Beden Üzerinden Benlik İnşası ve Değer Yılanı
Kısa Özet
Sohbette insanın "ben" dediğinde aslında bedeninden, duygularından ve düşüncelerinden bahsettiği, oysa bunların hiçbirinin insanın gerçek özünü oluşturmadığı anlatılıyor. Bedensel görünüm üzerinden yapılan iltifat veya eleştirilerin insana örtük bir hakaret olduğu; kişi kendi değerini başkalarının onayında ya da bedeninde ararsa bir "yılan" ya da "balık" tarafından yutulmuş gibi olacağı; bundan kurtuluşun ise Hazreti Yunus kıssasında olduğu gibi Allah'a yönelerek mümkün olduğu vurgulanıyor. Sonunda modern psikolojinin insanı ilişkiler ve dünya şartları içinde tutarak öneriler sunduğu, maneviyat temelli yaklaşımın ise insana varlığının ve değerinin kaynağının Allah olduğunu hatırlattığı karşılaştırması yapılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsana bedensel görünümü üzerinden "güzelsin / yakışıklısın" demek, aslında onun özünü görmezden gelmek anlamında örtük bir hakarettir.
- Kişi kendi değerini başkalarının onayında ya da bedeninde ararsa, bir "yılan" veya "balık" tarafından yutulmuş gibi olur; bundan kurtuluş ancak Allah'a yönelmekle mümkündür.
- Modern psikolojiinsanı ilişkiler ve dünya şartları içinde tutarak çözüm önerirken, maneviyat temelli yaklaşım insana varlığının ve değerinin kaynağının Allah olduğunu hatırlatır.
"Ben" Dediğimizde Neyi Kastediyoruz?
Kısa bir metin okuyacağım, sonra onun üzerinden bazı değerlendirmeler yapacağız.
Siz kendiniz hakkında düşündüğünüzde ya da konuştuğunuzda, yani "ben" dediğinizde, bu sözünü ettiğiniz şey nedir? Gerçekten bunu biraz düşünelim. Ben dediğimde, kendim dediğimde, kendimden bahsedeyim dediğimde aslında ben neden bahsetmiş oluyorum? Neden bahsediyoruz?
Kısaca bedenimizden bahsediyoruz: hastayız, yaşlıyız, genciz, güzeliz, yakışıklıyız, uzunuz, kısayız vesaire gibi bedenin özelliklerinden bahsediyoruz. Birincisi bu. İkincisi duygulardan bahsediyoruz: hayata karşı hissettiğimizden, bazen çok mutlu, bazen çok mutsuz olduğumuzdan, hayatın bize bazen mutlu olacağımız şeyler verdiğinden, bazen mutsuz olacağımız şeylerle karşılaştığımızdan bahsediyoruz. Bir de düşüncelerden bahsediyoruz: şunu düşünürüm, böyle düşünürüm, bana göre bu böyledir diye konuşmalara başlarız.
Ben dediğimizde, kendim dediğimizde üç aşağı beş yukarı söylediğimiz şeyler bunlardır. Arkadaşlar, bunları şimdi söylüyorum, zihninizde muhtemelen şu gelecektir: "Başka neden söz edebiliriz ki? Başka ne olabilir? Gözüken bir şey yok." İşte bunun içine ilişkilerinizi de koyabilirsiniz: yaşadığınız olaylar, karşılaştığınız hadiseler, insanların size davranışları, size karşı olan tutumları, sizin insanlara karşı tutumlarınız — bunu biraz genişletebilirsiniz. Ama özetle ben veya kendim dediğimde anlattığım şey bedendir, düşüncelerdir ve duygulardır.
Bedenin Geçiciliği ve "Ben" Hikayesi
Peki bu normal değil mi? Tırnak içinde söylüyorum: asla ve asla normal değil aslında.
Yani çok net olarak bunları konuşmamız gerekiyor. Eğer bu bensem, ben o zaman istikrarsız, değişken, bir temele oturtulamayacak olan bir şeyim demektir. Beden sürekli değişiyor. Bazıları derler ya, "çok yakışıklıydım ama yıllar geçti, sen benigençliğimde görecektin" — Nasrettin Hoca'nın hikayesi gibi. Veya bazı kadınlar olur: "sen beni gençken görecektin, bak bu düğün fotoğrafı, bak nasıldım bir gör" falan.
Şimdiki durumu ne, değişmiş — o zaman bak, beden üzerinden çok değişkenlik barındıran bir şeysin. Bir gün hastalıklar, yaşlılıklar, kaza vesaire olup o beden toprağa karışıp gidecek. Sen neyin üzerine "ben" hikayesini kuruyorsun? Eğer beden üzerinden bu hikayeyi kuruyorsan, bedenin nihai sonucu toprağa karışmaktır. Sen bundan bahsediyorsan böyle bir sonu da görmen gerekir.
Bizde bazıları vardır ya, "insan dirilecek mi dirilmeyecek mi, öldükten sonra soğan mı olacağım, patates mi olacağım, pırasa mı, ıspanak mı olacağım" diye millet kendiyle veya başkalarıyla dalga geçebiliyor. Hakikaten de toprağa karışan bedeniniz değil mi? Bir hayvancağızın yiyeceği olabilir, bir bitkinin yaprağı olabilir. Böyle bir varlık mıyız? Yani biz beden miyiz? Veya bizim varlığımızın bir parçası beden midir? İnsanın buna gerçekten ciddi olarak oturup düşünmesi gerekir.
Yoksa insan üç günlük, toprak olup gidecek bir bedene bu kadar ihtimam gösteriyorsa, burada bir problem var demektir. Aynı zamanda modern çağ da bunu abartılı bir şekilde tetikliyor. Her birimiz bedenimiz üzerinden bir saltanat
kurabileceğimizi, bedenimiz üzerinden bir beğeni, ilgi, onay, takdir göreceğimizidüşünüyoruz. Hatta bunu elde edemediğimizde mutsuz oluyoruz.
Yine büyük atalardan bahsedeceğim: annelerimizden, anneannelerimizden. Ben hiçbir yerinde "evladım, babam beni beğenirdi ya da beğenmezdi" gibi bir hikaye duymadım. Ama dikkat edin, günümüzde ne kadar buna abartılı bir şekilde dikkat veriyoruz değil mi? "Eşim beni fiziksel olarak beğeniyor mu, beğenmiyor mu?" Vallahiben kadın da olsam erkek de olsam, eşimin beni fiziksel olarak beğenip beğenmediğiyle zerre kadar ilgilenmemem gerekir. Çünkü bu saçma bir şeydir, anlamsız bir şeydir. Ama diyeceksiniz ki neredeyse yaşadığımız toplumun yarısı bununla yatıp bununla kalkıyor. Bu neden? Çünkü bedenlerimize çok fazla odaklanır hale getirilmişiz. Beden üzerinden bir hikaye üretme tuzağına düşüyoruz.
Yeğenimle Yaşadığım Bir An
Bunu daha önce de belki anlatmıştım: 10-12 yaşlarında bir kız yeğenim vardı. Bir gün kendince güzel giyinmiş, yeni bir elbise giymiş. Geldi, "amca, ben güzel miyim?" dedi.
Ben de bir durdum. Bu çocuk "ben" ne demek bilmiyor aslında. "Ben" diye neye odaklanmış? Bedenine ve giyindiği güzel elbiseye odaklanmış. Onun üzerinden bir "ben" hikayesi üretiyor.
Şimdi ben ne yapacağım bu durumda? Onun o "ben" hikayesine onay mı vereceğim — "evet çok güzelsin, benim güzel yeğenim, senden güzeli yok, biricik yeğenim" midiyeceğim? Yoksa başka bir şey mi diyeceğim? Onun yanılgısına hizmet mi edeceğim, yoksa yanılgısını fark edip en azından tetiklememeye mi çalışacağım?
Diyeceksiniz ki bu onun beklentisini onaylamamak değil mi? Yani bedeni, fiziksel görünümü, elbisesi üzerinden ürettiği benlik iddiasına onay vermem onun egosunu tatmin eder. Şuncacık bir mutluluktan onu mahrum mu edelim? "Güzelsin" desem ne olur, güzel bir şey mi yaparız, kötü bir şey mi yaparız, bir şey mi kaybederiz?
Evet, aslında orada "güzelsin" desek hem ona çok şey kaybettiririz hem de kendimiz zaten kaybetmiş oluruz. O gün ne dediğimi söylüyorum — tabii öyle uzun uzun açıklama yapmadım. 10-12 yaşında bir çocuğun anlayabileceği çerçevede, "senin kalbin güzel, senin merhametin, şefkatin güzel; evet bir bedenimiz de var, o da kendince güzeldir ama asıl güzel olan şey kalbimizdir" mealinde, onun anlayabileceğibir ifade kullanmaya çalıştım.
Bedensel Övgü, Örtük Bir Hakarettir
Ama gelin görün ki biz toplumda ne yapıyoruz? Deyim yerindeyse doğduğumuz günden itibaren beden üzerinden bir hikaye işitiyoruz — olumlu veya olumsuz. "Güzelsin, değilsin, kilo almışsın, kilo vermişsin, fit duruyorsun, fresh duruyorsun" — bir sürü hikaye. Ve bunlar artık garip gelmiyor. Mesela biri bana böyle dediğinde, ben onu bana hakaret edilmiş olarak tanımlıyorum. Tabii alınmıyorum, gücenmiyorum burada; ama ciddi anlamda bu bir insana hakaret anlamına gelir. Bunu ciddi olarak söylüyorum. Bir kadına veya bir erkeğe "güzelsin, yakışıklısın, çekicisin" demek
hakarettir. Bunu şu anda tam anlamadığınızı az çok fark ediyorum, "bunda hakaret olacak ne var" diye düşünüyorsunuzdur.
Bunu biraz zihninize yaklaştırmak için şöyle düşünebilirsiniz: birisinin kullandığınız araba üzerinden bir yorum yapması ve bununla sizi tanımlaması gibi. "Araban çok yeni, bundan dolayı takdir ediyorum" veya "araban çok eskimiş, bundan dolayı küçümsüyorum" demesi, aslında o insana bir hakaret gibidir. Veya diyelim ki giydiğibir elbise eskidir, yırtılmıştır, üzerinde bir leke vardır; bunun üzerinden sizi değerlendirmesi de öyle. Ya da çok alımlı, parlak, gösterişli bir elbise giymişsindir, "çok güzel görünüyorsun" der — bir de lafa bak, "çok güzel görünüyorsun", yani çirkin miyim ki o elbiseyle güzel görünüyorum? Bu cümleleri tek tek aldığınızda bunların elle tutulacak bir tarafı yoktur. Emin olun buna. Ama yeter ki biraz dikkat edin ve düşünün.
Her insan, ruhu itibariyle, özü itibariyle güzeldir. Sen bir insana bedeni veya giydiği bir şey üzerinden "çok güzel görünüyorsun" veya "hiç güzel görünmüyorsun" diyorsun — bu nasıl bir şeydir? O insanı insani özünden yoksun bir şekilde, onu yok sayarak değerlendiriyorsun; o senin aklına bile gelmiyor, senin gözünde öyle bir öz yok, sadece bedeni, görünümü, düşünce ve duyguları var. Bunun üzerinden bir yorum yapıyorsun. Bu, insanın özüne karşı bir körlüktür.
Bir arkadaşın sorusu var mıydı? (Soruyu bekliyorum.)
Dolayısıyla arkadaşlar, artık bu gibi sahte benlik ve sahte kendilik temellerinisorgulamaya ihtiyacımız var. Eğer bunları sorgulamazsak, bunlar daha önce de bahsettiğimiz gibi çok sinsi bir şekilde, her biri bir yılan olup bizi yutarlar. Bugün yakışıklı olmak için, güzel olmak için, fit olmak için, genç görünmek için türlü türlü şaklabanlıklar yapıyoruz, değil mi? Neden? Çünkü kendimizi onun üzerinden tahkim etmişiz. Onun üzerinden bir benlik, bir kendilik, bir kimlik inşasına girişmişiz.
Genç ve Yaşlı Görünmek Üzerinden Tanımlanmak
Yaşlı olmaktan rahatsız oluyoruz. "Yaşlanmıyorum, yaş aldım" gibi şaklabanlıklara ne gerek var acaba? Evet, gerek var; çünkü bedenin yaşlanmasından rahatsız olan bir yerden hayata bakıyoruz. "Kadına yaşlısın denir mi?" Yaşlı, benim annem yaşlı yani.
Ben de yaşlıyım. 45'inden sonra yaşlısın. Hadi 50 olsun. Bunu niye reddedeyim, neden bundan gocunayım, neden bunu olumsuz bir şeymiş gibi algılayayım? Bu beden 45-50'sinden sonra yaşlıdır. Bu kadar doğal bir şey. Ama eğer yaşlı olan bedeniniz değil de "kendiniz"seniz, o zaman genç olmakla takdir edilen bir şeymiş gibi algılarsınız.
Mesela "bak, ne kadar genç duruyor" denir. Ne olur ki dursa? Yaşlı da olsa ne olur?
"Şu erkek çok genç duruyor, çok genç gösteriyorsunuz" — bu da bir hakarettir. Ne demek "çok genç gösteriyorsunuz"? Sen neyle beni tanımlıyorsun? Farkında mısınız bunun? Birbirimizi neyle tanımlıyoruz? Ben hayatımda hiçbir insana böyle bir cümle kullanmadım. Böyle bir cümle kullanmak, insaniyete olan saygım noktasında kullanılmaması gereken bir şeydi. "Genç duruyorsun, hiç yaşlanmamışsın" — ne
demek bunlar? Ama bakın ne kadar normal, hiçbirimiz normal şartlarda bu ifadelerden hiç yüksünmüyoruz veya garipsemiyoruz.
Burada bahsettiğim şey alınmak, gücenmek, "sen bana hakaret edemezsin" anlamında değil; ben ilkesel olarak bu hakaret kavramından bahsediyorum, öyle bir reaksiyondan bahsetmiyorum. Demek istediğim şu: insana bedeni üzerinden tanım getirmek, bedeni üzerinden onu tanımlamak, o insana bilmeden hakaret etmektir. Çünkü insan beden değildir, bir bedeni kullanmaktadır.
Eşyalarımızla Değil, Özümüzle Var Olmak
Nasıl ki bir insan sizi arabanız, kullandığınız elbiseniz, üzerine oturduğunuz koltuğunuz üzerinden tanımlasa, onun üzerinden sizi değerlendirse, onaylasa veya onaylamasa — bu ne demektir? Bu, sizi görmüyor demektir. Bu, misafirliğe gittiğiniz birinin sizi görmemesine benzer. "Bu elbise çok güzel, şuradaki koltuk süper, bayıldım, bu vazo çok güzel, bu sandalyeler çok süper, perdeler de muhteşem" dese, sizinle hiç ilgilenmese, sizinle hiç insani bir diyalog kurmasa — siz bir yerden sonra ne dersiniz? "Sen benimle alay mı ediyorsun, dalga mı geçiyorsun?" değil mi?
Şimdi biz ne yapıyoruz? Aynı şeyi yapmıyor muyuz? Birbirimizi elbisesiyle, giyimiyle, ne yediği ne içtiğiyle, nereye gittiğiyle, bedeniyle, bedeninin kilosuyla, yaşlı mı genç mi, kırışıklığı var mı yok mu — bununla uğraşıyorsa bir insan, o zaman bu nedir? Bu, en basitinden büyük bir cehalettir. Evet, insanlar tabii ki bunu birbirlerine hakaret etmek için yapmıyorlar. Ama bu gerçekten bir insanın körlüğü nedeniyle, kendi öz varlığından gaflete düşmesidir. Ve bunu görmediğimiz müddetçe bu tuzağa daha büyük oranda düşeceğiz. Bunu çok net bir biçimde reddetmek bilincine sahip olmalıyız.
Mesela bir kadına biri "çok güzelsin" dediğinde, o bununla ilgilenmemeli, yok saymalıdır. Ya da bir erkeğe "çok yakışıklısın, çok çekicisin" denildiğinde, eğer o kadın veya erkek böyle bir cümleyle ilgileniyorsa — zihninin milyonda biri kadarıyla bile bundan hoşlanıyorsa — bu bir cehalet göstergesidir. Net olarak böyledir. Ve Kur'an buna dair çok ilginç eleştiriler getirir, oraya girmeyeceğim şimdi.
Dediğimiz gibi arkadaşlar, burayı tekrar bir cümleyle ifade edecek olursak: insan asla ve asla kendisini beden üzerinden, fiziksel görünümü üzerinden, kıyafeti üzerinden tanımlamamalıdır. Bunu tanımlayan benliklerimiz olabilir; bunlara karşı çok net bir bilinç ve farkındalığımız olmalı. Çok net bir yerde durmalıyız burada. Çünkü bunun tırnak içinde söylüyorum, şakası bile problemli bir şeydir.
Toplumsal Beden Kültü ve Modern Çağın Tuzağı
Zaten biz bugün bahsettiğimiz o noktalardan buraya bu şekilde geldik aslında. Ne var, birine "çok güzel görünüyorsun" desen, ne var yani değil mi? Mutlu olur bir de.
Benim yeğenim mutlu olurdu, "çok güzelsin" deseydim. Ama bu büyük bir tuzak aslında. "Çok güzel görünüyorsun" — öyle de, mutlu olsun; "benim yakışıklı oğlum" — bak, oradan nereye geldik? Vücut geliştirmeye, kas yapmaya, sürekli görüntümüze
odaklanmaya, sürekli fotoğraf vermeye çalışmaya, sürekli kendimizi bedenimiz zannedip onun üzerinden onay almaya çalışıyoruz.
Etrafta böyle olduğu için artık kimse nasıl bir oyuna geldiğini, nasıl bir oyuna getirildiğini de bilmiyor. Çünkü herkes öyle. "Bir ben mi öyleyim?" Bir de bunu egomuz nasıl algılıyor? "Herkes böyleyse çok fazla bir yanlışlık olmasa gerek" diye bir yerden bakıyoruz. Halbuki Kur'an çok açık uyarıyor: insanların çoğu gaflettedir, çoğu yanlış bir yoldadır, çoğunluk yanlıştır. Bunu asla unutmayın: çoğunluk her zaman aldanır. Neden? Çünkü bir şeyi anlamak için analiz etmez, düşünmez, tefekkür etmez. Bir dakika düşünür, bir dakika sonra yorulur. "Fazla düşünmeye gerek yok, fazla düşünürsen kafayı yersin" deyip çıkıverir işin içinden. Ve genele dikkat eder: "herkes üç aşağı beş yukarı böyleyse, demek ki temel bir yanlışlık yok, herkes yanlış olamaz" der.
Mesela Albert Einstein "zaman görecelidir" dedi. "Benim değerlendirmem, analizim zamanın göreceli olduğunu gösteriyor" dedi. Herkes önce afalladı. Ama Einstein, "acaba akıllı olan ben miyim, insanlar bu kadar da yanılıyor olamaz, ben yanılıyorumdur" demedi. Doğruluğuna kanaat getirdiği, analiz yapıp düşündüğü bir şeyi dillendirdi. Ama bugün bize ne yapılıyor? "Etrafa bak, genele bak, insanların çoğu nasıl davranıyorsa öyle davran" diye bir yaklaşım var. Dolayısıyla bu gibinoktalara çok net bir biçimde dikkat etmezseniz, çok profesyonel bir şekilde yutulursunuz, asimile edilirsiniz. O asimilasyondan asla kurtulma şansınız olmaz. Çünkü bu analizi yapmıyorsunuzdur.
Belki kişisel, özel bir durumdur, onu da aklıma gelmişken aktarayım: 18-20 yaşlarımdaydım zannediyorum, o yaşlarda bir kız "sizinle özel bir şey görüşeceğim" dedi. Ben de "buyurun" dedim, "ne görüşeceksin?" Oturduk çay içiyoruz, dedi ki"gözleriniz çok güzel." Ben de "o zaman kendi üzerimde çalışıyorum" dedim, "haberim yok, bu konuda bir bilgiye sahip değilim" dedim. Tabii çok bozuldu. Üzdüm mü üzmedim mi bilmiyorum ama bana o kadar saçma geldi ki — tabii ki bu tür şeyleriokuyoruz, tefekkür ediyoruz, ne kadar manasız bir şey. Bozmak da istemedim ama haniiçime baktım: bundan hoşlanan bir benlik var mı? Hoşlanan bir benliğim olsa, onun üzerinde de çalışmam gerekirdi. Bilmiyorum anlatabildim mi? Buraya dikkat etmemiz gerekiyor; insanlar iyi niyetli veya kasıtlı olarak, bilerek veya bilmeyerek birbirlerini manipüle ediyorlar.
Kur'an'ın Bakışı: Göz Bir İlahi Sanattır
_[Not: Bu bölümde ses kaydı net değildir; sure adı tam olarak anlaşılamamıştır.]_
Buyurun. [Ses kaydında sure adı net anlaşılmıyor] suresindeki, size verilen bu güzel gözü değerlendirir misiniz, yoksa nankörlük mü edersiniz, mealindeki ayeti hatırlar mısınız? Yoksa o, onun fonksiyonudur. Bir et parçasından değil mi? Bak, Allah bir taraftan kulak yaratmış, bir taraftan göz yaratmış. Bak, gözle birçok şeyi görebilme, onun bağlantıları üzerinden fark edebilme imkânı yaratmış. Yoksa "çok güzel gözlerin var" hikâyesiiçin anlatılmıyor bu. Allah bir et parçasından göz yaratıyor; şu göze bir
dikkat et, küçücük bir şey, bir ceviz büyüklüğünde bile değil, ama onun üzerinde ne kadar muhteşem bir ilahi sanat var. Onun retinasından, merceğinden, onu çalıştıran kaslardan yana bir tefekkür et. Bak ne kadar güzel bir gözün var. O anlamda hepimizin gözü güzeldir. Dolayısıyla Allah'ın bu anlamda insana verdiği şeyler bir yaratılış harikasıdır, ilahi bir sanattır ve ilahi bir sanatın insan üzerindeki görünümüdür.
Yoksa aynaya bakıp "ne güzel gözlerim var, kendime aşık oldum" dememiz için bize verilmemiştir. Bak, Allah sana bir hücreden başlayarak o hücrelerden apayrı şeyler yaratıyor. Hiç buna dikkat ediyor musun? Bir yerde göz oluyor, öbür yerde kaş oluyor, öbür yerde kulak oluyor, öbür yerde damar oluyor, öbür yerde burun oluyor. Bak birbiriyle ne kadar yakın; öbür yerde ağız oluyor, ağzın içinde dil oluyor. Ve bunların hepsi aslında tek bir hücreden çoğalarak, başkalaştırılarak, dönüştürülerek, çeşitlendirilerek yapılmış. Bu ne kadar muhteşem bir şey. Sen o anlamda kendine baksan, ilahi bir sanat eserini müşahede eden bir gözle bakarsın. Yoksa "güzel miyim, eşim beni beğenir mi beğenmez mi" diye bakmazsın. Beğeniyorsa da canı sağ olsun, beğenmiyorsa da canı sağ olsun; o onun problemi.
Eğer buradan bakmazsak çok derin bir yanılgının içinde oluruz. Kendimizi başkasının algısının nesnesi haline getiririz. Bakın, modern çağ bize bunu yapıyor. Sana "başkasının nesnesi ol" diyor, "şöyle göründüğünde güzel görünüyor musun, böyle yaptığında çekici olacak mısın, kime?" diyor. Bir de kendimizi kandırıyoruz: "ben kendim için süsleniyorum" diyoruz — inşallah öyledir, ama asla öyle olmadığını da biliyorum. Yani dünyada bir adada tek başıma olsam, internette hiçbir şey de yokken, sadece güzel bir kameram varken, makyaj yapıp sürekli fotoğrafımı çekecek miydim?
Bu konuda bizi aldatan çok güçlü bir uluslararası sistem var, bunun üzerinde çalışanlar var. Ve bunların bizim üzerimizde çok aşağılayıcı bir etkisi var. Bir insana bedensel görünümü üzerinden "güzel misin, yakışıklı mısın, etkileyici misin, kabul edilebilir misin, sevilir misin" diye sormak, o insana hakaret etmektir. İnsanlar bana hakaret edebilir veya etmeyebilir, bu onların alanı. Ben kendi kendime hakaret etmemeliyim. İnsanların o yanlış algılarını doğru kabul edip kendiiçimi zehirlememeliyim.
Asa-Yılan Meselesi ve Nefsin Yutması
Çünkü öyle yaparsam, işte o bahsettiğimiz, birkaç sohbet önce dersini yaptığımız Hazreti Musa'nın asasının yılana dönüşmesi meselesinin tuzağına düşmüş olurum.
Mesela birine bedenim üzerinden "beni beğeniyor musun, beni seviyor musun" diyorsam, ben Allah'ın bana verdiği asayı yılan haline getirmişim demektir. Çünkü karşımdaki "beğenmiyorum" desin, o yılan beni ısıracak, kendimi kötü hissedeceğim, "eşim beni beğenmedi" diyeceğim değil mi? Neden? Çünkü Allah'ın vermiş olduğu bir niteliği, seni tanımlayan bir şeye dönüştürdün. Bakın asa nedir? Kullanman için verilmiş olan bir şeydir. Mesela beden ne için verilmiş bana? Kullanman için verilmiş bir enstrümandır. Ben bedenimi gösterip "beni beğeniyor musun" diye soruyorsam, cehaletin en zirvesini, daha doğrusu en çukur noktasını temsil ediyorum demektir.
Hazreti Hatice'nin Bakışı
Dikkat edin, Hazreti Hatice, Hazreti Muhammed'de neye baktı? "Adam yakışıklı mı, genç mi, fit mi duruyor" — buna mı baktı? Hayır. Hem ona hizmet eden kölesi hem de ticariişlerinde ona yardım eden adama dedi ki: "Muhammed'e bir bak, nasıl davranıyor, nasıl bir tarzı var, nasıl hareket ediyor, bana bununla ilgili bilgi getir." Yoksa "yakışıklı mı, çekici mi" böyle bir şey demedi. Ama bizim yaklaşımımız ne? Başka türlü bir yaklaşım. "Hazreti Hatice genç mi, güzel mi, çekici mi, bunu mu sordu, buna mı baktı" diyoruz. Ama tabii bizim şu an egolarımız ne diyecek — "hocam nefis var, o nefis seni yutan bir şey; ya sen onunla hesaplaşacaksın ya da onun seniyutmasına razı olacaksın." "Hocam nefis var, nefis de beni yuttu" — helal olsun sana, sen de o nefsin içinde yutulmuş olarak hayatını devam ettirebilirsin.
Yılan Sembolizmi ve Toptan Yutulmak
Dikkat edin. Düşündünüz mü, mesela yılan bir şeyi ısırıp parçalamaz, değil mi? Ne yapar? Bütün olarak yutar. Diyelim ki bir yılan bir kurbağayı avladı, onu zehirledi ve canlı canlı bile onu yutar, parçalamaz. Yılanın böyle bir vasfı vardır tırnak içinde. İşte o yüzden yılan sembolizmi de bu anlamda önemlidir. Yılan seni yutabilir — bu ne demektir? Sen bir şey tarafından komple yutulursun.
Mesela düşünün, ben bedenim üzerinden kendimi tanımlıyorum ve "bir erkek olarak yakışıklı mıyım değil miyim" diye düşünüyorum — böyle bir algıya esir olmuşum. Annem bile beni beğenmiyor, "yakışıklı değilsin" diyor, "saçın dökülmüş" diyor. Onları bile etkilemiş bu algı. Bırakın bizim neslimizi, bizden daha küçük nesli, büyüklerimizibile etkilemiş. O kadar etkiye maruzuz. Halbuki eskiden bu yoktu. Şimdi ben öyle bir algı üzerinden kendimi tanımlasam, karşı cinsten biri de beni bu üzerinden algılayıp beğenmese ne olacak? Mutsuz olacağım, kendimi kötü hissedeceğim. Oradan araya gurur girecek, "sen kimsin ki" diyeceğim, "beni beğenenler var" diye hikâye uzayacak.
Yani yılanın hikâyesi orada uzar. Sen o yılana kendini kaptırdın demektir. Mutsuz olursun. Bak, toptan yutuluyorsun; senin bir parçan değil, sen toptan yutuluyorsun, toptan mutsuz oluyorsun.
Bunu en çok ilişkilerde görüyoruz. "Hocam" diyor, "eşim değer vermiyor." "Vermesin, problem ne?" diyorum. "Ben de kendimi kötü hissediyorum" diyor. "İşte problem orada" diyorum, "kendini kötü hissetmen senin problemin. Eşinin hiçbir suçu yok" — tırnak içinde söylüyorum, "eşinin bu konuda hiçbir suçu yok, sadece cehaleti var, o ayrı bir konu; sana insanlığından dolayı gerekli olan saygıyı göstermiyor, o ayrı bir konu. Ama senin kendini değersiz hissetmen yüzde yüz seninle ilgili bir konu, yüzde yüz senin sorumlu olduğun bir konu. Çünkü Allah seni değerli olarak yaratmış, ama sen 'ben kendimi değersiz hissediyorum' diyorsun. Neden? Çünkü yılan tarafından yutulmuşsun. Allah'ın senin varlığına koyduğu onca değeri, değersizlik yılanı yutmuş."
Ya da "kimse beni anlamıyor" — bu da bir yılan tarafından yutulmuşsun demektir. "Eşim beni anlamıyor" diyor. Kadın erkek fark etmez burada. "Problem ne?" diyorum.
"Anlamıyor hocam" diyor. "Problem ne?" diyorum. "Kendimi anlaşılmamış
hissediyorum." "Burada da problem yok" diyorum. "Peki problem ne?" "Kendimi çok kötü hissediyorum." İşte orası problem. Ben kendimi anlaşılmamış hissederim, insanların çoğu beni anlamaz, ama bu benim için problem değil. Bazısı anlar, bazısı anlamaz; bazısı yarım anlar, bazısı tam anlar; bazısı eksik anlar, bazısı yanlış anlar. Bu bir olgudur. Ama anlaşılmadığım için kendimi kötü hissediyorsam, anlaşılmama yılanı tarafından yutulmuşum demektir.
Bakın, peygamber taşlandı. Bu, o insanların bir yanılgısı, bir cehaleti, bir zulmüydü — bu ayrı bir konu. Ama peygamber taşlandığı için üzülmedi. Nereye odaklandı? "Ya Rabbi" dedi, "sen benden memnunsan başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yoktur." Yoksa "ben insanlara onca çaba gösterip onca zorluğa, sıkıntıya, zahmete girip Allah'ın mesajını anlatmak istiyorum, insanların bana yaptığı şeye bak, ne kadar berbat bir durum, vefasızlık almış başını gidiyor" diyorsan, sen bir yılan tarafından yutulmuşsun demektir. Senin yapacağın tek bir şey vardır: birilerinden şikâyet etmek değil, birileriyle kavga etmek değil, birilerinin değişmesini beklemek değil — yutulduğun yılan tarafından yutulmamak için o yılanın ağzından çıkacaksın.
Hazreti Yunus ve Balığın Karnından Çıkış
Bununla ilgili bazı mitolojik hikâyeler de vardır: bir insan bir yılan tarafından yutulur, sonra o yılanı parçalar ve oradan çıkar. Bunun Kur'an'daki karşılığı, balık tarafından yutulan Hazreti Yunus'tur. Balık da genellikle böyle bütün olarak yutar — her balık değil, ama bazı balıklar öyledir; ne bir çiğneme vardır ne bir şey vardır. Aslında oradan şunu da çıkarabiliriz: bir şey tarafından yutuluyor olabilirsin — burası önemli— ama onun tarafından yutulduğunu fark edip kurtulabilirsin. Çünkü dikkat edin, onun tarafından yutulduğunuzda henüz ölmemişsiniz demektir. Asimile olmadığınız müddetçe ölmemişsiniz demektir ve hiçbir şey özünüzü asimile edemez.
Bakın ne diyor Kur'an? Allah onu, o balığın karnındaki duası üzerine selamet sahiline çıkardı. Balık onu kustu, deyim yerindeyse, ve o selamet sahiline çıktı. Ama eğer o duayı, o kurtuluş (necat) duasını etmeseydi, kıyamete kadar balığın karnında öyle kalırdı diye ilginç bir ayet vardır. Demek ki bu, zahiri tarafını kabul etsek bile, özünde zahiri bir şey değildir. Siz bu dünyada bir yılan tarafından yutulduysanız ve bu kafayla devam ederseniz, ahirette de o yılanın içinde kalacaksınız, o yılanın içinden yaşayacaksınız.
Hani öyle olmuyor mu, bazen görüyoruz, 20-30 sene önce olan bir hadiseyi unutmuyoruz, halen o hadisenin travmasıyla hayata devam ediyoruz. 20, 30, 40 sene önce yaşadığımız bir olayın travma hikâyesini bırakmadığımız için, o anda o yılan tarafından yutulduğumuz için halen o duygularla, o düşüncelerle, o kalıplarla düşünüyoruz. Sen ahirete gitsen ne olacak? Hiçbir şey olmayacak, öyle kalıvereceksin. Orada tövbe istiğfar edersen bir değişim ihtimali olabilir, ama yılandan kurtulmayı düşünebilmelisin. Yoksa Allah'ın huzuruna çıkıp "ya Rabbi o bana sıkıntı verdi, bu beni öfkelendirdi, bu bana şöyle dedi, bu bana böyle yaptı" dersen — "arkadaşı gönderin" diyecek, ahiret psikologlarına gönderileceksiniz, tırnak içinde söylüyorum, sizi oyalayacaklar.
Değer Arayışı ve İnsan İlişkileri
Hani var ya böyle internet hikâyeleri: "değerini bilmeyen insanlar arasındaysan, değerini bilen insanların yanına git, değerini o zaman hissedersin." Çünkü sen değerini bilmiyorsun, birilerinin sana değerini hissettirmesi lazım — o kadar dalga geçiyorlar bizimle, tırnak içinde söylüyorum, bilerek değil bilmeyerek. Ben değerimibilmeyen insanların içindeysem, mutsuzsam üstelik — tabii doğal olarak da mutsuz olacağım modern psikolojiye göre — değerini bilmeyen insanlar içinde mutlu olabilir misin? Onlara göre olamazsın. Ne yapacaksın o zaman? Değerini bilen insanların arasına gideceksin. Bu, modern psikolojinin tırnak içinde ortalama yaklaşımıdır. Bize böyle bir şey öneriyorlar.
Bazen bana soruyorlar: modern psikolojiile maneviyat temelli psikoloji arasında fark nedir? Modern psikoloji sizi psikolojinin içinde tutarak, dünyanın içinde tutarak, ilişkilerin içinde tutarak, o şartlar içinde, mümkün olan en iyi şartlarda yaşamanız için size öneride bulunur. Ama sizi psikolojinin içinde tutar, dünyanın içinde tutar, ilişkilerin içinde tutar. Bunun üzerinden size bir yol önerisinde bulunur.
Modern Psikolojiile Maneviyat Temelli Yaklaşım Arasındaki Fark
Peki İslami, yani maneviyat temelli yaklaşımlar bize ne önerir? Önce şunu önerir: sen psikolojik bir varlık değilsin. Bakın, psikolojin var ama sen psikolojik bir varlık değilsin.
Düşünce, duygu ve eylem yeteneğin var, ama sen düşünce, duygu ve eylemler üzerinden var olan, hele hele beden üzerinden var olan bir varlık değilsin. Bunu önce açıklıkla ifade eder.
Bizde vardır ya, diyelim ki bir insan bel fıtığı olmuş, boyun fıtığı olmuş, yamuk bir şekilde yürüyor. Bir doktor ne yapar? Önce omurgayı düzeltir, değil mi? Omurgayı düzeltmeden yürüyüşünüzün düzelmesiimkânı var mıdır? Yoktur. Önce omurgayı düzeltmek gerekir. "Kendimi değersiz hissediyorum" — neden? "Eşim böyle, arkadaşım böyle, dostum böyle, annem böyle, babam böyle, onlar böyle davranıyor, ben de kendimi değersiz hissediyorum." Modern psikoloji size şunu yapar: "sana değerini hissettirecek insanların arasında ol." Ama maneviyat temelli olan size şunu söyler: "sen kendi varlığının değerini nerede tanımlıyorsun, senin varlığının değerinereden geliyor?"
Allah peygambere ne dedi — eğer etrafındakiinsanlar dağılacak olurlarsa, "git kendine başka insanlar bul, senin kıymetini bilecek insanlar bul, seni sevecek insanlar bul" mu dedi? Ne dedi? "Eğer insanlar etrafından dağılacak olurlarsa, de kiAllah bana yeter." Yoksa "insanlar etrafından dağılacak olurlarsa, etrafından dağılmayacak vefalı insanlar bul" mu dedi? Bu ayet ne diyor? Ayet diyor ki peygambere, "dikkat et, omurgan hiç bozulmasın, çünkü Allah sana yeter, bunun idrakinde ol." Ne eşin, ne çocuğun, ne o, ne bu, ne şu. Allah sana yeter. Bu, "insanları kenara atın, boş verin" demek değildir. Buraları karıştırmamamız gerekiyor.
Sana bir tavsiye, bir arkadaş tavsiyesi olarak söyleyeyim: eğer ilişkinde değer arıyorsan, bu hikâyeyi bitir. Çünkü bu yanlış bir yaklaşımdır. Önce değerini fark et,
varlığını ve değerini fark et, ondan sonra bir ilişkiye katıl. Mesela bir insan bana desin ki "bana hiç değer vermiyorsun" — ben önce o insanın kendi değerini fark etmesine önem veririm; yoksa "ben sana çok değer veriyorum" demem.
Bir gün bir arkadaş vardı — kadın değil, erkek, benden yirmi yaş küçük, beni bir abiolarak görüyor. Bir gün "seninle özel bir şey konuşacağım" dedi. "Hadi konuş" dedim — bu gözlerden bahsetmiyorum bu sefer. "Abi, sen bana hiç değer vermiyorsun" dedi. Ben de durdum, ne diyeyim şimdi buna? "Ben sana çok değer veriyorum, olur mu" falan filan desem, onun yanılgısına hizmet edeceğim. Ben değer versem ne olur, vermesem ne olur? "Sen niye kendini bundan dolayı çok kötü hissediyorsun? Sen bana değer vermiyorsun, ben çok mutsuz oluyorum" — ben hakikaten her insanı ilahiözü olan değerli bir varlık olarak görürüm, ama ona özel olarak "sen çok değerlisin, sen çok özelsin, sen benim biricik arkadaşımsın, dostumsun" gibi şeyler söylemem. Allah selamet versin onlara.
Ben de diyorum ki, işte o yüzden biz bu sistemin dışına çıkmaya özen gösteriyoruz. Bir bireysel balık var, bir de toplumsal balıklar var; bütün toplumu yutmuşlar. Bireysel balıklar olduğu gibi toplumsal balıklar da var. Biz tabii ki toplumla kavga etmiyoruz, bizim burada maksadımız toplumla kavga etmek, toplumla çatışmak, antisosyal olmak değil. Biz usulca, bilinçli olarak, şuurlu olarak — toplum tamamen o balığın karnında olabilir, ama ben o balığın karnından çıkmayı tercih ediyorum. İnsanların beni övmeleri, yüceltmeleri beniilgilendirmiyor. Ben Yaradan'ın aynasında varlığımı idrak etmeye çalışıyorum, Allah'ın aynasında kendimi görmeye çalışıyorum. Allah beni ne olarak yaratmış, bana nasıl bir değer vermiş, nasıl bir değer üzerinden yaratmış — ben bunu görmek istiyorum. Yoksa "toplum bana nasıl değer veriyor, eşim, arkadaşım, annem, babam bana değer veriyor mu vermiyor mu" — onun arayışında değilim. Onun arayışında olan bir benlik varsa, o da yanlış bir benliktir.
O arkadaş gibi: "sen bana hiç değer vermiyorsun" diyor. Farz et ki vermiyorum, ne hükmüm olabilir ki? Ama problem şu: sen benim sana verdiğim veya vermediğim bir değer üzerinden kendini tanımlıyorsun. Problem orada. Yoksa ben cahil biri olabilirim, senin değerini görmemiş olabilirim — bu benim eksikliğim olur, benim cehaletim olur, bana ait bir cehalet. Ama sen sana değer vermediğim için kendini değersiz görüyorsan, bu çok büyük bir tuzaktır ve senin tuzağındır. Benimle ilgili değildir.
Sonuç: Varlık ve Değer Sorunu Yoktur
O yüzden buraya dikkat etmeye ihtiyacımız var arkadaşlar. Şunu son olarak ekleyelim: bizim hakikatte özünde hiçbir temel sorunumuz yoktur. Temel sorunumuz — yani varlık sorunumuz — yoktur. Eksiklik sorunumuz yoktur, değer sorunumuz yoktur. Varlık ve değer sorunumuz yoksa, temel başka bir sorunumuz zaten yoktur. Diğerleri dünyanın işleyişiiçindeki küçük sorunlardır — istediğim bir şey olmuştur, olmamıştır, geç olmuştur vesaire vesaire. Onlar temel bir sorun değildir.
Dikkat edin, biz o küçük sorunları, varlık ve değerimizi unuttuğumuz için büyük sorunlar haline getiriyoruz. "Eşim beni sevmiyor" — canın sağ olsun, ne yapayım, bu
onun sorunu, bana gereken değeri vermiyor, onun sorunu. Ama ben, o bana değer vermediğiiçin kendimi değersiz hissediyorsam, bu çok önemli bir sorundur ve o sorun benim sorumum, benim sebep olduğum bir sorundur. Yani şu anlamda ben kendimi unutmuşum, kendi varlığımı ve değerimi unutmuşum. O yüzden bir yerlerden zaten değer arıyorum. O bahsettiğim arkadaş bana niye o soruyu soruyor? "Sen bana değer vermiyorsun" diye niye bana soru soruyor? Çünkü kendi değerini unutmuş, kendi varlık ve değerini unutmuş; unuttuğu için bana böyle bir soru soruyor.
O yüzden neyin tarafından yutulduğumuza, nasıl bir yılan tarafından yutulduğumuza dikkat etmemiz gerekir. Psikolojik düzey, bize kullanmamız için verilmiş bir asadır. Onu yılana dönüştürmemeliyiz. Onu yılana dönüştürmek, onun üzerinden kimlik ve varlık üretmek demektir. Onun üzerinden kimlik ve varlık üretirsen, o senin yılanın olur.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde açıkça isimlendirilmiş, doğrudan alıntılanmış bir sure/ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı, gözün yaratılışıyla ilgili bir ayete atıfta bulunmuştur; ancak ses kaydında sure adı net anlaşılamamaktadır (kayıtta "Adnan suresi" olarak duyulmuştur, fakat Kur'an'da bu isimde bir sure yoktur) ve ayetin tam metni de doğrudan alıntılanmamıştır; bu nedenle kesin bir sure/ayet referansı eklenmemiş, ilgili bölüm metin içinde bir düzenleme notuyla işaretlenmiştir. Ayrıca HazretiYunus'un balık tarafından yutulması kıssasına da atıfta bulunulmuş, fakat sure adı anılmadığı için bu da referans olarak eklenmemiştir.