Dağılma ve Hakikat-i Muhammediye
Kısa Özet
Sohbet, Peygamber'in Medine'de hutbe verdiği sırada bir kervanın gelişiyle sahabilerin büyük çoğunluğunun mescidi terk etmesi üzerine inen Cuma Suresi 11. ayetin tarihsel bir kıssa olarak değil, her insanın hayatında sürekli tekrar eden bir "dağılma" hâlinin anlatısı olarak okunması gerektiğini işliyor. Beş duyunun bilinç tarafından nasıl kullanıldığı, insanın öz varlık farkındalığından kopup dağılmasının kökeni ve bunun tek çaresinin "Hakikat-i Muhammediye" denen ortak öze (merkeze) dönüş olduğu anlatılıyor. Sohbet, ayetin son bölümüyle -Allah'ın katında olanın her şeyden hayırlı olması- bağlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın tek problemi, kendi öz varlık farkındalığını unutmuş olmasıdır; bunun dışında gerçek bir problem yoktur.
- Peygamber bir şahıs değil, her insanın özünde bulunan "Hakikat-i Muhammediye"nin en mükemmel görünümüdür; onu hatırlamak kendi özünü hatırlamaktır.
- Ayetler geçmişte yaşanmış olayları anlatmaz; her an, her insanın içinde tekrar eden dağılma-toparlanma sürecini anlatır.
Giriş: Ayetleri Nasıl Okumalıyız?
Hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün Kur'an'dan küçük bir ayeti beraberce müzakere edelim niyetindeyim. İlginç bir ayet.
Tabii ki bu ayeti yorumlarken aslında şunu da görmüş olacağız: tarihte anlatılmış bir kısım hikâyeler veya tarihle ilgili anlatılan bir kısım olaylar, böyle tarihte olmuş bitmiş, geçmiş, eskilerle ilgili, sahabilerin hayatıyla ilgili durumlarmış gibi algılanmamalıdır.
Bunlar her ne kadar tarihsel bir olayın anlatısı olarak gelse de, bunların bir iç referansı ve anlamı vardır. Yani bu bize şu anki varoluşumuza, şu anki hayatımıza, şu anki farkındalığımıza, şu anki bilincimize ne anlatıyor? Buna bakmak lazım. Bunun üzerinden bu gibi ayetleri okumak lazım. Yoksa şu hataya düşebiliriz: "Allah o devirde
geçmiş olan bir olayı bize niye anlatıyor" gibi bir yaklaşımla, sanki bunlar o devre ait, o kişilerin yaşadığı olaylar bize sadece naklediliyor, bizim de bilgimiz olsun gibizannedilebilir. Hâlbuki bu anlamda Kur'an'ı evrensel bir manada idrak etmemiz gerekir. Bu çerçeve içinde anlamamız gerekir. Bu yaklaşım içinde bu olaya bakacağız.
Kervan Kıssası ve Cuma Suresi 11. Ayet
Peygamberimiz Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde, küçük bir cami, mescit diyelim, yapılıyor ve peygamber orada hem namazı kıldırıyor hem cuma günleri bir hutbe veriyor. Yine böyle peygamberin hutbe verdiği bir cuma günü, peygamber ayakta konuşuyor. O sıralarda da gıdayla ilgili bir sıkıntı var Medine'de ve bir kervan bekleniyor. Büyük bir kervan bekleniyor. O kervanın gelişiyle ilgili bir ses duyuluyor.
Birileri duyurmaya başlıyor: "kervan geliyor, kervan geliyor" diye. Böyle sesler, uğultular oluyor. Ve o süreçte mescitte bulunan sahabilerin çok büyük bir çoğunluğu mescidi terk ediyor ve o kervana doğru gidiyorlar. Kervan gelmiş ve ona doğru yöneliyorlar. Peygamber de o sırada cuma hutbesini veriyor. Böyle bir durum oluyor. Hatta bazı rivayetlerde mescitte kalanın 10-12 kişi olduğu söylenir; bir tanesi de Hz. Ebu Bekir.
Ve bunun üzerine, o anda bir ayetin geldiğinden söz edilir. Bu olayın üzerine bir ayet geliyor: Cuma Suresi 11. ayet. Ayetin kısaca meali şu: "Onlar bir ticaret veya onları meşgul edecek bir eğlence durumu gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler, ona yönelirler ve seni ayakta olduğun halde bırakırlar. Seni bırakıverirler ayakta olarak. De ki: Allah'ın katında olan, bu eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır." Böyle tamamlanıyor ayet.
Tabiiilk başta aklımıza ne gelir? "Niye öyle yapmışlar sahabiler acaba? İnsandır, onlar da yapabilir." Şimdi böyle bir şekilde mi anlayacağız bu ayeti? Yoksa bu ayetin benim hayatıma getirdiği fark nedir? Bana ne anlatıyor bu? Benim hayatıma nasıl bir ufuk, nasıl bir kılavuzluk yapıyor? Buna bakmaya çalışacağız.
"Ve İzâ Raav": Göz, Beş Duyu ve Bilinç
Ayetin orijinalinin içinde bazı kelimeler var, onlara işaret etmek istiyorum: "ve izâ raav" diye başlıyor, yani "onlar gördükleri zaman." Buradaki görme duyusu, görme fiilikullanılıyor. Dolayısıyla görme duyumuz var. Bunu biraz önce sohbete başlamadan okuduğumda aklıma şu geldi: Hz. İsa'nın Barnaba İncili'nde bir sözü vardır: "Gözüm ruhumu çalan bir hırsızdır" der. İlginç bir ifade. Tabii ki burada "gözümüzle kötü gözle mi bakalım, yoksa gözümüzün ne suçu var acaba" diye mi sorgulayalım? Hayır, orada Hazreti İsa aslında ne diyor? "Beş duyuna dikkat et, beş duyunu nasıl kullanıyorsun?"
Mesela modern örnekler üzerinden söyleyelim de daha anlaşılır olsun: bir AVM'ye gittin diyelim. Oradaki elbiselere nasıl bakıyorsun? Bir bak bakalım, nasıl bir gözle bakıyorsun? Oradaki ayakkabılara nasıl bir gözle bakıyorsun? Veya bir yerdekimobilyalara nasıl bir gözle bakıyorsun? Veya yemeğe içmeye nasıl bir gözle
bakıyorsun? Mesela o bakışın içinde, bir anda, o baktığın şey tarafından yutuluyor musun acaba? O şey seniiçine mi çekiyor acaba, o şeyin içine mi düşüyorsun acaba? Eğer öyleyse o zaman gözün "ruhumu çalan bir hırsız" olur. Yani bir şeye baktığım zaman merkezimde miyim, yoksa onun tarafından çelinen bir durumda mıyım? Buna bakmam gerekiyor. Neye bakarsam bakayım öyledir.
Ve dolayısıyla beş duyumuz, en güzel ve farkındalıklı şekilde kullanılması gereken duyulardır. Çünkü bunlar bizi gerçek kendilik farkındalığından koparabilir. Bazı çocuklar olur ya, böyle bir şey görür, "anneciğim al, al, lütfen al" der. Yani çocuk o istediği şeyin içinde kaybolmuştur. Veya bunu sadece çocuklar için düşünmeyin, kendimiz de böyle olabiliyoruz. Mesela bir vitrinde çok güzel bir elbise gördük, kadın veya erkek; içimiz gitti mi gitmedi mi bir bakacaksın. Veya çok yeni çıkmış, yenimodel bir mobilyaya bakalım, baktığın zaman içimiz gidiyor mu gitmiyor mu? Veya daha çekici şeyler söyleyelim: bir altın takıya baktın veya bir pırlantaya baktın veya çok parlak, göz alıcı bir şeye baktın; dikkat edin, zaten gözün onun tarafından alındıysa geçmiş olsun, o an sen bitmişsin demektir. Hiçbir şey senin gözünü almamalıdır.
O yüzden hem gözümüz hem beş duyumuz bir bilinç ve farkındalık tarafından kullanılmalıdır. Aslında gözün bir kusuru yok. Göz bir fotoğraf makinesi gibi; senin oradaki bilincin, o gözün penceresinden bir şeye bakıyor. O zaman nasıl bir bilinçle baktığına dikkat et. O an ne haldesin, nereden bakıyorsun? Göz bir pencere gibidir, âlemi seyrettirir bize. Ama seyreden kimdir? Senin o anki bilincindir. O zaman dikkat edeceksin: şu an bir şeye baktığımda nasıl bakıyorum?
O yüzden ayet bununla başlıyor: "ve izâ raav" -- onlar gördüklerinde. Demek kiaslında burada, direkt bir görme olmamış da olabilir, olmuş da olabilir; belki sadece ses duydular. Yani burada beş duyu bizim bilincimiz tarafından kullanılıyor. O zaman önemli olan şey beş duyunun kendisi değil. Göz masum bir şeydir, kulak masum bir şeydir, dokunma melekemiz masum bir şeydir. Onu kim kullanıyor? Mesela ben bir şeye bakıyorum, güzel bir şey; acaba içim gidiyor mu, "ah benim olsa" diye bir arzu mu duyuyorum? Veya imkânım olmadı ve alamadım, acaba içimde bir kırıklık mı oluyor? Bu neye bağlı? Bu benim bilincime bağlı, yoksa göze bağlı değil.
Bir laf vardır ya: "gözden ırak olan gönülden de ırak olur." Bu yanlış bir şeydir. Senin bilincin gözüne kadar inmişse veya sen çok zahiri bir bilinçteysen, gözünden ırak olan şey gönlünden de ırak olmaya başlar. Ama sen kalbinin derinliklerinde ikamet ediyorsan, bir şey gözünden ırak olur ama hiçbir zaman unutmazsın; o her zaman seninledir, her zaman berabersindir. O yüzden konu ne gözdür ne kulaktır; onu kullanan bilinçtir. Hangi bilinçteyim?
*"Fadd": Dağılmanın Anlamı*
İşte burada da aslında o dönemdeki bazı sahabelerin bilinci biraz düşük olduğu için ne oluyor? Bir anda kervan geldi, kervan geliyor, bununla ilgili sesler duydular, birilerinin sözleri vs. Ve ne oldu? "Fadd" diye bir kavram geçiyor. Lügatlere baktığınız
zaman böyle bir şeyin ikiye yarılması; eskiden mesela mektuplar vardı, mektubun zarfı kapatılırdı, üzerine bir damga basılırdı, onun açılıp açılmadığı belli olurdu. Tam yarı yarıya, bir kısmı zarfın üzerine bir kısmı mektubun üzerine basılırdı o damga; ve açtığınız zaman o damga ikiye bölünürdü. Araplar bu kelimeyi bunun için kullanıyor.
Veya bir başka ayette, Hazreti Peygamber için, o Uhud Savaşı'ndaki yapılan yanlış nedeniyle bir ayet gelir: "Eğer sen onlara sert, öfkeli ve kaba davransaydın onlar etrafından dağılırlardı," yani ayrılıp bölünürlerdi. Mealdeki ayette de geçen kelime aynı kelimedir.
Tabii aslında burada zâhiren ne var? O sahabiler mescitten ayrılıp kervana doğru gittiler. İçsel olarak baktığımızda ise, öz varlık bilinçleriyle psikolojik düzeydeki arzu ve beklentileri birbirinden koptu. Yani "kervanla ne geldi, bir an evvel kervana yetişelim, millet alışverişi bitirmeden biz hemen alışveriş yapalım" diye bir düşünceye kapıldılar ve o anda öz varlık farkındalıklarından koptular. Orada bir ayrışma meydana geliyor.
Peki bu bize ne anlatıyor? Bu bize şunu anlatıyor: hayatı yaşadığın zaman her zaman farkındalığına dikkat et. Nerede bölünüyorsun? Mesela bir olay oldu, büyük bir korkuya kapıldın diyelim. Bak orada ne oldu? Aslında bir kopuş oldu. Sen gerçekten kendilik farkındalığında olsan, o kopuş olmayacak, o korku da olmayacak. Ayet ne diyor? "Allah'ın velileriiçin korku ve hüzün yoktur" diyor. Niye yok? Çünkü onlar o ruhsal ve psikolojik bütünlüklerinin farkındalar. Hiçbir zaman o ruhsal farkındalıktan kopmuyorlar, dolayısıyla da ikiye bölünmüyorlar.
Günlük Hayattan Örnekler: Nerede Dağılıyoruz?
Bir olay oldu, diyelim ki çocuğun vefat etti -- olur, değil mi -- üç yaşında, beş yaşında, on yaşında, çocuğum vefat etti oldu; bir bak bakalım, bir keder mi geldi, yoksa o sahabi kadın gibi mi: "Rabbim bana bir emanet vermişti, şimdi onu, o emaneti almak vakti; ben de emaneti, emanet bilinciyle teslim ettim" şuurunda mısın? Bak, o sahabikadın çocuğunun vefatı durumunda bir ayrışma, bir bölünme yaşamamış. Çocuğunun vefatından duyduğu bir hüzün de var ama "niye gitti, onu kaybettim, bu ne kadar kötü bir şey, ne kadar acı verici, ben buna nasıl dayanacağım, ben anneyim, buna dayanamam" diye bir hikâyenin içine mi düştü? Böyle bir hikâyenin içine düşmüşse, o kendi öz varlık farkındalığından ayrılmış demektir, dağılmış demektir.
Biz zaten maalesef hayatımızın tamamı dağılmış olmakla geçiyor. Biz dağılıyoruz sürekli. Bir şey oluyor, dağılıyoruz. Mesela biri seni yanlış anlıyor, dağılıveriyorsun: "beni nasıl yanlış anlar, ben böyle miyim, ben bunu hak etmiyorum" diye bir sürü hikâye üretiyorsun. Neden? Çünkü dağıldın. O an dağıldın. Tabii ki biri seni yanlış anlayabilir; bir bakarsın, "öyle mi, yok değilim, demek ki beni yanlış anlamış, olabilir, insanlık hâlidir, yanlış anlayabilir, kendimi sakince ifade ederim" dersin. Yoksa "bana nasıl öyle dersin" diye ya küseceksin ya darılacaksın ya öfkeleneceksin ya kendinikötü hissedeceksin ya da kendini değersiz hissedeceksin. Niye? Çünkü dağıldın. Neyden koptun? Kendi öz varlık farkındalığından koptun.
O yüzden buraya dikkat etmeye ihtiyacımız var: ben hayatı dağılarak mı yaşıyorum, dağılmadan mı yaşıyorum? Dağıldığım zaman fark ediyor muyum, yoksa oraya kapılıp gidiyor muyum? Tabii ki dağılabiliriz, bir şey olur, dağılırsın; ama fark edersin dağıldığını. "Şu an üzgünüm, kırgınım, öfkeliyim, depresifim, mutsuzum, kendimi kötü hissediyorum, yetersiz hissediyorum" -- neden? Çünkü dağıldım. O zaman o dağınıklığı toplamam lazım.
Yoksa mevzu evin dağınıklığını toplamak değildir arkadaşlar. Keşke iş evin dağınıklığıyla veya masamızın dağınıklığını düzeltmekle kalsın; kendimiz dağınığız, kendimizde bir dağılma var. Kendimizden, yani gerçek kendiliğimizle bağımızı unuttuğumuz için dağılıveriyoruz. Dağıldığımız için arkasından mutsuzluk geliyor, acı geliyor, değersizlik duygusu geliyor, öfke geliyor, kırılmışlık geliyor, tatminsizlik geliyor. Neden? Çünkü dağılmışız.
İşte burada da o sahabiler, kervan -- ki onlar için önemli bir kervan, şimdiki gibi her yerde AVM, her yerde alışveriş imkânı yok, zor bir zaman diliminde gelmiş büyük bir kervan -- bunu duyduklarında, gördüklerinde dağılıyorlar. Ama bu dağılma mescitten dağılma değil; evet mescitten dağılıyorlar ama mescitten dağılmaları için içlerinde bir dağılma gerekiyor. O dağılma olmasa dağılmayacaklar. Kendi varlık farkındalıklarıyla benliklerinin arzu ve korkuları birbirinden ayrışıyor. O zaman arzu ve korkuya kapılıyorlar; nesneye, o ticari metaya, arzu ettikleri şeye, aradıkları şeye, beklediklerişeye yönelme, onun tarafından cezbedilme, onun tarafından çekilme tuzağına düşüyorlar.
Şimdi anlaşıldı mı? Ayet ne anlatıyor? Peygamber döneminde yaşanmış bir olayı mı anlatıyor, yoksa her birimizin durumunu mu anlatıyor, her birimizin hayatında var olan bir süreci mi anlatıyor? Evet. Dolayısıyla biz bu hayatta en çok nerede dağılıyoruz?
Şu an dağınık mıyız? Ki büyük ihtimalle dağınık durumdayız. O zaman toparlanmamız gerekiyor. Neyin etrafında toparlanman gerekiyor? Varlığının merkezinde. Varlığının merkezi neyin etrafında toplanacak? Hakkın etrafında toplanacak.
Varlığın Hep Kâim Oluşu
Ve ayet devam ediyor: "ve seni terk ettiler" diyor, "sen ayakta olmuş olarak." Buradan da çok önemli şeyleri anlama imkânımız var. Birincisi: bizim öz varlığımız her zaman vardır, tamdır, eksiksizdir ve kâimdir. "Acaba benim öz varlığım uyuyor mu? Acaba benim öz varlığımda bir zafiyet mi var? Acaba benim varlığım eksik olabilir mi? Allah ruh üflerken ben başka bir yerde miydim acaba, bana dokunmamış olabilir mi?" Yok, öyle bir şey söz konusu değildi. Senin öz varlığın, sen bir ömür boyu unutmuş olsan da o var, o tam, o eksiksiz ve o kâimdir. Sadece sen onu unutmuşsun; tıpkı o sahabelerin unutuverdiği gibi. "Seni terk ettiler" yani bırakıverdiler, sen kâim olarak.
O yüzden kendi öz varlığımızın hakikatinden, tamlığından, eksiksizliğinden asla şüphe etmemek gerekiyor. Çünkü böyle bir şey söz konusu değil. O şüphe etmek de bir dağınıklığın sonucu. "Seni terk ettiler, sen ayakta olarak." Dolayısıyla varlık
hakikatimiz, varlığımızın farkındalığı, varlığımızın tam ve eksiksiz oluşu her zaman her durumda söz konusudur. Hiçbir zaman bu değişmez. "Acaba ben ruhen uyuyor muyum?" Hayır. Şu an uykudasın ama ruhun uyumuyor. Senin şu an uykuda olman, ego düzeyinde, ruhunun da uyuduğu anlamına gelmiyor. Ruhun her zaman ayakta.
Hani derler ya, kâmil insan veya evliyaullah veya peygamberler uyumazlar; yanionların uykusu da ibadettir. Neden? Çünkü o, ruhuna tabi ve farkında olduğu için beden uyuyabilir ama o ruhen uyanıktır. Beden uyuyabilir ama bedenin uyuyor olması ruhunun da uyuduğu anlamına gelmiyor; ruhu uyanıktır. O yüzden insanın asla şüphe etmemesi gereken şey, Allah'ın onun varlığına koyduğu ilahi varlık bilincidir. Bu hiçbir zaman terk edilemez. Sen terk ettiğini düşünürsün ama o seni terk etmez. "Ben varlığımı terk edeceğim" diyemezsin; sen kendin gafletine düşmüş olursun aslında. O her zaman kâimdir, o her zaman vardır, sadece senin farkında olmanı bekler, deyim yerindeyse.
Tek Problem: Varlık Farkındalığını Unutmak
Değerli arkadaşlar, bu noktada aslında insanoğlunun yegâne problemi kendiiçinde ortaya çıkmaktadır. Yoksa problemi dışarıda aramak tuzağına düşersek yanılırız.
Problem, bizim varlık farkındalığımızı tekrar hatırlamamamızdır. Başka hiçbir problemimiz yoktur. Yani ne anne babamla ilgili bir problemimiz vardır, ne arkadaşımla ilgili, ne istediklerimle veya gerçekleşmeyen hayallerimle ilgili -- hiçbirisorun değildir. Sorun, kendi varlık farkındalığını unutmuş olmasıdır. Başka hiçbir şey yoktur. Onu hatırlarsan hayat sadece farkındalıklı bir deneyime dönüşür. Asla hayatın seni mutsuz etme gücü yoktur. Hayatın bizi mutsuz edebilme imkânı söz konusu değildir.
Mutsuz oluyorsan o zaman bunun nedeni açıktır: dağılmışım. Peki ne yapacağım, etrafı mı dağıtacağım? Dağıldım diye, mutsuzum diye, öfkeliyim diye etrafı mı dağıtacağım? Hayır, kendi dağınıklığımı toplayacağım. Hayat beni mutsuz ediyorsa, hayattan dolayı mutsuz olduğumu düşünüyorsam, gereksiz korkulara kaygılara kapılıyorsam, dağılmışım demektir. Kendimi toplamam gerekir. Hani bizde güzel bir laf vardır ya: "kendini topla." Evet, çok güzel, çok anlamlı bir sözdür, eğer doğru anlayabilirsek. Kendimi neyin etrafında toplamam gerekir? Hani bazen görüyoruz ya, depremde toplanma noktaları var, değil mi? Sen psikolojik bir deprem yaşıyorsun; nerede toplanman gerekiyor? Varlığının merkezinde toplanman gerekiyor. Varlığının merkezinde ne var? Hak var, Allah var. Toplanman gereken şey odur.
Peygamber: Hakkın Merkezinde Toplanmış İnsan
İlginç bir ayettir arkadaşlar. Bir başka ayetten bahsedeceğim, önce şunu ifade edelim: aslında bu ayet kimin etrafından dağılmamak gerektiğini söylüyor? Peygamberin etrafından. "Siz onu terk ettiniz, o ayakta olarak terk edildi" -- peki o kim? Yani hâşâ, peygamber konuşuyor, siz böyle dağılıverdiniz, böyle olur mu, ayıp değil mi, adam konuşuyor, size bir şeyler anlatıyor, siz bırakıp gittiniz, ayıp değil mi -- bu mudur?
Hayır, bu değil. Orada peygamber kimdir? Peygamber orada bir şahıs değildir.
Peygamber, hakkın en güzel görünümü ve temsilcisidir. Sana kendini anlatıyor aslında; sana neyin etrafında toplanman gerektiğini anlatıyor, çünkü sana en güzel şekilde örnek oluyor.
Peygamber, hakkın merkezinde toplanmış insan demektir; hiç dağılmayan bir insan. Bir an dağılsa bile Allah onu hemen toplama konusunda ona uyarı verir. Peygamber bu demektir: peygamber, merkezini hak bilen ve asla merkezini unutmayan ve hiç dağılmayan insan demektir. Ve peygamber sana bunu anlatıyor. Yani aslında onlar kendi merkezlerinden dağılmışlardı, o yüzden zâhiren de peygamberin o hutbe verdiği ortamdan dağıldılar.
Hakikat-i Muhammediye
Geleceğim ayet şuydu: Kur'an'da bir başka ayette der ki "size kendiiçinizden bir peygamber gelmiştir" -- "Lekad câekum resûlun min enfusikum." "Minkum" demiyor, "sizden" demiyor; "kendi nefsinizden" diyor. Orada kendi özünüzden de bunu anlayabilirsiniz bu manada. Yani aslında peygamber senin özündür. Biz hepimiz aynı özü taşıyoruz ve o en mükemmel şekilde peygamberde tecessüm etmiştir. O yüzden ayet diyor ki "size bir peygamber gelmiştir, nereden? Min enfusikum -- sizin kendinizden bir peygamber gelmiş." O zaman bazen insanlar tartışır: "onlar o peygamber ile ilgili." Sen aynı özü taşıyorsun, o senin görünür hale gelmiş halin.
Yani Hz. Muhammed her birimizdeki özün ve o tek bir şeyin görünür hale gelmesidir.
O yüzden hepimiz Muhammediyiz. Bütün insanlar aslında Muhammedidir. Ama "Muhammed" demek, falan tarihte doğmuş, Amine'nin yetimi, dünyaya gelmeden evvel babasının vefat etmiş olduğu bir kişi değil. O bir hakikattir, o bir ruhtur, o bir nurdur. Hepimiz o nurun açılımıyız. O zaman benim peygamberi dinlemem demek, kendi özümü dinlemem demektir. Onu hatırlamam demek, kendimi hatırlamam demektir. Ben peygamberi takip ettiğimde birini takip etmiyorum, kendi özümü takip ediyorum; ve hepimizin özü birdir, ona tasavvuf "Hakikat-i Muhammediye" demiştir. Muhammedi hakikat o bir şahıs değildir, o bir beden değildir, o falan tarihte doğmuş falan tarihte vefat etmiş biri değildir; o bir manadır, o bir hakikattir. O yüzden Hakikat-iMuhammediye deniyor. O senin de hakikatindir, o her birimizin hakikatidir. O zaman bizim etrafında toplanmamız gereken şey odur. O en güzel şekilde hayatta nasıl görünmüş? İşte Hz. Muhammed olarak görünmüş. O zaman benim Hz. Muhammed'itakip etmem, kendi özüme olan takibimdir. Kendi özüme olan muhabbetimin gereğidir.
İşte o zaman düşünün: ben hayatta bir olay yaşadığımda, peygamberin orada temsil ettiği hakikat diri ve canlı mı her an? Tabii ki her an diri ve canlıdır. Ama onu duyacak bir kalp kulağına ihtiyacımız var. O her an diridir ve canlıdır; bütün âlem bize onu terennüm eder, onu ifade eder, onu hatırlatır. Ama senin bunu duyacak bir kulağa ihtiyacın var.
Hayata Uygulamak: Eş, Kayıp ve Teklif Örnekleri
İşte hayatta bir olay yaşadığımız zaman, bir durup "Muhammedi hakikat ne diyor acaba" -- bir onu duymaya ihtiyacım var. Diyelim ki eşin seni umursamıyor. Bir durup bakacaksın: bak, peygambere de bazı eşleri biraz ters davranmışlar, dinlememişler, kale almamışlar maalesef; olur yani, hayat bu, olabilir. Kadın erkek fark etmez bu konuda. Peygamber ne yapmış? "Kendimi çok değersiz hissediyorum" falan mı demiş? "Çok mutsuzum" mu demiş? "Hayatta aradığım eşi bulamadım" falan mı demiş? "Ruh eşimi bulamadım" falan mı demiş? "Birinin beni anlamasına ihtiyacım mı var" demiş? Hz. Muhammed ne demiş? Muhammedi hakikat bu konuda sana ne diyor? Durup bir onu hatırlamaya ihtiyacın var. Onu hatırlarsan her şey yerli yerine oturur. Kendi hatan varsa hatanı görürsün, eşinin hatası kusuru varsa onu görürsün ama dağılmazsın. "Ben değersizim" veya "mutsuzum" veya "hayat ne kadar berbat, ben böyle bir hayat mı yaşayacağım" falan demezsin.
Veya çocuğun vefat etti. Muhammedi hakikat ne diyor? Bak bakalım, o Muhammedihakikat sana bu konuda bu olayı nasıl açıklıyor, nasıl baktırıyor? Bir bak bakalım, bunu hatırlamaya ihtiyacın var. Yoksa "hâşâ, biz o makamda değiliz" -- sen hangimakamdasın, bir bak bakalım. Bizim maalesef böyle bir hikâyemiz var: "ben o makamda değilim." Zaten o makamda olmayı istemiyorsun. Kendine bir sor bakalım, diyorsun "yok yok, o makamlar bize ağır." Neden? Çünkü dünyaya temayülün var. Ne demek "ben o makamda değilim"? Konu makam değil ki. Konu hakikati fark ediyor musun etmiyor musun, hakikati hatırlıyor musun hatırlamıyor musun; bu kadar basit.
Yoksa "ben o makamda değilim" diye bir konu yok. Tek bir mevzu var: Hakikat-iMuhammediye'yi hatırlıyor musun hatırlamıyor musun? Hatırlamıyorsan, kendinihatırlatıyor musun, hatırlatmıyor musun? Sen hatırlamayı da unuttun, hatırlatmayı da unuttun.
Biri sana bunu hatırlattığında hatırlıyor musun, yoksa hatırlamıyor musun? Ama "ben şimdi çok mutsuzum, ben öyle hissediyorum" mu diyorsun? Yoksa bir an durup, "evet, bana şu an büyük bir mutsuzluk veya öfke veya kızgınlık veya korku hissettiren şey aslında benim Hakikat-i Muhammediye'yi unutmuş olmam ve bu yüzden de dağılmış olmam; kendimi toparlayayım, o hakikatin etrafında toparlayayım, çünkü benim merkezim odur" mu diyorsun? Duygularım da düşüncelerim de beş duyum da ona bağlı olarak hareket edecek. O zaman gözüm Muhammedi bir bakışla bakacak.
Biri sana Ebu Süfyan'ın getirdiği bir teklif gibi bir teklif getirdiğinde -- "maddiimkân istiyorsan maddiimkân, bir eş istiyorsan istediğin eş, bizim idaremize ortak olmak istiyorsan seni Mekke'nin idaresine ortak yapalım; ne istiyorsun, biz açığız bu konuda" -- veya "bak sana böyle tekliflerle geldik" -- hani bizde bir laf var ya, "bana böyle tekliflerle gelin" diyoruz, böyle cahilane bir şekilde -- yani böyle bir teklifle geldiğinde sen o Muhammedi hakikatin ifadesini kullanabiliyor musun? "Beni lâ ilâhe illallah hakikatinden gaflete düşürecek, ona aykırı davranacak bir talep karşısında, bu teklif de aslında fena değilmiş, insanı biraz düşündürüyor" mu diyorsun? Yoksa çok net, çok açık ve bütün kalbinle "bir elime güneşi bir elime ayı verseniz, sizin bu teklif ettiğiniz şeyler dünyada bir şey, ben merkezim olan hakikatten vazgeçmem, lâ ilâhe illallah'tan vazgeçmem" diyebiliyor musun? Peki ne zaman bunu diyebilirsin? İşte
Muhammedi hakikatin merkezin olduğunu anladığında diyebilirsin. Yoksa biri sana bir yerde bir müdürlük verir, bir yerde bir bakanlık verir, bir yerde bir mal mülk imkânı verir, rüşvet verir, şunu verir bunu verir -- gözün biraz kayıyor mu kaymıyor mu, bir bak bakalım. Kayabilir arkadaşlar, bakın bu çok önemli.
Ayet Kınamak İçin Değil, Hatırlatmak İçin Gelir
Bakın bu ayet niye gelmiş? Hatırlatmak için gelmiş. Bu ayet o sahabilere suçlamak için gelmemiş, kınamak için gelmemiş, onları dışlamak için gelmemiş; hatırlatmak için gelmiş. "Eğer Muhammedi hakikati unutursanız dağılırsınız, kendiiç dünyanızda dağılırsınız" -- ayet bunun için geliyor bize. Yoksa hiçbir ayet yargılayıcı, kınayıcı değildir. O Uhud Savaşı'nda da "kalbinizde biraz dünya malına, ganimete arzunuz vardı" diyor, "o yüzden peygamberin sözünü unutuverdiniz." Peki bunu suçlamak için mi söylüyor, dışlamak için mi söylüyor? Hayır. Unuttuğumuz bir şeyi hatırlatmak için söylüyor, yanıldığımız bir şeyin hakikatiniifade etmek için söylüyor.
O yüzden hatalarımızdan kaçmayacağız. Hatalarımızdan dolayı kendimizi de suçlamayacağız ama anlamaya çalışacağız: "ben niye dağılıyorum hakikaten?" Bazen şöyle bir olay oluyor, dağılıveriyorum; şöyle bir olay oluyor, korkuya kaygıya kapılıyorum; şöyle bir olay oluyor, öfkeye kapılıyorum; şöyle bir olay oluyor, "mahvoldum" diyorum. Niye öyle oluyor acaba? Dur, acele etme. "İmanımız zayıf" -- bırak bu hikâyeleri, bunlar anlamsız şeyler. İmanımız zayıf, neresi zayıf, neden dolayı zayıf, ne demek imanımız zayıf? Bunu irdelemen gerekir. Merkezini hatırlaman gerekir.
Hazreti Muhammed insaniyetin hakikatinin merkezini temsil ediyor. Onun irfanı, onun bilinci evrensel bir bilinçtir. Senin de bilincindir aslında, ama senin unuttuğun bir bilinçtir. O yüzden bu dağılmış nefsani bilinci fark et, içindeki Muhammedi bilince yönel. O senin içinde kâim olarak hâlen duruyor. Sen kendine uyandığında kendinde Muhammed'i bulacaksın. Sen kendini hatırladığında onu hatırlayacaksın. Bu bir şahıs değil, bu bir hakikat. O zaman diyeceksin ki "hayat hakikaten böyle algılanırmış, hayatın hakikati buymuş."
Bak bakalım Hudeybiye'de nasıl bir süreç yaşanıyor ve bütün Müslümanlar, tırnak içinde söylüyorum, dağılmışken peygamber nasıl dağılmıyor? "Ben o makamda değilim" -- bu hikâyeleri de bırakmamız gerekiyor arkadaşlar. "Bizim imanımız zayıf" -- bunları bırakmamız gerekiyor. Bunları ezberlemişiz, kaçmak için. Farkına varmadan, bilerek bunu yapmıyoruz; farkına varmadan egomuzda -- tırnak içinde -- "hakikatten nasıl kaçılır, imanın nurundan nasıl kaçılır, imanın kemalinden nasıl kaçılır" diye içimizde sahte benlikler var. Bu benlikler böyledir: "ben bu makamda değilim, ben peygamber değilim, işte imanımız zayıf." Ee ne oldu? Sonra ne oluyor? Mesela bunları dediğinde ne oluyor? Hiçbir şey yapmıyorsun, hiçbir farkındalığın bir gram artmıyor. Çünkü bunlar kaçış cümleleri. Tereyağından kıl çeker gibi kaçabiliyoruz bunlarla.
"Ben niye dağılıyorum acaba? Ben niye bana bir teklifte, dünyevi bir teklifte bulunulduğunda peygamber gibi bir cevap veremiyorum acaba?" Sonra da kalkıp "abiiktidar adamı bozar, işte para adamı bozar" -- yok, o zaman peygamber bir yana sen bir yana, peygamberin mesajı bir yana sen bir yana. "İşte bir makama mevkiye gelince insanda biraz kibir oluyor" -- e o zaman "sadakallahu'l-azim" diyeceksin, mevzu bitmiş o zaman. Yoksa "ben bir makama mevkiye geldiğimde veya böyle biraz mal mülk bana Rabbim tarafından verildiğinde öyle içeride bir kibir mi tetikleniyor acaba, ve o beni dağıtıyor mu acaba" -- veya "deprem oldu, iki tane evim vardı yıkıldı, ne oldu, çöktüm mü acaba" -- çöktüm; çünkü dağılmışım. Acele etmeyeceksiniz. Bir bak bakalım: merkezin neydi de neredesin şu an? Oraya bakman gerekmiyor mu, kendini hatırlaman gerekmiyor mu?
İşte bu ayet sana onu anlatıyor: "siz dağıldınız." Neyin etrafından dağıldınız?
Muhammed'in etrafından dağıldınız. Sizin merkeziniz o. O size kendinizi hatırlatıyor.
Peki ben şu anda yaşadığım bir olay nedeniyle dağılıyorsam, sorun insanlar ve olaylar mı, yoksa sorun kendi hakikatimi, o Muhammedi hakikati unutmuş olmam mı? O zaman benim ihtiyacım ne? O Muhammedi hakikati hatırlamaktır. Yoksa ömür boyu dağılmış olarak yaşarım, her zaman dağılırım.
Sahte Merkez Arayışı: CV, Yedi Başlı Ejderha ve Şarkılar
O yüzden bizi neyin dağıttığını, nasıl dağıldığımızı ve bizi toplayacak olan şeyin ne olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Biz varlığımızı unutmuşuz arkadaşlar, Muhammedi hakikati unutmuşuz, varlığımızın merkezini unutmuşuz. O yüzden sürekliarayış içindeyiz, sürekli bir tatminsizlik duygusu içindeyiz, sürekliiçimizde bir şeyin doymadığını, bir tatminsizlik içinde olduğunu hissediyoruz. Onu doyuramazsın. Dağılmış bir şeyi merkezini bulunca toplayabilirsin, yoksa dağılmış şeylerden sahte bir merkez kuramazsın.
Biz bugün ne yapıyoruz? Dağılmış benliklerimizden bir merkez inşa etmeye çalışıyoruz. Amiyane tabirle söylüyorum: kendimize varoluşsal bir CV üretmeye çalışıyoruz. Adamın CV'si dopdolu. Neyle dolu? Bazen insan diyor ya "ben bu hayatta ne yaşadım ki?" Ne umuyorsun kardeşim? Her ay tatil yapmayı mı umuyorsun? Her ay el üstünde tutulmayı mı umuyorsun? Birilerinin seni takdir etmesini mi umuyorsun? Ne arıyorsun yani? Allah senin merkezinken, Allah senin hakikatinken, sen ne arayan olabilirsin? O arayan kimdir? Acaba buna biraz bakma ihtiyacımız yok mu?
Kim kendiniispat etmeye çalışıyor? Allah seni kendi varlığında ispat etmiş, "sen varsın" demiş; sen başka nasıl bir ispat arıyorsun acaba? Birilerinin gözünde miispat arıyorsun, ölümlü insanların gözünde mi bir ispat arıyorsun, bir onay arıyorsun? Allah diyor ki "seni halife olarak yarattım, seni var ettim, sana ruhumdan üfledim." Sen daha ne istiyor olabilirsin, bir bak sana. Ama öyle bir dağılmışız ki o dağınık parçalarımızın her biri bir şey arıyor, her biri bir şey talep ediyor. Uzak Doğu geleneklerinde işte yedi başlı ejderha vardır, her başında da bir ağız vardır der ya; işte onlar bunlardır.
Bir bakıyorum: "İsmail, ne istiyorsun?" "Şunu istiyorum: ünlü olmak istiyorum, tanınmak istiyorum, etkili olmak istiyorum." "Başka ne istiyorsun?" "Şunu istiyorum, şunu istiyorum." Eğer dağınık olursam, o yedi başlı ejderhanın her birinin başında beni yutmaya çalışan canavarlar var. Bakın düşünün, hayatınızda bugüne kadar neler neler istediniz değil mi? Bitti mi pekiistekleriniz? Hayır, bitmedi. Pekiiçinizden biri -- yaniiçinizdeki benliklerden bir tanesi -- diyordur ki "yok yok, o kadar da abartma, şunları ver bana, bak hiçbir şey istemeyeceğim." Bakın, yemin ediyorum, hepsini versen gene isteyecek. Çünkü onun tabiatı budur, o doymak bilmez bir şeydir. Neden? Çünkü dağılmıştır, onun merkezi yok, onun tatmini yok, o tatmin olamaz. Bir şey versen tatmin olsa, ne der biliyor musunuz? "Bunu ben bu yaşta mı elde edecektim, benim daha erken yaşta buna sahip olmam lazımdı" der. Hadi çık bakalım işin içinden.
Hani bir şarkı var: "geç buldum, çabuk kaybettim." Hani şarkıları dinlediğiniz zaman hangi bilinçten çıkıyor, o gözle dinleyin, dikkat edin. Ne demek "geç buldum çabuk kaybettim"? Sen kimsin, önce bir oradan başlayın. Bunu söyleyen kim? Neyi geç bulmuş, neyi çabuk kaybetmiş, en başta neyi kaybetmiş? Bu sorgulamayı yapmanız lazım. Yoksa bu şarkıyı dinleyip hüzünleniyorsanız geçmiş olsun. Çünkü hepimizin hikâyesinde vardır öyle şeyler: bir şeyi geç bulmuşuzdur, çabuk kaybetmişizdir. "Ben hiçbir şeyi geç bulmadım, çabuk da kaybetmedim" noktasına gelinceye kadar merkezimize olan yolculuğu devam ettirmeye ihtiyacımız var.
Bak bakalım peygamberde böyle bir şey var mı? "Geç buldum çabuk kaybettim" diyor mu? Hazreti Yusuf'a bak bakalım: "bulduk, Mısır'a aziz olduk ama geç oldu biraz, neyse idare eder" mi dedi bize? Asla. Hiçbir insanın, hakikiinsanın kalbinden, aklından böyle bir şey geçer mi? Asla geçmez. Yaşadığı bütün hayat zorluk içinde de olsa şükürden, teslimiyetten, rızadan asla ayrılma.
Kapanış: Allah'ın Katında Olan
Neden? İşte o da ayetin sonunda bitirelim: ayet diyor ki "de ki: Allah'ın katında olan..." Bu "Allah'ın katında olan" demek, tırnak içinde, uzayın bilmem kaçıncı katında bir yer değil arkadaşlar. Allah'ın katı senin özündür aynı zamanda. Allah sana "şah damarından daha yakınım" diyor -- tasavvufiifade kullanmıyorum burada, ayette geçiyor. Allah sana şah damarından daha yakınsa Allah'ın katı neresi olabilir? O zaman düşünelim, değil mi? Allah sana şah damarından daha yakınsa, o zaman Allah'ın katı senin özündür, senin kalbindir, hakikatindir. Allah'ın katında olan ticaretten de, eğlenceden de, her şeyden de hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. Yani sen rızkın etrafında dolanıyorsun; hâlbuki sen rezzak olanın etrafında dolan.
Şöyle düşünün: bir baba düşünün veya bir anne, beş tane çocuğu var. Biri geldi: "ne istiyorsun evladım?" "Şunuistiyorum, bisiklet istiyorum." Öbürü: "bilgisayar istiyorum." Öbürü şunu istiyor, öbürü başka bir şey istiyor. Hangisi akıllı çocuktur? Akıllı çocuk şudur: anne veya baba soracak "ne istiyorsun?" O da, gerçek anlamda akıllı olduğu için -- bu "âlemin uyanığı" demek değil, hakiki manada akıllı olduğu için -- der ki "seniistiyorum." İşte o çocuk akıllı bir çocuktur.
Şimdi biz kendimize soralım: biz akıllı kul muyuz, yoksa rızkın kulu muyuz? Allah'tan ne istiyorsun? Bir bilge demiş: "Allah'tan Allah'ı isteyin." Sen sürekli Allah'tan bir şey istiyorsun. "Ya Rabbi, senden seniistiyorum. Senin yakınlığını her an idrak etmek istiyorum. Senin varlığında kaybolmak istiyorum. Senin izzetinle aziz olmak istiyorum.
Senin zenginliğinden dolayı zengin olmak istiyorum." İşte ayetin sonu da böyle bağlanıyor.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Cuma Suresi: 11. Ayet (mealen aktarılmıştır: "Onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: Allah'ın katında olan, eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır, Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır."); ayrıca sure adı belirtilmeden Arapça olarak alıntılanan bir ayet: "Lekad câekum resûlun min enfusikum" ("Size kendi nefsinizden bir peygamber gelmiştir")