Bakara 155 156 ve Özdeşleşmeden Özgürleşme

Kısa Özet

Sohbet, genel olarak "imtihan ayetleri" diye bilinen Bakara 155-156'yı, insanın korku, açlık, mal, nefis ve semereler (ürünler) üzerinden yaşadığı eksilmelerin aslında kişinin bunlarla kurduğu yanlış özdeşleşmeyi fark ettirmeye yönelik olduğunu anlatıyor. Kişi kendini gençlik, sevilme, başarı, ürettiği eserler gibi şeylerle özdeşleştirdiğinde her eksilme büyük bir imtihana dönüşürken; özdeşleşmediğinde aynı eksilmelerin doğal bir akış olarak yaşandığı; asıl kimliğin Allah'ın üflediği ruh olduğu ve musibet anında söylenen "biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz" sözünün bu bilincin ifadesi olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir şey eksiltiliyorsa daha önce çoğaltılmış/artırılmış demektir; Allah'ın eksiltme ile karşılaştırmasının amacı insanın neyle özdeşleştiğini fark etmesidir, ceza değildir.
  • Korku, açlık, mal, nefis ve semere kaybı imtihan değildir; imtihan olan şey, bu kayıplar karşısında kişinin onlarla kurduğu özdeşleşmedir. Özdeşleşme olmadan aynı kayıplar sarsıcı olmaz.
  • Sabır, kelime kökü itibariyle "sabit kadem olmak/direnebilmek"tir, tahammül etmek değildir; sabır ancak Allah ile mümkündür, nefisle sadece tahammül edilir.

Bakara 155-156: İmtihan mı, Özdeşleşmeden Özgürleşme mi?

Hoşgeldiniz arkadaşlar. Geçen hafta biraz gündeme getirdiğimiz bu imtihan, fitne, musibet gibi kavramları birkaç ayetin ışığında konuşmaya çalışacağız. Bu noktada bazı ayetleri gündeme getirerek aslında onları anlamak noktasında bir farkındalık içinde olmaya çalışacağız. Aslında bu ayetlere böyle daha çok imtihan ayetlerideniyor ama biz bunlara özdeşleşme ve bu özdeşleşmelerden özgürleşme ayetleriolarak tanımlamayı daha doğru ve daha anlamlı buluyoruz. Ne anlatıyoruz burada, ne demek istiyoruz? Özdeşleşme nedir, ayrışma nedir, özdeşleşmeden kurtulma nedir, biraz bunlara işaret edeceğiz.

Evet, ilk ve çok meşhur olan bir ayet: Bakara suresi 155 ve 156. ayetler. Genel olarak meallerde rastladığımız yorum şu: "Ant olsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, nefsinizden ve ortaya çıkan semerelerden, sonuçlardan, ürünlerden eksiltmeyle imtihan edeceğiz" diye tanımlanıyor. Biz bunu karşılaştıracağız diye değerlendiriyoruz -oraya geleceğiz. Yani özetle ayet bu. Ayet devam ediyor: "Sabredenleri müjdele." Yine ayet devam ediyor: "Onlar başlarına bir musibet gelince 'biz şüphesiz Allah'a aidiz ve şüphesiz ona döneceğiz' derler."

Aslında ayeti sakin bir kafayla okursak, bu 155 ve 156. ayet Allah'ın niye bir şeylerieksilttiğini, Allah'ın bu eksiltmekten -tırnak içinde- maksadının ne olduğunu, aslında bize neyi anlatmak istediğini gösterir. Yani bu niye korku ortaya çıkıyor veya niye korktuğun şeyler başımıza geliyor, niye açlık, mallardan, nefsimizden, ürünlerden, sonuçlardan yana bir eksiltme ile karşılaşıyoruz değil mi? Nefsin, egonun ilk aklına gelen şey -tırnak içinde- "bu hayatın tadı tuzu yok, eline ne geçerse ya elinden çıkıyor ya eksiltiliyor, bir türlü bu dünyada bir rahat bulamıyorsun" gibi bir mana. İlk akla gelen budur.

Ama dikkat edin ayetin devamında "sabredenleri müjdele." Tabi bunu da yanlış anlamak potansiyelimiz yüksek, çünkü sabretmeyi tahammülle karıştırıyoruz. Ama aslında ayetin devamı bize önemli bir işarette bulunuyor. Ayeti nasıl doğru anlayabiliriz? Ayet aslında neyi kastediyor? Bunu anlatan devamında ne diyor?

"Onlar başlarına bir musibet gelince biz şüphesiz Allah'a aidiz ve şüphesiz ona döneceğiz derler." Demek ki eksilen ne? Ne eksiliyor, ne eksiltiliyor? Bunu sormamız gerekiyor değil mi?

Eksiltme Neden Var? Çoğaltılmışın Eksiltilmesi

Aslında niye eksiltiliyor diye karşı bir soru soralım. Bir şeyler niye eksiltiliyor bizde? Çok basit: bir şey bizde eksilmeyeceğiiçin aslında. Senden bir şeyler eksiltiliyor ki, eksiltilmesiiçin de çoğaltılması lazım değil mi? Mesela mal çoğaltılır sonra eksiltilir.

İşte kendinize ait gördüğünüz bir şey olur, çoğaltılır, eksiltilir değil mi? Bir şey eksiltiliyorsa daha önce artırılmış demektir.

Peki niye eksiltiliyor? Bir eksiltildi, veya bu eksilen nedeniyle kendinizde bir eksiklik oluyor mu, bunu anlamanız için bunlar yapılıyor. Yani bir veriliyor, eksiltiliyor, artırılıyor, azaltılıyor. Niye? Yani Allah bizimle mi oyun oynuyor, dalga mı geçiyor? Niye verdi sonra azaltıyor? Neden? Çünkü Allah diyor ki: sen bana aitsin, benden

geldin, bana dönüyorsun, senin varlığın bu. Ama sen ne yapıyorsun? Bu dünyaya geldiğinde bir konuda yanılıyorsun, daha doğrusu birçok konuda yanılıyorsun. Ama yanıldığın konuların özü veya başlığı: özdeşleşme.

Sen bir şeylerle özdeşleşiyorsun. Özdeşleşme ne demek? Bir şeyi kendimizle örtüştürmek, kendimizle tanımlamak, kendimiz zannetmek, kendimize ait zannetmek, kendimizin parçası zannetmek, kendimizin ayrılmaz bir parçası olarak onu görmek.

Buna özdeşleşme diyoruz. Mesela ben desem ki "ben başarılı biriyim, ben bir yazarım, ben şöyleyim böyleyim" -ne yapmış olurum? Kendimi yazdığım bir şeyle, bir başarıyla, bir muvaffakiyetle -veya "insanlar beni çok sever, ben çok sevilen bir insanım, insanlar beni dinlerler, insanlar beni dikkate alırlar, beni önemserler" -ne yaptım? İnsanların önemsemesiyle özdeşleştim. İnsanların takdir etmesiyle özdeşleştim. İnsanların sevmesiyle özdeşleştim.

Peki Allah ne yapıyor? Hani eskilerin güzel bir ifadesi var: "kemal-i merhametinden dolayı." Yani merhameti o kadar mükemmel ki seni en ufak bir şeyle özdeş kılmamak istiyor. Ve özdeşleşmişsen, seni bundan özgürleştirmek istiyor. Ne yapıyor? O sonsuz merhametinden dolayı seni o özdeşleştiğin şeyden özgürleştirme çağrısında bulunuyor.

Korku: Özdeşleştiğin Şeyin Kaybı

Sen diyelim ki neyle özgürleşmiş olabilirsin? Bir şeyin seni desteklediği, bir şeyin senikoruduğu, kolladığı, seni ayakta tuttuğu bir şeyle özdeşleşiyorsun. O elinden gidince ne oluyor? Korkacaksın, değil mi? O yüzden ne diyor Allah? "Sizi korkuyla karşılaştırıyoruz." Aslında korkuyla karşılaşmıyorsun; özdeşleştiğin için korkuyla bir şeyin oluyor, etkileşimin oluyor değil mi?

Mesela diyelim ki bir çocuk bir oyuncağı çok sevse, bazen değil mi, sürekli yatağında onunla yatıyor. Neden? Alacak var, biri alabilir. Hele evde başka bir kardeş varsa alabilir. O yüzden korkuyor. "Yanımda dursun" diyor, ona sarılarak yatıyor. Neden?

Çünkü çok korkuyor. Bazıları vardır böyle, 20 sene sonra çocuğu olmuştu. Çocuğunun hasta olmasından, ölmesinden korkar. Neden? 20 yıl beklemiş -tırnak içinde- yani. O onun için ne? Böyle varlığının parçası, hatta belki merkezinde yer alıyor. E peki onun hasta olup ölmesi, başına bir şey gelmesi korku verir mi? Verir.

Peki niye korku veriyor? Çünkü onunla kendini özdeşleştirmiş. O yüzden "sizikorkuyla imtihan ediyoruz" veya "korku verici gibi algıladığınız şeylerle karşılaştırıyoruz" diyor. Aslında direkt korku verici bir şeyle karşılaştırmıyor; sen o şeyden dolayı korku hissediyorsun.

Açlık Kavramını Geniş Anlamak

Korkuyla, açlıkla -tabii ki burada açlık kavramını geniş anlamda ele almanız gerekir. Bu sadece maddi açlık değildir. Ayeti daha geniş bir çerçeve içinde anlamak lazım.

Ne demek açlıkla? Bir şeyin elde edilememesi durumunda kendinizi mağdur, mahrum, eksik hissediyorsunuz. Mesela -tırnak içinde- sevgi açlığı da var değil miinsanlarda? İşte başarı açlığı da var. Kendiniispat etme konusunda da açlık var.

Takdir görme açlığı var. Bir teşekkür bile duyamıyorum, o kadar açım ki kuru bir teşekkürü bile arıyoruz diyoruz değil mi mesela.

Bunun gibi daha geniş bir planda ele alabilirsiniz: etkileme açlığı, insanlar tarafından onaylanma açlığı, işte çok bilgiye sahip olma açlığı. Bazıları -mesela ben kütüphaneye gelir, ben kütüphanedeki her kitabı okumuş da değilim, onu da söyleyeyim- "bu kitapların hepsini okudunuz mu?" diye sorarlar. Anlıyorum, orada bir açlık var. Okudum desem daha da açlığını artıracağım, diyorum ki çoğunu okumadım diyorum veya kısmını okudum diyorum. Neden? Çünkü bilgiye dair bir açlık var. Sankio bilgi noktasında dolsa, bütün kütüphanelerin bilgisine sahip olsa tam olacak. Ama bazı şeyleri bilmiyor ve o bilmediği şeylerin açlığını duyuyor.

Bazı şeyleri elde edemiyoruz, bu bizde açlık meydana getiriyor. Bunun en zahiriboyutu fiziksel, bedensel açlıktır. Daha geniş perspektiften baktığımızda psikolojik açlıklarımız var. Hatta bazen hayatımızda bir şeye dair, çocukluğumuzda veya bir zaman, bir mahrumiyet yaşamışız. O mahrumiyet bizde yoğun bir açlık oluşturuyor. Mesela bazı insanlarda görmüşüm, onlarca takım elbisesi var. Neden? Ya, ortaokulda lisede doğru düzgün bir takım elbise alamamış. Bir takım elbiseyle bütün okulu bitirmiş. Açlık var orada. Biraz parayı buluyor, sürekli takım elbise alıyor. Bir başkası sürekli ayakkabı alıyor, bir başkası sürekli kravat alıyor, bir başkası sürekli başka bir şey alıyor. Neyin açlığı varsa orada, o açlık psikolojik olarak bir türlü doyurulamadığı için sürekli orada bir açlık var. O yüzden maddi açlığı gidermek daha kolay.

Belki duymuşsunuzdur, işte Cüneyt Arkın çok çocuklu bir ailenin ferdi, böyle bildiğin fiziksel bedensel açlık yaşadığı dönemler var. Sonra okuyor, bir şekilde doktor oluyor vesaire, ilk parayı bulduğunda böyle bir çuval ekmek alıp buraya kadar yiyor ekmeği.

Neden? Çünkü ekmek bulamamış. Onun getirdiği bir açlık var. O yüzden bu açlık kavramını geniş şekilde anlamaya ihtiyacımız var, sadece fiziksel açlık değil.

Mesela birisinde güç açlığı vardır. Hitler'de ne açlığı vardır? Hakim olma, güçlü olma, etkili olma açlığı var. O açlık doymuyor ki. Cengiz Han'da ne açlığı vardı? Güçlü ve hakim olma açlığı var. Bir başkasında ne açlığı var? "En başarılı ben olmalıyım" açlığı var. O açlıkla -tırnak içinde- deyim yerindeyse bir şeylere saldırıyor. O yüzden bu açlıkları biz doyurmaya çalışmıyoruz. Ne yapacağız peki? Öz varlığımızın aç olmadığını hatırlayacağız. Çünkü Allah diyor ki: bak, ben böyle açlıklarla, eksikliklerle karşılaştırıyorum ama benim maksadım sana aç olmanı göstermek değil. Benim maksadım, sana "sen çok mahrum ve mağdursun, sen çok eksiksin" bunu senin yüzüne vurmak değil. Ben sana ruhumdan üflediğim varlığın noktasında aç olmadığını, hiçbir şeye ihtiyacın olmadığını sana hatırlatmak istiyorum.

Beden mi Aç, Sen mi Aç?

Neyin aç olduğunu, neyin aç olmadığını da ayırt edin. Bedenin aç olabilir, hatta açlıktan da ölebilirsin. Bu neyin ölümüdür? Bu bedenin ölümüdür. Bir insan dese ki"ben açlıktan öldüm" -öyle bir insan o cahillikle ölmüş demektir, olabilir. Bedenin itibariyle yiyecek bulamazsın ve beden açlıktan ölür. Tabi ne olacak anlamında

basitleştirmiyorum bunu, ama farz edelim yemek bulamadın ve aç kaldın -beden miaç, ben mi aç? Bunu ayırt et diyor Allah. Bunu ayırt et.

*Mallar: Meylettiğimiz Her Şey*

Dolayısıyla açlıkla karşılaştırıyoruz diyor. Başka, mallardan, nefsinizden ve semerelerden eksiltmekle karşılaştırıyoruz. Nedir mallar? Meylettiğiniz her şey. Neye meylediyorsanız. Bu araba olabilir, güzel giyinmek olabilir, güzel görünmek olabilir, sizi güzel gösterecek şeyler olabilir. Neyse bunlar, yani meylettiğiniz her ne varsa. Boğazda bir yalı görürsünüz, insanın canı çekiyor dersiniz. İşte lüks içinde evlenen biri görürsünüz, "benim düğünüm böyle şatafatlı olmadı" dersiniz falan. Hikayeler üretirsiniz.

Sonra ne dersiniz? "İnsan tabii ki acı çekiyor, tabii kiimtihan oluyoruz." Bunlar da imtihan diye. Kardeşim, ortada öyle bir imtihan yok. Yani maddeten çok zengin birinigördün, sen de o kadar zengin değilsin. E ne bu, imtihan abi? Hayır, imtihan falan değil. Biz bunu yanlış anlıyoruz. Sen öyle bir durumu gördüğünde zihni kıyaslama yapıp "o benden daha iyi, ben ondan daha kötüyüm" hikayesine düşüyor musun? Yoksa "bunlar dünya hayatının geçici metasıdır, ben Allah'ın ruhuma üflediği varlığım noktasında eksiksiz tam bir varlığım" diyebiliyor musun? Yoksa "işte onlar zengin, biz o kadar zengin olamadık, e niye böyle bu dünya, e imtihan dünyası" değil mi -bizim genel algımız bu.

Şeytan'ın Kıyaslaması ve Bizim Kıyaslamalarımız

Halbuki aslında Allah sana bu değişimleri göstererek ne yapıyor? Bakıyorsun biri çok yakışıklı, sen o kadar yakışıklı değilsin. Biri çok güzel, sen o kadar güzel değilsin.

Şimdi sen o hikayeye mi düşeceksin, şeytan gibi? Allah ne diyor? Adem'i belli bir kemal seviyesine düzenleme durumuna getirdim ve ona ruhumdan üfledim, sonra "secde edin" dedim. Şeytan etmedi. Niye etmedi? "Çünkü ben ateşten, o topraktandır, ben ondan üstünüm" dedi. Senin bu şeytandan ne farkın var? "O zengin, ben fakir, zenginlik fakirlikten üstündür", "işte o yakışıklı, ben az yakışıklı, o güzel ben değil" -e tabi arada büyük fark var yani, tırnak içinde diye bakarsan şeytandan ne farkın var, kusura bakma bir bak yani.

Şeytan ne yaptı? Değişken ve görünür olan üzerinden mukayese yaptı. Ve onun üzerinden bir şeyi çok üstün, kıymetli, değerli gördü, bir şeyi de aşağıda gördü. Pekisen ne yapıyorsun? Sen maddi zengin gördüğünde -tabi orada şey diyor, "adam zengin ama imansız, biz imanlıyız" bak- yanlış yerden bakıyorsun gene, yanlış şeylerikıyaslıyorsun. İman hakikatine bakacaksın. Bir insanın Allah'la olan bağının farkındalığına bakacaksın. Allah'la olan bağını koruyor mu, korumuyor mu -takva budur. Takvası en üstün olanımız da bu demektir. Buna dikkat edeceksin, bu kıymetlidir. Veya değerlendirme yapacaksan bunu değerlendireceksin. Eğer böyle bakarsan ortada imtihana çekilmek gibi bir durum yoktur değil mi?

İşte "bizim arabamız yok, biz sürekli otobüs, minibüs, metro vesaireyle gidip geliyoruz, millet lüks arabalarıyla" -bu mu adil mi? Ama neyse, "imtihan diyelim,

üzerini örtelim, sabredelim, Allah bize öbür tarafta artı bir şey mi verecek, ne verecek, Allah bilir." Bununla kafamız böyle. Sürekli böyle bir imtihan algımız var, sürekli böyle bir zihin işliyor. Allah'a da kafa tutacak veya isyan edecek halimiz de olmadığı için henüz -zaten olan ateistleşiyor. "Ben böyle bir Allah tanımıyorum" diyor. "Ona zenginlik vermiş, onu vermiş, bunu vermiş, bana bunları vermemiş, ben böyle bir Allah tanımıyorum" diyor. Ona da eyvallah, o da yolu açık olsun nereye gidecekse.

Sen Müslüman olarak da aynı hikayenin içindesin, sadece aranızdaki fark birazcık tahammül gösteriyorsun.

Allah'a Eksik mi Döneceksin?

Halbuki Allah sana böyle demiyor. Allah sana diyor ki: bak, bunlar var ya, bu dünyadaki mal, mülk, güzellik, yakışıklılık, şuna sahip olmak, buna sahip olmak, evlenmek, evlenmemek, çocuğun olması, olmaması, anne babanın sana sevgigöstermesi, göstermemesi, takdir edilmen, edilmemen, birinin seni göklere çıkarması, birinin seni görmezden gelmesi -bütün bunlar bir hikayedir. Asıl olan şey benim sana üflediğim ruhtur. Bakın ben bunu uydurmuyorum, nereden çıkarıyorum? Ayetin sonundan çıkarıyorum. Diyor ki: onların başına bir musibet, bir zorluk, bir sıkıntı, herhangi bir şey geldiğinde onlar "biz Allah'a aitiz, ona dönüyoruz" derler.

Peki sen eksik olarak mı Allah'a dönüyorsun? Bak Allah diyor ki: "İnna lillahi ve inna ileyhi raci'un" -ondan geldiniz, ona dönüyorsunuz. Peki sen diyelim ki çok yakışıklı değilsin, çok güzel değilsin, çok iyi bir evliliğin yok, herkes seni böyle takdir etmiyor, hatta kimse hayatta seni takdir etmedi, onaylamadı. Peki Allah'a eksik mi gidiyorsun?

O kafayla eksik gideceksin. Allah korusun. Zaten o kafayla gidersen işin zorlaşıyor.

Neden? Allah diyor ki: ben seni tam gönderdim, sen nasıl geldin bana? "Mutsuz, depresif, kendini şanssız hisseden, gel kulum" diyor. Sen diyorsun ki "ya ne geleyim, işte geldik ama bilmiyorum ki, çok mutsuzum, dünyada çok sıkıntı çektim, hiç yaşamak istemiyordum, çok ağır imtihanlar geçirdim" falan diye Allah'a hikaye anlatıyorsun. Allah "arkadaş bir temizleyin" diyecek yani. Neden? Allah sana diyor ki: seni tam gönderdim, bana tam olarak döneceksin. Ama sen yanılgıya kapılmışsın. Sen kendini eksik zannetmişsin. Sen kendini dünyadayken bazı konularda mahrum ve mağdur hissetmişsin. Birilerini bir şeyleri gördüğünde iç geçirmişsin. Sen bunları nasıl elde ettin, nereden geldi bunlar? Bu hikayeye nasıl düştün?

Halbuki Allah diyor ki: benden geldiniz, bana döneceksiniz. Tertemiz, tam, eksiksiz geldiniz; tam ve eksiksiz Rabbinize döneceksiniz. Şimdi kendi nefsimize soralım: Allah'ın huzuruna çıktığında bir hikayeyle mi çıkacağım acaba, yoksa "elhamdülillah Rabbimden geldim, ona dönüyorum" mu diyeceğim? "İşte ama dünyada sen böyle sıkıntı çektin ya, hiçbirinin ehemmiyeti yok, bunlar dünya hayatının geçici süreçleridir" böyle mi diyeceksin? Yoksa "işte neyse, imtihan da bitti, inşallah imanlı gideriz" hikayesine mi düşeceksin? Allah'ın huzurunda ne anlatacaksın, hikayeni mi anlatacaksın? "Ben ne zorluklar çektim ya Rabbi, biliyorsundur da ben gene bir anlatayım içim rahatlasın" falan mı diyeceksin? Ne diyeceksin? Yoksa "elhamdülillah ya Rabbi, dünyadayken de seninleydim, sana ait olduğumu idrak ettim ve sana

döneceğimi de idrak ettim ve her zaman senin yakınlığını da idrak ettim, elhamdülillah, sonsuz bir şükür, sonsuz bir hamd içindeyim" mi diyeceksin?

Onların sözlerinin sonu nedir? "Velhamdülillahi Rabbil Alemin" -alemlerin Rabbi olan Allah sonsuz kemal içindedir, ben de onun kemalini fark ediyor ve tasdik ediyorum. Ne kadar o zaman "gel kulum" diyecek. Ama sen Allah'a "işte babam beni sevmezdi, kimse zaten beni sevmiyordu, hiç anlaşılmadım, ailede hep yabancı gibi oldum, bir türlü köklenemedim bu dünyaya" -zaten köklenemedim deyince sana bir şey söyleyeceğim. Diyecekler hani "nereye ait olamadım" falan. Ait olamadığını mı sayıyorsun yani? Sen bana aitsin. Nasıl bir yere ait olmaya çalıştın ki? "Kendimihiçbir yere ait hissedemiyorum" hissetsen cahillik etmiş olursun, hissediyorsan öyle bir şeyde cahilsin. Ait olamadığın için mutsuzsan o da başka bir cehalet. HalbukiAllah sana diyor ki: bana aitsin, senin kökün, kaynağın, aidiyetin benim diyor Allah. Sen hâlen aidiyet arıyorsun.

Nefsinizden: Kendiniz Zannettiğiniz Şeyler

İşte bu ayetler neyi anlatıyor? Bunu anlatıyor arkadaşlar. Ne dedik? "Mallardan ve nefsinizden" diye bir kelime geçiyor, yani kendinizden. Yani ne demek? Kendiniz zannettiğiniz şeylerden eksilteceğiz. Kendiniz zannettiğiniz şeyler. Bakın bu çok önemli bir şey. Bir şeye "kendim" demişsiniz. Bir şeye "kendiniz" demişsiniz ama o kendiniz değilsiniz aslında. Ve o eksiltilecek.

Gençlik, Sevilme ve Özdeşleşme

Bu nedir? Bu gençliktir. İşte "ben gencim" diyorsunuz, kendinizi genç olarak tanımlıyorsunuz. Halbuki yaş 40-45 oluyorsunuz, "hâlen gencim" diyorsunuz, 55, "gençliğin olgun evreleri" diyorsunuz. Hâlen Allah'ın sizin gençliğinizi eksiltmesinden, yani bedeninizin gençliğini eksiltmesinden rahatsızsınız. Hâlen hikayeyi uzatmaya çalışıyorsunuz, "olgun bir gençliğe sahibim" diyorsunuz falan filan, sürekli uydurma üstüne uydurma. Neden? Çünkü "ben gencim" diye özdeşleşmişim, kendimi gençlikle özdeşleştirmişim, genç bedenle özdeşleştirmişim. Bir türlü "yaşlandım" diyemiyorum.

Ben 45'inden sonra yaşlı olduğumu, bedenimin yaşlı olduğunu kabul ettim, bu böyledir. Bediüzzaman "harb-i umumiyi gören ihtiyardır" diyor -o zamana göre 40-45 yaş yani. Bunu kabul etmekte bir mahzur yok ki, kullandığın beden yaşlı. Bu şeye benziyor: otuz yıllık araban var, "çok genç" diyorsun -ya sen görmüyorsun ya milletikandırmaya çalışıyorsun değil mi? Bedenimin biyolojik bir yaşı var. Psikolojik olarak da baktığın zaman bedenin eskisi gibi o kadar aktif değil, eskiden merdivenleri beşer onar iner çıkardım, şimdi birer birer çıkmaya çalışıyorum. Bu da gayet tabidir, bu bedenin tabiatıdır.

Ama sen gençlikle özdeşleşirsen ne olur? Gençliğin eksildiğinde rahatsız olursun. Beceri mesela, işte çok seviliyordun ama artık sevilmiyorsun diyelim, bu sefer ne yapıyorsun? "Eskiden eşim beni çok severdi, şimdi sevmiyor. Ben eskiden herkes beni severdi, çocukken herkes beni severdi, şimdi kimse umursamıyor, kimsenin aklına gelmiyorum." Neden? Kendini o sevilme durumuyla özdeşleştirmişsin. "Ben

kimim? Ben ailesi tarafından çok sevilen, ihtimam gösterilen, en üstünde tutulan biriyim." Benim böyle tanıdığım biri var, Tip 8 diyelim -böyle çocukları 2-3 yaşına kadar sever, 2-3 yaşından sonra "katılaştılar" der. Çocuk benlik üretiyor ya, artık "ben" demeye başlıyor, artık çocuğu sevmemeye başlıyor. Çünkü çocuk ona göre masumiyetini yitiriyor, hükmedemiyor ona, o da itiraz ediyor gibi.

Şimdi ne oluyor? Veya diyelim ki çocukken herkes sana prenses muamelesi yapmış, e şimdi ne prenses kaldı ne kraliçe kaldı, ondan sonra ayıkla pirincin taşını yani değil mi? Çünkü kendini öyle tanımlamışsın, "beni ailem çok severdi" -onun üzerinden tanımlamışsın. Kendini böyle tanımlayarak yaşamışsın, hareket etmişsin. Bu eksiltilmeyecek mi? Eksilecek. Ya seni sevenler senden uzaklaşacak, ölecek, bir şey olacak. Yaşın gelmiş 25-30'a, hâlen prenses muamelesini göstermeyecekler değil mi? Bu hikaye devam etmeyecek, bir eksiltme olacak.

Peki bu imtihan mı? Bak, yanlış algı işte burada. Yani eğer siz devam ederseniz -tırnak içinde- çok büyük imtihan. Öyle böyle değil yani. Ama siz özdeşleşmeme bilincine sahipseniz, veya bu şeyler eksilirken "aa bak ben bir şeyle özdeşleşiyorum, bu yüzden bana biraz zor gibi geliyor, aslında özdeşleşmesem bunlar hiç de zor bir şey değil" diyebiliyorsanız... Ben gençlikle, bedenimin gençliğiyle özdeşleşmesem, bedenimin yaşlılığı bana imtihan gibi gelmeyecek. İnsanların beni sevmesiyle özdeşleşmesem "ya teşekkür ederim, insanlar sevdi, takdir etti, iyi davrandı, teşekkür ederim" ama "ben sevilen biriyim" demem. Bak yanlış bir yerden kendini tanımlıyorsun. Sen Allah'a aitsin. Ama ne yaptın? Kendiniinsanların sevmesi üzerinden "ben sevilen biriyim, ben aranan biriyim, aranıp sorulan biriyim" diye tanımladın. E bu azalacak bir şekilde. Ne yapacaksın? "Büyük imtihan" diyeceksin, hep imtihan diyeceksin. O yüzden imtihanımız bitmiyor arkadaşlar, imtihan bitmiyor.

Neden? Çünkü bunlar ister istemez hayatta oluyor. Ve sen hep bunlara o yanlış kafayla imtihan gözüyle bakıyorsun. İmtihan biter mi? Bitmez ki.

Peki bu ayetler ne ayeti? Bu ayetler imtihan ayetleri değil. Bu ayetler özdeşleştiğin şeylerden ayrışmaya işaret eden ayetler. Bu ayetler seni özdeşleştiğin şeyler konusunda uyaran, hatırlatmada bulunan rahmet ayetleri aslında.

Devam ediyoruz. Nedir o "kendinizden" dediğimiz şeyler? İşte gençlik olur, beceriniz olur, sevilme durumunuz olur, "beni dedem anlardı ama dedem de öldü, işte artık kimse beni anlamıyor" -bak kendini anlaşılma üzerinden tanımladın, o seni anlayan öldü, o zaman çöküntü başlar. Onaylanma: "eskiden insanlar hep beni onaylardı, takdir ederdi, şimdi bir tane takdir eden yok." Değer görme, ilim, yetenek: "ben bilen biriyim, ben etkili konuşan biriyim, ben kendimi dinletebilen biriyim." Bak bunlar üzerinden kendini tanımlarsan ne olur? Bu azalacak, senin yerine başkaları gelecek, başkaları ünlü olmaya başlayacak, başkaları şöhret olacak, başkaları takdir görecek. Ne olacaksın o zaman? Borsa gibi büyük bir düşüş yaşayacaksın. Neden? İmtihan olduğu için değil; özdeşleştiğin için. Kendiniilimle, şununla, bununla özdeşleştirdiğin için, imtihan olduğu için değil. Ha özdeşleşirsen tabii kiimtihan olur, imtihanın sonu yok.

O yüzden bazen bana diyorlar, "imtihan yok" deyince itiraz ediliyor. "İmtihan öyle bir imtihan var ki, eğer özdeşleşirsen hayatın tümü imtihan, başın imtihandan kurtulamaz." Ama bu ayetleri özdeşleşmeden kurtulma olarak okursan, böyle anlarsan, o zaman aslında imtihanın senin bilincine göre şekillendiğini anlarsın.

Şimdi bir süt emen bir çocuğu sütten kesmek imtihan mıdır, değil midir? Eğer bağımlı bir çocuk olmuşsa, "illa annemin sütünü içeceğim, ben öyle mutlu oluyorum, öyle beslenmek istiyorum" derse, annenin sütten kesmesi ne olur? Büyük imtihan olur.

Ama "aslında ben kendi kendime beslenebilecek ve farklı birçok gıdayı alabilecek, yiyebilecek kıvama geldim, artık benim sütten kesilmem çok güzel bir şey, hatta dilim ağzım olsa anneme teşekkür etmem lazım" derse -bu bilişte olsa. Ama süt emmeye alışmış olsa, sütten kesilmeyi -tırnak içinde- büyük imtihan olarak algılar. Tıpkı bunun gibi. Biz de bazı şeylerden kesiliyoruz, Allah bizi sütten kesiyor deyim yerindeyse. Ama biz yanlış yerden baktığımız için mahrum edildiğimizi zannediyoruz.

Onunla ilgili çok güzel bir ifadedir Hazreti Mevlana'nın. Diyor ki: "hayatta bütün kapıların kapandığını görüyorsan, semanın kapısı açılmıştır, oraya bak." Hayatta kimse beni sevmiyor -ne kadar güzel bir şey ya, ne kadar muazzam bir şey.

Muazzam olan tarafı ne? Allah seni doğrudan doğruya sevdiğini göstermek, hissettirmek istiyor. Seni bir şeylerin üzerinden severken, şimdi doğrudan doğruya sevgisini göstermek istiyor.

Hz. Muhammed'in Taif Örneği

Allah niye bazı insanların peygamberi taşlamasına imkan veya müsaade etti? Çünkü dedi ki: "bütün dünya seni taşlasa da sen benim kalbimin göz bebeğisin, bunu idrak ediyor musun?" Bunu gösterdi peygamberine, bunu idrak ettirdi. Yani dedi ki: bak, bütün herkes sana muhalefet edebilir. Hatta çok ilginçtir, beni çok etkilemiştir: Taif'te işte orada taşlanınca ve dışlanma durumu yaşayınca, nereye gidecek? Mekke'ye geridönecek. E Mekke'den de çıkmış olduğu için, "ben buradan çıkıyorum" diye çıktığı için, dönmesi de bir kefalete bağlı. Arap geleneğinde öyle bir şey var. Hâlen SuudiArabistan'da iş yapmak isterseniz oradaki biri size kefil olmalı. Ve tekrar Mekke'ye dönmek için, o dönemde iman etmemiş biri kefil oluyor: "ben Muhammed'i tanırım, iyibiridir, tekrar onu Mekke'ye kabul edin" diyor. Bakın dikkat edin, zahiren Mekke'ye kabul edilmesi bile bir müşriğin kefaletine bağlı. Ama aynı zamanda Hz. Muhammed Allah'ın sevgili kulu. Peki bu ayrımı yapabilecek bir zekaya sahip misin?

Yani dünya sana sırtını çeviriyor, dünya seni dışarıda tutuyor. Ama Allah diyor ki: sen bana aitsin, benim göz bebeğimsin, benden geldin bana döneceksin, ben sana şah damarından daha yakınım ve ben senden razıyım. Sen bununla mutmain olabilecek misin? Yoksa "tamam da o başka, şimdi Taif'ten taşlandık, burada da birisinin kefaletine ihtiyacımız var, çok zor bir durum" mu diyeceksin? Kötü bir durum mu diyeceksin, ne diyeceksin? İşte Allah peygamberine bu bilinci hem gösteriyor hem yaşatıyor, hem asıl olarak bize örnek oluyor -bize örnek olması için aynı zamanda bunları yaşıyor. Diyelim ki dünya, insanlar sana muhalefet ediyor, seni dışlıyor, sen bundan mutsuz mu oluyorsun? Yoksa "olabilir, insanların hali" diyip onlara kızmıyor

musun? "Canınız cehennem, hepiniz cehennemliksiniz" falan mı diyorsun, ego mu üretiyorsun? Yoksa "ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet, eğer sen benden razıysan başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok, ben seninle mutlu ve mutmainim" bilincinde mi oluyorsun? Hangi bilinçtesin?

Semereler: Ürünlerimiz Bize mi Ait?

Evet. Bu "kendinizden" kavramını da anladın değil mi? Kendiniz olarak gördüğünüz her ne varsa, sosyal itibarınızdan tutun, bedeniniz, güzelliğiniz, yakışıklılığınız, etkiliolmanız, şu, bu, "ben" dediğiniz, "kendim" dediğiniz her ne varsa bunlardan yana eksiltileceksiniz.

Ve semereler -bu da önemli, "ürünler" diye daha çok çevriliyor, halbuki bu yine geniş anlamda anlamamız gereken bir şey- her çeşit ürün olabilir. Atıyorum evlilik, evliliğin bir ürünü nedir? Çocuktur. Şimdi o çocuğu kendi ürünün olarak mı görüyorsun, evliliğinin semeresi olarak mı görüyorsun? Allah'ın bir kulunu bize emanet etmiş. Benim ürünüm değil, "benim evladım benim" diyeceğim bir şey değil. Yüce Rabbim, ben de onun kuluyum, bu çocuk da onun kulu, hasbelkader bize emanet edilmiş. Bu şuurda mısın? Yoksa "işte evliliğimin semeresi, bunu ben karnımda dokuz ay on gün taşıdım, büyüttüm, emek verdim" bilmem ne mi ediyorsun? "Semere bu" diyorsan, şimdi bu semereye bir şey olursa veya bu semere sana bir gün kafa tutarsa ne olacak? "Semere gitti, bu sefer bu evlilik de berbat bir şeymiş" dersin değil mi? Çünkü o senin semeren, senin ürünün, sana ait. Sana ait olunca o senin parçan olmalı, sana itaat etmeli, senin istediğin gibi olmalı, sana saygı göstermeli falan falan.

Veya bazen ne oluyor? Çocuğun vefat ediyor değil mi? Peygamberin Hazreti Fatıma dışında bütün çocukları ondan evvel vefat etmiş. Ne tür semereler olabiliyor? Bunu açarsak: sizden kaynaklandığını düşündüğünüz, sizden kaynaklandığını sandığınız her türlü verim, sonuç ve ürünler. Mesela bir arkadaş vardı -Allah selamet versin- "ben 12 yaşından beri çalışıyorum, şu kadar para elde ettim, şu fabrikaları yaptım, şuna sahibim, buna sahibim" -ne o? Onun ürünü o, onun semeresi. Dükkanına bakıyor, mal varlığına bakıyor, yaptığı fabrikaya bakıyor -ne bu? Onun ürünü. Onunla gurur duyuyor. Veya diyelim ki ben o cehalette olsam, "bak benim bu kadar kitabım var" diyeceğim -onlar da benim ürünüm mü yani? Halbuki ne alakası var? Allah bir bilgi vermiş, inşallah da yanlış bir şey yazmamışımdır, yanlışsa bana aittir, doğrusu Allah'tan gelmedir deyim yerindeyse, onun lütfudur. Dolayısıyla "bu benim semerem" diyemem. "Bu kitaplar benim hayatımın semeresi" desem saçmalıyorum. Bunlar hepsi Allah'a ait, iyi bir şeyse; yanlış eksik bir şeyse bana aittir. Niye bak, yük taşıyorsun. Sonra o semereyi ne yapacaksın, ne edeceksin, devam edecek mietmeyecek mi -onun hikayesine düşeceksin, sonra "imtihan" diyeceksin.

O kadar kitap yazıyorsun kimse okumuyor. Ben bazen derim ya, benim yakın aile efradından kimse benim kitaplarımın bir tanesini bile tam okumamıştır. Ama şimdi bu benim dert edeceğim bir şey midir? Değildir. O kitap bana da ait değildir. Yanlışı varsa bana aittir, doğrusu varsa herkese aittir. Ama onu benim semerem olarak görürsem, "bunun kıymetini kim biliyor, ne kadar biliyor, bunun üzerinden ben para

kazanabiliyor muyum" vesaire vesaire, hikaye devam edip duracak. "Ben çok güzel kitaplar yazıyorum ama kimse kıymetini bilmediğiiçin satılmıyor, böyle boş boş kitaplar binlerce satılıyor" falan hikayesine düşeceğim. Hikayeden hikaye beğen. Sonra "imtihan abi, işte imtihan" diyeceksin.

Yok, "ilmimin zekatını veriyorum" -sen kimsin, ilim senin mi kiilminin zekatını veriyorsun? Allah seni çarpar öyle dediğin için, tırnak içinde. "İlmimin zekatını veriyorum." Allah diyor ki: gel evladım, senin bu ilmin nereden geliyor, nereden tahsil ettin bu ilmi? Ben alim-i mutlak sıfatımı çeksem sende ne kalacak? "Malımın zekatını veriyorum" -hayır, Allah'ın sana verdiği şeyden, Allah'ın takdir ettiği bir kısmı yine onun takdir ettiği kimselere veriyorsun. Hepsi onun. Sen neyin hikayesine düşmüşsün? "İlminin zekatını veriyorsun", peki geri kalanını ne yapıyorsun, orada millete itibar kazanmak için satmaya çalışıyorsun, "ben ne biliyorum" diye onu satmaya. Bir de zekat verip oradan da bir pay toplamaya. Ne uyanık bir ego var değil mi karşımızda arkadaşlar? Halbuki bunlar hepsi Allah'ın, bir de bunlar asıl değil ki -Allah'ın sana üflediği ruh asıl. "İnna lillah ve inna ileyhi raci'un." Dünyaya kitapla mı geldin, kitapla döneceksin? Allah sana diyecek: "ben sen neydim, sen benimle miydin, sana neyle geldim" diye demeyecek ki, bir şeyle gelmeyeceksin Allah'a.

Allah'a bir şeyle gitmeyeceğiz arkadaşlar. Allah'ın bize verdiği varlık bilinciyle gideceğiz, emaneti tertemiz bir şekilde teslim edeceğiz, olduğu gibi, hiçbir şey karıştırmadan, böbürlenerek değil.

Kusur da Onun Rahmetine

"İşte dünyaya gönderdim, dünyada da bir şeyler yaptık, boş oturmadık" falan mı diyeceksin Allah'a? Yoksa "ya Rabbi, dünyada ne yaptıysam da iyi doğru güzel adına senin sayende yaptım, bunları da ben kendime mal edemem ki, en son geriye küçük bir şey kalıyor, günahımdır, kusurumdur, ya Rabbi bunları da senin merhametinin kapısına bırakıyorum" mu diyeceksin?

O yüzden Ebu'l-Hasan eş-Şazeli bir duasında der ki -yani asli tek duasıdır bu deyim yerindeyse- der ki: "ya Rabbi, bana yaptırdığın bütün iyilikler sendendir, kusurlarımı senin rahmet dergahına koyuyor ve sana öyle dua ediyorum." Ne kadar temiz, ne kadar sade, ne kadar ihlaslı bir bilinç. Ben Allah'a ne getirebilirim ki? İbadet etmişsem onun sayesinde, merhametli olmuşsam onun sayesinde, iyilik yapmışsam onun sayesinde. Ben iyiliğin kaynağı değilim ki, ancak köprüsüyüm. Şimdi köprüden geçiyorsun. Köprü şey mi diyecek, "bak benim üstümden geçtin, ben olmasam sen olmazdın" mı diyecek? Başka köprü kurulur değil mi arkadaşlar? Asıl olan nedir?

Kaynaktır. Kaynak nedir? Allah'tır. Biz olsa olsa bizi köprü olarak kullandığı için şükrediyoruz. Dolayısıyla ben herhangi bir iyiliği, hayrı kendime göremem ki, kendime ait görmem ne olur? Yanlış olur.

Bana ait ne var? Kusurum var. Peki kusurumdan dolayı suçluluk mu hissedeceğim? Hayır. Onu da Rabbimin dergahına arz edeceğim. "Pişmanım, tövbe ediyorum ve senin rahmetine sığınıyorum" diyeceğim. E o ne yapacak? O ne yaparsa yapsın, Rabbim o. Ne yaparsa yapsın. Hani çocuk olur ya, böyle hata eder, gene annesinin

kucağına koşar değil mi? Tokat atacağını bilse bile koşar. Bakın bu çok önemli bir şeydir, basit bir şey değildir. Bunu görenleriniz var mı bilmiyorum. Çocuk annesidövecek olsa bile ona koşar. Neden? Çünkü biliyor ki döverse haklıdır ama merhameti de sonsuzdur değil mi? E ben, o anne kim ki yani Allah'ın rahmetinin yanında? O annenin rahmeti, merhameti Allah'ın merhametinin yanında hiç sayılır. E ben böyle bir Allah'a gidiyorum, kusurumu, günahımı onun kapısına koyuyorum ve diyorum ki "sana geldim ya Rabbi, sana sığınıyorum." Ne kadar güzel bir şey.

Sabır: Direnebilmek, Tahammül Değil

Evet. Ne dedik? Semerelerden eksiltmekle karşılaştıracağız. Peki niye karşılaştıracağız? Anladık değil mi bunu? Hani eksik olmadığımızı bilmemiz için karşılaştırıyor Allah. Bak sen bir şeyi senden eksiltilme gibi algılıyorsun ama bu senden eksiltilme değil. Sen bir şeyi karıştırmışsın, bir şeyi kendin zannetmişsin. Malı, mülkü, insanların saygısını, sevgisini, şuyunu buyunu, başarmanı, bir şeyler yapabilmeni, bedenini kendin zannetmişsin. Kendin zannettiğin için de bunlara dair değişimler seni etkiliyor.

Peki ben ne yapmak istiyorum? Bir tokmak mı indirmek istiyorum? Hayır, seni uyandırmak istiyorum. Uyandırmam için ne yapmam lazım? Bunları eksiltmem lazım. Eksilteyim ki sen bir oturup düşün: ya ben gerçekten eksiliyor muyum, yoksa ben bir şeye yanlış bir yerden baktığım için mi bu hissiyatlara, bu düşüncelere, bu çıkmazlara düşüyorum? Ben neyle geldim buraya? Bak ayet devam edecek, okuyacağız: ben neyle geldim buraya? Allah'ın bana bahşettiği varlıkla -ruhsal varlık, Allah'ın üflediğiruhla geldim. Sonra bu dünyaya gelirken anne karnında ete kemiğe büründüm. Bak et kemik de özdeşleşmem gereken bir şey değil. Allah'ın üflediği ruhla geldim, onunla döneceğim. Peki onun bir eksiği var mı? Onun bir eksiği yok. O zaman bendeki bu eksilmişlik duygusu ne? Bir şey eksiliyor: işte biri beni seviyordu, şimdi sevmiyor, bir eksiklik hissediyorum.

Peki ne yapacağım? Ben kimim sorusunu soracağım. Ben daha önce sevilmiyordum. Dünyaya geldiğimde böyle gelir gelmez "beni kim seviyor" diye şey yapmadım. Bakın bebeğin böyle bir hikayesi yok değil mi daha bebekken? Sonra sonra hikaye başlıyor.

O zaman ben o asli merkezime dönmeye çalışacağım. Ta ki hiçbir olayın, hiçbir durumun, hiçbir sürecin beni eksiltmediğiniidrak edene kadar. Hiçbir şey benieksiltmiyor. Bak insanlar sana taş da atsalar seni eksiltemez. Bir yere sokmasalar, dışlasalar yine seni eksiltemezler. "Bütün insanlar etrafından dağılsa" diyor Kur'an-ı Kerim, "de ki Allah bana yeter" çünkü onu kimse eksiltemez. Ta ki hiçbir değişimin bizieksiltmeyeceğiniidrak edene kadar bu süreci yaşıyoruz.

Dolayısıyla ayet imtihan ayeti değil; ne ile özdeşleştiğini görmek ve bu özdeşleşmelerden kurtulma ayetleridir bunlar. Ve tek başına bu ayetler bile Kur'an'ın hakikatini anlatmaya yeter. Ve devam ediyor: "sabredenleri müjdele." Ne demek sabredenler? Onu da böyle tahammül etmek diye algılıyoruz. Halbuki sabır kelime olarak bir şeyde sabit kadem olmaktır. Biraz daha Türkçeleştirirsek bir şeyde direnebilmektir. Direnebilmek.

Mesela diyelim ki bedenine binlerce mikrop, virüs gelir, beden hiç hasta olmuyor. Ne yapıyor? Aslında bütün hepsine karşı direniyor değil mi? Hepsini tanıyor ve hiçbirine yenilmiyor, hepsine direnebiliyor. Biz ne diyoruz? "Direnci güçlü" diyoruz değil mi?

Dikkat edin, "güçlü bir direnci var" diyoruz. İşte sabır böyle bir şey. "Sabredenlerimüjdele" yani özlerinin farkında olan ve özlerinin hiçbir zaman eksilmediğinin idrakiiçinde olan ve bu sayede de sahte benliklerinin çeldirici algı ve tutumlarına direnenler -sabredenler bunlar. Bu sabırdır. Yoksa sabır dediğimiz -tahammül- o da egonun sınırlarına kadar; ego dayanamayınca sabır taşı çatlıyor.

Bakın bir başka ayet var, dikkat edin: "sabır ancak Allah iledir" diyor. Dikkat edin ayete: sabır ancak Allah iledir. Yani sen ne sayesinde direnebilirsin, ne ile direnebilirsin? Neye ait olduğunu idrak edersen direnebilirsin. Allah'a ait olduğunu idrak edersen direnebilirsin. Sabır Allah iledir. Sabır nefis ile değildir. Nefis ile sabredemezsin, tahammül edersin.

Musibet: İsabet Eden Neye İsabet Ediyor?

Evet, ve ayet devam ediyor: "onlar başlarına bir musibet gelince" -ki musibetle isabet aynı kelimedir, bir şey sana isabet edince onun adına musibet diyorlar, yaniisabet eden şey demek. Yani sana bir şey isabet edince sen ne dersin? Önce şunu anlaman lazım: bir şey neye isabet ediyor? Sana mı? Kullandığın bedene mi? Sana emanet edilen evlada mı? Sana emanet edilen mala mülke mi? Bir zamanlar insanların sana gösterdiğiitibara mı? Neye isabet ediyor? Eğer bunu sen ayırt edersen -çünkü ayırt edenleri anlatıyor bu ayet- diyor ki: onlara bir musibet isabet edince "biz şüphesiz hakikatte Allah'a aidiz ve ona döneceğiz." Bizde eksilen bir şey yok. Bize bir musibet isabet ettiğinde -zahiren bir musibet isabet ettiğinde- bizde eksilen bir şey yok.

Benim çok kıymetli bulduğum bir bilgenin bir sözü vardır. Ona soruyor böyle batılılar: "sizi bir silahla öldürsek, başınıza silah dayayıp tetiği çeksek, veya bir kılıçla kendinizibedeninizden ayırsak ne olur" diyorlar. O da diyor ki: "bir şey olmaz, bedeni bırakır giderim, çünkü sizin yaptığınız şeyin isabet ettiği şey bedendir, o ben değilim ki, bedeni bırakır giderim." Şimdi bunu diyecek kaç Müslüman var? Ne kadar Müslümanız? Tabi bunu diyen Müslümanlar var, kamil insanlar var. Haksız yere idam edilmiş ama o idam fermanını Rabbine kavuşma tezkeresi olarak görmüş. Budur Müslüman. Yoksa "hiç başım beladan kurtulmuyor, sürekli musibet yaşıyorum, bir imtihandan bir imtihana geçiyorum" böyle bir şey olur mu? Böyle bir şey olmaz. Böyle bir şey de yok aslında ama ben özdeşleşerek hayata bakarsam, her gün yüzüme baktıkça imtihan, "fondöten sür yüzüne, bilmem ne sür, onu sür bunu sür, gerdiricibilmem ne askısı yap" değil mi, ömrüm böyle geçecek.

Neden? Bedenimin kullandığım bedenin yaşlanmasını kabullenemiyorum, onu kendim zannediyorum, sürekli onunla uğraşıyorum. Malımı çok seviyorum -tırnak içinde- "malım" diyorum, malımı çok seviyorum, malımda bir eksilme olduğunda musibet yaşıyorum, hep imtihan. Ev biriktirmişim, 4-5 evim var, bir deprem oluyor, yıkılıyor -büyük imtihan. Peki ayet ne oldu? "Biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz" -ayet güme gitti. Allah rahmet eylesin, ayet orada dursun, ayetten senin bu ayetten nasibin

ne peki? Düşünün, niye bunu demiyoruz da sürekli "ömrümüz hep imtihanla geçiyor, hep imtihan yaşıyoruz" diyoruz? Dikkat ediyor musunuz, bakın zihin ne kadar çeldiricibir niteliğe sahip. Ayet diyor ki: onlar başına bir musibet geldiğinde "biz Allah'a aitiz, şüphesiz ona döneceğiz" derler. Niye bu ayeti hiç ezberimizde tutmuyoruz, hiç hatırlamıyoruz? Ki Peygamber bunu çok hatırlatmış. Ama neyi hatırlıyoruz? "Abihayat büyük imtihan, hep imtihan." Orayı da yanlış anlıyoruz ve öyle kafamıza kodluyoruz. Neden? Çünkü egomuz bir şeyin eksiltilmesinin ne anlama geldiğinibilmiyor ve bundan rahatsız oluyor.

Sonuç: Bu Dünya Özdeşleşmeme Bilgeliğidir

O yüzden ne diyor? "Abi sürekliimtihan ediyor, bu dünya imtihan dünyası." Bu dünya aşk dünyasıdır. Bu dünya muhabbet dünyasıdır. Bu dünya Allah'ın yakınlığını idrak ederek yaşama dünyasıdır. Bu dünya özdeşleşmeyebilme bilgeliğinin yaşama dünyasıdır. Eğer doğru yerden bakabilirsen.

Evet. Saat kaç oldu? Sekiz oldu. Uzatmayalım, bitirelim. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi: 155-156. Ayetler (sohbetin ana ekseni olarak açıkça adıyla anılıyor: "Ant olsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, nefsinizden ve semerelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz... Onlar başlarına bir musibet gelince 'biz şüphesiz Allah'a aidiz ve şüphesiz ona döneceğiz' derler.") _Not: Konuşmacı ayrıca "bütün insanlar etrafından dağılsa da Allah bana yeter" mealindeki ayete ve "sabır ancak Allah iledir" mealindeki ayete atıfta bulunuyor, ancak bu ikisi için sure adı veya ayet numarası vermiyor; bu yüzden yukarıdaki listeye dahil edilmemiştir._