Beled Suresi ve Merkezini Bulmak
Kısa Özet
İsmail Acarkan, Beled suresini ayet ayet yorumlayarak insanın kadim öğretilerde bir "şehir" veya "ev" olarak görüldüğünü, Bediüzzaman'ın düzenli- düzensiz ev misalini ve Fil suresindeki Kabe'ye alternatif tapınak kıssasını örnek göstererek insanın kendiiçinde de gerçek merkezinin (Allah) yerine sahte merkezler (ilişkiler, mal, itibar, beklentiler) koyabildiğini anlatıyor. Okyanus-dalga metaforuyla gerçek kendiliğin doğurduğu geçici görünümlerle özdeşleşmenin insanı "boyunduruk" altına soktuğunu, Beled suresindeki "sarp yokuş"un bu boyunduruklardan kurtulmak olduğunu açıklıyor. Hz. Peygamber'in Ebu Süfyan'a verdiği cevap ve Yusuf kıssası üzerinden, merkezini bulan bir insanın beklentisiz, özgür ve mağduriyetsiz yaşayabileceğini; hakiki doyumun ancak Allah ile, "yetimi doyurmak" ayetinin işaret ettiği o içsel yetimliği gidermekle mümkün olduğunu anlatarak sohbeti tamamlıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kabe sembolik olarak "merkezi" temsil eder; insan hayatında bilinci neyin etrafında dönüyorsa (ilişkiler, itibar, kaygılar, beklentiler) onun "tavaf ettiği" ve o şeyin onun sahte merkezi hâline geldiği anlatılıyor.
- Okyanus-dalga metaforuyla, insanın gerçek kendiliğinin (okyanus) doğurduğu geçici görünümleri (dalga, akıntı — yaş, beden, ilişkiler, olaylar) kendisi zannetmesinin, "kendini unutma" hâli olduğu vurgulanıyor.
- Beled suresindeki "sarp yokuş" (boyunduruğu çözmek, yetimi doyurmak), insanın içindeki "kimse beni anlamıyor", "beklentilerim gerçekleşmiyor" gibi hikâyelerden -boyunduruklardan- özgürleşmesi olarak yorumlanıyor; bu özgürleşme ancak kendi kaynağını (Allah) idrak etmekle mümkündür.
Giriş: Beled Suresi ve İnsan–Şehir Metaforu
Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün Kur'an-ı Kerim'deki bir ayetin, Mekke'nin ilk dönemlerinde geldiği rivayet edilen bir ayet bağlamında, insanın gerçek kendiliğini, o kendiliğin unutulması neticesinde insanın kendini hangi bilinç düzeylerine düşürdüğünü ve Kur'an'ın bu konuda insana hatırlattıklarını konuşmaya çalışacağız.
Üzerinde konuşacağımız sure Beled suresi. Beled, şehir demek; Türkçedeki"belediye" kelimesi de buradan geliyor aslında.
İslam geleneğinde insan bir şehre benzetilir; bazı kadim bilgeliklerde de böyledir. Bazen bir şehre, bazen bir şehir içindeki evlere benzetilir. Hatta bir Hristiyan azizi — bir kadın, ismini şu an hatırlamıyorum — "Kutsal Şato" adlı bir eseri vardır; insanı bir şatoya benzetir. Şato dediğimiz, en az birkaç katlı, büyükçe, birçok katı olan bir ev gibi düşünelim. Buna dair aklıma gelen mesela Muhyiddin Arabî'nin bir eserinin adı vardır: "et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Meملeketi'l-İnsâniyye" diye geçer, kısa adı Tedbîrât-ı İlâhiyye'dir. Uzun adı da "insan memleketinde ilahî düzen, ilahî sistem" demek. Orada da insan bir memlekete benzetilir. Bunlar aslında bütün kadim öğretilerde az çok işaret edilen şeylerdir.
Yine buna dair Bediüzzaman'ın bir yerde geçen bir ifadesi vardır. Manevi bir yolculukta bir şehre rast geldiğini söyler ve o şehirde birçok evin olduğunu, farklı farklı evlerden bahseder. Bir ev vardır, dışarısı çok şenlikli, çok şatafatlı; dışarıda insanlar eğleniyor vesaire. Sonra der ki, o evin içine girdim, baktım evin içi bomboş; o evde yapılması gereken hiçbir faaliyet doğru düzgün yapılmıyor. İnsanlar orada başıbozuk,
hiçbir düzen, hiçbir denge, hiçbir verimli faaliyet söz konusu değil. Hatta bir ifadede, o sarayın — o evin — efendisi kapıdaki köpekle oynuyor; yani hiyerarşi tam bozulmuş demek istediği bu. Onu böyle uzunca anlatır. Sonra bir başka saraya denk geldim, baktım diyor, o saray dışarıdan gayet sakin; fazla bir şatafat, bir gürültü patırtı, bir eğlence falan yok, sakin bir ev; kapıda vefalı bir köpek sakince oturuyor, evin kapısının dışında evi gelebilecek tehlikelerden koruyor. Ondan sonra içeriye girdim; farklı katlarında farklı kişiler vardı, her biri kendisine ait, kendine uygun vazifeleriyapıyordu. O evin efendisinin de, onun üzerindeki birinden bazı kelimeler aldığını, sarayın — o evin — düzeni adına bir kısım bilgiler edindiğini ve o evi öylece yönettiğiniifade eder. Sonra der ki, uzun mevzu, oraya girmeyeyim.
Bunu yorumlarken şöyle der: işte o şehir insanlıktır, yaniinsanlığın görüntüsüdür. O şehirde niye bazı evler böyle bazı evler böyle? Der ki, işte bazı evler kâfirlerin, gafillerin, hayatın hakikatiniidrak etmeyen bazı kişilerin evleridir; orada düzen bozulmuş, doğru bir şekilde işlemiyor. Öbür ev ise, öbür bina ise, mümin, Rabbinibilen ve fıtratının bütün imkânlarının farkında olan ve bunları gayet güzel bir şekilde yerli yerinde yöneten kişilerin evidir, der ve meseleyi böyle devam ettirir. O yüzden hani şehir, memleket, ev — bunların hem zahirî anlamları vardır hem de bâtınî anlam ve yorumları da dikkate alınmalıdır, veya dileyen bunu alabilir. Ben de bu ayeti, bu sureyi ne zaman okusam aklıma daha çok bunlar gelir. Burada surenin bazı ayetleriüzerinde daha ayrıntılı durmaya çalışacağız.
"Beldeye Yemin Olsun": Neyin Etrafında Tavaf Ediyoruz?
"Beldeye yemin olsun" diyor Kur'an-ı Kerim'de Allah. Yani bu önemli bir şey; Arap geleneğinde bir şeye yemin ediliyorsa onun kıymeti var demektir, kıymetli bir şeydir o. Tabii ki bu herhalde böyle bir şehir falan değildir; ama tabii ki bu bazen Mekke'ye de işaret ediyor olarak ele alınır. O Mekke sembolik olarak da, mana olarak da bir nevimerkezi temsil eder, ilahî merkeziyeti temsil eder. O yüzden de haçta biz Kâbe'nin etrafında tavaf yaparız. Ama biz şu anda nerede tavaf yapıyoruz? Egolarımızın etrafında; bütün bizim tavafımız benliklerin etrafında oluyor. Arzularımız, korkularımız, beklentilerimiz, hırslarımız, hayatta yaşadığımız olaylar, kendimizi mağdur hissetmemiz, hayatta bir şeye ulaşamamışsak bunun getirdiği mutsuzluk — bizim tavaf ettiğimiz şeyler bunlar oluyor. Eğer yanılıyorsam söyleyin değil mi? Nerede tavaf yapıyorsun? Yani bilincin neyin merkezinde dönüyor? Bunu demek istiyorum.
Zihnimiz neyle meşgul mesela? Neyle meşgulsen onu tavaf ediyorsun; farkına varmadan onu kendine merkez edinmiş oluyorsun.
Mesela diyelim kiinsanlarla ilişkilerinin etrafında dönüyor zihnin — bunu daha sınırlı da ele alabilirsiniz, daha geniş manada da. Hani "bu eşim beni niye sevmiyor veya niye anlamıyor" diye kafanızda sürekli bir hikâye dönebilir. İnsanlarla daha genel anlamda, daha sosyolojik düzeyde, toplumla olan ilişkileriniz zihninizi çok yoruyor olabilir. "Niye kimse beni anlamıyor" diye kafanızda çok önemli bir soru işareti vardır ve zihniniz hep onun etrafında döner. Bu nedir? Aslında farkına varmadan merkezimizin değiştiği anlamına gelir. Veya zihniniz sürekli bu dünyadaki maddi
konforunuzun etrafında dönüyor olabilir, gelecek hakkında çok endişe ve kaygı duyuyor olabilirsiniz. "Bu hayatta kim beni seviyor, kim beni anlıyor" ya da "hayatta niye olamadım, niye hayatta arzu ettiğime ulaşamadım" hikâyesi etrafında dönebilir.
Bakacaksınız siz neyin etrafında dönüyorsunuz; yani zihniniz, bilinciniz neyin etrafında dönüyor. İşte orası, o şey sizin tavaf ettiğiniz yerdir deyim yerindeyse — tırnak içinde, Kâbe'niz yer değiştirmiştir.
Fil Suresi ve Kabe'nin Yerine Konan Sahte Merkez
İşte o, yine Fil suresinde anlatılan o devirde — daha doğrusu peygamberimizin doğmadan evvel mi, tam emin değilim, hicri takvimden elli yıl önce mi, aşağı yukarı — bir Yemen hükümdarı Kâbe'ye karşı alternatif bir yer yapmayı tasarlamış. Demiş ki"bu Kâbe'nin ne üstünlüğü var, niye millet Kâbe'ye gidiyor? Ben çok daha lüks, çok daha etkileyici bir şey yaparım; orası ne ki yani, dört tane duvar, çok da bir şey değil, millet niye oraya gidiyor acaba?" Çok da makul bir şey — tırnak içinde — rasyonel bir mantık yani. Ve Yemen'de böyle şatafatlı bir tapınak inşa ediyor. Fakat kimse oraya rağbet etmiyor — muhtemelen şimdi yapsaydı belki değişebilirdi, o ayrı bir konu — kimse rağbet etmiyor. Kimse rağbet etmeyince işte arada bazı ufak tefek olaylar da gelişiyor; birisi, bir Mekkeli gidip o yeniinşa edilen tapınağı kirletiyor vesaire. Bundan dolayı da "ben de Kâbe'yi yıkacağım" diye bir karar veriyor. İşte o bizim Kur'an'da okuduğumuz Fil suresi; filleriyle gelen bir ordu, o yüzden de o sure Fil suresi adını almış.
Ve o noktada ne yapıyor aslında? Kâbe'yi yıkıp onun yerine Yemen'de inşa ettiğitapınağa insanların gelmesini arzu ediyor; böyle bir planı var. Bu nedir aslında?
Tırnak içinde, onu yıkıp, onu darmadağın edip veya onu unutturup, onun yerine başka bir şeyiinşa ediyor. Şimdi bunu kendi bağlamımızda düşünebiliriz: bireysel olarak benim merkezim nedir? Gerçekten benim merkezimde Allah var mı? Allah'ın varlığı benim merkezim mi? Bunu düşünmeye ihtiyacımız var.
"Peki hocam, Kâbe Allah'ın varlığını mı temsil ediyor?" Kâbe, tamamen sembolik olarak — Allah'ın varlığı demeyelim de — merkeziliğini sembolize ediyor diyebiliriz.
Dolayısıyla varlığını sembolize ediyor diyebiliriz ama bunu tamamen sembolik anlamıyla tanımlamalıyız. Yoksa Allah için zaman, mekân, sınır söz konusu değildir.
O yüzden hac tamamen bir işaretler ibadetidir. Oradaki Arafat bir işarettir, bir şeyiişaret eder; oradaki şeytan taşlama bir şeyiişaret eder; orada Kâbe bir şeyiişaret eder; Makam-ı İbrahim bir şeyiişaret eder. Yoksa çocukça bir algıyla Kâbe'yi Allah'ın evi diye maddi ve zahiri olarak anlarsak, tırnak içinde, zihnimiz putperestçe düşünüyor olur. O bir semboldür ve merkezi, merkezi olanı, hakiki olanı temsil eder; ve her ne onu merkez alırsak, dolayısıyla bu çerçeveden baktığımızda biz kendimize şu soruyu sormalıyız: benim merkezim nedir? Ben neyi merkez olarak algılıyorum?
Merkezin Sembolü Olarak Kabe ve Haccın Hakikati
Bakın bunu düşünsel olarak değil — yani tabii ki merkezimizde, işte bizim aslımız Allah'a bağlı falan diye zihinsel olarak kastetmiyorum bunu. Hepimiz zihinsel olarak
birkaç kelime söyleyebiliriz. Ama şuna dikkat edelim: ben sabah kalktığımda mesela nasıl kalkıyorum? Sabah kalktığımda kalkan kim ve onun merkezinde ne var? Bunu sormaya ihtiyacınız var. Eğer bunu gerçekten ciddi olarak sorabilirsek, o zaman — tırnak içinde söylüyorum — kendiiçimizdeki fil ordusunu da görmüş olacağız.
"Peki hocam, mesela bir insan kendi merkeziniidrak edip Allah'a vardığında Kâbe'ye neden gitsin ki, oraya gitmene gerek yok zaten, Kâbe sana gelir?" Hayır, tamam anladım, fakat bu işin bir de deyim yerindeyse zahirî olarak da bunun yeryüzünde bir işareti olur; zaten "buna gücü yeten" diyor, hacca gitsin. Neye gücü yeten? Kendihakiki merkezinin farkına varan. Sen o hakiki merkezin farkına varırsan, buna gücün yetiyorsa; bu güç maddi bir güç değildir. Cebinde 5-10 bin doların varsa, "bak maddigücün var, gücün de yetiyor" — bir de bizde böyle bir şey var: "hacca niye gitmiyorsun, ya işte falan filan, olur mu, senin gücün yetiyor, 10 bin doların yok mu, 50 bin doların, 100 bin doların yok mu, senin gücün yetiyor" — böyle bir ibadet olabilir mi? "Benim maddi gücüm yetiyor, hacca gidiyorum" böyle mi? Onları onlara bırak, onlara kafanı takma, konumuz da o insanların bilinci değil, çünkü o düşmüş bir bilinçtir. Kimseyi de bu konuda eleştirmiyoruz ama biz bir şeyin hakikatini anlamaya çalışmalıyız. Bir ibadet, işte bugünün parasıyla 5-10 bin doların varsa yapabileceğin bir ibadet mi oluyor? Öbürü gariban, para yok, "her şeyde para abi" diyor, "hacca gitmek bile parayla" diyor mesela değil mi? Oraya kadar gidiyor kafamız. Hâlbukifarkında değiliz ki, hacca gitmek parayla değil. Kimin gücü yeterse gitsin demek, o maddi güç değil; senin bütün geçici ve sınırlı şeylerden bağımsız idrak edebilen, farkındalığı olabilen bir bilince ermendir gücünün yetmesi. Budur gücünün yetmesi.
Ama bilincin sürekli dağılıyorsa — yani gerçekten Allah'ı, her şeyin kaynağı Allah'ı bilirsek huzurlu, mutlu, dingin oluruz; diyorsun bir gün, iki saat sonra kafan paralarla, ilişkilerle, sosyal itibarınla şunu elde etmekle, bunu ele geçirmekle, geçmişte şunu yaşadım bunu yaşadım hikâyeleriyle dolu veriyor — o zaman senin hacca gücün yetmiyor demektir. Biraz daha güçlenmen lazım; bilincini biraz daha merkezileştirmen gerekir. O seni dağıtıveren şeylerden biraz daha sıyrılma konusunda dua etmen, Rabbinden onu talep etmen ve bu konuda da elinden geleni yapabilmen gerekir.
Mesela bir düşün: diyelim ki ölüm vaki oldu; şu anda diyelim ki böyle 7-8 şiddetinde bir deprem — bir deprem yaşadığın zaman bilincin nerede? Nasıl bir bilince sahipsin, nasıl işliyor bilincin? Sonra böyle çok keyifli, çok rahat, mutlu, her istediğin olduğu bir zamana da bak; orada nasıl işliyor? Bütün bunlara bakman gerekir. Her durumda merkezinde Allah var mı, yoksa sadece korktuğun zaman mı var? Sadece uçakta mı dindar oluyorsun, deyim yerindeyse sadece zorlandığın zaman mı Allah aklına geliyor? Bu da tabii ki kötü bir şey değil, güzel bir şey ama bütün zamanlarda, bütün durumlarda merkezimde ne var — mesela bunun en güzel ölçütlerinden biri şudur: beni neyin mutsuz etme gücü var? Buraya bakmalıyım. Beni bir şey mutsuz edebiliyorsa, orada merkezim kaymış demektir; merkezimde bir algı problemi var demektir, yanlış bir merkez edinmişim demektir.
Beni Mutsuz Eden Neyin Gücü Var? Hakiki Saadet
Ben her zaman şunu insanlara hatırlatmaya özen gösteririm: bir şeyden mutsuz oluyorsun ya — bu ne olursa olsun, aklınıza ne gelirse gelsin, neyden dolayı bir mutsuzluk hissin olursa olsun — böyle bir şeyin seni mutsuz etme gücü var mı, gerçekten var mı? İnsan "mutsuzum hocam" diyor, "ne diyeyim, başka bir şey misöyleyeyim?" Tamam, ben de diyorum ki zaten başka bir şey söyleme, gör onu ama.
Bu şey beni niye mutsuz ediyor? Bunun beni mutsuz edebilme gücü var mı gerçekten? Anlatabildim? Yoksa farkına varmadan ben mi onu güçlendirmişim, ben mi böyle bir şeyin benim üzerimde güç kazanmasını sağlamışım acaba? Ne üretmişim mesela mutsuzlukla ilgili?
Sonra da dönüp bak, Ataullah İskenderî ne diyor hikmetlerinde? Diyor ki, Allah'ı bulsan her şeyi bulmuş olursun; onu bulmamışsan bulduğun hiçbir şeyin hakikianlamda kıymeti yoktur. Bediüzzaman ne diyor? Diyor ki bunlar onsuz olamaz. Tabiişimdi diyeceksiniz ki hocam mutlu olan insanlar var; tamam, bir bakalım mutluluğu nerede, ne kadar, neyle ilgili. Bir şeyle ilgiliyse ve o ilgili olduğu şey sınırlı ise, biz ona hakiki mutluluk diyemeyiz. Bakın orada Bediüzzaman "hakiki saadet" diyor. Ne demek hakiki? Hiçbir şeyle bozulmayan, hiçbir şeyin gölgeleyemediği, hiçbir şeyin bozamadığı saadet, hakiki saadettir. Ve hakiki saadet ancak sonsuz ve mutlak olan ile bağlantılıdır. Eğer onu tanıyorsam, onu biliyorsam, bütün dünya bana muhalefet de etse, herkes sırtını çevirse, açlıktan ölecek olsam, kanser olsam, mutsuz olmam.
Ölecek olsam, mutsuz olmam. Neden? Çünkü merkezim çok net; merkezim beden değil, merkezim ilişkilerim değil, merkezim düşünce ve duygular değil, merkezim sosyal itibarım değil, merkezim insanların beni onaylayıp onaylamaması değil — böyle bir merkezim yok.
Epikür Eleştirisi ve Kaynağa Dair İdrak
"Peki hocam, insan bunu yapamaz mı? Benim herhangi bir tanrı inancım yok ama gerçekçi biri olarak bu hayatın geçici olduğunu bilirim." Hepimiz öleceğimizi biliyoruz, çok güzel; bunu bildiğimiz için hiçbir şey bizi üzmeyebilir. Bunu insan başarabilir. Referansı ne? O insanın varlık referansı ne? Çünkü varlığı yok; bugün burada geçiciolarak var. Yoksa o insanın hakiki anlamda saadeti söz konusu olmaz; sadece "üzülmez" diyebiliriz. Evet, üzülmeyebilir, bunu bir ölçüde başarabilir; fakat tırnak içinde suratı asıktır. Veya insanlara şöyle diyebilir en fazla: "dünyada mutlu olacak bir şey yok, üzülecek de bir şey yok." Böyle bir şey olabilir. Var ya, hepimiz ölümden korkuyoruz; diyor ki ölümden korktuğunuza gerek yok, ölüm olmadığı sürece yaşıyorsunuz, öldüğünüzde korkacak bir şey kalmıyor zaten. Tabii, bravo — kimdi o, Epikür müydü? Bravo adama, saçmalamanın dibine vurmuş, tebrik etmek lazım.
"Yaşarken ölüm yok, ölürken de ben yokum" diyor. Peki sen nesin, bu soruya bir cevabını alıversek acaba? Sen nesin? Önce bana onu bir anlat. O zaman ölürken var mısın yok musun? Onu şey yapabiliriz. Ama çok hoş gelen bir cümle değil mi? Bu tam böyle tip yedi kafası; mantıkla bir şeyi çözdüğünü zanneden bir filozof diyelim. Veya "hiçbir şeyi dert etmeyin, çünkü daha ondan hiç kimse kurtulamadı, dert edecek bir şey yok, her şeyi boşverin, yaşayın gidin" — tırnak içinde. Ben Epikür'ün nasıl
öldüğünü merak ediyorum, ilginç bir şey olurdu. Ölümden sonrası önemli bir şey oradaki.
Özetle arkadaşlar, kaynağıma dair idrakim olması gerekiyor. Bir insanın kaynağına dair idraki yoksa, o insan merkezini, kaynağını, kökenini kaybetmiştir. İşte insanın dinden kopmasının insanı götüreceği nihai nokta budur. Ne kalıyor elinde? Kendinibizzat var ve müstakil görmeye çalışıyor: "şu anda varım diyor, yaşıyorum diyor, şu anda kendi kendime varım, bu beden benim, neye sahip olabiliyorsam bu da benim" değil mi? Aslında bunları ne sayesinde söylüyor? Yine Allah'ın ona varlık bilincivermesi sayesinde söylüyor. Bak hiçbir hayvan böyle bir varlık iddiasında bulunmuyor — insanı aşağılamak için söylemiyorum bunu, insanın özel durumunu anlatmak için söylüyorum. Hiçbir hayvan varlık iddiasında bulunmuyor değil mi, krallık taslamıyor; bir ölçüde tabii ki daha mutlular kendi tabiatları içinde. Pekiinsan niye böyle bir şey taslıyor? Niye insanda her şey — tırnak içinde — insanın içinden çıkıyor? Peygamber de insanın içinden çıkıyor, Firavun da insanın içinden çıkıyor, milyonlarca insanı öldüren bir diktatör de oradan çıkıyor, insanların kurtuluşuna veya huzuruna, mutluluğuna hizmet etmeye çalışan, bütün hayatını vakfedebilen bir insan da buradan çıkıyor. Bu insanda bir durum var yani. Tırnak içinde söylüyorum, bu insan basit anlamda evrimsel sürecin bir sonucu olmaması lazım; bu bilinçten bahsediyorum, bu bilinç biyolojik bir evrimin sonucu olamaz. Bende bir sonsuzluk bilinci var; en azından sonsuza dair bir kavram üretebilmişim, bir şeyin sonsuz olabilmesine dair bir fikir, bir hissiyatım var. Niye bu tabiatta insan dışında görünmüyor? Neden böyle bir şey var, bu sonsuzluk bilinci neden var?
İnsanlığın Merkez Kaybı ve Din-Şiddet Sorusu
Peki hocam, bir soru soralım: dünya nüfusu 8 milyar, Hristiyanlar 2,5 milyar, Müslümanlar 2 milyar — gene cennete kim gidecek? Şu anlamda şunu söylemek istiyorum: bu kadar tanrı inancı, ahiret inancı olan bir dünyada neden bu kadar savaşlar var? Birbirine bir zarar veriyor. Madem bu inanç bize iyi bir şey veriyorsa, bu kadar inandığını iddia eden insanlar neden dünyayı cehenneme çeviriyor? İşte dedik ya, merkezlerini kaybetmişler. "Merkezini kaybeden insan, din başarısız olmuş oluyor hocam" — bakın, biz hakiki dinden bahsediyoruz, dinin hakikatinden bahsediyoruz; dinin başarı veya başarısızlığından bahsetmiyoruz. Tırnak içinde, eğer o gözle tanımlarsak, o dinin başarısızlığı değil insanların başarısızlığıdır. Tanrı biliyor, o gönderdiği mesajın insanlara bir faydası olmayacak çoğunlukta; yani burada Allah çoğunluk üzerinden hareket etmediğiiçin böyle bir sorunu yok Allah'ın, bizim zihnimize geliyor bu sorun. Hepimizin zihnine geliyor çünkü o zihin çoğunluk üzerinden düşünüyor. Allah zaten diyor insanların çoğu inanmazlar diyor — tırnak içinde, eğer o Allah'ın nazarında...
"İnanmaktaki kasıt ne hocam?" Bir insan Tanrı'ya inandığını söylüyor işte, Hristiyanlar da söylüyor, Müslümanlar da söylüyor. Yalan söylüyorlar — çok özür dilerim — ama bunlar birbirini öldürüyor. İnanmak değil ki oradaki mesele, yüzeysel olarak "ben Allah'a inanıyorum" değil. İşte ben de bunu anlatmaya çalışıyorum: diyorum ki
inanmak, merkezini bilmektir. Merkezini bilmiyorsan; Müslüman olmuşsun, Hristiyan olmuşsun, Budist olmuşsun, cennete gitmek için bir şeyler yapıyorsun — bazen bu başkalarını öldürmeye kadar gidiyor vs., bunu kastetmiyoruz. Merkezini bilmek, varlığının kaynağının sonsuz ve mutlak olduğunu idrak etmektir. Bunu idrak etmek dindarlıktır. Yoksa peygamber döneminde de insanlar olmuş, öfkesinden dolayı biriniöldürmüş; adam teslim olmuş, "lâ ilâhe illallah" demiş; karşısındaki, tırnak içinde Müslüman, gafletinden dolayı o savaşın gazına gelmiş, öldürmüş. Peygamber ondan ciddi anlamda yüz çeviriyor; hatta o kişi "neredeyse Müslüman olmamdan utandım" diyor deyim yerindeyse, o kadar peygamber ona uyarıda bulunmuş: "sen nasıl bunu yaparsın, sen nasıl ona böyle bir harekette bulunursun?" Hatta diyor ki "o korkusundan etti"; "bizim işimiz onun kalbini yoklamak değil ki, bizim işimiz adam öldürmek değil ki." İslam'ın zaferi, İslam'ın öyle bir zafer anlayışı yok ki; zafer birileriniyenerek olan bir şey değil ki. Birinin kendi kalbini fethetmesi, kendi kalbinin hakikatiniidrak etmesi İslam'ın zaferidir deyim yerindeyse. Zafer diyecekse ona diyeceğiz; yoksa "kâfirleri yok ettik, İslam'ın zaferi" — böyle bir zafer anlayışı yoktur.
O yüzden modernizmin ürettiği birçok soru var, veyahut İslam ülkeleri üzerinden dine dair yorumlar var; bunlar sosyolojik olarak analiz edilebilir, biz bunların içinde değiliz.
Biz hakikiiman nedir ve ben o hakikiimanın neresinde bulunuyorum, buna ihtiyacımız vardır; yoksa öbürü sosyolojik bir olaydır — "dünyada şu kadar İslam ülkesi var, şu kadar Müslüman var, İslam âlemi niye bu kadar ezik veya bozuk" — bu ayrı, bu sosyolojinin ve psikolojinin konusudur, bu dinin konusu değildir. Bir insanın "ben dindarım" demesi, onun gerçekten dindar olduğunu göstermez; bu art niyetliveya kâfir, münafık olduğunu da göstermez. Bir cehalete işaret eder. O yüzden bunlar ince bir ayrım gerektirir; maksadımız toplumu veya sosyolojik anlamda bir analiz yapmak değil. Maksadımız kendimiz üzerinde durmaktır: benim kaynağım, kökenim, merkezim nedir? Benim temel sorum budur. Ve ben bunu gerçekten hayatın içinde nasıl tartabilirim? Mesela bir tanesi, bizi mutsuz eden şey nedir? Beni bir şeyin mutsuz etmesi mümkün olabiliyorsa, oraya bakmam gerekir.
Ve orada şunu düşünmem gerekir: sen Allah'ın huzurunda kabul et kendini, ve mutsuzsun mesela, ne diyeceksin Allah'a? Atıyorum, "annem babam beni sevmiyordu" falan diye mi anlatacaksın Allah'a? "İşte niye mutsuzsun ey kulum, kimse beni umursamıyor, kimse bana hak ettiğim değeri vermiyor" bunu mu anlatacaksın mesela? Bunu söylemek — bak karşında Allah var — bunu söyleyebilir misin? Şuurlu bir insan olarak böyle bir şey söyleyebilir misin? Allah der ki, sen benine zannediyorsun o zaman? Ben senin varlığının kaynağı değil miyim? Senin varlığının kaynağıyım, senin merkezinde ben varım. O zaman "sen beni unutuyorsun" derdi Allah deyim yerindeyse. Ve bu hakikaten öyledir. Unutmuşum ki ben mutsuzum.
Allah'ı hatırlasam mutsuz olabilir miyim? "Allah'ı hatırlamaya çalışıyorum, işte bir Allah var ama gene mutsuzum" — demek ki Allah da beni mutlu edemiyor mu böyle mi diyeceğim? Yoksa benim Allah'a dair idrakimde bir problem var. O yüzden ben Allah'ı hatırladığımı zannettiğimde bile yine mutsuzum.
Bak ne diyor Hazreti Peygamber? Hazreti Bilal-i Habeşi'ye "bir ezan oku, bizirahatlat" diyor. Neyle rahatlayacaksın? Parayla mı, mal mülkle mi, şununla bununla mı, Facebook'ta Instagram'da ne kadar takipçin var bununla mı ferahlayacaksın?
Neyle ferahlayacaksın? Bankadaki paranla mı ferahlayacaksın? "Allahu Ekber" — bununla ferahlayacaksın. Ama biz de hep duyuyoruz "Allahu Ekber" ama hiç ferahladığımız yok. Neden? Çünkü merkezin kaymış; merkezin merkez olmaktan çıkmış, o gerçek merkez değil, o sahte bir merkez. Hani biz gerçekten merkezimiziunuttuğumuzu bilsek onu arayacağız; ama merkezimizi unuttuğumuz gibi bir de onun yerine bir merkez koymuşuz. İşte Fil suresinde onu anlatıyor. Eğer o Yemenli hükümdar Ebrehe başarılı olsaydı, bugün Yemen'de bir yeriinsanlar ziyaret edebilirdideğil mi? Çünkü dikkat edin, şeytan aldatmak için hiçbir şeyi boş bırakmaz; bir yerin hakikatini unutturmak istiyorsa, bir şeyin hakikatini unutturmak istiyorsa, onun yerine sahtesini koymak zorundadır. Mesela ne diyoruz? "Sahte benlik" diyoruz değil mi, çünkü sahte bir benlik üretiliyor. Ben kendimi kaybettim; o zaman ararsın, "ben kendimdeyim" diyorsun. Neden? Çünkü onun yerine sahte bir benlik konmuş; varlığını unutmuşsun, yerine sahte bir varlık koymuşsun — ne o, işte ailem, sevdiklerim, ilişkilerim. Bak, bir varlık, sahte bir varlık konmuş oraya. O yüzden şeytanın o konudaki aldatmacasını çok iyi keşfetmeye ihtiyacımız var. Eğer onu çok iyi keşfedemezseniz, işte Kâbe'de şeytan taşlarsınız, o da size güler yani — tırnak içinde — çünkü şeytanı tanımıyorsunuzdur, şeytan kalplerinizde tur atıyordur ama şeytanı iyi tanımadığınız için bir taraftan şeytanı taşlıyor gibi olursunuz.
Hani bir zamanlar "1980'de biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda" deniyordu ya; sen şeytanı taşlarsın ama şeytan senin kalbinde iktidardadır. Sen "Allahu Ekber" dersin, tekbir getirirsin ama içinde şeytan senin üzerinde "en büyük"tür, sana tahakküm eder. Çünkü onu tanımamışsın. İşte onu tanımaya ihtiyacımız var.
Beled Suresi: Yemin ve İnsanın Kalbi
Evet, Beled suresini okuyacaktım, onu okuyalım. Ne dedik? "Bu beldeye, yani bu yere and olsun." Bunu tabii ki dediğim gibi Mekke olarak da zahiri olarak tefsir edebiliriz; daha manevi ve ruhani yorumu da insandır — insandır, hatta insanın kalbidir. İnsanın kalbi kutsal bir beldedir. Hatta dediğim gibi o Hristiyan azizesi olan kadın, "içimizdeki şato" diyerek aslında işte o, gerçekten Allah'ın evi olan, deyim yerindeyse Allah'ın mabedi olan kalbine işaret eder. O kalbi her türlü geçici, sınırlı olan şeyden temizlemekten bahseder.
İkinci ayet, literal anlamı "doğurana ve doğurduğuna da yemin olsun." Doğurana ve doğurduğuna. Bunu da — tırnak içinde söylüyorum, zahirî yorumuna girmiyorum, daha bâtınî ve ruhani yorumu noktasından bakarsak — gerçek kendilik izafi benlikler doğurur. Ve onun doğurduğu şeyleriiyi tanımalısınız; doğurduğu şeyler kötü değildir ama onların nereden doğduğunu iyi keşfetmeniz gerekir. Aslında bizim gerçek kendiliğimiz zamansız, mekânsız, sınırsızdır; sonsuz bir öz varlığımız var. Fakat bazen neyi doğurur? Sınırlılığı doğurur. Bu aslında bir deneyimdir. Mesela ne diyoruz? "Ben 58 yaşında erkek, şu şehirde doğmuş biriyim" — bak ne oldu, o
sınırsız benlik sınırlı bir şey doğurdu. Bu büsbütün yanlış bir şey mi? Hayır, burada bir sınırlılığa dair geçici bir açılım var. Ama sen buna inanırsan, yani bunu asli öz varlığın olarak algılarsan, doğuranı unutur, doğrulana odaklanır ve onu kendin zannedersen ne olur? Film bitmiştir.
Okyanus Metaforu: Doğuran ve Doğurulan
Ne diyoruz bugün kendimize? "Kimsin sen, bana biraz kendimi tanıt anlat" dediğinizde, bütün hikâyelerimiz doğduğumuzdan bugüne kadarki hikâyemiz olarak geçiyor değil mi? Aslında bunlar nedir? Bunlar o hakiki öz varlığın doğurduklarıdır aslında. Bunu şuna da benzetebilirsiniz, biraz daha anlaşılması için: mesela bir okyanus düşünün. Okyanus neler doğurur zaman zaman? Mesela akıntılar doğurur değil mi, okyanusta akıntılar olur. Başka ne olur? Okyanusta dalgalar olur. Bakın, okyanus akıntı ve dalga doğurur, değil mi? Doğuran kim? Okyanus. Ne doğuruyor? Akıntı ve dalga. Peki bu akıntı ve dalga esas mıdır, yoksa onun doğurduğu geçici bir görünüm müdür? Şimdi eğer bunu unutursanız, zihniniz dalgalara ve akıntıya kapılır ve kendinizi o akıntı ve dalga olarak algılarsınız. Mesela sonra da dersiniz ki "ya ihtiyarladık da zor iş abi, ya ihtiyarladık biz" falan, "kimse artık bize itibar etmiyor" falan dersin mesela. Hâlbuki nedir o? O geçici bir görünümdür.
Bakın, gerçek kendilik olmadan bunlar doğamaz. Şöyle düşünün: okyanus olmasa akıntı ve dalga oluşur mu? Olmaz değil mi, onlar sayesinde doğuyor. Ama sen o doğan şeylere kendini referanslarsan, kendini onlar zannedersen — "falan tarihte dünyaya geldik, anam bu, babam bu, milliyetim bu, biz böyleyiz, şöyleyiz, bunu da başaramadım, hayatta bir türlü istediğim gibi bir noktaya ulaşamadım" — sankiulaşmasan batacaksın gibi. Bu şey gibi: Atlas Okyanusu'nda veya büyük okyanusta bir dalga böyle söze gelmiş, "ben niye daha fazla kabaramıyorum" falan diyor mesela. "Abi" derler, "bir su iç falan, kendine gel; sen okyanussun." Sen kendinidalga zannedip o dalga üzerinden "niye öbür dalgadan daha büyük değilim" değil mi, bizde olmuyor mu bazen? "Niye onun gibi değilim, Allah buna vermiş, neyi varmış da vermiş" falan filan — sen okyanus olduğunu unutmuşsun.
Kendini parayla pulla, "işte o evlenmiş, bu boşanmış, bunun çocuğu var bunun yok, işte ben bir türlü kafalayacak bir insan bulamadım" — bununla kafayı yersin. Neden? Çünkü doğuranı da bilmiyorsun, doğrulan şeyi de doğru tanımlayamamışsın. Bunlar senin dünya hayatındaki bilinç düzeylerindir. Ama sen doğuranı unutmuşsun; senin sonsuz ve sınırsız, Allah'la var olan, Allah'la tam olarak var olan bir varlığın var, bu varlığı unutmuşsun. Bunun doğurduğu şeyleri kendin zannediyorsun, bunun doğurduğu — tırnak içinde — yaşam serüvenini varlığın zannediyorsun. Yani kendinibir dalgaya indirgemişsin, kendini bir akıntıya indirgemişsin. "Ya biz eskiden nasıl akıntıydık bir görecektin ama falan, işte bir zaman ne tsunami dalgası sahibiydik falan, şimdi böyle dümdüz, hiç şey yok, bir kabarabilme, bir yükselme yok" desen ne derler? "Bu okyanus olduğunu unutmuş" derler değil mi? İşte bizim pozisyonumuz da bu. O yüzden doğurana ve doğrulana dikkat etmek lazım. Bir şeyin doğrulması sıkıntı değil, değil mi? Mesela denizde, okyanusta dalgalar oluyor, ne güzel, sonra diniyor;
bir akıntı oluyor, bazen kilometrelerce sürüyor değil mi — Golf Stream akıntısı var, diyelim ki Afrika'nın bir yerinden bir akıntı çıkıyor, ta İngiltere kıyılarına kadar gidiyor değil mi. Ama sonra akıntı gidiyor, okyanus okyanus kalıyor. Peki sen şimdi kendine sor: okyanus musun, akıntı mısın, okyanus musun, dalga mısın? "Hayatım" deyince aklına ne geliyor — hayatım Allah'ın Hay isminin bir tecellisidir, yoksa "benim hayatım" ne? Sen sor, ne ben anlatayım. Sen yanlış bir yerde; merkezin kaymış.
Ebrehe, mü'Ebrehe — vız gelir; senin içinde öyle Ebrehe'ler var ki senin içindekiKâbe'yi dümdüz etmiş, haberin bile yok. Yani dümdüz ettiğinden de haberin yok. Acı tarafı bu hepimiz için: merkezimizin, bizim bilinç düzeyimizde dümdüz edildiğinden haberimiz yok. Ebrehe gelmiş, filleriyle yıkmış yakmış, dümdüz etmiş, bizim haberimiz yok. Biz sahte bir merkez üzerinden "ya benim ne acılarım var, benim ne dertlerim var, benim ne var, anlatsam roman olur" — zaten bir roman olur, başka bir şey olmaz. Çünkü sen yanlış bir yerde duruyorsun; anlattıkların romandan başka bir şey olmaz. Ama sen, "ben Allah'la varım, Allah'la kaimim" — Allah kendine ait olan bir şeyi öldürür mü? Allah kendine ait olan bir şeye "bu fanidir" der mi? Onunla olan bağını idrak ediyorsun. Her şey fanidir, onun vechi hariç. Senin Allah'a dair bir bağ bilincin var mı? O bağ bilincin olduğunda bu fani olabilir mi? Mümkün değil. Ama sen kendini "şu zaman geldim, işte bedenim böyle" — bir kilo veriyorsun, "kilo verdim çok şükür" diyorsun; iki kilo alıyorsun, "Allah kahretsin bu kiloları nasıl vereceğim" diyorsun. Dikkat et, nerede dönüyor bilincin, zihnin nerede dönüyor? Benim bir arkadaşım var, Allah selamet etsin, ne zaman beni görse "ya zayıflamışsın ya kilo almışsın" başka bir şey yok. Bundan rahatsız değilim, yanlış anlaşılmasın; ama bir insanın bilinci biraz farklı olması lazım değil mi? Her baktığın insanın kilosuyla meşgul oluyor zihnin. Daha doğrusu o zihin seni bunlarla meşgul ediyor ve sen ona aldanıyorsun. Sen neredesin, varlığın ne, varlığın nerede, hangi bilinçtesin? Buraya dikkat etmen gerekmiyor mu?
İki Göz, Bir Dil, İki Dudak: İki Yol
Evet, "doğuran ve doğrulan şeye" — ayetin literal anlamı bu. "Ve validin ve mâ veled." Burayı hızlı geçeceğim, asıl üzerinde durmak istediğim bir ayet var: "Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve bir çift dudak. Ve ona iki yolu da göstermedik mi?" Yanisen gerçek öz varlık bilincinde mi olacaksın, yoksa onun geçici görünümleri düzeyinde mi olacaksın? Sen kimsin, sen nesin, kendini bilmek nedir, kendin nesin?
Sana iki yol gösterdik: ya aslını hatırla, ya o asıldan doğan şeylere odaklan. Nesin sen? Bir bak bakalım. O yüzden hep hatırlatıyorum, "sen kimsin" denildiği zaman, bir gözünüzü kapatın, aklınıza ne geliyor? Sen kimsin? Aklınıza bir şeyler gelebilir: işte yaşınız, kilonuz, ilişkileriniz, anne babanız, sosyal hayatınız, size yapılanlar, yapılmayanlar, elde edebildikleriniz, edemedikleriniz, sahip olabildikleriniz, olamadıklarınız, insanların size yaptığı haklı tutumlar, haksız tutumlar falan — bir bakın, gelenlerden kaçmayın. Bunlar nedir? Bunlar doğrulan şeylerdir. Ama dikkat edin, bunlara "ben" dediğiniz an okyanus bilinciniz gitti demektir; öz bilinciniz gittidemektir.
"Ben çok şanssızım." Sen hakikaten çok şanssızsın çünkü kendini unutmuşsun; şanssızlığın yaşadığın olaydan kaynaklanmıyor. Ama biz neye "ben şanssızım" diyoruz — yaşadığımız bir olaya. "İnsanlardan bir hayır görmedim, atıyorum beş evlilik yaptım, kadın erkek fark etmez, şu kadınlardan bir hayır görmedim veya şu adamlardan bir hayır görmedim" — abi sen nerede duruyorsun, sen ne yedin ne içtin, nasıl bir kafa bu, sen kendini böyle mi algılıyorsun? "Hayatta istediğim hiçbir hedefe ulaşamadım" — varsın ulaşamamış olayım; ya Allah'ın hedefi sensin! Sen de gidip kendi kendine bir hedef arıyorsun; Allah'ın hedefi sensin. "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diyor Allah — Allah'ın hedefisin sen. Sen gidip kendi kendine hedef arıyorsun, sonra da diyorsun ki "hedefime ulaşamadım." Sen Allah'ın gözbebeğisin; birinin gözüne girmek istiyorsun. Sen Allah'ın gözbebeğisin, birinin gözüne girmeye çalışıyorsun; en büyük hakkı elde etmişsin — Allah'ın varlığıyla var olma hakkı.
Diyorsun ki "benim tek taş pırlanta hakkım yok mu?" Veya kadın erkek fark etmez, "benim şuna hakkım yok mu, benim bir Mercedes'e binme hakkım yok mu abi?" diyor. Vallahi bence yok. Ama bu, o şeyin çok kıymetli olduğundan ya da sen o kıymeti taşımadığın için değil. Sen bir Mercedes'i mi hak ettiğini düşünüyorsun, bu kadar mı? Algı çapın, varlık bilincin bu kadar mı?
Bakın bunlar çok ciddi noktalardır ama biz o kadar bu noktada kuşatılmışız kihiçbirimize garip gelmiyor: "benim tek taş hakkım yok mu, yok abi, Mercedes hakkım yok mu, yok, birinin beni sevmesini hak etmiyor muyum, yok abi, hak etmiyorsun" — çünkü seni Allah seviyor. Bundan daha büyük bir hak mı arıyorsun? Güneş var; sen diyorsun ki "benim bir muma sahip olma hakkım yok mu?" Ya gözünü aç, güneş seniaydınlatıyor; sen diyorsun ki "benim bir mumu sahiplenmeye hakkım yok mu, bir mum elde etmeye hakkım yok mu, bir muma da mı hakkım yok" diyorsun. Bunun gibiaslında bizim durumumuz.
Sen Kimsin? Doğrulan Şeylerle Özdeşleşmek
Evet, tamamlıyorum. İşte iki yol budur: ya gerçek kendilik, ya da o gerçek kendiliğin geçici görünümlerini gerçek zannetmek. İki yol budur. O metafor üzerinden söylersek: sen okyanus musun, yoksa dalga veya akıntı mısın? Bak okyanusta dalga ve akıntı oluyor, bunlar okyanusun doğurduklarıdır, onlar da doğurulanlardır. Ama sen onlar mısın, yoksa okyanus musun? Tabii zahiren, ben burada dünya sahnesinde bunca yıldır yaşıyorum, bedenim, kullandığım beden bu, cinsiyet bu, işte insanlarla olan ilişkilerimdeki sosyal sürecim bu vs. — bunlar doğrulan bazı şeylerdir. Geldikleri gibiyine gidecekler. Bir akıntı gelir, bir işlev görür, bir süreç yaşar, sonra o akıntı tekrar nereye döner? Okyanusa döner. Ama sen kendini dalga zannedersen, "biz bir zamanlar neydik yani, işte ihtiyarladık, bak köpeklere şey olduk, maskara olduk" — öyle mi diyeceksin? Tabii eğer kendini öyle zannedersen öyle demekten başka bir yolun yoktur; çocukları evlendirirsin, en son dersin işte böyle dıldızlak yalnız kalırsın — böyle mi diyeceksin? Yoksa "ben Rabbimin bana bu dünyada gösterdiği bir hayat sahifesini yaşadım, Rabbime sonsuz şükürler olsun, elimden geldiğince fıtratıma uygun davranmaya çalıştım, günahımın da farkındayım, Rabbimden af ve istiğfar diliyorum ve Rabbime dönüyorum; ölüm geldi, elhamdülillah, terhis tezkeresi" mi
diyeceksin? Yoksa öyle Epikür gibi üçkağıtçılık yapmaya gerek yok, lafla hakikat bulunmaz. Ben de öyle çok güzel laflar söyleyebilirim: "atıyorum bir sevgilin mi seniterk etti, sen daha iyilerine layıksın, hadi koçum" dersin — kendini kandırmanın yolu mu yok, istediğin kadarı var. Ama hakikate temas eden bir şey mi? Yok yani. Sen ölmeden evvelki hayatını bana anlat — ölmeden evvel var mıydın, bana onu söyle. "Yaşarken ölüm yok, ölürken ben yokum" — oğlum, sen zaten yoksun zaten, geçmiş olsun yani. "Peki hocam orada neyi kastediyor?" Cehaleti kastediyor, başka bir şey değil. Hayatı sorgulayan bir insan bu insanlar; yanlış bir yerden sorgularsan o sorgulama sayılmaz.
Belki o şunu demek istiyor: yani bu dünyadaki üzüntüye değmez, özlen zaten; malı edinemediğini bence sizinkini söylüyor. Bak orada "gününü gün et" diyor — böyle bir şey demiyor, çünkü ben okudum, diyor ki bu üzüldüklerinizi farklı bir lisandan anlatıyor; sonuçta ölümden korkmayın, ölüm bir hakikat, gelip sizi bulacak; bunu korksak da ne olacak, hepimiz öleceğimizi biliyoruz. Peki şimdi bir insan hakikatinde olarak bir Mercedes'e binmek isteyemez mi? Yok bence; işte bütün Alman vatandaşları biliyor, neden biz binemiyoruz? Tamam, o Alman vatandaşları; ben hakikatin vatandaşıyım, ben hakikatin sahibi olarak da — peygamberimiz deveye bindi, en iyi deveye. Ben de bir Mercedes'e binmek isteyebilirim, ki zaten bütün insanlar binebilir. Bir şeyi anlamaya ihtiyacımız var: konu Mercedes değildir, tek taş pırlanta da değildir, bunlar değildir. Konu, kendi hakikatinin farkında mısın değil misin? Orayı tam anlamaya ihtiyacımız var; orayı iyi anlamazsak, "Mercedes'im olunca çok mutlu olurum, olmayınca üzülürüm" — birileri o zaman bizi sömürüyor, bizim üzerimizden Mercedes'e biniyor, en iyi evlerde saraylarda oturuyor, o zaman biz pasif yaşayalım — peki ben böyle bir şey dedim mi? Biz de izlemeyiz demiyorum ki, ama o anlatırken bir bütünlük olarak olmaz.
Şimdi bakın, buradakiinsanlar en iyi yerde oturmak, en iyi araca binmek isterler, gerçekçi olalım. İstemekte sıkıntı yok ama onu ben de biliyorum; eline geçmediğinde mutsuzsan, rahatsız oluyorsan — "şöyle hocam, birileri onu gasp ediyorsa, kapitalist bir dünyada binlerce insanın hakkını sömürüp en yüksekte yaşıyorsa, biz bunlara karşı ne yapmalıyız?" Ne yapmalısın? Hazreti Peygamber gibi, önce 12-13 sene kendini bilmek üzerinde çalışmalısın, tamam mı? Bak peygamber bunları nasıl alt edeceğiz — hatta birileri gelmiş peygambere şunu sormuş: "ya Resûlallah, dua et, biz çok baskı görüyoruz" — bu Mekke'de gerçekleşiyor — "dua et, biz çok baskı, işkence, şunu bunu görüyoruz, dua et, kurtulalım." Şimdi burada — hâşâ — HazretiPeygamber "çekin siz" demiyor, "işte daha fazla azap çekin, cennette şunu bulacaksınız" da demiyor. Sadece şunu diyor: bakın, siz acele ediyorsunuz. Pekineyin acelesi o? Şu: siz kendinizi bilirseniz, gerçek kendiniziidrak ederseniz, bu yapılan baskılara, işkencelere, haksızlıklara, kapitalist sömürüye daha farklı bakarsınız. Bu daha farklı bakarsınız, ya "iyi yapıyorlar, daha fazla yapsınlar" anlamında değil; onun da ne olduğunu anlarsınız ama kendinizin de ne olduğunu anlarsınız. Biz bu dünyada tabii ki adaleti sağlamaya çalışırız, bırakın bir insanın baskı zulüm görmesini, bu dünyada bir hayvanın bile ayağına bir zarar gelmemesini
isteriz. Ama şunu ayırt ederiz: kendini tanımayan insan, bu dünyanın sultanı da olsa, beş para etmez. Bunu kastediyoruz, başka bir şey değil.
Hepimiz şimdi buradan kalkacağız, evlerimize gideceğiz, sıcacık evlerimizde. Ben 58-59 yaşında oldum, ilk defa bu ülkede insanlar — ben rahatsız oluyorum, sokakta yatıyor insanlar. Ya bunlara duyarsız kalmak zaten merkezin kaymış olması demek. Bunları analiz edebiliriz; bunların siyasi, psikolojik, sosyolojik analizini yapabiliriz, bu ayrı bir konudur; ama tabii ki onun da elimizden ne kadar geliyorsa gayretini gösteririz. Ama merkezimizi kaçırdığımız zaman oradan bir yere varamayız.
"Hocam, sizin söylediklerinizden şu anlaşılıyor: insanoğlu merkezini kaybetmiş ki bu kadar zulüm var." Doğal olarak, evet, doğru. Kimse kendini merkezde görmesin. "Yani kimseyle uğraşma, sadece kendinle ilgilen mi?" Yok, ben kendimle tabii kiilgileneceğim, evet.
Sarp Yokuş: Boyunduruktan Kurtulmak
Ayeti devam ettirelim, tamamlayalım. Anladık değil mi aslında, o iki yol nedir: iki yol, gerçek kendilik mi, sahte kendilik mi? "O sarp yokuşa tırmanmayı denemedi." Bilir misin o sarp yokuş nedir? Şimdi bakın, sahte benlik böyle kendi mecrasında gitmek ister; biraz gerçek kendiliği bilmek, idrak etmek, o farkındalıkla ilgili konuşulduğu zaman ilk insanın aklına gelen nedir — burada da çoğumuz dillendiriyoruz değil mi — "abi çok zor, işte o sarp yokuş nedir bilir misin, işte o çok zor" diyen, o benliğin kat etmek istemediği yol. O ona sarp geliyor: "ya çok zor abi diyor, çok zor, güzel anlatıyorsun ama çok zor." Bunu ona dedirten ne? Sahte benlik. Neyi sarp yokuş olarak görüyor? Çünkü bak, aslında o sarp yokuş, o benliğe göredir; aslında gerçek yol dümdüz bir yoldur, çok rahat bir yoldur, sarp bir yokuş değildir o. O gözle bakanın gözünde o sarp bir yokuştur, zorlu bir yokuş.
"Onun ne olduğunu bilir misin" diyor. "Fekke rakabe" diyor, yani bir boyunduruğu çözmektir. Çoğunlukla buna böyle "köleleri azat etmek" falan denir ama biz kelimenin orijinaline ve literal anlamına bakarak daha geniş bir anlam dünyasına geçebiliriz.
Nedir boyunduruğa alınmış olan şey, kim boyundurukta, değil mi? Şimdi desem ki"siz bir boyunduruk altındasınız" — "ne alakası var hocam, hepimiz özgürüz değil mi?" Hayır. Veya özgürlüğümüzü kısıtlayan şeyin — işte atıyorum annem babam, onlar bana şöyle diyorlar böyle diyorlar, veyahut patronum şöyle diyor — biz kafamız böyle algılıyor, yani boyunduruğu böyle algılıyoruz. Hâlbuki boyunduruk senin içindeki bir hikâyedir. Sen o hikâyeden dolayı bir boyunduruk altındasın. Mesela "kimse beni anlamıyor" diyorsun; bu bir boyunduruktur. Ne zaman bundan kurtulacaksın? "İstediğim hiçbir şey olmuyor" — bu bir boyunduruktur. Ne zaman bu boyunduruktan kurtulacaksın? Sürekliiçeride bir şey diyor ki "istediğin bir şey olmuyor"; istediğin bazı şeyler oluyor ama çok şey de olmuyor. Ve bu seni ne yapıyor? Kasıyor, sıkıyor, sıkıyor ve sıkıyor. Peki sen bu boyunduruktan nasıl kurtulacaksın, ne zaman kurtulacaksın, bu boyunduruğu ne zaman çözeceksin?
"Ailem beni hiç anlamadı" — bu boyunduruğu ne zaman çözeceksin? "Benianlamayan anama da babama da sonsuz rahmet olsun" — ne zaman diyeceksin
bunu gönülden böyle? "Allah hepsinden razı olsun, hiç beni anlamadılar, ne kadar da ilginç bir durumdu" — bunu ne zaman diyebileceksin? Bunu o boyunduruktan kurtulduğun zaman diyebilirsin. Yoksa ömrün boyunca "ailem beni anlamadı, arkadaşım beni anlamadı, eşim beni anlamadı, bu dünyada vefa görmedim" dersin.
Bir gün bir arkadaş dedi ki, "ya İsmail Bey, bu dünyada vefa kalmamış" dedi. "Olabilir, bilmiyorum" dedim, "çok araştırmadım. Ama dedim, sende var mı yok mu?" Zihnin seni dışarıda "vefalı insan var mı yok mu"ya götürmüş; sök bu boyunduruğu, bırak bu boyunduruktan kurtul. "Valla bilmiyorum vefalı insan var mı yok mu diye, varsa vardır yoksa yoktur; ama elhamdülillah ben Rabbime vefalıyım. Rabbimin yarattığı kullara vefalı olmaya — benim işim bu. Yoksa kim vefalı, valla incelemedim, o kadar da merakım yok." Bunun böyle bir boyunduruğun altına girmeye de ihtiyacım yok. Veya beklenti boyunduruğu: bir ömür boyunca acaba ne tür beklentilerimiz var, beklentin gerçekleşmiyor, bu sefer mutsuzluk boyunduruğuna giriyorsun. "İstediğim hiçbir şey olmadı, ümidim de kalmadı" — bu boyunduruğu dağıt. İşte sarp yokuş budur. O sarp yokuşu aştığın zaman bu boyunduruklardan kurtulursun ve o zaman gerçek kendiniidrak edersin; işte o zaman özgür bir insan olarak mücadele edersin.
Hz. Peygamber ve Ebu Süfyan: Gerçek Özgürlük Örneği
İşte Hz. Peygamber gibi. Ebu Süfyan ona der ki, "ya sen niye böyle fazla gürültü çıkarıyorsun? Yani biz Mercedes'lere biniyoruz diye, biz buranın iktidarını ele geçirmişiz, bir oligarşi kurmuşuz diye mi rahatsız oluyorsun? Canın sağ olsun, birbirimizi yememize gerek yok; sen gel, sen akıllı adamsın, biz aramızda anlaşırız.
Evlenmek istediğin bir kadın varsa, biz saygı duyulan insanlarız, onu isteriz evlendiririz. Böyle bir derdin mi var? Sana ne istiyorsun söyle, çözelim bunu" diyor.
Akıllı adam Ebu Süfyan, gerçekten akıllı bir adam; çünkü kafası o kadar basıyor, o kadar aklı var. "Bu adam niye kırk yıldır tanıdığımız adam niye bizimle böyle problemli bir hale geldi, niye böyle Mekke ikiye bölündü, bu ikiliği kaldıralım, bu adam ne istiyor olabilir" diyor, aklına bunlar geliyor. "İşte sana güzel bir araba, o günün Mercedes'i, veya en hoşuna giden bir eş, veyahut böyle canın iktidar sahibi mi olmak istiyor, ben de bir imza attım, bir kararname çıkardım, ne biçim muktedirim, herkes beni dinlemek zorunda, mesela böyle bir iktidar arzun mu var? Sen de bizim bu Mekke oligarşimize ortak ol, sıkıntı yok" diyor. Bekliyor bir şey; üçünden biri olabilir, ya da üçü bir arada da olabilir, ama üçünden birini de tercih edebilir. Bekliyor, bekliyor. Hatta meşhurdur o çağrıda; işte bu Ebu Talip amcası konuşuyor HazretiPeygamberle. Peygamber, kendini bilen biri olarak, kendi merkezinde bir insan olarak, o meşhur cevabı veriyor: "bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben bu hakikat davasından vazgeçmem" diyor. Bunu ona dedirten nedir? Bunu ona dedirten hakikate dair idrakidir, kendinin merkezine dair idrakidir.
İnsanlar zannediyorlar ki peygamber Mekke'ye hâkim olmak istemiş. Bak işte Mekke fethediliyor, peygamber haccını yapıyor ve ellerini açıp diyor ki "ya Rabbi, ben bu insanlara senin bana verdiğin mesajı tebliğ ettim, işte onlar da şahit, şahit misiniz?" diyor. "Şahidiz" diyorlar. Artık kul Rabbine dönmek istiyor; "senin gibi yeni emekli
olduk, biraz emekliliğin tadını çıkaralım" demiyor. Neden? Çünkü tavafı onlar değil.
Neyi tavaf ediyor peygamber, merkezinde ne var? İşte bu hakikat var. O yüzden bizim, bizi esir eden, bize dert, problem, beklenti, mutsuzluk, gerilim oluşturan bu boyunduruklardan kurtulmaya ihtiyacımız var. Ve bu ayet bize bunu anlatıyor. Bak diyor, bu sana sarp yokuş gibi geliyor ya, "bak çok zor" diyorsun ya — mesela beklentimden vazgeçmek çok zor diyorsun; bak sana bunun zor olduğunu gösteren kim, sana bu çok zor diyen kim, onu gör; onu fark edersen ve o boyunduruktan kurtulursan, görürsün ki en düzgün yol, en düz yol hakikat yoluymuş. "İnsanlar bana teşekkür etmiyor, takdir etmiyor, insan kalmamış, ne teşekkür kalmış ne takdir" — abibu boyunduruktan bir kurtul ya, bak ne kadar oluyorsun; ama "kimse teşekkür etmiyor, kimse takdir etmiyor, kimse kıymetini bilmiyor" ve sen zannediyorsun ki ben doğru yoldayım. Bir şeyi kaçırmışsın, merkezi kaçırmışsın. İnsanlar teşekkür etmiş, etmemiş — hepsinden razı olsun. Benim gerçek ilişkim Allah ile, gerçek alışverişim Allah ile. İnsanlar teşekkür etmiş, Allah razı olsun; etmemiş, onlardan da, o durumlarından da razı olsun, onların alanı. Ben niye bunu dert edeyim, niye boynumda böyle bir boyunduruk olsun, niye dünyada gerçekleşmeyen bir beklentimden dolayı mutsuz olayım? Hepsini feda ediyorum. Bu seni özgürleştirir, bu seni gerçek anlamda kulluğa götürür.
Evet, bitiriyorum, uzattığım farkındayım. O bir boyunduruğu kurtarmaktır; bir köleliğideyim yerindeyse özgürleştirmektir. Ama bu dışarıda köle değil. Biz şimdi diyoruz kikölelik kalkmış — bak bakalım kalkmış mı? Gerçek anlamda kölelik kalkmış mı?
Herkes ne alabileceğiyle, ne almak istediğiyle, ne alamadığıyla, bununla meşgul.
Çocuk iPhone alamadığı için mutsuz — bu kölelik değil mi? İnternet kapansa mutsuzsun — bu kölelik değil mi? Anlaşılmaya kölesin, kabul edilmeye kölesin, takdir edilmeye kölesin, fark edilmeye kölesin; sonra diyoruz ki kölelik kalkmış — buyurun.
"Hocam, bizde bize öğretilen de, Kur'an ve Sünnet'te Rabbimiz bizi Peygamber Efendimiz ve Yusuf kıssasıyla eğitirken diyor ki hem kendi boyunduruğunuzdan kurtulun hem de karşıdakinin boyunduruğundan." Diyor ki, "ya kardeşlerim, bugün bana yaptıklarınızı unuttum" diyor — yani kendi boyunduruğundan kurtulduğu gibi, Peygamber Efendimiz de aynı şekilde Mekke'yi fethettiği zaman diyor ki "ben Yusuf kardeşim gibiyim size" — yani ben kurtuldum, sizin bana yaptığınız eziyetten. Aynen: yani sizin yaptığınız şeyler benim varlığımda herhangi bir daralma, bir sıkışma meydana getirmedi ama siz kıskançlığınız yüzünden, gereksiz şekilde çekememezliğiniz yüzünden kendi hayatınızı daralttınız. Siz de bundan özgürleşin, Rabbinize istiğfar edin, siz de özgürleşin. "Zalim kardeşinize yardımcı olun" diyor.
Nasıl yardımcı olacağız? Onların zulmünü engelleyerek, onlara anlatarak, onlara örnek olarak. Yani onların aslında en başta da kendi nefislerine zulmettiğini görmesigerekir; çünkü başkasına zulmetmek için önce kendine zulmetmiş olman gerekir.
Kendine zulmetmeden, kendi hakikatiniidrak etmekten iyice uzaklaşmadan nasıl o kadar cinayetiişleyebilir değil mi? Bırak Müslüman olmayı, Hristiyan olmayı, Yahudiolmayı; ortalama bir aklı, vicdanı, ortalama bir bilinci olan bir insan bunu yapmaz değil mi? Demek ki ne kadar uzaklaşmış ki, ne kadar kendine zulmetmiş ki bu kadar
zulüm yapıyor. O yüzden bir düşünür der ki "zalimde kıyılanı da gör" — aslında o zalim dediğin adam veya kişi, kendine kıymış en başta. O yüzden bu hakikat çok kıymetlidir ve bizim önce özgürleşmemiz gerekir. O yüzden işte peygamber insanların özgürleşmesine hizmet etmiştir. Nasıl? Hani peygamberde insanlar şunu görmüştür: "ya bu adamın derdi bizimle değil"; bu adamın böyle iktidar olma, para sahibi olma, bir şeyi elde etme derdi yok.
Yetimi Doyurmak: Hakiki Doyumun Kaynağı
Muktedir olma — öyle bir derdi yok yani. Ki bunu nerede gösteriyor? İyice görsünler diye. Huneyn savaşından sonra büyük ganimetler elde ediliyor; onların çoğunu Mekke'de yeni Müslüman olan kişilere veriyor, Ensar'a vermiyor — o da ayrı bir mevzu, orada da Ensar'ı bir derece daha manevi olarak yükseltiyor. Yani aslında ne diyor oradaki Mekkeliler? "Siz zannediyordunuz ki ben para istiyorum. Muhammed kimdir, Abdullah'ın yetimidir, bir şeye sahip olmak istiyor, içinde bir şey ukde kalmış, travması var garibanın hâşâ, onu gidermeye mi çalışıyor zannediyorsunuz?" Ama tabii ki psikolojik olarak hayata bakarsanız öyle zannedersiniz. O merkezini bulmuş; merkeziniidrak eden bir insanda travma mı olur? Merkezini bulmuş bir insanın ne türlü ego hikâyesi olacak, ve onu gösteriyor onlara; çünkü onların da kurtulması lazım aslında, ama kendi adlarına kurtulması lazım ve onun en güzel örnekliğini temsil ediyor. Eyvallah.
Ve burada bir daha ifade ediyor, onunla bitireyim: "onu doyurmaktır" diyor — yaniihtiyacı olanı doyurmaktır. Yani diyor, bir yetimi — biz bunu zahiri olarak da algılıyoruz, o da yanlış değil, yetimi fakir fukarayı doyur; ama "en büyük yetim sensin." Bir arif şöyle diyor: "hakikatiidrak ettiğimde, Rabbim bana hakikatiidrak ettirdiğinde, insanları yetimler suretinde gördüm" diyor. Ne demek? Allah'la bağımızı unutmuşuz. Nedir yetim? İşte annesinden veya babasından kopmuş değil mi, onu kaybetmiş — bu zahiri yetim. Sen — tırnak içinde — hakiki yetimsin; o yetimi doyur diyor. O yetim neyle doyacak? "Biri beni sevsin" ile mi doyar, "biri beni anlasın" ile midoyar, "insanlar beni takdir etsin" ile mi doyar, "başarılı olacağım, insanlara kendimiispat edeceğim" ile mi doyar? Allah'la doyar. O yetim ancak öyle doyar, o yetim ancak öyle mutmain olur. Ama sen sürekli ona — hani bazen çocuklar olur ya, böyle ağlarlar, susar susar, anne baba bir oyuncak verir, ondan sonra yine ağlamaya başlar, yine bir oyuncak verir — sana ne gerekiyor der, başka bir oyuncak mı gerekiyor der? Nefsimiz de bize bunu yapmıyor mu? Sürekli oyuncaklarımız değişiyor. Sen yetim olduğunu unutuyorsun.
"Ben yetimlere yardım ediyorum" — en baş yetim sensin. Önce o yetimliği gider; Allah ile doy, Allah ile mutmain ol, o zaman o yetimlik gidecek, o zaman mutmain olacaksın. Hani geçenlerde dedim ya, mutlu olmak için evlenmeyeceksin, mutlu olduğun için evleneceksin. Kendiniiyi hissetmek için ticaret yapmayacaksın, kendiniiyi hissettiğin için ticaret yapacaksın. "Ticaret yapıp bak kazandım, bak kendimiispat ettim, bak iş böyle yapılır, para böyle kazanılır" — bunun için ticaret yapmayacağım; ben Allah'la mutmainim, o mutmainlikle de en güzel şekilde bir ticaret yapacağım, o
ticaretten kazandığımı da bana verdiği meşru rızık dışında onu kardeşlerimle paylaşacağım. "Bak adam zengin, benim ondan zengin olmam lazım; bir milyar doları varmış, niye benim 750 milyonum olsun" — sen yetimsin, senin içinde bir boşluk var.
Bir milyar doları olanın da boşluğu var; öbürü de bir trilyon doları olana bakıyor. Yetimlik bitmiyor ki, silsile hâlinde devam ediyor. Her birimizin farklı yönde bir yetimliğivar.
Kapanış: Yetimlik ve Allah'la Doymak
Ama Allah ne diyor? Diyor ki, sana iki yol gösterdik: ya kaynağını bil, ya da kendini şu veya bu şekilde bir fani varlık olarak tanımla. O zaman yetimsin, o yetimliği hiçbir şey gideremez; sadece tırnak içinde yetimin başını okşarsın, biraz rahatlar, o kadar. Bir şeye sahip olursun, "çok iyi" dersin, "oh ne güzel" — ama yetimlik bitmiyor ki. Neden?
Çünkü o yetimlik neden oluşmuş? Allah'ı unuttuğumuz için, onunla olan aramızdakibağı unuttuğumuz için. Bu, "ben Allah'a inanıyorum" — bu değil yani. Allah senin varlığının merkezinde; onu idrak ettiğin zaman o yetimlik ortadan kalkar. Onu unuttuğun için zaten bu yetimlik var.
Evet, kısaca Beled Suresi böyle.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Beled Suresi: 1 ("Beldeye yemin olsun" — açıkça okunmuş ve yorumlanmıştır) - Beled Suresi: 2-3 ("Doğurana ve doğurduğuna da yemin olsun" — açıkça okunmuş ve yorumlanmıştır) - Beled Suresi: 8-9 ("Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve bir çift dudak" — açıkça okunmuş ve yorumlanmıştır) - Beled Suresi: 10 ("Ve ona iki yolu da göstermedik mi?" — açıkça okunmuş ve yorumlanmıştır) - Beled Suresi: 11-13 ("O sarp yokuşa tırmanmayı denemedi... fekke rakabe: bir boyunduruğu çözmektir" — açıkça okunmuş ve yorumlanmıştır) - Beled Suresi: 14-15 ("Onu doyurmaktır... bir yetimi" — açıkça okunmuş ve yorumlanmıştır) - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" ifadesi — içerik olarak Bakara Suresi 30. ayetle örtüşüyor olabilir, ancak konuşmacı sure adı veya numara belirtmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: münafığın affedilmeyeceğine dair "insanların çoğu inanmaz" ifadesi ve Hz. Yusuf'un kardeşlerine "bugün size kınama yok" demesine dair atıf — konuşmacı Yusuf kıssasını isimle anmış ancak ayet numarası vermemiştir (editör notu). - Fil Suresi (isim olarak açıkça anılmış, olay özetlenmiştir; ancak ayet numarası verilmemiştir — editör notu)