüm: dedim ki ben psikoloji üzerinden kendimi tanıyamam. Hani böyle insanlar çok var ya günümüzde; kendini tanımak için psikoloji okuyor, kendini tanımak için psikoloji kitaplarına yönelmeye çalışıyor, psikologları dinliyor, bir psikoloğu dinleyip kendince bir şeyler bulduğunu zannediyor. Ben psikologlardan öğrenemem ki, neden? Çünkü kendilerini hatırlamıyorlar, öyle bir bilinçleri yok. Onlar psikolojik düzeydeki durumları, olguları — o da görebildiklerikadarıyla ve yorumlayabildikleri kadarıyla — konuşuyorlar, anlatıyorlar. Mesela diyor ki "insan ötekiyle vardır" diyor; "öteki olunca sen kendini fark edebiliyorsun." Bu

kendini bilen bir insanın cümlesi midir, yoksa psikolojik düzeyde ilişkili bir varlık hisseden bir insanın algısı mı?

Ben böyle birinden bilgi edinseydim, ben de size Allah korusun bunu anlatacaktım: "insan ötekiyle vardır" değil mi diye başlayacaktım. Siz de sürekli bir öteki arayacaktınız. Dolayısıyla ne olmuş olacaktı? Yanlış bir yerden başlamış olacaktı, yani orijinimizden başlamamış olacaktı. Benim orijinim nedir? Allah niye Adem Havva kıssasını anlatıyor? Sana orijinini hatırlatmak için. Yani senin ilk halin, asli halin nedir, senin orijinal halin, merkezi halin nedir — bunu anlatmak için Adem Havva kıssası anlatılıyor. Ve orada sana ne diyor? Sen diyor Allah'ın ruhunun üflendiği bir varlıksın, tamsın, eksik değilsin; o tamlığına melekler dahi hürmet ediyorlar. Sen böyle bir varlıksın.

Ama modern psikoloji sana ne anlatıyor? Sana başka bir şey anlatıyor; o da kendialgısı böyle, hikayesi bundan ibaret, hikayesi böyle bir şekilde başlıyor. Yani modern psikoloji kendince insanı bir yerden tanımlamaya çalışıyor. Peki ben bunu kabul etmek durumunda mıyım? Değilim tabii ki. Ama ben de aynı mantıkla bakıyorsam kendime, aynı yaklaşımla bakıyorsam, o zaman o durumu değiştiremem ve onaylarım; herkes böyle demeye başlarım. Peki Hz. Muhammed Mekke'ye bakıp "herkes böyle bir şeyin peşine düşmüş, herkes bir koşturmaca içinde" deyip kendiside bir koşturmaca içine mi girdi? Değil mi, böyle bir şey yok. Ama dikkat edin bize: "herkes koşturmaca içinde, herkes şöyle, herkes böyle." Ne yapıyoruz aslında? Bir durumu makulleştiriyoruz, meşrulaştırıyoruz.

Ashab-ı Kehf Örneği: Toplumdan Dışlanma Korkusu

Halbuki ashab-ı Kehf ne dedi? Dedi ki "ya bu toplum makul bir toplum değil, doğru bir toplum değil; üstelik de bana yaşam hakkı da vermiyorsa vermesin yani" — bakın bu da sorun değil. Mesela biz ne yapıyoruz? Bak şöyle yaparsan toplum seni dışlar; yanisen ashab-ı Kehf'in durumunu yaşadın mı? O durumu bile yaşamamışız değil mi? Ama bakın dikkat edin, içimizde bir korku var: hani "toplum beni dışlar" korkusu. Pekio korku niye var? Çünkü toplumun beni dışlıyor olması durumu, bana kendimi çok kötü hissettirecek. Ama bu nasıl bir "kendim"? Sahte bir kendim; orayı algılayamıyorum ve diyorum ki "dışlanırsam bu kötü olur, o zaman dışlanmamam gerekir." Peki ashab-ı Kehf'te toplum onları dışladı, onlar da ne yaptı? Tırnak içinde söylüyorum, Allah'ın varlığında yaşadılar, kendilerini Allah'ta bularak yaşadılar.

Aidiyet: Ailene Değil Allah'a Ait Olmak

Geçen bir arkadaş bana dedi ki "işte ailem şöyle davranıyor, babam böyle davranıyor, kendimi aileme ait hissedemiyorum." Bana geliyor, biraz bana ait hissetmeye çalışıyor — o da yanlış. "Kendimi aileme ait hissedemiyorum, böyle bir evlensem..." Dedim ki, "içine inşallah bu kafayla evlenmezsin." Şimdi ne yapacağım? Onu kendine ait, kendini de ona ait hissedeceksin; orada da ayrı bir saçma hikaye dönmeye başlayacak. Gereksiz kıskançlıklar olacak, kontrol olacak falan. Neden? Çünkü

kendini birine ait hissediyorsun; e o da giderse ne olur? Al başına bela, o zaman berbat bir şey yani. Neyse, konuştuk.

Kendini hiçbir yere ait hissetmeniistedim; sen dedim, ne Ankara'ya aitsin, ne İstanbul'a aitsin, ne herhangi bir coğrafyaya aitsin, ne bir aileye aitsin, ne bir ilişkiye aitsin. Sen Allah'a aitsin. Bu aidiyetini hatırlamaya çalış. Bu aidiyetini hatırlarsan sen o zaman bütün sorununu temel olarak çözmüş olursun. Yoksa sürekli yanlış aidiyetler aramak durumunda kalırsın: "aileme aidim, çocuklarıma aidim" vesaire vesaire. En masumane olanı bu değil mi? "Ben aileme aidiyet hissediyorum" diyene alkış tutuyoruz değil mi? Halbuki bu bir saçmalıktan ibarettir. Ben nasıl aileme ait olabiliyorum? Ailemden yok, bana ait; yani bu bir kısır döngüdür. Ben ona aidim, o bana ait — merkezi bir şey yok, birbirinize yaslanarak ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Halbuki ben de Allah'a aidim, annem, babam da, çocuklarım da, eşim de, arkadaşlarım da, dostlarım da — hepimiz ona aidiz, hepimiz merkeze aidiz. Bizim merkezimiz o, kaynağımız o.

O zaman bakın, bunu idrak etmek — mesela diyelim ki o aidiyet hissettiğiniz kişinin ölümü durumunda ne olur? Herhangi bir sorun olmaz; hepimiz ona aidiz, ona dönüyoruz, bir sorun var mı? Hiçbir sorun yok. Ama işte "çocuğum bana ait" veya "ben kendimi çocuğuma ait hissediyorum, hayatımı onlara feda ettim" — o da hayatını çocukları için feda edecek, o da öbürlerine feda edecek. Ne oldu, ne tür bir saçmalık içindeyiz biz değil mi? Halbuki hepimiz ona aidiz; ona aidiyetimizle varlığımızı ve tamlığımızı idrak ediyoruz.

O zaman bakın dikkat edin, bunu ilk ben söylediğimde ne yani diyorlar, böyle o zaman insanları umursamayalım mı? Hayır, bundan bahsetmiyoruz — daha objektif, daha gerçekçi bir şekilde umursarsın. Yani "ben yıllarca kendimi aileme ait hissettim ve onlar için her şeyi yaptım, şimdi her biri bir yana gitti, ben böyle yapayalnız kaldım" diyeceksin o kafayla eğer yürürsen. Ama sen kendini Allah'a ait hissedersen, herkesin bilse de bilmese de Allah'a ait olduğunu idrak edersen, o zaman böyle bir sorun olur mu? Bütün çocuklar evlendi, torun torba sahibi oldu, "Allah mesut etsin, ben yalnız kaldım, işte böyle kalıverdik" diye boynunu büker misin 60-70 yaşına geldiğinde? Demezsin. Öyle bir hikaye olur mu? Olmaz. Neden? Çünkü sen her an ve her durumda Allah'a aittin, ve bu hiçbir zaman değişmeyecek bir şeydir.

O yüzden gençliğimde bir gün böyle bir duygusal bir yakınlık hissetmişti biri; tabiibende böyle bir birbirine aidiyet algım yok. Bir gün bana dedi ki "sen hiç kimseye ait olamazsın, ben bunu anladım" dedi. Ben de yani aklımda öyle bir mevzu yok, normal olarak başka ne olabilir değil mi yani? İnsan Allah'a aittir yani; ben nasıl birine ait olabilirim? Değil mi özünde? Böyle bir kavram yanlış bir şey. Ama bakın dikkat edin kendimiz nasıl böyle kavramlar üretiyoruz değil mi? Halbuki sen evlensen bile sen de Allah'a aitsin, eşin de Allah'a ait. Yoksa "karı koca sen bana aitsin" böyle bir şey olabilir mi? İkiniz de Allah'a aitsiniz. Ve o Allah'a aidiyetimiz içinde, Allah'ın yaratmış olduğu diyelim ki bir evlilik süreciiçindeyiz. Neden? Çünkü Allah kalplerimize sevgi

koymuştur, şefkat koymuştur, yakınlık koymuştur. Bu başka bir şey; "sen bana aitsin veya ben sana aidim" bu başka bir şeydir.

"Baban Varsa Sorun Yok" Yanılgısı

Hani geçen, Allah rahmet eylesin, Manisa belediye başkanının kızının söylediği bir ilginç olay oldu, dikkatimi çekti. Babası demiş ki "kızım, baban varsa sorun yok." E baba gitti, ne olacak? Değil mi? Bak bu sefer ne oluyor? Baba gidince bu sefer kalıveriyorsun. Tabii orada baba bunu kötü niyetle söylemiyor değil mi, ama ne yapıyor? Kendisine odaklıyor. Bunu küçük bir çocuğa, 3, 5, 8, 10 yaşında bir çocuğa söyleyebilirsin. Ama çocuk artık belli bir yaşa gelince ona "Allah varsa sorun yoktur" bilincini vermen gerekir. Yoksa "arkanda baban var, arkanda annen var, arkanda şu var" değil; yanında, arkanda, önünde, sağında, solunda Allah var.

Mesela hocam böyle söylemler de ben duymuştum, siz de duymuşsunuzdur, buradaki arkadaşlar da duymuştur. Bazı insanlar vecd yaşı geldiğinde şöyle dua eden kişilere rast geliyorum: diyor ki "ya Rabbi, eşimin canını benden önce alma; eğer alacaksan önce beni ve çocuklarım için de aynı anda al" diye dua eden bir canlar var yani. Evet. Tabii tabii, ama işte orada aslında bir yanılgı durumumuz var. Yani hepimiz Allah'a aidiz. Bu aidiyet bilinci aslında ilişkilerimizi daha bilinçli, daha doğru, daha gerçekçi yaşamamızı sağlar.

Yani görünürde diyelim ki sana tamamen bağlanan bir insan seni çok seviyor gibigörünüyor ama aslında orada derinde korkuları var, aşırı beklentileri var, kendine dair zayıflıkları var; o yüzden o ilişki çok sağlıklı bir ilişki olmayacaktır. Ama ben Allah'a aidim, muhatabım da Allah'a ait; o zaman arkadaşlığımız, dostluğumuz, ilişkimiz sağlıklı olacaktır. Daha bilinçli bir ilişki yaşayacağız. Bir korkuya bağlı değil, bir beklentiye bağlı değil, bir kayıp korkusuna bağlı değil. Veya işte bazılarının böyle yalan yanlış söyledikleri gibi "birine ne kadar emek harcarsan ondan o kadar zor ayrılırsın" falan gibi tabuk sabuk yaklaşımlarla değil. Gerçek anlamda ben Yaradan'a aidim; muhatap olduğum her insanda, bilse de bilmese de, Yaradan'a aidiyeti vardır.

Ateist bir insan bile öyledir; ben ateist bir insana bile Yaradan'a aidiyetinin bilinciyle bakmalıyım.

Hz. Ali'ye Atfedilen Söz ve Alışverişi Allah'la Yapmak

Hocam şöyle bir soru geldi aklıma: Kur'an'la kendimce uyumsuz gördüğüm, kendimce yanılıyor olabileceğim bir şey — Hz. Ali'ye atfedilen bir söz var, size diyor ki"şundan size zarar gelir mi gibisin, ben ona herhangi bir iyilik yapmadım ki" — bu bana da aslında çok yakın gelmiyor. Evet, bana çok yakın gelmiyor; Hz. Ali'ye atfedilecek bir söz gibi gelmiyor. Aynen. Hani bu biraz böyle şuna sebep oluyor insanlarda: "birilerine iyilik yaparsan onlar sana zarar verir" gibi böyle saçma bir noktaya götürüyor. Zaten tırnak içinde, Hz. Ali bilincinde bir insan alışverişini Allah'la yapar. Yoksa "bu sana iyilik yaptı, kötülük yaptı" — o onunla ilgili bir şeydir. HazretiAli'nin bilinci Allah'la olan alışverişine odaklıdır; yoksa "biri bana kötülük yapmış, ben ona hiç iyilik yapmadım ki" — bu manasız bir şey. Bana sorarsanız Hazreti Ali'ye

atfedilecek bir şey değil. Aynen; işte ona sebep olan şey alttan alta yani. O yüzden hakikiinsan alışverişini Allah'la yapar, gerçek aidiyetinin Allah olduğunu bilir. Bunu bilmek bizi her zaman merkezimizde tutar.

Şeytanın Vesvesesi: "Allah'tan Uzaklaştım" Yanılgısı

Meselemizi tamamlayalım, baştaki meselemizi. Ne dedik? Arayış içinde olduğumuz müddetçe aslında kendimizi bilmek ve bulmak noktasında bir eksiklik barındırıyoruz.

Yani aradığımız şey de aslında uzakta olan bir şey değil; aradığın şey kendinsin, kendi varlığındır. Ama bu varlığımız neyle örtülüyor? İşte ona geleceğim: vesveselerle örtülüyor. Mesela diyorum ki "ben Allah'tan uzaklaştım" — bak bu da bir yanılgı yani.

Halbuki Allah sana ne diyor? "Ben sana şah damarından daha yakınım" diyor.

Sen diyorsun ki "ben Allah'tan çok uzaklaştım." Zaten bu cümlen seni kendi psikolojik dünyanda uzak tutuyor. Yani sen kendi zihninle, zihinsel olarak, psikolojik olarak ve yanıltılmış bir yaklaşım olarak kendini uzak zannediyorsun. Senin kendini uzak zannetmen seni uzak kılmıyor; senin kendini uzak zannetmene sebep oluyor sadece, başka bir şey olmuyor. Kendini uzak zannediyorsun.

O yüzden şeytanın vesvesesine karşı insan uyarılmıştır. Bu vesvese, tırnak içinde, "şeytan varsa sen onun vesvesesine mahkumsun" diye bir şey olarak algılamayın bunu. Bu aynı zamanda ne demektir biliyor musunuz? Bu şudur: sen psikolojik düzeyde bazı olaylar yaşayacaksın, bazı süreçleri tecrübe edeceksin. Bu durumdayken korkuya, gereksiz beklentilere, gereksiz heveslere kapılabilirsin, kendini mağdur, yapayalnız, eksik hissedebilirsin. Bak, bunlar hepsi senin o doğal bilincini örtebilecek durumlardır; buna karşı uyanık ol. Yani şeytan aslında senigerçek kendiliğinden uzaklaştıran her şeydir. O yüzden şeytan, tırnak içinde söylüyorum, ilahi huzurdan kovulmuş kabul edilir.

Şimdi sen kendini "ya ben ne kadar kötü bir çocukluk yaşadım, işte hiç kimse benianlamadı, hayatta hiçbir şeyi bana vermedi" dediğinde ne yapmış oluyorsun? İlahihuzurdan uzaklaşıyorsun; ilahi huzurdan uzaklaşma tuzağına düşüyorsun. Kendibilincinde uzaklaşıyorsun ama hakikatten uzaklaşmıyorsun. Mesela "ya ben ne kadar kötü bir çocukluk yaşamışım" dediğinde ne olmuş oluyor? Kendini onunla tanımlıyorsun. Ben de, tırnak içinde, nesnel baktığınızda çok iyi bir çocukluk yaşamadım ama kendimi onunla tanımlamıyorum; diyorum ki böyle bir serüven yaşadım, böyle bir süreç yaşadım, bu kadar. Yani çok az oyun oynamışımdır, sürekliçalışmışımdır, zor şartlarda bir çocukluğum olmuştur ama bu bir deneyimdi yani, bu kadar. Yoksa "ben çok kötü bir çocukluk yaşadım" — bak, beni katma.

"Ben, Benim, Bana" Kelimelerini Kullanmadan Anlatmak

Hatta ben şunu size hatırlatırım: ne anlatacak olursanız olun, şu şartla anlatın — içinde "ben, benim, bana" kelimeleri olmasın. Anlatabiliyorsanız anlatın. Mesela "işte annem bana böyle dedi" — "bana" kelimesi olmayacak, "ben" kelimesi olmayacak, "benim" kelimesi olmayacak; bu kelimeleri kullanmadan konuşabilirsiniz, serbestsiniz.

Bakın o zaman sadece olgusal olarak, bir olgu olarak anlatabilirsiniz bir şeyi. Ona

"ben, benim, bana, beni" diyerek ifade etmemiş olacaksınız, dolayısıyla özdeşleşmemiş olacaksınız. "Ben" kelimesi kullanmadan diyebilirsiniz, onda bir mahsur yok. Ama bilinçaltınız gizli özne olarak "beni" barındırıyorsa olmaz.

"Bendeniz" demek — her türlü "ben, bendeniz, kendim" bunlar hepsi aynı kelimeye giriyor. Mesela "kendimi çok kötü hissettim" — bunları da kullanmayacaksınız. Tırnak içinde söylüyorum: kendinize işaret eden hiçbir sıfatı kullanmayın.

Bir bakalım nasıl konuşulur, buyurun hocam. O akıl, o söz senin içinde bir iz bıraktı.

"Annem bana söyledi" — sebep olan ben değilim, tasarlayan ben değilim; aslında sözün içinde ben yokum. O bir irade beyan etmiş. Sadece bu iradeyi tek başına ele almak anlamlı. Evet, o öyle demiş: "annem demiş ki senden nefret ediyorum." Mesela bana dedi — bak, "bana dedi" deme yani, çünkü gerçek öyle değil aslında.

Görünürde sana dedi gibi gözüküyor ama öyle bir anne bilinçli olabilir mi? Değil mi? Çocuğuna "senden nefret ediyorum" diyen bilinçli bir anne olabilir mi? Olmaz. Demek ki o seni tanımıyor, o seni bilmiyor.

Peki bu anne değil de zorbalık yapan birisi olsa? Hiç fark etmez, ne olursa olsun, bir zalim de olabilir. Nasıl davranması uygun — özgürlüğün için teşebbüse koşması mı, yoksa "bu sahtedir zaten" deyip onun dediğini yapması mı? Şimdi üzerime bir kamyon gelince "beni öldürecek" diye değil de, bir kamyon geliyor, "kenara çekileyim" demem gerekir, çekilme imkanım varsa. Ama bu ölmemek için, yok olmamak için, herhangi bir zarara uğrayacağım korkusuyla değil; orada realite neyi gerektiriyorsa.

Diyelim ki bir zalim var, senin de bir zalimden kurtulma şansın var, diyelim ki senihapsetmiş ve sen kaçabilirsin — kaçabilirsin yani. Ama işte özgürlüğümü kazanmam lazım; "ben böyle mi yaşayacağım, benim bütün ömrüm bu hapishanede mi geçecek" diye öyle bir korkuyla değil. Orada o kişinin yaptığı şey yanlıştır; ben de onun yanlışından uzaklaşmaya çalışıyorum, onun yanlışına dair bir farkındalıkla diyorum ki"bu yanlışı devam ettirmeme şansına sahibim," dolayısıyla onun zulmünden uzaklaşıyorum. Bu başka bir bilinçtir. Yoksa bir durum olur, ömür boyu hapsedilebilirsin; "benim özgürlüğümü aldı" dememelisin burada. Çünkü hiç kimse senin özgürlüğünü, gerçek anlamdaki özgürlüğünü alamaz; senin varlığına hiç kimse bir sınır koyamaz. Bak, bedenini hapsedebilir ama varlığını hapsedemez; öyle bir şey söz konusu değildir, burayı ayırmamız gerekiyor.

Düşüşten Dönüş: Kendini Tekrar Hatırlamak

İşte o noktada şeytan ve aslında bizim o gerçek kendimizden uzaklaşma tuzağına düşmemiz, bizde ne meydana getiriyor? Bir düşüş meydana getiriyor. Nereden düşüyorsun? Kendi varlığının farkındalığından düşüyorsun. O düşüşü ortadan kaldırmak için ne yapman gerekir? Tekrar kendini hatırlaman gerekir. Yapacağın şey çok büyük bir şey değildir; tekrar kendini hatırlamaktan ibarettir, bütün o hikayeleribırakmaktan ibarettir. Zaten aydınlanmak bütün hikayelerden özgür olduğunu fark etmedir. Zihniniz hiçbir hikayenin oluşturduğu bir yerden bakmamayı öğrenmelidir. Ne yaşarsanız yaşayın, bir hikayenin parçası değilsiniz.

Mesela Allah size, hani metaforik olarak söylüyorum, Allah'ın huzuruna çıktığınız zaman derler ya: Allah diyecek ki "ben seninleydim, sen kiminleydin?" Çok doğru, çok hakikatli bir ifade bu yani. Haniilla Allah böyle diyecek değil ama bu sözün barındırdığı hakikat çok doğrudur. Aslında ayette de söylenir bir mealde, onların söyledikleri şeylerden bile Allah'ın haberdar olduğu bildirilir. Yani özünde ilahi bir ifade aslında. Yani Allah şunu diyecek sana: "ben seninleydim, sen kiminleydin?" Bu "kiminleydin" illa bir kimsede değil yani.

Kimin neydi? Sahte benliklerin neydi? "Ben mutsuzum. Ben çok kötü bir süreç yaşadım. Hiç şansım olmadı. İstediğim hiçbir şeyi başaramadım. Çok kötü bir çocukluk yaşadım. İşte annem babam şöyleydi." Sen bunlarla yaşamışsın yani, bu hikayelerle yaşamışsın. Bu hikayelerle yaşadığın için peki ne olmuş? Kendiniunutmuşsun. Yani yaptığın şey kendine karşı aslında. Ben kendimi hatırladığımda kendime dönüyorum; kendimi unuttuğumda kendimden uzaklaşıyorum. Şimdi böyle bir durumdayken "ya ben yıllarca niye kendimden uzaklaşmışım" diye üzüleceksiniz — bu da sahte bir hikayedir. O yüzden huzurlu olun, geçmişi bırakın. "Ya geçmişte ben niye bu kadar hata yaptım" — bırak kardeşim bak, hani bu da bir hikaye. Allah sana geçmişinle ilgili bir şey sormuyor yani; sen şu an neredesin?

Hikayeye Takılmak: Cehennemin Kaynağı

Zaten niye cehenneme gideceğiz eğer gidecek olursak? Orada da hikayelerimize takıldığımız için gideceğiz. Mesela desen ki "Ya Rabbi, geçmişim tamamen berbat, ben şu anda senin varlığınla mutmainim" desen, cehenneme falan girmezsin yani. Ama diyeceksiniz ki "bunu hatırlayabilir miyim" — onu bilmiyorum, bunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Yani Yaradan aslında bizi hikayelerimizden temizleyecek.

Aslında hocam, dünyada da bazen cehennemde yaşayan insanlar var; onu diyeceğim. Bazen bakıyorsunuz işte biri terapiye gitmiş, 10 yıldır terapiye gidiyor; neden? Geçmişinden kurtulamıyor, tırnak içinde. Veya şöyle hocam, diyelim ki bir zulüm oluyor, en yakınlık çocuğundan da olabilir. Ben öyle insanlığa çok tanık oldum çevremde, ailemde: o olayı kırk sene anlatır. Ya işte bir abla vardı, kırk sene ölene kadar bir haksızlığı her insanlarla toplandığında anlatıyor. E düşünün şimdi böyle bir hikayeyi anlatacak olan birinin cennete girmesi uygun mu yani, değil mi? Bir de cennette onu kimse dinlemeyecek, bir de orada mutsuz olacak adam veya kişi değil mi? Çünkü hikayenizi dinleyecek insana ihtiyacınız var.

Hikayesiz Yaşamak: Kendi Örneğim

Bazen insanlar bana sorar, hikayesini anlatır, dinlerim, dikkatli, duyarlı. Bir gün bir arkadaşım vardı — abartmıyorum — böyle 5-6 saat bana kendini anlattı. "Eğer arkadaş olacaksak, iyi bir dost olacaksak, birbirimiziiyi tanımamız lazım" diyerek anlattı, anlattı, anlattı, ta çocukluğundan başladı, 5-6 saat sürdü zannediyorum. Ben de dinledim böyle gayet dikkatli, duyarlı bir şekilde. "Ben bitirdim" dedi, "şimdi sen anlat" dedi. Ben "işte bildiğin İsmail Acarkan, benim özel bir şeyim yok" dedim. Yanihakikaten bir şeyim — ne anlatayım yani? Anlatabildim mi? Ne anlatayım, anlatacak

bir şey yok yani. "Varım, varlığımla Yaradan'a aidim, fıtratımla yaşamaya çalışan biriyim." Bu kadar. Ne anlatayım başka? "Yok annem böyle yaptı, babam böyle yaptı, çocukluğum böyle geçti" veya "işte ben böyle biriyim, bak benimle dost olacaksan böyle olmalısın" falan filan; triplere de girmeme gerek yok değil mi. Hani bazıları vardı: "işte benimle arkadaş olacaksan benim kahrımı çekeceksin." Abi niye senin kahrını çeksin millet yani? Çünkü egosu, "bak, benimle arkadaş olmak istiyorsan benim bu şeylerime de katlanacaksın" diyor. Peki farz et ki katlanıyor, sen kendine bunu yakıştırıyor musun? Kendine senin bunu yakıştırmaman gerekir. O yüzden dedim ki "valla, işte bildiğin gibi" — onu bile söylemem huzurlu bir şey bu yani, bir hikayem yok yani.

Bisikletli Çocuk Örneği: Kendinde Olmak

Hatta bugün ofisten buraya gelirken, yol arkadaşım beraberdi. Bir tane, 8 yaşlarında bir çocuk bisikletle geliyordu, bisiklete biniyordu — bana çarptı falan filan. "Kusura bakma abi" dedi. Ben "canın sağ olsun" dedim ve bir de omuzunu sıvazladım.

Arkadaş da biraz farklı bir duygu modunda kızacak oldu ama tabii ki o da kızmadı. Hani şu aklıma geldi: mesela ben o anda diyelim ki böyle birine kızmışım, veya zaten böyle hayattan bıkmışım mesela — o anda çocuk bana çarpıyor, ne hikaye üretirim değil mi? "İşte bak millet böyle, bu çocuğa kimse bir şey öğretmemiş" — bir sürü hikaye çıkar. Neden? Bak, kendimde değilim çünkü. Anlatabiliyor musun? Kendimde değilim. Kendimde olsam, çocuk en fazla büyük bir hata yapıyor — "canım, bir daha iki sefere dikkat et" derim değil mi, yapıcı bir şekilde ifade ederim. Ama içeride bir hikayen varsa, "zaten hep bunlar beni bulur" diye başlarım. Artık o an hangi hikayenin atmosferindeysen, o hikaye üzerinden bir şey üretirim.

O yüzden bakın dikkat edeceğiniz en temel şey kendimizde olmaktır. Kızgınlık mı var? Onu fark et. Bak, o kızgınlık devam ederken bile kendinde olabilirsin. Yani de ki"psikolojik düzeyde bir kızgınlık duygusu var ama ben merkezime dönüyorum." Bu şunun gibidir: bir tiyatro oyununda bir rol almışsın; şimdi o rolü oynarken bile kendinihatırlama şansın var mı? Var değil mi? Diyelim ki ben işte Shakespeare oyununda Hamlet'i oynuyorum, kendini hatırlama şansın yine var değil mi? Bunun gibi. Her zaman ve her durumda kendini hatırlayabilirsin. Psikolojik düzeyde bir kızgınlık olabilir, bir alınganlık olabilir, bir mutsuzluk olabilir, bir yetersizlik duygusu olabilir; her durumda kendini hatırlayabilirsin. Kendimi hatırlamama engel olacak hiçbir şey yoktur. Böyle bir şey mümkün değildir. O yüzden hiç kimse benim özgürlüğümü elimden alamaz.

Bazıları vardır ya, "ben iyi bir insan olacağım ama insanlar izin vermiyor" böyle bir şey — böyle bir şey yok. Böyle dediğin anda zaten ne yapmış oluyorsun? Diyorsun ki"her şey düzgün olsun, herkes uygun davransın, ben o zaman iyi biri olabilirim." Dikkat edin bakın, Allah sizin varlığınızı, tamlığınızı, mutluluğunuzu, huzurunuzu hiçbir şeye bağlamamıştır — hiçbir şeye, kendi dışında hiçbir şeye bağlamamıştır.

Eğer mutluluğunuzu, huzurunuzu Allah dışında bir şeye bağlıyorsanız, orada çözmeniz gereken bir problem var, bir sorunlu durum var; siz oraya yanlış

bakıyorsunuz. Sizin orada çözeceğiniz şey insanlar değildir. Yani "insanlar düzelirse ben de düzelirim" — bu psikolojik düzeyde bir algıdır. Siz kendinizi psikolojiden ibaret zannediyorsunuz; Allah'ın size üflediği ruhtan haberiniz yok, onu unutmuşsunuz. Onu hatırlamaya ihtiyacınız var; yapacağımız tek şey budur, onu hatırlamak.

"Allah Bana Yeter" ve Doğru Yere Bağlanmak

Aklınıza şu gelecek: "bu çok kolay mı hocam?" Bunu da kenara koyun. "Ama çok zor değil mi hocam?" Bunu da bırak, bak bu da bir düşünce. Sen sadece kendine dön; düşüncelerden, duygulardan bağımsız olan bir kendin var. Allah seni her şeyden soyup, değil mi, bak, ne yapıyorsun — bedenini bir anda bırakıveriyorsun. Şu an düşün, bedeni bırakmak ne kadar zor gibi görünür değil mi? İşte bir anda bırakıveriyorsun. Bak, demek ki her şey Allah ile mümkündür. Ya işte "ilişkin berbat, mutlu olabilir miyim?" Kesinlikle olabilirsin. Hatta ilişkin berbatken mutlu oluyorsan bu daha olgunca bir şeydir. Neden? Çünkü "rağmen"sin; yani tırnak içinde söylüyorum, nefse rağmen, şeytana rağmen, negativiteye rağmen sen kendini hatırlayabiliyorsun. Bu kıymetli bir şeydir; zaten insanda önemli olan nokta budur.

O yüzden Allah peygambere diyor kiinsanlar etrafından dağılacak olurlarsa sen kendini hatırla ve de ki "Allah bana yeter." Kendimdeki Allah bana yeter — yoksa uzakta bir Allah değil yani, sana kendi ruhundan üflemiş olan Allah sana yeter. "Hiçbir arkadaşım yok, kimse benimle arkadaş olmuyor, Allah bana yeter" — bu "Allah bana yeter, defolup gitsinler, canları cehenneme" anlamında değil. Onlar da Allah'ın ailesi; seni sevmeyebilirler, sana uzak da durabilirler ama onlar yine Allah'ın ailesidir. Sen kendi aidiyetini hatırla; kendi aidiyetini hatırlarsan o zaman mutlu olursun. Neyle mutlusun? Allah'la mutlusun. Ama neyle mutlusun — "arkadaşlarımla"? Neyle mutlusun — "ailemle"? Neyle mutlusun — "paramla"? Neyle mutlusun — "zenginliğimle"? Neyle mutlusun — "insanlar bana itibar ediyorlar, saygı duyuyorlar"?

Peki bak, bütün bunların değişme ihtimali var mı? Var. O zaman sen evini nereye kurmuş oluyorsun? Hazreti İsa'nın deyimiyle kumların üzerine kuruyorsun, süreklideğişken bir şey üzerine kuruyorsun.

Farz et ki en sevdiğin insan seni ömür boyu bırakmayacak — hani kendiiradesiyle bırakmayacak. Peki ya ölürse? Bak ne oluyor, o korku başlıyor değil mi? Çok sevdiğin biri, onu kaybetme korkusu yaşıyorsun. Yani nereden baksan, doğru yere bağlanmadığın için, doğru yere merkezini koymadığın için hep bir sorun yaşayacaksın. "Çok mutluyum ama mutluluğumun bozulmasından korkuyorum" falan; "çok mutluyum ama ya ona bir şey olursa?" Bak ne yapıyorsun, ya arzu ya korku içindesin. Ama kaynağını ve herkesin kaynağının hak olduğunu idrak edersen, o zaman bir korkuya ihtiyaç kalmayacaktır. O yüzden bizim tek ihtiyacımız kendimizihatırlamaktır. Kendimizi hatırlamaya engel olan ne varsa onu fark etmek, o kadar; sadece fark edeceksin.

Mesela hocam, Buda'nın öğretisinde de kendini arıyor, sonrasında da öğretisinde kendine döndü — yine aynı şey. Tabii, zaten bütün kadim öğretiler özünde, eğer bozulmamışsa, aynı şeyi söyler. Yani "ben taşla da ararken" diye devam eden Niyazi

Mısrî'nin bir ilahisi var değil mi? Sen dışarıda arama; Allah sana şah damarından daha yakın, Allah sana ruhundan üflemiş, o zaman onun varlığı sendedir.

Karanlık Oda Metaforu: Günahtan Tövbe

Sen onun varlığıyla varsın. Ve sen onun varlığı varken nasıl bu kadar mutsuz olabiliyorsun, değil mi? Nasıl bu kadar kederli olabiliyorsun? Nasıl bu kadar korku içinde olabiliyorsun? Neler onun üstünü sarmış, biraz oraya dikkat et. Ve şunu unutma: hiçbir şey seni bozmaz. Yani "ya ben böyle çok yaralandım, çok zedelendim, çok kötü şeyler yaşadım ve bu beni yaraladı" — asla böyle kavramları kullanma. Senin benin hiçbir şeyle yaralanmaz, ne olursa olsun. Hangi süreci yaşamış olursan ol, hayatta ne kadar örselenmiş olursan ol, ne kadar dışlanmış olursan ol, ne kadar yanlış, hata, günah işlemiş olursan ol — hiçbir şey Allah'ın kutsal olarak tanımladığı özüne zarar vermez. Onlar onun üzerindeki birikintilerdir; o birikintileri sil, özün kalacaktır. Yeter ki bunu fark et.

Benim için de yıllarca "hep kibirliydim" diyelim, olabilir — 50 yıllık böyle bir kibir var, fark etmez. Bak, bir elli yıl, altmış yıl karanlıkta kalmış bir odanın düğmesini yak, ışık ne diyecek? "Elli yıldır ben karanlıktaydım, ancak on yıl sonra seni aydınlatabilirim" mi diyecek? Hayır. Orada ışık var ve o anında aydınlanır. Senin varlığın her an aydınlık zaten; sen onun ışığını gördüğün an, o sana senin aydınlık olduğunu hatırlatacaktır. O yüzden günah işleyen ve bunu fark edip tövbe eden, işlememiş gibidir. Neden? Çünkü o senin üzerinde bir tozdur; senin varlığının içine işlemiş, özüne işlemiş bir günah, bir kötülük değildir.

Peygamberin Örnekliği: İkrime'nin İman Etmesi

O yüzden mesela peygamber, dikkat edin, bizim zihnimizde şey vardır böyle: mesela biri size, değil 20 yıl, birkaç yıl böyle kötülük yapsa ne yaparsınız? "Yani hiç görmeyeyim abi, hiç görmek istemiyorum, iyiliği de kalsın, kötülüğü de kalsın" dersin. Halbuki peygamber ne yapıyor, değil mi? Ebu Cehil'in oğlu İkrime, 20 yıl sonra iman ediyor. Hind, yirmi yıl sonra iman ediyor. Peygamber ne yapıyor? Onun üzerindekitozları, o kişinin fark ettiğini görüyor, pişmanlığını görüyor. Onun özünde ne var?

Allah'ın ruhu var. Bunu fark ediyorsa senin bunu fark etmemek gibi bir hadsizliğin olabilir mi? Olamaz, olmamalı. Öyle yapıyorsan sen yanlış bir yerdesin.

Ama biz bakın insanları neyle değerlendiriyoruz? Kendimizi davranışlar üzerinden değerlendirdiğimiz gibi başkalarını da öyle değerlendiriyoruz. Halbuki ben yıllarca günah işlemiş biri olabilirim, tövbe ederim, hakikaten tövbe ederim, Allah benibağışlar — ki bunu kendisi söylüyor, hakikaten tövbe edersen Allah bağışlar. Ve ne kalır geriye? Geriye Allah'ın ruhu kalır. O zaman kendinize nereden bakacağınıza dikkat edin, başkalarına da nasıl bakacağınıza dikkat edin. Bir insan dünyanın en berbat insanı olabilir davranışsal olarak; fark etti, tövbe etti — ben daha geçmişikurcalamamalıyım. Geçmişi kurcalıyorsam yanlış bir yerde duruyorum demektir.

Teşekkür ederim, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette birkaç ayete mealen değinmiştir — "kalpler Allah'ı anmakla mutmain olur" mealine yakın bir ifade, "Allah'a insanlar etrafından dağılsa da 'Allah bana yeter' de" mealine yakın bir ifade ve "ben sana şah damarından daha yakınım" mealine yakın bir ifade. Ancak hiçbirinde sure adı veya ayet numarası açıkça belirtilmediğiiçin bu bölümde kesin bir atıf listelenmemiştir. Ayrıca Niyazi Mısrî'ye ait bir ilahiye ismen değinilmiş, ancak dizeleri aktarılmamıştır.