Hz. Hüseyin'in Şehadeti ve İlkesel Duruş
Kısa Özet
Konuşmacı, Muharrem'in 10. günü Hz. Hüseyin'in şehadeti vesilesiyle, önce yaşadığımız çağın değerlerini doğru tanımanın önemini anlatıyor; ardından Hz. Hüseyin'in Yezid'e biat etmeyişini, Kûfe yolculuğunu ve yalnızlaştırılma sürecini ilkesel bir duruşun örneği olarak sunuyor. Sohbetin ana ekseni, dünyevi kayıp-kazanç, galibiyet-mağlubiyet algımızı sorgulamamız ve "mutsuzluğun aslında bir günah, hatta en büyük günahlardan biri" olduğu fikri etrafında şekilleniyor; nefsin/egonun bu konudaki "zehirleme" mekanizmasına dikkat çekiliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Mutsuzluk da bir günahtır, hatta en büyük günahlardan biridir."
- Hz. Hüseyin'in yol arkadaşlarına "hava kararınca dileyen gidebilir, size karşı hiçbir gönül koyma veya hesap sorma olmayacak" demesi — beklentisiz, ilkesel duruşun örneği.
- "Ben Hz. Hüseyin kazandı diyorum" — zâhiren yenilgi gibi görünen bir olayın, ilahi ilkeye uyum bilinciyle aslında bir kazanç olduğu vurgusu.
Giriş: Muharrem ve Hz. Hüseyin'in Şehadeti
Evet, hoş geldiniz. Bugün Hz. Hüseyin'in şehadeti münasebetiyle, Muharrem ayının 10. günü, onun şehit olduğu gün, o vesileyle bu olayı nasıl anlamalıyız, bu olayı daha hakikatine uygun bir şekilde ve bugünün insanı olan bizler için ne ifade ettiğine dair konuşmak istedim.
Olayın Özeti
Kısaca olayın özeti nedir? Hz. Hüseyin, Yezid'e biat etmeyenlerden birisi. Yezid de bu konuda ısrar ediyor, biat etmesi konusunda. Ve Hz. Hüseyin de biat etmiyor ve Mekke'ye gidiyor. Mekke'de de baskıya maruz kalıyor ve o noktada, kendisini Yezid'in
ve o Emevi baskısının etkisinden kurtarması konusunda kendisinden yardım talep eden topluluklara cevap vermek ve onları bu konuda destekleme noktasında Kûfe'ye doğru yola çıkıyor.
Yaşadığımız Çağı Doğru Tanımlamak
Tabii ki bu noktada aslında bizim hatırlamamız gereken temel bir şey var: insanlar nasıl bir devirde yaşadıklarına dikkat etmelidirler. Bunun için söylüyorum: nasıl bir devirde yaşadığımızı doğru tanımlarsak, hem o devrin etkilerini, o devrin bize nasıl etki ettiğini, bize ne anlattığını, bizi neye yönlendirdiğini, bize ne türlü bir istikamet vermeye çalıştığını, ve bu noktada da fıtratımızın neyi söylediğini ayırt etme imkânı buluruz.
Örneğin şöyle düşünün: 35-40 yaşından daha büyük olan kişiler, örneğin internetin olmadığı bir çağda yaşadılar ve idrak ettiler. İnternetin olmadığı bir çağda "sanal bağımlılık" diye bir kavram yoktu. Cep telefonları yoktu vs. Dolayısıyla onun meydana getirdiği bir etkiyi, onun meydana getirdiği bir bağımlılığı biz o dönemin insanları olarak yaşamadık. Ama şu döneme doğmuş bir çocuk düşünün: daha ilk birkaç yaşında bile, eğer anne babası dikkat etmezse eline tableti alabilir ve ağır bir sanal bağımlılık yaşayabilir. Tıpkı bunun gibi arkadaşlar, basit bir örnek. Hangi çağa doğduk, nasıl bir çağa doğduk ve bu çağın nitelikleri nedir? Bu çağın değerleri nedir? Bu çağ nelere itibar etmemiziistiyor, nelere kıymet vermemiziistiyor, nelerin gözden kaçırmamızı salık veriyor, neyi önemsizleştirmemiz gerektiğini söylüyor, neye çok önem vermemiz gerektiğini söylüyor? Bu gibi şeyleri mutlaka dikkate almalıyız.
Dikkate almalıyızdan kastım, uymamız anlamında değil; yani ne söylendiğini fark etmek durumundayız. Neyi öne çıkarıyor, neyi yüceltiyor, neyi büyütüyor, neyiözendiriyor, neye değer atfediyor, neyi değersizmiş gibi gösteriyor, neyi önemsiz hale getiriyor; bunu anlamak durumundayız.
O yüzden "yaşadığımız çağ" derken, bu bir takvim yaprağındaki tarih değildir. O çağın içinde var olan düşünceler, yaklaşımlar, algı tarzları, insan anlayışı, hayat anlayışı, varoluş anlayışı nedir? Yani "varlık nedir, hayat nedir?" Bazen birisi "tatile gitmedim, istediğim olmadı, benim hayatım ne hayat" diyor mesela. Şimdi bu bir hayat görüşüdür, değil mi? Bu bir hayata bakış açısıdır. Veyahut da bazı insanlar istedikleri bazı şeyler olmadığı için mutsuz oluyorlar. "Benim hayatta hiçbir istediğim olmuyor" deyip kendini mutsuz bir hale getiriyor. Neden? Çünkü daha küçük yaşlardan itibaren "isteklerin oluyorsa mutlusun, olmuyorsa mutsuzsun" gibi bir hikâye var.
Değer Yargılarımız ve Çağın Etkisi
Bizim eski nesil diyelim, 50-60 yıl önceki neslde bir şükür kavramı var. "Allah büyüktür" kavramı var. "En büyük sıkıntımız bu olsun" kavramı var, "önemli değil, Allah insanı imandan eksik etmesin" kavramı var, değil mi? Ama yaşadığımız çağda bunlar zayıfladı. Yani "Allah imanımızı eksik etmesin" yerine "bırak şimdi bunları" gibibir yaklaşımla karşılaşıyoruz, değil mi? Dolayısıyla nasıl bir çağda yaşadığımızı
sorgulamaya ihtiyacımız var. Bunu iyi tanımalıyız. İşte aslında Hazreti Hüseyin'in bize hatırlattığı bir şey de budur: nasıl bir çağda yaşıyorsun?
Daha önceden Muaviye'nin bir dönemi var, ondan sonra Yezid diye onun bir oğlu veliaht tayin ediliyor ve o idare ediyor. Nasıl bir çağda yaşadığına Hazreti Hüseyin şahit oluyor ve aynı zamanda biat etmiyor. Ne demek bu? Biz şimdi düşünün, yaşadığımız çağa biat ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Yani çağ dediğim, 2026 gibi bir rakam değil. Yaşadığımız çağ derken kastettiğimiz şey, bu zaman diliminde ne tür değer yargıları var? Neyi değerli görüyor insanlar? Mesela "çocuğun doktor olsun, mühendis olsun" dediğin kadar, "çocuğun dürüst, ahlaklı, merhametli, şefkatli, sorumluluk sahibi biri olsun" diyor musun? Yoksa onun başarısı her şeyden daha mı önemli? Ya da onu kıyaslarken hangi açıdan kıyaslıyorsun? Dolayısıyla yaşadığımız zaman diliminde neler değerli bulunuyor, neler küçümseniyor veya görmezden geliniyor; bunları bilmek, anlamak durumundayız.
Ya da mesela diyelim ki benim dönemimde "travma" kavramı yoktu. Ve bugünün insanının "ben bu olaydan travmatize oldum, dayanamıyorum" dediği şeylerin belki 3-5 katını yaşadık. Ama "olur böyle şeyler, bunları abartmamak gerekir, bunlar yaşanabilir" derdik. Diyelim ailen seni anlamayabilir, yakınlarında problem yaşayabilirsin, ailen tarafından desteklenmemiş olabilirsin; çaba göstereceksin ve elinden geleni yapacaksın, bu gibi şeylere takılmayacaksın. Biz, en azından ben, böyle bir kültür içinde büyüdüm. Ama şimdi ben yaşadığım olayları birine anlatsam, hayatım çok travmatik gibi algılanabilir; örneğin 7 yaşından beri çalışmışım, kendimibildim bileli çalıştım. Basit bir örnek olsun diye söylüyorum: evde hiç çalışma ortamım olmadı, hep babamın iş yerinde çalıştım, sürekli olarak; bir kere iki kere değil, hep orada çalıştım. Evde çalıştığım bir günü hatırlamıyorum. Garipsedim mi? Yok, garipsemedim. Şartlar buydu ve öyle yaptım. Örnek veriyorum.
Dikkat edelim şu açıdan: hayatta yaşadığımız şeyleri nasıl algılıyoruz, nasıl yorumluyoruz, nasıl değerlendiriyoruz, bunları hangi gözle yorumluyoruz? Buraya dikkat etmemiz gerekiyor. Yaşadığınız çağı doğru tanımazsanız, bilerek veya bilmeyerek biat edersiniz. Bu biat etmek, basitçe yaşadığımız çağa tamamen uyumlanmak da değil; yaşadığınız çağla gereksiz tarzda kavga da ediyor olabilirsiniz. Bu da başka bir problemdir.
*Bey'at Etmemek: İlkesel Duruş*
Ve aslında Hz. Hüseyin de bu konuda bir örnek oluyor. Yani gereksiz veya faydasız bir çatışmaya girmiyor. Daha önce Muaviye döneminde de, Yezid döneminde de bellibir duruşu var, çatışmıyor. Kendi Hazreti Peygamber ve Hazreti Ali'den edindiği İslamive insani anlayışı temsil ediyor. Ama ne zaman ki biat etmesiistendiğinde, orası ilkesel bir şeydir. Çünkü zalim ve gayrı meşru bir sistemi onaylamak, hem de HazretiHüseyin olarak onaylamak, ilkesel bir çarpıklık anlamına gelecek. Yani onlar diyecekler ki "bakın Hazreti Hüseyin bile bize biat etti" gibi bir şey olacak. Dolayısıyla bu ilkesel prensip nedeniyle biat etmiyor. Baskı gelince de Mekke'ye gidiyor. Oradan
da kendisini başına geçmesiiçin defalarca mektup yollayan ve bu konuda onun yanında duracağını söyleyen topluluğa doğru, Kûfe'ye doğru yola çıkıyor.
Yalnız Kalmaktan Korkmamak
Ve o süreçte de arkadaşlar ilginç bir şey var. O süreçte tabii ki gittikçe yalnızlaştırılıyor, ve özellikle son günlerde kendisiyle beraber gelen insanlara her zaman şunu hatırlatıyor: "Hiçbiriniz benimle gelmek zorunda değilsiniz, herkesin insani ve beşerî mazeretleri olabilir. Hava kararınca isteyen gidebilir. Bana karşı bir utancınız da olmasın." Böyle, göz göre göre Hz. Hüseyin'e baka baka onu bırakmak da size biraz ağır gelebilir diye, "hava kararınca dileyen gidebilir" diye hatırlatmada bulunuyor.
Bu bize neyi anlatıyor? Bu bize şunu anlatıyor arkadaşlar: eğer gerçekten bir şeyin doğruluğunu idrak ediyorsak, hiç kimse bizimle beraber olmayabilir. En yakınımız bile olmayabilir. Sen çok doğru bir hedef, çok doğru bir ideal içinde olursun; en yakının bile seni onaylamayabilir veya seni onayladığı halde desteklemeyebilir. Hepsi olabilir.
Bu eşin olabilir, arkadaşın olabilir, en yakının olabilir. Asla bu durumlarda beklentiiçinde olmamak gerekiyor.
Dolayısıyla arkadaşlar, bu noktada dikkat edeceğimiz bir şey var: herkes, tırnak içinde söylüyorum, bizi yalnız bırakabilir. Bu olabilir. Bundan dolayı hiç kimseye gönül koymamak durumundasınız. Ama bunu "gönül koymamak lazım ama gönlüme de hükmedemiyorum" diye düşünmek ayrı bir şey. Gerçekten ben doğru, hakiki bir gayret, hedef ve ideal içindeysem, dileyen benimle olur, dileyen birlikte hareket eder, dileyen de etmeyebilir. Herkesin kendine göre bir mazereti, bir hikâyesi olabilir. "Bu benim alanım değil" diyebilmemiz gerekir. O yüzden en yakınınız dahi olsa; anne babanız, arkadaşınız, eşiniz, dostunuz dahi sizin en makul, en meşru bir durumunuzda yardımcı olmayabilir, destek olmayabilir, size güç ve destek noktasında yardım etmeyebilir. Bu sizin probleminiz değildir. Bundan dolayı gönül de koymanız gerekmez. Herkesin kendine göre bir hikâyesi vardır. Biz kendi doğru, ideal, hakikipozisyonumuzu tartmak durumundayız.
İşte ilginç bir şeydir: Hazreti Hüseyin de bununla ilgili o süreç içinde birkaç defa hatırlatmada bulunmuştur. "Mazereti olan olabilir, herhangi bir nedeni, bir mazeretiolan zorunda değil, kalmak isteyen de kalabilir; kendince mazereti olan bana katılmayabilir. Akşam hava kararınca ben çadırıma çekiliyorum, siz de rahatlıkla hareket edebilirsiniz" diyerek insanlara bu konuda hiç gönül koymadığını ifade etmiştir. Bu da bizim için çok önemlidir.
Dikkat edin, biz kendi hayatımızda nice insanlara gönül koymuşuzdur. Babamıza, annemize, arkadaşımıza, kardeşimize, dostumuza bir sürü gönül koymuşuz. Neden?
"Yanımda olmalıydı" veya "böyle yapmalıydı." Yapmamış ve öyle olmuş. Sen niye burada bu kadar kendi kendini esir ediyorsun? Niye bu kadar buraya takılıyorsun?
Niye bunu bir problem haline getiriyorsun? Bu da çok yanlış bir şeydir arkadaşlar.
Hz. Hüseyin aynı zamanda bize bu mesajı veriyor: ne olursa olsun, sen kendipozisyonundan sorumlusun. Kimseyi seni desteklemesi veya yanında olması konusunda ne zorlayabilirsin ne de en meşru hakkın dahi olsa talep edebilirsin. Bu onun karar vereceği bir şeydir, onun sürecidir, ona ait bir durumdur, onun kendipsikolojisinin sonuçlarıdır. O yüzden buraya da çok dikkat etmemiz gerekiyor. Hz. Hüseyin olayı bize bunu da anlatıyor aynı zamanda.
İlkelerden Taviz Vermemek
Hz. Hüseyin bu olay üzerinden bize anlattığı çok daha önemli bir nokta var, o da şudur arkadaşlar: dünyada yaşadığımız hiçbir kayıp, hiçbir mahrumiyet -- buna can kaybı dahil olmak üzere, değil mi, insanın en çok önemsediği canıdır, hayatıdır, bu dünyadaki hayat sürecidir, bir zarar gelsin istemez -- dünyada zorluk, sıkıntı, acı, mahrumiyet, kayıp adına ne olursa olsun, aklınıza ne gelirse gelsin, ölüm dahil olmak üzere, eğer bunu hakikatten biraz üstün tutuyorsanız veya eşit tutuyorsanız, orada siz ilkesel bir yanlışın tuzağına düşüyorsunuz demektir. Bununla ilgili bu hadisede birçok örnek görüyoruz. Bunlardan bir tanesi nedir: Hz. Hüseyin ile tabii ki herkes savaşmak istemiyor, birçoğu savaşmak istemiyor. Neden? Hz. Hüseyin, peygamberin çok sevdiği ve en üstünde tuttuğu bir torunu, aynı zamanda Hz. Ali'nin oğlu, aynı zamanda müminlerin de çok değer verdiği bir insan. Yani böyle bir insanla savaşıp ona zarar verip kendiimanlarını tehlikeye atmak istemiyorlar bir taraftan da.
Fakat orada bir süreç oluyor, o da şu: Yezid bu durumu çok iyi biliyor ve insanlara, özellikle bazı komutanlara önerde bulunuyor. Diyor ki "eğer savaşırsan sana Rey valiliğini veririm." O dönemin önemli bir valiliği. O dönemin önemli bir komutanı da bu valiliği çok istiyor. Yezid de onun bu isteğinin çok iyi bilincinde ve ona bunu teklif ediyor. Ve o kişi günlerce düşünüyor ve en sonunda Rey valiliği baskın geliyor.
Hani biz diyoruz ya bazen, "iktidar insanı bozar, para insanı bozar, şu insanı bozar, bu insanı bozar." Öyle bir kural yok. Dikkat etmezsen bozabilir. İlkeni, prensibinihatırlarsan bozmaz. Ama ilkeden, hakikatten, prensipten ayrılırsan bozabilir. O yüzden bize aynı zamanda bu Kerbela hadisesi, Hz. Hüseyin'in şehadet hadisesibunu da hatırlatıyor: neyiilkelerinle karşı karşıya bırakabiliyorsun, neyiilkelerine tercih edebiliyorsun?
Örneğin çok istediğin bir konum var; yükselmek istiyorsun, profesör olmak istiyorsun, bakan olmak istiyorsun, müdür olmak istiyorsun. O kadar büyük şeye bakmamız gerekmiyor, daha küçük bir şey de olabilir. Ne seni prensiplerinden, ilkelerinden, o ilkesel duruşundan alıkoyabiliyor? Bunu oturup kendimize sormalıyız. Mesela başarı her şey midir? Bir yere gelmek çok önemli midir, ne kadar önemlidir? "Öyle bir konuma geçmek için, öyle bir konumu elde etmek için şu tavizleri vermen gerekiyor" denildiğinde, "millet ne tavizler veriyor, benimki de taviz mi olacak, o kadar mı" mı diyorsun? Ya da "vereceğim tavizi sonra hacca gider silerim" falan mı diyorsun? Ne diyorsun? Veya bunu ne kadar düşünüyorsun? Nefsinde buna dair bir arzu olabilir, bunun ne kadar farkına varıyorsun? İlahiilkeleri mi nazarı itibara alıyorsun, yoksa "tabii kiilahiilkeler şüphe yok ama" deyip bir dejenerasyon süreci mi yaşıyorsun?
İsimler üzerinde durmuyorum arkadaşlar, bizim için isim önemli değil; tarihte bu kişilerin adları da yer alıyor ama konumuz, dediğim gibi, isim değil. Kerbela ve Hazreti Hüseyin'in şehadeti bize ne anlatıyor? Ben ilkesel bir duruş sergileyebiliyor muyum, yoksa kırk bin tane bahane uydurup "hangi çağda yaşıyoruz" diyerek yozlaşıyor muyum, ilkelerimden uzaklaşıyor muyum? "Milletin ne yanlışı var, benim yanlışım o kadar da büyük değil" diye güya kendine göre bir hikâye mi uyduruyorsun? Çünkü o devirde de böyle insanlar olmuş; "Hazreti Hüseyin'i ben öldürmedim" demiş biri. Ya sen öldürmedin de öldüren ordunun içindesin; öldüren ordunun komutanısın. İlla Hazreti Hüseyin'i senin öldürmen gerekmiyor ki, değil mi? Ama orada egonuz "ben öldürmedim ama" diyebilir, değil mi?
Dolayısıyla kendi kendimize, sahte benliklerin etkisiyle, ilkesel duruşumuzdan, bilincimizden uzaklaşabiliriz. Veya zahiren ilkesel duruşumuzdan vazgeçmeyiz ama içimiz hep böyle bir şey söyler: "falan şu makama geldi, falan şuraya ulaştı, falan şu kadar paraya sahip oldu, falan malı götürdü. Biz işte Allah, peygamber, faiz haram, işte şu günah, ilkesel duruş içinde olmalıyız falan" derken içerisi kaynıyor. Ne oldu?
"Biz işte böyle kaldık, onlar aldı yürüdü gitti" diye içinden böyle bir şey diyor mu?
Çünkü bunu yapmakla bunu demek arasında çok bir fark yok aslında arkadaşlar. Buraya dikkat etmemiz gerekiyor.
Yoksa "kardeşim, bana bugün de yarın da ne verilirse verilsin, hatta verilenin yüz bin katı verilsin, ben Hazreti Peygamber gibi 'bir elime güneşi bir elime ayı verseniz bu hakikatten vazgeçmem' diyorum" -- işte dedenin sözü buydu, torunun da sözü bu oldu.
Dolayısıyla kişi, nasıl bir çağda yaşadığını, hangi değerlerin öne çıktığını, insanların hangi değerler üzerinden yozlaştırıldığını gözlemlemek durumundadır. Bununla illa kavga edemeyebiliriz, etmemek de gerekebilir; bazen o duruma göre değişir. Ama illa kavga edeceğim diye bir şey yok; ama "ben o yaklaşıma taviz vermeyeceğim ve ona biat etmeyeceğim." Temel duruş budur. Ona biat ediyor muyum, etmiyor muyum?
Galibiyet ve Mağlubiyet Nedir?
Ve orada bir nokta daha var, o da nedir? O da şudur: yenilgi nedir, galibiyet nedir?
Eğer bunu ayırt edemezsek hayatta asla hakikatin istikametinde yola devam edemeyiz. Bunu çok iddialı bir şekilde söylüyorum. Nedeni şu arkadaşlar: çünkü yaşadığımız şu hayatta bazı şeylere galibiyet gözüyle bakılıyor, bazı şeylere mağlubiyet gözüyle bakılıyor. Bazı şeyler galibiyetin göstergesi, bazı şeyler mağlubiyetin göstergesi olarak lanse ediliyor. Eğer siz burada "galibiyet nedir, mağlubiyet nedir" bunu iyi kafanızda oturtmazsanız, kesinlikle açıktan veya gizliolarak yozlaşmak durumunda kalırsınız. Çünkü bu çok güçlü bir şey, çok çok çok güçlü bir şey: ne kazanıyorsun, paran ne kadar, hangi evde oturuyorsun, ne giyiyorsun, nereyi okudun, sosyal itibarın nedir, unvanın nedir; bütün bu gibi şeyler üzerinden. Ya da "eşin seni seviyor mu, seviyorsa sen başarmışsın" -- kadın erkek fark etmez söylüyorum -- "sen mutluluğu bulmuşsun." Eğer sen kardeşim böyle
düşünüyorsan ve senin eşin çok senin istediğin gibi biri değilse, o zaman sen mağluplardansın.
Bakın dikkat edin, hayatın bütünü bize böyle lanse ediliyor: ya galipsin ya mağlupsun, ya eziklerdensin ya da kazananlardansın. Eğer bu noktayı doğru bir çerçevede tanımlamazsanız, bugün veya yarın mutlaka yenileceksiniz. Mutlaka hakikatten sapmak zorunda kalacaksınız. Yani hakikatten sapmak illa günah işlemek demek değil zahiri olarak; kendinizi mutsuz hissedeceksiniz. Hani ben her zaman derim ya, Hazreti Âsiye, eşi firavun diye mutsuz muydu? Değildi. Peki sen niye, eşin de firavun değil, buna rağmen üzgünsün? Niye? Çünkü o olayı çok önemsiyorsun; eşinin senisevmesini, takdir etmesini, kıymetini bilmesini. Buradan tutun başka bütün hadiselere kadar.
Şuna dikkat etmeliyiz: galibiyet, başarı nedir? Mağlubiyet, başarısızlık, ezikliknedir? Bunu ayırt etmek zorundasınız.
Mutsuzluk da Bir Günahtır
Bunu doğru ayırt etmezseniz, hiçbir günaha girmeseniz bile kendinizi mutsuz etme günahı içindesiniz. Mutsuzluk günahı içindesiniz. Tırnak içinde söylüyorum: mutsuzluk da bir günahtır. Hatta en büyük günahlardan biridir. Neden en büyük günahlardan biridir? Çünkü Allah'la yakınlığınızın, onun varlığının sizi mutlu ettiğinin ayırdında değilsiniz. Ve mutsuzluk tarafından bir tuzağın içindesiniz. O yüzden ben bazen öyle düşünüyorum: en büyük günah mutsuzluktur. Mutsuz isen en büyük günahtasın.
Allah bizim kalplerimizi mutmain kıldığını söylüyor, peki o zaman ben niye mutsuzum? Böyle bir günah duymadınız değil mi arkadaşlar. Böyle bir günah aslında çok derindeki temel kusurumuzun, temel yaklaşım tarzımızdaki problemin sonucudur.
O zaman kendime, mutsuz olduğumuz an, şunu sormalıyım: beni mutsuz eden nedir? Bu şeyin beni mutsuz etme gücü var mıdır? Varsa, o zaman bu şey Allah'tan daha mı güçlü? Sıkıştırdım değil mi zihninizi? Tanrı'dan daha güçlü ise, o zaman senin "Allahu Ekber" demen nereye düşüyor? Güçlü değilse, o zaman onun farkına varıp, onun değil Allah'ın daha yüce olduğunu, kudretli olduğunu, nuranî olduğunu, hakiki olduğunu, senin varlığının merkezinde olduğunu hatırlaman lazım. O zaman o mutsuzluk geldiğinde sen bu sorgulamayı yaparak o mutsuzluktan özgürleşebilirsin.
İşte Hz. Hüseyin de böyleydi. Hz. Hüseyin, o Kerbela'da yaşadığı, bize çok fecigörünen o hadisede dahi mutsuz değildi. Derin bir moral bozukluğu içinde değildi. Ve bakın çok önemli bir şey: o dönemde -- emin değilim, tahminen söylüyorum, belki yüz milyon Müslüman vardı, neyse elli milyon diyelim, fark etmez, İslam âlemi epey genişlemiş -- Hz. Hüseyin'in aklından şu hiç geçmedi: "nerede Müslümanlar, benidestekleyecek olan Müslümanlar yok mu?" Böyle bir şey aklından bile geçmedi.
Böyle bir mevzu yoktu onun için, böyle bir çerçeveden bakmadı. "Ben Allah'la olan bağım noktasında neredeyim, doğru yerde miyim, yanlış yerde miyim?" Başka bir
konu yok. Yoksa "nerede Müslümanlar, neden hepsi sessiz, neden kimse itiraz etmiyor" -- asla böyle bir hikâyesi yoktu.
Hatta biraz önce dediğim gibi, "mazereti olanlar olabilir, bunu ben bilemem, herkes kendi vicdanında değerlendirsin, ben kimseye benimle kalması gerekir demiyorum." Hatta şunu ekliyor: "hiçbirinizden, yani vazgeçen hiçbirinizden bir maddi manevihesabım olmayacak. Gönülde koymayacağım, Allah'ın huzurunda hak da iddia etmeyeceğim, bu insanlar beni bırakıp gittiler diye bir şey de söylemeyeceğim." Ki o söylemişse öyledir, laf olsun diye söylemiyor bunu. Asla ne kalbinde ne ahirette buna dair hiçbir söylemi olmayacağını da hatırlatmış. Neden? Çünkü onun için tek bir şey var: Allah ve kendisi. Bu iki şey arasında bir rezonans var mı yok mu? Etrafa bakmıyor: "beni kim destekliyor, niye bana destek olmuyorlar, ben haklı değil miyim?" Asla.
Bu bizim aklımıza çok yatan bir konu değil, değil mi? Biz en küçük bir hadisede bile kendimize yandaş arıyoruz: "benim yanımda mısın değil misin, haklı değil miyim, sen söyle haklı değil miyim" diye hemen yandaş arıyoruz, değil mi? Beniilgilendiren bir konu değil ki o; yandaş olur olmaz, haklı bulur bulmaz. Hz. Hüseyin'in temsil ettiğibilinç noktalarından biri de budur: sen doğru ol. Hani bir şiirde olduğu gibi, "toprağa fidanı ek, yeşertmezse toprak utansın" demene de gerek yok, toprağı da utandırmana gerek yok. Sen sadece şunu düşüneceksin: ben Allah'ın razı olduğu, ilahiilkenin doğru bulduğu noktada mıyım? Bu kadar. Ve ben onunla mıyım, o bana yetiyor mu? Yoksa "yetiyor ama biraz da başkalarının onay vermesi gerekir" midiyorsun? Yoksa hakikaten "Allah bana hakikaten yeter, ben de kendi vicdanımda kendimi gözlemliyorum, ilahiilkeye ve iradeye uygun olduğum kanaatindeyim, inşallah da öyleyim, bu bana yeter" diyebiliyor musun, diyemiyor musun?
"İyiler Ne Kazanıyor?" Sorgusu ve Nefsin Zehirlemesi
Bir diğer ve önemli noktaya tekrar dönüyorum. Yine bizim bugün yanıltıldığımız ve çokça tuzağına düştüğümüz bir nokta: "iyiler ne kazanıyor?" değil mi, meşhur, yaygın ifadesiyle. Ben de böyle diyen arkadaşlara bazen şöyle derim: "ne kazanıyordan kastın nedir, bana söyle ki ben de sana ne kazandığını söyleyeyim." "İyiler itibar kazanır" dersen, derim ki olabilir de olmayabilir de. "İyiler hak ettiği mevkilere gelir" -- bunu garanti edemem, olabilir de olmayabilir. "İyiler sevilir" -- tırnak içinde "iyilik yap, iyilik bul" -- yok diyorum, böyle bir formül de yok. "İyi olursan er geç seni birileri anlar ve takdir eder" -- yok, böyle bir şeyin garantisini de veremem. Eğer bunlar üzerinden konuşuyorsan, iyiler kazanamayabilir. Zaten para diyorsan o konuda hiç garantiveremeyiz, makam mevki diyorsan garanti veremeyiz, insanların takdiri, ilgisi, onayı diyorsan buna da garanti veremeyiz.
E tabi nefis, ego ne diyor? "Bana ne garantisi veriyorsun o zaman, neyi kazanıyorum?" Diyorum ki bunlara dair hiçbir şey kazanmayabilirsin. Kazanabilme ihtimalin de var ama bunlarla ilgili hiçbir teminat altında bu işe girişme. Böyle bir şeyle hakikatin yolunda yürüyemeyiz arkadaşlar. Yaniiyi olursam insanlar beni sever mi? Vallahi bu konuda bir şey diyemeyiz. Hatta nefret bile edebilirler, bunun garantisi yok.
O zaman o soru üzerinden tekrar düşünmemiz gerekiyor: iyiler ne kazanıyorlar veya ne kazanabilirler? Veya iyiler kaybediyor mu? Çünkü o itirazın bir diğer cümlesi de bu: "iyiler kaybediyor" diyoruz. Oraya da bakmamız gerekiyor: neyi kaybediyor olabilirler, kaybetmekten neyi kastediyorsun? Bunları oturup gerçekten düşünmeliyiz.
Bunları "neyse boş ver, Allah büyüktür" diye bırakmayacaksınız. Nefsinizi ya ikna edeceksiniz ya susacak. Bazen ikna olmayabilir ama susabilir. Ya o susacak ya ikna olacak. Yoksa aksi takdirde sizin zayıf bir noktanızı bulup sizi oradan zehirli bir akrep gibi öyle bir sokar ki, bir gün gelir dersiniz ki "eşime, arkadaşıma, anne babama bu kadar hizmet ettim, bu kadar fedakârlık yaptım, karşılaştığım muameleye bak" deyip çıkıverirsiniz. O nedir? O zehirlendiğinizin göstergesidir. Ego sizi zehirlemiştir. Eğer o zehiri fark ederseniz panzehiri kullanabilirsiniz, o anda dahi. Ama o an bir zehirlenmedir.
"Bu insanlara iyilik yaramıyor" -- bu bir zehirlenmedir. "İyi oluyorum da ne kazanıyorum" -- bu bir zehirlenmedir. "İyiler hep kaybeder" -- bu zehirlenmedir. Bunların hepsi zehirlendiğimizin göstergeleridir. Hepimiz de zehirlendik, hâlen de zehirleniyor olabiliriz, dikkat etmemiz gerekiyor. Dediğim gibi, ya nefsinizi susmaya mecbur edeceksiniz -- gerçekten susacak, size karşı hiçbir argümanı olmayacak, sizin bilinciniz karşısında argümanı olmayacak.
Yani Hz. Peygamber Ebu Süfyan'a o cevabı verdiğinde, Ebu Süfyan ne dedi? İkna olmadı. "Bir elime güneşi bir elime ayı versen ben lâ ilâhe illallah'tan vazgeçmem" dedi. Peki bu cevap karşısında Ebu Süfyan ikna oldu mu? İkna olmadı ama sustu. Ne diyebilir ki daha? "El artıralım, şunu verelim, bir de şunu verelim" diyemezsin ki -- bir elime güneşi bir elime ayı verse dahi lâ ilâhe illallah'tan vazgeçmem diyen birine ne diyebilirsin? İşte tıpkı bunun gibi, ya nefsini susturacaksın ya da ikna olacaksın. Aksitakdirde sizi mutlaka zehirleyecektir.
Hakikat Sizi Özgür Kılar
Bu soruya cevap vermek durumundayız: hakikat bize ne yapar? Hz. İsa'nın ifadesiyle söyleyelim: hakikat sizi özgürleştirir, hakikat sizi özgür kılar. Bir başka ifadeyle söyleyelim: hakikat sizi mesud eder, mutlu eder, huzurlu kılar, dingin kılar. Ama öldürülebilirsiniz. İnsanların gözünde kınanabilirsiniz. En yakınlarınız bile sizi eleştirebilir, suçlayabilir, dışlayabilir, yok sayabilir. Sosyal itibarınız olmayabilir. Arabanız, malınız, mülkünüz, eviniz, giydiğiniz elbiseler çok mühim şeyler olmayabilir.
İnsanların dünyasında hiçbir itibar görmeyebilirsiniz. Bunların hepsi olabilir. Eğer bunu göze alabiliyorsanız, "problem değil bunlar benim için" diyebiliyorsanız, o zaman bu yolda ilerleyebilirsiniz.
İşte Hz. Hüseyin'in de ilerlediği yol buydu: "ben ilahiilkenin, prensibin, hakikatin durduğu noktada duracağım" diyerek gerektiğinde en yakınlarını, hemen hemen bütün kardeş çocuklarını, bir oğlu dışında altı aylık bebeğini dahi düşman okları ve mızrakları karşısında şehadete yolladı. Bakın bu kadar; altı aylık çocuğu dahi oklarla vefat etti. Böyle bir durum. Ve hiçbir şey onu mutsuz, bedbaht, kaybetmiş, moralibozulmuş kılmadı. Sonuna kadar savaştı.
Şimdi oturup şunu düşünmemiz lazım: Hüseyin kazandı mı, kaybetti mi? Zâhiren, onun muhaliflerinin gözünden de bakalım: ne düşündüler? "Hüseyin kaybetti, biz kazandık" diye düşündüler. Muhtemelen o devirde yüzde doksan dokuz insana sorsanız, "kim kazandı, kim kaybetti" -- irfan ve hakikiiman sahibi çok küçük bir azınlık dışında herkes öyle diyecekti: "Yezid ve taraftarları kazandı, Hüseyin ve taraftarları kaybetti." Hatta dikkat edin, biz bugün bile biraz öyle düşünür gibiyiz neredeyse. Tamam, Hazreti Hüseyin tarafındayız ama "Hazreti Hüseyin kaybetti" gibigeliyor bize. Bu, karşı tarafın yaptığı zulmü temize çıkarmaz arkadaşlar, bunu kastetmiyoruz, olayı yanlış anlamamak gerekiyor.
Ben Hz. Hüseyin kazandı diyorum. Peki muhaliflerin yaptığı zulüm zulüm değil mi? Tabii ki zulüm, o ayrı bir sayfadır, yaptıkları baştan sona zulümdür. Ama Hz. Hüseyin kaybetmemiştir, Hz. Hüseyin kazanmıştır. Hz. Hüseyin kendi varlığının kaynağına uyumlu olmanın bilincini taşımış ve onu en yüksek derecede kazanmıştır. O hiçbir şey kaybetmemiştir. Karşı taraf da hiçbir şey kazanmamıştır. Bu bilince gelmediğimiz müddetçe bu hayatta hakikatin izi üzerinden yaşayamayız.
Biz bugün mesela Batı medeniyetine karşı vesaireye karşı böyle bir kayıpmış gibihissediyoruz, değil mi? Bu bir yanılgıdır. Ben müminsem, ben Allah'ı biliyorsam, onun ilkelerine, onun iradesine uygun yaşıyorsam, ben asla kaybetmiş sayılmam. Batı medeniyetiistediği ölçüde dünyaya hâkim olsun, hatta bize zulmetsin; onlar hiçbir şey kazanmış olmaz. Bakın buna biz ilkesel bakış diyoruz. Eğer bu ilkesel bakışımız yoksa, biz galip gelsek de yeniliriz.
Tırnak içinde söylüyorum, konu siyaset değil: Kurtuluş Savaşı'nda galip geldik ama yenildik. Neden? Çünkü Batı medeniyetine özendik, kendiilkesel prensiplerimiziküçük gördük, hafife aldık, "bu iş dinle imanla olmuyor kardeşim" mantığına düştük, "asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl" hikâyesi -- o bilinç altındaki "biz yenik durumdayız, onlar galip durumda" mantığının bir sonucudur. Tabii ki orada konu teknolojidir, maddibuluşlardır, bu başka bir konudur. Ama gerçek anlamda imandan bahsediyorum.
Böyle lafın gelişi "biz müminiz, biz onlardan üstünüz" gibi bir hamasetten bahsetmiyorum, lütfen yanlış anlaşılmasın. "Biz müminiz, üstünüz, işte müminler elbette galip geleceklerdir" -- ya o zaten galiptir, neyin galibiyeti? Hamasetten de bahsetmiyorum.
Bakın, Allah'ı tanıyan insan Allah'a ait olan insandır. Allah'a ait olan insan, her şeye sahip olan insandır. "Allah'ım var, neyim eksik olabilir?" Hatta Mehmet Akif'in ifadesiyle, "tek dişi kalmış canavar" seni öldürse bile sen yenik sayılmazsın.
Hatta bununla ilgili daha önce belki hatırlatmıştım: Peygamberimiz, yanlış hatırlamıyorsam, 10-15 kişilik bir grubu, asayişi sağlamak adına, bir yere gönderiyor.
Bunlar bir yerde gece konaklayacaklar. Birisi odun toplamaya gidiyor. O anda düşmanlar onlara baskın yapıp hepsini öldürüyor; o oduna giden kişi hariç, çünkü o oduna gitmiş. O gelen kişiyi hemen öldürmüyorlar, yakalıyorlar. Diyorlar ki "seni de öldürecektik ama biz bir şeyi merak ettik, onu sormak için seni şu an tutsak etmiş bulunuyoruz." "Neyi merak ettiniz?" diyor. Diyorlar ki "biz senin arkadaşlarından birini
mızrakla vurduk sırtından, o dedi ki 'elhamdülillah kurtuldum'; ne oldu, ne kurtuluşu bu, elhamdülillah kazandım diyor aynı zamanda, bu neyi kazandı, bu neyden kurtuldu ve neyi kazandı, biz bunu merak ettik, bu neyi kazanmış olabilir, biz adamı öldürdük."
O da diyor ki, garip bir şey değil: o, İslam ve iman üzere yaşamaya ahdetmişti ve bu şekilde vefat etti, dolayısıyla Rabbinin rızasını kazandı. O yüzden demiştir ki "ben kazandım." Ve o insanlardan bir kısmı bu cevap karşısında durup bir zaman sonra Müslüman oluyorlar.
Bak dikkat edin, biz oturup bunu tefekkür ederken "biz kazanıyoruz mu kaybediyoruz mu" diye düşünüyoruz. Sırtına bir mızrak saplanıyor ve diyorsun ki "elhamdülillah kazandım." İşte peygamberin yetiştirdiği mümin böyleydi. Her sahabi de böyle değildi, onu da söyleyeyim; ama peygamberin has talebeleri, Kur'an'ın o has talebeleriböyleydi. Onlar dünyadaki herhangi bir kaybı, herhangi bir mahrumiyeti, herhangi bir eksikliği bir kayıp olarak algılamıyorlardı. Hatta zâhiren böyle bir yenilme durumunda, "üç kuruşluk adamın mızrağıyla ölüme gidiyorsun" diye düşünmedi; dedi ki "elhamdülillah kazandım." Şimdi düşünün, bu nasıl bir bilinçtir?
İşte bu bilinçle Hz. Hüseyin'in bilinci aynı bilinçtir. Hepsinin bilincinin kaynağı nedir? Hz. Muhammed'in bilincidir. Hz. Muhammed'in bilinci hiçbir zaman, hiçbir durumda "kaybettim" düşüncesine kapılmamıştır. Taif'te taşlandığında da öyle: "Ya Rabbi, sen benden razıysan başıma gelen bu şeylerin hiçbir ehemmiyeti yok" demiştir.
Sonuç: İçerideki Oyunu Keşfetmek
Ama şimdi biz oturup şunu düşünelim: ne tür dertlerimiz var, neyi dert etmişiz, ediyoruz ve etmekteyiz? Neler beni mutsuz ediyor? Nelerin üzerinden "kaybettim veya kazandım" algısı taşıyorum? Neyin üzerinden "iyi durumdayım" diyorum, neyin üzerinden "kötü durumdayım" diyorum? Bunları irdelemek durumundayım. Eğer bunu yapmazsam, nefsimin beni zayıf bulacağı veya olumsuz dediğim bazı şartlar yaşadığım bir anda o nefsin zehirini alırım. Nefis beni orada zehirler. "Senin de hayatın hayat mı ya, sen de hayat mı yaşıyorsun, bak millet neler yaşıyor, nerelerde geziyor, eğleniyor, tatil yapıyor, hangi evlerde, hangi durumlarda, bu yaşa gelmişsin, evin yok, araban yok" falan; basit şeyler söylüyorum. Bunun ve bunun dışında neler neler var, değil mi, nefsimizin bizi zehirleyebildiği. Ama buna karşı uyanık mısın? Yok, değilsin. Neden? Çünkü bunu etrafındaki on kişiden dokuzuna söylesen, hatta yüz kişiden doksan dokuzuna söylesen "haklısın" diyecek. "Ya olur mu böyle bir şey, nasıl böyle bakıyorsun" diyen olmaz; "valla ne diyeyim, haklısın" der. Benim gibi birine denk gelirsen o zaman duvara toslarsın, ayrı bir konu; ben sana "haklısın" demem.
Diyemem, çünkü ben senin hakkını savunuyorum; sen hakkın olmayan bir yerden bakıyorsun, kendine haksızlık yapıyorsun. Bense diyorum ki o konuda haklı değilsin, çünkü o haksız bir yerden konuşmaktır. Kendi fıtratının hakkı olmayan bir yerden konuşuyorsun; fıtratının hakkı olan yerden konuş. Ben sana hakkını hatırlatmak istiyorum. Sen böyle bir olay karşısında mutsuz olmak zorunda değilsin. Sen böyle bir olay karşısında kendini dezavantajlı görmek durumunda değilsin. Sen böyle bir olay karşısında kendini mağdur, mağlup hissetmek durumunda değilsin.
İşte Hz. Hüseyin'in bize hatırlattığı şey budur. O yüzden yaşadığımız çağın kime galip, kime mağlup dediğine iyi bakmamız gerekiyor. Kimi yükselmiş, kimi alçalmış gördüğüne dikkat etmeniz gerekiyor. Hatta zayıf bazı hadisler vardır, ahir zaman hadisleri; benim için bazıları çok anlamlıdır. Ben çok kuvvetli midir zayıf mıdır bakmıyorum, manasına bakmaya çalışıyorum. Bir tanesi şudur: Deccal'ın cenneti ve cehennemi vardır, kendisine tabi olanları cennete koyar, tabi olmayanları cehenneme atar. Ya medeniyet içinde güya. Bir bakın bakalım, kim kendini mutlu görüyor, kim kendini mutsuz görüyor?
Elhamdülillah, iman bana hakikaten böyle büyük bir mutluluk, huzur, dinginlik veriyor.
Ama velev ki şu kadar da dertlerim var, onları da elimden geldiğince düzeltmeye çalışıyorum ama kendimi böyle dertli, muzdarip, mağdur, mağlup görmüyorum. Elhamdülillah imanla, Rabbimin yakınlığıyla, onun rızasına uygun yaşamaya gayret etmekle, hatam kusurum olsa dahi bunu gaye edinmekle, Rabbim bana böyle bir nimeti lütfettiğiiçin de çok mutluyum elhamdülillah. Allah beni bu şuurdan, bu iman şuurundan ayırmasın. Benim en büyük hedefim, en büyük idealim, en büyük çabam budur.
Bunu ben demiyorum, bunu Hazreti Âsiye söylüyor. Bak ne diyor: "Ya Rabbi, bana katında bir ev yap ve beni firavunun amelinden muhafaza et." Şimdi bu kadın mutlu mu, mutsuz mu? Düşünün. Ve neyle mutlu, ve ben neyle mutsuzum? Bakın bunlar kendimizi suçlamak için söylediğimiz şeyler değil; tuzağı fark etmeliyiz, oyunun farkına varmalıyız. İçimizde bir oyun dönüyor ve biz bu oyunun tuzağına düşüyoruz. O yüzden buna bu gözle bakmamız gerekiyor: hakikaten ben niye mutsuzum, dur bir bakayım, mutsuz olmama neden olan şey nedir? Ama etrafa bakmayın bunun için; size mutsuz olduğunuzu anlattığınızda "çok haklısın, gerçekten senin haline üzüldüm, ah canım benim" diyecek, tırnak içinde sizinle empati yapacak insan bulursunuz, dolu dolu bulursunuz. Çünkü onlar da aynı hastalığın ızdırabı içinde, onlar da sizin yaşadığınız durumdan mutsuz olur. O yüzden bunu soracağınız kimse Hazreti Muhammed'in bilinci olmalı, Hazreti Ali'nin bilinci olmalı, Hazreti Hüseyin'in bilinci olmalı; onların huzurunda derdinizi bir anlatın, dert midir değil midir diye size cevap versinler. Onlar bizim bu konuda ölçülerimiz; yoksa ne nefsimiz ne de bize üç aşağı beş yukarı benzeyen çevremizdekiinsanların nefisleri, bizim için ölçü değildir. Bu konuda başkalarıyla da tartışmamıza gerek yoktur.
Ben içeride dönen oyunu keşfetmeliyim. İçeride nasıl bir oyun dönüyor? Kim benikandırıyor, kim beni mutsuz ediyor? Orayı keşfetmeliyim, o savaşı vermeliyim. O savaşı verebilirsem Hüseyin'i olurum, o savaşı verebilirsem Muhammed'i olurum. O savaşı verebilmek için ilkesel hakikate oturmuş bir bilincim olmalı. Yoksa "millet bu yaşta bak nerelere gelmiş, nelere sahip olmuş, biz hiçbir şeye sahip olamadık mı" diyorsun, "herkes mutlu, ben mi mutsuzum" mu diyorsun, "herkesin ailesi kendisine destek oluyor, benim ailem destek olmuyor" mu diyorsun; hangi hikâyenin içindesin, hangi hikâyenin tuzağındasın? "Eğer çevrem beni destekleseydi ben nerelere gelirdim" falan mı diyorsun? Ne diyorsun?
Otur ve orayı gözlemle. Orayı gözlemlersen oradaki tuzağı keşfedebilirsin. O tuzağı keşfedersen düşmemeye dikkat edersin. Çünkü o tuzak seni ara ara yine yoklayacak. Dediğim gibi, o pes edene kadar, o susana kadar ya da ikna olana kadar sen uyanık olmaya devam edeceksin. Asla onun tuzağına düşmeyeceksin. olurum, o savaşı
verebilirsem Muhammed'i olurum. O savaşı verebilmek için ilkesel hakikate oturmuş bir bilincim olmalı. Yoksa "millet bu yaşta bak nerelere gelmiş, nelere sahip olmuş, biz hiçbir şeye sahip olamadık mı" diyorsun, "herkes mutlu, ben mi mutsuzum" mu diyorsun, "herkesin ailesi kendisine destek oluyor, benim ailem destek olmuyor" mu diyorsun; hangi hikâyenin içindesin, hangi hikâyenin tuzağındasın? "Eğer çevrem beni destekleseydi ben nerelere gelirdim" falan mı diyorsun? Ne diyorsun?
Otur ve orayı gözlemle. Orayı gözlemlersen oradaki tuzağı keşfedebilirsin. O tuzağı keşfedersen düşmemeye dikkat edersin. Çünkü o tuzak seni ara ara yine yoklayacak. Dediğim gibi, o pes edene kadar, o susana kadar ya da ikna olana kadar sen uyanık olmaya devam edeceksin. Asla onun tuzağına düşmeyeceksin.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sure adı ve ayet numarasıyla anılan bir ayet geçmemektedir. Konuşmacı Hz. Âsiye'nin duasına ("Ya Rabbi, bana katında bir ev yap ve beni firavunun amelinden muhafaza et") ve Hz. İsa'ya atfedilen "hakikat sizi özgürleştirir" ifadesine gönderme yapmıştır; ancak bunlar için sure/ayet numarası belirtilmemiştir.