İmtihan Bela Musibet Kavramları ve Rağmen Ahlakı

Kısa Özet

Sohbet, günlük dilde "hep imtihan yaşıyorum" şeklinde olumsuz bir yüke bürünen "bela" (imtihan) kavramının Kur'an'daki kök anlamının bir şeyle karşılaşmak ve etkileşmek olduğunu anlatıyor. İnsanın melekler gibi otomatik iyiye programlı ya da doğuştan kötü olmadığı, tercih imkânına sahip bir varlık olduğu; karşılaştığı olayların (korku, açlık, mal-evlat kaybı, vefasızlık, haksızlık) kendisini değil ona verdiği tepkinin önemli olduğu; Hz. Yusuf, Hz. Muhammed ve Bediüzzaman örnekleriyle "rağmen davranabilme" bilincinin ve sabrın (sabit kadem olmanın) Allah ile mümkün olduğu işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İmtihan olarak çevrilen "bela" kelimesi aslında "karşılaşma ve etkileşim" anlamına gelir; mesele neyle karşılaştığın değil, karşılaştığın şeye nasıl karşılık verdiğindir.
  • İnsan melekler gibi otomatik iyiye programlı değildir ama kötülükle çok içli dışlı olursa kötülük onda otomatik hale gelebilir; bu otomatizmadan çıkma imkânı her zaman vardır.
  • Sabır, tahammül/dişini sıkmak değil, "sabit kadem olmak"tır ve ancak Allah ile mümkündür; nefisle sadece bir yere kadar tahammül edilir, sonra patlar.

İmtihan, Bela, Musibet, Fitne: Anlam Kaymasına Uğrayan Kavramlar

Evet, hoş geldiniz. Böyle birkaç defa önemli bulduğum bir konu üzerinde konuştuk ders dışında birkaç arkadaşlar. Onu böyle bir ders olarak yapma kanaati hasıl oldu. O konu da şu: bizim toplumda çok kullanılan ama biraz anlam kaymasına uğramış bazı kavramlar var. İşte imtihan kavramı. Mesela Kur'an'da tam bir "imtihan" gibi bir şey değil de "bela" kavramı var. Türkçe'ye "bela" diye bir şey -yani böyle "Allah belanı

versin" ne dönmüş de, o anlamda bir kelime değil bu. Türkçe'ye böyle bir anlam kaymasına uğrayarak girmiş. "Bela" kökünden gelen bir kelime. Ondan sonra bununla bağlantılı musibet kavramı var, veya anlam örgüsü açısından birbirleriyle bağlantılı oldukları düşünülebiliyor. Yaniimtihan, bela, musibet, fitne gibi kavramlar var ve bunlar biraz doğru anlaşılmıyor. Buna biraz değinelim istedim.

Mesela insanlarda çok yoğun bir şekilde "sürekliimtihanlardan geçiyorum, sürekliimtihanlar başıma geliyor, hep imtihan hep imtihan" gibi -tırnak içinde- sanki Allah bir rahatlık vermiyormuş gibi, insana sürekli başa bir imtihandır geliyor gibi bir şeyimiz var. İmtihan deyince böyle boğazımız sıkılmış gibi bir hissiyatımız oluyor, "imtihan üstüne imtihan" gibi bir kanaatimiz var. Halbuki aslında imtihan çok önemli, çok anlamlı, çok derinlikli bir kavram.

Bela Kelimesinin Kökü: Karşılaşma ve Etkileşim

İmtihan diye çevirdiğimiz kelime, "bela" kelimesi, Kur'an'da 35-40'a yakın yerde geçer. " َلَمَع" -sizi, ne diyelim, işte o kavrama maruz bırakıyoruz, ta kihanginiz güzel amelde bulunacak. Aslında bu ne demek? Aslında sizin içinizde var olan güzel bir şey var, aslında onu ortaya çıkarmak maksadıyla o şey başımıza geliyor deyim yerindeyse. Veya işte fitne kavramı veya musibet kavramı -biraz bunları açmaya çalışacağız.

Dediğim gibi Kur'an'da bu "bela" kavramıyla ilgili geçen kelime büyük oranda meallerde "imtihan, denemek" tarzında kullanılıyor. Benim semantik anlamı üzerinden çıkardığım şey, bir şeyle karşılaşmak, bir şeyle etkileşmek temeline dayanıyor aslında. Kavram biraz buna dayanıyor. Bir şeyle karşılaşıyorsunuz -böyle hani şey gibi bir karşılaşma değil ama. Hani diyelim ki bir sokakta siz giderken biri geliyor, kaldırımda karşılaşıyorsunuz, veya o geçiyor siz geçiyorsunuz gibi değil. Bir şeyle etkileşim barındıran bir karşılaşmadan bahsediyoruz. Yani o şeyi yok sayamazsınız, o şeyi görmezden gelemezsiniz, o şeyle mutlaka bir etkileşim yaşıyorsunuz.

Mesela Araplar, yolculuk ve o yolculuğun içinde yaşanan durumlar ifade edilirken bu kelimeyi kullanıyorlar. Veyahut bir kişinin bir yolculuk yapması neticesinde yaşadığı süreçler ile ilgiliifade ediliyor. Veya bir elbisenin yıpranması -neden? İşte elbise sürekli giyiliyor ve sürekli bir etkileşim yaşıyor değil mi? Kirleniyor, temizleniyor vesaire, bir etkileşim var. Aslında kelimeyi böyle anlamak ve anlamlandırmak daha sağlıklı olur.

İnsan Nasıl Bir Varlıktır? Otomatik Değil, Tercih Eden Bir Varlık

Peki niye karşılaştırıyor? Biraz ayette bir şey ifade ediliyor, bir nokta var: "hanginiz daha güzel eylemde bulunacak?" Aslında buradan öncelikle şuna işaret etmemiz gerekiyor: insan nasıl bir varlıktır? Yaniinsan otomatik bir varlık mıdır, tamamen otomatik bir şekilde işleyen bir varlık mıdır? Yoksa daha farklı bir varlık mıdır?

İnsan aslında çok ilginç bir varlık. Ne açıdan ilginç? Mesela melekler gibi tamamen her şeyi Allah'ın mutlak emri altında işleyen bir mahiyette değil. Çünkü melekler -

tırnak içinde- Allah'a muhalif davranamazlar, öyle bir işletim sistemleri yok, Allah'a muhalif bir pozisyon almıyorlar, öyle bir imkan yok onlarda. Pekiinsan kötüye midönük bir varlık? Hani bazen tartışılır bu: insanın fıtratı kötü müdür, insan aslen kötü bir varlık mıdır? Mesela bazı insanların yüzünden -deriz ya- "kötülük okunuyor" diyeceğimiz bazı insanlar bile bazen görüyoruz değil mi? Veya iyilik adına hiçbir şey kalmamış gibi olan insanlar var.

Pekiinsan nasıl bir varlık? İnsan dediğimiz varlığın geneline, bütününe baktığımızda mesela peygamberler var en başta, evliyalar var, kamil insanlar var, arifler var, bilgeler var, bir toplum için en büyük fedakarlığı yapanlar var değil mi? Böyle bir ilginç -insanları toplayalım dediğimizde çok karışık bir şeyle karşılaşıyoruz değil mi? Bir tarafa peygamberleri koyarsak, öbür ucunda da Firavunları, zalimleri, canileri, yakıp yıkanları, ortadan kaldırmak için zarar vermek için aklına türlü türlü fenalıklar gelen insanlar var. O zaman şunu anlamalıyız değil mi, eğer bunu görüyorsak: insan bir şey konusunda veya bir şeyler konusunda kendisine kısmen de olsa bir irade verilmiş, bir tercih etme imkanı verilmiş bir varlık. Böyle bir varlıksın sen. Dolayısıyla -tırnak içinde söylüyorum- kendini otomatik pilota bağlayamazsın.

Hani hep söylerim ya, peygamberler de öyle değildir. Allah peygamberleri otomatik pilota bağlamış ve hiç yanlış yapamazlar, öyle bir şey yok. Onlar için de yanlış yapma ihtimali vardır. Ama yanlış yaptıklarında kendilerine hatırlatılır, o ayrı bir konudur.

Dolayısıyla kendimizi otomatik bir şekilde iyiliğe de programlayamayız, otomatik bir şekilde kötülüğe de programlayamayız. Ama eğer kötülükle çok fazla içli dışlı olursak, o zaman bizde sürekli kötülük işleyebilir. Bir nevi otomatik olarak zihnimiz -atıyorum- sürekli bencil, hırslı, büyüklenen, sürekli kendini daha üstün göstermeye çalışan, sürekli öne çıkıp kendini hayranlık duyulur bir hale sokmak isteyen, her durumda öne çıkayım arzusu içinde olan bir kişiye dönüşebilir. Bir nevi otomatik bir negativiteye bürünebilir. Neden? Çünkü sürekli o kalıbı kendinde icra ediyordur. Ve mesela böyle -atıyorum- şu olduğunda sürekliinat eder, derler ki o insan için "bu insan çok inatçı", bir inat damarına bir bastın mı -Allah korusun- "Nuh der peygamber demez" derler. Nedir? Onda bir kısım şeyler, yanlış, olumsuz şeyler otomatik hale gelmiştir.

Buraya da dikkat etmemiz gerekir ve bu önemli bir noktadır: iyiliği otomatize edemezsiniz ama kötülük -tırnak içinde- otomatik hale bürünebilir. Ama o otomatizmadan çıkma imkanınız vardır. Dolayısıyla insan bu iki ucu -deyim yerindeyse- kendinde barındıran, dolayısıyla en iyiile en kötüyü tercih edebilecek bir varlık. Aslında insanın -tırnak içinde- ahlakiliği, özgürlüğü, sorumluluğu, aslında hepsiburadan geliyor. Bu yüzden ahlaki bir konumumuz var. Neden? Çünkü çok bencil de davranabilirsin, fedakar da davranabilirsin, affedici de davranabilirsin, tamamen intikamcı da davranabilirsin. O yüzden burada senin tercihine bağlı olan bir durum söz konusu oluyor. Dolayısıyla burada ahlaki olmak veya olmamak durumu ortaya çıkıyor.

Kötülük Neden Var? Kötülüğü Yaratmak mı, Tercih İmkanı mı?

Eğer otomatik olsaydık mesela biz diyebilir miyiz melekler hakkında "çok ahlaklıdırlar"? Böyle bir kavram yok. Onlar Allah'ın emrettiği üzere iyilik, doğruluk ve güzellik üzere faaliyet gösterirler. Ama mesela meleklerin ahlakiliğinden bahsedemeyiz. Dolayısıyla insan dediğimiz varlık -bunu ifade ederken şunu da düşünebilirsiniz- "işte çok insan Allah kötülüğü niye yarattı" mevzusu da aslında bu biraz önce bahsettiğim konuyu iyi anlarsak biraz yerine oturur. Şimdi böyle bir varlık dolayısıyla nisbi olarak kötülüğe de meyledebilir. Dolayısıyla bazen sabrımız taşıyor mu, veya kendimizi çok zayıf hissedip "ya Allah niye kötülüğü yarattı, keşke yaratmasaydı" gibi bir arzumuz olabiliyor. O zaman şunu demek istiyorsun sen: insan diye bir varlık yaratılmasın istiyorsun aslında, bu o demeye gelir.

Halbuki Allah insan denen bir varlığı da yaratmayı dilemiş. Allah'ın yaratma sonsuzluğunda insan denen bir varlık da var. Onun sonsuz ilminin sonsuz imkanları içinde insan denen bir varlığın da yaratılma imkanı var. Dolayısıyla bu söz konusu olduğunda kötülüğe de açık bir tarafı olacak. Çünkü iyiyi tercih edebildiği gibi kötüyü de tercih edecek. Kötüyü tercih ettiğinde Allah kafasına gökten bir şey indirmiyor.

Çünkü o zaman onu tercih etme imkanını elinden almış olursun. Birileri diyordu ya, "bize günah işleme özgürlüğü tanımıyor" diye böyle bir söylem vardı siyasette -neyse konumuz o değil. Allah insana kötülük yapabilme imkanı -tırnak içinde- vermiş ve bu imkanı kullandığında da kötülüğe yol açıyoruz, kötülüğü ortaya çıkaran bir işlev görüyoruz. Dolayısıyla bunu böyle anlamalıyız.

Karşılaşmanın Amacı: Hanginiz Daha Güzel Amel Edecek?

Peki konumuza dönersek: konumuz imtihan diye çevrilen kavramdı. O kavram aslında ne anlama geliyor demiştik? Bir şeyle karşılaşma ve etkileşim. Bizde o ikipotansiyel var ve o iki potansiyelin bir süreç içinde keskinleşmesi gerekiyor. Yani ya iyiye doğru keskinleşeceksin ya kötüye doğru keskinleşeceksin. Bahsettiğimiz o ayettekiifade o. Hani bir laf var ya, "sınanmadığın günahın masumu değilsin" diyorlar değil mi? Tırnak içinde bir şeyle karşılaşacaksın ki -mesela diyelim ki yolda bir para bulacaksın, birisi düşürmüş- orada içinde ne olacak? "Ya ben bunu sahibini arayıp bulayım mı, yoksa içimden 'sahibi var mı, kimse yok, hadi o zaman benimdir' diye bunu cebime mi atayım ya da kaybetmişse ne yapayım, ben buldum, ben alırım, ne güzel de keyif çatarım mı diyorsun" yoksa "ya yok bu benim değil, bunu biri düşürmüş, ihtiyacı var veya yok o ayrı bir konu ama bu benim değil, ona ait bir şey, dolayısıyla ben bunu sahibine ulaştırmaya çalışayım mı" diyorsun? Bakın orada ne oluyor? O potansiyel imkan oraya veya oraya, yaniiyiye veya kötüye doğru keskinleşiyor.

Sizi bir şeylerle karşılaştırıyoruz, etkileştiriyoruz, ta ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak. Yani kim o iyi tarafını, o iyi potansiyelini tercih edip onu açığa çıkaracak, onda derinleşecek, onda varlık ve bilincini tahkim edecek, güçlendirecek. Dolayısıyla hayatta biz birçok şeyle karşılaşırız. Karşılaştığımız şeyler bizde bir değerlendirme, bir yorum, bir analiz oluşturur. İşte o değerlendirme, yorum ve analiz sana aittir.

Nasıl Karşıladığın, Neyle Karşılaştığından Önemlidir

Ama dikkat edin biz hep kafamızda hangiimtihanla karşılaştığımıza odaklanıyoruz.

Halbuki neyle karşılaştığın değil, nasıl karşıladığındır önemli olan. Ve Kur'an buna işaret eder. Sen bunu nasıl karşılıyorsun? "Ben seni bir kısım olaylarla, durumlarla karşılaştırıyorum, sen bunları nasıl karşılıyorsun?" İşte dikkat etmemiz gereken ana nokta burasıdır. Mesela bencil bir insanla etkileştiriyorum, haksızlık yapan bir insanla etkileştiriyorum -işte Hz. Yusuf gibi değil mi, hep hatırlatıyoruz- bencil, hırslı, haset duyan kardeşlerle karşılaştırıyoruz, haksızlık yapmayı düşünen kişilerle karşılaştırıyoruz. İyilerle de karşılaştırıyoruz, sadece kötü değil, her şeyle karşılaştırıyoruz. Adil bir yargıçla da karşılaştırıyoruz, adil olmayan, haksızlık yapan, para için rüşvet alıp hakkı ve adaleti tercih edeceğine başka bir şeyi tercih eden bir hakimle de karşılaşabiliyorsun. Dürüst biriyle de, dürüst olmayan biriyle de karşılaşabiliyorsun. Sana karşı ters biriyle de, sana karşı doğal, uyumlu, pozitif davranan bir insanla da karşılaşabiliyorsun.

Hz. Yusuf ve Kardeşleri: Kötülüğü Kötülükle Karşılamamak

Ve bütün bu karşılaşma ve etkileşimler sende bir şeyi ortaya çıkarıyor. Bazen iyiyiortaya çıkarıyorsun, bazen kötüyü ortaya çıkarıyorsun. Bazen diyorsun ki "sen benimle inatlaşırsan ben de seninle inatlaşırım, sen bana değer vermezsen ben de sana değer vermem, sen beni aramazsan ben seni hiç aramam." Ne yapıyoruz mesela? Bir negatif bir şeyle karşılaşıyorsun veya eksik olan bir şeyle karşılaşıyorsun, sen de aynı reaksiyonu vermeye gidiyorsun. Şunu düşünmüyorsun o anda: bana hangisi yakışır? Orada ona bakmıyorsun. Orada bir hikaye dönüyor: "o bana böyle mi yaptı, ben de ona şöyle yapacağım" diye. Hani bir film vardı değil mi, "kremer kremere karşı" -kötülük kötülüğe karşı yani.

Halbuki Allah senin pozisyonunu ne şekilde tanımlamıştı? Böyle mi tanımlamış? Böyle tanımlamamış. Kötülüğü en güzel şekilde sav demiş, kötülükle en güzel şekilde mücadele et, en güzel şekilde karşıla. Bu, biri sana sürekli haksızlık yapsın "tabii kiefendim sağ olun efendim iyi yapıyorsunuz efendim" anlamında bir şey değil. Kendihakkını hukukunu koruyabilirsin. Ama onun yaptığı yanlışı aynı yanlışla cevap vermek durumunda değilsin. "O beni yok sayıyor" -o beni yok sayabilir, ben onu yok saymıyorum, çünkü o var, Allah onu var etmiş. Ben onu nasıl yok sayıyorum? O beniyok sayıyor, bu ona ait bir alan. O tercihini yanlış bir yerde, yanlış istikamette yapıyor. Belki yarın kararını değiştirecek.

Ama dikkat edin, biz öyle bir etkiyle karşılaştığımızda onunla bir etkileşim içine giriyoruz değil mi? İçimizde bir şey diyor ki "sen de ona öyle yap, sen de ona öyle davran, ağzının payını ver, o sana öyle mi dedi, senin dilin mi yok, sen de söyle" değil mi? Gelebilir bu insana ve bazen de geliyor. Pekiinsanın burada fonksiyonu ne?

Allah niye bu ayetleri bize yolluyor, niye "sizi şununla şununla karşılaştıracağız" diyor?

Bir ayetin sonunda diyor ki, sizi açlıkla, hoşunuza giden ticaretinizin zayıflamasıyla, eşlerinizle, çocuklarınızla, kendinize mal ettiğiniz şeylerle ilgili olarak bir karşılaştırma ve etkileşimde kılacağız sizi. Ayet devam ediyor: "sabredenleri müjdele." Ne demek?

Bakın orayı da yanlış anlıyoruz. Sabretmeyi böyle tahammül, dişini sıkma, "buraya kadar gelecek sonra patlıyorsun" -sabır bu bizde. Böyle bir şey sabır değil aslında.

*Sabır: Sabit Kadem Olmak*

Sabır, doğru ve fıtri noktada dayanıklı olmak demektir. Fıtri, hakiki, doğru, gerçekçi bir noktada dayanıklı olmaktır. Orada "sabit kadem" der eskiler, orada sapasağlam durabilmektir.

Hz. Muhammed'in Ebu Cehil'in Oğluyla İmtihanı

Birisi seni yıllarca görmezden gelmiş, ama sen hiç onu asla görmezden gelmiyorsun. Bak Ebu Cehil'in oğlu 20 yıl peygamberi can düşmanı gibi, nerede öldürürüm diye türlü türlü hesaplar yapmış. Peki peygamber ne yapıyor? "Bu beni öldürmeye çalışıyor 20 yıldır, ben de onun bir fırsatını bulursam ona gösteririm ben" diye bir hikayenin içine mi girmiş? Hayır. Kendi fıtratının doğasında kalmış. Eğer saldırıya veya bir haksızlığa uğrarsa haksızlığı gidermek için elinden geleni yapıyor ama birilerine karşı öfke, nefret, düşmanlık -yok. Böyle bir şey duymamış, ama onu yok etmeye çalışan insanlar vardı. Şimdi siz düşünün, sürekli sizi öldürmeye çalışan, hayatının baş amacı olarak sizi yok etmek olan insanlarla dolu bir dünyada yaşıyorsunuz, nasıl olurdunuz? Bir düşünün. Biz bazen ikiinsan bize hoşnutsuz bir tavır sergiliyor, biraz böyle tepkisel davranıyor diye renkten renge giriyoruz. Ama dikkat edin, peygamberde hiçbir zaman böyle bir öfke, nefret, düşmanlık -"elime geçerse boğazlamak istiyorum, bir kaşık suda boğmak istiyorum" gibi bir şey yok.

Neden yok? Çünkü tercihini o tarafta değil öbür tarafta kullanmış. O yüzden dikkat edin, karşılaştığımız ve etkileştiğimiz şeyler bizde ya bir yanlışı düzeltmeye hizmet eder, ya da fıtratınızda var olan doğru, iyi ve güzel bir değeri ortaya çıkarmaya hizmet eder. Mesela Taif'te taşlandığında peygamberde ne ortaya çıkmış? İnsanların o yanlışı yaparken aslında gaflet içinde oldukları -"ya Rabbi onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar." Dolayısıyla "ben ne yaptıklarını bilmeyen bu insanlara karşı ben de ne yaptığını bilmeyen bir insan gibi mi davranayım? Yok. Ben onların affına, onların hakikati bulmalarına, onların kendi fıtratlarını idrak etmelerine dair bir dua mı edeyim?" Bunda mı olgun ve fıtri bir yaklaşım sergileyeyim diye kendine sormuş ve onu tercih etmiş.

Ama dikkat edin, bize bırakın böyle fiziksel olarak taş atmayı, birisi bizim hakkımızda bir laf söylemiş, ne kadar içerliyoruz -"bana mı dedi, sana demiş, ben ona gösteririm, ben onun için neler yaptım, bundan sonra hiçbir şey yapmayacağım" -bak ne oldu, hikaye tam bir negativiteye döndü. Halbuki Allah seni niye bir karşılaşma ve etkileşime sokuyor? Seni tertemiz, tamamen o iyilik, güzellik, hakikat üzere sabit, bilinçli bir farkındalıkla, sabit bir hale getirmeye çalışıyor. Ve sende eğilim olarak veya imkan olarak var olan kötülük durumuna karşı bilinçli bir farkındalıkla uzak tutmak için bununla karşılaşıyor. Sen diyorsun ki "bencillik bana göre değil, inatlaşmak bana göre değil, kibirlenmek bana göre değil." Karşındaki çok kibirleniyor, olabilir, ama kibir bana yakışmaz. Ama var mı potansiyel? Tabii ki var. Yani dedik ya insan ikiimkana

da müsait ve eğilimli bir şekilde yaratılmış ve tercih etme bilinciyle mücehhez kılınmış.

O zaman dikkat edin, benim başıma gelen olaylar beni bir farkındalığa götürüyor. Mesela diyelim kiişte maddi bir eksiklikle karşılaşıyorum, değil mi? Kur'an buna açlık diyor. Açlık sadece fiziksel açlık değil. Mesela bir şey istiyorum ama olmuyor. Bunu nasıl algılıyorsun, nasıl karşılıyorsun? Ömür boyu böyle suratını asıp "işte insanın da hiç istedikleri olmuyor" gibi bir hikayenin içine mi düşüyorsun? Yoksa "ya Rabbibunlar dünya hayatının geçici metasıdır, olsa da güzel, olmasa da problem değil, sen varsan sen yetersin" bilincini mi sende güçlendiriyor, seni böyle bir bilincin derinliğine mi götürüyor?

O yüzden bir söz vardır: sert rüzgarlar güçlü ağaçlara imkan oluştururlar. Neden?

Çünkü o sert rüzgarlar ile o ağaçlar etkileşir ve onlar daha güçlü ağaçlara dönüşebilirler, çünkü onlarda böyle bir imkan var deyim yerindeyse. O yüzden mesela biz sürekli -çünkü ben bunu çok duyuyorum- "sürekliimtihan, böyle imtihandan çıkamıyor arkadaş, imtihan üstüne imtihan, böyle artık yılmış" yani. Hani Allah'a da kızamıyor, çünkü ona kızarsa daha çok imtihan gelebilir, en iyisi -tırnak içinde- "fincancı katırlarını ürkütmeyelim." "İşte Allah'tan geliyor" falan diyor ama içeride bir şey diyor ki "yeter ama, o kadar da değil" yani.

Biz "bize mi bu imtihan geliyor, niye başkalarına gelmiyor" diye kırk tane hikaye çıkıyor değil mi? Çünkü yanlış bir yerden tutuyoruz. Sanki Allah böyle rahatımızı bozuyormuş gibi, böyle her şey yolunda giderken Allah araya çomak sokuyor, işi gücü yok, veya böyle bir gıcıklığı var yani. Öyle mi? Yoksa Allah seni bu ikiimkana, yaniiyilik ve kötülük imkanına sahip bir varlık olarak, iyilikte, güzellikte, hakikatte, fıtratta tam olgun ve donanımlı bir hale mi getirmek istiyor?

Kuddise Sırruhu: Sabitlenmiş Bir Kemal

Mesela dikkat edin, bizde bazı evliyalar için ne ifadesi kullanılır? "Kuddise sırruhu" denir değil mi? Allah sırrını takdis etsin. Bu şu demektir: o insan öyle bir manevikemale ermiş ve orada o kadar sabitleşmiştir ki, orada artık o iyi, doğru, fıtri, hakikatlidavranmak onda böyle bir alışkanlığa -ama bilinçli bir alışkanlığa- dönmüş, kör bir alışkanlık değil, bilinçli bir farkındalıkla yapılan bir alışkanlığa dönmüş. O zaman Allah onun o sırrını takdis ediyor, deyim yerindeyse mühürlüyor. Nitekim Allah kendisiiçin "rahmetimi kendime yazdım, rahmetim her şeyi kuşatmıştır" diyor. Seni bu hale getirmek, senin başına bir şeyin gelmesiyle oluyor. O zaman senin dikkat edeceğin şey, başına neyin geldiği değil.

Yusuf şununla uğraşmadı: "benim başıma ne geldi, anlatsam buradan Roma'ya kadar yol olur" demedi bunu. Başına ne geldiyse şu soruyu sordu: "benim fıtratıma en uygun şey nedir?" Bunu sordu. Benim fıtratıma en uygun olan anlayış, tavır, tutum, geri bildirim nedir, bana yakışan nedir? Bunu sordu ve bunun cevabına uygun bir biçimde hareket etti. Dolayısıyla hiç Hz. Yusuf'ta "çok imtihanlar, benim çektiğim imtihanları siz çekseydiniz" falan böyle bir kavram yok. Çünkü hep doğru soruyu

sormuş. "Niye bunlarla karşılaşıyorum, ben ne yaptım ki, yeter artık" -bir insan bir rahata ermek istiyor, böyle soruları yok. Soru şu: karşılaştığım bu şey karşısında Rabbimin benim fıtratıma koyduğu kodlar nedir? Buraya bakmış, dikkat ettiği temel nokta bu. Ne ile karşılaştım -o benim ne testine edebileceğim bir şey, ne kafa yormam gereken bir şey.

Şimdi günümüzde böyle psikolojik geyikler var: "sen kendiiçinde bir şey halletmediğin için hep başına bunlar geliyor." Bunu bu kadar abartmayın. Böyle bir şeyi öyle abartmışlar ki -o zaman peygamberler neyi keşfedemediler de, neyi kendiiçlerinde düzeltemediler de hep başlarına ölünceye kadar hep sıkıntılar, zorluklar, kötüler, kötülükler geldi? Peygamber ölünceye kadar -tırnak içinde- kötülüklerle uğraştı değil mi? Niye böyle hep etrafı ermişlerle mi doluydu? Tabiiyiinsanlar da vardı ama kötüler de vardı. Dürüst insanlarla da karşılaştı, üçkağıtçılarla da karşılaştı.

Mesela ben çok bazen duyuyorum: "hocam Allah hep beni niye üçkağıtçılarla karşılaştırıyor?" Öyle bir şey yok. Ama sen kendi kendine "Allah beniiyilerle karşılaştırmalı" gibi böyle hayali bir alemde yaşıyorsun, öyle beklentiler içindesin. Ve kötü insanlarla karşılaştığında "Allah beni kötülerle niye karşılaştırıyor" diyorsun. Ne yapsın, Allah sana özel bir şey mi, korunaklı bir şey mi yapsın? Öyle bir şey yok ki. Yapar tabii de. Peygamberler de bunu yapmamış. "Öldürülebilirsin" demiş, sahabeye demiş ki "eğer o öldürülürse siz dininizden dönecek misiniz?" Yani peygamber -tırnak içinde- korunmuyor, bizim anladığımız anlamda.

Bediüzzaman'ın İdam Mahkemesindeki Duruşu

Veyahut diyelim ki biri seni öldürecek. Böyle bir şeyle karşılaştın, hoş değil ama karşılaşabilirsin. İşte orada şunu mu tefekkür ediyorsun? "Ben tabii ki Rabbimin bana verdiği şu bedenin korunması yükümlülüğünü yerine getireceğim ama velev ki gücüm yetmezse de karşımdaki beni öldürebilir. Ama hakikatte ben Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhum, dolayısıyla ben ölmem, elhamdülillah."

Bak mesela Bediüzzaman mahkemede ne demiş hakime? Demiş "eğer beni haksız yere idama mahkum edeceksen, netice itibariyle hüküm senin elinde zahiri olarak, bir şey yapamam, sen hükmü bastın mı, onu -tırnak içinde- zahiri olarak benim değiştirmeye bir gücüm yok." Tıpkı Hazreti Yusuf'u hapse attıkları gibi değil mi, "hapis sizin teklif ettiğiniz üçkağıtçılıktan daha hayırlıdır" dedi ve hapse girdi. Bediüzzaman da diyor ki "eğer beniidama mahkum ederseniz bu benim için bir mahrumiyet, bir mağduriyet değildir. Ben ölümü bir terhis tezkeresi olarak görüyorum." Çünkü hakikatte böyledir. İnna lillahi ve inna ileyhi raci'un. Bu dünyadaki deneyimimiz, serüvenimiz bitince Allah bizi bu dünyadan terhis ediyor. O terhisin adı da bu.

Bak ne yaptı? Yani kendisiniidam etmek isteyen bir zalim yargıç karşısında "ya işte hep böyle imtihanlar yaşıyoruz, yeter artık" falan mı dedi? Yok, dedi ki: "eğer böyle bir durumla mı karşılaştın, benim bilincim nerede durmalı, nerede olmalı, ben ölümü nasıl görmeliyim? Ölüm nedir? Ölüm benim için Rabbimin müjdesi ve hatırlatmasıyla bir terhis tezkeresidir. Dolayısıyla ben burada doğruyu, hakkı, hukuku savunurum,

idam edilirsem de edilebilirim." "Ya çok büyük bir imtihan ama, niye, işte evlenip çoluk çocuğa karışacaktım, torun torba görecektim" -o zaman sen cahillik ediyorsun, yanlış bir yerden bakıyorsun, doğru bir yerden değerlendirmiyorsun meseleyi. Sen dosdoğru bir noktadan olaya bakacaksın. Öyle bakarsan o zaman karşılaştığın hiçbir olay sana böyle zorlayıcı, yıkıcı, büyük oranda rahatsız edici bir şey gibi görünmez.

Gençliğin Eksilmesi ve Bedenle Özdeşleşme

Diyelim ki sevdiğin dostun 20 yıl 30 yıl 40 yıl ahbaplık etmişsin, dostluk etmişsin ve eşin sana bir üçkağıtçılık yapmış veya seni kandırmış olabilir. Ama egomuza bakılırsa ne olur? "Büyük imtihan, çok büyük imtihan, ne kadar büyük abi, ne yapalım." Neyiabartıyorsun? Kime büyük? Egona büyük. Anladın mı? Egona büyük. Ve egon diyor ki "beni böyle şeylerle karşılaştırma" diyorsun Allah'a. Halbuki Allah "karşılaştıracağım" diyor.

Bakın ben bir zaman gençtim, böyle koşardım, zıplardım, merdivenleri 5-6 basamak birden atlar iner çıkardım -e şimdi beden yaşlanmış. Şimdi eğer ben yaşlanmaktan, bedenimin yaşlanmasından rahatsız olursam ne olur? Yaşlılık büyük imtihan olur değil mi? "Nerede o gençliklerim" -sürekli gençliğimi özlerim, o hikayenin içinde kaybolurum, gençlik imtihana dönüşür. Hatta "Allah da niye böyle şeylerle imtihan ediyor, niye bizi hep böyle genç bırakmıyor ki" falan hikayesine girersin. Neden?

Çünkü yanlış bir yerden bakıyorsun, kendini bedene indirgemişsin, bedenle özdeşleşiyorsun.

İşte o ayet -çok meşhur bir ayettir- "biz sizi biraz açlık, biraz mal ve evlattan eksiltme, nefsinizden eksiltme, hoşunuza giden ticaretinizden eksiltmeyle karşılaştıracağız, bununla etkileştireceğiz" diyor Allah. "Sabredenleri müjdele." Ne konuda, ne manadadır bu "sabredenleri müjdele"? Yani kendi öz varlığının ne olduğu konusunda idraki tam ve güçlü olanları müjdele. Çünkü ancak onlar sabredebilir ki Kur'an bunu bize diyor.

Sabır Ancak Allah İledir

"Sabır ancak Allah iledir" diyor. Bakın biz bunu da anlamıyoruz. Ne demek sabır ancak Allah iledir? Yani sen ancak Allah ile dayanabilirsin bir şeylere. Mesela zalim bir hükümdar seniidam edecek. Sen Allah ile olursan dayanabilirsin. Merkezinde Allah olduğunu bilirsen buna dayanabilirsin, hiç dert etmezsin. "Haksız yere öldürülüyorum, olabilir, problem benim değil, beni haksız yere öldüren de problem, ve o problemin sonuçlarını yaşayacak. Benim merkezimde Allah var, ben ölmüyorum, Rabbime kavuşuyorum, ben terhis tezkeremi alıyorum." Bakın, sabır Allah iledir, ayet bu: "sabır ancak Allah iledir." E sen Allah ile değilsen neyle sabredersin? Egonla mı?

O zaman sabredemezsin, egon bir yerden sonra patlak verir, kayışı atar. Neden?

Çünkü Allah ile değilsin. Allah ile sabredebilirsin diyor ayet sana. Allah ile sabredebilirken sen onu unutuyorsun, egonla sabretmeye çalışıyorsun, bir yere kadar tahammül ediyorsun, bir yerden sonra patlıyorsun.

Vefasızlık Karşısında Kim Seni Terbiye Ediyor?

"Dayan dayan nereye kadar" diyorsun, kendine göre bir kıstasın var, ona göre bir hikaye üretiyorsun. Halbuki Allah'ın seni karşılaştırdığı şeyler noktasında sen doğru bir perspektife, doğru bir anlayışa sahip olursan, o senin "imtihan" dediğin -Kur'an'da aslında karşılaştırma ve etkileştirme olarak ifade edilen şeyler- seni aydınlatmak, seniparlatmak için. Hani böyle bir şeyin yüzeyi pürüzlüdür diyelim, ne yaparsın, zımparayla tertemiz pürüzsüz hale getirirsin değil mi? Veya bazı ırmaklar vardır, o su aka aka oradaki kayalığı pürüzsüz bir hale getirmiştir. Neden? Çünkü hoş bir şeyle etkileşmiştir ve doğru bir şekilde o etkileşimi yaşamıştır. İşte biz de doğru bir şekilde etkileşirsek, o zaman karşılaştığımız ve etkileştiğimiz şeyler hiçbir problem mahiyetitaşımaz.

Çok sevdiğin bir insan seni vefasızlıkla veya bencillikle hayal kırıklığına mı uğrattı -hepimiz bunu az çok yaşarız değil mi? Çocukluğumuzdan beri arkadaşlıklarımız var, bir bakıyorsun bir arkadaşın menfaati bitince bırakıveriyor. Şimdi sen oradan "insanlar çok vefasız, çok benciller, ben de bundan sonra kimseyle arkadaş olmayacağım, ben de kendimi düşüneceğim" diye bir hikayeye mi giriyorsun? Yoksa gerçek ve hakiki vefalı olan Allah'tır, ben de insanlara karşı Rabbimin benim fıtratıma koyduğu vefa bilinciyle vefalı olurum, ama karşındaki vefasız. "Valla beni o terbiye etmiyor." Ben sürekli her gün "elhamdülillahi rabbil alemin" diyorum. "Ya buna uyacağım ya da beni karşımdaki terbiye edecek. O kaba konuştu, e ben de kaba konuştum." O zaman seni kim terbiye ediyor? "İşte hep imtihanla karşılaşıyorum, hep kaba insanlarla karşılaşıyorum." Karşılaşabilirsin. Sen o kabalığın farkına varırsın, kabalığın ne kadar gayri fıtri olduğunu görürsün, ve fıtratındaki nezaketin, uygun ve farkındalıklı davranışın ne kadar hakikatli olduğunu ayırt edersin, ve ona göre davranırsın. O zaman hiçbir sıkıntın söz konusu değildir.

Rağmen Ahlakı: Peygamberin Müminin Tanımı

Senin derdin "kaba insanlarla mı karşılaşıyorum, nazik insanlarla mı karşılaşıyorum" bu değil ki. Senin konumun, senin pozisyonun, senin dikkat edeceğin nokta "ben nasıl davranıyorum?" İşte buradan peygamberin "rağmen" bilincine geliyoruz. Peygamber müminin ahlakını "rağmen" olarak tarif ediyor. Sen rağmen davranabilme bilincine sahipsin. Allah seni rağmen davranabilme bilincine sahip kılmış aslında. Sen kötüyle de karşılaşabilirsin, bencille de karşılaşabilirsin, vefasızla da karşılaşabilirsin, sahtekarla da karşılaşabilirsin, her şeyle karşılaşabilirsin. Çok iyiyle de karşılaşabilirsin. Hayatta sadece sürekli negatif kişilerle karşılaşmayacaksın veya negatif olaylarla karşılaşmayacaksın. Ama senin işin sürekli neyle karşılaştığın değil. Çünkü kim neyle karşılaştığına sürekli odaklanır? Kendini unutan kişi bununla meşgul olur. "Ben neyle karşılaşacağım" -sürekli neyle karşılaşacağından meşgul olursun.

Neden? Çünkü kendinde bir şey yoktur, kendi varlığına dair bir idrakin yoktur.

Atıyorum: "eşim bana değer vermiyor." Yahu canın sağ olsun, elhamdülillah ben değerimi biliyorum, bunda bir sıkıntım yok ki benim, o da biraz cahillik ediyor, Allah selamet versin. Bak ne güzel karşıladık değil mi? Ama "işte böyle bana değer vermeyen insanlarla karşılaşmak çok kötü, neden, kendimi değersiz hissediyorum" -

neden? Çünkü sen kendi varlığının farkında değilsin. O zaman biri sana değer veriyor mu vermiyor mu, ona mı bakacaksın, yoksa kendi değerinin farkında olarak hayata ve insanlara mukabelede mi bulunacaksın?

Dolayısıyla bu meallerde imtihan olarak çevrilen şey, dediğim gibi, bir karşılaşma ve etkileşmedir. Sen bu etkileşimde ne tarafa düşüyorsun? Ne tarafa dönük hareket ediyorsun, fıtratına dönük mü, nefsaniyete dönük mü? Niye bugün insanlar "insanlar beni bozdu" diye konuşuyorlar? Çünkü etki tepkiyle yaşıyor. Eğer etki tepkiyle yaşarsan ne olur? İyiyle iyi olursun, kötüyle kötü olursun, başka yapacağın bir şey kalmaz. Peki Allah niye bize "Rabbiniz Allah'tır" bir ara burada okuduk. Onlar "Rabbim Allah'tır" deyip istikamet üzere hareket ederler. Senin Rabbin kim? Senin sayısız Rabbin var. Trafikte birisi ters ters konuşuyor, sen de ters konuşuyorsun.

Neden? Çünkü Rabbin o. O sana bir şey öğretiyor, o sana öğretiyor, farkında veya değilsin ama o sana öğretmiş oluyor. "İyi olursa ben de iyi olurum" -demek ki sen karşından bir şey öğreniyorsun. Peki niye ayet diyor "Rabbim Allah'tır" deyip istikamet üzere olurlar? Benim Rabbim karşımdaki değil ki. Biri bana neler yaptı, ne bileyim neler yaptı, ne yaptıysa yaptı, analiz ederim onu, ama ben tutumumu ve davranışımı ona göre belirlemem, ben kendi fıtratımın kodlarına göre bunu belirlerim. O zaman ne olur? İşte karşılaştığın, etkileştiğin şey -tırnak içinde- sana hizmet eder.

O zaman sen şu duada bulunursun -bir Allah dostunun duasında geçer bu- "ya Rabbi, benim için takdir ettiğin şeylerin başıma gelmemesiniistiyor değilim. Sen bir şeyi takdir etmişsen birileriyle karşılaşacağım, iyilerle de kötülerle de, bunları takdir etmişsin, bunları değiştir demiyorum. Ama karşılaştığımda benimle olduğunu, bana yakın olduğunu bana hatırlatmanı istiyorum. Bana fıtratımı hatırlatmanı istiyorum, böyle şeylerle karşılaştığımda ben bunu hatırlayayım." Yoksa "sürekli aman Allah kötülerle karşılaştırmasın" -tabii ama böyle bir mutlak taahhüdümüz yok hayatta değil mi? "Ben kötüyle karşılaştığımda ya Rabbi bana kötü olma, onunla aynı yanlışa düşme noktasında bana bir farkındalık ver, öyle davranmayayım, bana yakın olduğunu bana hatırlat, benimle olduğunu bana hatırlat, fıtratımı bana hatırlat ki ben ona göre davranayım." Benim işim bu. Yoksa "hiçbir olumsuzlukla karşılaşmayayım" değil.

Mesela düşünün, bedeniniz -tırnak içinde- bir sürü şeyle karşılaştı ve etkileşti değil mi? Hatta bazen derler ya, çingene çocukları daha sağlam oluyor, neden, çünkü çocukluktan beri sürekli bir şeylerle karşılaşıyorlar. Sen çocuğunu fanusta korur gibikoruyorsun, sonra çocuk ikide bir nezle oluyor, grip oluyor, ufak bir esinti geliyor hasta oluveriyor. Neden? Çünkü bir şeylerle karşılaştırmıyorsun onu. Peki karşılaşınca ne oluyor? Dikkat edin, biyolojik mekanizmasında, bedenindeki o immün sistem harekete geçiyor, onu güçlendiriyor, onun doğasında var olan pozitif imkanları açığa çıkarıyor. İşte başımıza gelen şeyler bunun gibidir.

Kendini Anlamak, Allah'ın Anlaması Yeter

Ben hayatımın küçük yaşlarında pek kimse tarafından anlaşılmadığımı anladım, daha doğrusu hiç kimse tarafından anlaşılmadığımı anladım. Anlatabildim mi? Ben bundan

dolayı hiçbir zaman "kimse beni anlamadı" tuzağına da düşmedim. Kimse benianlamıyor ama en başta ben kendimi anlıyorum ve Allah beni anlıyor. Bu bana yeter. Bak kimsenin beni anlamadığını görmek, bu insanların kötü niyetli olduğu anlamına da gelmiyor. İnsanlar iyi niyetli ama seni anlamıyorlar, olabilir. Kimsenin beni anlamadığını anladım. Bunu bir problem haline de getirebilirdim değil mi? Travmatik bir olay gibi bunu algılayabilirdim, bunu eşeleyebilirdim, deşerdim, onu yaraya dönüştürürdüm, ara sıra kanatırdım değil mi? Ya da oradan neyi anlayabilirdim? "Bak aslında senin kendini anlaman, Allah'ın seni anladığını idrak etmen senin en büyük ve en asli zenginliğindir." O zaman insanların beni anlamaması beni rahatsız etmemeye başladı. Şunu da üretmedim: "beni anlamıyorlarsa ben de hiç anlamam." Aksine "benim onları anlamam lazım" dedim. Beni anlamayan insanları benim anlamam lazım, niye beni anlamıyorlar acaba? Sonra insanların farklılıkları, süreçlerifalan devreye girdi. İnsanların niye anlamadığını, neden farklı olduklarını veya onları anlamanın aslında benim için çok kıymetli bir şey olduğunu gördüm. Çünkü öbür türlü seni anlamadıklarına takılırsan insanları anlamaya da yol bulamıyorsun zaten. Hatta "kimse beni anlamıyor ki bir de ben miinsanları anlayacağım" diyorsun mesela.

Halbuki o tuzaktan çıkabildiğinde bütün insanları, sana kötülük yapanları da anlıyorsun, iyilik yapanları da anlıyorsun, herkesi anlıyorsun. Neden? Çünkü doğru bir yerden bakıyorsun, merkezinden bakıyorsun.

Yoksa ben bazen diyorum insanlara, "bak insanları anlamaya çalış" -"beni kim anladı ki" diyor mesela. Valla diyorum ne diyebilirim, bir şey diyemem. Çünkü merkezinden kaymışsın. İnsanların seni anlamamasından doğru bir sonuç üreteceğine, "ya insanlar beni anlayamayabilirler, bu onların süreci, karşımdaki ermiş değil, anlamayabilirler, bu onlarla ilgili bir süreç, beni Allah biliyor, Allah anlıyor, Allah en iyişekilde anlıyor, elhamdülillah" -bu beni yüzde bin mutmain ediyor. O zaman dengeme kavuşuyorum. O zaman insanları anlamak için içimde bir farkındalık alanı oluşuyor. Anlatabildim mi? Bunun gibi size onlarca hadise anlatabilirim.

Sosyal alt-tip olduğum için -böyle işte güzel bir arkadaşlık, güzel bir grup falan filan, "birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için" var ya böyle- bir zaman kafam öyle çalışırdı: derdim ki "telefon açıp benim için ölür müsün desem, o bana der ki hiç sormadan ölürüm, o da beni arasa ben de ölürüm" böyle hayallerim vardı, böyle bir grup, böyle bir birliktelik oluşturmak istiyordum mesela. Sonra -tırnak içinde zahiren- darbe üstüne darbe. Sonra bunlar bana neyi anlattı? "Bak senin varlığın ve huzurun, itminanın bu değil. Sen yanlış bir yerden bakıyorsun. Benimki öyle insanlar buldun, ne olacak, yaşlanacaklar, kimi ölecek, kimi şu olacak, kimi bu olacak, kalıcı bir şey değil o." Allah'tan böyle şeylerle erken karşılaştım -Hz. Yusuf kadar erken olmasa da erken karşılaştığım için o yüzden Allah'a binlerce şükrederim. Halkın tabiriyle çok imtihan yaşadığım için hakikaten ama şükrediyorum, ama olaylara doğru bakabildiğim için şükrediyorum aslında.

Evet, Nuh Aleyhisselam gibi 950 yıl kimse sizi anlamasaydı ne olacaktı? O yüzden biz yanlış bir şekilde "aman başımıza bir imtihan gelmesin" -tırnak içinde- yanibaşıma hoşuma gitmeyen bir şey gelmesin. Yaniimtihan kavramımız bizim bu.

Nimet de Bir Karşılaşma Alanıdır: Güzellik, Zenginlik, İlim Bela Olabilir

Halbuki -dedik ya- sen bazen karşılaştığın şeye, Allah bunlara "bela" kavramını da kullanıyor. Bazen çok hoşuna giden bir şey de senin için bir karşılaşma alanıdır. Ve oradan sen doğru şekilde bakmazsan çok yanlış sonuçlar çıkarabilirsin. Mesela çok yakışıklı olmak sana bir bela olabilir -tırnak içinde. Bir kadın için çok güzel olmak, bedensel olarak başına bela olabilir. Değil mi misal? Çünkü sen yanlış bir yerden bakıyorsun. Yanlış bir yerden bakarsan Allah'ın nimeti senin bir tuzağın haline gelebilir. Allah'ın verdiği maddi zenginlik tuzağın haline gelebilir. Bir şey biliyor olman -ilim- ne kadar kıymetli bir şey diyoruz değil mi, ilim önemli bir şey. İlim başına bela açabilir. "Çok şey biliyorum, milletin beni dinlemesi lazım" dersin, insanlar da dinlemeyiverirler, bir zaman seni dinlerler, bir zaman sonra dinlemezler -al başına bela, tırnak içinde. Dikkat ediyor musunuz? Bakın burada aslında bir şeyi nimet veyahut sıkıntıya dönüştüren şey sizin bakış açınızdır.

Mesela ben bir şeyler biliyorum, sürekli böyle bildiğimiispat etmeye çalışıyorum, başıma bela oluyor o bilgi. Bazı insanlar da var ya, çok bilme, fazla bilgi başa beladır, niye bela olsun? Ama sen o bilmeyi, "benim bunu anlatmam lazım, bildiğimi göstermem lazım, bildiğimiispat etmem lazım, insanların takdirini kazanmam lazım, bir yerde bir konuştum mu böyle etkili olmam lazım" diye kafamda kodlarsan, bir de etkili olamazsan -mesela bazen bana sorarlar, "hocam bu kadar yıldır konuşuyorsunuz, sohbet ediyorsunuz, istifade eden oluyor mu?" Emin olun yani Allah şahit, bir kere bile bunu düşünmedim. Çünkü benim problemim değil bu. Ben kendimianlatıyorum, birinci ve asli muhatap benim, kendime anlatıyorum. Siz de benimle birlikte kendime anlattığım şeyi dinlemiş oluyor olmalısınız. Ben de böyle bakıyor olmalıyım. Yoksa "işte anlatıyorum, acaba kim beni anlıyor" falan filan, "emeklerim boşa gidiyor mu" -bir de böyle bir geyik var değil mi bizim toplumumuzda- "emeklerim boşa gitti", ne emeğiyse -tırnak içinde. Şimdi bak ne oldu? Hikayenin tuzağına düştü.

Allah Yunus'a demiyor mu, "sen niye benden izinsiz kavmini terk ediyorsun?" Çünkü muhtemelen o da şöyle düşünüyor: "emeklerim boşa gidiyor" veya "boşa anlatıyorum" veya "bu insanlar beni anlamıyor" deyip kızıyor onlara. Bakın dikkat edin, Allah o kavme kızmıyor. "Sen" diyor "beni bilen biri olarak, niye seni dinlemeyen bu kavmine kızıp benden izin almadan terk ettin?" Anlatabildim mi? O yüzden neye dikkat etmemiz gerektiğini biraz daha iyi tefekkür etmeliyiz. Çünkü egomuz hep şunu diyor: "neden bu insanlarla karşılaşıyorum, neden hep benim başıma bunlar geliyor?" Tırnak içinde bunun cevabı yok kardeşim. Böyle bir cevap yok. Bana şu soruyu sor: benim başıma şu gelince ben nasıl algılayayım, nasıl yorumlayayım, nasıl değerlendireyim, nasıl karşılık vereyim? Bana böyle soru sor. Nefsimiz bize "bunlar niye benim başıma geliyor" derse, nefsine diyeceksin ki "ey nefsim bana böyle sorularla gelme, bunlar eskiden çıkmış sorular, bunlar iptal oldu, müfredat değiştiartık, ben bu eski müfredata göre sorulan sorulara cevap vermiyorum." Yeni müfredat ne? Soru şöyle olacak: "ben şöyle bir olayla karşılaştığımda nasıl algılayayım, nasıl yorumlayayım, nasıl karşılık vereyim?" Soru bu. Bu soruya cevap verilebilir.

Peygamberin Örnek Tavırları: Eşlerine, Kadına Evlilik Teklifine Yaklaşımı

Şimdi karar vermemiz tabii ki mevcut olan bilinç düzeyimize bağlı olarak şekillenir. O yüzden bize her zaman hatırlatılan şey nedir? Kılavuzun peygamber olmalı. O yüzden peygamberimizin bu yönünü iyi tanımalıyız. Mesela -tırnak içinde- peygamberimizin bazı hanımları ters davranmışlar değil mi? Peygamber hanımlarına nasıl davranmış misal? Veya diyelim ki kendisi bazı konularda yanlış bilgilendirilmiş, peygamber böyle durumlarda nasıl yorumlamış bu durumu? Veya diyelim ki insanların art niyetiyle karşılaşmış, buna nasıl bakmış? Veya bir sıkıntıyla muhatap olmuş, açlık yaşamış veya bir kısım şeyleri elde edememiş, zor sıkıntılı durumlardan geçmiş -nasıl davranmış? Mesela sabah kalkmış, "bir şey var mı yemeğe?" -yok. "İyi" demiş, "bugün oruç tutayım" demiş. "Bizim de kadere bak" falan dememiş mesela değil mi? Dolayısıyla aslında nasıl davranacağımız konusunda peygamberin birçok örneği var.

Hep diyorum ya -uzun mevzu da- peygamber bir kadına evlenme teklif etmiş, kadın da "senden Allah'a sığınırım" demiş. O da "sen benim kıymetimi bilmiyorsun" falan dememiş, veya "canım cehenneme, bak bir daha böyle bir şeyi de teklif etmeyeceğim, sen kaybettin" falan dememiş -"çok güzel bir yere sığındın" demiş, "Allah yolunu açık etsin" demiş, misal değil mi? Bakın aslında önümüzde birçok konuda birçok misal var. Veya diyelim ki hanımları onun misyonuna uymayan bazı taleplerde bulunmuşlar, peygamber onlara "sizi güzellikle bırakayım" demiş. "Benim kıymetimi bilmiyorsunuz, ne haliniz varsa görün" dememiş mesela değil mi? Biz olsak -atıyorum- eşim beni boşasa egomun zihninden şey geçer: "inşallah benden iyisinibulamıyorsa, böyle beni fellik fellik arıyorsun" diye içinden geçiyorsa bu ne demektir? Bu fıtri olmayan bir şey demektir. "Allah yolunu açık etsin" de, "Allah seni kötülerden, kötülüklerden korusun" de. Yani şunu demek istiyorum: aslında peygamberlerin hayatında hepimiz için çok güzel örnekler vardır. Biz bunları tefekkür edersek ve kendimizi onların ayak izleriyle hareket eden insanlar olarak telakki edersek, o zaman -tırnak içinde- idrakimizin henüz yetmediği, kavrayışımızın henüz ulaşamadığı noktalara onların ışığında kavuşmuş oluruz.

Soru-Cevap: İmtihandan Kaçmıyor muyuz?

Evet hocam, bazı güzel örnekler var. Peygamber Efendimiz zaman zaman tebliğ ederken, ama kişinin geldiği gibi tutumlu davranışı da aynı şekilde bize örnek olarak gösteriliyor. Aynı şekilde az önce söylediğiniz gibi eşine "yiyecek bir şey var mı" diye sorduğunda, kadın "ne zaman getirdin ki, ne getirdin ki, ne vereyim" falan dese, peygamber öyle demiyor. Demiyor. Bizi bile anlamadığı zaman da biz öyle yapmıyoruz. Hz. Musa gibi "ya Rabbim, dilimdeki bağı çöz kiiyi anlatabileyim" şeklinde dua etmemiz öneriliyor.

Ama her zaman biz imtihandan kaçmıyoruz hocam. Bazen işte 3-4 yıl üniversite imtihanı için hazırlanıyoruz, daha sonra malum şoförlük imtihanı için hazırlanıyoruz, bitirme imtihanlarımız oluyor, devlet imtihanlarına hazırlanıyoruz. Hep böyle belirli bir zorluktan belirli bir hazırlık geçiriyoruz, ondan sonra bir şeylere ulaşmak için bir

imtihana giriyoruz. Her zaman "ya Rabbim beniimtihan etme" diyemeyiz zaten, demekle kaçamayız, Allah bir şeylerle karşılaştıracak.

Orada da şunu söylememiz gerekiyor: herkesin karşılaşacağı ve etkileşeceği şey birbirinden farklıdır. Orada da yollarımız mukayese yapıyor: "niye benim için hayat bu kadar zor, niye ben böyle çok imtihana tabi tutuluyorum" gibi gereksiz manasız saçma sorular soruyoruz. Benim alanım o değil. O benim Rabbimin belirleyeceği bir şey, tespit edeceği, takdir edeceği bir şey. Benim o alanda bir şeyim yok. Ben onun benim fıtratıma koyduğu anlayıştan mesulüm. Yoksa "niye böyle anne, niye böyle baba, niye böyle kardeş, niye böyle arkadaş, niye böyle eş, niye böyle şu, niye böyle bu" -bu manasız bir şeydir, insanın ömrünü yiyip bitirir. O yüzden ben Allah'ın rububiyetine ne karışabilirim, ne ona ayar verebilirim, ne de onu manipüle edebilirim.

En fazla diyebilirim ki, tıpkı o evliya zatın dediği gibi: "ya Rabbi, benimle beni karşılaştıracağın şeyler konusunda ben sana kendimi teslim ediyorum, sen benineyle karşılaştırmak dilersen onu en iyi sen bilirsin. Ama karşılaştırdığın ve etkileştirdiğin şeyler konusunda beni fıtratımın şuuruyla şuurlandır. Bunu unutturma, gaflete düşürme, yanımda olduğunu ve en büyük dayanağımın ve temelimin sen olduğunu bana hatırlat ki, karşılaştığım ve etkileştiğim şey ile doğru bir şekilde etkileşeyim." Bu bizim pozisyonumuz. Çok basit, öyle karmaşık hale getirmeye gerek yok.

İşte "Allah niye ona öyle bir aile vermiş de bana böyle bir aile vermiş" -merak ediyorsan sorarsın. Ama ben emin olun böyle bir soruyu fıtratında olan bir insanın soracağını düşünmüyorum. "Allah beni niye böyle bir ailede doğurdu, yarattı" -öyle bir problem yok ki. Problem gördüğüm için ben rahatsız oluyorum aslında. Anlatabildim mi? Bakın mesela nilüfer çiçeği sudadır ama sudan çıkardığınız zaman üzerinde bir damla su yoktur. O sudan, suyla etkileşiyor ama suyun içinde olduğu halde dejenere olmuyor. O zaman nilüfer der mi "beni niye suya koydun ey Rabbim" der mi? Demez.

Doğru Soru: Ne İle Karşılaştığım Değil, Nasıl Karşıladığım

O yüzden nereden bakacağımızı doğru tayin etmemiz gerekiyor. Doğru soruya, doğru yaklaşıma ihtiyaç var. Yanlış sorudan hiçbir yere varamazsınız. Ömrünüz boyunca aynı soruyu sorarsınız, ömrünüz boyunca da ona cevap veremezsiniz. O yüzden bizim alanımız, dediğim gibi, ne ile karşılaşacağımız, ne ile etkileşeceğimiz değil, nasıl karşıladığımız. Çünkü Allah sana bir donanım vermiş, seni -tırnak içinde- bomboş bir şekilde yaratmamış, sana bir donanım vermiş. "Sana iki yol gösterdim" diyor Allahu Teala, sen nereyi seçiyorsun, hangisini seçiyorsun, bütün mesele bu. O yüzden maneviyat, Allah'a giden yol çok basittir. Ama yanlış soru sorarsan, tıpkı dışarıya açılan kapıyı içeriye açmaya çalışmak istemek gibidir bu. Dışarıya açılan kapıyı istediğin kadar içeriye açmaya çalış, açamayacaksın. Halbuki kapı da açık durumdadır aslında. O yüzden ben niye başıma bu niye geldi diye uğraşayım ki? Ben başıma gelen şey konusunda peygamberlerin, evliyaların, kamil insanların duruşu gibi bir duruş tercih edeceğim. Bu ne kadar güzel bir şey. Ne kadar harikulade bir şey. O zaman yol ne kadar parlak, ne kadar tertemiz.

Atıyorum eşimden beklediğim sevgiyi göremiyorum. Hz. Mevlana'yı dinle, bak diyor ki"bütün kapılar kapanınca, Yaradan'ın kapısı doğrudan sana açılmış demektir, sen oraya dikkat et." Yoksa "buradan niye sevgi alamıyorum, oradan niye sevgi alamıyorum" diye niye bu kadar takılmışsın? Doğrudan kapı var. Allah sana bazen doğrudan sevgisini göstermek ister. Ne kadar muazzam bir bakış açısı değil mi? Yoksa "şu kapı niye kapandı, annem beni niye sevmiyor, ne bileyim işte kadıncağız problemlidir, travması vardır, çok başı ağrıyordur, canı sıkılmıştır, seni sevecek kanalları zayıflamıştır" -neyse. Ama sen o kafayla sürekli "annem beni niye sevmedi, babam beni niye sevmedi, o beni niye anlamadı, bu beni niye anlamadı" dersen yanlış bir yerden bakıyorsun demektir. Sonra da dersin ki "işte benim imtihanım bu, ne kadar büyük imtihanım var." Senin imtihanın değil bu, senin karşılaştığın bir durum, senin etkileşim yaşadığın bir durum. Bu kadar. Bu etkileşimden neyi çıkarıyorsun, nereden bakarak neyi çıkarıyorsun -işte bu sana bağlı olan bir şey.

Arşivlemek: Musibetleri Biriktirmenin Bedeli

Dolayısıyla son olarak, mesela musibetler de "isabet" kökünden gelir arkadaşlar. Bir şey size isabet ettiyse, "benim başıma bu musibet niye geldi" demeyeceksin -adı üzerinde musibet, isabet eden demek, sana isabet etmiş. O isabet eden şeyi nasıl algılıyorsun, nasıl yorumluyorsun, nasıl bakıyorsun, nasıl karşılık veriyorsun?

Mesela bak Hazreti Yusuf'a hiç biriktirmiş mi bir şey? Hiç içinde bir şeyleri arşivlemiş mi? Yok. Bak senin böyle bir mahiyetin var, arşivlememe imkanına sahipsin. Ama sen sanki kasıtlı olarak arşivliyorsun: "hiç unutmayacağım bunu, falan bana bunu yaptı, filan bana bunu dedi, arşivleyeceğim bunu" diyorsun. E arşivlersin, sonra başına bela alırsın. Bir zaman sonra kafan arşiv deposuna döner. Sonra ne dersin ki? "Zihnimiboşaltamıyorum" -gidip bilinçaltımı nasıl boşaltayım diye abuk sabuk yöntemlere başvurmak zorunda kalırsın. Halbuki Allah -bak çocuklar arşivliyor mu, arşivlemiyor. Bir şeye beş dakika kızıyor sonra geçiyor. Ama sen gittikçe arşivlemeye başlamışsın, zihnin arşiv deposuna dönmüş. Sorumlu kim? Sensin. Arşivi boşalt, kimseden alacağım yoktur, altına bir imza çak, bak bilinçaltı nasıl boşalıyor. Ama "unutayım ama alacaklarımı unutmayayım, arşivi boşaltayım ama alacaklarım da dursun bir yerde" -öyle bir şey yok. Hem diyorsun ki zihnimi boşaltayım hem de alacaklarımı unutmayayım, olmaz öyle bir şey.

En Büyük Alacağımız: Allah'ın Kendisini Vermesi

En büyük alacağın Allah'ta deyim yerindeyse. Allah sana kendini veriyor, "ey kulum" diyor, "ben senin Rabbinim" diyor. Bundan daha büyük bir alacak olabilir mi? Benim kimden hangi alacağım bununla mukayese edilebilir? Bütün alacaklarımı feda ediyorum, Allah'tan öyle büyük bir alacak vereceği bir şey geliyor ki, ve Allah diyor ki"bana bunlar senin" diyor. Allah sizi sever, siz de Allah'a sevin diyor. "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diyor. "Sizi en güzel şekilde, en güzel kıvamda yarattım" diyor, "bunu hatırlayın" diyor. En büyük alacağım bu. Ben niye ıvır zıvır böyle küçük alacaklarla uğraşıyorum ki? Hani güneş var, birinden bir mum alacağım varmış, ya mumu almasam ne olur? Güneş bana göz kırparken sen bana "bak şundan mum

alacağın vardı" diyorsun. Ne kadar büyük bir yanılgı içinde değil miinsanoğlu? Sürekli zihnimiz insanlardan alacaklarımızla dolu. Onların hepsi bir mum gibidir. Mum da bir zaman yanar sonra söner. Bütün alacaklarını alsan ne olacak yani. Ama Allah sonsuz sana kendini veriyor. "Ben senin Rabbinim" diyor, sen de benim kulumsun. Ne kadar muazzam bir lütuf, ne kadar muazzam bir ikram.

İnsan bunun idrakinde olsa, hakikaten dünyadaki bütün alacakların üzerine bir kat daha ekler insanlara, onu verir. "Al" der, "senden şu alacağım vardı ama al şu da senin olsun." Neden? Çünkü Allah da o kadar zengindir, Allah da o kadar mutmaindir ki, dediğimiz gibi "insanlar beni anlamıyor" -bu alacağını gereksiz bir şey olarak idrak ediyorsun artık ve ne yapıyorsun? Diyorsun ki "kardeşim sen beni anlamasan da ben seni anlamalıyım." Ben seni anlamalıyım, sen bunu hak ediyorsun. Neden? Çünkü Allah tarafından anlaşılmışsın ve sen kendini anlamışsın, sen kendiniidrak etmişsin. Artık kimden ne alacağın olabilir. "İnsanlar beni anlamıyor" diye kimden ne alacağını alabilirsin.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı birkaç ayete içerik olarak atıfta bulunuyor ancak hiçbirinde sure adı veya ayet numarası vermiyor: (1) "Sizi karşılaştırıyoruz ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak" mealindeki ayet (Arapça aslını da okuyor ama sure adı söylemiyor), (2) "Sizi açlık, mal-evlat eksiltme, nefis ve ticaretten eksiltmeyle karşılaştıracağız... sabredenleri müjdele" mealindeki ayet, (3) "Sabır ancak Allah iledir" mealindeki ayet, (4) "İnna lillahi ve inna ileyhi raci'un" ifadesi. Bu nedenle net bir sure/ayet ataması yapılmamıştır.