Rad Suresi 28 ve Kalplerin Mutmainliği

Kısa Özet

Sohbet, "kalpler ancak Allah'ı zikretmekle (hatırlamakla) mutmain olur" ayetinden hareketle, insanın mutluluğu, hedefi ve motivasyonu dışarıda (başarı, sevilme, takdir, cennet beklentisi) aradığı sürece asla tatmin olamayacağını anlatıyor. Hz. Muhammed'in hicretteki "Allah bizimledir" bilinci, Firavun'un sihirbazlarının imanı, Hızır kıssası ve savaşta ölen bir sahabinin "kazandım" sözü örnekleriyle, zahirikayıpların (ölüm, yenilgi, mal kaybı) hakiki bir kayıp olmadığı; insanın kendini beden, mülk veya hedeflerle özdeşleştirdiğinde huzursuz olduğu; oysa "aradığın mutluluk sensin" bilincine ulaşıldığında hiçbir şeyin gerçek bir huzursuzluk kaynağı olamayacağı işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur; iman etmiş olmak yetmez, ikinci adım olan "Allah'ı hatırlamakla mutmain olma" adımı atılmadığı sürece içte hep bir boşluk kalır.
  • Zahiri ölüm, yenilgi veya kayıp hakiki bir kayıp değildir; Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" denmemesi, bunun bir söylem değil bir hakikat olduğuna işaret eder.
  • "Mutluluğu nerede bulabilirim" sorusu yanlış bir sorudur; çünkü aradığın mutluluk, dışarıda bulunacak bir şey değil, senin kendi varlığındır — tıpkı suyun "nasıl ıslak olabilirim" diye sormasının anlamsız olması gibi.

Enel Hak Meselesi: Bir Bilinç Sorunu

Evet ama işte bunu hani lafta "Hallac böyle demiş" falan böyle demişle de anlayamayız yani tam olarak. Bu bir bilinç meselesidir. Anlatabildim mi? Yoksa Hallac öyle demiştir, Allah'ın sevgili kuludur. Ben benlik halinde öyle dersem cehennemlik olabilirim. Sen hangi halde söylüyorsun, oradaki "enel Hak"taki "ene" nedir? Senin enen mi, o değil. Oradaki mutlak bir ben bilinci vardır. O yüzden mevzuyu böyle kelimelere, söz yarıştırmaya veya haklı çıkmaya dönük bakmamak gerekiyor. Bir hakikat var, o hakikati ben nasıl idrak edebilirim? Yoksa mevzu bir tartışma konusuna hiçbir zaman dönmemeli. Bunu söylemiş olayım. Mevzu tabi uzun bir mevzu ama orada kesilir.

Rad Suresi 28: Kalpler Ancak Allah'ı Hatırlamakla Mutmain Olur

Evet. Bir ayeti burada hatırlatacağım, sonra bir konuya girmeye çalışacağız. Bu çokça hatırlattığım bir ayet. Dikkat edin, "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur" diye çevirdiğimiz. Dikkat edin, "ancak ve ancak bi zikrillahi" yani Allah'ı zikrederek. Tabi buradaki zikir kavramı anlam kaymalarına uğramış. Bence en uygun meal bu konuda "Allah'ı hatırlamak" diye bunu çevirebiliriz. Yani "zikrullah, Allah'ı zikretmekle mutmain olursunuz" ifadesi.

*Zikrullah: Allah'ı Hatırlamak*

Böyle dediğim gibi tesbih çekmeye, Allah'ın bir ismini sürekli zikretmeye indirgenmemeli. O Allah'ı hatırlamak için yaptığımız bir ibadettir, bir ritüeldir, bir faaliyettir. Yani benim sürekli "Allah, Allah, Allah" ifadesini kullanmam veya Allah'ın herhangi bir ismini telaffuz etmem, hakiki manada Allah'ı hatırlamaya yönelik bir yöntemdir, bir çabadır, bir gayrettir, bir faaliyettir. O yüzden Allah'ı zikretmek, Allah'ı varlığımızda, varlık bilincimizde idrak etmek demektir. Onun sonsuzluğunu, mutlakiyetini, zamana mekana şuna buna takılmadan onun mutlak varlığını idrak etmektir.

Bunu ne kadar gerçekleştirebilirsek -bunu gerçekleştirmek için neye ihtiyacımız var? Kendimizi ve Allah'ı yanlış algılardan, tanımlamalardan ayrıştırmaya ihtiyacımız var.

Yani Allah'ın sevgisini benim duamı kabul edip etmemesine indirgersem, o zaman zihnim "Allah benim isteklerimi, dualarımı kabul ediyorsa beni seviyor, kabul edilmemişse sevmiyor" demektir diye bakarım. Allah'ın varlığını kendi zihnimin algısına indirgeyerek yorumlarım. Allah'ın merhametini kendi bilincime indirgeyerek yorumlarım. Mesela "nerede Allah'ın merhameti, Gazze'de böyle, orada böyle, burada böyle" -hani Mehmet Akif'in bir şiirinde dediği gibi "ağzım kurusun" diyor, "yok musun ey adl-iilahi?" Yani dilim varmıyor ama "neredesin ey ilahi adalet?" Çünkü biz kendi şu mevcut zihinsel algımızla Allah'ın adaletinin hemen gerçekleşmesini istiyoruz.

Peygamberlerin Sınanması: "Neredesin Ey İlahi Adalet?" Sorusu

E peki bu peygamberler, evliyalar -işte Hazreti Zekeriya öldürülmüş, bazı peygamberlere ne büyük haksızlıklar yapılmış. Onların haşa aklı mı yoktu, cesaretlerimi yoktu, herhangi bir analiz ve değerlendirme kabiliyetleri mi yoktu da "neredesin ey ilahi adalet" demediler? Acaba nereden bakıyorlardı ki hiçbir zaman bir tereddüt, bir zerre olsun dahi hissetmediler?

Hicret ve "Allah Bizimledir" Bilinci

İşte her zaman yine hatırlatıyorum. Hazreti Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicretinde -hani yorumlara göre rivayetlerde anlatılır- takip ediliyorlar, böyle bir mağaraya sığınıyorlar. Ve onları takip eden Mekkeliler onları -işte "ha buldu ha bulacak" gibi bir durum var. Ve o durumdayken Hazreti Ebu Bekir biraz kederleniyor. "Ya peygamberi yakalarlarsa, ya şöyle olursa, ya böyle olursa" derken vahiy geliyor.

Ve orada ayet ne diyor? "De ki Allah bizimledir." Ama biz bunu bile bir retorik gibi, böyle bir söylem gibi, bir başkalarıyla tartışacağımız veya bir münakaşa mevzusu yapacağımız bir yaklaşımla ele alıyoruz.

Allah bizimledir. Allah'ın bizimle olması zaten bir hakikattir. Sen onunla mısın? İkincisi: Allah bizimledir ne demek? Allah bizimledir demek, kafirler ve zalimler bize hiçbir zarar, zahiri zarar veremeyecekler mi demek?

Bedeninizi Öldürebilecek Olanlardan Korkmayın

Hatta İncil'de geçer, eğer yanılmıyorsam: "bedeninizi öldürebilecek olanlardan korkmayın" diyor. Bu mealde bir ayet vardır İncil'de. "Bedeninizi öldürebilecek olanlardan çekinmeyin" diyor. Bu ne demektir? Bu senin beden olmadığın bilincine sahip olman demektir. Yoksa -biri, benim kullandığım "ben" olmuyor aslında ama benim şu anda kullandığım şu bedeni, Allah'ın izin vermiş olduğundan dolayı öldürebilir, bunu, bedenimin biyolojik canlılığını kesintiye uğratabilir. Bu Allah'ın benimle olmadığı anlamına gelmez.

Dikkat edin, burada biz çok yanlış bir yerden baktığımız için aslında Allah'ı da anlayamıyoruz. Allah'ı da bilemiyoruz. Allah'a dair idrakimiz de çok problemli. Yaniorada peygamberin, o hicretteyken söylediği sözün hakikatiniidrak etsek, aslında bütün bu yanlış sorgulamalar ortadan kalkacak. Hiçbir yanlış sorgulamanın tuzağına düşmeyeceğiz. Orada ne diyor peygamber? "Allah bizimledir, biz de onunlayız." Yanibenim varlığım onun varlığının içindedir ve ben onun varlığını eksiksiz idrak ediyor ve bu şuur içinde bulunuyorum.

Böyle bir varlık bilincindeysem beni hangi Mekkeli müşrik etkileyebilir, zarar verebilir? Ama ben kendimi beden olarak algılıyorsam, bu beden öldüğünde -ya işte hayat bu kadarmış, "film bitti, game over"- neyle bunu algılıyorsun? Bedeninin ölümüyle algılıyorsun. Allah senin bedeninin ölmeyeceğine dair veya kafirlerin, zalimlerin, canilerin senin beden biyolojik canlılığına son vermeyeceğine dair bir taahhüt vermiş mi? Yok, vermemiş böyle bir şey. Ama sen kendi kafandan böyle bir şey uyduruyorsun.

Bakın dikkat edin, orada vahiy demiyor ki "onlar bizi yakalamayacaklar, onlar bize hiçbir zarar veremeyecekler" -ayette diyor ki: sen ölür ya da öldürülürsen, onlar ayakları üzerine dönüp bu dinden vaz mı geçecekler? Yani orada neye işaret ediyor?

Peygamber ölür veya öldürülebilir. Bakın hem "ölür" hem "öldürülürse" diyor. Yanidemek ki peygamber öldürülebilir. Peygamber -tırnak içinde- maddi, dünyevi olarak hiçbir zarar görmez, böyle bir şey değil. Ölebilir, öldürülebilir. Ama peygamber gerçek anlamda ölür ya da öldürülebilir mi?

Allah Yolunda Öldürülenlere Ölü Demeyin

Bak bazen iki yorum olur. Mesela biz ne diyoruz? Evet hepimiz öleceğiz. Ama bakıyorsunuz ayette Allah yolunda öldürülenlere "ölüler demeyiniz" diyor. Zaten Allah yolunda öldürüldüğünü söylüyor ama "ölüler demeyiniz" diyor. "Onlar Rablerinin katında rızıklanmaktadırlar" diyor. Bakın bir şeyin zahiri var, bir de batını var.

Görünen bir şey var, bir de görünmeyen bir şey var. Görünen şey işte bir insan öldürülüyor -bazen bir çocuk öldürülüyor değil mi? E peki Allah ne diyor? Ya, o öldürülüyor görüyorsunuz -onlara "ölüler" demeyin. Bu "demeyin" -tırnak içinde- herkes şimdi almış ya böyle "devrim şehitleri ölümsüzdür" falan hikayesi. Bunu kastetmiyoruz. Bu koru bir laf yarıştırmak veya böyle söylem üretmek değildir. Bu bir hakikattir.

Allah diyor ki Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz, çünkü onlar ölü değiller, onlar Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Onlar haydır. Ama zahiri olarak biyolojik canlılık manasında öldürülebilirler. Ama onlar gerçekten ölü değillerdir. Dolayısıyla eğer biz bu -yani zahiri ölümü de görüp bunu doğru anlamlandıracağız ama işin görünmeyen tarafını da idrak edeceğiz. Yoksa bir durum olur, bir süreç olur, inanan insanlar -tırnak içinde söylüyorum- zahiren mağlup olabilirler ama hakikatte inanan bir insan hiç mağlup olabilir mi? Hayır olamaz. Bir mümin mağlup olamaz. Neden? Çünkü müminin imanını, şuurunu, varlığını mağlup edecek bir şey yok ki. Yani onun zıttı olan, ona alternatif olan bir şey yok ki.

Bakın dikkat edin, şeytan bile Allah'ın alternatifi değildir. Mesela modernistler veya şeytana tapanlar mı diyelim -her neyse- o insanlar öyle zannediyorlar, şeytan ve Allah arasında. Şeytan bile Allah'tan müsaade alarak mücadele ediyor. "Eğer bana izin verirsen, senin secde edin dediğin bu insanı ben sağından, solundan, üstünden, altından ayartmaya çalışacağım. Ayartılmıyorsa eyvallah, o zaman secde edilmeye layıktır derim. Ama ayartılıyorsa da kusura bakma, bu secde edilmeye de layık değil." Allah da "sen izin verilenlerdensin" diyor. Allah'ın bir alternatifi yoktur ki. Hakikatte Allah'a bir alternatif olamaz.

Dolayısıyla bizim olayları algılama, değerlendirme, yorumlama biçimimizin düzelmesine ihtiyaç var. Yoksa ben yanlış bir gözle Doğu Türkistan'a, Gazze'ye veya farklı bölgelere bakarsam, o zaman sürekli bir acı, keder, böyle bir çaresizlik -"Müslümanlar sürekli eziliyorlar, sürekli mağdur oluyorlar, sürekli kafirlerin baskısı altında bulunuyorlar" -yok kardeşim öyle değil bu olay. Bu olayı böyle algılayamayız. Evet, orada en küçük bir zulmü bile, orada bir karıncanın bile, bir kedinin bile canını,

onun varlık hakkını korumalıyız. Bu ayrı bir şeydir. Ama bütün dünyada zalimler, gafiller, kafirler, bütün Müslümanları katletseler de hiçbir mağduriyet hikayem olmayacaktır. Hiçbir kayıp hissim olmayacaktır.

Uhud'da Galip mi Mağlup mu? Zahiri Bakışın Yanılgısı

Ki bunu en güzel şekilde nerede görüyoruz? Uhud savaşında görüyoruz. İşte Uhud'da böyle kısmi bir yenilgi durumu oluyor ve ne diyor oradaki Mekkeli müşrikler, bir tanesi diyor ki yüksek sesle: "Bedir'de siz kazandınız, Uhud'da da biz kazandık" -peygamber cevap ver diyor. "Sizinkiler cehennemdedir. Bizimkiler Rablerine kavuşmuşlardır." Sen olaya zahiri bakıyorsun. "Bedir'de siz kazandınız, Uhud'da da biz kazandık" -böyle mi bakacaksın? Peygamber böyle mi gösteriyor? Hayır. Diyor ki: biz kazansak da, zahiri olarak kaybetsek de, biz Rabbimize aidiz ve onun değerlerini, onun fıtrat değerlerini hayata yansıtmak adına bu şuurla mücadele ediyoruz. Biz yensek de galibiz, yenilsek de galibiz. Zaten bizim galip olmak veya olmamak gibi bir derdimiz de yok. Bizim mevzumuz Allah'ın ilahiiradesini ve adaletini temsil edebilmek. Biz galip olmakla veya mağlup olmakla uğraşmıyoruz.

Ama modernizm bize ne yapmış? "Galip misiniz, mağlup musunuz, kim kazandı?" Yani İslam'la küfür arasındaki bir mücadelede küfrün kazanma şansı yok ki. Sen niye "kim kazandı" diye soruyorsun? O zahiri bir şeydir. Hakiki bir şey olarak soruyorsan, veya müminlerin herhangi bir mücadelede zahiren yenildiklerinden dolayı bunu kendine dert ediyorsan, sen bir şey anlamıyorsun demektir. Ki bununla ilgili çok verivardır peygamberin hayatında. Ve ilginçtir, buna dair sahabelerin de çok önemli bir farkındalık ve şuurları vardır.

Odun Toplayan Sahabinin Sorusu: "Ben Kazandım" Ne Demek?

Bununla ilgili peygamber bir yere bir 15-20 kişilik bir grup gönderiyor bir şeyi düzeltmek adına ve orada o insanlar, o Müslümanlar pusuya düşürülüyor ve hepsikatlediliyor. Bir kişi de -orada dinlenmeye çekilecekler, çekilmişler- birisi odun toplamaya gidiyor. O odun toplayan geri geldiğinde onu yakalıyorlar. Hemen öldürmüyorlar. Diyorlar ki "biz sana bir şey soracağız, seni de öldüreceğiz ama aklımıza bir şey takıldı, bir şey soracağız." "Ne soracaksınız?" diyor. "Biz senin arkadaşlarından birine böyle mızrağı fırlattık, saplandığı anda mızrak bedenine, dediki 'elhamdülillah kazandım' dedi. Bu ne kazandı? Biz bunu merak ediyoruz. Biz bunu öldürdük, mızrağı vücuduna sapladık. Bu dedi ki 'ben kazandım' dedi. Bu ne kazanmış olabilir?" Bunu merak ediyorlar.

Şimdi düşünün böyle bir durumda mızrak vücudunuza saplansa ne hissedersiniz? Bir kendinize bir sorun bakalım. "Kazandım" hissi mi olur? Bu bir kibir anlamında değil.

"Elhamdülillah, ben Rabbimin değerleri üzerine yaşıyorum, yaşamaya gayret ediyorum, onun varlığının bilinç ve farkındalığındayım. Bu dünya hayatında da, bu zahiri düzeydeki hayat burada bitiyorsa burada bir sorun yok. Ben bir şey kaybetmiyorum." Kaybettiğim hiçbir şey yok. Ama dikkat edin, kendimiz şu anda böyle bir bilinçte miyiz? Hani böyle bir durumda kazandığımızı içimizde düşünen tek

bir hücremiz var mı acaba? Hani o bir hücre bile varsa o iyi bir şeydir. "Elhamdülillah, ben kaybetmedim. Kafirlerin, zalimlerin bombasıyla, mızrağıyla, bombardımanıyla bedenim paramparça olabilir ama ben elhamdülillah bir şey kaybetmedim. Aksine Rabbimin hoşnutluğunu ve ona aidiyetimin şuurunu biliyorum. Ve buna dair, bunu nihai, ebedi, hakiki ve baki bir kazanç olarak görüyorum."

Bu şuurda mıyım? Bu şuurun içinde bir şey var mı? Eğer bu varsa ben -tırnak içinde- mümin bir insanım. Ama böyle bir şey yoksa, "ya tamam kazanıyoruz da hani ahirette ama" falan diye böyle bir mutsuzluk, böyle bir şey kaybetmişlik hissiniz varsa, orada çok büyük bir yanlış üzerinden bakıyorsunuz demektir.

Firavun'un Sihirbazları: Ruhun Sihir Üzerindeki Üstünlüğü

Firavun'un sihirbazlarıyla olan bir karşılaşması vardır. Orada da bunu çok açık görüyoruz. Orada da önce Firavun'un eğitmiş olduğu sihirbazlar -çünkü Firavun sihirbazların hocası aslında, "ben size öğrettim" diyor her şeyi -neyse uzatmayalım- ve onlar yeteneklerini ortaya koyuyorlar. Allah da "asanı bırak" diyor ve onların bütün ortaya koydukları şeyleri boşa düşürüyor ve orada sihirbazlar Hz. Musa'nın yaptığı şeyin sihir olmadığını, sihirden çok daha yüce bir şey olduğunu idrak ediyorlar. Biz buna ne diyoruz? Spiritüel düzeyin, yani ruhsal düzeyin, psikolojik düzeye üstünlüğü diyoruz. Bütün sihir, bu bu şeyler -böyle insanlar bunu manevi falan bir şey zannediyorlar. Sihir psikolojik düzeyde bir yeteneğin aşırı yükselmesi durumudur.

Kötü bir yetenek veya kötü bir yöntem. Ruh onları ortadan kaldırmaya yeterlidir özünde. Dolayısıyla Hz. Musa'nın orada ruhaniyetiyle, Allah'ın izniyle gösterdiğimucize onların bütün sihirleriniiptal ediyor. Ve onlar diyorlar ki "biz Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik."

Tabi orada Firavun diyor ki "durun bir dakika, siz ne yapıyorsunuz, benden izin mialdınız, benden izin olmadan mı iman ettiniz? Sizi keseceğim, kollarınızı bacaklarınızı keseceğim, sizi öldüreceğim" diyor. Peki onlar ne diyor? "Sen Allah izin verirse ancak bu zahiri hayatımıza etki edebilirsin. Onun dışında senin hiçbir etkin yoktur." Bakın ne kadar büyük bir şuur var orada. Yani "sen bizi öldüremezsin, Allah bizi kurtaracak" falan böyle bir şey yok. Bu dünyanın sünnetullahını da biliyorlar. Tabii ki Allah'ın bazen fevkalade, bize göre fevkalade gelen tecellileri de vardır. Ama zahiri olarak sünnetullah da ne vardır? Diyelim ki fiziksel veya silah gücü olan biri seni öldürebilir.

Bakın onlar demiyor ki "sen bizi öldüremezsin, Allah bizimledir" gibi böyle bir retorik de üretmiyorlar. Tabi ki Allah bizimledir. Ama Allah bizimledir demek, "sen bize hiçbir şey zahiren yapamazsın" demek değil. Diyorlar ki: eğer Allah müsaade ederse zahiren sen bize zarar verebilirsin. Ama onun ötesinde Allah'ın sana verdiği hiçbir güç yok ve senin böyle bir etkin de olmayacaktır. Dolayısıyla biz Rabbimize tevekkül ediyoruz.

Bakın buradaki şuuru anlayabiliyor musunuz? Orada tam bir farkındalık var. Ve hiçbir şeyi karıştırmıyorlar. Peki Firavun'un onları öldürmesi onların nazarında bir kayıp mı?

Hayır. Onlar neyiidrak etmişler? O Firavun'un aldatmacasının bir sahtelik üzerine kurulduğunu ve hakikatin Hz. Musa'nın temsil ettiği şey olduğunu idrak ediyorlar.

Bakın "Musa'ya ve Harun'a değil, Musa'nın ve Harun'un Rabbine" iman ediyorlar.

Buraya da dikkat edin. Bunun idrakiyle kurtulduklarını fark ediyorlar. Bunu idrak etmek kurtuluştur. Zahiren Firavun veya bugünümüzdeki bir başka firavun zahiren senin biyolojik hayatiyetini sonlandırabilir. Hiçbir önemi yok. Bu hiçbir önemi yok. "Gel beni öldür" anlamına gelmiyor.

Peygamberin Köpek Yavrularını Koruması: Zahiri Koruma, Hakiki Bağ

Ben biyolojik hayatı da Allah'ın Hay isminin bir tecellisi olarak korumaya çalışırım. Bu başka bir şey. Ama kendimi koruyormuşum gibi de değil bu. Bu zahiri bir şey. Onu da Allah yarattı, onu da Allah var etti, onun adına korurum. Yoksa kendi hayatımı koruyorum gibi değil. Nasıl ki bir karıncayı da korumak zorundasın. Peygamber bir savaşta bir köpek ve yavrularını görmüş. Hemen oraya asker koymuş ve demiş ki"dikkat et askerler görmeden onu ezmesinler." Bak oradaki bir savaş içinde bir köpeğin yavrularını bile peygamber koruyor. Bu kadar en küçük bir tecelliye bile hürmetle ve onun hukukunu koruma bilinciyle bakıyor. Ama hiç kimsenin onu öldürebileceğini de düşünmüyor. Neden? Çünkü hiç kimse seni öldüremez. Bakın zahiri öldürebilir ama hakikatte öldüremez.

Kendini Beden Zannetmek: Araba ile Özdeşleşen Adam

İşte Hz. İsa'nın İncil'de dediği söz de bu anlamda çok önemli. Diyor ki "bedeniniziöldürebilecek olanlardan korkmayın" diyor. Bedeninizi öldürebilecek olanlardan korkuyorsanız kendinizi beden zannediyorsunuz demektir bu. Tıpkı 20. yüzyılda yaşamış bir veli gibi -ona "eğer birisi senin beynine bir kurşun sıkarsa ne olur, bunu nasıl yorumlar ve algılarsınız" diye sorduklarında, bir batılı bunu soruyor bir Hintlibilgeye- o da diyor ki "işe olmaz, bedeni bırakır giderim" diyor. Bu şuur içinde misin? "Bedeni bırakır giderim." Şuura bak. Nasıl bir şuur? Bedeni bırakan kim? Bundan hiç rahatsız olmayan kim? Değil mi? Bakın ne kadar büyük bir bilinç var. Ama biz o kadar bilinçten düşürülmüşüz ki yüzümüzdeki sivilceyle dertleniyoruz. Bedenimizin hikayesine o kadar takılmışız, bedenimizin nasıl göründüğüyle bu ile o ile uğraşıyoruz.

Halbuki beden sana verilmiş olan bir enstrüman, bu kadar. Bazı insanlar vardı böyle arabasını sürekli parlatır, sonra uzaktan bir bakar, en küçük bir çizik olmasın. Neden? Çünkü kişi araba olmuş, kendini araba zannediyor. Bunu şaka demiyorum.

Diyeceksiniz "nasıl araba zannediyor"? Ya psikolojik olarak araba zannediyor.

Arabasının başına bir şey gelirse kendi başına gelmiş gibi hissediyor. Tıpkı senin bedenine bir şey geldiğinde -bırak bedenini, elbisene yemek lekesi düşüyor, moralin bozuluyor, yemek berbat oluyor. Halbuki elbisene bir yemek lekesi düşmüş, ama yeniydi. İyi ya, bir şey yeniyse eskiyecek demektir. Sen ne yeni ne eski olmayan bir şeye bak. Sen ruhunun üzeri bir şeyle örtüldüğünde, elbisene dökülen yemek lekesikadar bunu -tırnak içinde- dert ediyor musun? Edemiyorsun. Çünkü o bilinç senin farkındalığının dışına çıkarılmış. Nereden baktığına dikkat et, nereden değerlendiriyorsun hadiseyi, kendini ne olarak algılıyorsun, kendini neyin üzerinden

kıyaslıyorsun -bir bak buralara. Hangi kavramları kullanıyoruz bir bakmamız gerekiyor.

O yüzden dikkat edin arkadaşlar, nasıl bir çağda yaşıyorum ve nasıl manipüle ediliyorum, çok sakin, şuurlu ve uyanık olmalısınız. Uyanıklık, dünyevi bir uyanıklık değil. Bir bilgenin ifadesiyle, "alem kurnazlığını terk et gidiyor, sana ezel zekası verilsin." Sen alemin kurnazısın, alemin uyanığısın -biz bu uyanıklıktan bahsetmiyoruz. Bu uyanıklık basit bir uyanıklıktır. Zihinsel bir kurnazlık halidir. "Kimse beni kandıramaz" -ya seni öyle bir kandırmışlar ki, sen farkında değilsin. Şeytan öyle bir güzel kandırmış ki, "sen şunu elde etmeliyim, buna sahip olmalıyım" diyerek aslında kendi varlığının farkındalığını unutmuşsun.

Hedefsizlik Değil, Merkezde Olmak

İnsan bana diyor "hocam" diyor, "bir yere aidiyet hissetmiyorum." "Ya hissetme" diyorum. Veya "kendi hedefim yok hocam" diyor. "Benim de yok" diyorum. Benim de yok hedefim. "İşte hocam hedefim olmayınca gayrete gelemiyorum." E bak orada başka bir problem var. Sen bunu hedef edinerek çözmeye çalışıyorsun. Halbuki senin hedefin ne? Allah, Allah'tasın aslında sen. Sen merkezdesin. Hedef sensin aslında.

Ama sen orayı kaçırmışsın. Kendini bilme, kendini bulma asli hedefini unutmuşsun.

Kendine hedef bulmaya çalışıyorsun. "İnsan hedefi olmayınca böyle motivasyonu düşüyor hocam" diyor. Peki merkezde olan nasıl hedef oluşturabilir? Mesela Kabe'de kıble var mı? Yok. Sen merkezsin. Sen Allah'ın göz bebeğisin. Senin ne hedefin olabilir ya? "Abiişte kitap yazacağım veya evleneceğim veya çoluk çocuk sahibiolacağım veya şunu edip şu sonuca ulaşacağım, adımdan söz ettireceğim, insanlar diyecek ki bu dünyaya İsmail gelmiş, boşuna da gelmemiş" falan -sen nasıl bir kafadasın yani? Sen Allah'ın göz bebeğiiken kafanda kendine hedefler oluşturmuşsun. Sonra o hedeflere bir de ulaştın mı daha beter oluyor. Bu sefer diyorsun ki "ben hedeflediğim her şeyi başardım" -iyi halt ettim, tırnak içinde söylüyorum.

Yani bu hedeflediğiniz bir şeyi yapmayın anlamına gelmiyor. Bakın bazen birileribenim sözümü yanlış bir yerden değerlendiriyor. Dünyada tabii ki bir kısım zahirihedeflerin olabilir. Ama benim hayat hedefim diye bir şey yok. Varlığımın böyle hedeflediği bir şey yok. Ben zaten merkezdeyim. Allah'ın hedefi benim, benim hedefim de o. Merkezdeyim zaten. Neyi hedefleyebilirim ki? Ama bu dünyada da doğal olarak bir kısım işlevlerim var, bir kısım faaliyetlerim var. Bu başka bir şey. Ben 10 yıllık da hedef kurarım, sonra şuradan çıkarken de son nefesimi veririm, zerre kadar dert etmem. "10 yıllık bir hedef yapmıştık, nasıl bitireceğiz bunu falan" -"şimdimi öleceğiz" demem. Öyle hayati hedefimiz olamaz arkadaşlar.

Ama dikkat edin bütün bunlar nasıl bize empoze edilmiş değil mi? "Hocam hiç hayat hedefim yok" diyor. "Olmasın" diyorum. Olmaması çok iyi. Ama sen kendini unutmuşsun, o kötü. Kendini unuttuğun için bu sefer -tırnak içinde- nefis ve şeytan sana hedef oluşturuyor. "Bak kendine hedef buldu, o zaman gayret edersin" diyor. "Kendine hedef oluşturamayınca moralin bozuluyor, böyle bir eksiklik yaşıyorsun,

böyle bir yetersizlik hissediyorsun, kendine hedef koy ve hadi koçum oraya git." Dikkat et, bir sakin ol. Bak bunu biri sana uydurdu ve sen de zokayı yuttun. Onun için bazen bana sorarlar: "hocam hayatınızda hiç hedefiniz yok mu?" Valla yok diyorum.

Senin anladığın anlamda bir hedefim yok. Ama her sabah kalktığımda bir şey yapıyorum. Her akşam yattığımda yine yarına dair bir şeyler varsa onları değerlendiriyorum. Eğer sabah uyanırsam onları yapıyorum. Uyanmazsam hiç problem değil. Benim ne hedefim olabilir? Allah sana öyle bir hedef mi koymuş?

Bak Allah sana diyor ki: "ölümü ve hayatı yarattım, ta ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak." Fıtratının gereğini yapacaksın: tüccar olursun, ev hanımı olursun, anne olursun, baba olursun, arkadaş olursun, dost olursun, herhangi bir mesleği yaparsın.

O mesleği de güzel, insani değerlerine uygun yaparsın. Zahiren hedef koyarsın, o başka bir şeydir. Biz onlardan bahsetmiyoruz. Ama "böyle hayatımın hedefi" -pekiayrım ne? Ayrım şu: koyduğun bir hedef gerçekleşmediğinde, veya diyelim ki ertesigün öldüğünde, bundan dolayı içinde bir sızı meydana geliyorsa -"ya o kadar da hedeflerim vardı hiçbirini de başaramadım, şimdi bak duruma bak" diyorsan, sen cahilsin. "E ben" diyorsan, ben cahilim. Sen Allah'la var olan bir varlıksan, bu dünya hikayesinin tamamlandığı bir durumdan ibarettir. Ölüm budur. "Bu dünya serüvenimi Allah 'tamam evladım' dedi -deyim yerindeyse artık buraya kadar." Ne güzel. İnsan terhis tezkeresi aldığında sevinmez mi? Askerliğini yapanlar bilir, terhis tezkerinialdın, elhamdülillah, ne kadar güzel bir şey. "Ya ama çok hedeflerin vardı" -ya onları da başkaları gerçekleştirsin, sıkıntı yok. Dert mi edeceksin onları?

Mutluluk Aramak: "Islak Olabilir miyim?" Sorusunun Yanlışlığı

Ama dikkat edin, ne çok şeyi kendimize dert ediyoruz değil mi? Bu dertleri kim bize dert ettiriyor acaba, bu dertler kimin tarafından üretiliyor, kim bunlara inanıyor, kim bunları onaylıyor, kim böyle hikayelerin peşine düşüyor. Sonra da diyoruz ki bu dünyada huzur bulmak çok zor. Çünkü sen kendini huzursuz ediyorsun. Çok basit: arzularını ve korkularını bırak, bak bakalım huzursuzluk kalıyor mu? Bütün arzu ve korkularını bırak, kenara bırak, sonra istersen alabilirsin. Bir bırak ama, bütün arzu ve korkularını, ne gelirse gelsin, bütün ne olursa olsun, bütün arzu ve korkularını bırak.

Bırak bakalım ne olacak? Tam bir huzur, bir dinginlik, bir itminan olacak. Neden? Çünkü senin varlığın bu. Ama arzu ve korku o varlığının üzerini örtmüş, sen de o arzu ve korkunun hikayesiyle yaşıyorsun.

Peki huzuru bozan kim bu durumda? Allah mı senin huzurunu bozuyor? İnsanlar mı senin huzurunu bozuyor? Hayır. Hiç kimse senin huzurunu bozmuyor. Senden başka hiç kimse senin huzurunu bozmuyor. Ama sen "işte bu böyle olmalı, şu şöyle olmalı, bu böyle olursa mutsuz olurum" dersen, e başkaları da senin bu rahatsız olduğun şeyleri yaparlarsa o zaman sen huzursuz olursun. Sonra da kimi suçlarsın?

Başkalarını suçlarsın. Ama Allah ne diyor ayette? Bu ayeti okuyacaktık okumadık değil mi? Tam. Evet. Bakın ayetin başı, hani "kalpler ancak Allah ile mutmain olur, Allah'ı hatırlamakla mutmain olur" ayetinin başı: "onlar" diyor -yaniiman eden ve

kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. İman budur. İman eden ve kalpleri Allah'ı hatırlamakla mutmain olandır. İman böyle bir şeydir.

Şimdiiman etmişiz -bu nedir aslında? İmana dair bir bilişsel ve duygusal bir bilincimiz var. Ama biz Allah'ı hatırlamakla mutmain olmadığımız için arada hep bir boşluk oluyor. Hep bir problem gibi bir şey ortaya çıkıyor. Neden? Çünkü iman etmişiz ama ikinci adım atılmamış. Allah'ı hatırlamakla mutmain olmamışız. Çünkü zihnimiz arzularla, korkularla, şüphelerle vesaireyle ayrı kodlarıyla doğmuş. O yüzden "iman eden ve kalpleri Allah'ı hatırlamak ile mutmain olanlar onlardır" diyerek müminlerivasıflandırıyor. Rad Suresi 28, ve ayet devam ediyor -o çok tekrar ettiğimiz ayet. "İyibilin ki" diyor, dikkat edin, "iyi bilin ki kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur." Ama sen kalbine bak. Kimin kalbi Allah'la mutmain oluyor? Bir bakın kalplerinize, bu nasıl bir kalp? Biz kalbimizde değiliz şu anda. Kalbin merkezi kaymış şu anda bizde. O yüzden kalbi merkezine tekrar döndürmeye ihtiyacımız var.

Kalbimiz bize bir sürü hikaye anlatıyor: "şununla mutmain olurum, bununla mutmain olurum, şöyle olsa mutmain olurum, öyle olsa" -"heh tamam" derim. Ama bir bakıyorsunuz aslında aynı zamanda o kalp sahtekar. Çünkü bak "şunu elde et, tamam mutlu olacaksın" diyor. Elde ediyorsun, benlik -o kalp dediğin, o uyduruktan hikaye olan kalp, gerçek kalp değil o- başka bir şey üretiveriyor. "Evlensen başka hiçbir şey aramam" diyorsun, evleniyorsun, "çocuk" diyorsun, çocuk oluyor, diyorsun ki "bunu böyle bir şey yapsak, böyle bir eğitsek de bir yere gelse" falan, o da oluyor. "Bunu bir evlendirsek rahat edeceğim, o zaman mutmain olacağım" -bitmiyor. Hikaye bitmiyor. Çünkü "şeytan sizi ümniyelerle kandırır" diyor. Yani sürekli size patinaj çektiriyor, sürekli sizin önünüze bir şey koyuyor. "Bak şu da olsun, o zaman daha başka bir şey istemeyeceğim" -oluyor, gene başka bir şey istiyorsun. Sonra diyorsun ki "insan böyle hocam, nefis hiç doymuyor." Ya nefis değil bu, bu bir cahillik bu. Hakikinefis Allah ile mutmain olur. Hakiki kalp Allah ile mutmain olur. Orada hiçbir sıkıntı yoktur. Ama sen "kalp" diye arzularını, korkularını ortaya koyuyorsun, onu kalbin zannediyorsun.

"Hocam ta içimden geliyor" diyor. Ben diyorum "içine nereden geliyor acaba, oraya bir baksana. O 'içim' dediğin şey için mi acaba, oraya bir bakmaya ihtiyacın var." O yüzden hikayeyi ta en baştan almak durumundayız. Çünkü hikaye en başında bir problem yaşamış. Hani bazen olur ya böyle, çocuk diyelim ki 6'yı 9 diye öğrenmiş.

Şimdi o -en başta, en temeldeki hatayı düzeltmezsen, hani geçen sohbetimizde anlattık, gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmişse senin ondan sonra doğru bir şey yapman mümkün değil ki. Dolayısıyla en başa dönmeliyiz. İnsan ne ile mutlu olur? Yanlış bir soru. Yanlışı nerede? Çünkü insan bir şeyle mutlu olmaz. Çünkü mutluluk senin kendinde olan bir şeydir. Bir şeyle mutlu olmayacaksın.

Bu şuna benzer: suyun "nasıl ıslak olabilirim" demesi gibi bir şeydir. "Nasıl ıslak olabilirim" -demek ki sen su olarak ıslak olduğunu unutmuşsun demektir değil mi bu?

Mesela su dile gelse, "ben nasıl ıslanabilirim" diye sorsa, siz neyi anlarsınız? "Bu ıslak olduğunu bilmiyor" dersiniz. Bu başta bir problem yaşıyor değil mi? Yoksa siz

ona "dur bakalım bir yağmur mu getirelim sana, şunu mu getirelim, bunu mu getirelim" demezsiniz. Siz de öyle diyorsanız, siz de onun cehaletine katkı sunuyorsunuz demektir. O yüzden Allah burada ne diyor? Dikkat edin diyor: "düğmeyiyanlış iliklemeyin." Bu düğmeyi doğru iliklemenin ilk bilinç halidir. Bunu eğer kaybedersek, ne yaparsak yapalım, düğmeyi yanlış ilikliyoruz demektir. Dikkat edin diyor ve uyarıyor orada: dikkat edin, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Dikkat edin buna. Gömleği yanlış iliklemeyin.

"Hocam insan mutluluk arıyor." Valla mutluluk arıyorsan sen kaybetmişsin demektir. Neden? Çünkü -yine kamil bir insanın ifadesiyle- "aradığınız mutluluk sizsiniz" diyor.

Aradığınız mutluluk sizsiniz. E sen şimdi aradığın mutluluk sen iken, mutluluğu bir şeyde arıyorsan bu ne demektir? Baştan sistem yanlış örgülenmiş demektir.

Aradığımız mutluluğu nerede bulabiliriz? Yanlış soru. Aradığın mutluluk sensin. O yüzden iman sana ekstra hiçbir şey edinmeni gerektirmez.

"Mutlu olmak için sevdiğin işi yapmalısın" -yok abici. Ben kendimi bulursam her işisevebilirim. Hiç problem değil. Bakın bunlar da hep uydurma hikayeler. "Sevdiğin işiyap, insan sevmediğiişi yaptığında mutsuz olur" -saçmalamaktan başka hiçbir şey değil. Bazen böyle çok iddialı ve net konuşuyorum ama maalesef emin olun böyle.

Ben mutluysam yaptığım her iş iştir. Sevip sevmemek ne demektir? Bir iş var ve yapıyorsun, ama ne olarak yapıyorsun? Kendini bilmiş ve bulmuş olarak yapıyorsun.

Sen bir iş üzerinden mutluluk aramıyorsun ki. Hayatta her şeyi yaptım, birçok iş yaptım, hiçbir işe o gözle bakmadım. "Bu işi seviyor musun İsmail?" Allah'a çok şükür bu soruyu sormadım, yoksa cahillik etmiş olacaktım. Yoksa ondan sonra "seviyorum, sevmiyorum, bu iş beni mutlu etmiyor" hikayelerine girecektim.

Neden? Çünkü sahte bir şeye dair bir soru sorduğunda, ürettiğin cevap da doğal olarak sahtedir. Aynı şey, dikkat edin, Kur'an'da Adem-şeytan kıssasında söylenir: şeytan der ki "ebedi bir mülke sahip olmak istemiyor musun?" Bakın ne kadar tatlı bir soru değil mi, "kim istemez ki" falan dedin ya -bunu daha doğrusu o soruya bir soru değeri verdim ya, sen zaten orada düştün zaten. "Sen de mutlu olmak istemez misin?" "Ya biri de seni sevsin istemez misin?" "Abiistemiyor, öyle bir şeyim yok." "İnsanlar seni anlasın istemez misin?" "Böyle bir arzum yok, anlarlarsa anlarlar, anlamazlarsa canları sağ olsun." Ama böyle bir soruya zihniniz takılıyor ya, siz onun üzerinde düşünmeye başladığınız an, problemin içine gömülmeye başladığınız an demektir. "Biri de beni anlasın" -yanlış yerde duruyorsun. Peki anlamasın mı? Bir de egonun böyle hikayeleri var, "o zaman anlamasın mı?" Ya bak, ben orada değilim.

Sen yanlış bir yere bakıyorsun. Anlarlar veya anlamazlar, bu onların sürecidir. Ama anlamalarını istersen, anlamamalarından da rahatsız olacaksın. Zaten egon bu ikilem üzerine yaşıyor, bu ikilemin içinde yaşıyor. Sen zaten ömrün boyunca bu ikilemin arasında gidip geliyorsun.

Egonun Sorduğu Sorular: "Bunu Niye Yapıyorsun Ki?"

Bu ikilemin dışına çıkma imkanı var mı? Kesinlikle var. Ama "hiç görmüyorum" diyor ego. Bu sefer etrafa bakıyor, istatistik hesabı yapacak. "Ne yapayım abi, yoksa sen

varsın?" Yani sen niye bunu yapmıyorsun? Çünkü içindeki ego senin bunu yapabileceğini, senin fıtratının aslında böyle olduğunu sana inkar ettiriyor, sana inandırmıyor. "Böyle bir şey olamaz" diyor, "böyle bir şey yok, olamaz" diyor. "Olsa başkaları yapardı veya bulurdu, bir ben mi alemin akıllısıyım?" Sen alemin akıllısı değilsin. Sen Allah'ın kulusun. Ve bak Allah sana bunu söylüyor: dikkat edin, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur diyor. Ama senin egon sana kırk tane hikaye anlatıyor. "Hocam insan sevilmek istemez mi, başarılı olmak istemez mi, etkili olmak istemez mi?" Yok, istemez. Bunu tefekkür edebilmemizi bile engellemeye çalışan bir zihne mahkum edilmişiz. Bunun üzerinde düşünemiyoruz bile. Hemen "insan şöyle bir varlıktır" deyip hareket ediyor.

Peki Allah sana burada ne diyor? Allah burada bize neyi hatırlatıyor? Sırf bu ayet bile hepimize yeter aslında, ömür boyu yetebilecek bir ayet. Çünkü bu düğmeyi doğru ilikleme ayeti. "Dünyada bir hayat amacın yok mu?" Yok abi, benim ne amacım olabilir? Ben Allah'la mutmainim. Ne amacım olabilir? Sadece Allah'la mutmain olan bir insan olarak bu alemde bir fonksiyon icra ediyorum, gerektiği kadar bir fonksiyon icra ediyorum. Bu kadar basit. "Dünyaya geliş amacın ne?" Dünyaya geliş amacım yok. Dünyaya gelişimin fıtri bir prensibi var, o da iyi, doğru ve güzeli yaşamak. Bu kadar. Yoksa bakın peygamber, peygamber fıtratı üzere yaşıyor, bu dünyadakigörevini de doğal bir biçimde icra ediyor ve bunun dışında hiçbir hedefi yok, hiçbir amacı yok.

Ama buradan ego neyi üretiyor? "Hocam o zaman amaçsız mı olalım, hedefsiz miolalım? O zaman benim canım hiçbir şey yapmak istemiyor" diyor. O hiçbir şey yapmak istemeyen var ya, onu fark et. O tam bir üçkağıtçı. Çünkü diyor ki "bana hedef ver, bana ödül ver, bana bir alkışlanma, bir onaylanma, bana bir hikaye ver, onunla gayrete gelirim, onunla aktifleşebiliyorum." Bir bak bakalım, o sen misin acaba? Sen yanlış birine bunu soruyorsun. Ben Allah'ın varlığıyla varım, ne kadar mükemmel bir şey, ve sürekli Allah'ın isim ve sıfatlarının sonsuz tecellilerine mazharım. Tabii ki orada doğal bir faaliyet ortaya çıkacak ama bu, "işte o hedefe ulaşırsam tatmin olacağım, ömrüm boyunca şu hedefe ulaşmak için mücadele ettim" -yanlış bir yerde duruyorsun. Al, şeytan sana bunu söylüyor zaten. Allah da bunun kopyasını vermiş sana: "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?" Siz buraya egolarımızın hikayelerini koyalım -aynı şey. "Başarılı olmak istemez misin?" "Eşin seni sevsin istemez misin?" Yok abi, öyle bir derdim yok. Severse Allah razı olsun, teşekkür ederim. Ben zaten onu seviyorum çünkü insaniyetimin gereği. "Birinin senianlamasını istiyor musun?" Yok, öyle bir isteğim yok. Anlarlarsa hoş bir şeydir, anlamazlarsa hoş bir şeydir. O da hoştur, o da hoştur. O onların hikayesidir, benim öyle bir hikayem yok.

"Eşin seni sevsin istemez misin, seni takdir eden bir eş istemez misin, her erkeğin arkasında bir kadın vardır" -ya bırak saçmalama böyle şeyleri. Bunlar hayatın saçmalıkları ve bunlar üzerinden zihnimiz iyice dizayn edilmiş. Bir de bunları süsleyerek de ortaya koyunca, al sana aldanışın haritası. Peki bundan uyanma şansım yok mu? Var, işte bak bu ayet seni bütün bunlardan uyandıran bir ayettir.

Allah sana diyor ki senin muhtaç olduğun benim, ben de zaten seninleyim. O zaman bak zihninin dert olarak ürettiği şeylere dikkat et. Zihnin neleri dert ediniyor, nelerin derdine düşmüş, sana neleri dert diye sunuyor -bunlara dikkat et. Eğer bunlara dikkat edersen o sahtelikleri fark eder ve asla onların zokasını yutmazsın.

Ama bizde vardır değil mi -böyle anne babaların fix bir cümlesidir, hepsi değil ama çoğu: "çocuğumuz için yaşıyoruz." O da çocuğu için yaşıyor, herkes birileriiçin yaşıyor. Bakıyorsun kimse yaşamıyor, herkes biriiçin yaşıyor ve öyle bir döngüyü batıl bir şey gibi zannediyoruz. Peki "Allah için yaşamak"tan kasıt ne? Haşa Allah'ın sanki böyle bir şeye ihtiyacı var da onun için yaşıyor -hayır. Allah için yaşamak, Allah ile yaşamaktır, onun varlığıyla var olduğunu idrak etmektir. Allah için yaşamak dediğimiz budur. Sen ne için yaşıyorsun? Çocuğun için yaşıyorsun, işin için yaşıyorsun, başarmak için yaşıyorsun, takdir edilmek için yaşıyorsun, sevilmek için yaşıyorsun, bir sürü şey için yaşıyorsun. Allah için yaşamak nedir? Allah'la yaşamaktır. Ne kadar güzel bir şey.

Neyi, ne için yapıyorsun? Allah sana onu diyor: mesela neyle motive oluyorsun? "Ben Allah'la motive oluyorum." Başka bir şeyle motive olmuyorum. "Kendimi güçlü hissettiğinde motive oluyorum" -yok, olmuyorum. Ben Allah'la motive oluyorum. Bir bilgenin ifadesiyle, kendini Allah'a verirsen Allah'ı aleme verirsin. Sen bir köprü varlıksın. Allah'tan aleme, alemden Allah'a bir köprü varlıksın. Sen ne kadar kıymetlibir yerde duruyorsun, ne kadar kutsal bir yerde duruyorsun? Peki sen bu motivasyonunu unutmuşsun. Sen niye yardım ediyorum, niye şefkatli davranıyorum, niye affediyorum? "Ama o beni affetmiyor ki" diyor. Peki ben niye affediyor olmalıyım? Ben Allah ile olduğum için affediyor olmalıyım. Yoksa karşımdaki beni affetmediğiiçin değil. Allah ile olduğum için affediyorum, Allah ile olduğum için merhamet ediyorum.

Hatta bana merhametsiz davranan bir insana bile, merhamet ona gerekiyorsa ona merhamet ederim.

Hızır Kıssası: "Onarılması Gerekiyordu, Bu Kadar"

Bak Kehf suresinde Hızır olarak bizim geleneğimizde ifade edilen zat ne yapıyor?

Kendisine o şehirde iyi bir karşılama yapılmadığı halde ne yapıyor? Oradakiikiyetimin yıkılmış duvarını onarıyor. Neden? Çünkü onarılması gerek diyor, onun nedenini söylüyor ayet, onarılması gerek, bu kadar. Musa diyor ki "ama buna karşı ücret alabilirdin." Bak diyor sen olaya çok yanlış bir yerden bakıyorsun -tırnak içinde- veya sen o bilinç düzeyinde baktığın için benim ne yaptığımı, niye yaptığımı da anlayamazsın. Niye yardım ettin o iki yetimin sürecine? Çünkü yardım edilmesigerekiyordu. Bu kadar.

Bakın bu ne kadar özgürleştirici bir şeydir değil mi? Benim eylemimin nedeni bir fayda, bir haz, bir arzu, bir korku değil. Benim eylemimin nedeniilahi tecelli. Bu ne kadar kutsal bir şeydir. Ve ne kadar özgürleştirici bir şeydir. Mesela benim annemin fix bir cümlesi vardır, der ki "sen insanlara o kadar yardımcı olma" -kendine göre öyle tanımlıyor- "yardımcı olursan, sıkıntıda olsan kim sana yardım eder?" Ben bu böyle bir cümleyi ne sorulmaya ne cevaplanmaya layık görüyorum. Çünkü soru da yanlış,

onun için üreteceğim cevap da yanlış olur. "Ederler" dersem de yanlış olur, başka bir cevap verirsem de yanlış olur. Neden? Çünkü soru yanlış. Ama bu bakın hepimizin zihnine kodlanmış bir şey haline gelmiş. Niye yardım ediyorsun, veya niye anlayışla davranıyorsun, niye hoşgörülü oluyorsun? "Bak o sana ne yaptı, sen de ona öyle yap." Niye? Allah sana öyle mi öğretti acaba? Niye egonun tetiklenmesiyle hareket ediyorsun, niye böyle bir yanlış yaklaşım üzerinden yaşıyorsun hayatı? Ama egomuz bize bunu çok güzel manipüle edebiliyor, çok rasyonalize edebiliyor. "Sen sıkıntıya düşsen sana yardım ederler mi?" Abi bilmiyorum, benim konum o değil.

Yani orada şimdi Musa, "sen böyle bir durumda olsan senin yıkık duvarını kimse tamir eder mi?" Allah'tan Hızır cevap vermiyor. Anlatabildim. Ne diyor? Diyor ki"seninle yolumuz burada ayrılıyor" diyor. Sana diyor "üç şans verdim, üçünde de yanlış sorular sordun, deyim yerindeyse yanlış bir bilinçle soru sordun, henüz senin bir sürecin var, dolayısıyla sen sürecini devam ettir." Ama dikkat edin, onun sorusuna -tırnak içinde söylüyorum- onun istediği bir cevabı vermiyor. O yüzden egomuzun, nefsimizin veya başka nefisler üzerinden bizim zihnimize gelen sorulara dikkat etmeliyiz. O soru bir tuzak olabilir. Uyanık olmak durumundasın. Mesela en problemlisoru: "bunu niye yapıyorsun ki?" Ne demek "niye yapıyorum" yani? Bildiğin anlamda dünyevi bir nedeni mi olmalı? Ya da uhrevi diye zannettiğim, "işte cennet için yapıyorum" -bu da yanlış bir şey. Cennet Allah'ın lütfudur. Bizim eylemlerimizin maksadı değildir. Cennet Allah'ın bir alemde bize lütfedeceği bir ikramdır. Bu kadar.

Cennet: Bir Dikendir - Allah'ın Rızası Her Şeyden Üstün

Cenneti ben zerre kadar bir maksat olarak görmem. Yaparım da cahilliğimden yaparım -cenneti kazanacağım diye bir şey yapıyorsam cahilim demektir. Bir de cenneti kazansam ne olacak yani? Allah sana diyor ki "bana dönün" diyor. "Allah'ın rızası her şeyden üstündür" diyor. Sen cennet peşine düşmüştün. Bakın orada da zihnimiziifade etmişler. Mümin niye doğru davranır, niye sevap işler, niye iyi hareket eder? "Cennet için." Bakın bizi de bir şeyin kulu haline getirmeye çalışıyorlar. Halbukibiz Allah'ın kuluyuz. Biz cennetin kulu değiliz.

Farz et ki Allah "cennet yok kardeşim, bir ben varım" dese, ne diyeceksin? Ne dersin hakikaten? Bir bak kendine, bakalım. "Cennet mennet yok, yok" desem, "vardı da bitirdi Allah, cennetin kıyameti koptu" dese Allah -bir bak bakalım içinde bir burukluk falan hissedecek misin? "Lan biz bu kadar şeyi boşuna mı yaptık" falan gibiiçinde bir hikaye dönüp duracak mı? İşte o hikayeyi fark et. O hikaye sahte bir hikayedir. Hatta çok hoşuma giden bir ifadedir. Diyor ki bir Arif, "cennet Allah'ı seven hakiki kulların ayağına batan bir dikendir" diyor. Yani sen Allah'ın aşığısın. Allah'ın aşığı olan bir adama Allah cenneti de gösterir, bir alemi de gösterir, yedi cenneti de gösterir.

Sonuç: Peygamberin Mirac'taki Gözü Ne Şaştı Ne Kaydı

Ama ne diyor Kur'an peygamberimizin mirac noktasında? "Gözü ne şaştı ne de kaydı." Biz bırak cenneti, dünyadaki herhangi basit gölgenin gölgesi olan bir şeye bile gözümüz takılıyormuş. "Şu boğazdaki yalıya bak" diyorsun, için gidiyor. Bir de cenneti

gösterse de sen bayılırsın, orada takılıp kalırsın. Ama ne diyor ayet? Hazreti Peygamber için, onun şuuru için ne diyor? "Gözü ne şaştı ne de kaydı." Evet Allah'ın alemlerini müşahede etti. "Evet bu Rabbimin bir cennetidir, yedi cenneti var, sekiz cenneti var." Ama o Rabbinin cemalinin peşinde. O zaman işte o insan gerçek insandır.

Teşekkür ederim

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Rad Suresi: 28. Ayet (açıkça adıyla anılıyor: "İyi bilin ki kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur... iman eden ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlar.") - Kehf Suresi (sure adı açıkça anılıyor, Hızır'ın duvarı onarma kıssası anlatılıyor; ancak ayet numarası verilmiyor). _Not: Konuşmacı ayrıca şu ifadelere de içerik olarak atıfta bulunuyor ancak sure adı/ayet numarası vermiyor: Hz. Muhammed'in hicretteki "Allah bizimledir" sözü (Tevbe suresi'ne ait bir ifadeye paralel), "Allah yolunda öldürülenlere ölüler_ _demeyiniz, onlar Rableri katında rızıklanmaktadır" meali, "ölümü ve hayatı yarattım kihanginiz daha güzel amelde bulunacak" meali, ve İncil'den "bedeninizi öldürebilecek olanlardan korkmayın" alıntısı. Bu ifadeler yukarıdaki listeye dahil edilmemiştir._