Gerçek Kendilik ve Sahte Benlik Üzerine

Kısa Özet

Bu sohbette, halk hikâyeleri ve mitolojik anlatılardaki "unutma, uyuma, başkalaşma" temalarının insanın gerçek kendiliğini unutup sahte bir benlikle özdeşleşmesine işaret ettiği anlatılıyor. Konuşmacı, merkezi bir ayet üzerinden ("Ey kendi öz benlikleri aleyhine aşırılık yapan kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizikesmeyin, Allah bütün günahları affeder") insanın bedensel, psikolojik ve duygusal düzeyde ürettiği sahte kimliklerin (yetersizlik, mutsuzluk, başarısızlık hikâyeleri vb.) gerçek kendilik olmadığını; Hz. Yusuf örneği, aslan yavrusu ve kralın oğlu hikâyeleriyle bunun nasıl fark edilebileceğini açıklıyor. Son olarak şeytanın "Allah'ın rahmetiyle kandırma" tuzağına ve Peygamber'in sitemsiz, özgür bilincine değinilerek, gerçek özgürlüğün sahte benliklerden ve dünyevi bağımlılıklardan bağımsız olabilmek olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Masallardaki unutma, uyuma ve başkalaşma temaları insanın gerçek kendiliğini unutup kendini başka biri zannetmesine işaret eder.
  • Manevi yolda "ben" ve "kendim" kelimelerini az kullanmak, bedene ve duygulara "ben" dememeyi öğrenerek gerçek kendilik bilincine dönme pratiğidir.
  • "Ben üzgünüm" demekle "içeride bir üzüntü duygusu fark ediyorum" demek arasında büyük fark vardır; ilki duygu ile özdeşleşme, ikincisi onu gözlemleyebilmedir.
  • Bağımlılıklar (sosyal medya, film, gürültülü müzik vb.) çoğu zaman sahte ve rahatsız edici bir benlikten kaçmanın yollarıdır.
  • Günah ve hatalar gerçek kendiliğin değil, psikolojik düzeydeki aşırılıkların ürünüdür; çamura bulanmış bir çocuğun bedeni çamur olmadığı gibi, insanın hataları da onun aslî kimliği değildir.
  • Gerçek özgürlük, sahte benliklerden ve dünyaya/ilişkilere bağımlı olmaktan bağımsız olabilme bilincidir; Peygamber bu yüzden hiçbir zaman sitem etmemiştir.

Masallar, Mitler ve Unutma Teması

Evet, hoş geldiniz. Bazı halk hikâyelerinde veya böyle masallarda insanla ilgili bazı hikâyeler anlatılmış. Bu hikâyelerin temelinde ya bir unutuştan, ya bir başkalaşımdan, ya da bir uykuya dalmaktan bahsedilir. Mesela İslami gelenekte baktığımızda Kur'an'daki Âdem kıssasında bize ne anlatılıyor? Bir düşüşten bahsediliyor. Bazı mitolojik masal veya hikâyelerde, örneğin işte bir prensin bir kurbağaya dönüştüğü anlatılır. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler hikâyesinde, Pamuk Prenses'in bir cadının kandırmasıyla zehirli bir elmadan ısırdığı ve bundan dolayı da uykuya daldığı anlatılır. Yani bir anlamda onu gaflet uykusu olarak da tanımlayabiliriz.

Şimdi aslında bütün bunlar bize aynı şeyi anlatmaya çalışıyor. Yaniinsan gerçek kendiliğini unutuyor. Bunun bir başka ifadesi, gaflete düşüp uyuyor. Hem unutuyor hem uyuyor. Hem de kendini başka bir şey zannediyor; kendini gerçekte olduğundan daha başka biri zannetme tuzağına düşüyor. Dolayısıyla bu üç noktayı birlikte nazarı itibare alarak bu gibi metinleri okumamız gerekiyor. Yani ya bir unutma meydana geliyor, bir uyuklama, bir uyuma -ne demek bu? Mesela biz zâhirî boyut üzerinden söylüyorum, uyuduğumuzda uyanık halimizi hatırlamayız; orada başka bir hikâye döner. Veyahut da bir başkalaşım yaşarız. Bazı mitolojik hikâyelerin anlatımı üzerinden, kişinin işte böyle bir suyu içtiği zaman veya bir elmayı yediği zaman, veya bir şeyin tuzağına düştüğü zaman başka bir şeye dönüştüğü anlatılır. Aslında bütün bunlar bize tek bir şey anlatıyor: sen bir şekilde gerçek kendini unutuyorsun.

Kendini Unutmak Ne Demektir?

Tabii ki şu anki algımız bunu o kadar da rahat kabul etmiyor, o kadar rahat anlamıyor aslında. Ki aslında bunu şu anki bilincimizle de tam olarak anlamıyoruz. Yani kendini

unutmak ne demek? "Ben kendimi biliyorum yani, işte bedenimi biliyorum, yaşadıklarımı biliyorum, hissettiklerimi biliyorum, ne düşündüğümü biliyorum" diyerek aslında ne yapıyoruz? "Ben kendimi pek unutmuş değilim" diyoruz. Zaten bu yüzden de o kadim öğretilerin "kendini hatırlamak" veya "kendini arındırmak, kendini temizlemek" kavramları da yerli yerine oturmuyor aslında. Biz ne yapıyoruz? Bütün o metinleri ya psikolojik düzeyde algılıyoruz, ya da psikolojik düzeyde düzeltmemiz gereken bazı ufak tefek şeyler olduğunu, eğer o ufak tefek şeyleri düzeltirsek her şeyin yerli yerine oturacağını zannediyoruz. Halbuki kendini hatırlamak, öznenin bütünüyle değişme durumudur. Yani özne, yani bizdeki öznelik hali, bizdeki ben bilinci, bizdeki kendilik algısı aydınlanır; kendimizi buluruz, kendimizi hatırlarız, bambaşka bir düzleme geçeriz. Gerçekten kendimize döneriz; gerçekten kendimihatırladığımda, işte o zaman aslında doğmadığımı, ölmeyeceğimi, Yaradan'ın sonsuz varlığında var olduğumu, yaşadığım hiçbir hadisenin beni ne arttırdığını ne eksilttiğini, yaşadığım hiçbir olumsuzluğun, kaybın, vesairenin beni hasta etmediğini, bozmadığını idrak ederim.

Hatta beni dinleyenler bileceklerdir; mesela bir insan böyle kendine dair "işte ben hastayım" dediğinde, böyle sakince uyarmaya çalışırım: "hasta olan nedir?" diye dikkatlerini çekerim. Çünkü gerçek ben hasta olmaz. Hatta bu konuda batı psikolojimentalitesinin etkisiyle biz psikolojik problemleri veya hastalıkları kendi varlığımızın hastalığı gibi algılama tuzağına düşüyoruz. Halbuki psikolojik düzeyde ne tür bir hastalık olursa olsun, hangi ağır hastalık olursa olsun, gerçek kendiliğimiz asla hastalanmaz; asla onun için hastalık kavramını kullanamayız. Ve maalesef bu konuda biz dindar insanlar bile hani sanki böyle "psikolojik olarak hastaysam, bir problemim varsa" bütünüyle varlığım hastalanmış gibi algılama tuzağına düşüyoruz.

Halbuki bu tamamen yanlış bir şeydir. Evet beden hastalanabilir, bazen sağlıklı da olabilir bazen hastalanabilir. Psikolojik düzeyde bazı aşırılıklar, yanlış ve aşırı duygu dalgalanmaları, yanlış düşünce dalgalanmaları, yanlış ve aşırı hareketler olabilir. Fakat bu bizim ruhsal düzeyimizde bir bozukluk, bir aşırılık olduğu anlamına gelmez. Bu konuda gerçekten çok dikkat etmeye ihtiyacımız var; yani "kendim" derken neye "kendim" dediğimize dikkat etmemiz gerekir.

"Ben" ve "Kendim" Kelimelerini Kullanmama Pratiği

Hatta daha önce de ifade etmişimdir: birçok kadim bilgelikte bir kişi manevi bir yola girdiğinde -bu İslam geleneğinde de öyledir, kadim doğu geleneklerinde de öyledir- "ben" kelimesini veya "kendim" kelimesini kullanması istenmez. Yani bu yola girdikten sonra, bu yola adım attıktan sonra "ben" ve "kendim" kelimelerini kullanmaması tavsiye edilir. Hatta bu konuda özellikle dikkati çekilir. Mesela diyelim ki, "peki acıktığım zaman ne diyeceğim?" Mesela diyeceğim ki "beden yemek istiyor", "beden susadı" mesela. Duygu olarak ne diyeceğim? Mesela üzüntü duygusu hissettiğimde "ben üzüldüm" demeyeceksin; "bir üzüntü duygusu fark ediyorum, içeride bir üzüntü duygusu var, içeride bir yetersizlik duygusu var" diyeceksin. Bu gibi yaklaşımlarla aslında ne yapılmak istenir? Bu sadece bir söylem değişikliği değildir. Bu, gerçek kendilik bilincine dönmek için, gerçek kendiliğimizi fark etmek için, kendimiz

zannettiğimiz bedene, düşüncelere ve duygulara "ben" dememeyi öğrenme pratiğidir. Temeli budur. Çünkü biz şu an yanlış bir yerde kendimizi konumlandırıyoruz; kendimiz dediğimiz şey yanlış bir yerde duruyor.

Merkezi Ayet: "Ey Öz Benlikleri Aleyhine Aşırılık Yapan Kullarım"

Şimdi bu konuyu irdelemek istediğim noktada şu ayeti size hatırlatmak istiyorum: "De ki..." Allah peygamberimize ayeti vahyediyor ve "de ki" diyor. Aslında bu "de ki" ifadelerinin de bir anlamı vardır diyebiliriz; yani buna ortalama bir algıyla hemen vakıf olamazsınız. Dolayısıyla Allah, peygamberin bilinciile size hitap ediyor. Ve peygamberine diyor ki, onlara de ki, kullarıma de ki: "Ey kendi aleyhlerine karşı aşırılık yapan kullarım." Bunu "ey öz benlikleri aleyhine aşırılık yapan kullarım" diye de çevirebiliriz; bu daha güzel olur. Yani öz varlıklarına, gerçek kendilikleri aleyhine aşırılık yapan kullarım şeklinde algılayabiliriz.

Burada iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Ayet "kullarım" şeklinde, yani "ibâdî", "ey kullarım" şeklinde bir hitap barındırıyor. Bu hitaba muhatap olan insanlar nasıl?

Kendi öz varlıkları aleyhine aşırılık yapmışlardır. Hatta Arapça ifade olarak da "alâ enfüsihim" -burada "alâ" ifadesi aslında bir şeyin üzerine manasına da gelir. Yanibunu şöyle, sohbetimizin temelini nazarı itibara alarak şöyle meallendirebiliriz: "gerçek kendiliklerini sahte benlikleriyle örten kullarım." Yani yanlış, hatalı, aşırı yaklaşımlarıyla, yani düşünce, duygu ve davranış düzeyindeki aşırılıklarıyla gerçek kendiliklerinin üzerini örten kullarım diye de çevirmemiz, ayetin manasına çok ve tam uygun düşecektir.

Ve dikkat edin, burada tekrar ediyorum, Allah "kullarım" diye hitap ediyor. Aslında bu bizim gerçek kendilik halimizdir. Yani aslında biz isyankâr da olsak, gaflet içinde de olsak, psikolojik düzeyimizde birçok aşırılık da barındırsak, aslında öz varlığımız Allah'a kuldur. Yani onunla bir rezonans içindedir, onunla uyumludur. Bizim gerçek kendiliğimiz hiçbir bozukluğa, hiçbir aşırılığa sahip değildir. Ama kendimizi beden ve psikoloji üzerinden bir kısım aşırılıkların tuzağına düşürürüz. Ve bu aşırılıkları da kendimiz olarak algılarız.

Sahte Kimlikler: Bedensel ve Psikolojik Özdeşleşmeler

Mesela bazen bedenimiz üzerinden alâ enfüsihim oluruz; yani bedenimiz üzerinden gerçek kendiliğimizi örteriz. Mesela bedenimiz üzerinden bazen böyle "ben çok güzelim, çok yakışıklıyım" gibi bir hikâye üreterek de gerçek kendimizi örteriz. Bazen de "güzel değilim, yakışıklı değilim, burnum böyle, ağzım böyle, saçlarım böyle, bedenim böyle, uzunum, kısayım" öyle böyle diye, onun üzerinden bir özdeşleşme ve onu önemseme üzerinden gerçek kendiliğimizi örtmüş oluruz. Bunu bedenden tutun, ama aynı zamanda daha çok psikolojimiz burada bizi çok fazla meşgul eder. Yaniçocukluğumuzdan itibaren gerek çekirdek ailemizde gerek çevremizde yaşadığımız olaylar bağlamında kendimizle ilgili birçok kavram üretiriz: "yeterliyim, yetersizim, ben her şeyi hallederim, ben hiçbir şey halledemem, ben çok kaygılıyım, işte ben kendibaşıma bir şey yapamam, ben her şeyi beceririm." Bakın bunlar arasında bir fark

yoktur, dikkat edin. Yani "ben her şeyi hallederim" diyen de aynı tuzağa düşmüştür; "ben beceriksizim, tek başımayım, hiçbir şey yapamam" diyen de aynı tuzağa düşmüştür. Aralarında sadece düştükleri tuzak farkı vardır. İkisi de tuzağa düşmüştür.

"Ben çok güzelim" diyen de tuzağa düşmüştür, "ben çok çirkinim" diyen de tuzağa düşmüştür. "Ben çok yakışıklıyım" diyen de tuzağa düşmüştür, "ben hiç yakışıklı değilim" diyen de tuzağa düşmüştür. Sadece düştükleri tuzaklar farklıdır; yoksa tuzağa düşme açısından hiçbir fark yoktur.

İşte bu noktada bizler çocukluğumuzdan itibaren, dediğim gibi, kendimizle ilgili birçok tanımlama yapma yanlışına düşeriz. Ve bu yanlış algıları kendimiz zannederiz: kendimiziişte hayatta bir şey başaramayan veya işte hayatta her şeyi başaran birigibi algılama tuzağı, sevilmediğimiz tuzağı; "işte ben sevilmemiş biriyim, ben takdir edilmemiş biriyim, hayatta hiç kimseden bir takdir göremedim, hiç kimse benim kıymetimi bilmedi" veya işte "hayatta insan bir şey başarırsa iyi hisseder" gibi envaiçeşit düşünce, duygu ile özdeşleşiriz. Bakın, düşünce ve duygu ile özdeşleşiriz. Bu ürettiğimiz bütün sahte kendilikler sadece bir düşünce, duygu ve davranış kalıbından ibarettir. Mesela "ben sakar biriyim" -davranışsal bir düzeyde bir kimlik üretimidir bu.

"İşte ben aşırı duygusal biriyim" -davranışsal düzeyde değil bu sefer, duygusal düzeyde ürettiğin bir kalıptır bu. Evet, çocukluğundan itibaren biraz aşırı duygusallık tuzağına düşmüş olabilirsin. Duygunun, düşüncenin ve eylem kabiliyetinin kendine göre bir doğası vardır arkadaşlar. Nasıl bedenin kendine göre bir doğası var, psikolojik düzeyimizde yer alan düşünce, duygu ve davranış merkezlerinin de kendilerine göre bir doğası vardır.

Fakat biz bunu çocukluğumuzda, o doğal dengesine uygun bir biçimde yaşayamayız.

Çünkü içinde bulunduğumuz ortam böyle çok dengeli, olması gereken nitelikte değildir. O yüzden kimisi çocukluğunda çok sevildiğini düşünüp ilerleyen yaşamında bir daha o sevgiyi bulamadığına inanır. Birisi çocukluğunda hiç sevilmediğini düşünüp sevilme ihtiyacı ve tutkusuyla yaşamaya başlar. Kimisi kendini ailede bir türlü ispat edememiştir ve bununla ilgili büyük bir utanç hissetmektedir; ve bundan dolayı da en küçük bir eleştiriden yaralanabilir, hemen kendini "kusurlu muyum acaba" tuzağına düşürebilir. Böyle bunun gibi envai çeşit psikolojik kimliklendirme ile kendi özümüzü örteriz, kendi özümüze dair farkındalığı yitiririz.

Aslında bu ayet bize neyi hatırlatıyor? Diyor ki, bütün o gerçek kendiliğini örten tanımlamaları, kavramsallaştırmaları kenara koy; neyi örttüğünü hatırlamaya çalış. Aslında sen benim doğal ve saf bir kulumsun. Ama yanlışlıklar, aşırılıklar vesaireler üzerinden kendini tanımlamışsın. O yüzden biz çoğu defa hep şunu hatırlatıyoruz: insan kendini günah ile de tanımlamamalıdır, kendini yaptığı hatalar ile de tanımlamamalıdır. Hani biz bunu tırnak içinde insan egosunu rahatlatmak için söylemiyoruz; bakın ayet bize bunu söylüyor. "Ey öz benlikleri aleyhine aşırılık yapan kullarım" diyor. Yani senin asli, hakiki, orijinal kendiliğin budur: benim kulum olma hakikatindir, bana ait olma hakikatindir. Benimle var olan hakikat, senin gerçek kendiliğindir. Ve bunu örtenin de ne olduğunu fark etmelisin. Bunu örten bir şeyler

var; bir kısım aşırılıklar var. Bunu sadece aslında düşünsel, duygusal ve eylemsel aşırılıklar olarak algılamayın.

Asıl aşırılık nedir biliyor musunuz arkadaşlar? Asıl aşırılık, kendiniz olmayan bir şeyikendiniz olarak tanımlama aşırılığıdır aslında. Mesela şöyle diyebiliriz: "duygu dünyamda şöyle bir aşırılık fark ediyorum, mesela şu oldu ve aşırı bir üzüntü duygusu geldi; ben bunu fark ediyorum, ona kapılmıyorum, onu gözlemliyorum, doğal bir düzeyi varsa onu yaşıyorum o duyguyu." Ama mesela "ben çok üzgünüm, canım hiçbir şey yapmak istemiyor, o kadar üzgünüm ki" demiyorum -bunu diyorsam, Kur'an'ın o ayetinde ifade edilen müsriflik, yani aşırılık tuzağına düşmüşüm demektir.

Duygularla Özdeşleşmemek

Bu bir aşırılık tuzağıdır; daha doğrusu aslında aşırılık bile değil, bir şeyin yanlış tanımlanması, yanlış konumlandırılması tuzağıdır. Şimdi "ben üzgünüm" dediğimde ne oluyor? Ben o üzüntü duygusunun içinde olanım. "Ben üzüntüyü deneyimliyorum" bile demiyoruz değil mi mesela? Bunu dediğimde bile tebessüm ediyor insanlar yani, "ben üzüntüyü deneyimliyorum" -olur mu canım, "ben çok üzgünüm, o üzüntünün içine gireceğim, onun içinde yer alacağım, o üzüntünün içinde bütün varlığımı hissedeceğim" zannediyor. Veya böyle "mış gibi yapmayacaksın, iyice dibine dibine o üzüntünün içine yoğunlaşacaksın, yoksa öbür türlü mış gibi yapmış olursun" diyor. Hayır; öbür türlü sen mış gibi yapıyorsun aslında. Sen gerçek kendiliğini unutmuşsun. Ve bir duygu seniiçine çekiyor gibi ve sen de onun içine çekildiğini zannediyorsun ve kendini onun üzerinden tanımlıyorsun. Diyorsun ki "ben çok üzgünüm" veya "ben çok mutsuzum." Gel şimdi o mutsuz benliği mutlu et bakalım -ne kadar zor bir şey değil mi? "Ben çok mutsuzum" diyorum yani; kim mutsuz? Ben yani, ben çok mutsuzum.

Halbuki bir dur, sakin ol ve de ki: "şu anda yoğun bir mutsuzluk duygusu hissediyorum." Bir adım daha özgürleş: "ben bu mutsuzluk duygusunu gözlemleyebiliyorum, bundan kaçmıyorum, bundan korkmuyorum, bunun üzeriniörtmüyorum, bundan bir an evvel çıkmaya da çalışmıyorum, kendimi bir şeylerle kandırmıyorum." Bakın insan bazen bazı duygu ve düşüncelerden kaçmak adına onlardan çok daha problematik şeylere yönelir. Gider saçma sapan bir film seyredersin ki o duygu veya o düşünce zihninden gitsin. Hatta dikkat edin arkadaşlar, çok dikkat edin buna: birçok bağımlılık -sadece böyle kötü maddeler olarak sınırlamayın- işte sosyal medya bağımlılığından tutun başka şeylere kadar, birçok bağımlılık aslında sahte kendiliğimizi unutmak için yaptığımız bir şeydir.

Sahte Benlikten Kaçış Yöntemleri: Bağımlılıklar ve Oyalanmalar

O sahte kendilik o kadar bize rahatsız edici gelir ki, "mutsuzum, ölmek istiyorum, o kadar mutsuzum ki, veya içim daralıyor, sanki böyle patlayacakmış gibi geliyor" -e ne yapacağım o zaman? Hemen bir film seyret. Ya da işte daha makul gibi görünen şeyler. Bir de gayrimeşru şeyler var, onlara girmiyorum bile yani. Ve aç değilsin, "bir yemek yiyeyim" diyorsun. Neden? Yemek yiyerek onu unutmak istiyorsun. Onu unutmak istiyorsun. Veya "gideyim, buraya gideyim, biraz oyalanayım, kafamı

dağıtayım" dersin. Bir baksana, bu nasıl bir kafa! Yani biraz o kafaya bir bakıver, ama o kafanın içine girmeden bakman gerekiyor. Hani kafanı dağıtmana gerek yok aslında; seni dağıtan o kafayı gözlemlemeye ihtiyacın var.

Bir dur yani; ne olur? Mesela "öyle daraldım kiişte çıkmak istiyorum, işte şuraya gitmek istiyorum veya işte şunu yapmak istiyorum ki kafamı dağıtayım" -dur, bir dağıtma bakalım. Ya o seni dağıtacak ya sen onu dağıtacaksın; ikisinden biri olacak aslında. Bir dur bakalım ne olacak acaba, gerçekten dağılıp gidecek misin, gerçekten boğulacak mısın? "Ama boğulacakmışım gibi geliyor." Tamam, boğulacakmışsın gibigeliyor; bir dur bakalım, boğulacak mısın? Boğulursan zaten Allah rahmet eylesin, boğulur gidersin yani; o kadar kaçmana gerek yok ki. Hani vardır ya bazı hikâyelerde sürekli senden taviz koparmak isteyen, veya işte sürekli böyle bazı mitolojik hikâyelerde vardır, sürekli bir kurban isteyen canavarlar vardır değil mi? Biz ne yapıyoruz öyle durumlarda aslında? İçimizde sahte bir benlik var, o kurban istiyor yani; bizi öldürecek deyim yerinde, bizi daraltıyor, bizi boğar gibi oluyor. Ve biz ne yapıyoruz? Ona bir kurban sunuyoruz bir nevi.

Bazen bu böyle saçma sapan eğlenceler -işte mesela atıyorum biri diskoya gider, birisi yüksek sesle müzik dinler. Aslında niye yüksek sesle bu kadar müzik dinliyorsun? Bazen otobüste oturduğum zaman yanımdaki çalıyor -bu nasıl bir şey yani? Ama anlayabiliyorum, ne var orada aslında? Kişi zihninin içindeki hikâyeden kaçıyor aslında; yani başka bir şeyi duyarak, başka bir şeyle meşgul olarak bir şeyden kaçıyor aslında. O yüzden müzik dinlemek başka bir şeydir, müzik bağımlılığı başka bir şeydir.

Dolayısıyla arkadaşlar, aslında biz sürekli sahte bir benlikten kaçma yöntemlerine başvurmaya başlıyoruz zaman sonra. Çünkü kendimizi -atıyorum, ya böyle geçen bir düşündüm: "hayatta hiç kimse seni önemsemedi, kimse sana değer vermedi" falan filan, böyle hikâye büyüdü büyüdü büyüdü, biraz köpürdü zaten; ondan sonra "Allah kahretsin" dedim böyle içimden, zaten iyice gömüldüm o mutsuzluğa. Sonra işte bir film açtım; zaten bir sürü platform var, ömrüm yetmez o filmleri seyretmeye. Kafanı dağıtırsın. Halbuki bir durayım ya: "ben gerçekten öyle biriyim, öyle biriysem öleyim ya" -aslında değil mi, "ben berbat biriysem öleyim yani." Yoksa sahte bir şey mi bana "berbat olduğumu" -atıyorum, "sen hiç anlaşılmadın, onaylanmadın, takdir edilmedin, hayatta bir şey başaramadın, kendini ortaya koyamadın, kimse seni anlamaya çalışmadı" falan filan böyle bir hikâyeyle bir şey beni kuşattı ve ben patlayacak gibioldum. Şimdi ne yapacağım peki ben bu durumda? İşte bu ayeti hatırlamam gerekiyor. Orada bir yanlış, sahte bir tanım, algı ve kendilik hikâyesi var.

Hz. Yusuf Örneği: Gerçek İnsan Bilinci

Yani Allah insanı, biz insanı patlayacak halde yarattık veya böyle sıkıntıdan mahvolacak halde yarattık veya biz insanı takdir edilmediği zaman, onaylanmadığı zaman, anlaşılmadığı zaman mutsuz olacak halde yarattık, hayatta bir başarı ortaya koyamadığında kendini berbat hissedecek bir halde yarattık -var mı böyle bir ayet?

Böyle bir ayet yok ama realitede böyle bir olgu var. E peki, ya Kur'an bize gerçeği

anlatmıyor ya da biz sahte bir şey yaşıyoruz. Ya ölüm çok berbat bir şey ya da Allah'ın anlattığı gibi bir şey; dünyada karşılaştığımız olumsuzluklar ya çok berbat bir şey ya da Hazreti Yusuf hayal âleminde yaşamış -"ne içmiş ne yemiş" diye bir laf vardır, "bu ne yemiş acaba ne içmiş" işte böyle değil mi- kendimizi Hazreti Yusuf'un yerine koyalım yani; "travmadan travma beğen, ölümlerden ölüm beğen, mutsuzluktan mutsuzluk beğen" bir pozisyon.

Peki, Hz. Yusuf insan değil mi? İnsan. Kur'an demiyor mu, "biz sizin içinizden peygamberler seçtik" -yani sizin içinizden haberciler seçtik; sizin içinizden "ultra lüks insan" seçtik demiyor, "sizin içinizden elçiler seçtik" diyor. Ya Kur'an'ın bize anlattığı insan tanımı doğru, ya bizim yaşadığımız durum doğru; ikisi bir anda birlikte gerçek olamaz. Ya bizim yaşadığımız bazı şeylerin algılanması ve yorumlanması durumunda bir sahtelik var, ya da Kur'an yanlış. Bu konuda da biraz zihninizi açık tutmanız gerekiyor arkadaşlar. Ya diyeceksiniz ki "Kur'an haşa sallıyor, ya Allah böyle güzel hayal anlatıyor, ya Hazreti Yusuf oh ne güzel, bir de gel bana sor" -yani ya öyle demeniz lazım, ama bunu sakince demeniz gerekiyor- ya da diyeceksiniz "gerçek öyledir, sizin yaşadığınız şeydir" tırnak içinde, "hayat çok zordur, hayat çok berbattır, insan şöyle şöyle şöyle durumlara dayanamaz."

Veyahut da Kur'an'ın deyimiyle, bütün insanlar etrafından dağılacak olurlarsa, "Allah bana yeter." Veya Hz. Yusuf gibi, her şey çok iyi bir noktaya geldiğinde -bakın kuyuya atıldığında değil, hapse atıldığında değil, iftiraya uğradığında değil, her şey dünya hayatı itibarıyla dört dörtlük hale gelmiş- ne diyor o anda Hz. Yusuf? "Ya Rabbi, benibir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat." Bu nasıl bir şey? Bu nasıl bir bilinç? Ya bu bilinç insan bilinci, ya da benimki -işte o dersimizin başında bahsettiğimiz benim bilincim düşmüş bir bilinç, sahte bir bilinç. Ben o gerçek insanivarlık ve kendilik bilincini unutmuşum. Bakın, kaybetmemişim; ben ondan uzaklaşmamışım, ama unutmuşum.

Aslan Yavrusu ve Kralın Oğlu Hikâyeleri

Hani bununla da ilgili bazı öyle hikâyeler vardır; işte mesela bazı böyle hayvanlar üzerinden hikâyeler vardı. Mesela bir aslan varmış, işte ana babasını kaybetmiş; böyle onu yavruyken işte koyunlar almış büyütmüş mesela aslanı, aslan yavrusunu.

O da böyle koyunların arasında yaşıyor, koyun gibi yaşamaya çalışıyor, koyunlara benzemeye çalışıyor. Sonra bir gün işte büyüyor falan, sonra bir gün böyle su içecek, suya bakarken bir bakıyor ki "ben bu koyunlara benzemiyorum yani, benim yapım farklı." Bazı böyle hikâyeler vardır, halk hikâyeleri, masalları.

Ya da bazen şey anlatıları vardır; mesela işte bir kralın bir oğlu varmış, işte onu kaçırmış birileri, işte onu böyle birilerine satmışlar. O da kendini bir kralın oğlu değil de işte bir köydeki bir ailenin oğlu zannediyormuş. Tabii ki burada mevzu asil-nesil anlamında değil; orada "kral" demek, yani gerçek varlığından farklı olan bir manaya işaret eder. Ve kendini hep o köylü ailenin oğlu zannedermiş. Sonra bir gün gelir, o gün uyanır ve kralın oğlu olduğunu anlar.

Şimdi dikkat edin, biz ne durumdayız? Tırnak içinde söyleyeceğim bunu biraz ironik anlamda: biz bugün modern psikolojinin ağına takılmış, onun tarafından tanımlanan; çocukluğu travmatik, mutsuz, anne babası tarafından bazen sevilen bazen sevilmeyen, istediklerini gerçekleştiremediğiiçin kendini geç kalmış hisseden bir varlık gibi hissediyoruz. Bunu uzatabilirsiniz: fark edildiği oranda kendini var hisseden, takdire ihtiyaç duyan, bunu bulamadığında mutsuz olan, ancak bunu bulursa mutlu olacağını düşünen; insan ötekiyle var zannında olan bir yere düşmüşüz. Allah da diyor ki, "sen benim kulumsun, bunu hatırlar mısın" diyor. Bunu hatırlamaya ihtiyacın var. Bak diyor, ben sana bunu hatırlatacak bir elçi gönderiyorum; senin bunu hatırlamaya ihtiyacın var. Sen benim varlığımla varsın, benim sevgimle yaratıldın, benim irademle var oldun. Sen anne babanın ürünü değilsin; sen, anne baban sana ne şekilde muamele etmiş olurlarsa olsunlar, sen onların o muamelesi üzerinden, o tutum ve davranışı üzerinden kendini tanımlayacak bir varlık değilsin. Sen benim sevgiyle, iradeyle, kudretimle, hikmetimle, rahmetimle yarattığım bir varlıksın. Sen benim kulumsun, yani bana aitsin, bendensin.

Tabii ki o kadar uyuyoruz ki, o kadar derin bir uykudayız ki, mesela bu ayet bize böyle bir hatırlatmada bulunuyor ama hatırlayamıyor gibiyiz. Ne kadar büyük bir şey değil mi? Bakın burada Allah böyle "ey benim ibadet eden kullarım, ey böyle günahlardan tamamen arınmış kullarım" demiyor. "Ey kendi öz benliklerine, kendi öz varlıklarına aşırılıkları nedeniyle zulmeden kullarım. Kendi öz varlıklarına, öz kendiliklerine karşı gaflete düşmüş, bu konuda yanlış algı ve tuzaklara düşmüş kullarım" diyor. Hani o sahte bir benliğimiz vardır ya, "ben mükemmel olayım, işte böyle beş vakit namaz, bu kadar ibadet, şöyle şey, tam olayım ki Allah'ın karşısına çıkayım, o da bana kulum desin" -halbuki sen öyle olmadan evvel de aslında özünde kulsun; ona aitsin çünkü, senin varlığın ondan geliyor, onun üflediği ruhu taşıyorsun.

Peki ne yapacaksın sen? O sahte benliklerini bırakacaksın. O mutsuzluğunu bırakacaksın, o kendini yetersiz hissetme duygunu bırakacaksın. "Onaylanmaya, takdir edilmeye, sevilmeye, hayranlık duyulmaya, başarılı olmaya ihtiyacım var, ben öyle olursam iyi olurum" diyen sahte benliğini bırakacaksın. Allah diyor, "ben senimutlu olarak yaratmıştım, ben kendimle seni var ve tam olarak yaratmıştım, bunu hatırla." Peki öbürü ne? Öbürü sahte bir şey, öbürü aldatıcı bir şey.

Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesmemek

Evet, ayete devam edersek: bakın, ayet özellikle ve ısrarla bu yanlış algılarımıza hitap ediyor. Diyor ki ayetin devamında: "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin." Çünkü o sahte benliklerin böyle bir tuzağı vardır: "benim hatalarım var, veya ben tamam Allah beniiyi yaratmış olabilir ama ben bozuldum yani." Benim varlığımda -hatta bazen bazı insanlarda görürüm, "benim beynim bozulmuş" falan. Bir de böyle modern psikolojinin ve psikiyatrinin böyle abartılı şeyleri var: "işte senin beyninde problem var, senin genlerinde bilmem ne var, senin hormonların bozulmuş" falan.

Abartı tabii. Tabii var bazı beyin, tırnak içinde, maddi bozuklukları ama çok sınırlıdır bunlar. Beni mutsuz eden şey beynimin bozukluğu değil yani; edinmiş olduğum yanlış

bir kalıp aslında. Edinmiş olduğum o yanlış kalıbı bırakırsam, onun yanlışlığını fark edersem mutsuzluğum da gider. Yoksa beynimde bir arıza yok.

Veya kendimizle ilgili envai çeşit ümitsizlik ve karamsarlık hikâyeleri üretiyoruz değil mi arkadaşlar? Ayet ne diyor? "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz." Bu aynı zamanda nereye işaret ediyor? Dikkat edin: siz o sahte benlikleriniz üzerinden, "işte ben yapamam, ben beceremem, benim için çok zor" diyerek aslında kendi kendinizden yana bir ümitsizlik içine düşüyorsunuz. Halbuki her iyi güzel şeyin kaynağı ne? Allah değil mi? Siz kendi sahte benlikleriniz üzerinden bakarak "benim kendimden ümidim yok, mesela ben değişemem, ben bunları bırakamam" diye kendikendinize hikâye üretiyorsunuz. Allah oraya da dikkat çekiyor: "benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin."

Bakın, bazen oluyor değil mi böyle mesela, işte 60 yıllık bir kuraklık; mesela ilk defa 60 yıl önce böyle bir kuraklık yaşanmıştı, şimdi tekrar buna benzer bir kuraklık yaşandı. Bazen iklimde böyle durumlar oluyor. Peki su tırnak içinde yerden mifışkırıyor? O kuraklık neyle gidiyor? Yukarıdan geliyor, ilahi bir rahmetle o kuraklık gidiyor. Yoksa sen kendi kuraklığına bakarak, kendi benliğinin sahte benliklerinin kuraklığına bakarak "ya benden bir halt olmaz" -ben de zaten sana diyorum, senden bir halt olmaz, benden de bir halt olmaz. Ama Allah'ın rahmeti sonsuzdur. O yüzden bakın dikkat edin, Allah ne diyor? "Allah zengindir, siz fakirsiniz." Bu şunun için demiyor bunu: "ben zenginim, siz fakirsiniz, sizi ezeceğim" değil. Yani diyor ki, ilahigüzelliğin, iyiliğin, hayrın kaynağı benim diyor; bütün iyiliklerin, güzelliklerin, hayırların kaynağı benim diyor. Dolayısıyla siz insaniyet noktasında sınırlılıklarınıza bakarak "benim kendimden ümidim yok, işte ben böyle gelmiş böyle gidiyorum, bir şey de pek değişmeyecek" diyerek ümitsizliğe kapılmayın; benim rahmetimi hatırlayın, benim rahmetimden de ümidinizi kesmeyin.

Veya bir başka egonuza takılıp, "tamam Allah'ın rahmeti sonsuz da amenna, ona bir şey demiyoruz, ama benim kendimden ümidim yok, veya işte Allah bana niye yardım etsin?" Ben de diyorum, hakikaten sana niye yardım etsin? Ben de cevabını vereyim sana: sen çok müflis ve muhtaç olduğun için sana verecek, yoksa bir halt olduğun için değil yani. Sen çok -mesela düşünün, en çok kime yardım etme isteği gelir? En fakir olana değil mi, en aciz olana yardım etme arzusu duyarız. Mesela şurada bir 5 yaşında bir çocuk görseniz, bir de 5 günlük, 5 aylık bir bebek görseniz, hangisine yardım edersiniz önce? Hatta 5 günlüğe yardım edersiniz, sonra 5 aylığa, sonra 5 yaşındakine. Bakın, en aciz sizin merhametinizi celbeder, çeker; en fakir sizin cömertliğinizi çeker. O zaman senin yapacağın şey şu: "ki sonra Allah bana yardım etsin" de; acizini fark et. "Ya Rabbi, ben nefsimi terbiye etmekten acizim ama sen beni terbiye edensin; sen rahmetinle beni terbiye edensin, ben kendimi sana teslim ediyorum" diyebilirsek, işte o zaman bu ayetin daha doğru bir şekilde farkına varmış oluruz.

Bütün Günahların Affı ve Çamura Bulanmış Çocuk Örneği

"Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin." Devam ediyor ayet -bu da bakın çok önemli, yani vurgu üzerine vurgu var. Şimdi neye vurgu yapıyor ayet? Allah bütün hataları, günahları affeder. Hazreti Peygamber bu veya buna benzer bir ayeti en sonunda Hazreti Hamza'yı öldüren Vahşi'ye gönderiyor. "Siz tövbe ederseniz Allah affeder" gibi ayetler var. O diyor ki, "tövbe etmezsem veya gerçekten nasıl tövbe edeceğim, veya Allah'ın beni affedeceğini nereden bileceğim?" gibiitirazlarda bulunuyor. Peygamber en son bu veya buna benzer bir ayeti gönderiyor: "Allah bütün günahlarınızı affeder." Yani ne başında bir şart var ne sonunda. "Siz yeter ki bu hakikati hatırlayın, ben bu kadar günah yüküyle ne yapacağım -Allah affeder" diyor. Hepsini affeder diyor; küçüğünü büyüğünü hepsini affeder diyor ayette Allah.

Çünkü bakın, nefsin bilerek veya bilmeyerek içine düştüğü tuzaklardır bunlar aslında; bunları hatırlatıyor bu ayetlerde. Yani sen bazen dersin ki "ben ne kadar hatalıyım, günah işledim, ve işte Rabbime isyan ettim, şunu yaptım, bunu yaptım." Dikkat et diyor ey insan, bunlar sahte benliklerdir. Evet, sen o yanlışları yaptın ama senin gerçek kendiliğin o yanlışları yapmadı. O yanlışları yapan, senin psikolojik düzeydekiaşırılık içindeki düşünce ve duygularındı. Sana o hataları yaptıran, psikolojik düzeydeki o düşünce ve duyguların aşırılığıydı. Sen o değilsin ki; sen onun üzerinden kendini tanımlama. O yüzden Allah affedicidir ve bütün günahları affeder.

Ya bu şu demektir: bir çocuğunuz olduğunu düşünün ve çocuk böyle çamurun içine batmış, saçına kadar batmış ve çıkmış yani, her tarafı çamur. Şimdi biz o çocuğa "bu çocuk çamur oldu mu" deriz? "Bu çocuk çamura bulanmış, bunu temizleyelim mi" deriz. O çamurlar onun kendi aslî varlığı, kimliği değil ki; bedeni çamur değil ki. Ne yaparsın? Ondan ayrıştırırsın. O yüzden Allah için affetmek doğal bir şeydir; fıtri bir hakikattir affetmek. En başta da insanın kendini bu anlamda affetmesi. Ben atıyorum, çok hırslı olabilirim, yıllarca hırsla hareket etmiş olabilirim, kırk sene sonra fark ederim: "ya ben bu hırsla neler yaptım ya" derim; "ya çok yanlış bir kimlik, çok yanlış bir kendilik hikâyesine düşmüşüm, bundan istifa ediyorum" derim. Ne kalır geriye? Kendim kalır, gerçek kendim kalır. O nedir? O Allah'ın kuludur.

O yüzden nefsin böyle bir tuzağına karşı da uyanık olmak gerekir. Mesela şeytan bu tuzağa düştüğü için kibrine ve isyanına devam etmiştir. Mesela orada deseydi ki: "ya Rabbi, ben Âdem konusunda bir anlık gaflete düştüm ama şimdi farkına vardım" dese, bitti; yani Allah şeytanı affedecek. Neden? Çünkü o aşırılığın farkına vardı, bu kadar; başka bir ekstra bir şeye gerek yok affedilmek için.

Şeytanın "Rahmetle Kandırma" Tuzağı

Hatta yine egomuzun şöyle bir tuzağı vardır: "ya tövbe ettim ama Allah affeder mi?" Ya sen Allah'a bakma, sen kendi tövbenin sağlamlığına bak; orası önemli. Allah tabiiki affeder; konu Allah'ın affedip affetmemesi değil ki, konu senin hatanın farkına varıp varmaman. Bütün mesele orada düğümleniyor. Yoksa hâşâ Allah böyle nazlı bir sevgili falan değil; "dur affedeyim mi, dur biraz daha yalvartayım" falan -öyle bir şey yok Allah'ın.

Şimdi o bazı kişilerin, "ya ne olacak, bu hataları yapsam ne olacak, Allah affeder" şeklindeki tuzağına karşı bir uyarmadır bu. "Şeytan sizi Allah'ın rahmetiyle kandırmasın." Yani sen sahte benliğin üzerinden yaptığın hatayı görmüyorsun ve diyorsun ki "Allah affeder." Şey gibi bu: "suç işliyorum işliyorum, devlet af çıkarır." Abi, konu devletin af çıkarması değil. Sen yanlış yapıyorsun, atıyorum hırsızlık yapıyorsun, gasp yapıyorsun, milletin malını haksız bir şekilde yiyorsun, sonra diyorsun ki "Türkiye Cumhuriyeti'nde ya, 5-10 yılda bir af çıkarır, affeder." Bu yanlış bir şeydir. Yoksa ben gerçekten samimi olarak yaptığım şeyin yanlış olduğunu gördüm, fark ettim; diyorum ki "ya Rabbi bu yanlışlıktan sana sığınıyorum, beni affet, senin rahmetin sonsuzdur" -bu Allah'ın rahmetini suistimal etmek değildir.

Şeytan bazen bazı benlikleri "ya ne olacak, millet neler yapıyor, biz bugün duyuyoruz ya, bak bu haksızlık, üçkağıtçılık, millet ne üçkağıtçılıklar yapıyor" -bir de zaten Allah'ın rahmetine o kadar inanmıyor, "ahiret var ya, hallederiz, Allah affeder" diyor.

Bu işte şeytanın bir aldatmacasıdır. Burada zaten hani böyle samimi olarak "ya Rabbimiz çok affedicidir, bütün günahları affeder, ben de tövbe edeyim, Rabbime sığınayım" gibi bir durum yok ki orada. O yüzden nefsin o tür bir aldatmacasına karşı da Allah bizi uyarıyor: şeytan sizi Allah'ın rahmetiyle kandırmasın. Yani aslında burada Allah'ın rahmeti değil buradaki mesele; egonun, o nefsaniyetin yaptığı yanlışlıkları ya küçük görmesi ya da umursamaması, ya da aslında ahirete tam olarak inanmadığı için "boşver, ahiret varsa da Allah affeder" deyip boş vermesiyle ilgili bir şey.

Evet, ayet devam ediyor: "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün hataları, günahları affeder" -yağfiru zünûbe cemîan- "cemîan" bütün hepsini yani, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayacak şekilde affeder. Ve ayet yine vurgu yapıyor: "O çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir." O yüzden arkadaşlar bizim dikkat etmemiz gereken şey bir: senin gerçek kendiliğin Allah'ın kuludur. Ne demek Allah'ın kuludur?

Yani o varlık, yani Allah'ın sana üflediği ruh, sen bilsen de bilmesen de, hatta inkâr dahi etsen de, Allah'la o ruh hiçbir zaman kopmaz ve o ruh Allah'ın kuludur. Bu, hep Allah'la uyumludur. Ama sen kendini bu dünya hayatındakiilişkilerinle, bu dünya hayatında yaşadığın olaylar üzerinden hissettiklerinle tanımlama tuzağına düşüyorsun.

Mesela diyorsun ki "ben başarısız oldum", veya atıyorum "ben çok başarılıyım, insanlar bu başarılarımı takdir etsin." Veyahut da takdir onay bekleyen bir benliğin var, sevilmek isteyen bir benliğin var, takdir görmek isteyen bir benliğin var, hayatta kendiniispat etmek isteyen bir benliğin var, şunu veya şunu yaşamak isteyen bir benliğin var. Ve bunların üzerinden bir hikâye üretmişsin. Kendini bazen şanslı bazen şanssız algılıyorsun, bazen mutlu bazen mutsuz algılıyorsun. Halbuki sen derinde ve özde her an mutlusun; ama onu örten bir kalıp var, onu örten bir hikâye var, onu örten sahte bir kimlik yargısı var. "Ben mutsuzum" dediğimde aslında o özümdeki mutluluğun üzerine örtüyorum. Aslında ben mutluyum. O yüzden ben her zaman derim "Allah'a çok şükür." "Nasılsın?" "Çok şükür iyiyim" yani. Laf olsun diye söylemiyorum. Neden ama "iyiyim" diyorum? Nereye bakarak "iyiyim" diyorum? O an

dikkatimi özüme vererek "iyiyim" diyorum. O an kullandığım beden hasta olabilir, ilişkilerimde bir problem yaşıyor olabilirim, insanlar bana karşı duyarsız olabilir, insanların bana karşı bir kabalığı olabilir, her şey olabilir. Ama özde ben Allah'ın kuluyum, ona aidim, ona bağlıyım, onunla varım, onunla mutlu ve mutmainim. Tabii kiiyiyim. Bu laf olsun diye söylenmiş bir şey değildir. Ama neyi fark etmemiz gerekiyor? Bu özdeki varlığımızı fark etmemiz gerekiyor.

Bakın tekrar hatırlatıyorum, ne diyor Allah peygamberine? Bak diyor, insanlar etrafından dağılıp gidebilir. Kimler dağılıp gidebilir? Yani Ebu Cehil, Ebu Leheb'i falanı kastetmiyor; Hazreti Ebu Bekir'i, Hazreti Ali'yi, Hazreti Ömer'i, bütün o sahabeler olabilir diyor. Yani bak diyor, dikkat et diyor: sen, senin varlığının hakikati olarak ve senin varlığının tamamlayıcısı olarak, hatta özü olarak neyi tanımlıyorsun? Allah'ı mı?

Yoksa işte "elhamdülillah bizim de dostlarımız var, arkadaşlarımız var, bizi severler, bize saygı duyarlar, işte böyle iyi bir ailem var" mı? Bazen ailemizle özdeşleşiriz; "işte ailem var." Ailen seni bir gün bir terk etse ne güzel olur -bulunduğu konumun yerinihatırlarsın; gerçekten o zaman Allah'ı hatırlarsın, en azından hatırlamaya kapı açılmış olur. Çünkü sen işte aileyle, parayla, maddiimkânla, onunla, bununla, şununla kendini tanımlama tuzağına düşmüşsün.

O yüzden Allah peygamberine onu hatırlatıyor. Bak diyor, evet vefalı dostlar, arkadaşlar var ama hepsi topukları üzerine dönüp seni bırakacak olurlarsa, "elhamdülillah Allah bana yetiyor, Allah'la varlığımın tamlığının idrakindeyim, çok şükür Rabbime" de diyor; ve bunu diyebilirsin diyor, zaten ben seni bunu diyecek mahiyette yarattım, bunu diyebilecek kıvamda yarattım. Ama sen bir bakıyorsun ki"yok, çocuğum böyle yaptı, çok mutsuzum; eşim böyle yaptı, yıkıldım; o böyle yaptı, hayal kırıklığına uğradım; şu şöyle oldu, kendimi çok kötü hissediyorum." Allah diyor, ben seni böyle yaratmadım. Biz de diyoruz ki "ama ben böyleyim ya Rabbi." Pekiproblem nerede? Problemi keşfetmeye ihtiyacımız var; niye ben böyleyim?

Gerçek Özgürlük: Sahte Benliklerden Bağımsız Olmak

Niye Allah başka bir şey anlatıyor benimle ilgili? Neden? Çünkü aslansın ama kendinikoyun zannediyorsun. Kralsın ama kendini esir zannediyorsun. Özgürsün ama kendini köle zannediyorsun. Burayı ayırt etmeye ihtiyacımız var; burayı ayırt edebilirsek işte o zaman Allah'ın bize ne demek istediğini anlamış oluruz, bizi hangikıvamda yarattığını idrak etmiş oluruz; o zaman sonsuz bir şükür haliiçinde oluruz. Yoksa Allah bizi hiçbir şeye mahkûm yaratmadı. Allah bizi -tırnak içinde söylüyorum- özgür olarak yarattı. Ama özgürlük, "ben istediğimi yaparım, kimse bana karışamaz" özgürlüğü değil. Kendini sahte benliklerden, geçici duygu ve düşüncelerden bağımsız idrak etme özgürlüğünü kullanırsan özgürsün. Gerçek özgürlük budur. Eğer bu özgürlüğü fark edersen özgürsün; bu özgürlüğü fark etmiyorsun. "Ben dünyada istediğimi yaparım, istediğimi yerim, gezerim tozarım, param var istediğimi alırım" -sen asla ve asla özgür değilsin. Ama Allah sana bir özgürlük vermiş: dünyaya, bedene, maddeye, ilişkilere bağımlı olmama özgürlüğüdür bu.

Peki bu şu mu demektir? O zaman ilişkileri boş verelim, insanlarla iletişimimizi boş verelim? Hayır. Sen o özgür bilinçle ilişkilerini yönetirsin. Çocuğunla, eşinle, arkadaşınla, babanla, annenle ilişkin o özgür bilinçle olur. Bakın, özgür bir bilinçle bir ilişkiyi yaşadığınız zaman sitem etmezsiniz, alınıp gücenmezsiniz. Karşınızdakiinsan hata yaparsa onun hayrına gayret edersiniz, dua edersiniz; ama herhangi bir sitemde bulunmazsınız. Neden? Çünkü özgürsünüz; özgür insan sitem etmez.

Bakın Allah sitem mi ediyor burada? Etmiyor. Diyor ki "ey kendi öz benlikleri aleyhine aşırılık yapan kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyiniz." Sitem mi ediyor, en ufak bir sitem mi var? Yoksa yanlış yapan kullarına karşı, kendi hakikatleriniunutan kullarına karşı bir merhamet mi var? Bir insan ilişkisinde ne zaman sitem etmez, ne zaman alınıp gücenmez? Özgür olduğu zaman. Peki özgür olmak ilişkiye önem vermemek midir, ilişkiyi bir pamuk ipliğine mi bağlamaktır? Hayır, asla. Bakın biz o kadar gaflete düşeriz; Allah'la bizim bağımızı koparmaz. Sen 40 yıl 50 yıl gaflet içinde yaşayabilirsin, 50 yıl 60 yıl Allah'ı hiç tanımamış olabilirsin. Allah sana da bu ayetle hitap ediyor: "ey 60 yıldır beni unutarak kendi nefsinin gafletine düşerek hatalar yapan kulum" diye sana hitap eder. Neden? Çünkü Allah özgürdür, sana sitem etmez. Allah da sana bu bilinci vermiştir insan olarak.

Sonuç: Peygamber'in Sitemsiz Duruşu ve Bize Örnekliği

Bak dikkat edin, peygamberin asla hiçbir sitemi yoktur. Mesela hiç sitemde bulunmamış, anlaşılmaz bir durum olduğunda "sizi güzellikle bırakayım, madem siz benim tercihlerime veya benim yaşam tarzıma uyum sağlamayı tercih etmiyorsunuz, sizi güzellikle bırakayım" diyor. En ufak bir sitem yok: "benim kıymetimi bilmiyorsunuz, bak beni bir bırakın var ya, belanızı bulacaksınız" -böyle bir şey yok. "İnşallah sizi mutlu edecek, memnun edecek insanlarla yaşarsınız" diyor. En ufak bir sitem yok. Niye yok? Çünkü peygamber özgür; özgür bir bilinçle ilişki ve iletişim kuruyor.

Peki Allah seni bu fıtrat üzere yaratmamış mı? Seni de bu fıtrat üzere yaratmış. O zaman senin, benim, hepimizin bunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Bunun aksi olan hikâyeleri de keşfedip onlardan özgürleşmeye ihtiyacımız var. Onlar üzerimize bulaşmış çamur gibidirler; yıkayınca giderler. Yoksa onlar içimize işlemiş bir şey değildir.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Merkezi ayet (anlatıcı tarafından sûre adı ve ayet numarası belirtilmemiştir; içeriğinden Zümer Sûresi'ndeki "De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar" ayetine işaret ettiği anlaşılmaktadır): "Ey kendi öz benliklerialeyhine aşırılık yapan kullarım... Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz... Allah bütün günahları affeder (yağfiru zünûbe cemîan)... O çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir." - "Sizin içinizden peygamberler/elçiler seçtik" ifadesi (anlatıcı "Kur'an demiyor mu?" diyerek anmış, sûre/ayet numarası belirtilmemiştir). - Hazreti Yusuf'un duası (Yusuf Sûresi'nden olduğu anlaşılıyor, ayet numarası belirtilmemiş): "Ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat." - Sahabelerin "topukları üzerine dönüp" Peygamber'i bırakabileceğine dair ayet (anlatıcı "Kur'an'ın deyimiyle" diyerek anmış, sûre/ayet numarası belirtilmemiştir).