İman Bir İntisaptır

Kısa Özet

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle okumalarına devam ederek sahte benliğin daima bir eksiklik hissiyle "daha fazlasını" aradığını, bu eksiklik hikâyesinin kaynağının Hz. Âdem kıssasında şeytanın vesvesesine dayandığını anlatıyor. "Ben hatalıyım/suçluyum" ile "hatalı bir davranış ortaya çıktı" arasındaki farkı, egonun bir hatayı nasıl kalıcı bir kimliğe dönüştürdüğünü örnekleyerek açıklıyor. "İman bir intisaptır" sözünden hareketle, değerimizi ve varlığımızı insanlara veya başarılarımıza değil Allah'a nispet etmemiz gerektiğini; "hayatım Allah'ın hayatıdır (hayatî hayatullah)" bilinciyle bakıldığında "hayatım kötü geçti" gibi cümlelerin anlamsızlaştığını, Hz. Yusuf örneğinin bunu gösterdiğini anlatıyor. Sohbeti, Allah'ı hatırlamanın aslında kendimizi hatırlamak olduğunu, "ey nefislerine zulmeden kullarım, rahmetimden ümidinizi kesmeyin" ayetinin Allah'ın şefkatli kınamasını gösterdiğini ve gerçek ibadetin "hadesten taharet" ile, yani zihindeki kurgulanmış hikâyelerden temizlenmekle mümkün olduğunu anlatarak tamamlıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sahte benlik sürekli "daha fazlasını" arar; bu, sahte kendiliğin özünde bir eksiklikten ibaret olduğunu gösterir — bu eksiklik hikâyesinin kökeni Hz. Âdem kıssasında şeytanın vesvesesidir.
  • "Ben hatalıyım/suçluyum" demek ile "psikolojik mekanizmamdan hatalı bir davranış çıktı" demek arasında büyük fark vardır; ilki hatayı kutsal "ben"e nispet ederek kalıcı bir kimliğe dönüştürür.
  • İman bir intisaptır — insan kendini, değerini, hayatını Allah'a nispet ettiğinde ("hayatım Allah'ın hayatının bir tecellisidir") "hayatım kötü geçti" gibi cümleler anlamını yitirir; Hz. Yusuf örneği, en ağır haksızlıklara rağmen bu bilincin mümkün olduğunu gösterir.

Giriş: Sahte Benliğin Sürekli Arayışı ve Eksiklik Hikâyesi

İnsanın gerçek anlamda kendilik bilincine yaklaşması, gerçek anlamda kendini fark etmesi üzerine konuşmaya devam ediyoruz. Sahte benlik daima aramakla meşguldür. O, şunun ya da bunun daha çoğunu arar; önce tabii ki bir şeyin azını arar, sonra gittikçe onu çoğaltmak ister. Şunun ya da bunun daha çoğunu arar ki onu kendisine katıp kendisini daha tamam hissedebilsin. Bu aslında neyi gösteriyor?

Sahte kendiliğin aslında bir eksiklikten ibaret olduğunu gösteriyor. Sürekli olarak bir eksiklik var aslında. Kendimizi de böyle algılamayı hiç yadırgamıyoruz; "hepimiz eksiğiz" diyoruz değil mi? Bu genel kabul görmüş, kimsenin de "öyle mi acaba" demediği bir şey.

Âdem Kıssası: Eksiklik Hikâyesini Kim Uydurdu?

Mesela dikkat edin, yine Âdem kıssasına dönelim. Allah Âdem'i cennete koyduğunda ona ne dediğine bir bakın — "sen ve eşin buraya yerleş" diye başlıyor ayet. Orada eksiklikle ilgili hiçbir hikâye yok, eksiklik kavramı söz konusu değil. Eksiklik hikâyesinikim uyduruyor? Şeytan uyduruyor. Şeytan diyor ki "sana o ağaca yaklaşmamanı niye söyledi biliyor musun?" Niye söyledi, söyle bakalım — hikâye başlıyor, özdeşleşme başlıyor. Diyor ki "ebedi bir mülke sahip olmayasın diye." Demek ki ebedi bir mülke sahip olma ihtiyacı hissediyor, hissettiriliyor; o da o tuzağa düşüyor. "Benim bir mülke sahip olmam lazım" diyor.

Zaten dikkat edin bizim hikâyelerimizle de benzeşmiyor mu? "Eksiğim var." Abi ne eksiğin? "İşte arabam yok, evim yok, o yok, bu yok, şu yok, bana değer veren bir kimse yok, beni her şeyden çok seven bir kimse yok, beni anlayan bir kimse yok" —

yok oğlu yok değil mi, devam ediyor, hiç bitmiyor bu hikâye. Eksiklik hikâyesinin sonu gelmiyor. Bir şeyde kısmi olarak bir tatmin olduğunda bile ego ne yapıyor? Daha fazlasını istiyor. Diyorsun ki "başımı sokacak bir eve ihtiyacım var," başını sokacak bir ev ediniyorsun, sonra etrafa bakıyorsun, "bu ev biraz küçük gibi" demeye başlıyorsun, sonra "böyle müstakil bir ev mi alsak acaba" diyorsun. Bitmiyor hikâye, dikkat edin, hikâye asla bitmiyor. Neden? Çünkü sana bu hikâyeyi anlatanın kendisinde problem var.

Doktor Misali: Her Yer Ağrıyor Çünkü Parmak Kırık

Hani o çok güzel, meşhur bir hikâye vardır, tekrar hatırlayalım — buna her zaman da hatırlamaya ihtiyacımız var. Adamın biri doktora gitmiş, "doktor bey, nereme dokunsam ağrıyor" demiş. Doktor da baştan sona tahlil, tetkik, her türlü görüntüleme cihazını kullanmış, bulamamış. Demiş ki "bir de parmağına bakayım" — parmağı kırık, çok ağrıyor; nereye dokunsa tabii orası ağrıyor. Sen de nereye baksan, bir yere bakıyorsun, "ah, keşke bura benim olsa" diyorsun. Veya bir üzüntü yaşıyorsun, "niye benim değil" diyorsun. Mutlu bir aile görüyorsun, hemen hikâye seninkine dönüyor, "ben bu kadar mutlu muyum" diyorsun. Neden? Çünkü yanlış bir şey, yanlış bir şekilde bir şeye bakıyor. Bakın özne yanlış, o öznenin bakışı da dolayısıyla yanlış olarak işliyor. Ve senin bu hikâyeden kurtulman yoktur; aslında ekstradan bir şey gerekmez, bir yere kadar ancak seni ekstra negatifleştirmek isteyen bir şey devreye girer. Senin içine öyle bir virüs atmış ki kırk sene seninle uğraşmasan hiçbir değişikliğin olmayacak. Neden? Çünkü senin içinde öyle bir şey var ki ve sen onu kendin zannediyorsun; onun kendisi problem. Adamın ağzına, nefes borusuna düdük kaçsa ne olur? Her konuştuğunda ıslık öttürür gibi konuşursun değil mi, çünkü her nefes alıp verdiğinde o düdüğün sesi gelecek.

O yüzden geçen hafta ondan bahsettim: mümini de, kâfiri de, gafili de, herkes aynı hikâyenin içinde. Üç aşağı beş yukarı aynı hikâyenin içindeyiz. Hepimiz değer veren birini arıyoruz, bizi anlayacak birini arıyoruz, hayatımızda bir şeylerin kötü gittiğinidüşünüyoruz, kendimizle ilgili hikâyemiz de kötü.

Suçluluk Duygusu: Egonun Bir Başka Kimlik İnşası

Bunu bir arkadaşa vermiştim bu kitabı, okurken bir not almış, bunu da okumuş olayım — tanımıyorsunuz zaten, önemli değil. Cümle şu: "Suçluluk duygusu, egonun bir kimlik, bir benlik duygusu yaratmak için yaptığı bir başka girişimdir. Ego için o benliğin olumlu ya da olumsuz olması önemli değildir. Sizin yapmış ya da yapmamış olduğunuz şey, bilinçsizliğin, yani mevcut bilinç hâlinin bir sonucuydu; ancak ego onu kişiselleştirir, der ki 'sen kötüsün, sen yanlışsın, sen hatalısın, sen suçlusun.'" Hemen orada bir hatayı ne yaptı? Kimliğe dönüştürdü, "sen" diye tanımlamaya başladı. Bakın buradaki hikâye çok önemli. Evet, bir hata yapabilirsin ama sen niye kendine "ben hatalıyım, ben suçluyum, ben şöyleyim, ben böyleyim" diye bir hikâye üretiyorsun?

Ego onu kişiselleştirir ve "ben yaptım" der; böylece siz kendinizin kötü bir zihinsel imajını taşırsınız. Kendinizle ilgili nasıl bir algıya sahip olursunuz? Kötü bir ben algısı.

Tabii bazıları vardır, kendini asla suçlu hissetmemek için bunu devreden çıkarır; kendisi asla hatalı değildir, asla yanlış yapmıyordur, bütün sorumlular başkalarıdır.

Bazen de tam tersi — ego için ikisi arasında bir fark yoktur, bunu unutmayın. Ego "benim hiçbir hatam yok" dediğinde de egodur ve problemlidir, "bütün hata bende" dediğinde de problemlidir. Burada bir hata oldu demek başka bir şeydir arkadaşlar: burada bir hatalı davranış ortaya çıktı, benim psikolojik mekanizmamdan hatalı bir davranış, hatalı bir söz, hatalı bir duygu, hatalı bir yaklaşım ortaya çıktı — bu başka bir şeydir. Ama "ben hatalıyım" — hatayı neye izafe ettik? Bene izafe ettik, bene nispet ettik. "Ben suçluyum" — ne yaptın? Kendini suçlu olarak tanımladı.

"Ben Hatalıyım" ile "Hatalı Bir Davranış Oldu" Arasındaki Fark

Dolayısıyla o yüzden bir kişinin "ben hiç hatalı değilim" deyip — tırnak içinde — hiç hatası olmayan bir avukat gibi kendini savunması da bir problemdir; "ben hiç hata yapmam, hata yapmışsam bile sizin yüzünüzdendir" demesi de bir problemdir. "Ben hatalıyım, ben suçluyum, ben kötüyüm, ben beceriksizim" demek de sahte bir şeydir. İkisi arasında bir fark yoktur; belki size başka açılardan farklı görünür, fakat hakikatin açısından hiçbir farkı yoktur; ikisi de farklı nitelikteki tuzaklardır.

Hani bir cinayet işlemiş adama bir avukat gelmiş, "seni ben savunacağım" demiş, o da "iyi olur" demiş. Demişler ki "işte cinayet işledin, şahidi de var, kamera kayıtları da var, avukat seni nasıl savunacak?" "Valla ben de bilmiyorum, ben de merak ettim nasıl savunacak diye." Anlatabiliyor muyum? Bazı insanlar öyledir; öyle bir kendinisavunur ki sütten çıkmış ak kaşık gibi çıkar, hiçbir hatası yoktur, hatası varsa da bunun nedeni başkalarıdır. Aslında dikkat edin orada da ego neyden kaçıyor? Yanlış yapma ihtimalinden kaçıyor.

Hatta öyle bazı tanıdığım insanlar vardır — garipsemiştim, sonra tabii anlıyor insan.

"Ben hata yaptığımda ve biri bana bunu söylediğinde asla bunu kabul etmiyorum, kendimi savunuyorum, asla bunu kabul etmiyorum" diyor. "Neden?" dedim. "Ne bileyim, içimden öyle geliyor" diyor. Aslında altta yatan şey ne? Aslında "ben hatalıyım" hikâyesinden kurtulmaya çalışıyor. Aslında "ben hatalıyım" sözü de yanlıştır — bunu da söyleyeyim. Doğrusu şudur: benim psikolojik mekanizmamda bir hata gerçekleşti. Çünkü dikkat edin, "ben hatalıyım" ile bunun arasında ne fark var?

Aradaki fark çok önemli, basit ama çok önemli. "Ben hatalıyım" dediğimde bu bir kimliktir; "ben hatalıyım, ben suçluyum." Ama "biraz özensiz hareket ettim ve bir şeyidüşürdüm, kırdım, özensizlik yüzünden kırıldı" — bunu fark edersin, değerlendirirsin, bir daha yapmama konusunda dikkat edersin. Ama "ben suçluyum" dediğinde bir şeyio çok mukaddes, kutsal olan "ben" üzerinden tanımlama hatasına düşüyorsun. Bunu ne üzerinden yaparsan yap aynı şeydir; böylece kendinizin kötü bir zihinsel imajını taşırsınız.

Arkadaş da burada not almış: "ömrümü yedin" demiş. Bu demek ki bu benlikle çok özdeşleşiyoruz, kimi arkadaşlarımı bu benlik ömrünü yiyor. Şimdi diyeceksiniz kiburada şeytan var mı bu benlikte? Bana sorarsanız şeytan yok, tırnak içinde, burada senin sahte bir ego tarafından manipüle edilmen var ve böyle bir benlik ömrünüzü

yiyebilir. Ha öbürü yemiyor mu, öbürü de yiyor, sizin ömrünüzü ama onun ömrünüzü yediğini o kadar iyi fark etmiyorsunuz; tırnak içinde sürekli zeytinyağı gibi üste çıkıyorsunuzdur, hiç kimse sizi hatalı bir davranış sergiledi noktasına getiremiyordur.

Peki bu ömrünü yemiyor mu? Kendini suçlu hissetmek ömrünü yiyor da, ömrü olmayan (kendini hiç suçlu hissetmeyen) ömrünü yemiyor mu? İkisi de aynı, ömrünü yiyor ama farklı şekillerde yiyor, hiçbir farkı yok. Neden? Çünkü kutsal olan "ben" bilincini değişken, geçici olan bir şeye nispet ediyorsun.

İman Bir İntisaptır

O yüzden bakın tekrar hatırlatıyorum, bir âlimin çok önemliifadesidir: "iman bir intisaptır" diyor. Çok basit bir cümle, küçük bir cümle — basit derken küçümseme anlamında değil, hiç çetrefilli değil. İman bir intisaptır. İntisap demek bir şeye nispet etmek; mesela diyorum ki "Süleymaniye'yi Mimar Sinan yapmıştı," ona nispet ediyorum. İman bir intisaptır — ne demek? İman, seninle Allah arasındaki hakiki bağı idrak etmendir. İman budur, din budur, başka bir şey değildir.

Buna bağlı olarak bak, mesela izzet — "ben izzetli olmak istiyorum toplumda" dersen, intisabı koparmış olursun, o bağı koparmış olursun. Allah ne diyor Kur'an'da? "İzzet Allah'ındır." Bir başka ayette "Allah'ın ve müminlerindir" diyor. Bak izzet, senin aziz olan Allah'a aidiyetinin bilincinde olman demektir. Yoksa "benim çok fazla saygınlığım var, izzetim var vesairem var" diyorsan, sen iman nedir bilmiyorsun demektir. O anda onu dediğinde, onu diyen benlik iman nedir bilmiyor demektir.

Hatta bunu daha anlaşılır hâle getireyim: "kimse bana değer vermiyor" dediğinde, sen iman nedir, hakikat nedir, Kur'an nedir anlamıyorsun demektir. "Bana kimse değer vermiyor" — ne yapmış oldun? Kendini, değerini neye nispetle tanımlamaya çalışıyorsun? İnsanlara nispetle tanımlamayı. "Ben çok değerliyim" — neye nispetle? "Ben bir sürü şeyler yaptım, şunu yaptım, bunu yaptım" dedim — bak gene yanlış bir yere nispet ettin, dünyadaki oluşa, yapıp ettiklerine nispet ettin. Hâlbuki "ben azizim, değerliyim." Neden? Çünkü Allah'a aidim, çünkü o beni en güzel kıvamda yaratmış. Değerimi neye nispetle tanımlıyorum? Allah'a nispetle tanımlıyorum. O yüzden "iman bir intisaptır" sözü büyük bir hakikatin işaretçisidir; bunu kendi hayatımızda gözlemlememiz gerekir.

"Kimse Bana Değer Vermiyor": Yanlış Nispet Etme

Mesela benim varlığımı kim fark ediyor? Bak — tırnak içinde — iman bilincinin dışından konuşuyorsun: "seni kim fark ediyor, ne bileyim kim fark ediyor, ama Allah'ın fark ettiğine eminim." Seni hiç kimse fark etmiyor olabilir, kimse seni görmüyor olabilir, kimse senin yapıp ettiklerine kıymet vermiyor olabilir. Ama yaptığın şey hakikaten kıymetliyse, Allah kıymetlidir; zaten o kıymet onun sayesinde gerçekleşmiştir. Şimdi bakın, bizim şu hayatta, şu dünyada yaşayan insanlar olarak söylediğimiz şeylerin çok büyük bir çoğunluğu nedir aslında? Sahte benliklerin hikâyeleridir; sahte benliklerin hikâyeleri üzerinden yaşamaktır, konuşmaktır.

O yüzden ben bir şeyi neye nispetle tanımlıyorum? En başta kendimi neye nispetle tanımlıyorum, değeri neye nispetle tanımlıyorum, varlığı neye nispetle tanımlıyorum? Eğer bunu hakiki, sağlam merkezinden tanımlayabilirsek, hayatta sorun edeceğimiz hiçbir şey yoktur. Ama arkasından "hocam, insan da değerinin bilinmesiniistiyor falan" diye başlarsanız merkez kaymış demektir. Bakın ne kadar masumane bir cümle değil mi, "hocam, insan da değerinin bilinmesiniistiyor." Ben öyle bir cümleye hocalık yapmam, böyle bir cümlenin hocası olmam, "haklısın" diyemem böyle bir cümleye. Hele hele iyice o sahte benlik devam edip "hocam siz de öyle değil misiniz, siz öyle hiç hissetmiyor musunuz" derse — öyle hissedersem, içimde bir kanser olduğundan şüphe etmem gerekir, tırnak içinde. Psikolojik bir kanser vardır bende, "insan değer görmek istiyor" dersem içeride bir kanser var demektir. İşte zaten o yüzden Âdem düşüyor; yanlış bir yerden bakıyor. O yüzden Âdem'in düşüşü bir bilinç düşüşüdür — tırnak içinde, bir mekân düşüşü değildir aslında; bir bilinçten düşüyor, bir idrakten düşüyor, varlığını unutuyor. Eksiklik duygusuna kapılıyor, yetersizlik duygusuna kapılıyor, "bir şeyler yapacağım" hikâyesine kapılıyor ve ondan sonra bilinç olarak düşmüş oluyor.

Hayatî Hayatullah: Hayatım Allah'ın Hayatıdır

Mesela düşünün — çok geçici bir örnek: bir ermişim divanında okuduğum zaman şu cümleyi söyleyeceğim, böyle şaşırmıştım ve gerçekten ne kadar büyük bir mana ifade ediyor diye düşünmüştüm. Şöyle diyordu: "Hayatî hayatullah" — hayat, Allah'ın hayatıdır. Bakın ne kadar basit gibi değil mi ama ne kadar büyük bir cümle. Senin "hayat" dediğin şeyi sen ne olarak algılıyorsun? "Dünyaya gelmişsin, bir süreç yaşamışsın, şu olmuş bu olmuş" ve diyorsun ki "bu benim hayatım." O aydınlanmış ermiş insan ne diyor? "Benim hayatım Allah'ın hayatıdır" — sen Allah'ın Hay isminin bir tecellisisin, senin hayat dediğin şey bu dünyadaki serencam, bu dünyadaki akış değil; sen Allah'ın hayatıyla haysın, o hay oluşla şu dünyayı, şu çerçeve içinde, şu format içinde deneyimliyorsun. "Benim hayatım" dediğin şey buradaki akıştan bahsediyor; ama bu senin hayatın değil ki.

Şimdi düşünün, bu cümleyi gerçekten idrak etsek birçok ifade boşa gidecektir değil mi? "Benim hayatım çok kötü geçti." "Benim yaşadığım hayat mı?" Ne kadar boş, ne kadar anlamsız cümleler. Senin hayatın, Allah'ın Hay isminin bir tecellisi — ne kadar muazzam bir şey. Benim hayatım bu durumda kötü olabilir mi?

Hz. Yusuf Örneği: Gerçek Hayat Hikâyesi Nedir?

Hazreti Yusuf'un hayatı kötü mü? Öyle bir şey çıkıyor mu ağzından, "ben ne kadar kötü bir hayat geçirdim"? Ki bizler onun yaşadığı hayatın yüzde birini yaşamış olsak — on kardeşimiz değil, bir kardeşimiz bizi kuyuya atsaydı; senelerce köle olmak değil, bir yılda değil, on gün birinin kölesi olsaydınız; yıllarca hapis değil, bir ay hapis yatsaydınız — ne diyecektiniz? Değil mi? Bakın, eğer iman bir intisapsa, iman Allah'a aidiyetse, sen der misin "benim hayatım kötü," veya "iyi kötü, güzel bir hayat yaşadım" der misin? Böyle bir cümlenin yeri var mı? Böyle bir cümle bir anlam ifade ediyor mu? Asla etmez. "Benim hayatım Allah'ın hayatının bir yansımasıdır" — o

zaman bu hayat ne kadar güzel bir hayattır. Yoksa "hayat" dediğim şey bu dünyada geçirdiğim süreç değil ki. Ama dikkat edin, işte o bağı kopardığımızda — daha doğrusu o bağı unuttuğumuzda — ne oluyor? Çok dramatik bir düşüş yaşıyoruz; her şey tepetaklak oluyor, her şey anlamını yitiriyor. Daha doğrusu, bırak anlamını yitirmeyi, yanlış bir anlama sürükleniyor. Hani anlamı yitirirsin, anlam ararsın değil mi— şeytanın ve nefsin yaptığı bu değil ki. Bakın hiçbirimiz kendimizi aramıyoruz, bir şey arıyoruz.

Kendimizi Unutturan Virüs: Örümcek Ağı Metaforu

Neden? Çünkü — "sana öyle bir şey yaptım ki kendini unuttun, ne yaparsın?" Eğer gerçekten bunu bilsem, atıyorum, sana bir ilaç zerk ettim veya bir şey yaptım, kendiniunuttun, ne yaparsın? Kendini hatırlamaya çalışırsın değil mi? Ama sana öyle bir şey yapıyorum ki kendini unutuyorsun, kendini başka bir şey zannediyorsun; işte o tam olarak modern teknolojiden şey yaparsak, bir işletim sistemine bir virüs kaptırmak ve onun sisteminin kendi hesabına çalışması gibidir. Sen bilgisayardan bahsediyorsun ama aslında bilgisayara virüs kaptırılmış gibi. Veya biyolojide virüslerin bünyeye girip o bünyenin çekirdeğine kendilerini ürettirmesi gibidir. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Bakın biz kendimizi unuttuğumuzu bilmiyoruz; bir şekilde kendimizi bir şey yapmaya çalışıyoruz. Hani geçende bahsetmiştik ya, çocuklara ne diyoruz? "Büyüyünce ne olacaksın?" Sanki olmamış bir çocuk, olmuş bir varlık değil. Hepimiz olmaya çalışıyoruz, çünkü olmamışız zannediyoruz. Hâlbuki Allah diyor "seni oldurdum," "seni tam kıvamına getirdim, kemale erdirince ruhumdan üfledim" diyor. Ama sen hâlâ olmaya çabalıyorsun, birilerinin gözüne girmeye çabalıyorsun, hayatını "oldurmaya" çabalıyorsun; bir şekilde böyle olursa hayatım olmuş sayılır, öbür türlü olursa o olmamış sayılır — bütün hikâyem bu. Bu ne sayesinde gerçekleşiyor? Senden alınan şeyi unutturma sayesinde gerçekleşiyor. O yüzden bu hem çok büyük bir tuzaktır hem de fark ettiğinde çok zayıf bir tuzaktır.

Mesela dikkat edin düşünün: çok bilinçli olan bir sinek örümceğin ağına yakalanır mı?

Çünkü örümcek ağı yüzde yüz perdeli bir şey değil, bir sürü boşluğu var. Ama bir takılıyor ve ne algılıyor? "Yakalandım." Hâlbuki orada sakin dursa, nereden çıkacağını bilse çok rahat çıkar. O yüzden örümceğin ağı aslında çok zayıftır; seniyakalama ihtimali yoktur aslında, çok rahatlıkla onun boşluklarından çıkabilirsin. Ama sana ne hissettiriyor? "Yakalandın." Sen yakalandığını zannettikçe daha çok debeleniyorsun, daha çok o ağa kapılıyorsun.

"Ömrümden Uzun Hayallerim Var": Ömrü Yiyen Hikâyeler

Şimdi dikkat edin, biz mesela bir zaman geldi, kendimizi unutmuşuz; o zaman ne yapardık, kendimizi bulmaya çalışırdık. Ama o durumda değiliz; ne durumdayız? "Kendim" diye bir hikâyeye sokulmuşuz. Atıyorum, kimisi suçluluk hikâyesine girer, kimisi "benim hatam yok" hikâyesine girer. Kimisi kendini birilerinin gözünde, el âlemin gözünde kıymetli bir hâle getirmeye çalışır. Kimisi der ki "ben mütevazıyım, biri beni sevsin yeter, başka bir arzum yok." Sürüyle türlü türlü hikâyelere kendimiziteslim ederiz. Ve hani buradaydı ya, "ömrümü yedin." Hepimizin ömrü yeniyor

arkadaşlar, birileri bizim ömrümüzü yiyor, çok ciddi bir sorundur. Kimisi başarının üzerinden ömrünü yiyor. "Ömrümden Uzun Hayallerim Var" diye bir koçun kitabı var, denk gelirseniz okuyun; kitabın adı bu. 50 küsur yaşında ALS hastası oldu ve uzun bir süre sonra da vefat etti. Bu nedir? Ömrünü yemiş bu kadın; yani bu kadın ALS olmasaydı da ömrünü yemiş olacaktı, bir şey tarafından bu insanın ömrü yenmiş aslında. "Ömrümden uzun hayallerim var" — zokasını yuttuğu için, böyle bir virüs yuttuğu için böyle algılıyor. Yani 59 yaşında değil, 109 yaşına kadar yaşasan, ömründen uzun hayallerini gerçekleştirsen ne olacak? Ama bakın ne var? Hepimizin kendimize göre, kendi çapımızda bir hikâyemiz var; hatta biraz da dini nosyonumuz da varsa "belki de biz de kaderimizce bir yapmaya" falan dersin. Hayır. Tek bir şey söylemelisin: benim hayatım Allah'ın hayatının tecellisidir, yansımasıdır, onun parıltısıdır ve ben ona aidiyetim nedeniyle de onunla ebediyim. Ben ona aidim.

"Hayatın nasıl geçti?" Abi "hayatım" diye bir şey yok. Bana şunu sorabilirsin: bu dünyadaki akış nasıl geçti? "Valla şöyle şöyle geçti" — bu kadar. "Hayatım nasıl geçti?" hikâyesine girmem ben. Girersen ne olur? Zokayı yutmuşumdur.

"Hayatın nasıl geçti abi?" — bak ne kadar masumane bir soru değil mi? Sen buna cevap vermeye başladığın an, yani "ben" diye başladığın an zokayı yutmuşsun demektir. "Hayatın nasıl geçti?" saçma bir soru ama ne kadar doğal geliyor değil mi.

"Hayatın nasıl geçti?" "Hayatım Allah'la çok güzel geçti." Buna verilecek tek cevap budur. Hayatım Allah'la çok güzel geçti ve geçiyor. Bu dünyadaki süreç nasıl aktı, neler oldu neler bitti diyorsan sana onun hikâyesini de anlatırım ama o benim hayat hikâyem değildir; çünkü benim hayatım bir hikâye değildir. Bunu asla unutmamak gerekiyor. Yoksa dediğim gibi bir taraftan Kur'an okuruz, bir taraftan da bu benliklerin mentalitesiyle, mantığıyla, akışıyla yaşarız.

Müslüman Depresyona Girer mi?

O zaman bakarız ki, "atıyorum, Müslüman depresyona girer mi?" Şimdi buna ne cevap verilebilir ki? Nereden baksan problemli bir cümle oluyor. Neden problemli bir cümle? Çünkü iman bir intisaptır; iman, Allah'a aidiyete dair tam bilinçtir. Sen ona aitsin; sen bu bilinçte olsan depresyona girebilir misin? Girmezsin. Ancak şunu diyebiliriz: Müslüman veya mümin insan gaflete düştüğünde depresyona girebilir.

Yoksa mümin, mümin olarak depresyona girmez. "Kimse benim değerimi bilmiyor, kimse beni anlamıyor, hayatta istediğim şeyleri gerçekleştiremedim, kendimi gerçekleştiremedim" diyebilir misin, tam mümin şuuruyla, bilinciyle diyemezsin; ancak bunları gaflete düştüğünde diyebilirsin. Öyle dersen de o zaman güzelce depresyona girersin, sıkıntı yok, rahat rahat girebilirsin o zaman. Ama mümin şuuruyla girmezsin. O yüzden biz buraya dikkat etmek durumundayız.

Ben Kimim? Hangi Ben Konuşuyor?

Yani ben nereden konuşuyorum? Daha doğrusu ben nereden konuşturuluyorum? Nereden konuşuyor bu ben? Bu ben, ben miyim? Bu ben, Allah'ın var ettiği ben mi, yoksa kurgulanmış bir ben mi, imajinatif bir ben mi, oluşturulmuş bir ben mi, zihin ürünü bir ben mi?

Bir de bazı böyle benlikler vardır, onlara da dikkat edin lütfen. "Ya böyle kendini çok kaybetmiş, eyvah ben, ömrüm bitmiş, ömrümü yemişim, ben zaten bundan sonra da ne olacağı belli değil" gibi böyle bir karamsarlığa kapılırım. Ya da o — tırnak içinde — o ego, kendini kötü hissetmemek için "ya o kadar da abartma, herkes böyle, ben değilim ki" bir rahatlama arar; herkes bu şekilde, "dolayısıyla benim durumum o kadar da berbat değil" gibi bir yerden bakar. İkisi de bir tuzaktır. Tek yapacağımız şey, bugüne kadarki sürece takılmadan — bakın analiz yapabilirsiniz, bir değerlendirme yapabilirsiniz, bu başka bir şey, ama bilinçli bir şekilde değerlendirme yapın. Ama bugüne kadar olan olgulara sıkışıp buna takılırsanız, Allah hatırasından kendiniziuzaklaştırmış olursunuz. Bütün mesele buna dayanıyor. "Ben" dediğiniz zaman aklınıza Allah'a aidiyetiniz gelsin. "Varlığım" dediğiniz zaman Allah'ın varlığına aidiyetiniz gelsin. "Hayatım" dediğiniz zaman Allah'ın Hay isminin nuru gelsin aklınıza ve kalbinize. Bunu hatırlayın; bunu hatırladığınız zaman hiçbir sorun yoktur.

Bugüne kadarki bütün hayatınız günah içinde olsa bile, bugüne kadarki bütün hayatınız saçma sapan boş şeylerle meşgul olmak olsa bile, bugüne kadarki bütün hayatınız sahte bir benliğin kuşatması altında olsa bile, hiçbirinin ehemmiyeti yoktur, hiçbiri, ama hiçbiri ehemmiyetli değildir. Allah var, onunla sen varsın. Allah aziz, onunla sen izzetlisin. Allah yüce, onunla sen yücesin. Bunu idrak ettiğin zaman, hiçbir problemin hakikatte olmadığını göreceksin; bugüne kadar problem ettiğin bütün hikâyelerin aldatıcı bir şey olduğunu göreceksin. Ama dikkat edin, "ya ben hayatımı boşa harcamışım" da demeyeceksiniz, o da sahte bir benliktir. Dikkat edin çok ince sahte benlikler vardır: "ben hayatımı boşa harcamışım" — bu sefer bir o kadar daha, bir zamanı "hayatımı boşa harcamışım" cümlesiyle tamamlayacaksın.

Allah'ı Hatırlamak Kendini Hatırlamaktır

Hâlbuki Allah imanla seni neye çağırıyor? Seni kendine çağırıyor, kendini hatırlatıyor.

"Kendini hatırlarsan beni hatırlayacaksın" diyor. Peki düşünün, Allah'ı hatırlamak kendini hatırlamaktır. O ayeti hep vurguluyoruz: "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Bunun öbür anlamdakiifadesi nedir? Onlar Allah'ı hatırladı, Allah da onlara kendilerini hatırlattı. Peki Allah'ı hatırladığında niye kendimi hatırlamıyorum?

Böyle bir arkadaşım vardı, ölümden hiç bahsedilmesinden hoşlanmazdı; "aman, ölüm, hiç hoşuma gitmiyor" derdi. "Niye" diyordum? Çünkü ölünce dayak yiyeceğiz falan filan, onun tabiriyle. Ya sen ölümü hatırladığında niye Allah'ı hatırlamıyorsun?

Niye günahını hatırlıyorsun? Günahını hatırladığında da Allah'ı hatırla; de ki "ya Rabbi, bu kulun günah işledi, senin rahmetine sığınıyor, senin sonsuzluğuna sığınıyor, senin affediciliğine sığınıyor, senin terbiye ediciliğine, rububiyetine, Rab oluşuna sığınıyor. Eğer ahirette biraz terbiye görmem gerekiyorsa sen vereceksin bu terbiyeyi." Bu terbiye cehennemden geçiyorsa en güzel yolculuktur; seni temizliyor Allah. Bakın nerede Allah'ı hatırlasan aslında güzel bir şey oluyor. Mesela cennete gitsen, Allah'ı hatırlamasan, bak ne kadar berbat bir şey değil mi. Cennete gittin, Allah'ı unuttun — ne büyük gaflet. Cehenneme gittin, Allah'ı hatırlıyorsun — ne büyük

saadet. Allah bütün mükemmelliklerin, güzelliklerin, tecellilerin kaynağıdır; bu ne kadar kutsal bir şey, ne kadar kıymetli bir şey.

Allah'ı böyle hatırladığımızda kendimizi hatırlarız. Mesela "Allah'ı hatırladım, şu şu davranışların, şu şu duyguların, şu şu yaklaşımların bana yakışmadığını hatırladım, çünkü Allah beni böyle yaratmamıştır" — Allah beni atıyorum kindar, öfkeli, dışlayıcı, mutsuz yaratmamıştır mesela. Değil mi? Allah beni mutsuz mu yarattı? Öyle yaratmamış. O zaman bak, Allah'ı hatırladığında sana ait olmayan, sana gereksiz şekilde eklenti olan şeyleri de hatırlayacaksın; diyeceksin ki "Allah Allah, bu mutsuzluk nereden geliyor ki, ben Allah'ı hatırlıyorum şu an, bu mutsuzluk nereden geliyor?" Allah beni mutsuz yaratmadı, Allah beni mesut olarak yarattı, Allah beniyarattığımda mutmain olarak yarattı.

Bakın Allah Âdem'i cennete koyduğunda ona ne diyor? Allah'ı hatırladığımda sahte şeyleri de hatırlamış olurum, derim ki bunlar gerçek değil; Allah beni yaratmış ve ahsen-i takvimde yarattığını ifade etmiş. Nasıl ben kendimi en aşağılarda tanımlayabilirim? Allah'ı hatırlıyorsam sahte şeyleri de fark ederim, çünkü o sahte şeyler Allah'ın yaratımı değildir, onlar sahteliklerdir, aldanıştır. O yüzden "hak gelince batıl olan şey zail olur"; hak geldi, mutsuzluk batıl bir şeydir; kendini değersiz hissetmek batıl bir şeydir; kendini suçlamak batıl bir şeydir. Hatalı olduğun davranışı görebilirsin ama kendini suçlamak batıl bir şeydir. Bu, kirlenmiş bir elbisenin toptan "kir" olarak tanımlanması demektir. Bak biz ne yapıyoruz — kirlenmiş bir elbiseye "bu aslında temiz bir elbise, rengi bu, özelliği bu, dokusu bu ama çamura düşmüş" demek yerine, o kiri elbisenin bütününe mal ediyoruz. Ama bunu kirden ayırmazsan, o zaman neyi neyden ayıracaksın? Böyle bir şey söz konusu olmayacaktır. O yüzden "ben suçluyum" demek yanlış bir şeydir.

"Ey Nefislerine Zulmeden Kullarım": Allah'ın Kınaması

"Allah'ı hatırlamak, Allah'a aidiyetini hatırlamaktır" — peki Allah o zaman bana herhangi bir ceza vermez mi? Bu Allah'ın vereceği ceza — Allah'ın vereceği ceza kötü mü olur? Allah'ın vereceği ceza kötü olabilir mi? Seni temizlemek için veriyordur; nefsinde temizlemediğin kirler vardır, o kirleri temizliyor Allah, "ceza" dediğim bu.

Kirlerini temizlemeyenin karşılığı nedir? Diyelim ki elbiseni kirletmişsin, bunun karşılığı, gereği nedir? Temizlenmesidir. O zaman Allah'ın cezası ne kadar güzel; Allah ile her şey güzeldir, onun bazen kınaması bile güzeldir.

Bakın Allah'ın o kadar güzel bir kınaması var ki Kur'an-ı Kerim'de: "ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin" diyor. Bak görüyor musunuz, ne kadar muhteşem bir kınama. Ama nasıl bir kınama? Suçlayan, dışlayan bir şey değil; içinde şefkat, merhamet var. Hani bugün diyorlar ya böyle "öz şefkat" — Allah bunun en mükemmelini sana göstermiş. Bakın ne diyor Allah?

"Benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin." Başta ne diyor? "Ey kendi nefislerine zulmeden" — yani gerçek kendiliklerini örterek kendilerine zulmeden kullarım. Kiorada "kullarım" diyor ayetin içinde. Yani tamam, sen nefsine zulmetmişsin, yanlış yapmışsın vesaire ama sen benim kulumsun; benimle olan bağın ortadan kalkmıyor.

Sen kendi kafandan "benim Tanrı'yla bir bağım yok, zaten bana göre Tanrı da yok" diyorsan, sen kendi bilincin tarafından o bağı kesiyorsun ama kendi bilincin tarafından kesiyorsun; o bağ Allah tarafından kesilmiyor, sen kendi bilincinde onu kesmiş oluyorsun. Yoksa hakikatte sen onu ortadan kaldıramazsın, mutlak olarak.

O zaman ne oldu? İman Allah'a intisaptır sözü, her şeyi kuşatan ve her şeye iyigelen, her şeydekiiyiyi gösteren bir ifadedir. O zaman bütün o yanlış intisaplar — kendimizle ilgili bütün yanlış kullanımlar, bütün yanlış referanslar, bütün yanlış bağ kurmaların hepsi — devreden çıktı. Ben kimim? "Dünyanın en günahkâr insanıyım" — hani gerçek ben değil, hani öyle algılıyorum. Ben neyim bu ayete göre? Nefsine zulmeden bir kulum ben. Ve Allah bakın devam ediyor, hani yanlış anlamayı bir kez daha önlemek için "benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin" diyor. Hani bazı insanlar vardır, duymuşumdur böyle, "Allah beni bıraktı, benden ümidi yok Allah'ın" diyor. Bu ne kadar büyük bir cehalet aslında; Allah'ı tanımıyor çünkü. Allah'ı hakikaten tanımadığı için zannediyor ki "ben şu şu günahları işlemişsem Allah da beni boş vermiştir." Sen kendini boş versen, Allah boş vermez; Allah öyle bir Allah değil. Ve bak sana ayetinde bunu ifade ediyor: "ey nefislerine zulmeden kullar, rahmetimden ümidinizi kesmeyin." Neden kesmeyin? Sizin hakikatiniz Allah'ın nurunu taşıyor, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini taşıyoruz. O zaman bırakmamız gereken şey, sonradan edindiğimiz şeydir.

Kapanış: Hadesten Taharet ve Gerçek İbadet

Bakın Kur'an'da demiyor — Kur'an'da değil sanırım, hadislerde geçen bir şey ayrıntı olarak. Abdeste bir şart var değil mi, ne diyor? Bunu pek bilmeyiz biz: "hadesten taharet." Nedir hades? Hades, sonradan olan şey demek; "hadise" de oradan geliyor, hadiseler de zaman içinde sonradan olan şeylerdir. Hadesten taharet nedir? Senin namaz kılmak için neye ihtiyacın var? Abdeste. Abdestinin olması için neye ihtiyacın var? Hadesten taharete ihtiyacın var. Bütün bedenini yıkadın, tam yıkadın, bir saat boyunca banyodasın, tertemiz yıkadın, çiçek gibi oldun ama hadesten taharetin yok — yani zihninde kurguladığın hikâyelerden temizlenmiyorsun. Zihnin "acaba borsa ne olacak, şu ne olacak, bu ne olacak, ne kadar yaşayacağım, şunu elde edebilecek miyim, insanlar beni sevecek mi" — bunlar hepsi hades. Peki bu hadeslerden taharet yaptın mı, temizlendin mi? Temizlenmezsen nasıl namaz kılacaksın? İşte öyle kılıyoruz, "noktasında" kılıyoruz. Ama bak hadesten bir taharet yap, bütün hikâyeler dökülecek. Hani o Matrix filminde düşmanın bütün mermilerinin dökülmesi gibi, hepsidökülüverecek; sen ve Allah kalıyorsun. İbadet nedir? İbadet budur; sen Allah'a aidiyetinin şuurunda onun huzurundasın. Bu da ne kadar mükemmel bir şey.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "İzzet Allah'ındır" ve "izzet Allah'ın, Resûlünün ve müminlerindir" ifadeleri — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin" ifadesi — açıkça Kur'an'dan alıntılanmış ancak sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Ahsen-i takvimde yarattım" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Ruhumdan üfledim" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: Hz. Âdem kıssasında Allah'ın Âdem'i cennete yerleştirirken "sen ve eşin buraya yerleş" demesi ve şeytanın "ebedi bir mülke sahip olmayasın diye yasakladı" şeklindeki vesvesesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu).