Ahit ve Misak

Kısa Özet

Bu sohbette anlatıcı, insanın Allah ile yaptığı ezeli "ahit" ve "misakı" unutmasının, insanı başkalarının davranışlarına göre şekillenen, boşluk ve yara hisseden bir varlığa dönüştürdüğünü anlatıyor. Hz. Yusuf örneği üzerinden, bu bağı hatırlayan bir insanın hiçbir haksızlık, vefasızlık veya kayıp karşısında köklü bir çöküntü yaşamayacağı; hissedilen "boşluk" ve "yara"nın kaynağının dış olaylar değil, ruhla Allah arasındaki bağın unutulması olduğu işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın yaşadığı boşluk, yara ve mutsuzluk hissi, dış olaylardan değil, Allah'la olan ezeli bağın (ahdin) unutulmasından kaynaklanır.
  • Hz. Yusuf'un kuyuya atılması, köle olarak satılması, iftiraya uğraması gibi büyük haksızlıklara rağmen hiçbir çöküntü yaşamaması, Allah'la olan ahdini hiç unutmamasından kaynaklanıyor.
  • Kendiniinsanlarla kurduğun ilişkiler, kader hikayeleri veya psikolojik anlatılar üzerinden tanımlamak yerine, ruhun Allah'la olan bağı üzerinden tanımlamak, insanları "körlerin birbirini ağırlaması" tuzağından kurtarır.

Giriş: Beden, Psikoloji ve Ruh Üçlüsü

Hoş geldiniz arkadaşlar. İnsan birçok şeyle bağlantılı bir varlık. Ama aynı zamanda kendi varlık dünyasında, birey olarak varlık dünyasında beden, psikolojik bünye ve ruhsal bir öz ile bir birlik oluşturuyor. Ve bu üç şey arasındaki doğru bağı kurabildiğimizde her şey yolunda gider. İnsanlardan size bir vefasızlık olur, yıkılmazsınız veya herhangi bir çöküntü yaşamazsınız. Herhangi bir gayriinsani bir tavır olur, bu sizde büyük bir çöküntü meydana getirmez. Neden? Çünkü siz sadece beden ve psikolojiden ibaret değilsiniz, siz aynı zamanda ruhsal bir özü özünüzde barındırıyorsunuz. Dolayısıyla bunlar arasında güçlü ve kopmaz bir bağ vardır. Aynı zamanda doğal olarak insanla Allah arasında güçlü bir bağ vardır. Aynı zamanda insanların birbirleriyle insaniyet noktasında ve aynı zamanda akrabalık noktasında bir bağı vardır. Dolayısıyla bu anlamda insanoğlu bütün bu bağları idrak ettiği ölçüde fıtrihali yaşamış olur.

Bununla ilgili, yani bu konuyu işleyeceğim bir ayete vurgu yapmak için bu girişiyaptım. Ayet şu -kısa bir ayet, bunu tek tek üzerinde durmaya çalışacağız.

Ahit ve Misak: İki Temel Kavram

İlk ayet Allah'ın bir ahdine işaret ediyor. Yani diyor ki ayette: Allah'la olan ahitlerinibozmuşlardır, misaktan sonra. Burada iki tane temel kavram var, aslında üç kavram var. Birisi bozmak. O çok üzerinde durmamızı gerektirecek bir şey yok. Bozmak nedir? Bu kasıtlı ve bilinçli bozmak da olabilir ama daha çok biz bilinçsiz bir şekilde bu ahdi bozuyoruz. Bu ahdi aslında unutuyoruz. Mesela kendi varlığımı unutuyorum.

Allah'la olan varlığımdan kaynaklanan varlığımı unutuyorum. Ve diyorum ki ben varlığımı değersiz görüyorum. Neden? Çünkü bağı unuttum. Allah'la olan bağımı unuttum. Allah'la olan bağımı unuttuğumda onun bana verdiği varlık bilincini de unuttum. Veyahut da Allah'ın bana verdiği değerleri unuttum.

Bu durumda ne yapıyorum? İnsanlarla ilişkilerim üzerinden davranışlarım şekilleniyor. Biri bana kaba davranıyorsa ben de kaba davranıyorum. Biri bana iyi davranmışsa ben de iyi davranıyorum. Birisi beni anlamaya çalışırsa, e ben de anlamaya çalışıyorum. Ama anlamamaya eğilimliyse veya anlamak istemiyorsa, o zaman da diyorum ki "sen beni anlamak istemiyorsan ben seni hiç anlamak istemiyorum." Ne yapmış olduk? Allah'la olan o doğru erdem bağını unutmuş olduk. Onu fark edemez hale gelmiş olduk. Dolayısıyla bu ayet aslında gerçekten çok çok önemli bir ayet. İnsanın bütün hayatını kuşatabilecek bir anlam zenginliğine sahip.

Tekrar ediyorum, kısaca meali: Allah'la olan ahitlerini bozarlar, yaptıkları misaktan sonra. Burada ahit ve misak var. Ahit bir nevi anlaşma, bu daha çok böyle karşılıklı bir anlaşma hüviyeti barındırıyor.

"Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim?": Ezeli Bir Ahit

Mesela işte Allah "ben sizin Rabbiniz değil miyim" dedi, biz de ne dedik, hatırlayanlarınız var mı bilmiyorum -hatırlamamız gerekiyor, biraz hatırlamıyorsak da Kur'an'ın ifadesiyle bilmiyorsan zikir ehline sorun. Hatta bazı Evliyaullah vardır: "ben sizin Rabbiniz değil miyim" hitabı der ki halen kulaklarımdadır. Yani halen onun hakikianlamdaki şuuru içindeyim, ben onu hiç unutmadım. Yani hatırladıktan sonra hiç unutmadım. Çünkü o ahit veya o ifade -"ben sizin Rabbiniz değil miyim"- ifadesigeçmiş zamanda, işte binlerce yüz binlerce yıl öncesinde, işte Adem denen bir şahsa söylenmiş bir şey değildir. Hepimize birebir, her birimize söylenmiş bir şeydir.

Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Biz de "evet" demişiz. Peki bu nedir? Bu bir ahittir.

Allah diyor ki: ben sizi Rab oluşumla karşılayacağım, ben sizin Rabbinizim, sizin başka bir Rabbiniz yok, başka bir kimsenin size Rab'lik taslamasına da izin yok. Aslında birileri öyle zannedebilir ama hakikatte ben sizin Rabbinizim, ve siz benim rububiyetimi, benim sizi Rab oluşumla terbiye edişimi, sevk ve idare edişimi kabul ediyor musunuz? Biz de "evet" demişiz. Buna biz İslami geleneğimizde rububiyet ve ubudiyet diyoruz.

Rububiyet ve Ubudiyet İlişkisi

Yani rububiyet ve ubudiyet birbiriyle kesişen bir şeydir. Hani rububiyet olması için rububiyetin mazhar olacağı, veya daha doğrusu rububiyetin tecelli edeceği bir şey lazım. O yüzden -tırnak içinde söylüyorum- rububiyet gerçekleştireceğiniz bir şey yoksa siz o an rububiyet gerçekleştiremezsiniz. Dolayısıyla rububiyet ve ubudiyet ilişkisi birbiriyle hem bağlantılı hem birbiriyle bir anlamda kesişen bir şeydir. Mesela Allah bize "ben sizin Rabbinizim" dediğinde aslında biz de şunu demiş oluyoruz: biz de senin kulunuz, biz de sana tam bir teveccühle, tam bir yönelimle bunu kabul ediyoruz. Ve bu -dikkat edin- fıtri ve özgür bir iradeyle yapılmış bir şeydir. Yaniahitleşme de öyledir, misak da öyledir. Burada özgür bir irade vardır.

Mesela bazı şeyler isteyerek ve istemeyerek bir araya gelir. Mesela Allah yerleri ve gökleri yaratmıştır, onları belli bir düzen içinde yaratarak, birçok şey gibiişte isteyerek veya istemeyerek bir araya gelir. Yani bugün düşünün mesela bir atomu düşünün. Bir atomun içinde birçok kuvvetler var değil mi? İşte zayıf çekirdek kuvveti, şu kuvvet, bu kuvvet, ve onlar isteyerek veya istemeyerek ne yapıyorlar? O küçücük görünmez olan atomun içinde belli bir dengeyi devam ettiriyorlar. Burada onların iradesi yoktur.

Buna biz bir anlamda fıtri ve doğal bir tabi oluş diyoruz. Bir de insan gibi varlıkların iradi olarak tam bir irade ile tercihleri vardır. Yani ben Allah'ın rububiyetini kabul ve tercih ediyorum. Ne ile? Ubudiyetimle, kulluğumla.

Haksızlığa İzin Verilmesiile Hesap Sorulması Ayrımı

Mesela bazen oluyor ya, insanlar mesela diyelim ki 3-5-10 yaşında çocuğu ölüyor. Bu nedir? Tırnak içinde, en nihai olarak Allah'ın rububiyetidir. Bir suçlu da bu ölüme sebep olabilir. Ama en son nihayetinde Allah'ın sana böyle bir şey yaşatmasına Allah müsaade etmiş. Sen buna kulluğunla razı ve tabi olabiliyor musun? Bakın, dikkat edin, burada ince bir nokta vardır. Birisinin haksızlığı ayrı bir şeydir, birisinin caniliği

ayrı bir şeydir. Ama o olayın vuku bulup onu yaşamanız ayrı bir şeydir. Bu ikisinibirbirinden ayırt etmeniz gerekir. Bu insan olmaklığınızın gereğidir.

Mesela bir insan bana haksızlık yapabilir. Bir insan veya bir insan topluluğu HazretiYusuf'a haksızlık yapmış. Şimdi bu haksızlığı yapan kimdir? Oradaki zalimlerdir. PekiAllah böyle bir şeyin gerçekleşmesine izin vermiş mi? Vermiş. Onun sonucuyla ilgili o zalime bir hesap soracak mı? Tabii ki soracak, o ayrı bir şey, ama izin vermiş mi?

Vermiş. "Benim buna niye izin verdin" gibi bir reaksiyon vermem de anlamsızdır.

Veyahut da "niye ben böyle bir şey yaşadım, ben bunu yaşamak istemiyordum" demek de aynı bir yanlış algıdır. Çünkü rububiyet dairesiişlediği zaman ubudiyet dairesi de tam işlemelidir ki o birbirine tam tekabül etsin, birbiriyle uyumlansın. Eğer bu olmazsa ne olur bizim hayatımızda? Sürekli olarak bir direnç oluşur. Mesela "bunu istemiyorum, bu keşke olmasaydı, işte şöyle olmayabilirdi, Allah niye buna izin verdi" gibi reaksiyonlar vermek durumunda kalırız.

Tek Rab, Sayısız Sahte Rab

Çünkü bir tarafta bir rububiyet işliyor. Yani rububiyet demek terbiye etme, düzenleme, sevk ve idare etme olarak bunu anlayabiliriz. Allah'ın bu rububiyetine biz ubudiyetimizle karşılık vermiyorsak ne olur? Çatışma olur. Çatıştığımız zaman ne olur? Misakı bozarız. Yani Allah'la olan o bağımızı, o anlaşmamızı, o güçlü söz vermemizi bozarız ve o bozulmuş olur. O zaman sen kendini -mesela bazı insanlar vardı böyle- Allah'ın rububiyet dairesinden çıktıklarını zannederler. Kimse çıkamaz da nihai olarak, ama çıktıklarını zannederler, sonra bütün alemden korkarlar. Yaniinsanlar ve cansızlar adedince Rabler edindiklerinin farkına varmazlar. Ya işte deprem olur mu, şu tavan tepemize düşer mi, işte bir insan bana zarar verebilir mi, şu şöyle olabilir mi, bu böyle olabilir mi -kaç tane Rabbin var? Sayısı belirsiz. Peki daha önce ne vardı? Tek bir Rabbin vardı.

Rabbin bir şeye izin veriyorsa olur, izin vermiyorsa olmaz. Bu bir haksızlığa da izin verebilir, dediğim gibi. Niçin? Çünkü bu dünyanın tercih yapma alemi olduğundan hareketle, Allah bir zalime zulüm konusunda müsaade edebilir, izin verebilir. Ama nihai olarak onu yaptığı zulümle bırakmaz. Dolayısıyla bu dünyanın mahiyetini bu şekilde idrak ettiğimizde biz ne deriz? Evet, birileri bana zulmedebilir, birileri bana zarar da verebilir. Ama Allah'ın izni olmadan olmaz. O zaman benim tek bir Rabbim var. İkincisi, benim de tek birine ubudiyetim, kulluğum var. İnsanlar adedince birilerine kulluk etmiyorum. O da beni takdir etsin, o da beni övsün, o da bana hayran olsun, o da bana değer versin -böyle bir şeyim yok.

Arı Örneği: Fıtrata Göre Davranmak

Peki bunu demek insanları umursamamak mı demek? Hayır, bunu da kastetmiyoruz. Biz Allah'ın fıtratımıza koyduğu değerler üzerinden hareket ediyoruz, insanlara göre de hareket etmiyoruz. Yani Allah bana nasıl davranmam gerektiğiniilham etmiş. Mesela şöyle düşünün: Allah arılara ne ilham etmiş? "Yeryüzündeki çiçekleri dolaşın ve onlardan toplayın, ve insanlar için şifa olan bir bal üretin" demiş. Mesela biz bazen

balı yeriz, veya bazen ayva yeriz, bazen dut yeriz -herkes yer, yani arı bir ayrım yapmaz orada. Herkes yiyebilir veya birileri onu telef de edebilir. Ama arı ne yapar? Arı kendisine vahyedilen şeyi yapar, kendisine ilham edilen şeyi yapar.

Peki ben insanların bana nasıl davrandığı üzerinden davranacak biri değilim. Bakın bununla ilgili çok önemli bir hadistir: "ben iyiinsana iyi davranırım, kötü insana da kötü davranırım diyen zayıf insanlar gibi olmayın" der Allah Resulü. Zayıf insanlar gibi. Bu bir zayıflıktır. Neyin zayıflığıdır? Allah'la olan ahdinizin zayıflığıdır. Fıtratınızı idrak zayıflığıdır. Kendi fıtratınızın erdemlerini unutmuş olmaklıktan gelen bir zayıflıktır. Bunu yaşadığımız için, bu zayıflığı yaşadığımız için "bana iyi davranana iyidavranırım, kötü davranana kötü davranırım" deriz.

Dolayısıyla bakın, bir insan ne ile bağlı ve bağlantılı olduğunu hatırlamalıdır.

Dolayısıyla ayet biraz bunu hatırlatıyor aynı zamanda. Yani Allah'ın bizimle bir ahdivar. Mesela Allah rahmeti kendi üzerine yazmıştır, bu onun bir ahdidir. Ve Allah bizimle şah damarından daha yakın olduğunu ifade etmiştir, bu da bir ahittir. Bazen "ben sizi bırakırım" demez. Allah'ın öyle bir şeyi yoktur. Allah şah damarımızdan bize daha yakındır. Ama biz kendi tarafımızdan o ubudiyetin fıtri farkındalığının gereğiniyapmadığımızda ne olur? O ahit anlaşılamaz ve hatırlanamaz. Mesela Kur'an diyor ki"benim ahdim zalimlere erişmez." Şimdi mesela Allah insana şah damarından daha yakın değil mi? Evet öyle. Allah her an insana iyi, doğru ve güzeliilham etmiyor mu? Ediyor. Peki zalim ne oluyor? Ona ulaşmıyor. O mesaj ona ulaşmıyor. Neden? Zulüm içinde. Yani kendini karanlığa hapsetmiş. O yüzden Allah ahdini bozmaz.

Ahdin Unutulması: Boşluk ve Kaybolmuşluk Hissi

Ama biz bazen ahdimizi, verdiğimiz sözü bozduğumuz için -yani bunu çoğunlukla bilinçsiz yaparız- bozduğumuz için Allah'la olan bağımızın farkında olmayız. O yüzden bazen mesela mutsuz oluruz. Bazen kendimizi böyle kaybolmuş gibihissederiz. "İşte yönümü bulamıyorum, böyle kendimi kaybolmuş hissediyorum, ne olacağımı bilemiyorum, böyle savrulmuş bir yaprak gibiyim" değil mi? Bu konuda koskoca bir edebiyatımız bile vardır değil mi? Peki niçin böyle hissediyorum? Çünkü bu ayetin ifade ettiği şeyi yaşıyorum. Nedir? Allah'a verdikleri, veya Allah'la olan ahitlerini sağlam bir biçimde tutmuşken onu bozarlar.

Misakın Anlamı: Değişen Hallere Rağmen Gözetmek

Misak, her hale rağmen bir şeyi gözetmek demektir. En çıplak anlamı budur; değişken hallere rağmen bir şeyi gözetmektir. Mesela bakın, Hazreti Yusuf'a ne kadar çok şey değişti değil mi? Kardeşleri kuyuya attı, köle diye satıldı, iftiraya uğradı, o oldu bu oldu, birçok şey oldu. Hazreti Yusuf neyi gözetti, sürekli olarak neyi gözetiyor durumdaydı? Allah'la olan bağını gözetiyor durumdaydı. O bağı hiçbir zaman unutmadı. O bağ hiçbir zaman kaybolmadı.

Hz. Yusuf: Ahdini Hiç Unutmayan Adam

Ya kardeşleri onu kuyuya atıyor. İnsan nasıl dayanacak böyle bir hale? Yani dayanabilir mi? Nasıl dayanabiliriz böyle bir hale, kardeşlerin, en yakınların -yani hiç beklemediğin bir yerden değil mi, olmamasını istediğin bir yerden, olmaması gereken bir yerden bir darbe yiyebilirsin. Peki neden Hazreti Yusuf orada herhangi bir çöküntü, herhangi bir yılgınlık, herhangi bir karamsarlık, herhangi bir yıkım yaşamadı? Çünkü Allah'la olan ahdine dair tam bir farkındalık söz konusuydu. Misakını hiç unutmadı. O sıkı sıkıya Allah'la olan ahdini gözetti. Her zaman ona dikkat etti.

Sorun Olayda Değil, Unutmadadır

Peki o zaman ben buradan neyi çıkarmalıyım? Hayatta ne zaman mutsuzsam, ne zaman kendimi yapayalnız, kimsesiz, kimsenin anlamadığı, dikkate almadığı, görmezden geldiği biri gibi hissedersem, neyi hatırlamalıyım? Unuttuğum şeyihatırlamalıyım. Unuttuğum bağı hatırlamalıyım. Çünkü biz o bağı unutuyoruz. O bağı hatırlayabilirsem sorun ortadan kalkacaktır. Çünkü sorun yaşadığım olaylarda değildir. Bakın bunu her zaman dikkati çekerek hatırlatmaya çalışıyorum: sorun yaşadığımız olayların kendisinde değildir. Bu, yaşadığımız olaylarda hiçbir sorun yoktur anlamına gelmiyor. Yaşadığımız olaylar -tırnak içinde- sorunlu da olabilir. Yaniherkes bize iyi niyetli, samimi, vefalı mı davranıyor? Bunu mu diyoruz? Hayır, bunu demiyoruz. Öyle davrandığı da oluyor, tersine davrandığı da oluyor. Peki sorun nerededir? Sorun hakiki ve asli bağımı unutmuş olmamdadır. Ahdimi unutmuş olmamdadır. Bağımı, bağlantımı unutmuş olmamdadır. Onu hatırlayabilirsem sorun kalmayacaktır. Onu hatırlamadığım için herhangi bir şey benim gözümde büyük bir sorun haline gelir. O yüzden ayet tam olarak bunu ifade ediyor.

Bakın bu aynı zamanda şu demektir: senin aslında orijinal ve doğal bir halin var. Senin orijinal ve doğal halin, Allah'la bir anlaşman var ve sen de bu anlaşmaya dair güçlü bir farkındalığa sahipsin. Yani, hani bazen deriz ya, işte diyelim ki dostum beniasla yalnız bırakmayacağını söyledi ve buna dair çok güçlü bir söz verdi değil mi? Bu nedir? Hem bir ahittir hem bir misaktır. Tıpkı bunun gibi aslında biz fıtri olarak Allah'la bağı olan -bakın, "bağ kuracak olan" değil, "bağı olan"- her an bağı olan, her an Allah'ın ahdiile yaşayan varlıklarız, onun tarafından. Ama senin tarafından, benim tarafımdan bu nasıl? Bunu unutabiliyorum. Bunu unuttuğum için de kendimi bazen mutsuz, bazen kimsesiz, bazen çaresiz, bazen yapayalnız, bazen yönünü yolunu kaybetmiş biri olarak algılıyorum.

Değersizlik Hissi Nereden Gelir?

Bazen kendimi değersiz biri olarak algılıyorum. Ve birinin bana "sen değerlisin" sözünü duyup kendime bir değer atfetmeye çalışıyorum. Ne diyoruz mesela bazen?

"Hiç kimse bana değer vermiyor" diyoruz. Bazen ben de böyle diyen arkadaşlara derim ki: sorun nerede? Hiç kimse sana değer vermeyebilir. Sorun nerede? "İşte bu sorun değil mi hocam, bundan daha büyük ne sorun var?" Bundan daha büyük bir sorun var. Bundan daha büyük olan sorun, senin Yaradan'la olan bağını unutmuş olman. Sen bunu unuttuğun için yaralanıyorsun. Bunu unuttuğun için bir sürü sorunun olduğunu zannediyorsun. Bunu unuttuğun için yapayalnız hissediyorsun.

Bunu unuttuğun için kendini değersiz hissediyorsun. İşte bütün mesele bu ahdimizihatırlamaktır. Allah tarafından herhangi bir ahit bozulması yoktur.

Rabiatül Adeviye: Önce O Seviyor

Hani Erzurumlu bir Allah dostunun dediği gibi: "sen Allah'ı sever de Allah seni sevmez mi" diyor. Allah zaten seni seviyor. Sen onu sevdiğini hatırlayınca Allah'ın da zaten sevdiğini hatırlayacaksın. Ama sen Allah'ın seni sevdiğini unutuyorsun. Sen de onu sevmemezlik ediyorsun ve onu sevmeyi unutuyorsun. O zaman zannediyorsun kibeni hiç seven yok, değer veren yok, anlayan yok diye algılıyorsun. Sen Allah'ı sevdiğinde, Allah'ı sevdiğini hatırladığında bir bakıyorsun ki aslında Allah da seniseviyormuş.

Hatta Rabiatül Adeviye bunu anlatırken der ki: "ben eskiden Allah'ı sevdiğimi, Allah'ın da buna bağlı olarak beni sevdiğini düşünürdüm -ben Allah'ı seversem o da benisever, değil mi- sonra anladım ki aslında Allah beni seviyormuş, ben onu unutmuşum.

Onu sevdiğimde Allah'ın beni sevdiğini hatırladım." Dolayısıyla her şeyin başı Allah'tandır. Bakın ayette diyor ki, ilk ayet neyiifade ediyor? Allah'ın ahdiniifade ediyor. Yani Allah'ın seninle bir anlaşması var. Seninle bir bağı var. Sana bir sevgisivar. Sana bir merhameti var. Bu Allah'ın kendiiradesiyle tanımladığı ve ortaya koyduğu bir şey. Sen de o anlaşmayı görüyorsun, o ahdi görüyorsun ve sen de diyorsun ki "ben de bunu gözeteceğim, ben de buna dikkat edeceğim." Sen de misak yapıyorsun. Ama bu misakı, diyor ki ayet, unutuyorsun. Sonra unuttuğun için bütün sorunlar ortaya çıkıyor.

Mutlu Olmak İçin Dünyanın Değişmesi Gerekmiyor

O yüzden mutlu olmak için dünyayı değiştirmemize gerek yok. Mutlu olmak için şartların değişmesi gerekmiyor. Mutlu olmak için bir şeyler değişmeli, "ya böyle miben bu durumda mutlu olayım" -hani ben bazen derim, ya şu oldu, "mutsuzum" diyorsun. O olduğunda mutlu olma şansın yok mu? Ego diyor ki "yok" diyor. Yanidiyelim ki kimse seni anlamıyor. Bu durumda mutlu olma şansın yok mu? Ego diyor ki"nasıl olsun." Kimse seni sevmiyor. Çocuğun veya çocukların seni dikkate almıyor. Hatta seni anne baba olarak bile görmüyor. Peki bu durumda mutlu olma şansı yok mu? Ego diyor ki yok. Allah diyor ki var. Peki ne sayesinde var? Onunla olan ahdinihatırlamak sayesinde var.

Bakın bu ahdi hatırlarsak insanlarla çatışma tuzağına da düşmeyiz. Atıyorum, "çocuğum bana öyle mi davranıyor, ben de ona gösteririm" -anne baba olarak. Veya işte "arkadaşım böyle yıllarca dost olmuşuz, bana böyle mi davranıyor, tamam ben bunu yazdım bir kenara" demezsin. Neden? Çünkü senin temel ve asli ahdin Allah iledir. Sen Allah'la olan ahdin üzerinden hareket edersin, insanlarla olan ilişkinin çerçevesi üzerinden hareket etmezsin. Atıyorum: kardeşim beni sevmiyor. Olabilir.

Ben onu seviyorum. Ama o senden nefret ediyor, olabilir, bu onun hikayesi. Bunu nasıl yapacaksın? Bunun için evliya olmak lazım, falan diyoruz ama aslında doğru. Evliya olman lazım ama evliyalık ekstra bir şey değildir. Evliyalık fıtri bir şeydir. Yani

evliyalık Allah'la olan ahdini hatırlama konusudur. Allah'la olan ahdini hatırladığında evliya oluyorsun. O senin dostun, sen onun dostu oluyorsun.

O zaman insanlardan, en yakınından dahi gelebilecek olumsuzluklardan dolayı herhangi bir kırgınlık veya bir tepkisellik yaşar mısın? Hayır. Neden? Çünkü sende bir boşluk yok ki. Yani sen Allah'la ahitleşmişsin. Sende ne tür bir boşluk olabilir? Allah'ın dolduramadığı bir boşluk olabilir mi? "Ama hocam çocuğun yeri bambaşka." Öyle bir şey yok, bak dikkat et. Allah seninle ahitleşmiş, sana şah damarından daha yakın. O zaman bunun getirdiği bir boşluk olabilir mi? Böyle bir boşluk olması mümkün mü?

Hayır. Boşluk hissediyorsan o ahdi hatırlamanda bir eksiklik var. Orayı güçlendir, orayı tahkim et, orayı hatırla. En mükemmel şekilde hatırlamaya çalış onu. Onu tam hatırladığında bakacaksın ki hiçbir boşluk yok. Hiçbir boşluk olmadığını hatırladığında, hiçbir insanın sana yaptığı şey sende bir boşluk oluşturmayacak.

Boşluk Hissi Nereden Kaynaklanır?

Hani bazen deriz ya böyle çok sevdiğimiz biri bir terslik yapar, bizi bırakır, böyle bir boşluk hissederiz yani. Niye boşluk hissederiz? Bir düşünün bunu. Niye boşluk hissediyorum? Farz edin ki böyle en en en sevdiğiniz bir insan sizi bıraktı yani. Bu anne olur, baba olur, eş olur, çocuk olur. En sevdiğiniz, sizin hayatınızda en güçlü yeriolan kimse, onu düşünün. Ve onun size hiç beklenmedik bir vefasızlık yaptığını düşünün, beklenmedik bir kötülük yaptığını düşünün. Ve şunu sorun kendinize: ne hissederim? Hissedeceğimiz ilk şey boşluktur aslında. Sonra o boşluktan sonra öfke hissedersin, şunu bunu hissedebilirsin. Bu neyi gösterir? Bu şunu gösterir: ben Allah'la olan ahdimle tam dolu değilim aslında. O ahdimi tam hatırlamadığım için içimde bir boşluk var. Ve o boşluğu bir şeylerle doldurmuşum -atıyorum, pazartesisohbetiyle millet gelecek ben de böyle konuşacağım, rahatlayacağım- yani olmazsa ne oluyor, bir boşluk hissediyorsun. Pazartesi günleri boş mesela içinde bir boşluk hissedebilirsin, değil mi? İşte en sevdiğin insan seni unutmuş, çocuğun evlenmiş, artık seni arayıp sormuyor -boşluk, yani. Anlatabildim mi? Bir sürü boşluk olur.

Neden? Çünkü sende Allah'la olan ahdini tam olarak hatırlayamamaktan kaynaklanan bir boşluk var. Ve sen o boşluğu bir şeyle doldurmuşsun. Ve orada bir problem olunca o boşluk sana kendini hissettiriyor.

O zaman neye dikkat etmen lazım? Boşluğu doğru anlamaya ve tanımlamaya ihtiyacın var. Bunu anlarsan o zaman her şey çözümlenebilir. Yoksa ömrüm boyunca hatta ben çok insan görmüşümdür, mesela böyle en yakınından -işte böyle kardeşinden veya en yakınından- büyük bir vefasızlık görmüştür. Böyle der: "içimde öyle büyük bir boşluk var ki bu boşluğu hiçbir şey dolduramaz." Çünkü büyük bir yara almıştır -tırnak içinde. Peki yara sende niye oluşur? İçeride bir problem, içeride bir eksiklik nedeniyle sende yara oluşur. Yoksa yara oluşmaz. O yaraya neden olan şey senin içindeki bir boşluk noktasıdır.

Bir iki dakika müsaadeniz isteyeceğim. Geleceğim arkadaşlar.

Evet arkadaşlar, ne dedik? İçimizde bir boşluk veya bir yara varsa, o bizim hakikikaynağımız olan Hak ile olan ahdimizi unutmaktan kaynaklanan bir boşluktur, unutmaktan kaynaklanan bir yaradır. Bunu mutlaka aklımda tutmam gerekir. O yüzden biz bu durumlarda -yaniiçimizde bir boşluk mu oluştu? Veya insanlardan yana, hayattan yana büyük bir yara mı aldın? Dur ve dikkat et. Sende yara oluşturan şey dışarıdaki bir şey değildir.

Psikolojik Yaralar ve Anında İyileşme

Hani vardır ya bazen böyle çok güzel, ne diyelim, böyle kurgu bilim hikayeleri vardır. Mesela adam yaralanır değil mi, böyle yarası anında iyileşir. Bu nedir? Bu aslında bir evliya şuurudur. Yani bu ne demektir? Biri sana büyük bir zarar verdi, büyük bir kötülük yaptı, bir vefasızlık yaptı, bir cahillik yaptı, sana hakaret etti, seni yok saydı. O bir an psikolojik düzeyinde bir yara gibi olur. Ama senin o ruhsal bilincin, senin Allah'la olan ahdini hatırlamaktan kaynaklanan o ruhsal bilincin, ne yapar? O yarayı anında onarır. Bazı öyle filmler vardır değil mi, işte adamı vuruyorlar, işte anında iyileşiyor.

Bu nedir? Bu kamil insanın halidir aslında. Fiziksel yaraları düşünmeyin, bizim en büyük yaralarımız psikolojiktir. Niye psikolojik yaralar alıyoruz? Çünkü ahdimiziunutuyoruz. Ahdimizi hatırlayabilirsek, zahiren bir yara gibi gözükür ama o yara anında iyileşir. Ahdini hatırladığın anda iyileşirsin.

Bakın Hz. Yusuf'a, ahdini hatırladığı anda kardeşlerinden yana hiçbir yaralanma söz konusu değil. Neden? Çünkü ahdini hatırlamış. İnsanlar ne kadar vefasız. Şimdi ben böyle dedim diyelim, bir vefasızlık yüzünden bir an böyle dedim, bir yara oldu değil mi? Oldu. Peki neyi hatırladım o anda? Senin Allah'la olan vefa ilişkinde bir problem var mı? Allah sana rububiyetinde vefalı, sen de ubudiyetinde vefalı olduktan sonra bir sıkıntı var mı? Yok. Allah seni biliyor, sen onu biliyorsun. Allah sana değer yüklemiş, sana bir değerlilik şuuru vermiş insaniyetinle, insani erdemlerinle ve sen de bunları hatırlıyorsun. Ne tür bir yara oluşabilir ki? Ne tür bir problem oluşabilir ki? Böyle bir şey oluşması mümkün mü?

İşte bakın, Allah'ın Hazreti Peygamber'e "insanlar etrafından dağılacak olurlarsa de kiAllah bana yeter" -bu demektir. Yaniinsanlar etrafından dağılabilir, sana söz verirler: "işte her zaman seninleyiz, işte seni asla bırakmayacağım, ne olursa olsun seninleyim." E bir bakarsınız, bir şey olur, bırakıp gider. Ben de hayatımda bunu yirmili yaşlarımda yaşadım, anlatırım belki. Şimdi eğer böyle bir şey yaşarsam ilk anda ne olur? Şöyle bir hafif bir boşluk gibi, bir yara gibi bir şey olur değil mi, bir an. Ama sen Allah'la olan yakınlığını, onunla olan ilişkini, onunla olan sözleşmeni, onunla olan bağını hatırlasan, o yaradan, o boşluktan bir şey kalır mı?

Mesela ben de öyle 20'li yaşlarımda, işte böyle sosyal bir grup olmanın getirdiği bir heyecanla, işte böyle aynı ideal, aynı hedef etrafında birleşmiş böyle arkadaşlar, işte "birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için" falan, sonra bir şey oldu, böyle o arkadaşlık grubu dağıldı yani -ki ben onları toparlamıştım kendime göre falan- sonra böyle hakikaten bir boşluk gibi bir şey hissettim. Sonra dedim ki niye oldu böyle bir boşluk? Allah'la olan bağı vs. hatırladım. Birkaç gün içinde bütün o hikaye sönüverdi. Ne bir

boşluk, ne bir yara, ne bir alınganlık, ne bir sitem. Hepsi birkaç gün içinde kaybolup gittiler.

Allah'la Olan Ahdim Üzerinden Yaşamak

Bakın şey de yok: "öyle miişte insanlarda vefa yok abi böyle, insanlar için elinden geleni yapıyorsun, her türlü gayreti gösteriyorsun, samimisin, dürüstsün, vefalısın ama insanlar öyle değil, insanlar buna değmiyor" falan. Bak, bu hikayeler de ayrı bir hikaye üretmek demektir. Böyle bir hikayemiz olmayacak. İnsanlarla ilgili asla bir sitem, asla bir kızgınlık, kırgınlık olmamalıdır bizde. Bakın birileri bize düşman olabilir, birileri bize kin güdebilir, birileri bizi bir kaşık suda boğmak da isteyebilir. Biz bunları inkar etmiyoruz. Bunları -tırnak içinde, ben böyle ne diyeyim- romantik bir yapıya sahip değilim o anlamda. Herkes çok iyi, herkes de böyle "Allah okunuyor" falan demiyorum yani. Herkesin özünde Allah okunuyor ama sıfatında Allah okunmayabiliyor yani. Bunu göz ardı etmemek gerekiyor.

Ama benim herhangi bir insanla bir hikayem yoktur, bir derdim yoktur yani. "İşte ama o senden nefret ediyor." Olabilir, ya bu onun alanıyla ilişkili. Ben Allah'la olan ahdim üzerinden yaşıyorum. Ben Allah'la olan ahdimin bilinciyle, farkındalığıyla -Allah'la nasıl ahitleşmişim? Allah demiş ki "sana bütün güzel isimlerimiilham edeceğim, bunları sana lütfedeceğim, sen de bunlarla hayatta yaşayacaksın." Benim ahdim bu.

Benim ahdimi bir insan mı bozacak? Eğer bozuyorsa bu benim sorumluluğumdur yani. Anlatabildim mi? Benim dikkat etmem gereken bir nokta.

İnsanlar -yani hangiinsan, Hz. Yusuf'un on kardeşi mi- Hz. Yusuf'un Allah'la olan ahdini bozabildiler mi? Hangi haksızlık, adaletsizlik, zulüm Hz. Yusuf'un Allah'la olan ahdinin bozulmasına sebep oldu? Var mı öyle bir şey? Hayır, hiçbiri yok. Ama dikkat edin, bizde bazen ne oluyor? Diyoruz ki "insanlar beni bozdu" diyoruz. Ya da işte "eşim beni bu hale getirdi, şu beni bu hale getirdi, bu beni bu hale getirdi." Bu yanlış bir şey. İnsanların hataları olabilir, yerden göğe kadar hataları olabilir, bu ayrı bir konudur. Ama ben Allah'la olan ahdimi bozmadıkça hiç kimse o ahdi bozamaz. Oraya benim dikkat etmem gerekiyor. Orası benim sorumluluk alanımdır, benim üzerinde durmam gereken bir noktadır. Eğer onu gözetirsem, ben misakımı gözetiyorum. Allah bana dedi ki "bana layık bir kul ol, benim kulum ol." O zaman benim oraya dikkat etmem gerekiyor. Orası benim temel referansımdır.

Ve bunu yaparken de zorlanmadan yaparım, eğer ahdimiiyi hatırlarsam. Neden?

Çünkü bilirim ki kötülük yapan insan en başta kendine kötülük yapmış olur. Bir başkasının bana yaptığı kötülüğün bana verdiği zarar, hakikat açısından baktığımda bir karıncanın ısırmasından daha öteye geçmez. Ama benim kendime verebileceğim zarar çok büyüktür, eğer ahdimi unutursam. O yüzden Hazreti Yusuf kardeşlerinin onu kuyuya atmasından zarar mı gördü? Şimdi diyeceksiniz ki bak köle diye satıldı.

Olabilir yani, bunu o kadar büyütmem gerekmiyor ki. Zahiren köle olarak bile satılabilirsin yani. Ama sen Allah'ın özgür bir kulusun. Ve Yusuf her yerde fıtratının değerleriyle yaşadı; köleyken de öyle yaşadı, iftiraya uğrarken de öyle yaşadı, hapiste de öyle yaşadı, Mısır'a aziz olduğunda da öyle yaşadı. Neyle yaşadı? Allah'la

olan ahdi üzere yaşadı. Allah'ın onun varlığına koyduğu ilahi erdemler ve değerler üzerine yaşadı. Çünkü verdiği misaktan sonra ahdini bozmadı. İşte bizim de ihtiyacımız olan şey budur.

Ruh-Nefis Bağı ve Modern Psikolojinin Yanılgısı

Evet, ayet devam ediyor. Diyor ki: Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi kestiler, bağı kopardılar. Buna daha çok meallerde işte "akrabalık bağını kopardılar" falan denir, o işin en zahiri yönü. Bu gibi ayetleri en ince ve en zahiri teferruatına kadar düşünmelisin. Mesela akrabalık bağı, evet, Allah'ın -bak, siz birbirinizle bir bağ taşıyorsunuz, bunu böyle yok saymayın, "ben onu tanımıyorum" öyle bir şey yapmayın yani. Mesela işte Hazreti Yusuf: "onlar beni kuyuya attı, ben onları tanımıyorum" mu dedi? Yok, tanıdı yani. Ama bu en zahiri şeydir.

Asıl kestiğimiz bağ nedir? Allah'la olan bağımızdır. Kestiğimiz bağ nedir? Ruhumuzla nefsimiz arasındaki bağdır. Ben eğer ruhumla nefsim arasındaki, psikolojim arasındaki bağı kesersem ne olur? Psikolojim kendini değersiz hisseder. Bağ da yok, kala kaldım değersizlik duygusuyla. Ama bağım olsa, nefsim diyecek ki "bak İsmail, sana kimse değer vermiyor, seni hayatta kim anlıyor ki" -eğer bağımı hatırlarsam diyeceğim ki "estağfurullah, kimse değer vermiyor olabilir ama Allah'ın bana verdiğideğerin ben farkındayım." Herhangi bir kopukluk kalacak mı? Kalmayacak, olmayacak. Ama ne şartla? O bağı kesmemem gerekiyor. Ruhum ile nefsim arasındaki bağı kesmemem gerekiyor.

En büyük yanılgımız, yani bizim insan olarak en temel kestiğimiz bağ bu bağdır. Bu bağı kestiğimiz an psikolojimizle ve bedenimizle baş başa kalırız. Ve -tırnak içinde söylüyorum- modern psikoloji bu bağı aleni bir şekilde kesmiştir. Eğer biz bugün hakiki dindar olsak, o bilinçle baksak, tırnak içinde söylüyorum, psikolojiye vereceğimiz değer bugünkünün en fazla onda biri olabilirdi. Neden? Çünkü biziyanıltıyor. Modern psikoloji bizi yanıltıyor. Neden? Bizi ruhumuzla olan bağlantıdan bağımsız, ondan kopuk bir şekilde değerlendiriyor. Ben öyle bir varlık değilim ki. O yüzden burayı unutmamaya ihtiyacımız var. Benim en temel bağlantım ruhumla nefsim arasındaki bağdır. O bağı hatırladığım oranda her şey yerli yerine oturur.

Neden? Çünkü ruhumu hatırladığımda Allah'ı hatırlarım. Ruhumu hatırlamak kendimihatırlamaktır. Kendimi hatırlamak Rabbimi hatırlamaktır. Bakın bütün sistem oturmuş olur. Ben ruhumu hatırlarsam kendimi hatırlamış olur mu? Yoksa kendim diye psikolojik hikayenizi düşünüyorsanız, ilişkileriniz üzerinden kendinizi tanımlıyorsanız, bu hayatta yaşadığınız süreç üzerinden kendinizi tanımlıyorsanız, kaderinizi bu dünyadaki hayatınız olarak tanımlıyorsanız, çok büyük bir yanılgı içindesinizdir.

Kader: Hakiki Kaderimiz Allah'la Olan Bağımızdır

O yüzden bazen insanlar "kaderimi ben mi belirliyorum" diyor. Ben diyorum ki sen hangi kaderden bahsediyorsun? Bak, onlar Allah'ı hatırlar, Allah da onları hatırlamış olur, deyim yerindeyse. Çünkü Allah'ı unuttuğunda kendini unutursun. Allah'ı hatırladığında kendini hatırlarsın. Bu ne demektir? Kendilik Allah'la bağlantılı bir

şeydir. "Onların başına bir musibet geldiğinde onlar biz Allah'a aidiz ona döneriz" derler. Şunu mu derler, "ne kötü kaderin varmış"? Böyle mi diyorlar? İşte "falanla evlenmek kader mi"? Ya ne yapacaksın? Sen ruhunla evlen. Önce bir ruhunla evliolduğunu hatırla. Öbür kocan veya karın ikincil bir şeydir. Senin gerçek eşin ruhundur.

Ruhunun farkında mısın? Ruhunu fark ettiğinde sen tam bir varlıksın. Ama ruhunu unutmuşsun, evlenmişsin -Allah yardımcın olsun hepimize, tırnak içinde. Neden?

Çünkü ben ondan değer bekliyorum, o benden değer bekliyor. Onun başka türlü yaraları var, benim başka türlü yaralarım var. O yüzden ne oluyor? Körler birbiriniağırlamaya çalışıyor. İki körlük birbirini nasıl ağırlayabilir değil mi? Bir kendivarlığımızın tamlığını hatırlamaya ihtiyacımız var. Onu hatırladığımda o zaman her şey dengeye oturur.

Peygamber hiçbir zaman eşlerine "bana değer vermiyorsunuz" diye bir laf söylemiş mi? Tek bir sözünü ben hatırlamıyorum. Var mı hatırlıyorsunuz, "eşim bana hiç değer vermiyordu" diye bir söz var mı? Yok, öyle bir şey. "Yapayalnızım" var mı öyle bir söz? Yok. "Kimse beni anlamıyor, ben ne kadar kadersizim, benim de çok kötü bir kaderim var" -böyle bir sözünü hatırlıyor muyuz? Yok öyle bir şey. Çünkü sizin, benim, peygamberin, herkesin tek bir kaderi vardır. O kader de şudur: "inna lillahi ve inna ileyhi raciun" -ondan geldiniz, ona dönüyorsunuz. Arada bir hikayemiz var, o her birimizde değişiktir. Ama bu bir deneyimden öte bir şey değildir. Bizim hakiki kaderimiz değildir. Bizim hakiki kaderimiz Allah'la olan bağımızdır.

Sen o kaderini hatırla. Öbür dünyada şöyle olmuş -annem, babam, eşim, çocuğum, o, bu, şu- onlara da gereken özeni göster ama kaderini onlar üzerinden tanımlama.

Kaderini dünyada geçici olan hiçbir şey üzerinden tanımlama. Allah bir şeyi takdir etmiş. Neyi? "Sen bendensin, benimsin, bana aitsin, seni kimseye bırakmam" demiş Allah. Senin bundan daha güzel bir kaderin olabilir mi? Senin bu dünya düzeyinde yaşadığın şu veya bu olayın buna nispetle dert edinebileceğin bir ağırlığı olabilir mi? Yok öyle bir şey. Şöyle olmuş, böyle olmuş, olur -ama daha hoş olması için gayret et, Allah da takdir ederse sana bu dünyada şunu verir bunu verir vs. Ama "benim çok kötü bir kaderim var, ailem beni sevmiyor veya işte falan beni anlamıyor, ve hayatta hiçbir zaman hayal ettiğim şeyi gerçekleştiremedim" -e ne güzel işte, tırnak içinde.

Niye ne güzel? Bunu laf olsun diye söylemiyorum. Çok güzel çünkü Allah sana kendini hatırlatacak bütün imkanları veriyor, unutturacak imkanlar vermiyor. Benim bu dünyada içinde kaybolacağım bir hadise yok, çok şükür. Mesela beni herkes anlasaydı, belki Allah'ın beni anlamasını unutacaktım değil mi? İşte o anlıyor, bu anlıyor, şu anlıyor, ne güzel -ben böyle insan biriktiriyorum falan derdim bende mesela, "beni anlayan insanlar biriktiriyorum" derdim. Ama Allah'a şükür biriktiremedim. Anlatabildim mi? Ve bu çok kıymetli bir şey.

Anlayan insan da olabilir, o da güzel, yani onu reddettiğimizi düşünmeyin. Ama hayatında istediğin bazı şeylerin olmaması senin için o kadar büyük bir nimet ki -olmaması, sana olan şeyi hatırlatıyor. O olan şey hiçbir eksiklik barındırmıyor. Yanibenim Allah'la olan halim, Allah'la olan yakınlığım, Allah'la olan ahdim o kadar mükemmel ki, "yani daha ne diyeyim" diyesiniz gelir. Ama bak şöyle oluyor, olabilir.

Elimizden geldiğince o süreçleri de iyi, doğru, güzel adına yönetmeye çalışıyoruz.

Ama olur ama olmaz. O asli bir şey değil ki. O yüzden Allah'la olan ahdimizi hatırlamaya ve Allah'ın birbirine bağladığı şeyi koparmamaya dikkat etmemiz gerekiyor. Onlar kopar ki bunu bilmeden yapar. O zaman her şey birbirinden kopuyor.

Hani bir tesbih tanesi gibi -o baştakiimame kopsa ne olur? Hepsi dağılır. Onu dağıtmamaya bakmak lazım.

*Fesat: Bağlamından Kopmak*

Ve devam ediyor ayet: "ve yeryüzünde fesat oluştururlar" veya "yeryüzünü fesada verirler." Yani fesat bir şeyin doğal bağlamından çıkması demektir. Mesela bir insanın bedeninden mesela iltihaplı bir kanın çıkmasına da Araplar bu sıfatı kullanır. Mesela der ki "dem-i müfsit" der. Yani yerinden çıkan, olması gereken yerde değil de olmaması gereken yere, yani dışarıya akan kana "dem-i müfsit" der. Bozulmuş ve bağlamını yitirmiş.

Şimdi ben dikkat edeceğim. Şimdi biz diyoruz ki "işte müfsitler olmayın, fesat yapmayın." Ya en büyük fesadı ben kendiiçimde yapmışım. Yani ben her şeyibağlamından koparmışım. Değer kavramını bağlamından koparmışım. "Kimse bana değer vermiyor" diyorum. Çünkü ben kendi varlığımın değerini unutmuşum. İnsanlar bana değer versin istiyorum. Şimdi ben fesat çıkaran biri miyim değil miyim? Değil mi? Ben fesat çıkarıyorum. Nerede? Yeryüzünde. Ve fesadı ancak orada çıkarırsın.

Gökyüzünde fesat çıkaramazsın. Yani semavi ve ruhani olan yerde fesat çıkaramazsın. Çıkarırsan yeryüzünde çıkarırsın. Yani alt merkezlerde çıkarırsın. Psikolojik benliğinde fesat üretebilirsin. Ruhsal özünde bir fesat olamaz, bir bozulma olamaz.

"Kendimi sevmiyorum" diyen bir insan ne yapıyor? Kendini fesada vermiş. Neden? Ya sen "kendimi sevmiyorum" dediğinde zaten kendini unutmuşsun. Kendin diye -ya bedenini, ya "burnum şöyle," ya "kaşım böyle," ya "boyum kısa," ya "boyum uzun" ya şu ya bu hikayesi üzerinden diyorsun ki "kendimi o kadar sevmiyorum" -sen fesat üretiyorsun. Kendini fesada veriyorsun, kendini bozguna teslim ediyorsun, sistemibozuyorsun, bütün ayarları karmakarışık hale getiriyorsun. O yüzden ne diyor ayet?

"Ve yeryüzünde fesada sebep olurlar. İşte bunlar gerçekten zarara uğrayanlardır."

Tabii şimdi bu ayeti zahiri olarak da anlayabiliriz, bunda bir mahsur yok. Ama biz daha enfüsi, daha içsel olarak bu ayeti yorumluyoruz. Yeryüzünde fesat yapmamaya çalışacağız. Yeryüzünde fesat yapan düşünceleri, duyguları, algıları fark edeceğiz.

Mesela "hiçbir arkadaşım dostum yok" -bir dur, bak, şimdi fesada doğru gidiyor hikaye. Sonra kızacaksın insanlara, nefret edeceksin, öfkeleneceksin falan filan değil mi? Fesat olacak yani, içeride olacak yani, dışarıyı bırakın. Bakın içeride büyük bir hoşnutsuzluk, mutsuzluk, yıkım olacak. Neden? Çünkü ruhunla olan bağlantıyı unuttun, ruhunla Allah arasındaki bağlantıyı da kaçırdın. O zaman ne olur? Yeryüzü fesada uğrar. Mutsuzsun. Çünkü yeryüzü fesada uğramış. Ama her gün Kur'an okuyorsun, olabilir, bu yeryüzünü fesada uğratmanı engellemiyor.

O yüzden peygamber -zannediyorum amcasına mı veya İbni Abbas'a- "ya Rabbi, onu dinde fakih kıl" demiş. Yani onu dinde anlayış sahibi kıl. Bir başka hadis: bir zaman gelecek, insanlar Kur'an okuyacak ama Kur'an boğazlarından aşağı inmeyecek diyor.

Bu kötü niyetle yaptığımız bir şey değil. Okuyoruz okuyoruz ama mesela Kur'an okuyorum, ne için? İşlerim hallolsun diye. Anlatabildim mi, işte para kazanayım diye, işim rast gitsin diye. Asıl senin içinde işin rast gitmiyor. İçeride işin rast gitse, her şey hallolacak. Sen Kur'an'ı bunun için oku. Şu ayeti okuduğunda, ben yeryüzünde, nefsimde, psikolojimde, düşüncemde, duygumda neyi bozguna uğratmışım? Neyibağlamından çıkarmışım? Neyi bağlamından koparmışım? Neyi farkına varmadan çarpıtmışım? Bunu tefekkür etmem gerekiyor. Sonra bir üst ayetin parçasını hatırlayıp, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği neyi koparmışım, sonra bir üstü hatırlayıp Allah'la olan ahdimi hatırlayacağım. O zaman ne olacak? Bir sorun var mı? Hayır, hiçbir sorun yok.

Niye sorun yok? İşte bu yüzden sorun olmaz. Ama biz bakın bunu kamil insanlar söylüyor değil mi? Birçok insan diyor ki aslında senin bütün acıların, sorunların, şartların değişmesine bağlı değildir. Senin değiştirmen gereken şey kendinde olan bir şeydir. Ne demek diyoruz yani? "Olur mu" diyoruz yani, "bu böyle davransa, şu da şöyle davransa, bu da böyle olsa, benden mutlu insan yok" diyoruz -sen yanlış bir zeminde arıyorsun.

Doyumsuz Nefis: Bitmeyen Arzu Hikayeleri

Geçen bir arkadaş diyor ki: "abi" diyor, "ben" diyor, böyle yaşı da otuz falan, yani belkidaha fazla. Diyor ki böyle hep böyle kafamda "şunu bir yapsam ne iyi olur" -mesela işte kitap yazsam, işte atıyorum TED'de bir konuşma yapsam mesela değil mi, işte bilmem ne. Sonra baktım ki oldu, bunları yaptım ama "bunlar değilmiş ya" diyor. Ben yediği zokayı da ona hatırlatmaya çalıştım. Çünkü nefis ne diyecek bu durumda? "Ulan ben mevzuyu anladım ya. Ben artık dünyada hiçbir şeyin olmasıyla olmaması arasında fark görmeyeceğim" -bunu mu diyoruz? Nefis bunu mu dedirtiyor bize böyle yaşadığımız onlarca hadiseden sonra? Yok, öyle demiyor.

Diyor ki: "anladım da ben sana başka bir şey söyleyeyim, bak, tamam, o sana anlattıklarım var ya onlar o kadar önemli değildi. Asıl önemlisi şu." Sana başka bir hikaye anlatacak. Ve sen bu sefer o hikayeye kapılacaksın. Diyeceksin "ulan bir evlensen var ya acayip mutlu olur, bir de beni seven bir eş oldu mu değme gitsin. O olacak. Bir de çocuk ya, bak çocuk çok önemli, çocuk çok önemli." Benim bir arkadaşım vardı öyle, hep öyle derdi. Çocuğu olurdu, "İsmail, çocuk çok önemli." "Olur abi, önemlidir" derdim. Ben de ne diyeceğim, diyeceğim bir şey yok yani. Çünkü annemin on çocuğu olmuş. Bunun üzerine böyle mutluluktan göğe çıkmamış yani. Anlatabildim mi? Öyle bir şey yok yani.

Öyle bir şey olsa ben o şeyin peşine koşarım yani, ben onun izini sürerim yani. "O olur başka bir şey, o olur başka bir şey." Şimdi bakıyorsun, "ya bak şu olsa var ya her şey dört dörtlük olur." Abi, bak, sen bu zokayı kaç defa yuttun? Bir de, iki de, üç de, dört de -yani belki bir Adidas ayakkabın olsun, bilmem neyin olsun. İşte biraz yaşın

ilerleyince işte şu olsun, biraz yaşın ilerleyince bisiklet olsun, biraz yaşın ilerleyince araba alayım. Ya abi bu bitmiyor ya. Sen bu zokayı daha kaçıncı defa farklı enstrümanlarla yutacaksın acaba? Akıllı insan hadi bir, iki, üç -sonra dersin ki "lan burada içeride bir hikaye var, çok müfsit bir benlik var içeride, beniifsad ediyor."

Hani liseyi bitiriyorsun, "bir bitireyim" diyorsun, "tamam" diyorsun. Üniversiteyi bir bitireyim, her şey hallolur -üniversite bitiriyorsun. Yüksek lisans, doktora -doktora, doçentlik. Doçentlik, profesörlük. Abi bitmiyor yani. "Şöyle bir kameram var, çok güzel, ama bak şu var ya, o bir olsun, var ya başka bir şey istemiyorum." O oluyor lan, başka bir şey. O oluyor, başka bir şey. İfsat bitmiyor. Ama bunun sorumlusu dışarısı mı? Hayır. Ben dışarısını suçlayabilir miyim? Öyle bir şey yapmam manasız olur. İfsat içeride var yani. İçeride bir şey diyor ki "ben doyumsuzum kardeşim, ben seni bazen kandırıyorum, 'doyarım' diyorum, sonra doymuyorum ama sen de bunları iyi yutuyorsun." Değil mi? Kaç defa aldatılmışızdır -tırnak içinde bu anlamda- değil mi? Peki bitiyor mu? Bitmiyor. Sana başka bir şey gösteriyor.

Ama diyor, "bak tamam onlar anladım, tamam haklısın, bir şey demiyorum" diyor.

"Ama bak şu var ya, şu, şu şey, bu süper bir şey." Bazen de böyle hiç ulaşamayacağın bir şey gösteriyor. "Tamam" diyor, "bunu zaten kilitledim" diyor yani.

Anlatabildim mi? Hani, "ulan bir kilitledi onu" deriz ya, nefis o insanı kilitlemiş demektir. Ömür boyu o arzuyla -bu iyi bir kilitlemedir, iyi bir ifsattır yani, bir şeyle senibitirir. Tek bir yumrukla knockout vardır ya böyle, hani ringe çıktı bir yumruk, bitti. Dikkat edin, içimizde yok mu hiç bazen öyle şeyler? Asla ulaşamayacağımız -değil mi- veya ulaşacağımızı zannettiğimiz, ulaşmayı hayal ettiğimiz, ulaşınca başımızın göğe ereceğini zannettiğimiz ne tür hikayelerimiz var? İşte bunun nedeni nedir? Bunun nedeni yeryüzündekiifsattır.

O yüzden yeryüzünde ifsat deyince akla Amerika, İsrail gelmesin önce. O zahiri bir yeryüzünde ifsat yapıyorlar, yapmıyorlar mı? Tabii ki yapıyorlar. Hani "kahrolsun İsrail, kahrolsun Amerika," tabii ki diyebiliriz, hiçbir mahsuru yok. Ama içindeki Amerika'dan, İsrail'den, içindeki kapitalist benliklerden haberin var mı? İçindeki o doyumsuz benliklerden bir haberin var mı? Sana en büyük problemi oluşturan kim? Bunlar mı değil mi? Oraya dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü ayetin ifadesiyle bakın: ayet geldi, geldi, geldi -ahdi unuttun, misakını bozdun, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeylerikestin, en son ne oldu? Yeryüzünde fesat çıktı. İşte bunu geriye döndürmemiz gerekiyor.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Sohbetin ana ekseni olan ayet: "Allah'la olan ahitlerini bozarlar, yaptıkları misaktan sonra; Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini keserler; ve yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır" mealindeki ayet. Not (editöryel): Anlatıcı bu ayetin sure adını veya ayet numarasını sohbet boyunca hiç zikretmemiştir; içerik itibariyle Ra'd Suresi 25. ayetle örtüşmektedir, ancak bu benzerlik tarafımdan yapılan bir eşleştirmedir, anlatıcının kendiifadesi değildir. - "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabı (sure/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). - "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" ifadesi (sure/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). - "Allah bana yeter" (Hasbunallah) ifadesi (sure/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). - "Benim ahdim zalimlere erişmez" ve "şah damarından daha yakın" ifadeleri de anlatıcı tarafından paraphrase edilmiş; sure/ayet numarası verilmemiştir.