Putlar ve Varlık Açlığı

Kısa Özet

Bu sohbette "put" kavramı psikolojik düzeyde ele alınarak, insanın gerçekleşmeyen beklentilerini, başkalarının onayına duyduğu ihtiyacı ve "bir şey için yaşama" saplantısını nasıl birer puta dönüştürdüğü anlatılıyor. Bütün bu açlıkların temelinde, insanın kendi varlığının Allah'ın varlığından geldiğini ve zaten "dolu" olduğunu unutup kendini boş zannetmesi yatıyor; bu unutuş Duha suresindeki"aydınlığın gece ile örtülmesi" meseliyle özdeşleştiriliyor. Sohbet, "arzu ve hevesleriniilah edineni gördün mü" ayetiyle, isteklere tutunmanın Yaradan'la kurulan bağı nasıl perdelediğini vurgulayarak tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Meşru bir beklenti veya hayal gerçekleşmediğinde ona "olmalıydı" diye saplanıp kendini mutsuz hissetmek, o beklentiyi bir puta dönüştürmektir; oysa insan onu putlaştırmadan da bırakabilir.
  • Kendini değerli, sevilmiş veya tercih edilmiş hissetmek için başkalarının tutumuna bağımlı olmak, farkında olmadan insan bilincini kendi varlığının belirleyicisi haline getirmektir — bu da bir putperestlik biçimidir.
  • Bütün açlıkların (sevgi, onay, tercih edilme) kökeninde insanın kendi varlığının Allah'ın varlığından geldiğiniidrak edememesi yatar; bu idrak sağlandığında dışarıdan gelen hiçbir eksiklik kalbi gerçekten daraltamaz.

Beklenti Putu: Gerçekleşmeyen Hayaller

İnsanoğlunun hani geçen hafta ne tür putlarımız oluşuyor, bunları tabi ki psikolojik düzeyde analiz etmemiz gerekiyor arkadaşlar. Mevzuya böyle itikadi bir açıdan bakmamak gerekiyor. Örneğin hayatla ilgili veya hayat sürecimizle ilgili diyelim, bir kısım hayallerimiz oluyor, beklentilerimiz oluyor. Bu hayal ve beklentiler makul ve meşru beklentiler de olabilir, içinde gayrimeşru bir şey yoktur, meşrudur ama mesela

diyelim ki ben 15-20 yaşındayken "40 yaşında şöyle olacağım, şunu yapacağım, şöyle bir birikimim olacak" veya "hayatım şöyle olacak" diye bir hayal kurmuş olayım diyelim. Bu gerçekleşmedi. Ben ne yapacağım — eğer bunun aslında benim ürettiğim bir beklenti, benim inşa ettiğim bir hayal, benim inşa ettiğim bir kurgu olduğunu görmezsem, ne yaparım? Kendimi buna mahkummuş gibi. "Yani benim böyle bir hayalim vardı, kırk yaşında şöyle olacaktı ama olmadı, öyleyse mutsuzum." Şimdi ne yapmış oldum o zaman ben o beklentiyi? Benim üzerimde hakimiyeti olan, bana hükmeden, beni etkileyen, beni mutsuz eden, bende sanki böyle bir şeyim eksikmiş gibi hissettiren bir şekilde ele almış oluyorum. Aslında ne yapıyorum? Makul, meşru bir beklenti, bir hayalim oluyor, bunda bir problem yok, ama onu gerçekleştiremediğimde onu beni baskılayan, beni zorlayan, beni mutsuz eden, bende eksiklik duygusu hissettiren, bende bir memnuniyetsizlik duygusunun içine girmişlik hissi oluşturan bir hikayeye dönüştürüyorum.

Aslında bunu kim üretti en başta, yani o beklentiyi kim üretti? Ben ürettim. O beklentiyi putlaştırmadan da iptal edebilirim değil mi? "40 yaşında şöyle bir hayalim vardı, 40 yaşına gelince şöyle yapacaktım, şöyle olacaktım" diyordum ama olmadı, "nasip değilmiş" deyip bunu çok rahatlıkla — tırnak içinde — putlaştırmadan, esneterek şey yapabilirim, tolere edebilirim. Ama onu ne zaman put haline getiriyorum? "Bu olmalıydı. Olmadığı için de kendimi çok mutsuz hissediyorum. Ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek." Daha ağır bir putlaştırma yaptım. "Bu gerçekleşmeyecek, ben hepten mutsuzum artık, ben hiçbir zaman mutlu olamam.

Neden? Çünkü bu hiç gerçekleşmeyecek." Hep içimde böyle bir acı, üzüntü, mutsuzluk, keder hikayesine dönüştürürüm. Bu nedir aslında? İşte kendi ürettiğimiz bir puta dönüşüyor bu yani. Mesela buna bir beklenti putu diyebiliriz. Bu çok yaygın bir şeydir. Hepimizin bununla ilgili bir şeyleri putlaştırma ihtimali vardır. Özellikle çocukluğumuzda, gençliğimizde, hayatımızın belli bir döneminde oluşturduğumuz bir kısım beklenti hikayelerimiz vardır. Beklenti gerçekleşirse şükredersin. Ama beklentigerçekleşmezse o beklentiyiiptal edersin, değil mi? O beklentiyiiptal etmemek onu putlaştırmak anlamına gelir. Yani o senin üzerinde hakim bir konuma geliyor.

Ben bazen soruyorum, diyorum ki: "Bu beklenti kimin beklentisiydi?" "E benim beklentimdi" diyor kişi. "E" diyorum, "bu beklentiyiiptal edemez misin?" "Edemem" diyor, "olmalıydı" diyor. Bak ne oldu işte orada? Kişi orayı kendisine hükmeden bir konuya dönüştürdü. İşte o zaman bu bir putlaştırmadır.

Onay ve Değer Görme Putu

Veyahut da insanlarla ilgili bir varlık, mutluluk, kendini değerli hissetme ihtiyacını birilerine bağlar. Bir ilişki üzerinden bu varlık, değer hikayesini üretir. Mesela bu da bir insanda bir puta dönüşebilir. Yani mesela "kimse bana değer vermiyor." Şimdi ne yapmış oldun? Aslında birilerinin sana değer verdiğini, daha doğrusu sana kendinideğerli hissettirecek varlıklar olduğunu kodluyorsun. Bu tabii ki başlı başına — bunun en başında böyle bir algıya sahipse — burada ta en başta bir put üretmiş oluyoruz. Yani "kendimi değerli hissetmem için birinin bana şöyle veya böyle davranması lazım,

o zaman kendimi değerli hissederim." Sen ne yapmış oldun? Daha en başta bir put üretmiş oldun. Ve bu noktada kendi varlığını ve değeriniinsanların tutumuna, tavrına, hikayelerine bağlamış olduk ve bu gerçekten çok büyük bir tuzaktır bir insan için ve hepimizin bu tuzağa düşme ihtimali her zaman vardır. Kendimizi değerli hissetmekle ilgiliilla birinin bize sevgisi olmayabilir; bu insanların takdiri olabilir, insanların hayranlığını uyandırmak tarzında olabilir bu. O zaman kendimi değerli hissediyorum, işte kendimiispat etmiş olacağım, veya "kendimi değerli hissetmek için şöyle olmam gerekir" dediğimiz birçok bu anlamda hikayeler olabilir ve bu hikayeler gerçekten bizim hayatımızı büyük bir baskı altına alır. Çünkü bunun sonucunda gerçekten kişinin o hissettiği değersizlik hissi, mutsuzluk hissi çok gerçekmiş gibi görünür. Ve işin kötü tarafı bunun çözümü de insanın kendisinde değildir. O yüzden böyle Arap putlarına benziyor yani. Birisinin seni takdir etmesi lazım. Birisinin seni onaylaması lazım. Birisinin seni çok değerli bulması lazım. Birisinin senden vazgeçmiyor olması lazım. Mesela değil mi? "Benden çok kolayca vazgeçiyor insanlar." Eee ne oluyor burada? "Demek kolay vazgeçilen biriyim, demek değersiz biriyim" yani. Ve sen ne yapmış oluyorsun aslında? Bir başka insanın bilincini kendi varlığının, değerinin, kimliğinin belirleyicisi haline getiriyorsun. O yüzden insanoğlu böyle — Allah'a kulluktan, tırnak içinde, kurtulduk deyip kendini kandırıp — bu anlamda binlerce kulluğa kendini mahkum ediyor ama bunun farkında değil yani. Hepimiz kendimizibirilerine beğendirme tuzağına düşüyoruz. Neden? Çünkü Yaradan'ın bizim varlığımızla olan bağını anlamıyoruz. Yani bunu kaçırmışız yani, bunu ta en başlarda kaçırıyoruz tabii ki.

Gerçekten hani en sevdiğiniz insanı düşünün. Hani bununla ilgili bazı böyle menkıbeler de anlatılır, hikayeler de anlatılır. İşte bir tanesi böyle Türk mitolojisinde vardır. Bir adama işte öleceği söylenir. Ona denir ki: "İşte git, senin için hayatını verecek birini bulabilirsen gönüllü olarak, biz onun hayatını alırız, seni bağışlarız." Bu da gidiyor bütün arkadaşlarına, "işte böyle böyle bir durum var, ben öleceğim ama bana kendi canını böyle feda edecek bir kişi olursa beni bırakacaklar, o insanın canını alacaklar" falan diye anlatıyor. Ama tabii bütün arkadaşları "teşekkür ederim, sağ ol" deyip bırakıyorlar, kimse yanaşmıyor. Ta ki böyle gerçekten onu çok seven birioluyor falan. Sonra işte Tanrı ikisini de bağışlıyor vesaire. Hani bunu düşündüğümüz zaman, kim bizim için gerçekten hayatını verebilir? Veya deyin ki hani vermek istese ne yapabilir de mi? Halbuki Allah, sen kendini bilmezken, sana o sonsuz ilmindekivarlığı var etmiş. Yani hepimiz Allah'ın sonsuz ilminde bulunuyoruz aslında. Yani her birimizin Allah'ın sonsuz ilminde bir belirlenimi var ve Allah onu görünür aleme yansıtıyor değil mi? Bu ne kadar kıymetli bir şey. Kimse bunu yapamaz. Ve bunu Allah herhangi bir zorunluluktan, bir mecburiyetten yapmıyor. O yüzden denir kiyaratılışın nedeninde aşk vardır, sevgi vardır. Dolayısıyla benim varlığımın sebebinedir? Yaradan'ın sevgisidir. Şimdi ben bu sevgiyi unutuyorum ve beni sevecek biriniarıyorum.

Mum Işığı Meseli: Yaradan Neden Kendini Perdeler

Bu şuna benziyor. Bunu da şöyle açıklayayım. Aslında biz niye insanların sevgisinden de hoşlanıyoruz? Çünkü aslında orada da güzel bir şey var, orada da bir sevgiizi var aslında. Ama şöyle düşünün. Mesela burada böyle yüksek derecede büyük bir ışık olduğunu düşünün. Hani şuraya bir mum ışığı koysak, o mum ışığının ışığı o kadar belirgin olmaz değil mi? O mum ışığının belirgin olması için neye ihtiyacımız vardır?

Ortamın biraz karanlık olmasına ihtiyacımız vardır. Ortam biraz karanlık olursa o mum ışığının ışığı çok daha bariz bir şekilde gözükür. Şimdi Yaradan da kendivarlığının sonsuzluğunu, o nurunu örtüyor deyim yerindeyse. Örterek aslında izafidüzeydeki yansımaları, aydınlığı bize gösteriyor, bizi bunlara şahit kılıyor. Eğer O'nun sonsuz nuru ve ışığı olsa biz hiçbir şey göremezdik yani. Mesela insanların sevgisibize çok sönük kalırdı yani. Yaradan bu anlamda bir nevi kendini perdeleyerek, kendisi üzerinden yansıyan izafi düzeyleri bize gösteriyor, bizi şahit kılıyor. Şimdi biz bu perspektifi unutuyoruz. Allah'ın o sonsuz ve hakiki nuraniyetini unutuyoruz. Biz evvela ne arıyoruz? Karanlıkta ışık aramaya başlıyoruz. Böyle bir tuzağa düşüyoruz.

O yüzden ben diyorum ya: bütün dünya sizi görmezden gelse, sizi sevmese, sizin içinizde asla — ne diyelim — bir gölgelenme, böyle bir mutsuzluk, böyle bir boyun büküklüğü veya bir kırıklık olmaması lazım. O neye benzer? Bir mum alevinin sönmüş olmasına benzer. Veya diyelim ki burada böyle büyük bir ışık var, böyle her tarafı mükemmel derecede aydınlatan bir ışık olduğunu düşünün. Aynı zamanda bu salonda yüzlerce de mum olduğunu düşünün. Şimdi yüzlerce mum sönse, aydınlıkta herhangi bir azalma olur mu? Olmaz. Aslında insanın durumu bunun gibidir. Ama biz o mum ışıklarını da algılayalım diye o büyük ışık bazen kendini göstermiyor. İşte tıpkı bunun gibi.

Ve o ayete de bağlayabiliriz bunu: insanlar senden yüz çevirecek olurlarsa de ki Allah bana yeter. Bu ne demektir? Bu şu demektir arkadaşlar: Yaratılış düzleminde insanlardan yana size bir etki gelmezse, pozitif bir etki gelmezse, siz ilahi, sonsuz ve mutlak olanı hatırlayın. Bunu hatırlarsanız orada bir kayıp olduğunu algılamazsınız. Ama eğer bu hakiki, mutlak, ilahi ışığı unutursanız, o zaman yaratılış düzlemindeki en küçük bir değişiklik sizde çok büyük bir etki meydana getirir. O yüzden bütün mesele hem mutlak olanı idrak etmek, hem yaratılış düzleminde izafi düzeyde olanı fark etmektir. Bu ikisini birlikte idrak edebilirse o zaman her şey yerli yerine oturur.

Bir put tuzağıdır bu. Hani Doğan Cüceloğlu'nun dediği gibi, annesi 5-6 yaşında vefat edince, "bundan sonra benim isteklerimi kim duyacak, kim benim isteklerime koşacak" diye böyle bir şey — değil mi? Orada bir şey yaşamış yani. Bunu dinlerken bile yüzünüz böyle ne kadar üzülüyor değil mi mesela? Halbukiişte Doğan Cüceloğlu'nun da bir Rabbi var değil mi aslında? O bilse de bilmese de bir Rabbi var ve onun ihtiyaçlarına hikmeti gereği uygun bir zamanda cevap verecek bir Yaradan var. Yoksa o anne baba elinden gelen her şeyi yapsa bile eğer Allah lütfetmemişse, nasip etmemişse, kısmet etmemişse o anne hiçbir şey yapamaz, değil mi? Yaniannenin sütü olmazsa anne nereden süt verecek? Annenin elinde bir imkan olmazsa anne nereden çocuğuna bakıp onu besleyecek, değil mi? Dolayısıyla bizim o hakikikaynağı unutmamız oranında insanlar düzeyinde bir şeyleri, bizi var eden, bizi

tamamlayan, bizi değerli kılan şeyler olarak görme tuzağına düşüyoruz. O tuzağa düşmemek için her zaman mutlak olanı, sonsuz ve hakiki olanı unutmamak ve bunu her daim hatırımızda tutmak ihtiyacındayız. Eğer bunu yapmazsak bu sefer işte o put üretme tuzağına düşebiliyoruz. "İşte şu olmazsa ne yaparım, bu olmazsa ne yaparım, kendimi yapayalnız hissediyorum, kimsesiz hissediyorum, işte beni anlayan hiç kimse yok." Neden? Çünkü sen gerçek anlamda mutlak kaynağını unutmuşsun. Egonun şu tuzağı işliyor.

Aslında bu Arap putperestliğinde de var. "Tamam" diyor, "Allah var da bizim onunla bağ kurmamız çok zor" diyor. "Biz görünür olanlar üzerinden bağ kuralım" diyor.

"Görünür olanlar üzerinden ilişki kurabiliriz." O yüzden putları bir kısmı edinmişler. Putperestliğin çok çeşitleri var. Bu aynı zamanda işte bizimle bu bahsettiğimiz hatayla ilgili durumumuza dönüyor. Yani "ben Allah'la nasıl bağ kuracağım? Ben Allah'ı hissedemiyorum ki. Ama bak işte eşimi, çocuğumu, arkadaşımı, dostumu, annemi, babamı görebiliyorum, hissedebiliyorum. Ama Allah'ı öyle hissedemiyorum." Bu sefer zihnimiz zahirci bir tuzağa düşüyor. Halbuki aslında biraz daha derinlemesine baksak: anne rahminde seni şekillendiren kim? Değil mi? Kur'an bu gibi ayetlere işaret eder. Anne rahminde seni şekillendiren kim? Annen mi baban mı yani? Bir düşün bakalım.

Seni uyurken nefes alacak bir mahiyette yaratan kim? Doğar doğmaz nefes alma yeteneğiyle donatan kim? Anne karnında hiçbir şey yemez içmezken, tamamen bir göbek kordonundan beslenirken, ağız, diş, yemek borusu, mide, bağırsaklar, karaciğer gibi orada hiçbir işe yaramayan ama dünyaya geleceğin için sana lazım olan her şeyi sana anne karnındayken hazır eden kim? Biraz insan tefekkür etse, biraz düşünse, "evet Allah" diyeceksin yani. Dolayısıyla biz o bağı ihmal ediyoruz.

Zahirci benliğimiz o bağın farkındalığını bize unutturuyor ve zihnimiz zahire odaklanıyor. "Annen seni seviyor mu, baban seni seviyor mu, arkadaşların, kardeşlerin, eşin falan filan seviyor mu sevmiyor mu?" Tamamen dikkatimizi oraya sabitliyor. Ve bütün hikaye bunun üzerinden dönmeye başlıyor: "Allah'a dönüp olmadığım için sevgi açlığı." Tabiiişte bu her türlü açlık: sevgi açlığı, var olma açlığı; yani "varlığımı hissedemiyorum, varlığımı hissetmem için birinin bana varlığımı hissettirmesi gerekiyor" gibi hikayelere düşmeye başlıyoruz. Yani aslında bu sadece sevgi açlığı değil. En temelde aslında varlık açlığı en derinde olandır.

Varlık Açlığı ve Diğer Açlıklar

O varlık açlığı peyderpey diğer açlıkları meydana getiriyor. Aslında dikkat edin, o en derinde aslında varlığımıza dair bir algı gölgelenmesi var yani. Hani "varlığım ne, varlığım" derken beden diye bakmayın yani. Çünkü beden senin kullandığın bir enstrüman aslında. Varlık çok daha asli, çok daha hakiki, çok daha derinde bir şey.

Ama o varlığımı hissetmiyorum. Varlık deyince — ki Türkler varlıkla "vücut" kavramını, tabii aslında Arapça'da "vücut" kavramı "varlık" demek ama varlığı bedene indirgemişler. "Vücudum" diye bedene indirgenmiş bir şekilde bir algı var. Bu da — tırnak içinde — Türkçenin azizliği diyelim, ne diyelim, başka bir şey demeyeyim yani. Bari buna başka bir kelime verseydiniz değil mi? Ki Araplar kullanıyor, "beden" diyor yani. Veya "cisim" diyor mesela. Ama "vücudum" demiyor yani. Çünkü vücut varlık

demek aslında. Dolayısıyla varlığımıza dair — bedenim olmadan ki varlığım mesela — bedenim olmadan varım aslında. Değil mi mesela? Zihnimiz bile bazen bunu kavramakta zorlanıyor. Mesela bedenim olmasa nasıl var oluyorum? Ki bazen bunu manevi bir tecrübe olarak yaşayan insanlar oluyor; bedeninin dışında varlığını hissetme deneyimi yaşıyorlar. Dolayısıyla bizim aslında en derindeki açlığımız, yanifarkındalığımızın eksikliğinden kaynaklanan açlığımız, varlığımızı idrak edememe problemidir.

Hani bunu şuna da benzetebilirim, şimdi aklıma geldi: Şimdi mesela şeker hastasıysanız eğer, kanınızda yeterince şeker yoksa veya belli bir seviyenin altına düşmüşse açlık hissedersiniz ama diyelim ki bedeniniz 100 kilo, 150 kilo olabilir aslında. Bedende vardır aslında gıda. Ama kanınızda yoktur yani. Kanınızda olmadığı için, o şeker bu sefer kendinizi aç hissedersiniz ve bayılabilirsiniz. Hani bu zayıflıktan kaynaklanmıyor dikkat edin. Kişide beden var, kilo var ama açlıktan ölebilir yani — tırnak içinde — bayılıp ölebilir mesela. Bunun gibi yani, bizde aslında varlığımızla dop doluyuz ama varlığımızı hissetmiyoruz — tırnak içinde. Dolayısıyla bu arkasından farklı açlıklar meydana getiriyor. İşte onaylanma açlığı, takdir görme açlığı, tercih edilme açlığı değil mi? Mesela "beni mi tercih ediyorsun onu mu?" Mesela olur ya anne babalar bazen: "Anneni mi seviyorsun babanı mı?" falan gibi. Ve işte bir durumda "beni mi tercih ediyorlar kardeşimi mi, beni mi tercih ediyorlar arkadaşım mı" — işte bu sefer ne oluyor? Tercih edilmeme açlığı duyabilirsiniz değil mi mesela? "Kimse beni tercih etmiyor." Hani şey gibi yani, maç yapılırken bazı çocuklar olur, biraz çelimsizdir, kimse onları takıma almaz mesela. Veya diyelim kiçok yetenekli değillerdir takıma, mecburen alınırlar, özel olarak tercih edilmezler değil mi? Şimdi öyle bir insan ne hisseder? Tercih edilmeme açlığı hisseder değil mi? Hatta bir zaman sonra "ya kimse beni tercih etmiyor, ben de kendimi tercih etmiyorum, benide boş verin, ben de zaten kendimi de boş verdim, ben olmasam da olur" gibi. Özellikle mesela tip 9'larda bu daha bariz gözükür. Yani kendinden vazgeçmiştir yanibir nevi.

Dolayısıyla aslında dikkat edin, bütün açlıklar varlığımızı tam olarak idrak edememekten kaynaklanan açlıklardır. İşte bu açlıklar bizi o putları edinmeye götürür. Aslında o en başta bahsettiğim, yani niye beklentiiçindesin? Çünkü bir şeye dair bir açlığın var yani. Ya işte diyeyim kiistediğin şeye sahip olmak arzusu duyduğun için diyelim ki parayı seviyorsun. Aslında paranın bizatihi kendisi yenmez, içilmez yani.

Paranın hissettirdiği bir şey var. O para istediğin şeyi alabilme gücü hissettiriyor.

Boşluk Hissi ve Doldurma Çabaları

Dolayısıyla aslında bu bir hikaye; buna bir nevi boşluk da diyebiliriz yani. Yani biz varlığımızın doluluğunu, deyim yerindeyse, unutuyoruz. O zaman içimizde büyük bir boşluk hissediyoruz yani. Bir boşluk var ve o boşluk doldurulmaya çalışılıyor. Ve çok ilginçtir, bunu her insan az veya çok aslında hisseder. Bazen böyle minimal hissedersiniz. Hatta ben bunu çok ilginç insanlarda müşahede ettim. Birinin bana söylediği söz şuydu: dedi ki "aslında bende büyük bir boşluk var. Bu boşluğu bazen

arkadaşlarla bir araya gelerek doldurmaya çalışıyorum. Alışveriş yapıp doldurmaya çalışıyorum. Eğlenip doldurmaya çalışıyorum. Bir boşluk var" dedi, "hiç dolmuyor." Hatta kendiifadesi bu — tamamen o insanın ifadesi — "sanki böyle altı delik bir çuval var ve hiç dolmuyor" dedi. Ve ben ona böyle bir şeyle hiç anlatmamıştım yani. Bana ilginç bir şey gibi gelmişti. Şu açıdan ilginçti: Yani aslında Allah insana bunu bir şekilde hissettiriyor yani. Bir boşluk var ve orayı hep doldurmaya çalışıyoruz. İlgiyle doldurmaya çalışıyoruz. Bir şeyler başarıp "aa bak bunu ben yaptım, biliyor musun, işte bu benim eserim, işte bu kitabı ben yazdım, işte şu yemeği ben yaptım." Mesela bazı böyle kadınlar olur, böyle yemek yapar: "Beğendin mi?" Hani ne olur beğenilmese ne olur? Ama bak orada bir beğenilme boşluğu var yani. Beğenilecek, o zaman rahatlayacak yani. Halbuki bak sen elinle güzel yapmışsın bu yemeği, özenmişsin. Bu senin aslında varlığından kaynaklanan bir faaliyet. Karşındaki belkimidesi bozuktur veya morali bozuktur, o gün beğenmeyebilir yani, veya başka bir nedenle beğenmeyebilir. Ya işte "tamam yapmışsın, yiyoruz işte" falan da diyebilir. Ama bak sen orada, sen kendi varlığını unutmuşsun. Ve oradaki boşluk bir hikayeyle doldurulmaya çalışılıyor. "Eşim beğensin istiyorum. Arkadaşım takdir etsin istiyorum.

Veya birisi 'bunu da sen güzel yapmışsın' desin istiyorum." Peki demese? Demese burada boşluk oluyor, demese burada boşluk hissediyorum. Bir şey sanki yarım kalıyor, tamamlanmıyor, eksik hissediliyor. Şimdi bütün bunların altında yatan şey aslında o derindeki varlığın doluluğunu unutmuş olmamız. Onun bir şeyle örtülmüş olması. Yani nuraniyet, benliğimizin yanıltıcı algısı tarafından örtülüyor. Bu gerçek bir örtü değil, kurgusal bir örtü.

Duha Suresi: Aydınlığı Örten Şey

Bunun günlük hayattaki en bariz şeyi aslında, mesela bir Arif'in ifadesiyle: "Bir gündüz vakti gözünü kapatan kendine gece yapar" diyor. Yani dışarısı aydınlıktır ama sen gözünü kapattığında kendine gece yapmış olursun. Gece olur mu sana? E tabii o anda olur yani, gözünü kapatırsan gece gibi olur yani. Ama bunu sen kendine yaparsın, tıpkı bunun gibi. Yani biz kendi kendimize o sonsuz nuraniyeti, aydınlığı, doluluğu, tamlığı örtüyoruz. Ve orası bize karanlık, eksik, yetersiz gibi görünmeye başlıyor.

O yüzden geçen haftaki sohbetin sonunda Duha suresinin başını ifade etmiştim.

Duha, sabahın aydınlığı demek yani. Hani bazı yerlerde vardır ya böyle, insanlar dağlara çıkarlar, işte Nemrut'ta vesaire yerlerde işte o güneşin ilk doğuşunu ve onun parıltısını seyrederler. Gerçekten muhteşem bir şeydir. Aynı şey mesela Sina Yarımadası'nda da vardır. Orada öyle bir dağ vardır — Hazreti Musa'ya Allah'ın seslendiği söylenen bir dağ — oraya böyle sabah, gece vakti daha doğrusu, çıkarsınız ve orada o sabahın ilk ışıklarını görürsünüz. Duha bu anlamda aydınlık demek yani, en ifadesi aydınlık demek. Arkasından gelen ayet "ve leyl" — gece demek; bürüdüğü zaman, geceye bürüdüğü zaman. Neyi bürüyor, neyi örtüyor aslında? İşte o aydınlığı örtüyor. Bizde de bizim yanıltıcı algımız tarafından bir şeylerin örtüldüğünü görmemiz gerekiyor. Bize de bu düşüyor. Bunu anlamamız gerekiyor.

Yani diyorum ki ben mesela, "ya ben sevilmiyorum." Bak aslında bu Tanrı'nın o sonsuz sevgisinin örtülmesi demek ki, bu az kolay, hani az bir şey değil aslında. Yanişu anlamda: hani Yaradan'ın beni sevmediğini düşünmem için gerçekten benim çok çalışmam lazım aslında. İyi çalışmam lazım. Yani bazen olur ya böyle bir yeriiyice karartırsın; tam karanlık olması lazım, ki bazen zordur değil mi? Ya mesela birisi dese ki "abi İstanbul'u öyle bir yap ki hani tepede güneş de olsa İstanbul kapkaranlık olsun, zifiri karanlık olsun" — zordur değil mi yani? Bütün İstanbul'u kaplaman gerekir.

Bunun kadar zordur yani. Daha da zordur. Ama insan bilincinde öyle bir potansiyel vardır ki sen bunu yapabiliyorsun. Yani bunu yapabilme potansiyelimiz var.

Kendimize böyle mutlak gece yapabilme potansiyelimiz var. Hani mesela bazı insanlar vardır, intihar ederler: "İşte hiç sevgi yoktu, kendimi yapayalnız, kimsesiz hissettim, hiç kimse beni sevmiyordu, işte dünya bana kapkaranlık geldi." E nasıl geldi? Aynı anda "dünya ne kadar güzel, hayat ne kadar güzel" diyen insanlar var.

Demek ki anlıyoruz ki olay dünyayla ilgili değil yani. Dünya kapkaranlık da değil — tırnak içinde. Öbürünün algıladığı böyle apaydınlık da değil, dünya açısından söylüyorum. Tıpkı bunun gibi.

Şimdi benim Yaradan'ın o sonsuzluğunu unutmam için gerçekten büyük çapta bir gaflete düşmem lazım. Bunu örtmüş olmam lazım. Kendi hakikatime kendimi kapatmış olmam lazım. E peki bu mümkün mü? Evet olabiliyor. Öyle bir kapatabilirsin ki, hani Kur'an'ın bir ayetinin ifadesiyle, denizlerin altında böyle öyle karanlık noktalar vardır ki diyor; kişi elini bile göremez yani. Elini uzatır, elini bile göremez. O kadar karanlık olabilir. Dolayısıyla bizim de ego düzeyimizde böyle benlik tuzaklarımız olabiliyor. O yüzden neyi hatırlamamız gerekiyor? Duhayı hatırlaman gerekiyor. O hakiki, asli olanı, aydınlığı hatırlaman gerekiyor. Bir şey, bir düşünce, bir duygu, bir arzu, bir korku, bir beklenti bana her şeyi gece gibi hissettiriyor. Her şeyi kapkaranlık hissettiriyor. Evet, böyle bir hissiyat olabilir. Yani Yaradan'ın insana verdiği bir kısım — ne diyelim — melekeler var, bunlar sayesinde bunu yaşayabiliyoruz. Yani bunu yaşama potansiyelimiz de var. Buna vehim kuvveti diyoruz aslında. Yaniinsan vehim kuvveti sayesinde bütün bunları algılayabilir. Mesela "hayat kapkaranlık." Mesela başkaları dinliyor o kişiyi, aslında hayat o kadar karanlık değil yani, zahiri olarak düşünün. Ama kişinin vehim kuvveti ona her şeyin kapkaranlık olduğunu hissettirebiliyor, öyle düşündürebiliyor. O yüzden insan çok ilginç bir yaratıktır. Mesela şeytan da bu vehim kuvvetini kullanır derler. Mesela işte şeytanın Adem'i yanıltmasındaki bir faktör odur. Yani ona işte "bak sen ebedi bir mülke sahip olmayacaksın," böyle — tırnak içinde — "bir dikili ağacın olmayacak" amiyane tabiriyle, "öyle kalıvereceksin" yani. "O yüzden git, o Allah'ın yaklaşma dediği ağaca yaklaş." Halbuki o ağaç da öyle bir ağaç değil aslında, deyim yerindeyse.

Aslında o şu demektir arkadaşlar, dikkat edin. Bunu da parantez için söyleyelim, bunu çok defa hatırlatıyorum: Aslında "yaklaşma" denilen şey ağacın kendisi değildir. Yaklaşma denilen şey o ağaca yanlış bir tarzda yaklaşmaktır. Yanlış bir yaklaşımla, yani bir ilişkilendirme yapmayı var olma arzusuna bağlıyoruz.

"Ne İçin Yaşıyorum?" Sorusunun Yanlışlığı

Mesela çok duyarım bunu. "Hocam" diyor, "tamamdır o zaman ben ne için yaşayacağım" diyor. Ben de cevap veremiyorum. Çünkü ne için yaşayacağını bilmiyorum — tırnak içinde söylüyorum. Şu anlamda ne için yaşayacağını bilmiyorum.

Dünyada "bak şunun için yaşa" diyeceğim bir şey yok. Çünkü yaşamak, yani hayatiyet, varlığınızın doğal bir rayihasıdır. Onun doğal bir kokusu gibidir. Yani varlık "yaşayayım mı yaşamayayım mı, ne için yaşayacağım" falan demez yani. Böyle bir şey yoktur. Peki size bunu düşündüren nedir? "Ben ne için yaşayacağım?" Size bunu düşündüren şey varlığınızı hissetmiyor oluşunuzdur. Eğer varlığınızı idrak etseniz "ben ne için yaşayacağım" diye bir soru oradan çıkmayacaktır. Çünkü o zaten doğal olarak yaşamaktadır. Doğal olarak onda bir hayatiyet vardır.

O yüzden her zaman hatırlatıyorum: bazı sorular sahte bir yerden gelir. Eğer orayı yakalayamazsanız ömrünüz boyunca ya o sorulara cevap ararsınız, ya da o sorulara bir cevap bulduğunuzu zannedip bir ömür boyu o cevabın peşinde yaşarsınız. "Ben çocuklarım için yaşıyorum." Valla ben öyle yaşamıyorum. "Ailem için yaşıyorum." Öyle yaşama. "Ben işimi büyütmek için yaşıyorum." Yaşama. "Ben işte böyle çok orijinal bir marka üretmek için yaşıyorum, insanlar diyecek ki 'ulan bu markayı kim üretmiş ya, bu malı kim üretmiş, bunu kim yapmış' diyecekler falan." Bunun için de yaşama. "Ne için yaşayayım?" Bak soru yanlış. Dikkat et. Soru yanlış. Sen oradakisorunun yanlışlığını göremezsen ömrün boyunca ya o soruya cevap arayacaksın ya da cevap bulduğunu zannedeceksin. "Ben buldum, ben niçin yaşayacağımı buldum, kendime şöyle bir hedef koydum ve bunun için yaşayacağım" — ve yaşarsın, en son ömrünü telef edersin. En son ölüm karşına gelir; varlığını unutmuş biri olarak, uğruna yaşadığın şeyi bir nevi kaybetmiş biri olarak kala kalırsın. "Ne için yaşadın?" "Bunun için yaşadın." Cevap yanlış.

Dolayısıyla arkadaşlar mesela bazı soruların farkına varmamız gerekiyor. Mesela bu put edindiğimiz şeylerden bir tanesi de budur. Mesela "ben şunun için yaşıyorum, bir akademisyen olmak için yaşıyorum, profesör olacağım." Ol bakalım. Bunun için yaşıyorsan sen bilirsin. "Ben işte alanımda en iyi olmak için yaşıyorum." İyi yaşa. Boşa yaşamış olacaksın. Yani yaptığın şey boş olmayabilir ama amacın boş. Biz bir şey için yaşamıyoruz. Yaşamak, yaşam, yani hayat, hayatiyet, varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğu için yaşıyoruz. Yaşarken de iyi, doğru ve güzel tutum ve tercihlerde bulunmaya çalışıyoruz. Yoksa bir şey için yaşamıyoruz. Ama bakın ne kadar albenilibir şey değil mi mesela? "Ne için yaşıyorsun? Hayatta hedefin yok mu?" "Benim yok" mesela. Yani gerçekten bir hedefim yok. Çünkü hedef benim aslında. Anlatabildim mi? Hedef sensin. Sen Allah'ın hedefisin. Allah seni var etmeyi dilemiş. Sen Allah'ın mukaddes bir hedefisin, gidip kendine abuk sabuk ucuz hedefler arıyorsun. "Benim hedefim ne? Kendime bir hedef bulayım." Sen Allah'ın hedefiyken kendine gidip bir hedef bulmaya çalışıyorsun. Değil mi? Ne kadar vehmimiz bir şeyi çarpıtabiliyor. Hayatta bir hedefim yok. Varlığım Allah'ın varlığından geliyor ve bu varlık kendiiçinde hayatiyeti de barındırıyor. İyi, doğru ve güzel davranmayı ve o şekilde amel etmeyi de barındırıyor. Daha ben hani ne için yaşıyorum? O yüzden bir ayet var, benim yanlış

hatırlıyorsam düzeltin: benim doğumum, ölümüm, hayatım Allah içindir diyor. Yanivarlık içindir. Yani varlığa bakar, varlığa dönüktür.

Varlık İçin Yaşamak

Niçin yaşıyorsun? Şimdi tabii bunu "Allah için yaşıyorum" değil. Tabii biz bunu da anlamıyoruz, ne demek. Yani "Allah için yaşamak" varlık için yaşamaktır. Varlığın da yaşamaktır. Varlığın dünyaya gelerek doğumu deneyimliyor. Varlığın bedenin ölümüyle ölümü deneyimliyor. Bütün hepsi varlığın deneyimleri olarak ortaya çıkıyor. Ve varlık o deneyimlerden hiç değişmemiş olarak çıkıyor. Dolayısıyla aslında hayat o kadar doğal ve o kadar basit ki — basit böyle düşük anlamda değil yani, yalın bir şey aslında hayat — hani "varım," varlığında hayatiyet var ve varlığında ilahi değerler var ve bunlarla ben o hayatiyeti yaşıyorum, deneyimliyorum. Bir amacım yok. "Şunu elde etmeliyim, bunu elde etmeliyim, elde edemezsem üzülürüm, bir şeye sahip olmalıyım, yaşamak için hırslanmalıyım, yaşamak için kendime hedef bulmalıyım." Neden?

Çünkü boşsun. Daha doğrusu aslında boş değilsin, dolusun ama boş olduğunu zannediyorsun. Ben niye bir şeyi yapmak için bir şeyi hedefleyeyim ki? Yani varlıktan daha kıymetli bir şey mi var onu hedefleyeyim? Yani Allah'ın verdiği varlıktan daha kıymetli ne olabilir ki onu hedefleyeyim? Değil mi? Ne kadar mantıksız bir şey. Yanineyi hedefliyorsun? Varlığının, yaşamanın hedefini, gayesini? Bir gayem yok.

Bakın bunu ego düzeyinde algılarsanız böyle hani mutsuz, boş boş yaşayan, işte ne yapacağını bilmeyen biri gibi zannedersiniz. Halbuki bu değil; bakın, ego üzerinden bakarsanız öyle görünür. Mesela ben size desem ki "benim hedefim yok, yaşamak için ekstra bir nedenim yok" desem. O zaman ben sanki böyle avare avare boş boş yaşayan biri gibi miyim? Değilim. Ama ego üzerinden bakarsak, o kendini boş zanneden benlik üzerinden bakarsak — benlik ne istiyor? Kendine bir hedef edin. İşte var ya böyle, "3 yıl sonra buraya geleceğim" veya işte "10 yıl sonra şurada olacağım, 20 yıl sonra burada olacağım." Nasrettin Hoca'nın hikayesi gibi, en son ne olacağım? Hiç. Yani nereye? Fark etmiyor musun bunu? Nereye varacaksın? 50 yıl sonra, 60 yıl sonra nereye varacaksın? 100 yıl sonra nereye varacaksın? Yaniinsan ömrü uzuyormuş, tamam 500 yıl sonra ne olacaksın? Bak sen dikkat et. Bir şey seniyanıltıyor yani. Sana vehim veriyor. Allah "seni var ettim" diyor, "varlığımla var ettim" diyor, "varsın" diyor. Sen diyorsun ki "var olmak için kendime bir hedef bulmalıyım, hedef tayin etmeliyim, hedef tayin edemezsem böyle moralim bozuluyor, canım bir şey yapmak istemiyor." Bak bu hikayeyi sana kim anlatıyor? Önce oraya bir bakman lazım. Bak hikaye — tırnak içinde söylüyorum — şeytan tarafından anlatılıyor deyim yerindeyse, veya o sahte vehimle inşa olmuş benlikler tarafından sana anlatılıyor.

Babaya İspat Etme Putu ve Takdir Beklentisi

Bir gün bir adam vardı, adam 50 yaşlarında falandı. Dedi ki: "Benim hayatta tek bir amacım var." Ne dedim? Dedi ki: "Kendimi babama ispat edeceğim." Dedim, "yanibaban kim, sen kimsin, her şey karmakarışık hale gelmiş" yani. İlgisiz bir baba, tamamen küçümseyen, dışlayan, ilgi göstermeyen, takdir etmeyen bir babaya kendiniispat etmeye çalışan bir evlat. Ne kadar. Şimdi bu bir putperestlik değil mi aslında?

Farkına varmadan babasını kendine bir put haline getiriyor. Babasının bir takdiri var ya, o takdir ona yetecek sanki. Halbuki niye? Ne gerek var? Bu babayı umursamamak değil. Yani yok saymak, "ya boşver, baban canı cehenneme" demek değil. Bakın dikkat edin. Baban yanlış davranmış, yanlış düşünmüş olabilir. Sen niye kendini babana ispat etmekle tanımlıyorsun yani? Ömrünü bu şekilde geçiriyorsun ve muhtemelen de babanın takdirini hiçbir zaman alamayacaksın. Yani alamama ihtimalin yüksek. Çünkü çok bilinçli bir baban yok yani — tırnak içinde. Dünyanın en güzel işini yapsan, "e işte ben senden daha iyisini yapardım" falan diyebilir yani. Çökertebilir seni yani. Ne yapacaksın? Şimdi bu putperestlik değil de nedir?

Bunu daha geniş anlamda ele alın. Farkına varmadan birilerinin takdirini bekliyoruz değil mi? Güzel bir şey yaparsın. Sen de bunu görebiliyor musun? "Güzel bir şey mi?" Sorabilirim, onun geri bildirimini alabilirim. Ama bak, beğenirse "olmuş, okeysin" falan derse ben de kendimiiyi hissederim. Bak bu yanlış bir şey yani. Olayı yanlış bir bağlamda ele alıyorum demektir. Dolayısıyla neyin neyi örttüğüne dikkat etmemiz gerekiyor. Neyin neyi örttüğüne çok dikkat etmemiz gerekiyor. Soruların nereden kaynaklandığına dikkat etmemiz gerekiyor.

Bakın Yaradan insana çok muazzam bir özgürlük vermiştir. Yani sen bana aitsin ve sen yaratılmış her şeyden özgürsün. Sen Yaradan'a aitsin ama yaratılmış her şeyden özgürsün. Modernizm ne yapmıştır? Yaradan'ı — şey yapmıştır — örtmüştür. "Senin Yaradan'a falan ihtiyacın yok, bak Yaradan olmadan da yaşayabiliyorsun." Peki ne yapmış? İnsanı yaratılanlara mahkum etmiş. Ama bu mahkumiyeti o kadar mükemmel şekilde yapmış ki. Modern psikolojinin birinci argümanı nedir? "İnsan ötekiyle vardır. İnsan insana muhtaçtır." İnsanların — velev ki biri daha olsa, bir kişidaha olsa — sevgisi seni değerli kılar; e olmazsa e değersiz olursun. İnsan sürekli bir şeyi devşiren bir insana döndürülüyor yani. Hatta bununla ilgili bir hadis vardır, şu an tam hatırlamıyorum ama: "Seni kendim için, alemi de senin için yarattım. Senin için yarattığım aleme kul olma" mealinde bir hadistir. Yani senin için, senin istifaden için, senin müşahede etmen için, senin deneyimlemen için bu alemi yarattım ama sen kendini aleme mahkum ediyorsun. Sen kendini aleme yem haline getiriyorsun. O zaman bu nedir? Bu büyük bir yanılgıdır. "Seni kendim için yarattım" ne demek? Yanisen benim var etmemle varsın ve benim seni var ettiğim bu hakikat hiçbir şey tarafından gölgelenemez. Allah'ın bize bahşettiği şeyin farkına varmaya ihtiyacımız var. Eğer bunu fark etmezsek, tırnak içinde söylüyorum, aleme yem oluruz. Ve mutsuzluğumuz kendi sorumsuzluğumuzun bir neticesinde gerçekleşir.

O yüzden bunu Budistler de bilir ve ifade ederler. Evet, alemde acı vardır, acının nedeni egodur ve insan acının üstesinden gelebilir; çünkü egonun ötesine geçebilir.

Ama egonun içinden baktığın zaman acıdan kurtulamaz. Acı mutlaka senin yanı başındadır. Hatta o an acı çekmiyor olsan bile acı ihtimali vardır. Seviliyor olabilirsin ama sevilmeme ihtimalin vardır. Onaylanıyor olabilirsin ama bir gün onaylanmama ihtimalin vardır. Bir şeye sahipsin ama bir gün kaybolma ihtimali vardır. Yaşıyorsun, ölme ihtimalin var. Dolayısıyla ya acının içindesin, ya acının yanı başındasın. Ego düzeyinde böyledir hayat.

İstek ve Perde: Rabbimi İsteklerimin Olmamasıyla Bildim

Dolayısıyla neyi neyin örttüğünü hatırlamaya ihtiyacımız var. Bunu fark etmek zorundayız. Yani bunu fark etmek, varlığımızın farkındalığını tekrar kazanmaktır.

Bunu fark etmek demek bizi neyin yanılttığını görmektir. Çünkü ego düzeyinde hep başkalarıdır sorun olan. "Başkalarını düzeltemediğimiz için sorun yaşıyoruzdur. Başkalarını değiştiremediğimiz için öfkeleniyoruzdur." E bakın Allah Hazreti Yunus'u niye şey yapıyor, uyarıyor? "Niye kızdın" diyor yani. E "insanlar bana inanmıyorlar." Seni bundan sorumlu tutmadım ki, sadece bunu tebliğ et dedim. Sen "insanlar bana inanmalılar, getirdiğim mesajı kabul etmeliler, benim mesajım doğru, onların da faydasına" diye — ama bakın içeride ne var? O mesajı kabul ettirme arzusu var. Kabul etmediklerinde de öfkelenme eğilimi var. O öfke nereden doğuyor? İnsanların kabul etmemesinden mi? Dikkat edin. Egomuz bizi bu konuda çok iyi yanıltır. Şimdidiyebiliriz ki "ya onlar kabul etseydi Hazreti Yunus da öfkelenmeyecekti." O zaman sorumlu kim? Sorumlu insanlar. Değil mi? Düz mantık işletirsen böyle olur. Mesela "ben niye mutsuzum? Çünkü insanlar benim istediklerimi yapmıyorlar." Veya atıyorum eşim, arkadaşım, annem, babam — "onlar benim istediklerimi yapsa ben çok mutlu olurum." O zaman benim mutsuz olmamın nedeni kim? "İşte isteklerimi yerine getirmeyen kişiler." Bu kadar basit değil mi? Mantık çok düz yani. Halbuki — tırnak içinde — baştan aşağı yanlış. Karşındakinin tutumu yanlış olabilir, bu ayrı bir konu.

Ama sen niye mutsuzsun? Mutsuzluğunun nedeniistediğin şeye yapışıp kalman, istediğin bir şey olmadığında mutsuz olma formülasyonuna kendini hapsetmiş olman. İstediğim bir şey olmadığında niye mutsuz olayım ki? Ama insanın istediği olmayınca mutsuz oluyor. Bu kanun nereden çıkmış? Nereden böyle bir kanun üretiyoruz? İşte bunu egon üretiyor. "İstediğin bir şey olursa mutlu olursun, olmazsa mutsuz olursun." Şimdi bu formülle yaşarsanız ne olur? Hayatınızın bir kısmı mutlaka mutlaka geçecektir; çünkü hayatta her şey olmayacaktır. Kral da olsanız olmayacaktır. Yanikralın bile her istediği gerçekleşmiyor. O zaman dikkat edin: bana bu oyunu kuran kim? Veya başka bir ifadeyle söyleyelim: içimde bu oyun kim tarafından kuruldu? Bu oyun kim tarafından işletiliyor?

Bir de buna fıtrat diyoruz. Bir de İslam şeyini de oraya giydiriyoruz. Halbuki Allah sana demiş, dikkat edin: Allah'ın velileriiçin korku ve hüzün yoktur. Sende niye sürekli bir korku ve hüzün var? Demek ki sen Allah'ın varlığını tam olarak idrak etmiyorsun. Çünkü aslında kendi varlığını da idrak etmiyorsun. Aslında kendi varlığını idrak etsen Allah'ın varlığını da onun üzerinden idrak edeceksin. Velayet de budur. Allah'ın sana verdiği varlık bilinciyle Allah'ın varlığını idrak etmen ve bu ikisi arasında ayrılmaz bir bağ olduğunu idrak etmen — evliyalık budur, velayet budur. Böyle biriiçin korku ve hüzün olur mu? Olmaz. Böyle bir insan için korku ve hüzün olmayacaktır. "İstediğim bazı şeyler olmuyor" — olmayıversin. O istediğim şeyler yani, varlığım değil ki. Ama dikkat edin, varlığın istediğim şeylerle bağlantılandırılmışsa bunu nasıl yapıyorsun? E içi boş çünkü. Varlığını doldurmaya çalışıyorsun; bir boşluk var, gerçekte o boşluğu varlıkla dolduracağını zannediyorsun.

İstediklerim olursa kendimi var hissederim zannediyorsun. Bu gerçek mi? Değil. Bu kimin kurgusu? Nefis ve şeytanın kurgusu.

Arzu ve Hevesi İlah Edinmek

Evet. Saat kaç? Dolayısıyla arkadaşlar, hani Kur'an'da bir ayet var, onunla tamamlayalım. Mealen söylüyorum: Arzu ve hevesleriniilah edineni gördün mü?

diyor. Değil mi? Hani şimdi bu bahsettiğimiz şeyleri aslında buraya bağlayabiliriz. Hani ayet ilginç bir ifade. Yani arzu ve hevesleriniilah edineni gördün mü? Şimdi biz evet bir şeyiisteyebiliriz dediğim gibi. İstediğimiz şey çok meşru da olabilir. Mesela ben insanların hidayete ermesiniistiyorum. Ben çocuklarımın hidayet üzere olmalarını, istikamet üzere olmalarını istiyorum. Eşimin, arkadaşlarımın, dostlarımın vesaire istiyorum. Bu güzel bir temennim, güzel bir isteğim, evet ama bu olabilir olmayabilir. Bu benim bireysel olarak kontrol edeceğim bir alan değil. Üzerime düşen bir şeyler varsa onları yaparım. Ve bunu bu şekilde yürütürüm. Ama sonuç, sonucu ben belirleyemem. Sonuç üzerinde mutlak bir kudretim yok. Çocuğum da olsa, eşim de olsa, arkadaşım da olsa, en sevdiğim dostum da olsa değil mi? Mesela Hz. Ebu Bekir babasını çok seviyor. Ama babası iman etmiyor uzun zaman, ta ki Mekke fethedilene kadar. Yani 19-20 sene iman etmiyor. Bundan dolayı bir mutsuzluk, bir öfke, bir kızgınlık, sürekli oraya odaklanma, "niye inanmıyorsun, niye inanmıyorsun?" Hayır yani. Sen üzerine düşeni yaptın mı yaptın, örnek oldun mu oldun, güzel bir şekilde anlattın mı anlattın, bir sorusuna uygun cevap verdin mi verdin, tamam. Bu, orası ona ait. Ama egomuz "ama istiyorum" diyor.

O yüzden dikkat edin. Ne tür istek olursa olsun, her türlü istek — tırnak içinde söylüyorum — eğer tutunursanız, eğer ona yapışırsanız, Yaradan'la aranızda en büyük perde olur. Ve sürekli oraya yapışır: "İstediğim şey olmadı, hayatta birçok şeyihayal ediyordum olmadı." Yani olmadı ya. Hani Hazreti Ali'ye atfedilir ya: "Rabbimiisteklerimin olmamasıyla bildim" diyor. Ne güzel. "Hiçbir istediğim olmadı." Aslında buradan ne çıkıyor? Seninle Yaradan arasındakiilişkiyi hiçbir şey üretemez ve bozamaz. Yaniisteklerinin olması da Yaradan'la bağ kurmanı sağlayamaz, olmaması da. Ve olmaması senin O'nunla olan hakiki bağını idrak etmen noktasında senin için çok daha önemlidir. Yani "hiçbir istediğim olmuyor" ve Allah — ilginç bir şekilde — "mutlu ve huzurluyum." Ne kadar ilginç bir şey değil mi? Olabilir mi? Evet olabilir. Yaniistediğim hiçbir şey olmuyor ve çok mutluyum. İlginç bir şey. Bak, mutluluğun, huzurun, dinginliğin, varlık bilincin hiçbir şey tarafından örtülmüyor. Farz et ki örtüldü.

O zaman bak, Duha suresini hatırla. Ne örtüyor ve neyi örtüyor? Benim fıtrimutluluğumu örtüyor. Ne örtüyor? İsteğime aşırı tutunmam. İsteğimi bıraktım. O zaman örtülme kalktı.

Son olarak — Maharaj, bir bilgedir, 1950'lerde vefat etmiş — birisi ona soruyor, diyor ki: "Mutsuzum." "Olabilir" diyor. "Niye mutsuzsun" diyor. Adam da diyor ki: "İstediklerim olmuyor, istemediklerim oluyor." "O zaman" diyor, "istedikleriniisteme, istemediklerini de isteme, mutsuzluğun ortadan kalkar." Ama ego tabii direniyor değil mi? O istiyor kiistediklerim olsun, istemediklerim olmasın. Aslında ona ne demek

istiyor? Diyor ki: bak, sen istediklerinin olmasına, istemediklerinin de olmamasına aşırı tutunuyorsun. O yüzden de mutsuzsun doğal olarak. Bunları bırak. Sonra da bunları "imtihan imtihan" diye Allah'ın rahmetine boca ediyoruz: "sürekli Allah beniimtihan ediyor." Abi yok öyle bir şey ya. Bu kadar mevzuyu çıkılmaz hale getirmemek lazım yani. Böyle değil bu. Sen sürekliistersen, bir de sürekli bazı şeyleri de istemiyorum dersen, ömrün imtihandan çıkmaz yani. Ömrün boyu imtihandasındır yani. Çünkü sen istemek ve istememek arasında sürekli mekik dokuyorsun. "İstiyor muyum, istemiyor muyum? Bunu istiyorum, bunu istemiyorum. Şöyle olsun istiyorum, böyle olsun istemiyorum." Ömrün sürekli bunlara odaklanmakla geçiyor. E senin gibi7 milyar insan var — tırnak içinde söylüyorum. Allah ne yapsın yani? Değil mi? Allah ne yapsın? Düşünün, kendinizi Allah'ın yerine koyun. 7 milyar insan var, 7 milyar insan bir şeyler istiyor ve bir şeyleriistemiyor. Mümkün mü bu? Ne kadar saçma, değil mi?

Evet. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Duha Suresi: 1-2 (Duha suresinin ismi ve "ve leyl" — gece — kelimesi açıkça anılmıştır.) _Not: "Arzu ve heveslerini ilah edineni gördün mü?" ayeti mealen doğrudan alıntılanmış; ancak anlatıcı sure adını belirtmediği için kesin atıf listesine eklenmemiştir._