Allahin Boyasi Sibhatullah
Kısa Özet
Bu sohbette, Bakara Suresi 138. ayette geçen "Sıbhatullah" (Allah'ın boyası) kavramı, Hristiyanlıktaki vaftiz ritüeli ve kıbleye dönme meselesiyle karşılaştırılarak derinlemesine ele alınıyor. Ritüellerin zahiri uygulamadan ibaret olmadığı, asıl anlamın kalbin ve varlığın Allah'a yönelmesi olduğu; insanın doğuştan Allah'ın "boyasıyla" boyanmış geldiği ama zamanla aile, toplum, onay arayışı, takipçisayısı gibi sahte boyalarla üzerinin örtüldüğü anlatılıyor. Sohbet, altın Buda heykelimeseli ve Hz. Ayşe örneği üzerinden, dinin korku veya ödül beklentisiyle değil, öz farkındalıkla anlaşılabileceği vurgusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ritüellerin (vaftiz, kıbleye dönme gibi) zahiri uygulaması değil, işaret ettiği hakikat önemlidir; kalp yanlış yöne dönükken bedenin doğru yöne dönmesi asıl "dönüşü" sağlamaz.
- İnsan doğuştan Allah'ın boyasıyla (izzet, değer, sevgi) boyanmış gelir; sonradan aile, toplum, onay arayışı, takipçi sayısı gibi "sahte boyalar" bu asli boyanın üzerini örter, ama onu silemez.
- Değerli olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur; sadece kendini değersiz algılamaya sebep olan sahte boyalardan arınmak gerekir - tıpkı çamurla kaplanmış altın heykelin altın olduğunu hatırlamak gibi.
Sıbhatullah: Allah'ın Boyası Nedir?
Hoş geldiniz, hoş geldiniz. Önceki hafta Duha Suresi'ne değinmeye çalışmıştık. Daha sonra da İnşirah Suresi'ne biraz değindik. Ona belki bir zaman yine değiniriz. Geçenlerde bir arkadaş bir soru sormuştu: "Allah'ın boyası nedir?" Sıbhatullah olarak Kur'an'da geçen, Bakara Suresi 138. ayet -Allah'ın boyası nedir? Aslında Sıbha kavramı tam boya anlamına da gelmiyor. Daha doğrusu bir anlamda boyamak diyebiliriz, renk değil aslında. Bazı meallerde renk diye çevriliyor ama aslında renk değil. Arapçada renk kelimesi "levn", çoğulu "elvan." Mesela bir şeyi bir sıvıya batırırsınız ve batırdığınızda o sıvının niteliği neyse, o batırdığınız şey onun niteliğine bürünür. Bu deriyi boyamakta kullanılan bir kavramdır. Mesela deri ve yün beyazdır, onu -tırnak içinde bizim Türkçe tabirle- boyacı küpüne daldırırsınız ve ne tür bir renk varsa orada o rengi alır. Buna boyamak deniyor aslında. Sıbha kelimesi de oradan geliyor.
Dolayısıyla "Allah'ın boyaması" diyelim, Sıbhatullah tabirini böyle literal olarak ifade edebiliriz: Allah'ın boyaması. Ne demek Allah'ın boyaması? Ayet bu anlamda kısaca şöyle geçiyor: "Allah'ın boyaması, Sıbhatullah" veya "Allah'ın boyası" da diyebiliriz.
"Allah'tan daha iyi boyası olan kim olabilir?" Böyle bir soru gibi de bir ifade var arkasından geliyor. "Biz yalnız O'na kulluk ederiz." Böyle kısa bir ayet.
Vaftiz Ritüeli ve Ritüellerin Hakikati
Ayetin öncesi ve sonrası ehli kitapla, yani Hristiyan ve Yahudilerle daha çok ilgili. Biliyorsunuz, aslında Hristiyanlıkta çok önemli bir kavramdır, bize de çok duyarız en azından: vaftiz edilmek. Değil mi? Vaftiz edilmek nedir? İşte genellikle çocuk yaştayken, bazı ritüellerde işte yedi günlükken, bazıları biraz daha birkaç aylıkken vesaire. Tabii bu yetişkinlikte de olur ama hani Hristiyanlığa giriş ritüelidir. Yani bir Hristiyan Hristiyan olacaksa -tırnak içinde- vaftiz olmalı diye. Hatta benim bir arkadaşım vardı, böyle bir zaman sonra Hristiyan olmuştu, karışık bir hikayesi vardı ama o da böyle yaş 25-30'a yakın böyle vaftiz suyuna girip kendince vaftiz olmaya çalışmıştı.
Bununla ilgili olarak tabii ki çok tartışmalar yapılır. Yaniişte mesela biz vaftiz olmamışız değil mi, zahiri olarak öyle bir ritüelden geçmedik yani, dolayısıyla "kurtuluşa erememek" gibi -vaftiz olmamışsan kurtuluşa erememişsin. Burada biraz şuna değinmek istiyorum: bazı dinlerde bazı ritüeller vardır. Şimdi o ritüeli sadece bir ritüel olarak -nedir vaftiz? İşte vaftiz suyu olarak tanımlanan bir suyun içine dalıp çıkmak, yani girip çıkmak. Bir çocuksa bu, onu suya daldırır çıkarırlar. Şimdi bu bir ritüeldir. Yani aslında nedir burada ritüelin manası? Bir anlamı olan, bir şeye işaret eden, bir manayı bizde uyandıran, bize bir hakikati hatırlatan bir eylemdir. Bir davranış tarzı olabilir aynı zamanda bu.
Mesela dikkat edin, mesela nihayet olarak kıble de aslında böyledir. Hatta kıble değiştiği zaman o dönemin bazı müşrikleri "ya haşa bu Muhammed ne yapıyor, şaşkın mı nedir, bir oraya kıble diye dönüyor sonra da buraya dönüyor, ne bu yani, doğrusu ne peki, eğer bu yenisi doğruysa eskisi ne, eskisi doğruysa o zaman yenisine" demişlerdi. Mesela kıbleye dönmek, yani bir ibadet sırasında özellikle namaz
esnasında kıbleye dönmek bir ritüeldir aslında. Hatta ayet ondan sonra gelip onlara şu cevabı veriyor: "Doğuya veya batıya dönmeniz gerçek iyilik değildir." Dikkat edin.
Yani burada ne anlatılmış oluyor aslında? Yani deniyor ki, ya siz böyle "oraya mı döneceğiz, buraya mı döneceğiz" siz bunun tartışmasına giriyorsunuz. Halbukikıbleye dönmekten kasıt, yani Allah'ın "işte namaz kılarken şuraya teveccüh edin, şuraya yönelin" denilmesinden maksat nedir? Hakikatte Hakk'a dönmektir.
Kıble Meselesi: Beden Değil Kalp
O bedenin de bir mahiyetiitibariyle, işte namaz kılarken "mescid-i harama dönün" diyor. Ama sen kalıbınla mescid-i harama dönmüşsün ama kalbinle 360 derece nerede olduğun belli değil yani. Böyle olduğunda kıbleye dönmüş olur musun? Hakikatte dönmüş olmazsın. Ama diyelim ki kıbleyi bilmiyorsun ve zahiri olarak yanlış bir yöne dönük olarak namazı kıldın ama kalbin Hakk'a dönmüş. Senin namazın makbul müdür? Makbuldür. Neden? Çünkü fiziksel olarak yönünüzü şuraya veya buraya dönmek değil asıl mesele; sizin kalben kime yöneldiğiniz, gerçek kaynağınızın ne olduğu önemli.
Dolayısıyla dinde böyle bazı şeyler vardır. Bir de deyim yerindeyse fiili olarak kötü veya iyi şeyler vardır. Mesela diyelim kiiçkiiçmek kötü bir şeydir, veya diyelim ki bazı haram gıdaları tüketmek kötü bir şeydir -yani fiili olarak kötü bir şeydir. Veya bazı şeyler iyi bir şeydir: mesela merhametli olmak iyi bir şeydir, şefkatli olmak iyi bir şeydir, sevmek iyi bir şeydir. Bir de dediğim gibi bazı böyle ritüeller vardır. Ritüellerin eğer anlamını dikkate almazsanız, anlamı üzerinde tefekkür etmezseniz, onların neyihatırlattığını hatırlamaya çalışmazsanız, onlar -ne diyelim- içi boşalmış bir eylemden öteye geçmez.
Vaftizin Zahiri Anlamı: Arınma
Dolayısıyla aslında ayet bir anlamda, yani aslında siz eskiden beri var olan bir vaftiz geleneği var, işte ırmakta -mesela İncil'de geçer, işte Hazreti Yahya İsa'yı oradaki bir ırmakta vaftiz eder deyim yerindeyse. Hz. İsa suya girer, sonra Tanrı'nın ruhani bazı varlıkları kuş şekline girer ve onun başına konar ve onların diliyle Allah "ben senden memnunum" der. Böyle bir anlatı vardır. Dolayısıyla aslında bu şu demektir. Yanidaha doğrusu ne demektir vaftiz olmak? Aslında tabii ki bunun birkaç düzeyde bir anlamı var, birkaç düzeyde bunu analiz etmek, açıklamak mümkün.
En zahiri anlamı, kişinin günahlarından arınmasını sembolize eder. Mesela Hristiyanların "Hristiyanlığa girmek için vaftiz olmalısınız" demesinin nedeni budur aslında. Yani sen hak yolunda olmayan bir inanca sahiptin; orada yanlış bir akide, yanlış bir inanç, yanlış bir tanrı algısı, yanlış bir yaratıcı algın var. Yanlış bazı kabullerin var, bazı yanlışlıkların var. Diyelim ki bazı şeyleriişliyorsun ve onlar günahtır. Dolayısıyla vaftiz olmak, ki o yanlış akideden, inançtan ve yanlış eylemlerden kendini arındırmaktır. Nasıl suya bir bez attığınızda, onun üzerinde ne tür bir kir pas varsa gidiverir, temizlenir -dolayısıyla ilk anlamı temizlenmektir aslında,
arınmaktır. Dolayısıyla bu noktada genel anlamda aslında mana itibariyle baktığınız zaman, aslında tevbe de bir anlamda o arınmanın bir başka yönüdür.
Ama bir kişi ırmağa veya bir vaftiz havuzuna girip çıksa ama içinde bu arınma arzusu olmasa, veya bu arınmayla ilgili hiçbir tefekkürü, "neyden arınıyorum" buna dair hiçbir tefekkürü yoksa, onun bir ırmağa veya bir vaftiz suyuna girmesinin, hatta her gün girip çıkmasının hiçbir anlamı yoktur. Sadece fiziksel bir banyodan başka bir mana taşımayacaktır. Dolayısıyla burada çok önemli bir şey aslında bu, ve ayet de aslında buraya işaret ediyor. Yani siz böyle kafayı vaftiz konusuna -işte böyle bir suya girip çıkması lazım gibi bir mevzuya- takmışsınız. Aslında bunun bir manası var, bunun bir hakikati var; bu aslında önemli ve anlamlı bir şeye işaret ediyor. Ama siz anlamını kaçırıyorsanız, veya anlamını dikkate almadan insanları sırf o ritüele zorluyorsanız, o zaman siz bir şeyi yanlış anlıyorsunuz.
Bütün İsimlerin Talimi: Adem Kıssası
Nihai ve asli anlamına gelecek olursak, yani o vaftiz veya burada ayette geçen Sıbhatullah kavramı ne demektir? Tabii şimdi böyle dersem diyebilirler ki "vaftizle Sıbhatullah aynı şey mi?" Bakalım aynı mı değil mi, ona bir değinelim. İnsanın Allah'ın bütün isimlerine ayna olduğunu manevi gelenekler söyler. Bunu illa tasavvuf geleneğinden bağımsız bir şekilde algılayabilir miyiz? Veya bunun Kur'an'da bir temeli var mı? Evet aslında Kur'an'da diyor ki "biz Adem'i yarattık ve ona bütün isimleri öğrettik" deniyor. Aslında bütün isimler, deyim yerindeyse, Allah'a bir neviayna olmakla aynı şey aslında. Yani "biz insana bütün isimleri talim ettik" denmesi, insan Allah'ın bütün isimlerini yaşayabilecek, anlayabilecek, idrak edebilecek ve yansıtabilecek bir mahiyette yaratılmıştır demektir aslında.
Yoksa Allah işte Adem'e isimleri öğretti -"bak sana 99 tane isim vereceğim" değil. Dikkat edin, bu bizim maalesef kendi İslami algımızda da böyle bir çarpıklık var yani: "Allah'ın 99 ismini ezberle, cennete girersin." Ya keşke bu kadar -tırnak içinde- basit ve kolay olsa. 99 ismi ezberleme o kadar da zor bir şey değil yani değil mi? PekiAllah'ın 99 ismini ezberlemek böyle bir şey mi? Değil tabii ki. Dolayısıyla bakın, haniKur'an bazen ehli kitap veya başka bir kavmi eleştirirken, burada konu bir kavmin eleştirilmesi değildir; bir algının eleştirilmesidir veya bir yanlış algının düzeltilmesidir. Bizde de yok mu mesela, "Allah'ın 99 ismini ezberleyen cennete girer." Böyle bir şey olabilir mi? Bu anladığımızla, basit anlamda Allah'ın 99 ismini ezberlemekle cennete nasıl gireceksin? Çok zor bir şey de değil ama öyle cennete girilir mi? Bence girilmez yani -ben karışmıyorum, cennetin bekçisi değilim ama dinin böyle bir şey anlatmadığı kanaatindeyim yani.
İsimlerle Boyanmak: Merhamet Örneği
Şimdi biraz bu zihnimizi açmak için bu konuları işledikten sonra, ne demektir Sıbhatullah? Bunun da birkaç anlam tabakası var demiştik. Allah'ın bir isimleri var, bir sıfatları var, bir de zatı var diyoruz. Dolayısıyla mesela bir insan Allah'ın bir isminikendi hayatında çok yoğun ve güçlü bir şekilde yaşayabilir. Mesela bir insan
bakarsınız çok merhametlidir -çok merhametlidir ama böyle zulme karşı çok fazla da mücadele etme cesareti yoktur, ama çok merhametlidir diyelim. Şimdi onda ne vardır? Merhamet vardır. Bu nereden kaynaklanıyor? Allah'ın Rahim isminden, Rahman isminden, Vedud isminden vesaire kaynaklanıyor diyebiliriz. Dolayısıyla onda -tırnak içinde- Allah'ın o isimleriyle bir nevi bir boyanmışlık vardır yani.
Hatta bazen insanlar şey yapar: mesela dersiniz ki bir insana "ya bak işte affedici ol veya işte merhametli ol" der ki "ben Allah değilim." Sanki böyle -ama böyle göğsünü gere gere söyler bunu yani. Hani "ben Allah'ın o tecellisine henüz o kadar mazhar değilim" falan değil de "ben Allah değilim, iyi ki de değilim, ben kızarım da bağırırım da istediğimi yaparım, gösteririm" gibi böyle bir -ne diyelim- anlayış eksikliği var. Halbuki Allah sana bütün isimleri öğretmiş. Tabii ki sadece bir isimle hareket edersen orada bazı noktalarda dengeyi kaybedebilirsin.
Bilgelik Olmayan Merhamet: Anne-Çocuk Örneği
Bu şeye benzer: yani diyelim ki bir hastanın doktora baktı, kan tahlilinde potasyumu eksik, "yükleyin buna potasyumu" -yüklersin, bu sefer tansiyonu düşüverir ve ölüverir mesela diyelim. Ve işte başka bir şey yüklersin, ölçüsüz yüklersin, başka bir arıza çıkar. Neden? Çünkü her şey deyim yerindeyse olması gereken nitelik ve mahiyette olmalıdır, olması gereken ölçüde olmalıdır. Eğer o ölçü tam tutturulmazsa kişinin kendisi veya karşıdaki zarar görebilir.
Mesela diyelim ki annesin, çok merhametlisin -öyle merhametlisin ki çocuklarına hiçbir konuda hayır diyemiyorsun. Neden? Çünkü kırılıyorlar, üzülüyorlar falan diye düşünüyorsun ve o kadar merhametlisin ki hiç hayır demiyorsun. Bu ne? Bilgelik içermeyen bir merhamet deyim yerindeyse. Ve senin o merhametin, mesela atıyorum, çocuk sürekli abur cubur istiyor -farkında değil, bilmiyor o kadar abur cuburun veya bazı zararlı içeceklerin, yiyeceklerin zararını bilmiyor. Çok da lezzetliyapıyorlar bunları. E çocuk da istiyor, e sen de merhametlisin, e ne yapacaksın, o zaman çocuğa vereceksin, çocuk mutlu olsun. Ama geliyor 12-15 yaşına, ya obez oluyor, ya karaciğerinde problem oluyor, ya böbreklerinde zarar oluyor. Eee ama "ben çok merhametliydim."
Böyle tanıdığım biri vardı, böyle çocukken böyle çalışan bir anne aynı zamanda. İşte belki onun psikolojisiyle böyle sürekli eve giderken böyle bir poşet çikolata, işte gofretinden cipsinden, osundan busundan her şeyi abur cubura alıyor, mesela çocuğu vardı, obez oldu mesela. Neden? Anne kötü niyetli mi? Hayır, çok iyi niyetli.
Merhametli mi? Çok merhametli. Ama bilgelik yok. Yani bu çocuğa aldığım şey faydalı mı zararlı mı, ne kadarı faydalı ne kadarı olursa zararlı olur, bunu ayırt etmiyor. Dolayısıyla nereye geliyoruz? Bütün isimler olabildiğince birlikte işlediklerizaman daha -tırnak içinde- işlevseldir, faydalıdır, yerindedir. Mesela merhametinde bilgelik yoksa, ölçü yoksa, mesela bir çocuğu tembel hale getirebilirsin. Neden? "Ya sen çalışma, ben çalışayım, sen yorulma yani, ben her istediğini yaparım" veya "ben sıkıntı çektim, çocuğum hiç sıkıntı çekmesin" diye çocuğa hiçbir sorumluluk vermiyorsun. Çocuk hiçbir sorumluluk almıyor, aslında çocuğun da işine geliyor, "ne
güzel, ekmek elden su gölden, işte para da var, çalışmama gerek yok" diye düşünüyor. Şimdi sen çocuğa iyi bir şey mi yapmış oluyorsun? Hayır, aslında iyi bir şey yapmıyorsun mesela.
Boyanmak Ne Demektir?
Dolayısıyla ne var burada? İsimlerin bütünlüklü olarak bilinmesi, idrak edilmesi ve yaşanması gerekir. Bu isimlerle boyanmaktır. İsimlerin bizleri bir kıvama getirmesi.
Hani boyama kavramını da dediğim gibi -yani diyelim ki siz böyle lavanta kokulu bir havuz yapmıştınız, böyle mükemmel şekilde lavanta kokuyor ve çok güzel, diyelim kiböyle leylak rengi bir renge boyamışsınız. Şimdi mesela bir elbiseyi oraya attığınızda çıkardığınızda ne olur? Hem lavanta kokar hem leylak rengine boyanır, değil mi? İşte boyamak bu demek. Yani Arapların "sebeğa" olarak ifade ettikleri fiil hali de bu demek aslında. Bir şeyi bu anlamda boyamak demek.
Şimdi oradan baktığımız zaman biz kendimize bakalım: biz mesela Allah'ın boyasıyla mı boyanmışız? Mesela Allah'ın boyasının bizde bir yansıması var mı? Yani "Allah'ın boyası ne kadar güzel ve bu insan da Allah'ın boyasıyla boyanmış" diyebilir miyiz? Veya bunu diyebilmemiz için ne olması gerekir? Mesela şöyle düşünün: mesela bir insan "ben kendimi böyle çok boş hissediyorum" dese, bu Allah'ın boyasıyla boyanmış olur mu? Allah varlık değil mi, mutlak varlık. Ama sen diyorsun ki "ben eksiğim, ben kendimi var gibi hissetmiyorum, hiç kimse benim varlığımın farkında değil." E varlığının farkında değil, ne hissediyorsun? "Yokmuş gibi hissediyorum." Şimdi senin Allah'ın boyasıyla boyanmış olmandan bahsedebilir miyiz? Edemeyiz.
Sen diyorsun ki kendine "ben çok değerli değilim, ben değersizim, zaten kimse de bana değer vermiyor" -sen yedi yirmi dört zikir yapsan, sürekli elinden tesbih düşmese ama sürekli olarak kendiiçinde "ben hiç kimse benim değerimi anlamadı, zaten anne babam da anlamadı, kimse anlamadı" diyorsan ve kendini değersiz hissediyorsan, sen Allah'ın boyasıyla boyanmış olabilir misin? Olamazsın. Burada kötü niyet yok arkadaşlar, yani burada herhangi bir eleştiride, yargıda bulunmuyoruz. Bir şeyin hakikatini keşfetmeye çalışıyoruz ki o hakikatin içinde biz de olabilelim. Yani"Allah'ın boyası" diyor Allah kitabında, yani "benim boyam" diyor. Yani benimle boyanmak veya benim boyamla boyanmak nasıl bir şeydir?
İzzet Allah'ındır
Mesela Kur'an'da diyor ki "izzet Allah'ındır." Bir başka ayette diyor ki "izzet Allah'ın, Resulünün ve müminlerindir." Bak nedir? Aslında hakiki anlamda aziz olan kimdir? Allah'tır. Ama Hazreti Muhammed de o izzetle boyanmış, o da aziz. Hakiki müminler de o izzetle boyanmış, onlar da o zaman aziz. Peki sen kendini aziz hissediyor musun? İzzet sahibi, varlık ehli, değerli bir nitelik taşıyan biri olarak görüyor musun? Yoksa parayla mı izzet sahibi olmaya çalışıyorsun? Kendini göstererek miizzet sahibiolmaya çalışıyorsun? Kendini birilerine ispat ederek miizzet sahibi olmaya çalışıyorsun? Bakın ama bunları kendimize ciddiyetle ve derinlemesine sormalıyız.
"Ben çok değerliyim ama..." Hatta bazıları beni dinliyorlar, mesela "İsmail Bey dedi kisen çok değerlisin." E tamam doğru, değerlisin. "Ama kocam bana değer vermiyor." Bu sence bir problem mi? Vermemesi bir olgudur. Vermemesi problem mi?
Problemse, o zaman benim dediğim anlaşılmamış demektir yani, değil mi? Ben desem ki "şu altındır ve çok kıymetlidir" -sizler misiniz ki? Ama götürdüm, geçen buna para vermem dedi birisi. Birisi dedi ki "ya bu belki sahtedir, ben buna kıymet vermiyorum" dedi, siz de üzülerek eve dönüyorsunuz. O zaman siz bu altının altın olduğunun farkında değilsiniz demektir. Şimdi ben değerli olduğumu, Yaradan'dan dolayı değerli olduğumu biliyorsam, benim birilerinden değer beklemem gerekmez yani. Ama birilerinin benim değerimi fark etmesi güzeldir, güzel bir etkileşime de vesile olur, bu ayrı bir şeydir. Ama biri değerimi bilmiyor diye kendimi kötü hissediyorsam, o zaman "Allah, sen azizsin" dese de onun boyasıyla boyanmamışım demektir. Eğer onun boyasıyla boyanırsam, benim böyle bir hikayem olmayacaktır.
O yüzden Allah'ın boyası hakikaten çok iyi bir boyadır ve onunla insan boyanmalıdır.
Zaten aslında biz onunla boyalı bir haldeydik ama biz bunu unuttuk aslında. Yanionun varlığıyla var idik ve bunu idrak eder bir haldeydik. Onun izzetiyle aziz idik.
Onun "seni en güzel kıvama getirip ruhumdan üfledim" dediği bir halde idik ama bütün bunları ne yaptık? Bütün bunları unuttuk. Unuttuğumuz için bizde onun boyasının kendini ortaya çıkarma hali görünmüyor. Neden? Çünkü başka boya küplerine düştük yani deyim yerindeyse. İşte ne kadar tanınıyorsun, ne kadar anlaşılıyorsun, ne kadar onaylanıyorsun, ne kadar takdir ediliyorsun, işte eşin çocukların senin kıymetini biliyor mu -ne boyalar var toplumda değil mi? Hepimiz bu boyaların içine girdik.
Sahte Boyalar: Aile, Mahalle, Toplum, Evrensel Boya
Ama o asli boya aslında hiçbir zaman gitmedi, silinmedi ve aslında hiç kimse o boyayı silemez. Sadece o boyanın üzeri örtülür -değerlilik boyası, değersizlik boyasıyla örtülür. Ama bütün o sonradan olan boyalar hepsi aldatıcıdır ve sahtedir.
İşte Allah'ın boyasını tekrar hatırlamamız gerekiyor. Tekrar hatırlaman için o sahte boyaları görmen gerekiyor: ben hangi sahte boyalarla boyandım? İnsan sevildiğiölçüde vardır, insan algılandığı ölçüde vardır -mesela varoluşçu veya modern psikolojinin temel argümanlarından biridir- insan fark edildiği ölçüde vardır. Şimdi ben böyle bir boya küpüne girersem ne olur? Allah korusun değil mi mesela, girdim bittim ben demektir yani, idam kararımı kendim vermişim demektir. "İnsan ötekiyle vardır" ne kadar berbat bir boya değil mi? İnsan sevildiği ölçüde vardır, insan isteklerigerçekleştiği ölçüde mutlu olur -bunlar ne kadar kötü boyalar. Ama dikkat edin hepimiz az çok farklı farklı bu tür boyalarla boyanmışız.
İşte o yüzden Allah diyor ki, yani böyle zahiri olarak işte Hristiyanların yaptığı gibivaftiz suyuna girip çıkmak da değil mevzu, onun bir manası var. Nasıl ki sen bir göle veya küçük bir küvete girdiğin zaman, diyelim ki üzerindeki kirler gider, cildinin rengikalır değil mi, orijinal şeyin kalır -tıpkı bunun gibi sen de öyle bir insan ol ki, öyle bir farkındalık ve bilinç içinde ol ki, Allah'ın seni yarattığı hal üzere ol. Onun dışındaki
bütün o -ister toplumundan, ister ailenden, ister anne babandan, ister çevrenden, ister arkadaşlarından kim olursa olsun- o ilahi boyaya muhalif ne tür boyalar varsa hepsinden senin arınman gerekir. Hepsinden arındığın zaman geriye kalacak olan şey Allah'ın boyasıdır.
Mesela bazen insanlar diyor ya "böyle değerli olmak için ne yapmalıyım?" Değerliolmak için tek bir şey yapmalısın: kendini değersiz algılama boyasından kurtulmalısın. "Değerli olmak için ne yapmalıyım" sahte bir sorudur. "Değerliolduğumu fark etmek adına hangi sahte düşüncelerden kurtulmalıyım" bunu sorabilirsin, çünkü sen zaten değerli yaratılmışsın. Bak bakalım, bir bebek doğar doğmaz "ben değerli miyim değersiz miyim" diye mi hayata bakıyor? Hayır. Sonra ona değersizlik hissi çevreden veya aileden -tırnak içinde- kazandırılıyor. Sen atıyorum ailenin karma bir boyasının içinde doğmuş olabilirsin. Hepimiz bir aile boyasının veya boya hanesinin içinden geçtik yani. Bunu dert etmek anlamsızdır, bunlar asla suçlama sebebi değildir. Sadece şuna dikkat edeceksiniz: ben bugüne kadar hangi boya hanelere düştüm acaba?
Bir tanesi aile boya hanesidir. Orada işte bir sürü boyacılar vardır -anne bir türlü boyar, baba bir türlü boyar, kardeşlerin varsa bir türlü boyar; bunun bilincinde değillerdir. İşte mahalle boyası vardır, ülke boyası vardır, sosyolojik bir boya vardır.
Bütün bunların yanında evrensel bir boya da vardır -tırnak içinde. Yani sahte bir evrenselliğin, işte atıyorum, ne var diyelim: işte hayat başarılı olanları alkışlar. Bu zamanda hani ben bazen yayınevleriyle görüştüğümde, işte "kitap yazmak için sosyal medyanız var mı, varsa kaç takipçiniz var" -böyle bir boyaları var yani. Ben de dikkat etmesem üzüleceğim yani -"takipçim yok" veya "300-500, ne kadar berbat bir şey, öbürünün 10 bin, 100 bin."
Takipçi Sayısı ve Modern Boyalar
Bazen çocuklarla konuşurken derler ya "işte ne olacaksın" -tırnak içinde- "işte influencer olacağım, youtuber olacağım" falan. Niye? "Çok takip ediliyor." Abi diyor "o 1 milyon takip ediyor, öbürü 1,5 milyon." Bak çocuk neyle boyanıyor değil mi? Bilinçsiz bir şekilde sahte bir boyayla boyanıyor. Ve çocuk orada varlığını, tamlığını, değerini ne kadar takip edildiğiyle ölçen bir algıya, bir düşünceye, bir mentaliteye giriyor. Peki bu bir boya değil midir? Bu basbayağı bir boyadır. Ve hepimiz bu anlamda böyle çok farklı şeylerle boyanmış durumdayız.
Ve Allah diyor ki, Bakara Suresi'nin 138. ayetinde, "Allah'ın boyası." Orada bir ünlem işareti düşüneceğiz: Allah'ın boyası! Bak dikkat et. Allah'ın boyası. Onun dışında birçok boyalar var, birçok boyahane var, birçok boyayıcı var. Ve ayet devam ediyor: "Allah'tan daha iyi boyası olan kimdir?" -tekrar uyarıyor. Bak diyor, kimler seni bilerek bilmeyerek boyadı? Burada dediğim gibi asla bir yargılama, birilerini suçlama, "kahrolsun emperyalizm, kahrolsun bilmem kim" -bu değil yani, kesinlikle bu algılara da düşmemek gerekiyor. Hayatta türlü türlü boyahaneler vardır, boyayıcılar vardır.
Allah da diyor ki "Allah'ın boyası, Allah'tan daha iyi boyası olan kimdir" diyor. Bu şu
demektir: kimse yoktur demektir bu aynı zamanda. O yüzden ayet devam ediyor: "Biz yalnız O'na kulluk ederiz."
Allah'ın Boyasıyla Boyanmış Bir İnsan Nasıl Olur?
Dolayısıyla işte biz vaftiz olduk mu? Eğer ayeti bu anlamda anlarsanız, her mümin Allah'ın boyasıyla vaftiz olmuştur -tırnak içinde söylüyorum. Tabii bu sözümü alıp sonra birileri çok kötüye kullanabilir, kesip yapıştırıp. Ama bakın manası bu demektir yani. Ve Allah ehli kitaba, yani Hristiyanlara özellikle diyor ki: ya bakın siz mevzuyu işte birini suya sokup çıkarmak gibi böyle tartışıyorsunuz. Hatta geçen bir film seyrettim, böyle Avrupa'da geçmiş 700-800'lerde falan, işte böyle Hristiyan olmamış birini bir papaz zorla vaftiz etmeye çalışıyor -"vaftiz olursan kurtulursun, olmazsan öldürüleceksin" falan. Ya şimdi vaftiz böyle bir şey midir yani? Veya tamam gönüllüsün, suya girip çıkmayı vaftiz mi zannediyorsun yani? Bu sanki böyle -"bak ne güzel vaftiz oldu." Vaftiz oldun mu? "Oldum." Sen olmadın, sen gittin, kaybettin sen. Böyle midir bu?
Bakın dikkat edin, Kur'an bu gibi meselelerde çok dikkat çekici bir noktaya işaret eder -bir şeyin hakikatine işaret eder. Bakın o kıble meselesinde de böyledir. Tabii kibedenimiz var, bedenimizin de dönmesi gereken bir istikamet vardır, diyelim kiinsanlar camiye gidiyor, biri oraya biri oraya doğru, fiziksel olarak belli bir istikamete dönüyor. Ama gerçek anlamda namazda kıbleye dönmek bu mu demektir? Bu onun sadece bir görüntüsüdür, o kadar. Senin kalbin nereye dönük? Hatta bazı mezheplerde kıbleye dönerken bir dua okunur: "yüzümü, yönümü sana döndürdüm" der. Neden? Çünkü asli olan odur. Sen nereye döndün, şu an yüzün nerede? Gerçek anlamda bakarsam, gerçek yüzüm şu an borsada mesela -olabilir yani, borsada ne yükseldi. Gerçek yüzüm altında, gümüşte olabilir. Gerçek yüzüm aslında kocamda veya karımda olabilir -yani beni anlıyor mu seviyor mu, benim yaptığım yemeğibeğeniyor mu beğenmiyor mu, kendimi sevdirebildim mi sevdiremedim mi, o mu oldu bu mu oldu; veya işte gerçek yüzüm Instagram olabilir, sürekli bakıyorum takipçim arttı mı azaldı mı. Bir bak bakalım gerçek yüzün nereye dönük. O yüzden her namaz gerçek anlamda senin gerçek referansın olan, yönelmen gereken, teveccüh etmen gereken, kendini vermen gereken yönü hatırlatır. Yoksa kıbleye dönmüş bedenin ama kafa, zihin, kalp bambaşka bir yerde.
Allah ne diyor o yüzden? Diyor ki "yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz değildir asıl olan şey." Ve devam ediyor ayet. Burada da aynı şeyi Rabbimiz gösteriyor. İşte muhtemelen o devrin Hristiyanları işte peygamberle tartışmışlardır, veya işte kendilerini "biz vaftiz yapıyoruz, işte İsa da vaftiz olmuştu" -hatta İsa'yı Zekeriya'nın oğlu Yahya vaftiz etmişti. "Bakın siz bu kadar derinlikli bir mevzuyu es geçiyorsunuz, sizin dininizde var mı vaftiz?" Allah da diyor "var" diyor. Yani vaftiz budur demek istiyor aslında aynı zamanda. Sizin o anlamını unuttuğunuz ve sadece bir zahiriuygulamaya dönen vaftizin gerçek anlamı budur diyor: Allah'ın boyasıyla boyanmaktır. Onun boyası dışındaki her boyadan da arınmaktır.
Hani bir taraftan Allah'ın boyasıyla boyanmak, onun boyası olmayan her türlü boyayı bırakmaktır, reddetmektir, ondan özgürleşmektir. Ben desem ki "benim çocukluğumdan beri bir sürü travmam var, e ne yapayım" -e ne yapacaksın, işte ömür boyu taşıyacaksın, o zaman sen nasıl Allah'ın boyasıyla boyanacaksın? Boyanman mümkün mü? "Kendini hiç anlaşılmış hissetmemişsin, kendini hiç değerlihissetmemişsin, hiç onaylandığını hissetmemişsin." Peki buradan nereye gidiyoruz? Kendini bunlarla mı tanımlamaya devam edeceksin? Yoksa işte hasbelkader, nasip kısmet ben böyle bir toplumda, ailede, çevrede, işte okulda öğretmen böyle, o böyle, şu şöyle -artıları da olan bir yönü vardır ailenin de, toplumun da, öğretmenin de vesaire, ama Allah'ın boyasına muhalif yönleri de vardır. Allah'ın boyasına muhalif şeylerle de boyandık biz, bunu kabul etmemiz gerekiyor.
Diyelim ki "kendimi niye bu kadar sevdirmeye çalışıyorum, niye insanlardan bu kadar onay almaya" -bu Allah belasını versin, veya "umursamıyorum insanları" -bakın bunlar değildir. Bunlar o yanlış boyanın reaksiyoner eş değerleridir. Yani "insanlardan onay almak istiyorum" demek de yanlış bir boyadır. İnsanların onaylayıp onaylamaması o durumda bile değil. "Canları cehenneme" demek de yanlış bir boyadır. Bunlar bir paranın iki yüzü gibidir. Biz ne oradayız ne oradayız, biz Allah'ın boyasındayız.
Öteki Cehennemdir: Sartre Örneği
Allah seni seviyor, sen de Allah'ı seviyorsun. Ve sen Allah'ın sevgisinin aynı zamanda bu alemde bir aracısısın. O sevgiyiidrak ediyorsun, yaşıyorsun, sevginin içindesin ve artık sevgi senin içinden çıkıyor ve o sevgiyi de aleme yansıtıyorsun. O zaman sana ne denir? Bu insan Allah'ın boyasıyla boyanmış denir. Mesela Allah'ın boyasıyla boyanan bir insanda inat olur mu? Olmaz. Allah'ın boyasıyla boyanan bir insanda "kendimiispat edeceğim" hikayesi olur mu? Olmaz. Allah'ın boyasıyla boyanmış bir insanda "ben eksiğim, ben yetersizim, ben beceriksizim, ne kadar berbat bir şey, kimse beni sevmiyor, kimse beni anlamıyor" hikayesi var mıdır? Yoktur. E peki bunlar varsa benim psikolojik dünyamda, bu ne demektir? "Ben yanlış bazı boya küplerine düşmüşüm." Onlar da bir takdirdir, bakın bununla kavga etmiyoruz. Çünkü Allah'ın boyası dışındaki her şey ya bu dünyada temizlenecek, ya ahirette Allah'ın direkt affıyla temizlenecek, ya da cehennemde temizlenecek. Cehennem neyi temizliyor? Senin o yanlış boyalarını temizliyor, senin o "ben" dediğin sahte benliklerini temizliyor. Yoksa Allah kendine -tırnak içinde- ait olan bir şeyi cezalandırır mı? Böyle bir şey olur mu? Olmaz. O yüzden bazen sufi metinlerinde vardır yani: "cehennem günahları yakar, günahkarı değil" der.
Dolayısıyla bakın dikkat edin, biz bu dünyada yanlış boyalarla boyandığımız müddetçe göreceli olarak bir şekilde cehennemdeyiz. Hani Jean-Paul Sartre "ötekicehennemdir" yani -"öteki" kavramının içine girdiğinde, yani kendini öteki üzerinden değerli, öteki üzerinden sevimli, öteki üzerinden onaylanmış yaşamaya çalışırsan diyor, sen diyor kendini bir nevi değişik bir cehenneme atmışsındır. Neden? Varlığını, değerini, kimliğini, sevilebilir olmanı, var olmanı başkasının algısının insafına terk
ediyorsun. Üstelik de o -tırnak içinde söylüyorum- bu Allah değil veya veli bir kul da değil. O yüzden diyor ki öteki cehennemdir. Ama farkında değil, kendi sahte benlerinikendi cehennemi haline getiriyor.
Ama Allah'ın boyası -işte o nedir? O en güzel boyadır. Evet. Dolayısıyla bir insan Allah'ın boyasıyla boyandığını idrak ettiğinde vardır, tamdır, değerlidir, azizdir ve bunun arkasına bütün güzel sıfatları ekleyebilirsiniz. Bu böyle kendimize askerirütbeler takmak gibi böyle lafla değil yani. Dikkat et, sen gerçek varlığını idrak edersen -ki o Allah'ın boyasıdır aynı zamanda- var olduğunu idrak edersin. Sen Allah'ın boyasını idrak ettiğinde tam olduğunu idrak edersin. Var oldu, aziz oldu, rahmetle doldu, rahmetin içinde, sevginin içinde biri oldu -idrak edersin. Ama öbür boyalara kendini refere edersen, kendini öbür boyalar üzerinden tanımlarsan, orada hikaye üzerine hikaye üretirsin: "kimse de sevmiyor, kimse de anlamıyor, kimse de benim kıymetimi bilmiyor, kendimi de bazen sevmiyorum" gibi türlü türlü hikayeler, veya kendini bir şeyle ispat etmeye çalışırsın. Neden? Çünkü öyle bir boyaya düşmüşsün.
İyi Yaşam Nedir? Gayri Safi Milli Hasıla Boyası
Ne kadar ünlüsün, ne kadar takip ediliyorsun, o kadar değerlisin. Ne kadar anlaşılıyorsun, o kadar değerlisin. Ne kadar zenginsin, o kadar iyi yaşıyorsun, değil mi? Var böyle işte gayri safi milli hasılaya göre insanların hayatını ölçüyorlar değil mi? İşte Finlandiya çok iyi yaşıyormuş -yani bu nasıl bir mantıktır? Şimdi o boyaya düştün mü, Allah yardımcın olsun. "Orası 80 bin dolar gayri safi milli hasıla, seninki 15 bin dolar yani, 5 kat geridesin, kötü yaşıyorsun" -tırnak içinde. Peki sen nasıl bir boyaya düştüğünün, ne tür bir boya haleye düştüğünün farkında mısın? Neyle boyandığının farkında mısın?
Mesela iyi yaşam nedir değil mi? Şimdi bununla ilgili bir sürü boya var değil mi? PekiKur'an sana ne diyor? İyi yaşam nedir? Bu sorunun cevabını da size bırakıyorum -Kur'an'a göre, Allah'a göre iyi yaşam nedir? Onun zıttı çok şeyi biliyorsunuzdur değil mi? İyi yaşam nedir, kaliteli yaşam değil mi? "Adam çok kaliteli yaşıyor" -nereden anladın? "Abiişte oturduğu yerden, gittiği lokantadan, giydiği şeyden, adam iyiyaşıyor, çok güzel" -bak ne güzel bir boyahane. Eğer bu boyaya düştün, ömrün haraptır senin. Yani öyle bir yaşama ulaşman da kurtulmuş olmazsın, sadece kendinikandırmış olursun.
"Adam çok iyi yaşıyor" -o insanın merkezinde Allah var mı acaba? Yoksa merkezinde bankadaki hesabı mı var? O insanın merkezinde bedeni mi var? Yoksa o insanın merkezinde Allah'ın Hay ismi mi var? Ne var o insanın merkezinde? Eğer bunu ayırt edecek ferasetimiz olmazsa -tırnak içinde söylüyorum arkadaşlar- attığımız her adımda, yürüdüğümüz her bir yolda bir boyacıyla karşılaşırız yani. Bir vitrine bakarsınız, o vitrin sizi boyar -"ulan" dersin, "millet neler giyiyor ve neler alıyor." Kapalı çarşıya bir girersiniz, orada bir kuyumcu vitrini görürsünüz, o vitrin sizi boyar.
Bir AVM'ye gidersiniz, böyle rengarenk giyimler vesaire, bir bakarsınız o vitrin siziboyar. Dikkat etmeniz gerekir, uyanık olmanız gerekir. "Allah'ın boyasına dikkat
etmem gerekir" demem icap eder, çünkü o boyadır benim gerçek boyam, öbürlerihepsi sahtedir.
Birileri sizi alkışlayabilir. Bakın 30 sene evvel -ben hatırlıyorum, 40 sene evvel- kimlerialkışlıyorlardı? Şimdi onlardan eser yok. Şimdi birileri başkalarını alkışlıyor, 10 sene sonra başkalarını alkışlayacaklar, 20 sene sonra daha başkalarını. Kim kaybedecek?
O alkışlananlar, değil mi? O alkışlananlar, o alkışlarla boyandıkları için, eğer boyanmışlarsa kayıp içindedirler. Çünkü artık alkışlanmıyorlar. Ve bu büyük bir hüzün verir, büyük bir acı verir, büyük bir mağduriyet oluşturur. O zaman ben dikkat edeceğim: ben hangi sahte boyalarla boyanmışım? Bunu unutmayacağız. Çünkü burayı fark etmemiz gerekiyor, burayı fark edeceğiz, o boyalardan arınman gerekiyor. Zaten Allah'ın boyası var zaten -bak, Allah'ın boyasıyla boyanmana gerek yok. Zaten Allah seni yaratırken, deyim yerindeyse, kendi boyasına seni büründürmüş yani. Allah'ın boyasını araman gerekmiyor. Allah'ın boyası sende şu anda mevcut.
Altın Buda Heykeli Meseli
Benim çok sevdiğim bir şey vardır, onunla tamamlayayım. Bu 1600'lerde mi zannediyorum, tam tarihini bilmiyorum da tahminen aklımda kaldığı kadarıyla, böyle 1600'lerde Tayland'da zannediyorum böyle büyük bir savaş olmuş. İşte komşu ülkenin kralı belli bir bölgedekiinsanları savaşla işgal etmiş. Tabii o işgal edilen bölgede de böyle çok önemli bir Budist tapınak var. O tapınakta da altın bir Buda heykeli var -böyle emin değilim, atıyorum 3-4 metre falan mesela, böyle tamamen som altından Buda heykeli. Tabii demişler "ne yapacağız bunu, taşısan taşıyamazsın, saklasan saklayamazsın." Birisi akıl vermiş, demiş ki "bunu toprakla kaplayalım" demişler. Tamamen böyle toprakla kaplamışlar ve öyle bir kaplamışlar ki, sanki bu topraktan bir heykel yani, böyle laçka bir şekilde kaplamamış, tamamen o şeklini tam bir şekilde gösterecek şekilde, böyle yaklaşık diyelim ki 10-15 santim kalınlıkta bir çamur tabakasıyla kapatmışlar ve o şekli de tam bir şekilde vermişler. Ve sen ne görüyorsun? Topraktan, çamurdan, kilden bir Buda heykeli.
Ve bu artık nasıl olmuşsa unutulmuş, yıllarca böyle. 1950'lerde herhalde böyle "bunu tamir edelim" falan derken işte bazı çatlaklar olmuş. Sonra bir bakmışlar ya, o çatlağın derininde altın var yani, altın parlıyor yani. Sonra kırmışlar o altın Buda heykelinin etrafındaki çamuru, bakmışlar Buda heykeli altın, som altın Buda heykeli.
İşte insan da bunun gibi yani. Allah'ın boyası da böyle bir şey. Ama bizim üzerimiz çok yanlış şeylerle boyanmış. Birileri boyamış, birilerinin boyasını biz kendi boyamız zannetmişiz, kendi boyamız haline getirmişiz. Kendimizi değersiz, eksik, beceriksiz, şu bu zannediyoruz, gerçek varlığımızın böyle olduğunu zannediyoruz, ve bunun üzerinden bir hayat yaşamaya çalışıyoruz. Yani kör topal bir hayata dönüyor bu.
La İlahe İllallah: Zaten Boyanmışız
O yüzden "La İlahe İllallah" kurtuluştur. Ama gerçekten anlarsak bu kurtuluştur.
Gerçekten anlarsan "La İlahe İllallah" çok büyük bir şeydir. La İlahe İllallah -Allah'ın varlığından başka hiçbir şey sana varlık veremez. Ve sen onunla varsın. Allah'ın sana
verdiği değerden daha büyük bir değeri hiç kimse sana veremez. Zaten o sana değer vermiş. Bu demektir deyim yerindeyse en basitinden. Dolayısıyla Allah'ın boyası bizde var olan bir boyadır. Biz Allah'ın boyasını aramıyoruz, Allah'ın boyasıyla boyanmış bir halde geldik. Ve dikkat et diyor, onun boyasından daha güzel bir boya var mı, daha güzel bir boyacı var mı? İşte biz diyor o yüzden yalnız ona ibadet ederiz. Ve bu çok mühim bir şeydir.
Ve bu kısa ayet, hem dine gerçek anlamda nasıl bakmam gerektiğini, dinin en zahiriritüelinin bile arkasında aslında bir mana olduğunu ve o manayı keşfettiğimde ancak dini anlayabildiğimi, dini o zaman tam olarak anlamış olacağımı gösteriyor. Zaten Allah da o ritüelle aslında bunu anlatmak istemiş, biz de idrak etmiş oluruz. O yüzden din korkak adamların anlayabileceği bir şey değildir. Hani bazıları diyorlar ya, "işte din nasıl doğmuş da birileri korkmuş." Hayır. Birilerinin idraki derinleşmiş, kendi özlerinin farkına varmışlar, kalplerinin sesini dinlemişler, hakikati anlayabilecek bir farkındalığa gelmişler. O zaman din anlaşılmış veya din kendini ortaya koymuş. Yoksa din korkunun ürünü değildir. Yani korkuyla bakarsan dini anlayamazsın, ödül arzusuyla bakarsan da anlayamazsın.
Dinin Korkuyla Değil İdrakle Anlaşılması: Hz. Ayşe Örneği
O zaman dersin ki "akşam gece kalktım 50 rekat kıldım, bir 50 daha kılarsam çarpı 2 yapar" falan -süper. "Bir de Allah yedi yüzde çarpı veriyor, süper yani, ondan sonra sen kalk dini anlamış ol" -böyle dini anlayabilir misin? Böyle din anlaşılmaz. Bu tüccar kafasıyla din anlamaktır yani. Peki orada sana peygamber bu konuda -tırnak içinde söylüyorum- kopya vermiyor mu? Veriyor. Bak peygamber bir namaz kılıyor. Hz. Ayşe o dönemlerde biraz daha iyi tam anlamamış din nedir, diyor ki "Ya Resulallah, Allah senin bütün geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacağını söylüyor, sen niye kalkıp namaz kılıyorsun, Rabbine ibadet ediyorsun?" O da şey mi diyor, "ya tamam cennete gireceğiz ama biraz parseli artırayım, işte çarpı yapayım falan filan, bir de zaten peygamberim yedi yüz, yedi bin, yetmiş bin de olabilir" falan mı diyor? Ne diyor?
Diyor ki "Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı" diyor. "Ya bana bu kadar nimet vermiş, o nimetin kaynağı Rabbim, ben ona böyle bütün kalbimle, bütün zerreler adına sonsuzcasına şükretmeyeyim mi" diyor.
Peki sen bunu niye tefekkür etmiyorsun da Allah şuna 700 veriyor buna 7000 veriyor buna 70000 veriyor yani sürekli rakamlarla uğraşıyorsun değil mi arkadaşlar, bakın dikkat edin. Din doğru anlaşıldığında o gerçekten kurtarıcı bir dindir. Ama dine korkuyla ya da ödül arzusuyla bakıyorsanız o ya bir yük haline gelir ya da saçma bir şeymiş gibi görünür. O yüzden din kendindeki bütün melekeleri, bütün imkanları aktifleştiren insanın idrak edeceği bir şeydir. O yüzden dini anlamak -tırnak içinde söylüyorum- hani "herkesin işi değildir" diyeceğim de, burada kastım "şu insanın işi, bu insanın işi değil" değil. Din kendini bilmeye, anlamaya çalışan insanın işidir. Eğer o tarakta beziniz yoksa o zaman sizin işiniz değildir. Ve hepimiz buna açığız, yanihepimiz dini anlamaya müsaitiz. Ama o melekelerimizi aktifleştirmezsek, o yönümüzü açığa çıkarmazsak, o zaman dini anlayamayız, dini yanlış eksik anlarız.
Din sanki özgürlüğümüzü kısıtlayan bir şeye dönüşür. Din sanki böyle insanla Allah arasında bir savaş var, biz de sürekli böyle kendimizi Allah'a beğendirmeye çalışıyoruz, Allah da böyle nazlı bir sevgili gibi böyle -yani "razı oldum da olmadım da, ya olurum ya olmam" böyle bizi diken üzerinde tutuyormuş gibi zannederiz. Böyle bir şey söz konusu değildir. O yüzden din insanın öz farkındalığından doğmuştur. Din korkudan doğmamıştır, herhangi bir arzudan da doğmamıştır. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi: 138. Ayet — "Sıbhatullah" (Allah'ın boyası): "Allah'tan daha iyi boyası olan kim olabilir? Biz yalnız O'na kulluk ederiz" (meal). Sohbetin ana ekseni bu ayet etrafında şekilleniyor. - **Editöryal not:** Konuşmacı ayrıca kıble değişikliğiyle ilgili "doğuya veya batıya dönmeniz gerçek iyilik değildir" mealindeki ayete, "izzet Allah'ındır" ve "izzet Allah'ın, Resulü'nün ve müminlerindir" mealindeki ayetlere, ve Adem'e bütün isimlerin öğretilmesine dair ayete de atıfta bulunmuştur; ancak bunların sure/ayet numarası metin içinde belirtilmediğinden burada kesin bir isnatta bulunulmamıştır.