Yunus 62 64, Ahkâf 13 ve Allah'a Aidiyet Bilinci
Kısa Özet
Sohbet, "Allah'ın dostları için korku ve hüzün yoktur" mealindeki ayetlerden yola çıkarak, imanın Allah'a aidiyet bilinci (intisap) olduğunu, insanın kendideğerini, kimliğini ve mutluluğunu çocukluk hikayeleri, insanların takdiri veya maddibaşarılar üzerinden değil doğrudan Allah'a aidiyetinden aldığını anlatıyor. Travmanın, Allah'ın yakınlığını unutma anında yaşanan olayların bıraktığı iz olduğu; Hz. Yusuf'un kardeşlerini kınamadan affetmesinin ve Hz. Muhammed'in hicret sırasındaki "Allah bizimledir" bilincinin bu farkındalığın örnekleri olduğu; eski, yanlış "hikaye"yi (yazılımı) fark edip bırakmadan yeni bir bilincin üzerine oturtulamayacağı vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İman, sadece "Allah var" demek değil; kişinin varlığının kaynağını, kökenini Allah olarak tanımlaması ve "o olmazsa ben olmam" bilincine sahip olmasıdır (intisap).
- Travma, bir olayın kendisinden değil, o olay yaşanırken Allah'ın yakınlığının unutulmuş olmasından kaynaklanır; Allah hatırlandığında aynı olay hiçbir iz bırakmaz.
- Eski yanlış "hikaye" (çocukluktan gelen değersizlik, onay arayışı vb.) fark edilip bırakılmadan üzerine yeni bir bilinç inşa edilemez; tıpkı eski yazılım silinmeden yenisinin kurulamaması gibi.
Allah'ın Dostları İçin Korku ve Hüzün Yoktur
Altyazı: M.K.
Ama dikkat edin, Allah'ın dostları için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar herhangi bir keder, herhangi bir üzüntü, herhangi bir acı da yaşamayacaklardır. Tabi ki buna dair genellikle bizim toplumun genel algısı, işte bu evliyalara mahsus bir şeydir. Evliyaları da bir kalıba oturturuz. Ve bu şekilde de bu ayetin manasından, hakikatinden yoksun hale kendimizi getiririz.
Halbuki aslında burada bir başka ayeti de buna bağlayacağım. Ahkâf suresinin 13.
ayeti şöyle diyor: "Onlar Rabbimiz Allah'tır dediler. Onlar Rabbimiz Allah'tır dediler. Ardından da istikamet üzere oldular. Onların üzerinde korku ve keder yoktur." Yine bu ayette de dikkatimizi çeken şey, yine o ayetin sonunda onlar için korku ve üzüntü, keder yoktur.
O biraz önce en başta bahsettiğimiz ayeti tekrar hatırlatıp onun arkasından gelen ikiayeti de birlikte okuyacağız. Neydi o ilk ayet? Yunus suresinin 62. ayeti. Arkasından da 63 ve 64'ü okuyacağız. Şöyle diyor -tekrar hatırlatıyorum: "Dikkat edin, Allah'ı dost edinenlere herhangi bir korku ve üzüntü yoktur." Ayet şöyle devam ediyor, onların nasıl olduklarını anlatıyor: "Onlar iman etmiş ve kendilerini de korumaktadırlar" -yaniorijinalde "iman etmiş ve takva içindedirler" diye geçiyor.
*Takva: Kendini Korumak*
Bu takva kavramı da bizde çok fazla anlam kaymasına uğradığı için, o yüzden takva kavramının da aslında yalın anlamıyla "kendini korumak" olduğunu, yani bir şeyikorumak olduğunu da hatırlatalım. Takva, "vikaye" kökünden geliyor. "Onlar iman etmişlerdir ve onlar takva içindedirler" veya "onlar kendilerini korumaktadırlar." Onlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte hakikimuvaffakiyet, hakiki kurtuluş budur -şeklinde ayet devam ediyor.
Evet. Burada aslında şu soru akla geliyor: peki biz niye bu kadar hayatın içinde bu kadar fazla korku yaşıyoruz, bu kadar fazla üzüntü, keder, değersizlik, mutsuzluk, yetersizlikten kaynaklanan kendini kötü hissetme -bir şeyi başaramadığımızda kendimizi kötü hissetme, ulaşmak istediğimiz hedeflere ulaşamadığımızda mağduriyet hissine kapılma, veya ilişkilerimizde beklediğimiz geri bildirimi alamadığımızda mutsuz olma gibi birçok şeyle karşılaşıyoruz? Bu aslında bize neyigösteriyor? Şunu gösteriyor: Allah'ın evliyası değiliz, bunu gösteriyor.
Peki Allah'ın evliyası demek ne demektir? Yani bu böyle -tırnak içinde- halkın tabiriyle çok mucizevari kerametler gösteren, geleceği gören, fevkalade işler yapan biri mi? Hayır. Dikkat edin, ayet diyor ki: onlar iman etmiş ve onlar kendilerini korumaktadır.
İman: Bir İntisap, Bir Aidiyet Bilinci
Benim bugün durmaya çalışacağım şey aslında bu iman ve takva kavramının ne olduğu. Yani biz "iman ediyoruz" demekle neyi kastediyoruz? "Takva" demekle neyikastediyoruz? Veya Kur'an ne diyor, en azından ben bu ayetler veya bu kavramlar üzerinden ne anlıyorum, bunu ifade etmeye çalışacağım.
Bundan önceki birkaç sohbetimizde de kısaca değindiğimiz üzere ne demiştik? İman bir intisaptır. Yaniiman insanın kaynağını, kökenini, temelini, referansını, yanikaynaklandığı şeyi tanımlama halidir. "Allah var" demek iman değildir, "bir Allah var" -bu iman değildir aslında. İman şudur: ben ona aidim, kökenim ve kaynağım odur.
Onun varlığıyla varım, onun varlığıyla tamım ve onun varlığıyla var olmaya devam ediyorum. O olmazsa ben olmam. İman bu bilinçtir.
O yüzden bazen Kur'an'da geçer: Mekkelilerin bir kısmına desen ki "şunu kim yarattı, bunu kim yarattı" derler ki "Allah yarattı." Ama onlar gaflet içindedirler vesaire.
Adamlar diyor ki, atıyorum, "gökleri Allah yarattı, şunu Allah yarattı." Niye Allah onların iman ehli olduğunu ifade etmiyor? Çünkü işte bahsettiğimiz gibiiman bir intisaptır, bir ilişki temellendirmesidir. Ben iman ediyorum demek, "benim varlığımın kaynağı, temeli sonsuz ve mutlak varlık olan yaradandır" diyebilmektir. Bu hakikatiidrak etmektir. Yoksa bir yanda Allah var, bir yanda da ben varım -bazen anlaşıyoruz, bazen anlaşamıyoruz, bazen unutuyorum, bazen isyan edesim geliyor- bu iman ilişkisi değildir. Bu, imanda bir bilinç eksikliğine işaret eder.
Ben varlığımla Allah'a dayanan bir şeyim. Benim varlığım A'dan Z'ye onunla bağlantılıdır. O yüzden Kur'an diyor: onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendileriniunutturdu. Yoksa diyeceksiniz ki, "millet Allah'ı unutmuş, ne oluyor ki onlara?" Evet aslında ne oluyor? Şu oluyor: onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendileriniunutturdu.
"Onlar Allah'ı Unuttu, Allah da Onlara Kendilerini Unutturdu"
E peki ben Allah'ı unutmadım diyorum. Hatta namaz kılıyorum, aklıma zaman zaman Allah geliyor, "Allah" diyorum. Ama aynı zamanda mutsuzum. Aynı zamanda kendimikötü hissediyorum. Aynı zamanda hayal ettiğim bir şeylere ulaşamamaktan dolayı kendimi mağdur, eksik, yetersiz hissediyorum. O zaman ben aslında Allah'ı unutmuşum aslında. Allah'ı unuttuğum için de kendimi unutmuşum. Çünkü benim bilincimdeki Allah bir şeyleri yaratmış, beni de yaratmış ama çok da emin değilim. Hadi diyelim ki tamam beni de yaratmış ama çok da anlaşamıyoruz onunla. Bazen istediğim şeyler oluyor, bazen olmuyor. Bazen hayal ettiğim şeylere ulaşıyorum, bazen ulaşamıyorum. Bazen insanlardan beklediğim geri bildirimi alıyorum, bazen alamıyorum. Bazen arzu ettiğim bir şey gerçekleşince kendimi çok mutlu hissediyorum, "Allah'a çok şükür" diyorum; arzu ettiğim bir şey gerçekleşmediğinde yüzüm düşüyor, böyle bir mutsuzluk oluyor.
Peki "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" ayeti az çok bu duruma da işaret etmiyor mu aslında? Peki bunun karşıtı nedir? Onlar Allah'ı hatırladı, Allah da onlara kendilerini hatırlattı. Peki Allah'ın sana kendini hatırlatması ne anlama geliyor? Hani sen Allah'ı hatırlıyorsun, Allah da sana kendini hatırlatıyor.
Bu, gafil veya inanmayan kişileri anlatan bir ifade. Pekiinanan kişileri bu ayetin üzerinden ifade eden şey ne? Onlar Allah'ı hatırlıyor, Allah da onlara kendilerinihatırlatıyor.
Peki Allah'ı hatırlaman üzerinden kendini hiç hatırladın mı? Dikkat edin, yine bu o imandakiintisap kavramına gidiyor. Ben Allah'ı hatırladığımda Allah da bana kendimihatırlatıyor. Ben nasıl bir varlık olabilirim bu ayet çerçevesinde? Mutsuz biri olabilir miyim? Kederli, bir şeyleri kaybetmiş? Hani derler ya "Karadeniz'de gemilerin mibattı" değil mi? Neyi kaybettin, neyin üzgünüsün, neyin mağdurusun, neye hüzün duyuyorsun, neye dair bir kederin var, ya sen sor ben söyleyeyim -aslında sorulacak bu konuda sorulacak her şey aslında bizim yanılgımızı ortaya çıkarması için soru olur. Yoksa "benim bu durumum gayet normal, tabii ki üzüleceğim, senin benim durumumdan haberin yok, benim başıma gelen senin başına gelse sen de üzülürdün" değil mi? Hepimiz birbirimize böyle demiyor muyuz? Ve hepimiz birbirimizin -tırnak içinde- üzüntüsünü mazur görmüyor muyuz? "Doğru haklısın" demiyor muyuz herhangi bir ölüm, hastalık, sıkıntı diye tarif ettiğimiz şeyler konusunda, hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı fikirde değil miyiz?
Peki bu, kendimizi Allah temeli üzerinden hatırlamaya işaret eden bir şey olabilir mi? Allah'ı hatırladığında sen mutsuz olabilir misin? Bakın ayet ifade ediyor, dikkat edin: Allah'ın dostları için herhangi bir korku veya üzüntü, keder yoktur. Peki o zaman "e bende var" -o zaman yine nefsimizin bir tuzağına düşebiliyoruz bu durumda. "E demek ki ben Allah'tan çok uzağım, işte benim imanım zayıf" -bu sefer o üzüntüler, bak tekrar üzülmeye başladı, neyi hatırlamalısın? "Ya evet hakikaten."
Velayet: Allah'ın Şah Damarından Daha Yakın Olduğunu İdrak Etmek
Yani "Allah'ın dostu" demek aslında -bunu "veli" kavramı, dostluk, yakınlık olarak bunu şu anda zihnimize kodlayabiliriz. Allah ne diyor? "Ben size şah damarından daha yakınım." Kullarıma de ki ben onlara şah damarından daha yakınım diyor. Pekisen de onun sana yakın olduğunu idrak edersen, o zaman o velayet ilişkisi gerçekleşmiş oluyor. O sana şah damarından daha yakın. Sen onun sana şah damarından daha yakın olduğunu idrak ediyor musun? Ediyorsan sen de Allah'ın velisisin demektir. Aslında kastettiğim şey bu.
Travma: Allah'ın Yakınlığını Unutmanın Sonucu
Mesela düşünelim ki bazı insanlarda böyle bir anne baba travması var, birinde sevgilitravması var, birinde eş travması var, birinde bilmem ne travması var. Travmadan geçmiyor hayatımız. Böyle bir algımız var. Halbuki bunları aslında niye travmatize oluyoruz? Çünkü o yakınlığın idrakiiçinde değilken yaşadığımız olaylar bizde travma oluşturuyor. Aslında travmanın bir başka tarifi şu olabilir: Allah'ın yakınlığını unuttuğunda başına gelen olumsuz olayların sende meydana getirdiği yara, travma demektir. Sen o anda Allah'ın sana yakın olduğunu unuttun. Unuttuğun için o olay sende olumsuz bir etki uyandırdı.
Mesela hiç sevildiğimi hissetmedim. Hiç değer gördüğümü hissetmedim. Hiç önemsendiğimi hissetmedim. Hiç anlaşıldığımı hissetmedim. Hiç kendimi Allah tarafından desteklenmiş gibi veya ailesi tarafından desteklenmiş gibi hissetmedim. Peki niye hissetmedin, hiç düşündün mü? Çünkü o olayları yaşarken -bak travma
yaşarken demiyorum, olayı yaşarken- Allah'ın sana şah damarından daha yakın olduğunu fark etmedin. Fark etmediğin için kendini ne olarak algıladın? İşte ayetin ifadesiyle: onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Sen gerçek anlamda kendini unutmuş olarak o olayı yaşadın. O olayı yaşarkenki bilincin o düzeydeydi.
Peki bundan kendine suçluluk mu çıkarman lazım? Hayır. Dönmen lazım. Tek ifadeyle tövbe etmemiz gerekiyor. Tıpkı Hazreti Adem gibi gaflete düşüyoruz ve tövbe edeceksin. Yani Allah'ı hatırlayacaksın. Sen Allah'ı hatırladığında travma söz konusu olur mu? Aslında olmaz. Travma bir anda silinip gider. Hiçbir etkisi olmaz, hiçbir izisende kalmaz. Yeter ki Allah'ı hatırla. Ama o travma izi dediğimiz şey bizde o kadar -tırnak içinde- sanki kemiğimiziişlemiş gibi ki, böyle bir olay oluyor, hemen öyle hissediyoruz. Ve öyle hissettiğimizde hemen ona inanıyoruz. Diyoruz ki "ama öyle hissediyorum." O yüzden o hislerin gerçek olmadığına, daha doğrusu gerçeğiifade etmediğine dair farkındalık içinde olmak durumundayız.
Hislerin Gerçek Olmaması: "Değersiz Hissetmek" ile Yüzleşmek
Çünkü bakın insanoğlunun en büyük aldanışı burada yatıyor: "öyle hissediyorum." Bir his geliyor: "bana değersizmişim gibi hissediyorum, öyle geliyor bana." "Kendimiyetersizmiş gibi hissediyorum. Kendimi önemsenmiyormuş gibi hissediyorum." Hissediyor muyum? Hissediyorum. Ne yapacağız o zaman bunu? İnkar mı edeceğiz, baskılayacak mıyız, onun üzerine bir kibir örtüsü örtüp "ya ne alakası var, insanlar aslında değersiz, benim değerimi bilmiyorlar" diye böyle reaksiyon mu vereceğiz? Hayır. Oraya dikkat et. Bak, o senin Allah'ı unutuyor olduğunda, unutmuş olduğunda başına gelen bir olayın yanlış algılaman yüzünden oluşmuş bir sonucu. Bunu sadece görmen gerekiyor. Bunu görebilmek için neye dikkat etmen gerekiyor? O hali, o hissiyaşarken biraz Allah'ı hatırlaman gerekiyor.
Mesela diyelim ki bir hadise oldu, kendimi değersiz hissettim. Tamam, öyle bir his var.
Kavga etmiyoruz o hisle. O hisle tartışmıyoruz. O histen kaçmıyoruz. O hissi bastırmıyoruz. Sadece neye dikkat ediyoruz? Allah'ı hatırlamaya dikkat ediyoruz. Biraz Allah'ı hatırla. Allah'ı hatırlarsan Allah'ın kalbindeki varlığını da hatırlayacaksın. Peki bir sor bakalım, Allah'a sor: ben değersiz miyim? Bir sor. Allah'a farz et ki Allah seni dinliyor, seni görüyor. Allah'a sor: "ben değersiz miyim?" Ne cevap alacaksın?
"Evet sen çok değersizsin, zaten böyle değersiz bir şeyi niye yarattım ben de anlamadım" falan mı diyecek Allah mesela? Yoksa sana "hayır, sen değerlisin, senien güzel kıvamda yarattım. Sen benim sonsuz ilmimde olan bir varlıksın, seni bu tezahür alemine gönderdim, beden verdim, ete kemiğe büründürdüm, buna doğum dedim; sonra bu büründüğün eti kemiği bu dünyada bırakacaksın, buna da ölüm dedim; ve bu süreçte bana döneceksin" mi diyecek?
Allah sana bunu diyor. Şimdi böyle bir varlık nasıl değersiz olabilir? Nasıl kendiniönemsiz, umursanmayan biri olarak algılayabilir -velev ki bütün insanlar onu umursamasın. Allah'ı hatırladığında kendimi değersiz, yetersiz, beceriksiz, bir işe yaramaz biri olarak algılamama imkan var mı?
Kendini Onaylatma Hikayeleri: İki Yüzü Aynı Tuzak
Bir gün böyle yakın bir akrabam, genç bir kız, şey demişti: "benim ne özelliğim var kiinsanlar beni takdir etsin, benim ne özelliğim var kiinsanları etkilesin." Ben de bir cevap veremedim. Neden veremedim? Çünkü soru yanlıştı. Çünkü algısı, sahte kendiliğiyle bunu onaylayacak insanlar arasında geçen bir hikayeydi. "Benim neyim var kiinsanlar beni takdir etsin" -tırnak içinde, "güzel miyim, o kadar güzel değilim; yakışıklı mıyım, o kadar değilim, yakışıklı olmak için çok çalışmam lazım" falan -bak zor şeyler. "Ve bir başarı elde etmiş olmam lazım, insanlar diyecek ki bak bu bunu başarmış" falan filan.
Ne diyeyim ben şimdi bu insana? Bir şey diyemedim önce ve dememeyi tercih ettim.
Çünkü aslında şunu fark etmesini arzu ettim: bak sen aslında sorduğun sorunun yanlış olduğunu biraz fark edebilir misin? Çünkü dikkat edin, hayatta en çok üzerinde durmamız gereken noktalardan biri, zihnimizin bize ürettiği yanlış sorulara hemen cevap yetiştirme arzusudur. "Benim ne değerim var ki?" Bir dur, bir sakin ol. Zihinde böyle bir soru geldi. "Ben kendimi sevmiyorum ki" -bir bak o kendini sevmeyen nasıl bir kendi. Mesela de ki "ya Rabbi, seni hatırlıyorum şimdi ve böyle kendimi sevmeme gibi bir hissiyatım var, buna ne dersin?" Allah ne der senin bu hissiyatına? "Ben de seni sevmiyorum" falan mı der mesela? Kendi yaratmış olduğu, ruhundan üflediğivarlığa "ben de seni sevmiyorum" mu der? Bir düşünün.
Bakın çok yalın ve basit bir şeye ihtiyacımız var: Allah'ı hatırlamaya ihtiyacımız var.
İçimizdeki sahtelikleri fark etmek için çok yalın, çok sade bir şeye ihtiyacımız var: Allah'ı hatırla. Zaten ayet unuttuğunda ne olduğunu sana anlatıyor: onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Kendilerini unutunca ne oluyor? Ya bir hikayenin peşine düşüyor ya da diyor ki "benden bir şey olmaz, ben kendimi bile sevmiyorum, kendime bile değer vermiyorum." Ya bu hikayeye tutunuyoruz ya da kendimizi -tırnak içinde- onaylatacak, sevdirecek, kendimizi daha sevilebilir hale getirecek hikayeler üretmeye başlıyoruz. "İşte bak şöyle bir yeteneğin olursa insanlar saygı duyar, böyle bir yeteneğin, böyle bir becerin olursa, şöyle bir şeyin olursa insanlar sana saygı duyar, sever, takdir eder, itibar eder" falan falan böyle devam ediyor.
Bak, ikisi de aslında kendini unutmanın iki yüzü. Aralarında bir fark yok. Çünkü o ürettiğim bütün hikaye bir gün boşa düşecek. Diyelim ki dünyanın bilmem ne konusunda en yetenekli adamı oldu. Diyelim ki ben elektrogitar konusunda dünyanın bir numarası oldum. Ne olacak? Bir gün daha da ihtiyarlayıp belki bildiklerimi de o kadar anlatamayacağım falan filan. Ne olacak? Bir bilgi üzerine kendimi oturtuyorsam, bir meziyet, bir kabiliyet üzerinden kendimi var ve inşa etmeye çalışıyorsam, e o gidecek. Veya bedenin üzerinden inşa ediyorsan, "işte güzelim, güzelleştireyim kendimi, daha yakışıklı olayım, daha etkileyici olayım."
Nasreddin Hoca ve "Sonra Ne Olacaksın?" Sorusu
E sonra -hani meşhurdur ya- Nasreddin Hoca'ya birisi demiş ki "sen nesin?" Demiş "ben hiçim." Nasreddin Hoca da demiş ki "e sen ne yapacaksın, sen nesin ki?" Adam demiş "ben önce şuna gireceğim, girdikten sonra asistan olacağım, sonra doçent olacağım, sonra profesör olacağım, sonra bilmem ne olacağım." "E sonra?" "Sonra hiç." Hoca demiş "ben zaten o noktadayım." Yani bak senin ürettiğin şeyin neticesi bir şey değil. Ne olabilir yani ürettiğimiz şeylerin neticesi? İşte bunu görmek için çok fevkalade metafizik bir bilince sahip olmamız gerekmiyor. İşte bundan 50 yıl önce meşhur olmuş bir Hollywood artistine bakın -ya yaşlanmıştır, ya ölmüştür, ya ölmektedir yani, pek de ortalarda gözükmüyordur. Neden? Artık o havası yok, onun yerine başkaları geçmiş. Bugün meşhur olanların yerine de başkaları geçecek. Ne kalıyor? Hani senin ürettiğin anlamda -ne doçentler, ne profesörler, ne insanlar geçip gitti. Ne kalıyor? Senin o ürettiğin hikayeden ne kalıyor?
O yüzden egonun bize böyle iki türlü tuzağı vardır ama iki tuzak da aslında aynı sonuca bizi götürür. Ya kendini "ben beceriksizin tekiyim, ben yetersizim, ben kendimibile sevmiyorum" diye bir hikayeye mahkum edersin. Ya da "ben şöyleyim, ben böyleyim, küçük dağları da ben yarattım, ben şunu da biliyorum, ben şuna da sahibim" diye bir hikaye üretirsin. O hikayenin de bir gün temelleri çürüyüp gider.
Neden? Çünkü bu geçici bir şeydir, asli hakiki bir şey değildir. Bunu dikkatle değerlendirdiğinde bunu görebilirsin. Bedenine güvensen, bak bedenim bir gün ihtiyarlıyor ve ölecek. Bazen gençken hastalanıp ölüyorsun.
Ben hiç unutmam, üniversitedeyken -herhalde 3. sınıftaydım- baktım bir arkadaş cuma günü görüşmüşüz, pazartesi bir baktım bağırsak düğümlenmesinden vefat etmiş. Şimdi aklınıza şey geliyor değil mi? Sizinle benim, eğer kafamız o çizgideyse bir farkımız yok ki. O -atıyorum- 22 yaşında vefat etmiş, sen 62, öbürü 82, öbürü 92 -bir şey fark etmeyecek ki. Bana hayat hikayeni anlat desem, yaşın 30 olsa, bana 30 sene mi anlatacaksın? Tak çatlasın iki gün anlatırsın, çok gevezeysen. 22 değil 122 yıl yaşasan, anlatacağın şey 2 saattir, 3 saattir, 10 saattir, 2 gündür, 10 gündür. Bak her şey geçiyor. Ama Allah'a aidiyetinin bilincindeysen o geçmez.
Kevser ve Ebter: Bir Anlık İdrakin Kıymeti
İşte kadir gecesi, kendi varlığının kadrini bildiğin, kendiilahi kaynağını, ilahi kökeninibildiğin andır aslında. Gece gibi gözükür. Neden? Çünkü görünen bir şey değil. O yüzden kadir gecesi. Yani ben Allah'a aidim, Allah'ın varlığıyla varım. Onun varlığı da ebedidir, bakidir. Ben onun baki oluşuyla bakiyim. Fani bir varlık değilim bu anlamda. Fani taraf var, baki bir tarafım var. Fakat benim bekam Allah'ın baki sıfatından geliyor.
O zaman ne var? İşte o bin aydan daha hayırlıdır. Bir bilgenin ifadesiyle o nuranivarlığını bir an idrak etmek, binlerce yıl o fani varlık hissinden daha kıymetlidir. Hatta aslında ölçülemez bile, mukayese etmemiz bile yanlış olur.
Bir kişi mesela bu dünyada bin yıl yaşadı -bin yıl, hem de krallar gibi. Ve "ben ölüp giden bir varlığım işte, topraktan geldim, toprağa gidiyorum" dedi. Bin yıl yaşadı. Bir başka insanla, Allah'a aidiyetinin bilincinde olarak varlığını bir an yaşayan bir insanı mukayese etsek, o bir an, o ilahi kaynaklı nurani varlığını idrak eden insan mukayese
edilmez derecede daha kıymetlidir, daha yücedir, daha yüksek bir bilince sahiptir, daha hakikidir. Öbürü sahtedir. Bir anlamda kevser de budur. Öbürü ebterdir. Yaniöbürünün zamansal olarak ne kadar uzun bir zamanı olsa da o ebterdir, köksüzdür ve neticesizdir. Ama sen Allah'a aidiyetinin bir andaki bilincinde olmuş olsan, sen kevsere sahipsin. O yüzden "sana kevseri verdik" -hepimize verilmiş bir şey. Ama onun farkında değiliz.
Biz neyle uğraşıyoruz? Geçici olan şeyle. "Kim beni anladı, kim beni sevdi, kim benitakdir etti, annem babam beni anladılar mı, bana yeterince geri bildirim verdiler mi?" Allah hepsinden razı olsun, verenden de vermeyenden de. Ne yapayım yani, ben onlara ait değilim ki, ben onların ürünü bir varlık değilim ki. O çocukluk bilinciyle öyle zannetmişim, öyle algılamışım. Ama yeniden ve doğru bir biçimde tekrar zihnimizde oluşan yanlış algıları gözden geçirmemiz gerekiyor. O yanlış algının tuzağını fark etmemiz gerekiyor. Nice insan var, ölünceye kadar anne babasının gözünde var olmak istiyor, anne babasının göz bebeği olmak istiyor. Halbuki Allah'ı hatırla -insan Allah'ın göz bebeğidir. Neyin elindeyse sen ona aitsin, o seni en güzel kıvamda yaratmış ve ruhundan üflemiş. Sen annenin gözünde, babanın gözünde bir parıltı olmaya çalışıyorsun; sonra da ne diyoruz, ömrünüz de bununla geçiyor -anne travması, baba travması, bilmem ne travması, ne zaman kurtulacağız bu hikayeden yoksa bu hikaye bir ömür boyu devam mı edecek?
Referans Sorunu: Hikayeyi Nereden Başlatıyorsun?
Ve bakın dikkat edin, egoda öyle bir sahtelik vardır ki doğru referansa dönmezsek o bir şekilde hikayesini devam ettiriyor. Çünkü hikaye şu: "keşke geriye dönebilseydik." Geriyi de değiştiremiyorsun. Dolayısıyla değiştiremediğin bir şeye kendini mahkummuş gibi hissediyorsun. Bir elbise olsa değiştirirsin değil mi, çıkarırsın. Ama bir şey derinse onu çıkaramazsın değil mi? Elbiseni derin haline getirmişsen, senin derin olmuşsa derini çıkaramazsın değil mi? O hep bir yaradır, sürekli kanayan bir şeydir.
"Kimsenin anlamadığı, takdir etmediği" -hadi mesela hikaye değişiyor, "onlar takdir etmedi ama başkaları takdir edebilir" -o hikayeden seni başka bir hikaye atlatıyor aslında, o hikayenin bir başka versiyonu. Oradan yüz bulamadıysak başka yerlerden yüz bulabiliriz hikayesine düşüyorsun. Neden? Çünkü referansta bir problem var. Ben böyle çok ilginç hikayeler görmüşümdür. İşte böyle ailesiyle anlaşamadığı için ailesinisiliyor, soyadını bile değiştiriyor. Ama bu sefer ne yapıyor? "Kendimiinsanlara ispat edeceğim, insanların takdirini kazanacağım." Bak aynı hikayenin aslında başka versiyonusun. Ve bunu fark etmiyorsun. Ve o aldanıştan bir türlü kurtulamıyor.
Neden? Referans, temel yanlış bir yere oturtulmuş. O yüzden temelimizi Allah'tan başlatmamız gereken bir durumdayız.
Temelimiz oradan başlıyor. Tırnak içinde: Allah var ve ben onunla varım. Şimdihikayeye devam edebilirsin. "Bana hikayeni anlat" dediğimde biri bana böyle başlayabilmeli. Veya ben kendime "konuş İsmail" dediğimde: Allah var ve ben de onunla varım. İşte bir zamanlar hasbelkader falan tarihte bir doğum tecrübesi
yaşadım, sonra bir anne baba ile karşılaştım, onlar da şöyle şöyleydi, şöyle olaylar oldu falan. Bak bu güzel, istediğin kadar anlatabilirsin, hiçbir mahsuru yok. Ama doğru yerden başlama ihtiyacımız var. Allah var, ben de onunla varım. Ondan sonra dünyadaki maceranı anlatabilirsin. "O zaman üniversitenin ikinci sınıfındaydım, Hak yeter bu kadar dedi, ecel geldi, vefat ettim" -hiçbir mahsuru yok. Ama referansımız oradan olmazsa, oradan başlamazsak, ya "ne sen sor ne ben anlatayım, işte şöyle şöyle bir aile, şöyle şöyle bir evlat, şöyle şöyle bir süreç, böyle eş, böyle olay, böyle hikaye" -sen kaybolmuşsun içinde o hikayeyi. Sen nesin? "Ben de bu olayların içinde yuvarlanan, düşüp kalkan, kendini bazen iyi hisseden, bazen kötü hisseden, bazen korkularla dolan, bazen üzüntü ve kederlerim içinde kaybolan bir varlığım."
E ayet sana ne diyor? Bakın dikkat edin: onlar "Rabbimiz Allah'tır" dediler, onlar "Rabbimiz Allah'tır" dediler, ve ardından da bu istikamet üzere olmaya devam ettiler.
Bakın nereden başladığını anlıyor musunuz, meseleyi anlatabilir miyim -"onlar Rabbimiz Allah'tır" buradan başlıyorsun. Yoksa "ben nasıl bir ailede büyümüşüm, nasıl bir süreç yaşamışım, annem babam nasıl davranmış, nelerle karşılaşmışım, neleri yapabilmişim, neleri yapamamışım, eşim arkadaşım dostların tarafından nasıl algılanmışım" -bunlar bir serüven, bir süreç bunlar. Benim için temel şey: onlar "Rabbimiz Allah'tır" dediler, ardından da bu istikametten ayrılmadılar. Her durumda Rabbimiz Allah, benim Rabbim Allah.
Rabbim Allah'tır Demek Ne Demek? Kim Seni Terbiye Ediyor?
Dikkat edin, ne demek "benim Rabbim Allah"? Ben Rabbim tarafından terbiye edilen, onun deyim yerindeyse varlığının kuşattığı bir varlığım. Ben nasıl -atıyorum- arkadaşım, annem, babam, eşim, dostum beni görmezden geldiğinde ben de böyle kendimi değersiz hissedebilirim. Eğer istikametten ayrılmasam, istikametten kopmasam, farz ederim ki bütün dostlarım, arkadaşlarım, eşim, dostum beni yok saydı, reddetti, unuttu -benim Rabbim Allah ve bu istikamette devam ediyorum, bir problem var mı? Bir problem yok. Bir korku var mı? Yok. Bir üzüntü, bir keder var mı? Yok.
Peygamberin Hicreti: "Allah Bizimledir"
İşte peygamberin o hicretteki durumu aslında bize bunu anlatıyor. Bakın peygamber Hazreti Ebu Bekir'le bir hicret süreci yaşıyor, gizli bir şekilde Mekke'den ayrılıyor. Mekkeliler de bunu fark ediyorlar, onun peşine düşüyorlar. Ne koruyucu bir grup var yanında, ne ailesi var, ne o var ne bu var. Ve bir yere saklanıyorlar. Ama ne diyor peygamber? Bakın bilince dikkat edin. "Allah bizimle" -yani "kadere bak" falan bir hikaye, böyle bir hikaye var mı? "Belki kimse beni anlamadı, ne kadar acı, kimse benim hıyafetimi bilmiyor, halbuki ben onlar için gayret ettim, ben onlar için çaba gösterdim, onlar için sabrettim, onların bana yaptığına bak, şu vefasızlığa bak, şu dünyaya bak" -böyle bir şey var mı? Yok. Ne diyor? "Allah bizimledir." Şimdi böyle bir bilinçte travma olur mu? Olmaz.
O zaman bizim neye dikkat etmemiz gerekiyor? Bu bilinci tekrar hatırlamaya ihtiyacımız var. Bunu tekrar hatırlarsam, emin olun hiçbir hikayeniz kalmaz. Tıpkı Hazreti Yusuf gibi anlatırsınız.
Hz. Yusuf ve Kardeşleri: Travmasız Bir Af
Karşınıza sizi kuyuya atan kardeşleriniz gelir. Kalplerini bile kırmazsınız. Hanidemezsiniz ki "işte Allah getirdi benim önüme, bakın adalet bu işte" falan demiyor bile. Öyle bir şey yok. Diyor ki "bugün size kınama yok." Çünkü onlar bekliyor ki Hz.
Yusuf onlara kızsın -haklı olarak kızabilir değil mi, kızsa haksız mı diyeceksin, demeyeceksin. Ama kızıyor mu? Kızmıyor. Neden? Çünkü travma yok ortada. "Siz bana ne yaşattınız biliyor musunuz" -öyle bir hikaye yok. Neden? Travma yok. Peki o insan da biz neyiz yani? Biz insansak o ne o zaman? O insan -biz insanlığımızı unutan bir pozisyondayız. Bak hiçbir travma yok, hiçbir şikayet yok, hiçbir kınama yok. Ve diyor ki "bugün size kınama yok" -"hani öyle ben sizi buldum, bir de zaten elime düştünüz, dur siziiyi bir benzeteyim böyle, hem de haklı olarak, böyle içimde yağlar erisin" -bizim hikayemiz bu. Biz yağlarımızı eritecek zaman arıyoruz. Birikarşıma çıksın, bana bir kötülük yapmış, böyle bir karşıma çıksın, bana bir mahkum ve mecbur olsun, ben de böyle bir konuşayım, bir yağlarım erisin. Niye bu kadar yağlanmışsın acaba, bir düşünsene. Niye bu kadar yükü taşıyorsun?
Bak Hz. Yusuf'ta bir şey, en ufak bir şey yok. Ve diyor ki "bugün size kınama yok, şeytan nefsinizin yaptığı şeyi size hoş gösterdi, Rabbinize tövbe istiğfar edin" -bak benimle ilgili bir mevzu değil bu, bu sizin fark etmeniz, arınmanız gereken bir durum. Kırmadan, onları utandırmadan bunu söylüyor. Bu ne kadar fıtri bir şey, bakın insan üstü bir şey değil, insani bir şey bu, fıtri bir şey bu. Bizim fıtratımız böyle bir şey aslında. Ama ne şartla? Allah'ı hatırlamak şartıyla. Yani ayetin ifadesiyle onlar Rabbimiz Allah'tır dediler. Yani onu terbiye eden kimdi? Allah'tır. Onu terbiye edenin Allah olduğunun bilincinde Hazreti Yusuf. Yoksa onu terbiye edenler kardeşleriolsaydı o bitmişti. "Ya işte siz biliyor musunuz benim başıma ne geldi, kardeşlerim kuyuya attı, köle diye satıldım, şu oldu bu oldu, iftiraya uğradım, haklı iken benihaksız duruma düşürdüler" falan. Bakın bilincinde böyle bir hikaye yok. Neden? Çünkü Allah terbiye etmiş. O Allah'ın terbiyesine bakıyor.
Ne demek Allah terbiye etti? Ya başıma böyle bir olay geldiğinde ve ben Allah'la isem bu olaya ben nasıl bakmalıyım? Eğer böyle dersem, Allah beni terbiye ediyor demektir. Yoksa beni annem, babam -o da bildik yani bilinçleri düzeyinde, bilinçlibilinçsiz- veyahut eşim, arkadaşım, dostum, kardeşim vs. beni terbiye ediyor. Ama beni Allah terbiye ediyor ne demek? Başıma ne gelirse gelsin, kimin eliyle geliyor olursa olsun, ister iyiister kötü, her durumda ben Allah'lıyım ve Allah benim fıtratıma hangi değerleri koymuş ve ben bu değerler üzerinden buna nasıl cevap verdim. İşte o zaman seni Allah terbiye ediyor demektir. O zaman "Rabbim Allah'tır" diyebilirsin.
Yoksa biz her gün Fatiha okuyoruz, "elhamdülillahi rabbil alemin" diyoruz ama bir halde de -yani "elhamdülillahi rabbil alemin" modunda değil- "Rabbim ya annem, ya babam, ya kardeşim, ya işim, ya eşim, ya patronum" falan filan. Nedir? O böyle
davranınca benim de böyle yapasım geliyor. O zaman senin Rabbin kim? O zaman senin Rabbin patronundur, eşindir, arkadaşındır, annendir, babandır, odur budur.
Ne demek peki "Rabbim Allah" demek? Beni Rabbim şekillendirmiş. Benim varlık ve bilincim Rabbimle dolu. Ben onun bana verdiği varlık bilinciyle yaşıyorum. Ben onun benim varlığıma koyduğu değerler üzerinden yaşıyorum diyebilme bilincine biz "Rabbim Allah'tır" bilinci diyoruz. Yoksa "Rabbim Allah'tır" deyip kendimiziinsanların reaksiyonlarının mahkumu gibi hissetmek büyük bir tuzaktır. Neden? Ya bak diyelim ki biri sana -tırnak için, amiyane tabirle- çirkeflik yapıyor. E sen de çirkeflik yapıyorsun. Ne oldu şimdi? Rabbin kimin? Rabbin onun tavrı, onun hali. Biri sana içine düştüğü kuyudan taş atıyor. Sen de "vay bana taş atan sen misin" deyip aynı kuyuya inip onunla kavga ediyorsun. O zaman senin Rabbin kim? Olur mu benim Rabbim Allah -ya bak lafta evet sen öyle zannediyorsun. Ama bak sen kimin tarafından şu an terbiye edildin? Tırnak içinde -hani "mürebbi" diyoruz değil mi eskidilde, yani bir şeyin terbiyesine girmiş. Aslında sen kimin terbiyesine bilinçsiz ve tersinden bir şekilde girmiş oluyorsun? Kabalaşan insanla kabalaşıyorsan, bencil insanla bencilleşiyorsan, beni küçümseyen insanı "ben de küçümserim" diyorsan, o zaman sen kim tarafından terbiye ediliyorsun? Oraya dikkat etmemiz gerekiyor değil mi? Karşındaki bunun farkında değil, senin farkında olman lazım.
Eski Yazılımı Silmeden Yeni Yazılım Yüklenmez
Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti. Dediği gibi -evet Allah razı olsun hepsinden, annem, babam, arkadaşım, kardeşim, artılarıyla eksileriyle davranışlar sergilediler, bilinçli bilinçsiz, bu onların süreci. Diyelim ki onların yapıp ettiklerinden ben de bilinçsiz bir şekilde etkilendim. Peki ben şimdi ne diyorum? Diyorum ki"Rabbim Allah'tır." Bak benim bunun üzerinden yeni bir format atmam gerekiyor kendime. Yani yeni bir yazılım güncellemesi yapmam gerekiyor. Ben o yeni yazılım güncellemesini yapmazsam eski yazılım devam edecek. Peki eski yazılım devam ettiğinde sen yeni bir şey alabilir misin? İstediğin kadar "Rabbim Allah'tır" de, istediğin kadar her gün yüz defa Fatiha oku -yazılım güncellenmemiş ki. Yanlış yazılım fark edilmemiş, temizlenmemiş. Sen eski yazılımın üzerine yeni bir yazılım koyabilir misin? Koyamazsın. Eski yazılımı iptal etmen gerekiyor, yeni bir yazılım koyman gerekiyor.
İşte din aslında budur arkadaşlar. Din sana orijinal ve aslında hakikatte yegane tek olan yazılımı sana öneriyor. Sen de "ben bir dine inanıyorum, ben İslamiyet'e inanıyorum" demekle aslında diyorsun ki: "ben bugüne kadar hasbelkader iyi kötü" -ailen Müslüman da olabilir, Müslüman bir toplumda yaşıyor da olabilirsin zahiren, ama annenin, babanın, eşinin, arkadaşının, kardeşinin bütün tavırları Müslümanca olmayabilir. Bilinçsizliğinden dolayı gaflete düşmüştür, yanlış şeyler yapmıştır. Ve onların tavırlarının senin üzerinde meydana getirdiğiizler vardır. O izleri gözlemlemek durumundasın ve o izleriilahi güncelleme ile temizlemek durumundasın. Bak işte peygamberin yaptığı budur. Bütün peygamberlerin yaptığı budur.
O yüzden Kur'an bu konuda bizi çok defa uyarır. İşte ahiret aleminden bahsedilirken denir ki "siz niye böyle yaptınız?" Onlar derler ki "biz bulunduğumuz toplumu böyle gördük, büyüklerimizden, anne babalarımızdan, atalarımızdan böyle öğrendik." Peki"iyi yapmışsınız" mı diyor Allah? Dedi ki "bak yanlış yapıyorsunuz, ben size böyle demedim ki" diyor. Sen içinde bulunduğun toplumun iyi kötü, doğru yanlış referanslarına tabi oldun, olabilir, ama sana ilahi bir mesaj geliyor ve bu mesaj senin referans alman gereken bir mesaj. Ama sen hem o eski hikayeyi devam ettiriyorsun hem de yeni bir mesaja muhatap olabileceğini düşünüyorsun. Bu prensip olarak mümkün değil. Hani bunu öyle kabul et, öyle olmuyor.
Yani hem ben kendimi -örneğin insanlar benim kıymetimi, tırnak içinde, benim varlık değerimi bilmedikleriiçin kendimi mutsuz hissedeceğim- hem de Kur'an diyecek ki"Allah sizi en güzel kıvamda yarattı ve size ruhundan üfledi." Ben nasıl bu ikisinibirleştirebilirim? Bunlar birleşemez ki. Birisi mutlaka galip gelecek. Hangisi galip gelecek bir düşünün. Eğer dikkat etmezseniz eskisi galip gelecek. Bir yandan Allah size diyecek ki "benim rahmetimden ümit kesmeyiniz." Bir yandan o eski yazılım diyecek ki "kendimden ümidim yok." Bir yandan Allah size diyecek ki "onlar için korku ve hüzün yoktur." Bir yandan sizin o eski hikayeniz diyecek ki "böyle zaman zaman oluyor, böyle içime bir hüzün çöküyor, bir korku geliyor." Tamam, ben sana demiyorum ki gelmesin. Gelince bunu değiştirmen gerekiyor, burayı fark etmen gerekiyor. "Ya bu eski bir şey, hikaye bu, benim bu hikayeyi fark etmem gerekiyor, ikide bir oraya düşüveriyorum, ama fark etmem gerekiyor onu" -çünkü orada eski bir hikayenin izleri var. Eski bir hikaye, yıllarca güncellenmiş, çocukluktan beri geliyor diyelim.
Çocukluk "Ana Vatan" mı, Hapishane mi?
Peki ne yapacağız? Hani Doğan Cüceloğlu gibi "çocukluk benim ana vatanımdır" mı diyeceğiz? O ana vatan her -tırnak içinde söylüyorum- çok berbat, hadi abartarak söyleyelim, çok berbat bir çocukluk geçirmişsem, anne babam çok sağlıksızsa ne olacak? Ana yurdum mu benim çocukluğum? Hapishaneme dönmüş. Hatta ben bazı insanlar da görmüştüm, ihmal edilmiş çocuğun durumu -böyle bir de onu okuyor, ondan da bir üzülüyor, kendini anne babası tarafından ihmal edilmiş hissediyor, bir de onun acısını duyuyor, bir de çocukluğunu da değiştiremiyorsun. Al başına bela.
Düştün belanın içine ve oradan çıkışın diye bir şey de yok. Onu kabul edeceksin, sırtında ömür boyu bir yük olarak taşıyacaksın. Peki Allah böyle mi diyor? Bak Hz. Yusuf örneği. Daha Allah nasıl bir örnek versin? Nasıl bir olay anlatarak sana aslında çocukluk hikayenden özgürleşebileceğini anlatıyor olsun değil mi? O yüzden Allah insanı hakiki anlamda özgürleştirir.
Özgürlük: İstediğini Yapmak Değil, Sahte İsteklerden Kurtulmak
Özgürlük "ben istediğimi yaparım" demek değil. Sen istediğini yapamıyorsun zaten. Sen istediğini yapabildiğini zannediyorsun. Üstelik de o "istediğimi yaparım" dediğin istek sahte bir istek. "Ben istediğim şeyi alırım, neden, sınırsız bir kartım var, işte atıyorum ölen kocamdan büyük para kaldı, milyar dolar kaldı, istediğimi alırım." Sen
özgür mü zannediyorsun kendini? O sana bir şey aldırarak seni mutlu ettiğini sana empoze eden benliğin esiri olduğunun farkında değil misin? Bugün çok insan var değil mi, diyor ki "alışveriş yapınca mutlu hissediyorum." Böyle bir şey olabilir midiyorum kendi kendime. Sonra diyorum ki hep böyle şeyler duyuyorum, hakikaten normal karşılanıyor. "Al, yap, mutlu oluyorum." Ben bir türlü mutlu olamıyorum yani, bir yandan da "maalesef hayat tam istediğim gibi sürmüyor" diyorum. Ve bak, aslında bu ne kadar büyük bir tuzak, ne kadar büyük aldatıcı bir şey. Çünkü bir benlik sana öyle bir hikaye anlatmış: "bak canım mı sıkıldı, git AVM'ye en sevdiğin şeyi al, 5 dakika veya 25 dakika mutluluk yaşayacaksın." Ne bu ya? Bu nasıl bir şey. Kendinibuna inandıracak kadar nasıl varlığını unutuyorsun? Bir alışveriş beni nasıl mutlu edebilir? Böyle bir şey olabilir mi?
Veya başka bir şey: "ben başarıyla tatmin oluyorum" -yani başaramazsan ne olur, felaketin olur. "İnsanlar tarafından sevilince kendimi mutlu hissediyorum." Allah o başka, o kenarda dursun, benim bir hikayem var, ben o hikayeyi ömür boyu devam ettireceğim, o hikayeden bir türlü vazgeçemiyorum -mu diyeceğim, yoksa "evet bu eski bir hikaye, bunun farkındayım, bununla da kavga etmiyorum" mu diyeceğim?
Çünkü kavga etmemi gerektirecek bir varlık değil. Bu sadece bir zan, bir vehme dayanan bir inanç. Bir inanç geliştirmişsin, onu fark etmen gerekiyor. Başka hiçbir şey yapman gerekmiyor. İnsanlar bazen soruyor: "peki ne yapayım hocam" diyor. "Hiçbir şey yapma" diyorum -tırnak için, bunun için hiçbir şey yapma. Git ne yaparsan yap, çalış, oku falan. Ama mutlu olmak için bir şey yapma. Mutlu olmak için yapacağın bir şey yok. Çünkü bizatihi Allah seni mutlu yaratmış.
Mutlu Olmak İçin Değil, Mutlu Olarak Yaşamak
Bakın ayet anlatıyor: Allah'ın dostları için korku ve üzüntü yoktur, onların üzerinde korku ve keder, hüzün yoktur. Öbür ayette de ne diyor? Onlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Ve Allah'ın sözü değişmez. Yani bazen böyle bir müjde veriyorum, bazen müjdeyi kesiyorum -öyle bir şey yok. Allah'ın sözü değişmez diyor. Sen ben neysen ben de senleyim, bu değişmez, bunun bir istisnası yok. İşte hakikimuvaffakiyet, hakiki kurtuluş, hakiki başarı, mutluluk, huzur budur.
Ama sen gidip onu hikaye üzerinden -atıyorum, çocukluğunda bir şey almışsın, mutlu olmuşsun, zannetmişsin ki bir şeye sahip olunca mutluyum. Bak zaten Adem nasıl kandırılmış, şeytan insanı nasıl kandırmış, Allah bunun kopyasını da bize veriyor.
Onu ya geçmişin hikayesine düşürecek ya geleceğin arzularını, ümniyelerini, hayallerini, beklentilerini düşürecek. Dikkat edin, mevcut anda mutlu değiliz. Zihnimiz hep bize şunu diyor: "şöyle olursa mutlu olursun, böyle olursa daha mutlu olursun, şöyle olursa, şu noktaya ulaşırsan" -hep bulunduğun an ve şuurda mutlu olmak gibibir şansın yok. Sürekli sana ileride bir şey olacağı hikayesi var.
O yüzden dikkat edin arkadaşlar, bu bilinç için bir zamana ihtiyacımız yok. Sadece inandığımız yanlış hikayeyiiptal etmeliyiz, o kadar. O zaman öyle huzurlu ve dingin olursun ki, o zaman üniversitede oku veya ne yaparsan yap, mutlu olarak yaparsın, mutlu olmak için yapmazsın. Dikkat edin. Mutlu olarak evlenirsin, mutlu olmak için
evlenmezsin. O yüzden ben kime sorduysam "ne için evleniyorsun" diyor "mutlu olmak için." İçimden diyorum keşke evlenmesin -ama tabii onu diyecek bir salahiyetim var ne de söylesem dinleyecek biri var değil mi? Ama "mutluyum, bir de Allah'a fıtri bir tecellisi var, fıtri bir şey var, mutluyum ve evlenmek istiyorum" -güzel bir şey diyorum, olabilir. "Mutlu olmak için evleniyorum" işin yaşı denir, biraz zor o iş yani. O yüzden hani çok söylenir ya işte "mutlu olursan mutlu olursun evliliğinde, mutsuz olursan filozof olursun." Bu yanlış bir şeydir. Mutlusun ve mutlu olarak evleniyorsun.
Eşinle anlaşamadın, canı ruhu sağ olsun, cennete kadar yolu var dersin, ona göre ilişkini belirlersin ama sen gene mutlusun. Senin için mutsuzluk diye bir şey yok. "Eşin beni mutsuz ediyor" -yanlış bir yerde duruyorsun. Bakın bunu derken de dikkat edin kendinizi suçlamayın. O sahteliği fark edin. "Ya ben nasıl bir varlığım ki, atıyorum, eşim, arkadaşım beni mutsuz edebiliyor" -hani nerede duruyorum, benim varlığım ne yani, eşimden, arkadaşımdan, dostumdan dolayı, onların yaptığı herhangibir şeyden dolayı mutsuz olan nasıl bir şey -bunun Allah'la bir bağı var mı? Mesela bunun Allah'ı var mı? Kesin Allah'a yoktur bu benliğin. Çünkü Allah'ı olsa mutsuz olabilir mi? Allah'ın var ya, değil mi? Eğer hakikaten idrak etse.
Bak, peygamber takip ediliyor, ölüm tehlikesi var, mutsuz değil. Hz. Ebu Bekir biraz hüzünleniyor. "La tahzen" diyor -hüzünlenme, kederlenme, Allah bizimledir. Bu ne demek? O yüzden Allah her an o bilinci hatırlatır, ta ki o tam benim bilincimde karar bulana kadar. Ne zaman bir mutsuzluğu, bir keder, bir kendini kötü hissetme, bir kendini yetersiz hissetme, bir kendiniispat etme -mesela düşün Allah'ın huzurundasın, gidip kendini birilerine ispat etmeye çalışıyorsun, olur mu böyle bir şey? Olmaz değil mi? Şu olmaz. Allah sana nazar ediyor, sen gidip birilerine kendinibeğendirmeye çalışıyorsun -oturmaz değil mi bu? Ama Allah'ı unutursan olabilir. Ama unutmazsan bunu yapamazsın ki.
Sonuç: Ahkâf 13'ün Hatırlattığı
İşte ihlas da budur, iman da budur. Bunu idrak ettiğinde her şey yerli yerine oturur. O yüzden tekrar hatırlatayım: Ahkâf suresi 13. ayet. "Onlar Rabbimiz Allah'tır dediler, ardından da istikamet üzere olmaya devam ettiler. Onların üzerinde ne bir korku, ne bir keder, ne bir üzüntü vardır."
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Yunus Suresi: 62-64. Ayetler (açıkça adıyla anılıyor: "Allah'ı dost edinenlere herhangi bir korku ve üzüntü yoktur... Onlar iman etmiş ve takva içindedirler... Onlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır.") - Ahkâf Suresi: 13. Ayet (açıkça adıyla anılıyor: "Onlar Rabbimiz Allah'tır dediler, ardından istikamet üzere oldular. Onların üzerinde korku ve keder yoktur.") _Not: Konuşmacı hicret olayını anlatırken "İnnallâhe mea'nâ" (Allah bizimledir) ve "la tahzen" (üzülme) ifadelerine de atıfta bulunuyor, ancak bu ifadeler için sure adı veya ayet numarası vermiyor; bu nedenle yukarıdaki listeye dahil edilmemiştir._