İnşirah Suresi

Kısa Özet

Bu sohbette İnşirah suresi ayet ayet ele alınarak, Hz. Peygamber'in manevi olarak göğsünün genişletilmesi, yükünün hafifletilmesi ve şanının yükseltilmesi konuları zikir bilinciyle ilişkilendiriliyor. "Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır" ayeti üzerinde durularak zihnin bu hakikati kavramaktaki dirençleri, insanın içindeki boşluk hissinin kaynağı ve bu boşluğun ancak Allah'a yönelerek (fensab) doldurulabileceği anlatılıyor. Sohbet, iradenin sınırlılığı, ömrün kısalığı karşısında ebedi hayata yönelme ve dünyanın bir misafirhane olduğu bilinciyle tevekkül temalarıyla devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır; ayetin iki kez tekrarı bu hakikate dikkat çekmek içindir.
  • İnsanın hissettiğiiçsel boşluk aslında Allah'la olan bağın unutulmasından kaynaklanır ve ancak O'na yönelerek (fensab) gerçek anlamda doldurulabilir.
  • İnsan, kendiiradesinin sınırlı olduğunu idrak edip işini Rabbinin külliiradesine bırakmalı, dünyayı da geçici bir misafirhane olarak görmelidir.

İnşirah Suresinin Anlamı: Sadrın Genişlemesi

İnşirah suresi üzerinde biraz konuşabiliriz diye niyet ettim. Evet, bu da kısa bir sure. İnşirah, böyle manevi veya kalbi bir açılma. Kalbin genişlemesi, ferahlaması, kendinihuzurlu hissetmesi anlamına gelen bir kelime inşirah. Burada birkaç ayet üzerinde

daha yoğun duracağız. Peygamberin zor zamanlarından birinde bu ayetin geldiğiifade ediliyor.

Allah senin sadrını, yani göğsünü — şu göğüs bölgesi, bu bildiğimiz anlamdaki göğüs kafesinin olduğu bölge — ona sadır deniyor. Biz senin sadrını genişletmedik mi? Bu sadece maddi değildir arkadaşlar. Aslı manevidir. Fakat insan bunu bedeninde de göğsünde hisseder. Böyle manevi bir açılma olur, bir genişlik olur, bir ferahlık olur. O insanın aynı zamanda göğüs bölgesine yansır. Yoksa orada asıl nokta göğüs bölgemiz değildir. Ama manevi olan bazı durumlar bedenin bazı bölgelerine aynı zamanda yansır. Mesela çok aşırı bir korku duymak. Kişi bunu bedeninde ifade edemez, boğazında bir yumru varmış gibi hisseder. Aslında o, kendiniifade edememenin bedendeki bir yansımasıdır. Yani böyle bir durum vardır. O yüzden bunları bedensel olarak algılamamak gerekir. Aslında temelde bedensel bir şey değildir.

Bu anlamda biz senin sadrını, göğsünü açmadık mı? Genişletmedik mi?

Ferahlatmadık mı? Manasında bir ifadeyle başlıyor. Ve senin üzerindeki yükü, senizorlayan yükü almadık mı? O yükten seni kurtarmadık mı? Mealinde devam ediyor.

Şanın Yükseltilmesi ve Zikir Bilinci

Ve daha sonra önemli bulduğum bir ayet üzerinde konuşacağız. Senin şanını yükseltmedik mi şeklinde bir meal veriliyor ama bunu şöyle de anlayabiliriz: Senin zikrini yükseltmedik mi? Buradaki senin Allah'a dair bilincini, yani Allah'ı hatırlama, Allah'ı idrak etme durumunu yükselttik.

Yani ben mesela diyelim ki "Allah" derim. İşte böyle "Allah alemi yaratmış" vesaire diye bir düşüncedir bu sadece. Ama birisi "Allah" der. İşte tırnak içinde söylüyorum, iliklerine kadar ilahi bir rahmetle dolar. Birisi "Allah" der, dünyayla irtibatı ortadan kalkar. Tamamen hak ile bir olur. Bu nedir? Zikrin, yani Allah'ı hatırlamanın dereceleridir. Eğer insan doğru bir bilinç ve farkındalık içinde olursa, Allah da senin onu anma düzeyini, senin ona dair bilincini, senin ona dair idrakini, senin ona dair şuurunu yükseltir. Yani hatta bununla ilgili bir menkıbe vardır ama şimdi ona girmeyeyim, dağılmasın.

Yani benim Allah dememle Hz. Peygamber'in Allah demesi arasında bir fark var. Ben de onun o zikrettiği hale gelebilir miyim? Evet, gelebilirsin ama bu öyle hani, bak ben de Allah diyorum, o da Allah diyor. Ve o da Rahman diyor, ben de Rahman diyorum. O da Sübhanallah diyor, ben de Sübhanallah diyorum ama benim Sübhanallah'ımla Hazreti Muhammed'in Sübhanallah'ı arasında bir fark var. Bu kendimizi peygamberden ayırmak anlamında değil. Oradaki dereceyi anlamak için biz bunu söylüyoruz. Yoksa sen de peygamberin o Allah'ı hatırlamasındaki, Allah'ı anmasındaki, Allah'ı zikretmesindekiidrake gelebilirsin. O düzeye gelebilirsin.

Ama birisi "elhamdülillah" der. İşte öylesine elhamdülillah diyoruz yani. Tabii onun da kıymeti var. En düşük derecede bile bir Allah'ı andığında, zikrettiğinde, hatırladığında kıymetli bir şeydir. Ama onun da kendiiçinde dereceleri vardır. Dolayısıyla bu ayeti

belki öyle anlamak daha manasına ve bağlamına daha uygun. Yani biz senin hakkı, hakikati, Rabbini, idrak düzeyini yükseltmedik mi? Onu idrak etme halini kat be kat yükselttik. Artık sen "Allah" dediğinde o güçlü birlik ve bütünlük bağı anında tahakkuk ediyor diyebiliriz. Biz senin zikrini, yani senin Allah'ı anma bilincini, şuurunu, idrakiniyükseltmedik mi?

O yüzden bazıları derler işte, Araplar da Allah diyorlarmış, Allah'ı biliyorlarmış veya işte şurayı kim yarattı, bunu kim yarattı dediğinde Allah derler. Evet, yani Arapların bir kısmında da tırnak içinde Allah kavramı var yani. Onu anıyorlar. Ama işte o Arap cahiliyesinin Allah'ı anmasıyla, yani Allah demesiyle, Hz. Ebu Bekir'in Allah demesiaynı mıdır? Hz. Muhammed'in Allah demesi aynı mıdır? Değildir. Dolayısıyla Allah'ı hatırlamak sadece bir kelime, bir ne diyelim, bir lafız, böyle ağızdan çıkan bir ifade değildir. O yüzden Allah'ı zikretmek hakiki ve nihai noktada bir şuur meselesidir.

Her Zorlukla Beraber Bir Kolaylık Vardır

Ve ayet devam ediyor. Burasını da işlemeye çalışacağız. Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Bakın bizim zihnimiz hep böyle "sabrın sonu selamettir" deriz; hani bir şeyin sonrasında, ilerleyen safhasında bir rahatlık, bir huzur, bir şey olur diye düşünürüz. Bir zorluğun sonrasında bir kolaylık olur deriz; bak şu an zor ama sonrasında kolaylaşacak deriz. Halbuki ayet diyor ki her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Yaniişte o peygamberin hicretindeki durum da bize bunu anlatıyor. Orada bir tırnak içinde zahiri olarak bir tehlike var. Ama peygamber ne diyor? Allah'ın vahyiyle, o hicrette arkadaşlık yapan Hazreti Ebu Bekir'e: "Hüzünlenme, Allah bizimledir." Allah biziileride koruyacaktır veya ileride rahatlayacağız veya bak merak etme, onlar biziyakalayamayacaklar değil. Allah bizimledir, yani şu anda bizimledir.

Biz tırnak içinde zahiri bir tehlike içinde de olabiliriz, bir şeyi kaybediyor gibi de olabiliriz. Ama Allah bizimledir. Her an bizimledir. Yani şu anda da bizimledir. Birisibize kötülük yapsa veyahut da biz bir haksızlığa uğrasak da Allah bizimledir. Yeter kibunu idrak et. Hani bazen oluyor işte, Gazze'de "Allah nerede" diyesi geliyor değil mibazı insanların. Veya işte "Allah niye yardım etmiyor" gibi. Halbuki Allah her an hakikidüzeyde her an insanın yardımcısı; dememiz bile yanlış olur, eksik olur. Her an Allah herkes iledir. Yani bir insan öldürüldüğünde bile Allah onunladır. Ama ölen şey nedir?

Ölmeyen şey nedir? Allah senin neyini bazen bırakır? Yaniişte bedenini bıraktırır sana. Bedenini bırakırsın ama sen ölmezsin veya Allah seni tırnak içinde "bırakmış" demek olmaz yani o. Bak "Allah bizi bıraktı" dersen, o büyük bir yanılgıdır. Allah dileyebilir, yani "ey kulum, senin ecelin geldi, şimdi bu bedeni bırakabilirsin." Ama ne ben seni bırakıyorum ne sen beni bırakıyorsun. Biz zaten hep birlikteyiz. İşte mea, maiyet, yani ayettekiifade de "meal usri yüsra." Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Sonrasında falan değil yani.

Ve ayet aslında bunu çok iyi — bu zahiri aklımızla çok iyiidrak edemeyeceğimizi ve edemediğimiziişaret ederek — ayet tekrar ediyor: "İnne me'al usri yusra." Dikkat et. Bak, muhakkak ki her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Bak, dikkat et. Sen diyorsun ki nasıl ya, hani zorluk, yani zorlukla beraber nasıl kolaylık oluyor? Değil mi? İnsan

zihni bunu anlamaya, tırnak içinde zahiri bakış açısıyla anlamaya yatkın değil yani. Nasıl zorlukla beraber? İşte bak, öldürülüyoruz yani. Veya işte zarar görüyoruz. Veya haksızlığa uğruyoruz. Veyahut da dışlanıyoruz. Kimse beni sevmiyor. Kimse benianlamıyor. Neresi bunun kolay? Neresinde kolaylık var? İnsan zihni buna yatkın maalesef. Dikkat etmemiz gereken bir şey budur. Yani zihinde zahirci bir nazarla böyle bir tuzak vardır.

Ama ayet ne yapıyor? "Fe inne me'al usri yusra." Zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Sonra "inne me'al usri yusra." Dikkat et, muhakkak ki böyledir bu. Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Peki bu nedir? Ne demektir? Zorlukla beraber kolaylık vardır ne demek? Beraber var. Dolayısıyla burası bizler için çok hayati bir nokta yani. Hani biz öyle bir bilince gelmeliyiz ki, evet, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Bir şey bir açıdan zor gibi gözükür ama doğru ve hakiki, asli yerinden bakarsan, manası itibariyle bakarsan kolaylık olabilir. Ölüm bile mesela değil mi? En kaçındığımız bir şeydir. Halbuki ölüm, bu zahiri olarak sınırlı olan alemden daha geniş bir varoluş alemine, nurani bir aleme geçiştir yani. O yüzden Hazreti Mevlana diyor: bir kavuşma, düğün gecesidir. Bak zahiren tabii ki geçici olarak sevdiğin bir insandan ayrılırsın veya işte bu dünya hayatın diyelim ki sonlanır değil mi, kendi ölümünle. E bunun neresi yani güzel, neresi kolay, neresiiyi? İyi tarafı ne yani? Değil mi? Zahiren insan zihni böyle düşünebilir.

O yüzden dikkat edin, ayet iki defa tekrar ediyor. Yani bu noktaya dikkatimizi çekiyor.

Bak, dikkat et. Hani tamam, "Allah öyle diyor, neyse diyordur, doğrudur" diye biz geçiştiririz mesela değil mi? Hepimizde bu var yani. "Her zorlukla birlikte kolaylık var." Nasıl var yani? Var da işte varmış demek ki. Ama hiç aklıma yatmıyor yani diyeceğimiz birçok durum yaşıyoruz. O yüzden ayet ne yapıyor? Hatırlatıyor. Bak dikkat et. Böyle zahiri bir nazarla her zorlukla birlikte bir kolaylık var. Hadi bakalım, anla bunu. Böyle basit bir şey değil bu. Basit bir nazarla "baktım abi, yok öyle bir şey" diyebilirsin. Ama dikkat et. Veya ya, "demek ki Allah öyle diyorsa öyledir ama ben öyle hissetmiyorum" diye kaçak da güreşebilirsin. Bak buralara dikkat et. Bunu anlamaya çalış. Hemen anlamaya da çalışma tırnak içinde. Ama anlamak için kendiniaç. Anlamaya aç. Anlamaya açık bir bilinçle bak. O zaman anlamaya açık hale gelebilirsin. Yoksa zihnin direnç gösterir. "Vallahi hiç anlamıyorum, ben öyle hissetmiyorum" — dert çıkarırsın yani. Veya neyse, Allah'la kavga etmeye gerek yok.

"Öyle diyorsa öyledir ama bana göre pek öyle değil" dersin. Çünkü öyle zahiren görünmüyor yani.

Evet, bu çok önemli bir nokta yani. Bunu anlayabilmemiz çok önemli. Ama dediğim gibi bunu anlamak bir süreci gerektirir. Süreç derken, bu bir anda da olur, bir günde de olur, bir yılda da olur, on yılda da olur. Bu artık kendimizi ne kadar açıyoruz anlamaya, içimizde bilerek veya bilmeyerek ne tür dirençler var? Var mı dirençler? O dirençlerin farkında mıyız? O dirençlerin farkına acaba varabiliyor muyuz? Mesela "direncim yok" dersin ama alttan alta bir direncin vardır. İçerinde "bana hiç öyle gelmiyor, ben öyle hissetmiyorum, öyle olsa hissetmeliydim" diye bir hikayen vardır.

Kendini o duygu veya düşünce üzerinden tanımladığın için bununla anlamaya

çalışıyorsundur. Dolayısıyla farkına varmazsın. Direnç vardır. Yıllarca okursun, anlamaya çalışırsın ama bir türlü anlamazsın. Neden? Art niyetli de değilsin, kastın da yok, bir şeyin de yok, reaksiyonun da yok ama anlamazsın; çünkü içeride bir direnç vardır. Mesela diyelim ki güçlü bir isteğin var. "Allah niye istediğimi yapmıyor, yapsa ne olur, çok şey miistiyorum" dersin. Allah'ı anlayamazsın o kafayla. Mesela sürekli zihnin "Allah niye benim dualarımı gerçekleştirmiyor, niye dualarımı kabul etmiyor" diye, sürekli kafan o reaksiyonun içindedir.

Allah'tan Allah'ı İstemek ve Duanın Adabı

Evet. Allah'tan Allah'ı istersek ve cevap alamazsak nasıl bir şey yapacağız? Allah'tan Allah'ı istersen ve çok böyle yırtınsak bunun için — işte yırtınmayacaksın. Çünkü Allah seninle yani. Yani Allah'tan Allah'ı istediğinde aslında Allah da sana şunu diyor: "Ya, ben senleyim zaten. Sen görmüyorsun." Oraya dikkat et yani. Allah'tan Allah'ı istemek aslında şu bilinci de gerektirir: "Ya Rabbi, aslında senden seniistemem de garip bir şey. Çünkü sen hakikatte hep benlesin. Dolayısıyla bana bunu idrak ettir." Yani her zaman benle olduğunu idrak ettir. Yoksa hani ondan ayrısında onu istiyorsun değil aslında.

Dolayısıyla işte tabii ki burada bazen ne yapıyor zihnimiz? Kendince, yani şimdi Allah böyle bir anda geldim falan dese, orada korkudan ölebiliriz. Yani çünkü kafamdaki Allah algısında bir kısıtlama var aslında yani. Yani neyi, Allah'ı ne olarak algılıyorsun? Hani derler ya, balıklar bir gün toplanmışlar, işte böyle küçük balıklar. Demişler ki: "Ya hep böyle sudan bahsediyorlar ama bu su nedir yani? Bu nerededir?" Halbuki hep suyun içindeler. Dolayısıyla hani tabii Allah'tan Allah'ı isteyin.

Bazen aslında o zaten insan ile ayrı değil, uzak değil. Allah'tan İslam'ı istemek, diniistemek ve buna cevap alınmak. Mesela Allah'a çok inanıyoruz ama ibadeti yapacak kadar dinine inanmıyoruz. Ve bu içimizde bir yara oluşturuyor. Çünkü Allah var ve ona nasıl ibadet edeceğinizi bilmiyorsunuz. İslam mı? Ona inanmayı, ona sığınmayı sağlamıyorsa. Evet işte orada aslında hani mesele aslında kendi bilincimizdir aslında.

Yani biz demeliyiz ki: "Ey Rabbim, seni anlamak konusunda, senin bana şah damarından daha yakın olduğun konusunda benim tarafımdaki perdeleri lütfunla kaldır." Mesela diyelim ki hırsla mı istiyorum? Veya böyle "hakkım" diye miistiyorum?

Bu yüzden Ebu'l-Hasan eş-Şazeli'nin bir sözü vardır. Der ki, ona diyorlar: "Sen nasıl dua ediyorsun?" Diyor ki: "Rabbimin bütün lütuflarını önce hatırlıyorum. Sonra kendikusurlarımı hatırlıyorum ve diyorum ki: Ya Rabbi, benden yana olan şey kusurlarım. Senden yana olan şey senin lütufların. Yine ben senin lütfundan istiyorum." diye dua ediyor. Dolayısıyla bazen nasıl dua edeceğimizi bile Rabbimizden niyaz etmemiz gerekebilir ve biraz orayı serbest bırakmak gerekir. Yani sen aslında zihninin kurgularını, hikayelerini ve kalıplarını bırakırsan, yani bir nevi zihnini gevşetirsen, orası o zaman açılacaktır. Orası daha akışa açık hale gelecektir ama biz kenditarafımızdan bazı şeyleri farkına varmadan kapatıyoruz. Hani güzel bir espri aklıma geldi, onu da söylemiş olayım: Adamın biri Kabe'ye gitmiş, Kabe'nin karşısında ne

isteyeceğini unutmuş. "Ya Rabbi" demiş, "mevzuyu biliyorsun" demiş. Bazen biraz böyle bir serbest bırak yani.

Allah, bazıları peygamber döneminde yüksek sesle dua ediyor. Peygamber demişken haşa Allah sağır değil. Sanki uzakta da sesini duyurmaya çalışıyorsa gibi. Kalbinden, sakin, sükunet içinde, dingin bir şekilde dua et. Hırs gösterme. Bir şeye hakkın olduğu algısıyla istekte bulunma, dua etme. Yaniişte namaz kılıyoruz veya bak işte iyi bir şey istiyoruz, "öyleyse Allah vermeli" — bütün o hikayeleri bırak. Sadece ihtiyacını arz et ve sükunet içinde ol. Sakin ol. Allah tarafından zaten kuşatılmışsın aslında. Sadece bunu fark edeceksin. Bunun fark edilmesini perdeleyen şeyleri fark et. Veya "Ya Rabbi, onları da fark edemiyorum. Yani beni senden perdeleyen şeyin de farkında değilim. Beni senden perdeleyen şeyleri fark etmeyi fark ettir." diyebilirsin. Anlatabildim. O yüzden biraz orada dua ederken zihnimizi biraz esnetmek, gevşetmek, sürekli o zihnin hikayeleriiçinden bakmamak gerekiyor.

Boşluk Hissi ve Kaynağa Yönelmek: Fensab

Evet. Bundan sonra gelen ayet de ilginç. Bu da böyle farklı bir kelime var burada. Hani putlar için de ilginç bir şekilde kullanılan bir kelime ama aslında oradaki mevzu put değil yani. "Nasaba" kelimesi. "Fe iza ferağte fensab." Mesela bir insan bir iş yapar, o işi bittiğinde fırsat bulur, yani "şu an boştayım, şu an işimi bitirdim, şu an boştayım" mesela Araplar bunu kullanır. Ve bazen bu kelime, "boş" anlamına gelen bir kelimedir aynı zamanda. Mesela boş kap için bu kullanılır Araplarca. Boş bir kap için, yani bir şeyi almaya açık olan bir kap için bu kullanılır. Bir de insanın kendiiçinde, tırnak içinde söyleyeceğim, bir boşluk hissettiğinde de kullanılır. HaniTürkçede de bazen kullanırız ya: "İçimde bir boşluk var" deriz yani. Boşluk nerede? Hani kolum, bacağım, beynim boş değil değil mi, zahiri olarak hani, dolu yani. Ama "bir boşluk var" dersin değil mi? Bu mesela çok önemli bir şeydir. Ben bunu çok anlamlı buluyorum. Bunu bir düşünür anlatırken bu boşluk kavramını işlemiş, hatta onun böyle bir kitabı var: "Boşluk" diye, "Void" diye.

Aslında biz kendiiçimizde bazen bir boşluk hissederiz. Bazı zamanlarda, bazen böyle süreklilik arz eden bir şekilde, böyle bir boşluk yani. Hep böyle bir şey eksik, bir şey boş gibi hissederiz. İçimizde böyle bir boşluk varmış gibi. Böyle bir şey var yani. Ve zaten dikkat edin, hep onu kendimizce doldurmaya çalışırız aslında. Yani sevgiyle doldurmaya çalışırız. Alışveriş yaparak doldurmaya çalışırız. Kendimiziispat ederek doldurmaya çalışırız. İnsanları etkileyerek doldurmaya çalışırız. Paraya sahip olup doldurmaya çalışırız. Güçlü olup doldurmaya çalışırız. Aslında hep bu nedir? Boşluk doldurma gayretidir aslında. Bir şey de bir şey boşluk hissettiriyor. Mesela işte bazen şey olur böyle: "Anne babamdan hiç böyle hakiki, hissedeceğim bir sevgi almadım. Hep bunun boşluğunu hissederim" deriz değil mi? Mesela bunu da bu ayetin içinde mütalaa edebiliriz.

Bu çok önemli bir nokta yani. Yani aslında insan, hakkı — o mutlak olanı, sonsuz ve hakiki olanı — unuttuğunda aslında hep bir boşluk hisseder. Bu boşluğu hissetmeside tırnak içinde iyi bir şeydir. Çünkü bunun geriye doğru izini takip ederse, aslında bu

boşluk niye ortaya çıktı, bu boşluk ne zaman ortaya çıktı, bu boşluğun kaynağı nedir, nedeni nedir diye sorar. Eğer kökene doğru giderse aslında şuna varacak: Sen hakikibağını unuttun aslında. Sen Allah'la olan bağını unuttun. "Ve kendimi değersiz hissediyorum, neden?" Bak, onun getirdiği bir boşluk var. "Birisi şöyle davranınca, böyle davranınca kendini değerli hissediyorsun." Bak, boşluk doluyor gibi geliyor ama o boşluk hakiki olarak hiçbir şeyle dolmuyor.

Peki bu boşluğun kaynağı ne? Yani tırnak içinde geriye doğru git. Hani bazen şey olur ya, midem rahatsızdır. Neyi düşünürsün mesela midem rahatsız olunca? "Ya bugün ben ne yedim" mesela değil mi? Hani ne yaptım, ne yedim, ne yedim de midem bozuldu? Biz şunu sormalıyız kendimize: "Ya, bir boşluk hissediyorum. Bu boşluğun kaynağı ne? Niye bu boşluğu hissediyorum? Ne oldu da bu boşluğu hissettim?" diye o kökene doğru bir yol almalıyız aslında. O yüzden boşluk hissetmek kıymetli bir şeydir, eğer doğru kullanırsan onu. Yoksa "boşluk var" deyip alemden o boşluğu doldurmalarını beklersen — işte biri beni sevsin, biri beni anlasın, biri bana değer versin, biri beni hatırlasın, biri kıymetimi bilsin, işte güçlü olayım, paraya ulaşayım, istediğim şeyi alabileyim — bununla boşluğunu doldurmaya çalışırsan, boşluğu yanlış bir anlayışla, yanlış bir çerçevede kullanıyorsun demektir. Ve o boşluk hiçbir zaman dolmayacaktır. Hiçbir zaman o boşluğu ortadan kaldıramayacaksın. Bazen o boşluğu övgü alarak gidermeye çalışırız, takdir görerek gidermeye çalışırız, insanların saygısını kazanarak gidermeye çalışırız. Yani şu hayatta "biri de benisevsin ya, başka bir şey istemiyorum, çok şey miistiyorum" diyerek yanıp yakılacaksın, bir sürü hikaye üreteceksin. Ve bunlarla o boşluğu doldurabileceğinizannedeceksin.

Peki ne diyor ayet? Bütün bakın, o boşlukları da dahil ediyoruz bu ayete. "Fe iza ferağte" kavramına dahil ediyoruz. "Fensab." Yani böyle hissettiğinde, fensab. Şimdi"fensab" mesela böyle bir direk dikmek için kullanılır bu kelime. Bir bina dikmek için kullanılır. Ondan sonra bir yere bir taş dikmek için kullanılır. Aslında daha böyle kök olarak kelimenin anlamı; bir şeyi dikmek, bir yapı dikmek, bir bina dikmek, bir mızrak dikmek, bir şey kurmak, bir şeyi doğrultmak, bu gibi anlamlara geliyor en temelde. Yine bir başka anlama daha geliyor: bir şeyin nisabı onun aslıdır diyor sözlükler. Yanibir şeyin aslı.

Buradan belki şunu çıkarabiliriz: Senin merkezin, senin kaynağın, senin aslın, senin kökenin — oraya kendini nispet et veya oraya aidiyetini hatırla. Yani ne olursa olsun, diyelim ki bu dünyada yapabileceğin hiçbir şey kalmadı diyelim. Yaşlandın, kimseyle konuşamıyorsun, kimseyle sohbet edemiyorsun, kimseyle yardımlaşamıyorsun, kimsenin sıkıntısını gideremiyorsun değil mi? Mesela bazı insanlar şey der: "Ya boşa düştük yani, ihtiyarladık. Boşa düştük yani, artık sohbet edemiyoruz, hatta sohbete gidemiyoruz" değil mi mesela işte. "Sohbete gideceğim, gidemiyorum." Veya işte "ya insanlara eskiden yardım ederdim, insanlara dokunurdum, insanlara bir faydam olurdu, şimdi böyle boşa düştük yani." Mesela buradan alın, o bahsettiğim derin psikolojik boşluklara kadar. Sen bütün bunlarda neyi referans almalısın, neye doğrulmalısın, neye odaklanmalısın? Kaynağına, kökenine odaklanmalısın.

Yani bu noktada geleceğim bir metin okuyacağım ama ayeti devam ettirelim. Yanidost, doğru olan, merkezin olan, kaynağın olan, aslın olan şeye odaklan. Ne olursa olsun bir boşluk mu hissediyorsun? Bu boşluk niye oldu? Çünkü kaynağını biraz unuttun. Biraz az hatırlıyorsun. Veya biraz orada hafif bir gölgelenme oldu. Veya tamamen gölgelendi. Mesela kendimi atıyorum: "Yapayalnız hissediyorum. İçimde büyük bir boşluk hissediyorum." Böyle hissettiğinde, fensab; o sabit, hakiki, asli olan — hani deyim yerindeyse Hakk'ın senin kalbine diktiği o hakikatiidrak et. Hakk'ın senin kalbindeki varlığına yönel. Onu idrak et. Onu hatırla. Onun farkına var. Ve Rabbine rağbet et. Yani her zaman senin rağbetin, yönelimin, iştiyakın, her zaman seni besleyecek olan, her zaman seninle olacak olan ve her zaman sana bir akış lütfeden ona yönel. Çünkü aslında ondan her zaman bir akış var. Dolayısıyla sen Rabbine rağbet et. Rağbet kavramı da oradan geliyor. Regaib Kandili de oradan geliyor. Ona rağbet et. Ona teveccüh et. Ona yönel. Varlığını ona yönelt. Çünkü Rabbinden her zaman kesintisiz bir akış vardır.

Bir Arif'in Metni: Zaaf, Acz ve Tevekkül

Yani bu ayetin açıklaması gibi değil ama bir Arif'in bu manalara işaret eden bir metnini okumak istiyorum: "İnsanın zaaf ve aczini ve hiçbir şeye sahip olmayışını ve ihtiyacını, bir Kadir-i Rahim'e tevekkül ile tedavi eder Kur'an."

Yani diyelim ki bak, sen zaaf ve acz hissettin. Büyük bir ihtiyaç haliiçindesin. Peki ne yapacaksın bu durumda? İçeride de büyük bir boşluk hissediyorsun. Kadir-i Rahim olan Rabbine iltica et. Bak, oraya nispet et kendini. Hayat ve varlık yükünü onun kudretine, rahmetine teslim et. "Ben ne olacağım mesela? Benim hayatım ne olacak?" — onun kudretine ve rahmetine teslim et. Kendine yükleme. Çünkü kendine yüklersen altında kalırsın. Zaten taşıyamazsın.

Kendini düşünen bir canlı değil, belki hakiki bir insan. Bakın, hakiki bir insan. Ne demek hakiki bir insan? Hakikatiniidrak etmiş olan insan. Sen bedeniniidrak etmekle tam insan olamazsın. Sadece psikolojinle de insan olamazsın. Bakın modern psikolojine demiş? Hani Aristo ile böyle meşhurdur: "İnsan düşünen canlıdır" diye bir şey yapmış yani. Bu hakikiinsan tarifi değildir. Evet, düşünmek önemli bir fonksiyondur ama "insan düşünen bir canlıdır" — bu eksik bir tanım. Ama çok böyle kıymetli bir şey gibi algılanıyor. Düşünen canlı. Diğerleri o kadar düşünmüyor, sen düşünen canlısın. Çok eksik bu.

O yüzden diyor ki, düşünen bir canlı değil, belki hakiki bir insan; merkezinde hakkın olduğu bir insan ve Rahman olan Hakk'ın makbul bir misafiri. Sen nesin bu dünyada?

Hakk'ın makbul bir misafirisin. Sana demiş ki: "Sana böyle bir tırnak içinde bir alem yarattım, git orada belli bir zaman misafirlik yap." Ama misafir olmanın şuurunu unutma. Bu yeryüzünün şeyi değilsin, malı değilsin. Misafir nedir? Sefer yapıyor, yolcu yani. Sen bir yolcusun. Hak'tan, ruhlar aleminden dünyaya geliyorsun. Sonra buradan da devam edeceksin. Sen bir misafirsin.

Dünya Bir Misafirhanedir

O yüzden buraya hani tırnak içinde, bu dünyada bir ekili, dikili ağacın bile yok. Olan cahildir. İyi ki yok. Hani dikili ağacın olmamalı zaten. Varsa sen kendini kandırıyorsun. Bugün benim dikili ağacım dediğin ağaç, yarın öbürünün ağacı olacak yani. Değil mi? Bazı ağaçlar var, 500 yıllık. Biri dikmiş, muhtemelen "dikili bir ağacım olsun" diye ama o gitmiş, ağaç kalmış. O yüzden kimsenin dikili bir ağacı yok. Olmayacak da zaten hakikatte. Sen bir zaman "benim dikili ağacım" zannedersin onu. Sonra o başkasına geçer. Başkasının dikili ağacı olur.

Akıllı, hakikiinsan Hakk'ın aziz bir misafiridir. Dünyaya göz dikmez. O yüzden gözü de açık gitmez. O yüzden aziz bir misafirsin sen. Makbul ve aziz bir misafirsin. Dünyayı, Rahman olan Allah'ın bir misafirhanesi olduğunu idrak edersin. Dünyadakivarlıkları da, mevcudatı da ilahiisim ve sıfatların yansımaları ve onun sanat eserleriolarak idrak edersin.

İraden Sınırlıdır: Külli İradeye Teslimiyet

Şurası çok önemli bir ifade. Dikkat edin bakın. İraden cüz'iise — yani sen dilediğiniirade edemiyorsun değil mi? "Ben şunu istiyorum" dediğinde olmuyor bir şey yani.

Hatta bazen insanoğlunda böyle bir şey vardır. Keşke, yani vardır ya, bazı çizgiroman veya çizgi filmlerde işte "bilmem neyin gücü adına" der falan değil mi? O çocukluk şeylerinde böyle istediği gerçekleşir değil mi? Mesela böyle bir iraden var mı? Böyle bir iraden yok. İraden sınırlı. Bazı şeyleri yapabiliyorsun, bazı şeyleriyapamıyorsun. Bazı şeyleri gerçekleştirebiliyorsun, bazı şeyleri gerçekleştiremiyorsun.

İraden sınırlı ise, bakın ne yapacaksın? "Allah kahretsin, niye istediğimi elde edemiyorum? Niye istediğim şeyi gerçekleştiremiyorum?" mu diyeceksin? Yoksa ayette "fensab" ne yapacaksın o durumda? İhtiyarın, iraden cüz'iise, malikinin külliiradesine işini bırak. Sen her şeye sahipsin, her şeye maliksin. Senin kudretin sonsuzdur. "Bir şey ol" dedin mi olur. Ama bu "benim keyfimi yerine getir" diye söylemiyorum. "Ya Rabbi, sen ol dersen olur."

Böyle tanıdığın biri vardı, geçmişini değiştirmek istiyordu. Böyle kafayı biraz kırmıştı. Böyle yatıyordu; sabah da on sene evveline kalkmak istiyordu yani. On sene evveline kalkacak, yaptığı yanlışları yapmayacak. Ve buna ciddiinanıyordu. Bana da şey diyordu yani: "Allah'ın buna gücü yetmez mi tırnak içinde?" Yeter. Peki yani yetiyor olması, yapacağı anlamına mı geliyor? Değil mi? Ama insan zihni öyle bir şeydir ki, bazen Allah'ı bile kendi hikayemizin parçasına dönüştürmeye çalışıyoruz. "Ben on yıl öncesine dönmek istiyorum, Allah'ım da kudreti buna yetmez mi? E yeter, o zaman yapıversin bir zahmet." Ben de şaka yollu diyordum ki: "Bir tek seni mi on yıl öncesine döndürsün, yoksa herkesi mi?" E şimdi bazıları da dönmek istemiyordur. Ne yapacağız burada? Sıkıntı olacak yani, değil mi? Egonun hikayeleri bunlar.

İraden sınırlı ise, sahibinin, malikinin külliiradesine işini bırak. "Sen bilirsin ya Rabbi. Ben şunu istiyorum ama senin iraden benim irademden daha hakikidir. Sen her şeyihikmetle bilensin, görensin. Sen nasıl diliyorsan öyle olsun." Kendiiradeni biraz

orada gevşet. Israr etme. "İlla olsun, ya Rabbi olsun, sen güçlüsün, kadirsin, dilediğiniyaparsın, ol de olsun" falan değil. Hani çocukça bir şey olur ya bazen. Çocuk böyle anne babasına sürekli ısrar eder: "Ne olur ya? Ne olur ya?" işte falan. Bir sakin ol. Akıllı çocuk nedir? Bir şey ister, sonra der ki: "Sen bilirsin, müsaitsen, uygunsa." Bak o nedir? Olgunluktur. Öbürü yaramaz veya haylaz çocuktur. Veya böyle tırnak içinde bilinçsiz bir çocuk gibi davranmış olur.

İktidarın, yani gücün az ise, mutlak kudret sahibi olan Allah'ın kudretine itimat et. Ona dayan. "Ya Rabbi, sen her şeye kadirsin." Bu "her şeye kadirsin, benim her istediğimiyap" demek değil yani. Sen kudret sahibisin. Ben biliyorum ki senin kudretin sonsuzdur. Ama senin kudretin senin ilminle, hikmetinle işliyor. Bunu da biliyorum.

Ama biliyorum ki sen sonsuz kudret sahibisin. O yüzden senin kudretine kendimiteslim ediyorum. Ama haşa alttan alta da sana bir şey dayatmıyorum yani. Hani sana haşa yağ çekip manipülasyon da yapmıyorum. Yani bazen oluyor ya: "Baba sen çok iyisin ya. Baba sen çok merhametlisin. Sen çok şefkatlisin. Hadi benim istediğimi yap. Beni sevmiyor musun?" falan der ya bazı çocuklar. Farkına varmadan anne babasını manipüle eder. Ya da bazen farkında olmadan ne yapıyor insanoğlu? "İşte ya Rabbi, ya Rabbi, beni seviyorsan yap, yapsan ne olur, şanın mı eksilir" falan filan bir sürü şey. Sonra Allah hikmetine uygunsa verir, uygun değilse vermez. Biraz düşün.

Tekrar ediyorum: Gücün az ise, mutlak kudret sahibi olan Hakk'ın kudretine dayan. Ona itimat et. Dikkat edin.

Ömrün Kısalığı ve Ebedi Hayat

Hayatın az ise... Değil mi? Mesela düşünüyoruz, hayatım ne kadar yani, işte bak, gelmişim 50-60 yaşına, bir göz açıp kapayıncaya kadar gibi değil mi mesela? Bu sefer diyorsun ki: "Ulan zaten hayattan çok da fazla bir şey anlamadık, tam biraz yaşayacağız bu sefer hastalıklar, onlar bunlar devreye giriyor." Bir boşluk hissediyorsun. O zaman ne yapacaksın?

Evet devam ediyorum. Ömrün kısa ise, ebedi bir ömrün var. Merak etme. Bak oraya kendini nasip ediyorsun. Oraya teveccüh ediyorsun. Oraya yöneliyorsun. Senin bu dünya hayatın kısa. Bu hayatı veren kim? Allah. Allah ebedi ve ezeli mi? Evet. O zaman senin hayatın da onunla ebedileşir, eğer ona aidiyetiniidrak edersen. Hayatın az ise, ebedi hayatı düşün. Ömrün kısa ise, ebedi bir ömrün var, merak etme.

Kur'an'ın Güneşi ve Ateş Böceği Meseli

Fikrin sönük ise, yani bir şeyi anlamaya çalışıyorsun ama tam anlayamıyorsun; Kur'an'ın güneşi altına gir. "Ya Rabbi, bana Kur'an'ın manasını, hakikatini, sırlarını idrak etmeyi nasip eyle." Ama bak, hırsla değil. Mesela güneşin altına girdiğinde "beniısıt" diye güneşle bir şey mi yapıyorsun, hırs kavgası mı yapıyorsun? Kendini onun sıcaklığına bırakıyorsun değil mi? Bazen kış güneşi gibi gelir sana ama hakikatte o bir güneştir. Onda hiçbir eksiklik yoktur sıcaklık anlamında, ışık anlamında. Ama böyle yani "güneşin altına çıktım, tamam" — kış mevsiminde çıkmışsın yani. Hani şu an ondan istifade etme; senin durumun nedeniyle güneşten tam istifade

edemiyorsun. Ama edemeyeceksin anlamına gelmiyor. Olduğu kadar. "Ya Rabbi, buna da şükür" de. Değil mi?

Demek ki orada, yaniişte "Kur'an'ı okuyorum, okuyorum, anlamıyorum, işte bu kadar anladım, yeter" — öyle de demeyeceksin. "Kur'an'ı şu kadar anladım, Rabbim daha çok anlamayı nasip etsin." Bak peygamber durmuş mu? "Rabbim ilmimi arttır" demiş. Ömrünün sonuna kadar, sonsuzcasına, neden? Çünkü ilahiilim sonsuzdur. O zaman her zaman diyeceğim: "Rabbim ilmimi arttır." "Ben Kur'an'ı okudum, anladım, anladığımdan sorumluyum, bu kadar, bitti" değil. Anlaman sürekli olan bir şey.

Anlamda derinleşme sürecin var. Diyelim ki atıyorum, Atlas Okyanusu'na girdin diyelim. Tamam, girdin, ben de girdim; ama ayaklarıma kadar girdim. Şimdi de diyebilir miyim "ben Atlas Okyanusu'na girdim"? E girdim ama ne kadar girdim o okyanusa? Bir de o okyanusta boydan boya bir yüzmek var, derinliğine gitmek var. Değil mi?

Evet. Allah ilmimizi arttırmıyorsa, bütün çabalarımıza rağmen, bunda Allah'ın da bir parmağı var veya suçu var gibi bir şey — haddimi de aşmak istemiyorum ama kendimize çok eziyet etmesek mi acaba? Yani eziyet etmeyeceğiz. İşte diyor mu bak, ne dedik? Talebini arz et ama hırsla değil, "hakkın var" diye değil, "niye vermiyorsun" diye değil, "ona verdim, bana niye vermiyorsun" diye değil. Anlatabildim; halini arz ediyorsun, bu kadar. Ne olursa olsun, "işte arz ediyorum ama bir şey gelmiyor" — sen sadece arz edersin, bu kadar. Senin vazifen o. Ne kadar vereceği, ne zaman vereceği, nasıl vereceği onun işi. "Cenab-ı Hakk'ın işine karışma" diyor bu bilge bir başka yerde. Sen vazifeni yap.

Evet. Devam ediyorum. Anladınız değil mi, aslında bu ayetle burada okuduğum şeyin bağlamı nasıl? Anlatabildim mi? Yani sende bir eksiklik, bir boşluk, bir sınırlılık olduğunu hissettiğinde neye yöneleceksin? Neye odaklanacaksın? Bak bunu unutma, diyor aslında ayet. Ve ondan gelecek olan şeye rağbetin olsun. Ama dediğim gibi hırsla böyle didik didik etmeye çalışarak, "işte niye anlamıyorum, Allah bunu niye vermiyor, niye beni şu hale getirmiyor, şu noktaya getirmiyor" — buna gerek yok. Senin Allah'la olman, kendini Allah'la olma bilinciiçinde tutman kafi bir şeydir. Ömrün kısa ise, ebedi bir ömrün var, merak etme.

Fikrin sönük ise, yani düşünce, idrak, zihinsel idrak noktasında tam idrak edemiyorum halindeysen, bak kendini germe. Kendini de suçlama, Allah'ı da suçlama. Bak dikkat et bunlara. Kur'an'ın güneşi altına gir. "E girdim, çok ısıtmıyor." Tamam, şu an sen kış mevsiminde olabilirsin. Yaz gelince iyice ısınacaksın. Merak etme.

İmanın nuruyla bak ki, "yıldız böceği" olan fikrin yerine — mesela yıldız böceğinin buradaki misal olarak verilmesinin nedeni ne? Yıldız böceği veya ne diyorlar, ateş böceği diyorlar. Nedir ateş böceği? Gece böyle kendi ışığına güvenir, ışığıyla aydınlık olduğunu zanneder. Bak sen böyle kendi kişisel ışığına odaklanıp böyle onunla övünme. Onu da Hakk'ın bir lütfu gör. Ama bu güneşin ışığı ile aydınlanmaya özen göster.

Evet, Rabbimin bana verdiği akıl, fikir ile de bir şeyleri anlıyorum ama bir de ilahi bir lütufla, ikramla, ilhamla bazı şeyleri de anlamaya kendimi açık tutuyorum. Ve bu durumda her bir Kur'an ayeti bir yıldız gibi sana ışık verir.

Beklentiler, Kader ve Sabır

Hem hadsiz arzuların, beklentilerin varsa, onları dilediği zaman dilediği şekilde karşılayabilecek olan da Allah'tır ama karşılayıp karşılamamasına da takılma. Eğer Allah senin bir beklentini gerçekleştirmiyorsa, takılma yani. Çocuğun olmuyor. Olmuyorsa olmuyor yani, misal olarak söylüyorum. Veya başka bir şey. İşte "çocuğum benim sözümü dinlesin" veya işte "böyle şöyle olsun, böyle olsun." Yani onun birçok farklı hikmetle işleyen bir süreci var. Hazreti Nuh da oğlu gemiye binsin istiyordu ama o binmeyi tercih etmedi.

Dikkat edin, burada da önemli bir şey söylüyor. Elemlerin varsa, yani üzülüyorsan, acı çektiğini düşünüyorsan, eğer bunlara doğru bir yerden bakarsan, bunların nihayetsiz bir sevabı ve bir rahmeti vardır. Yani belki Allah seni bir zorluk üzerinden bir şeyden koruyor. Diyelim ki çok sağlıklı olsaydın belki günahın dibini bulacaktın yani.

Bilmiyorsun. O yüzden olanı kabul et. Sakin ol. Olanı kabul et. Elinden gelen gayretigöster. "Ya Rabbi, bana tecellilerinin hikmetiniidrak etmeyi nasip et." E idrak edemedin; etmediysen, edemediysen de edememişimdir. Hikmetiniidrak etmeden de kabullenmen gerekir bazı şeyleri. İlla hikmetiniidrak edip kabulleneceğim diye bir şey yok. Bazen sana hikmetini gösterir, bazen de göstermez. Kabul et, der. Hepsiilahi bir tecellidir.

Hocam, ömür geçiyor, sakata geleceğiz. Tamam işte, bak dua edeceksin diye diyeceksin: "Ya Rabbi, sakata gelmek istemiyorum, sana sığınıyorum." Deyin yerindeyse.

Evet. Hem hadsiz arzuların, maksatların, gayelerin, hedeflerin var ama bunların hepsini belki gerçekleştiremiyorsun, belki çoğunu gerçekleştiremiyorsun. Bundan dolayı diyor: muzdarip olma. Bazı şeyler bu dünyaya sığışmaz. Onların yeri başka bir yerdir. Onları veren de başkadır. Yani onları sana verecek olan ilahiiradedir ama hikmeti gereği buraya uygun değildir, dolayısıyla sana vermez. O yüzden hani böyle şu dünyayı ve şu dünyanın sınırlarını her şey gibi görme tuzağına düşmemek gerekiyor. Ömür dediğin şey sadece bu dünyadaki hayat ömür değil yani. O yüzden biraz tırnak içinde benliğinin ürettiği sınırları biraz esnet. Sen bu sınırlar içinde değilsin aslında.

Hem der ki: Ey insan, sen kendine malik değilsin. Sen kudreti nihayetsiz olan, sonsuz kudret sahibinin rahmetiiçindesin. Öyleyse dikkat edin, çok önemli. Öyleyse sen kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme. Ne olacağız? "Ya böyle ölürsek ne olur?" Ya belki son nefeste Allah sana perdeyi açacak. Ama bak, sen o niyet ve gayrette misin? Eğer o niyet ve gayretteysen bir sıkıntı yok. Sen diyorsun: "Ya Rabbi, beni gaflet içinde olmaktan muhafaza et." Belki sana son nefesinde o gafletten tam bir uzaklaşma, tam bir uyanma verecek. Sen sana düşeni yap, sana yakışan şekilde

davran. Cenab-ı Hakk'ın işine karışma. Onu o bilir. Ona akıl vermeye kalkmak, deyim yerindeyse. Öyleyse sen kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme. Çünkü hayatı veren odur, idare eden de odur.

Dünyanın Geçiciliği ve Zulme Bakış

Hem dünya sahipsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek onun ne olacağını düşünüp merak ediyorsun. Mesela günümüzde de bu çok fazla tetikleniyor.

İnsanlar birbirlerine bir sürü video gönderiyor. "Dünya batmış, orada bu oluyor, burada şu oluyor, ne yapacağız?" Böyle insanlara bir korku pompalıyorlar.

Kadıncığım, dünyanın kıyameti kopsa ne olur yani? Zalimler bütün dünyayı ele geçirmiş olsa ne olur? "Ne olur, der ki gitsin yapsınlar, iyi yapıyorlar" anlamında değil. Ne olur yani? Bilincini bir genişlet yani. O darlıktan bir çık yani. Sanki varlık dediğimiz şey bu dünyadan ibaret. İşte atıyorum, "yok, şunlar bunlar dünyayı ele geçirirse ne olacak?" Geçirse ne olur? Sakin ol. Ne olacak yani?

İşte bir zaman Firavun bir yerlere hükmediyor zannetmiş kendini. Bir zaman bilmem kim hükmediyorum zannetmiş. Bir zaman Moğol hükmediyorum zannetmiş. E ne kaldı? Ne olacak yani? Neyden korkuyorsun? Her şeyin sahibi ve hakiki maliki kim? Bunu bir hatırla. Haşa Allah'a rağmen mi oluyor zannediyorsun? Bak, Allah şeytana bile izin vermiş: "Bana izin ver" demiş, "e hadi verdim" demiş. Bak, şeytan bile Allah'tan tırnak içinde izin alarak bir şey yapabiliyor. "Sana inananlar kendi akıbetlerini düşünsün. Senin aldatmana kendilerini teslim edenler kendi akıbetlerinidüşünsün. Benim peygamberlerimle gösterdiğim yola inananlar da böyle bir akıbetiyaşayacak. Dileyen tercih etsin." Bak dikkat et. Allah şeytanın yaptığından razı değil ama izin verebiliyor. Dolayısıyla bu alemde zalimlere de zulmetmek isteyen adama Allah izin verebiliyor, vermeyebiliyor de. Ama senin dikkat edeceğin şey ne? Senin dikkat edeceğin şey, Allah'ın tek malik olduğu, mülkün tek sahibi olduğu. O sonsuz kudret sahibi. Dolayısıyla zahiri ve geçici bir bozukluk olması, bir zulüm olması senişaşırtmasın, seni gaflete düşürmesin.

Allah'ın ne evliyaları var, bir bakıyorsun o Moğol istilasında savaşmış, ölmüş, vefat etmiş. Dert mi etmiş bunu? Yok. O ebedi bir yaşam içinde, bu dünya hayatı öyle tamamlanmış; bir mahsuru mu var? Yok, hiçbir mahsuru yok, hiçbir problem değil. O yüzden dediğim gibi ayet çok önemli. Bir boşluk, bir zorluk, bir darlık, bir sıkıntı olduğunda; her durumda, iyi durumda da kötü durumda da, her zaman odağın, dikkatin, Allah'ın sonsuzluğu, ebediliği, mutlaklığı ve kaynağının o olduğu idrakiiçinde olsun. O zaman onun sana lütfuna mazhar olursun. O zaman kalbin her zaman geniş olur, daralmaz. Daralan bir durum yaşarsan, işte bunu hatırla, diyor ayet.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - İnşirah Suresi: 5-6 (Arapça olarak "İnne me'al usri yüsra" şeklinde doğrudan alıntılanmıştır.) - İnşirah Suresi: 7-8 ("fensab" ve "rağbet/ferğab" kelimeleri üzerinden doğrudan işlenmiştir.) _Not: Sohbetin başında geçen, sadrın genişletilmesi, yükün kaldırılması ve şanın yükseltilmesiyle ilgili ayetler (İnşirah 1-4) meal olarak anlatılmış; ancak Arapça metinle veya ayet numarasıyla doğrudan alıntılanmadığı için kesin atıf olarak işaretlenmemiştir._