Cahiliye ve Mutmain Nefis
Kısa Özet
Sohbet, "cahiliye" kavramının sadece bilgisizlik değil, referanssız ve çarpık bilgi üretimi olduğunu anlatarak başlıyor; Ebu Cehil örneği ve modern psikiyatri/psikoloji eleştirisiyle devam ediyor. Ardından insanın kendi varlığının farkında olmayışı, bunun Instagram gibi paylaşım davranışlarına yansıması ve gerçek kendiliğin dışarıdan değil içeriden keşfedileceği işleniyor. Sohbet, Kur'an'daki "mutmain nefis" kavramı, Hz. Peygamber'in Taif'te taşlanma anındaki teslimiyeti ve egonun/nefsin bizi hep bir "hikâye" ile oyaladığı fikriyle; sessiz kalıp yalnızca Allah'a referans vermenin öneminde son buluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hiçbir şey (ilişki, başarı, sevgi, beden, geçmiş) insanın varlığının ne tanımlayıcısı ne de tamamlayıcısıdır — bunlar sadece birer "fonksiyon"dur.
- Hz. Peygamber Taif'te taşlanırken dahi mutmaindi; demek ki mutmainlik hiçbir şarta, zamana veya mekâna bağlı değildir.
- Cahiliyenin özü, insanların bir şeyi yanlış bilmesi değil, doğruyu sınayacak gerçek bir referans noktasının (vahiy/Allah) olmayışıdır.
Cahiliye Kavramı ve Ebu Cehil Örneği
Muhatap olduğumuz noktada böyle güçlü bir kavram vardır: Cahiliye İslam. Hangidönemde gelmiş? Cahiliye döneminde gelmiş.
Cahiliye dönemi deyince de zihnimizde ilk oluşan şey, sanki hiçbir şey bilmeyen bir kavim gibi. Aslında öyle değil. Bir şeyleri biliyorlar ama bir şeyler çarpık hale gelmiş.
Hatta aslında şunu ifade edelim arkadaşlar: bir şeyin aslı, temeli, kaynağı, kökenibilinmediğinde, bundan sonra üretilen her bilgi eksik veya yanlış bir bilgidir.
Mesela Hintliler ve Budistler, insanoğlunun en temel probleminin cehalet olduğunu söylerler. Kastettikleri şey nedir? İnsanın kendini tanımıyor oluşudur. Kastedilen şey budur. Yani sen kendini tanımıyorsun. Dolayısıyla da bütün mevcut bilgilerin, o tanımamanın sonucunda ya eksiktir ya yanlıştır. İkincisi öfkeleniyorsun. Üçüncüsü neydi? Ömer, hatırlıyor musun? Tercümede vardı: cehalet, öfke ve üzüntü. Keder, mutsuzluk olarak da tarif edebiliriz bunu. Yani bir şeylerin yanlış bilinmesi. Aslında cahiliye dediğimiz şey budur.
Hiçbir şey bilmemek ümmiliktir. Yani anasından doğduğu gibi tertemiz bir halde, en doğal halinde. Ama cehalet başka bir şeydir. O yüzden ilginçtir: bizim Ebu Cehil olarak isimlendirdiğimiz şahsın adı, aslında orijinalinde Ebu'l Hakem'dir. Yani hikmet ehli, hikmet sahibi. Acaba Müslümanlar aşağılamak için mi söylemişler veya
küçümsemek için mi diye düşünülebilir; değil aslında. Yani o dönemin mevcut mentalitesi açısından hikmet ehli kabul ediliyor. Deyim yerindeyse bizde bugün bazen olduğu gibi, bazı profesörler veya "adam okumuş" dediğimiz, entelektüel dediğimiz kişiler gibi.
Modern Psikoloji ve Cahiliye Zihniyeti
Size tek bir basit örnek vereyim: mevcut, neredeyse bütün, hakikate dair hiçbir müktesebatı olmayan psikiyatristleri toplayın; "insan nedir, kendilik nedir, benlik nedir" diye sorun ve oluşturdukları bütün bilgileri toplayın. Hepsine cehalet yazabilirsiniz, emin olun, abartılı bir şey söylemiş olmayız. Peki çok saçma şeyler mi söylüyorlar?
Hayır, çok saçma değil. Mesela derler ki: insan benliği, kendisiyle diğer insanlar arasında veya kendisiyle varoluş arasında denge sağlamaya çalışan bir aygıttır. Değil mi? Çok da makul görünen bir şeydir. Yani öyle saçma sapan konuşuyorlar diye anlamayın bunu. Ama eğer ben benliği, kendiliği bu şekilde tarif ediyorsam, asıl bu cehalettir.
Veya "insan bağ vardır, ilişkiler üzerinden şekillenir" derler. Geçen Cengiz Güleç diye, hem psikanalist hem de varoluşçu bir yaklaşımı olan, kafalı bir adam var; yaşı da 80'e yakın. En son şöyle bir noktaya gelmiş: İnsan benliği dediğin şey, böyle bir sabitesi olan bir şey değildir diyor. Sürekli değişken bir şeydir diyor. O yüzden bunu böyle kabul edin: değişken bir şey yani. "Ben 10 yıl evvel başka şey düşünüyordum, şimdi başka türlü düşünüyor olabilirim." Hatta günler arasında, saatler arasında bile benliğimiz değişebilir. Değil mi? Burada psikiyatrist arkadaşımız da var, o da bunu onaylayacaktır.
Neden böyle arkadaşlar? Tırnak içinde söylüyorum: çünkü cahiliye devrinde
yaşıyoruz. Cahiliye devrinin bir başka anlamı da şudur: insanlar bazı şeyleri yanlış bilebilir, eksik bilebilir, hata edebilir. Ama cahiliye devrinin aynı zamanda bir referansı da yoktur. Yani biz bu konuda böyle düşünüyoruz, böyle algılıyoruz, böyle
yorumluyoruz; ama bu konuda danışacağımız, hakiki anlamda bir çerçeve sunacak, hakiki anlamda neyin ne olduğunu açıklayacak bir mercii, bir odak, bir kaynak, bir referans yoktur. Cahiliyenin bir vasfı da budur.
Zaten o yüzden peygamberimiz geldiğinde ne yaptılar? Dediler ki "sana bir mesaj gelmiş olamaz, gelse gelse şu insanlara gelirdi" diyerek peygamberi ve onun misyonunu reddettiler. Cahiliyenin bir vasfı da budur. Ya bugün mesela kaç
psikoloğun, kaç psikiyatristin aklına gelir; "bu kendilik nedir, benlik nedir, insan nedir; biz bu soruyu insanı yaratmış olan kaynaktan soralım" demek? Öyle bir algı, öyle bir yaklaşım tarzı var mı? Yok.
Ve bu anlamda arkadaşlar, modernizm bir cahiliye çağıdır. Neden? Çünkü referansını, ilkesini, prensibini kaybetmiştir. Bunu yaşamaktadır aynı zamanda.
Varlığımızın Farkında Olmak: Instagram ve Ayna Örneği
Mesela varlık nedir? Şöyle düşünün: bizim şu an kendimizle ilgili bütün
yaklaşımlarımızın altında aslında cahiliye kültürü yatıyor. Mesela Instagram'da niye bu kadar paylaşım yapıyoruz? Düşünün, niye yapıyoruz? Çünkü kendi varlığımıza şahit değiliz. Zaten varlığımızın farkında da değiliz. Varlığımı bilmiyorum ki zaten şahitlik yapayım.
Hatta geçen birine sordum: dedim, bulunduğumuz ortamda bir boy aynası vardı; dedim "şu an şu aynanın karşısına geçsen ve aynada hiçbir görüntü olmasa ne düşünürsün?" Ben daha yumuşak bir cevap bekliyordum, çok sert bir cevap geldi. Dedi ki "dehşete düşerim, korkunç olur." Düşünebiliyor musunuz? Aslında çok önemlibir cevap. Yani bir aynaya baktığında aynada hiçbir şey göremezsen; gözünde bir bozukluk yok, gözün görüyor, ama aynada hiçbir görüntü yok. Kendinden mi şüphe edersin, aynadan mı? Ama dikkat edin, insanoğlu kendisinden şüphe ediyor.
Mesela bizim, kendi varlığımızın farkında olup olmadığımızı düşünün: "Kimse benim farkımda değil, sorun ne?" İşte kimse fark etmiyor. Kimse benim varlığımdan haberdar değil. "Ha varım ha yoğum" diye düşünüyoruz. Şimdi bu nedir? Bu bir cahiliyedir. Kendi varlığını tanımadığın gibi, mevcut varlık algına bile şahit değilsin. Veya bir başka ifadeyle, varlığın referansı yok. Referansı ne? İşte ne kadar paylaşım yapıyorsun, ne kadar beğeni alıyorsun, ne kadar kendini gösterebiliyorsun; bunun üzerinden bir şeyimiz var.
Hatta size tavsiye ederim: böyle 15 gün hiçbir şey paylaşmayın, bakalım ne
hissedeceksiniz, dünyanızda ne olacak. Neden? Çünkü arkadaşlar, bütün meselenin başı kendi varlığımıza tekrar dönmektir. Kendi varlığımızı tekrar hatırlamaya
çalışmaktır. Ama bunu kolaycı bir yaklaşımla söylemek... "Kendimiz neyiz" böyle bir şey değil bu. Kelimelere dökülebilecek bir şey değil. Kendi varlığımızın farkındalığına doğru bir yol almalıyız. Bazı balıklar var ya, doğdukları yere uzun yıllar sonra dönerler, orada yavrular vs. Bunun gibi, kendi varlığımızın kaynağına tekrar dönmeye ihtiyacımız var. Başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Ne bir insana, ne birinin sevgisine, ne birinin ilgisine, ne birilerini düzeltmeye, ne bu dünyayı değiştirmeye; bunlar işlevlerdir. Severiz, sevilriz. Dünyada bazı yanlışlar görürüz, imkân varsa düzeltmeye çalışırız, çalışırız, iş yaparız. Bunlar bu dünyadaki fonksiyonlardır. Bunlar bizim varlığımızı inşa eden şeyler değildir. Asla bunlar benim varlığımı ikmal eden,
tamamlayan bir şey değildir. O yüzden tek ama tek ihtiyacımız vardır: o da kendivarlığımızın farkındalığına doğru sakince ve sabırla yol almaktır.
Kendini Bilmenin Müjdesi
Eğer kendini bilmek... İşte bak, kendini bilmek şudur; ben bunu çok da yanlış söylemişimdir ama ister istemez kendiliği kelimelere sığdırmak durumundayım.
Dolayısıyla da kelimelere ne kadar sığdırırsam sığdırayım, bu hiçbir zaman tam olarak anlaşılmayacaktır. Neden? Çünkü kendilik içeriden keşfedilir. Onu kendivarlığınızın farkındalığı olarak, gerçek varlığınızın farkındalığı olarak keşfedeceksiniz. Bize ancak ne olmadığımız söylenebilir; o yüzden de çoğu defa buna işaret ediyoruz: sen anne babanın çocuğu değilsin, sen bugüne kadar yaşadığın ilişki dünyasının bir ürünü değilsin, sen bir beden hiç değilsin, sen yapıp ettiklerin değilsin. Sen asla başarıların, ulaştığın sonuçlar vesaire değilsin. Hiçbiri değilsin. Ve zaten öyle bir noktaya gelmelisiniz ki, şu anda zihninizde var olan her ne varsa hepsi siz değilsiniz.
Bu aslında müjde mi kabul edersiniz, yoksa kötü bir şey mi kabul edersiniz,
bilmiyorum. Bana göre büyük bir müjdedir. Bugüne kadar mevcut şeylerle var olduğunuzu zannettiniz, değil mi? Hepimiz bunu bir ölçüde yaşadık. Ailemiz
üzerinden var olduğumuzu veya olamadığımızı: "Nasıl bir ailem var" veya "nasıl bir ilgi görmedim, sevilmedim, kabullenilmedim" gibi. Veya bir eğitim hayatınız oldu, onun üzerinden var olmaya çalıştınız, oradan bir hikâye uydurmaya çalıştı benliğiniz. Hiçbiri tutmadı, değil mi? Yani "ben okul okudum, üniversite bitirdim, mutmain oldum" diyen var mı? "Evlendim, mutmain oldum" var mı öyle bir şey? Yok öyle bir şey. "Çocuğum oldu, çok mutmain oldum, her şey çok güzelmiş" var mı öyle bir şey? Yok öyle bir şey.
O zaman bu dediğin müjde midir, yoksa büyük bir keder meselesi midir? Onu siz düşünün. Yani şu ana kadar düşündüğünüz veya zannettiğiniz veya hayal ettiğiniz hiçbir şey siz değilsiniz. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Eğer bugüne kadar hikâyelerinize tutunmuyorsanız, tutunmazsanız, bu iyi bir mesajdır. Bu çok büyük, çok kıymetli bir müjdedir.
İkinci müjde nedir? Kendiniinşa etmeyeceksin, sen zaten var olansın, sadece bunu keşfedeceksin. Bu da ikinci müjdedir insanoğluna. Ama egomuz birçok şeye
yapışmayı tercih eder: "Ben bugüne kadar yaşadığım bütün olayları mı kenara bırakacağım?" Olaylar zaten yaşanmış, bunda bir problem yok. Acısıyla tatlısıyla, olumlusuyla olumsuzuyla zaten yaşanmış. Problem nedir arkadaşlar? Problem bizim bunlarla kendimizi tanımlıyor oluşumuzdur. Acılarla veya büyük bazı sevinçlerle, kederlerle, mutsuzluklarla, hak ettiklerimizi alamayışımızla, bir şeyleri
değiştiremeyişimizle, kendimizi bazen güçlü bazen güçsüz hissedişimizle ve türlü türlü hikâyelerle bir özdeşleşme, bir koza örme tuzağına düşmüşüz.
Mutmain Nefis ve Rabbe Dönüş
Şöyle düşünün: Allah bize ahirette, farz edelim, "sen kimsin" dediği zaman ne diyeceksiniz? Derdinizi mi anlatacaksınız? Acılarınızı mı anlatacaksınız? "Ben bu
dünyada ne sıkıntılar yaşadım, işlerim bitmeden zaten öldüm, beni buraya getirdiler" mi diyeceksiniz? Ne diyeceksiniz? Yoksa Kur'an-ı Kerim'de ayetin ifade ettiği gibi, "ey mutmain olan kendilik, Rabbine dön, razı olunmuş ve razı olmuş olarak" mı
diyeceksiniz? Hak ile muhatapsın, mutmain bir varlık olarak hak ile muhatapsın. Pekinerede bu mutmain kendilik, var mı şu anda? Bir bakalım: içeride sürekli gerginliği, kaygısı, öfkesi, mutsuzluğu, düzelteceği bir sürü şeyi olan, hak ettiği bir sürü şeyielde edememiş olan, hayalleri olan bir benlik içindeyiz. Nerede mutmain benlik? Mutmain kendilik nerede?
Bakın Allah ne diyor? "Mutmain olduğunda, mutmain bir kendilik söz konusu
olduğunda bana dönebilirsin" diyor. O zaman diyor ki bana dön. O zaman sen ahirete gittiğinde de Allah'a dönemezsin. Orada ne yapacaksın? Şu anda toplu olarak birden ahirete gittik, ne yapacağız? Bir sürü dedikodu yaparız, bir sürü tartışırız. "Niye gittik, benim yapacağım bir sürü işim vardı, yemeği koymuştum, şunu yapacaktım" deriz.
Çocuğumuzun hikâyesi, onun hikâyesi, bunun hikâyesi, hayallerimiz, kurgularımız, beklentilerimiz, uğradığımız haksızlıklar... değil mi?
Mesela çoğumuzun zihninde ne var? "Ahirette ben birilerinden hesap soracağım" hikâyeniz var, değil mi? Nerede mutmainliğin? Mutmain bir kendilik nerede? Peki şu an ölsek ona mı dönmüş oluruz? Dönemezsin ki. Mutmain olduğun bir kendilik farkındalığın olduğunda ona dönebilirsin. "Rabbine dön, emrinin muhatabı olabilirsin, o senden razı, sen ondan razı olmuş olarak." Dolayısıyla bakın, nasıl bir sürecin içinden geçiyoruz.
Dikkat edin, sürekli olarak bize Müslüman zihin olarak "işte farzları yerine getir, şunları yap, bunları yap" vs. deniyor. Tabii ki yapacağız, bu ayrı bir şey. Ama hiç kimse size şunu sordu mu veya hatırlattı mı: "Mutmain misin?" Çünkü mutmain olmazsam Rabbime dönemem. Nereye gidersem gideyim dönemem. Çünkü Allah uzayın bir yerinde falan değil; Allah şah damarından sana daha yakın. Ona dönebilmen için mutmain olmaya ihtiyacın var. Daha doğrusu mutmain olman gerekiyor. Aslında mutmain olmak da senin içinde var olan bir şey; o da sende olan bir şey.
Ama dikkat edin, biz mesela "mutmain olmak için neye ihtiyaç duyuyoruz" desek ne der? İçimizdeki benlikler bir sürü şey anlatır, değil mi? "Mutmain olmak için neye ihtiyacın var" desem, her birinizin egosundan bir hikâye çıkacaktır. Her benlik bir hikâye anlatacak. Hâlbuki Kur'an böyle anlatmıyor. Mutmain olmak, orijinal haline geridönmektir. Yani orijinal halini hatırlamaktır. Çünkü orada Allah senden razı, sen de Allah'tan razısın. İşte o zaman aslında dönüş gerçekleşmiş olur diyoruz; ama aslında ortada bir dönüş de yok hakikatte. Bunlar sadece bizim... Nasıl ki şu an kendimiziAllah'tan uzak hissediyoruz, o durumu da dönüş olarak algılayacağız. Aslında uzaklık da yok hakikat noktasında, dönüş de yoktur. Bu bizim bilincimiz düzeyinde bize söylenmiş bir şeydir. Şu anki bilincimiz Allah'tan uzak hissediyor kendini; o düzeyde ona dönmek, vuslat olmak olarak algılayacak. Ama aslında hakikatte Allah sana şah
damarından daha yakın. Gerçekte bir ayrılık yok; ama senin bilincinde bir ayrılık var, bir kopukluk var, bir uzaklık var.
Zihnin Perdeleri
Zihnin bir perde oluşturmuş; beklentileriyle, arzularıyla, korkularıyla, hayalleriyle. Bir sürü hikâyesiyle, senin emrinde kullanılması gereken bir araçken zihnin, senin ve Allah'ın arasında bir perde oluşturuyor. Zaten bütün mesele bundan ibaret. Bu perdeyi ya fark edersin ya da ömür boyu fark etmezsin; o perdeyi çok güzel bir şey olarak süslemeye çalışırız. Hâlbuki o bir perdedir. Mesela arzuların bir perdedir, korkuların bir perdedir, beklentilerin bir perdedir, tepkilerin bir perdedir, savunma mekanizmaların bir perdedir. "Şu olursa mutlu olurum" demek de bir perdedir. Hepsibir perdedir.
Peki hayatta hiçbir şey yapmayalım mı? Egonun en güçlü silahıdır bu. Ne yapalım hocam, hiçbir şey yapmayalım mı? Böyle bir şey demedik. Çok ince ve hassas bir noktadır bu: eylemden vazgeçme, eylemin hikâyesinden vazgeç. Git evlen, çoluk çocuğun olsun, iş yap, geleceğe dönük planlar kur; hiçbir mahsuru yok. Ama diyelim ki evlendim, ertesi gün öldüm; fark edelim, seninle konuşuyoruz, "evlendim, ertesigün vefat etti, nasılsın?" "Elhamdülillah mutmainim", hiçbir hikâye yok, o zaman sorun yok. Ama "evlendim, bir gün sonra öldüm, işte kadere bak" dersen, hikâyen varsa, "ben ne hayaller kurmuştum" gibi bir hikâyen varsa, veya "karpuz kesecektik" gibi, "çoluk çocuğum olacaktı, torunlarımı göreceğim" gibi bir hikâyen varsa, sen asla o mutmainliğe dönemezsin, arada kalıverirsin. Neden? Çünkü ne evlilik, ne çoluk çocuk, ne iş, ne bu dünyada herhangi bir meşguliyet, benim varlığımın tanımlayıcısı veya tamamlayıcısı değildir.
Bakın, bütün incelik buradadır: hiçbir şey benim varlığımın ne tanımlayıcısıdır ne tamamlayıcısıdır. Bu cümleyi unutmayın, zihninizde güçlü bir şekilde dursun; ve zihniniz ne zaman size bir şeyi varlığınızın tamamlayıcısı veya tanımlayıcısı olarak sunarsa, hemen orada sakince gülümseyin ve "bu bir perde, bu beni gerçek kendiliğimden ayıran bir perdedir" sözünü kendinize hatırlatın. Bütün meselenin inceliği budur. Allah'ın peygambere öğrettiği hakikat de budur.
Hiçbir Şey Varlığımızın Tamamlayıcısı Değildir
Ve aynı zamanda bu cümleyi tersinden de okuyalım: bu dünyada zaman ve mekân sınırları içinde gerçekleşen hiçbir şey, en kötü hadise dahil olmak üzere, aklınıza gelen en kötü hadise dahil olmak üzere, hiçbir şey varlığınızı öldüren, yok eden veya azaltan, mahrum eden, daraltan bir şey değildir. Bu iki cümle bizim başucu
referansımız olmalıdır. Hiçbir şey beni eksiltmez, beni azaltmaz; benim varlığımda bir bozukluk, benim varlığımda bir defo, benim varlığımda bir kayıp meydana getirmez. Hiçbir şey.
Mesela bütün dünya sana sırt çevirse; annen, baban, arkadaşların, en iyi dostların, bütün dünya sana sırt çevirse, olabilir yani. Bu ilginç bir deneyimdir. Allah böyle bir şeyi tecrübe ettiriyor. "Ben şu an kendimde miyim? Elhamdülillah kendimdeyim." Hep
hatırlattığım ayeti hatırlıyorsunuz: "İnsanlar yüz çevirirse de ki Allah bana yeter." Bunu anlatıyor bize aslında.
Pekiinsanlar senden yüz çevirdiklerinde sende ne oluyor? Mutsuz oluyorsun, kendinikötü hissediyorsun, kırk tane hikâyenin içinde kayboluyorsun. En sonunda da sihirlicümleyi söylüyorsun: "Hocam, ben peygamber değilim ki." Değil mi? "Ben evliya değilim." Peki nesin sen? Kendine niye bu kadar haksızlık ediyorsun, hem de bunu normalize ediyorsun? İşte cahiliye dediğimiz şeylerden bir tanesi de budur
arkadaşlar. Yani bir şey yanıltıcı olabilir ve sen o yanılgıya düşebilirsin, bunda hiçbir problem yok. Fakat yanılgına mazeret arıyorsan, yanılgını süslüyorsan, yanılgına kılıflar bulmaya çalışıyorsan, işte bu bir cahiliye kültürünün neticesidir. Neden? Çünkü seni oradan çıkamamayla karşı karşıya getirir. Sen o kılıfı bulduğun an çıkamazsın, çıkma gibi bir şansın yoktur. Hele hele bu, hakikatle arana büyük bir tıkaç koyacak şekilde üretilmişse; işte bunlardan bir tanesi de odur. "Ben peygamber değilim, ben evliya değilim." Peki nesin? Eşkıya mısın, nesin yani? Bak bakalım, değil mi? Çünkü evliyanın zıddı eşkıyadır. Ya sahicisindir ya şakisindir yani. Peki neyi tercih ediyorsun, neyin arayışındasın?
Çoğunluğa Uymanın Tuzağı
Ve tabii ki burada çok temel bir tuzağa geliyoruz. O da nedir? Çevremizin çok geniş şekilde bu tuzağın içinde olması. Bizi yanıltan en temel problem, bizim yanılmamızı sürdüren en temel problem: "Herkes üç aşağı beş yukarı öyle." Ben hiç
unutmuyorum, o zaman 19-20 yaşında olabilirim, 20-21 diyelim en fazla. Böyle birine bir şeyler anlattım, anlattım, anlattım. Bana dedi ki "senin gibi kaç kişi öyle düşünüyor ki, kaç kişi senin gibiinanıyor ki?" Ben de başka sorulara hazırlandığım için böyle bir soruya muhatap olacağımı hayal bile etmiyordum. Çünkü böyle bir soru aklımda yok. Neden? Yani hakikat veya manevi olan bir şey, hakiki olan bir şey, kaç kişi tarafından onaylanırsa hakiki olur? Kaç kişi tarafından tasdik edilirse "evet bu hakikattir" denilir?
Öyle bir şey kafamda yok. Bir şey nesnel prensipler üzerinden ya hakikattir ya da değildir.
Öyle bir soru sorunca ben önce şaşırdım, sonra kafamı toparladım: "Bu soru nasıl bir bilinçten geliyor, nasıl bir yerden geliyor?" Çünkü dikkat edin, bu neredeyse her birimizde var. Okula geç kalmışsınızdır, böyle büyük bir kaygıyla koşarsınız. Eğer okula doğru koşarken sizin gibi 5-10 tane daha geç kalmış kişi varsa biraz
rahatlarsınız. Neden? Çünkü bir tek siz değilsiniz, başkaları da var. Peki bu sizin geç kalmanızı değiştiriyor mu? Değiştirmiyor aslında. Ama insan egosunda böyle bir tuzak vardır: herkesin veya çoğunluğun öyle olması, sizi normalmiş gibi hissettirebilir.
Ki Kur'an bu konuda bizi uyarıyor değil mi: "İnsanların çoğuna uyarsan senisaptırırlar." Bununla ilgili en az 3-4 tane ayet vardır: insanların çoğuna uyarsan senisaptırırlar.
Veyahut da "çevremde öyle insan yok ki ne yapayım." Herkes bedenden bahsediyor, herkes fit görünmekten bahsediyor, herkes nasıl imkânlara sahip olduğundan bahsediyor. "Araban var mı, evin nasıl?" Bunlardan bahsediyor. Kim diyor ki
"mutmain misin, Allah ile mutmain misin?" Kim sordu? Bugüne kadar size böyle bir soru soran var mı? Yok. "Allah ile mutmain misin?" Tek soru; sorulabilecek aslında bütün soruları toplasak, sorulabilecek tek bir soru vardır: "Allah ile mutmain misin?" Bu soru, bizim hayatımızın temel referansı olmalıdır. Bu soru kayda değer bir sorudur. Ve bu soru her zaman "evet mutmainim" şeklinde cevaplandırılabilecek bir sorudur. Neden? Çünkü bu soru için ne zamana, ne mekâna, ne de şartların değişmesine ihtiyacınız var.
Taif'te Taşlanma: Mutmainliğin Örneği
Hatta peygamber Taif'te taşlandığında bu mealde konuşuyor: "Ya Rabbi, sen benden razıysan, ben de başıma ne gelirse gelsin hepsinden razıyım" diyor. Yani mutmainim.
Bakın peygamber şöyle mi dedi: "Mutmain olacağım ama şu olsun, sonra mutmain olurum, başımdaki bu gailedler gitsin, o zaman mutmain olacağım." Öyle bir şey midedi? Hayır. O anda dikkat edin, Taif'te taşlanıyor. Ve bir rivayette Hazreti Cebrail "istersen bu kavmi helak etmemiistedi Rabbim, ne dersin" diye muhatap oluyor. "Yok" diyor, "belki onların neslinden iman eden bir insan gelir." Çünkü kendisinin bir derdi yok yani; taşlanmış ama bundan dolayı ne bir öfkesi var, ne bir mutsuzluğu var, ne bir reaksiyonu var. "Ya Rabbi, sen benden razıysan ben de senden razıyım" diyor. Nereye geldi? Mutmain kendiliğe geldi. Nerede, ne zaman? Taif'te taşlandığı zaman. Bu nasıl bir şey, bize ne anlatıyor bu?
Ama bakın zihnimiz bize ne anlatıyor: "Tamam da işte bir evim olsun, bir arabam olsun, şu olsun bu olsun, beni seven insanlar olsun; işte bu noktaya geldim, eğitimimiveya iş hayatımı şöyle taçlandıracağım bir şey olsun, o zaman mutmain olabilirim." Değil mi? Bize zihnimizin anlattığı hikâye budur. Peki tabii diyeceksiniz, biz
peygamber değiliz. Öyleyse ben peygamber demek istemiyorum; insanlığa örnek olan hakikiinsan örneğiniz ne zaman o mutmainliği hissediyor? Hatta kendiifadesiyle Hz. Ayşe'ye söylüyor: bu dünyada zâhiren yaşadığı en zorlu gündü diyor o gün.
Zâhiren öyle. Ama o an peygamber mutmain. Bu bize ne anlatıyor? İşte biraz önce ifade ettiğim şey: mutmain olmak için ne bir zamana, ne bir mekâna, ne ilişkilerinin düzelmesine, ne başarılı olmaya, ne kendiniispat etmeye ihtiyaç var; böyle bir şey yok.
"O fiziksel bulunum ruh halini etkilemiyor mu?" Yok, ruh halini etkilemiyor. Psikolojik halini etkileyebilir ama... Hayır. Şimdi bakın arkadaşlar, o şuna benzer: bazen bir insan için, diyelim ki dünya hayatı itibarıyla canını feda edersin, değil mi? Ne yapıyorsun, orada ölüyorsun. Şimdi böyle bir hadisede dahiinsan mutlu olabilir, değil mi? Mesela peygamber için canını feda ediyorsun, diyorsun ki "peygamber ölmesin, ben öleyim." Değil mi? Mutsuz mu olursun?
Bakın, dünyevi, maddi, bedensel problemler asla psikolojik düzeyde bizi mutsuz etmez. Bizi mutsuz eden şey, onları nasıl anladığımız ve nasıl anlamlandırdığımızdır.
Budur. Psikolojimizi bozan şey budur. İnsan psikolojisi, en başta kendini nasıl algılıyor, yaşadığı olayı nasıl algılıyor ve bunun üzerinden nasıl bir hikâye kurguluyor; bunun üzerinden mutsuz olabilirsin. Mesela "kimse beni anlamıyor," bu beni mutsuz
eden bir şey değil aslında. Basit olarak söylüyorum: ortalama insanı mutsuz eden şey, "kimse seni anlamıyor, kimse seni sevmiyor, kimse seni önemsemiyor, saygı duymuyor, görmüyor, takdir etmiyor" olması. Mutsuz olur musun? Zihnimiz ne der bu durumda? Herhalde yani; çünkü içeride bir benlik var, diyor ki "sevilirsen varsın, sevilmezsen yapayalnız olursun; başarırsan varsın, başaramazsan yoksun, hiçsin; insanların gözünde bir hiçsin." Ben de diyorum ki "dur acele etme, insanların gözünde hiçsin de, kendi gözünde hiçsin, ya orası öyle değil." Ama diyor, hayır, bak: "sen kendi gözünde de hiçsin, başaramadığında kendi gözünde de hiçsin.
Sevilmediğinde kendi gözünde de değersizsin. Kendiniispat edemediğinde, insanlara kendiniispat edemediğinde, kendi gözünde de ispat edemiyorsun." E şimdi sen böyle bir durumdaysan, sevilmezsen tabii ki mutsuz olacaksın. Kardeşlerin seni kuyuya atarsa haydi haydi mutsuz olacaksın. Peki Hz. Yusuf niye olmamış? "Hocam çok zor ama, anlattıklarınız kolay değil."
Egonun Hikâyeleri ve Sessiz Kalmak
Bakın, bu hikâyeleri rica ediyorum sizden, sizin için söylüyorum, kendi adımıza söylüyorum: her birimiz bunu kendimize hatırlatalım, bu hikâyeleri bırakın. Sadece susun öyle durumlarda. "Egonuz ama çok zor, ben evliya değilim, ben peygamber değilim, sen bizden çok şey bekliyorsun" veyahut da "insan istemez mi, tabii kiister ama işte yapamıyorum." Bütün bu hikâyeler geldiğinde size, sizin adınıza bir ricam var: sessiz olun. Bırakın bu hikâyeler zihninizden geçsin ama onlara tutunmayın, kendi düşünceleriniz olarak algılamayın. Onlar sizin en sahtekâr benliklerinizdir. Bu neye benzer biliyor musunuz? Halk arasında bir laf vardır ya: "suya götürür, susuz getirir." Anlatabildim mi? Bu cümleler böyledir; sizi suya götürür, siz suya gidersiniz, ama bu benlikler sizi susuz döndürür. Çünkü fonksiyonları böyledir. Der ki "bak güzel konuşuyor, İsmail Bey güzel konuşuyor, çok güzel konuşuyor" değil mi, "Kur'an çok güzel söylüyordu, tabii peygamberimiz için canımız feda, işte böyle canımızı feda ediyoruz peygambere değil mi, ama bak peygamber böyle yaşamış, böyle yapmış, böyle örnek olmuş." Kur'an diyor "peygamberde sizin için güzel örnekler vardır" diyor.
Senin içindeki sahtekâr ne diyor? "O peygamber" diyor, "biz olamayız" diyor. Bir de böyle bir alçakgönüllülük görüntüsüne bürünüyor. Yani Allah seni suya götürüyor, o benlikler seni susuz getiriyor. Ve bunu çok profesyonelce yapıyor; hani sen bundan dolayı bir rahatsızlık da duymuyorsun. "Ya ben suya gitmiştim, hatta suyun
yakınındaydım, hatta suya neredeyse dokunacaktım, şu anda susuz dönüyorum, bu nasıl olur" demiyorsun. O kadar profesyonel bir hipnoz, o kadar profesyonel bir aldatmaca ki, bunu fark edeceksin.
Bunun için yapacağınız tek bir şey var: sessiz olun ve onları dinlemeyin. Bırakın geldikleri gibi gitsinler, bir geçit töreniniizliyormuş gibi. Bırakın onlar geldikleri gibigitsinler. "Ya sen kendini ne zannediyorsun, işte şunca günahkâr bir insansın" şu bu, bütün hepsini arkadaşlar, hepsini kenara koyun. Tek dikkatiniz Allah ve Allah'ın size üflediği ruh olsun. Bunu hayal edin: "ben kimim? Ben Allah'ın üflediği ruhsal bir varlığım." Bu hakikate kendimi teslim ediyorum. Bu hakikati hissetmeye, idrak etmeye gayret edelim. Başka hiçbir hikâyeye tutunmuyorum. "Ya sen kim, hakikat nerede"
diye gelirse, bırak bunu, bırak. Bunlar resmî geçitte gelip gitsinler, hiçbirine takılma, hiçbirinin tuzağına düşme. Geçmişin aklına gelir, "ben ne acılar yaşadım biliyor musun" diye bir benlik gelir; ona karşı da sessiz olun, sakin olun. Bırakın o da resmî geçidini yapsın, hiçbirine tutunmayın. "Ama benim aile hikâyemi sen biliyor musun" derse, "bilmek istemiyorum kardeşim" deyin ona; bana değil, ona öyle değil. O size diyecek ki "ama aile hikâyen, bunca yıl yaşadıkların, sürecin" -- hepsine karşı sessiz olun, bırakın onlar resmî geçitlerini yapsınlar, hiç dokunmayın, kavga da etmeyin. "Bak yine geldiler" -- yok, bırakın gelsinler, hiçbir mahsuru yok.
Bakın dikkat edin, ne dedim? Mutmain olduğunuzu idrak etmek için Kâbe'nin
etrafında olmanız gerekmiyor. Taşlandığınız Taif'in merkezinde olabilirsiniz, orada da mutmain olabilirsiniz. Bu bize ne anlatıyor? Bunu anlatıyor arkadaşlar. Yoksa "şu okulu bitireyim, veya evliliğimi bir düzelteyim, veya çoluk çocuğu evlendireyim, mürüvvetini göreyim, şu olsun bu olsun bir ev alayım, bir şunu yapayım, sonra bir umre hac yaparım, sonra biraz mutmain olurum, şöyle rahatlarım" değil mi, öyle bir hikâyemiz yani. En pozitif hikâyemiz bu. Kur'an sana ne diyor? Peygamberin hayatı nasıl bir örneklik gösteriyor? Bir bak bakalım, sakince bir bak: var mı böyle bir hikâye? Peygamberin dilinde var mı böyle bir şey? O söz Taif'te söyleniyor, taşlandığı zaman söyleniyor. Peygamber bununla bize neyi gösteriyor? Mutmain olmak, kendimizi bilmek, o hakiki huzur ve mutluluğu idrak etmek, hiçbir şarta bağlı değil. Ama senin o cahiliye devrinden kalma benliklerin -- ki hepimizde var bu benlikler -- ne diyorlar? Öyle demiyorlar; diyorlar ki "bir sevenin olmalı, bir dostun olmalı, bir yakının olmalı, seni anlayan biri olmalı, sana kıymet veren biri olmalı, seni takdir eden biriolmalı, alkışlayan biri olmalı." Anlatıyor sana. Hepsi de güzel şeyler. Kötü bir şey mi?
Sevilmek kötü bir şey mi? Yok, çok güzel. Takdir görmek kötü bir şey mi? Yok, problem değil. Problem ne? Bunların senin varlığının önüne konulması.
Dikkat edin arkadaşlar: yani varlığını idrak etmen için, var olman için, hatta varlığını tamamlaman için senin önüne, benim önüme konulan şeyler bunlar. Ve bakıyorsunuz mesela, yine çok karşılaştığınız bir şeydir: "Kötü mü hocam" diyor, "sevilmek kötü mü?" Zannediyor ki ben "kötü mü" diyeceğim. Çok güzel bir şey. Fakat sen bunu varlığının önüne koymuşsun: "sevilirsen varım" demişsin. "Takdir görürsem varım, başarırsam varım, bir huzur ortamı yakalarsam varım." Bak ne yaptım? Varlığının önüne koydum bir kısım şeyleri. O yüzden bunlara biz perde diyoruz. Yoksa Allah bu yaratılış düzleminde sevmeyi de sevilmeyi de yaratmış, muvaffak olmayı, başarılı olmayı da yaratmış, anlaşılmayı da yaratmış; her şey tecrübe edilebilir. Ama bak bunlar senin bilincinde nerede duruyor? Varlığının önünde. Sen ancak bunlarla var olabileceksin, bunlarla varlığını hissedeceksin, bunlarla varlığın tamamlanacak sanıyorsun.
O zaman mesele çok basit: ya sana bunları fısıldayan o benlik haklı ve o yoldan gideceksin, ya da böyle olmadığını, varlığının Allah'ın bir lütfu ve ikramı olduğunu, ve bunun hiçbir şey tarafından değiştirilemeyeceğini, hiçbir şeyle de
tamamlanmayacağını kabul edeceksin. Bakın dikkat edin, Kur'an'da "tamamlanasınız diye sizi dünyaya gönderdik" diye bir şey var mı? Öyle mi diyor? Var mı böyle bir
ayet? "Tamamlanmanız için sizi gönderdik" diye bir ayet mi var? "Ölümü ve hayatı yarattık ki hanginiz güzel amelde bulunacak" diyor. Güzel amelde bulunacak olan nedir? Senin varlık bilincindir. Ama sen varlığını yadsımışsın. Bu zaman ne oluyor? Senin bu dünyadaki maceran var olma macerasına dönüyor, mutlu olma macerasına dönüyor. "Ey Allah'ın kulları, sizi bu dünyaya gönderdim ta ki mutlu olasınız" -- var mı böyle bir şey? Yok. Bizim hikâyemiz ne? Tam tersi. "İnsan niye yaşıyor, mutlu olmak için değil mi?" Bunu ömrüm boyunca binlerce kez duydum. Ben mutlu olmak için bu dünyaya gelmedim, zaten mutluyum. Zaten mutluyuz aslında. Yeter ki o perdeyikaldıralım; o varlığımızı tamamlayacağını zannettiğimiz o perdeyi görelim.
Bakın o perdeyi kaldırdığımızda, o zaman özgürce ilişkilerimizi yaşarız. Ne demek özgürce? Bir insan seni bıraktığında "bıraksın, umurumda mı" falan demezsin; o ilişkiiçin bütün gayretini sarf edersin ama o ilişkinin bozulması, kopması senin varlığında en küçük bir sarsıntı meydana getirmez. Ama peki sen niye şu anda sarsılıyorsun?
Çünkü varlığını ilişkiye bağlamışsın. Peki Allah öyle mi bağlamış? Allah öyle bağlamamış. "Yeryüzüne gidin, sizi var edecek, siziihya edecek bir ilişki, bir başarı, bir eğitim kariyeri gerçekleştirin" -- var mı böyle bir şey? Yok. Ama senin benliğin ne diyor? Senin benliğin öyle şeyler söylüyor. "Ama hayat öyle değil hocam, kime sorsanız benim dediğim gibi düşünür." Doğru diyorum, o yüzden kimseye
sormuyorum. O yüzden ne dedik? Cahiliye referansı olmamaktır.
Referans Noktamız: Nefis mi, Vahiy mi?
Senin benim referansım ne olmalı? İlahi kelâm olmalı, onun yeryüzündeki örneğiolmalı, peygamber olmalı. Benim referansım o olmalı. Ben kendime de sormuyorum, çünkü kendim tam fıtratımda olursam kendime sorabilirim. Çünkü kendime
sorduğumda ne diyor içerideki benlik? Diyor ki "ya mutluluk senin de hakkın," "tabii" diyor, başlıyor hikâye anlatmaya. "Sen ne zorluklar yaşadın, hak etmiyor musun bu kadar şeyi" diye bir sürü sana hikâye anlatır. O yüzden nefsime de sormuyorum bu anlamda. Ama mutmain olursa ona sorabilirsin. Kimseye de sormayacaksın bu tür bir soruyu. Veya etrafında gördüğün insanlar üç aşağı beş yukarı bana benziyorlar, üç aşağı beş yukarı benimle aynı cevabı verirler; o zaman ben mi anormalim yani? Pekiherkes anormalse ve o anormallik normal kabul edilirse, cahiliye bu demektir aslında.
O yüzden peygamberi anormallikle suçluyorlar. Yani diyorlar ki "normal biziz." Bak, etrafına bak: normal sen misin biz miyiz? Bunu neye bakarak söylüyorlar? Çoğunluğa bakarak. O yüzden ayet bizi uyarıyor: "İnsanların çoğuna uyarsan seni saptırırlar." Senin referansın o olmayacak, senin referansın nefsinde olmayacak.
Hatta Bediüzzaman'ın çok güzel bir sözü var. Ona bir soru soruyor birisi, diyor ki"ibadet çok zor geliyor" -- şu zor bu zor vesaire. "Baktım," diyor, "nefsimde benzer şey söylüyor; Kur'an'ın hakikatini dinledim ve nefsimiikna ettim, sustturdum." Yoksa referans benim nefsim değil ki. Ebu Cehil'in referansı nefsiydi, o yüzden peygambere muhalefet etti. Çünkü onlar şöyle istiyorlardı: "peygamber gelsin, onların meclisinde 'bana vahiy geldi, siz ne dersiniz, ortak karar alalım' böyle bir şey bekliyorlardı herhalde." "Ve arzu ederseniz Cebrail'i size göndereyim, siz daha layıksınız" falan mı bekliyorlardı, benzer bir şey bekliyorlardı. Veya Cebrail'le pazarlığa otururlardı, değil mi? Dikkat edin, peygamber Cebrail'le bir pazarlık mı yaptı? Ne dedi? "Ben bilmem" dedi. Mutlak olarak o referansa tabi oldu. Biz buna ne diyoruz, nasıl ifade edelim: mükemmel edilgenlik. Bazıları buna mükemmel dişilik diyorlar; tıpkı Hazreti Meryem gibi, kendini meleğin, Cebrail'in tesirine tam teslim etti. Biz buna ne diyoruz? Mutlak edilgenlik veya mutlak dişilik. Hepimiz Hak karşısında mutlak dişiyiz. Dişilik çok muazzam bir hakikattir. Ama neye karşı edilgen olacaksın? Mutlak etkin olana, mutlak etkin olmayı hak edene mutlak edilgen olacaksın. O zaman bütünlük gerçekleşir.
Peygamberin Uzlaşmazlığı ve Uyanıklık
Bak peygambere dikkat edin: peygamber Cebrail ile pazarlık mı yaptı? Hayır, hiçbir pazarlık yok, değil mi? Ve tam olarak o etkiyi aldı. O yüzden "emrolunduğun gibidosdoğru ol" ayeti geliyor. Bunu gerçekleştirmen için neye ihtiyacın var? Tam bir berraklığa ihtiyacım var. Ama biz sürekli Allah'la bir pazarlık içindeyiz. Allah diyor ki"sen benimle mutmainsin." "Tamam da anladım, ama insan şunu da istiyor, bunu da istiyor, böyle olmazsa kendimiiyi hissetmiyorum." Bir sürü hikâye üretiyorsun. Asıl sen üretmiyorsun, sende oluşmuş bir perde var. Peki ne yapacaksın? Kolay: perdeyigör. Perdeyi gördüğünde perde ortadan kalkar. Tam görürsen ve özdeşleşmezsen, ona tutunmayı bırakırsan; bunun ölçüsü de şudur.
Mesela farz edelim ki "sevilirsem mutlu olurum" diyorsun. Allah sana dese "bu dünyada hiç sevilmeyeceksin," sen dersen ki "tamam, hiç sorun yok," o zaman bak, perdeyi yırttın demektir. Veya başarıyla kendini tanımlıyorsun: "başarılı olursam kendimiiyi hissediyorum." Öyle değil mi hocam, sen de başarılı olsan iyi hissetmez misin? Bir de beni kendi yalancı şahitliğine şahit kılmak istiyor. Ben şahitlik
yapmıyorum o konuda. Farz et ki Allah sana dedi ki "hayatta hiçbir konuda başarılı olamayacaksın." Sen diyebiliyorsan ki "öyle mi, problem değil, hiç sıkıntı değil," bunu diyebiliyorsan bırakabiliyorsun demektir. "Evlenirsem iyi olur," tamam, Allah zaten "aranıza meveddet ve sükûn koymuştur" diyor. Ama farz edelim Allah dedi ki "hiç evlenemeyeceksin." Öyle mi? Hiç problem değil, ben mutmainim, Rabbimle
mutmainim diyebiliyorsam... Bunu basit örnekler olarak veriyorum, hayatınızda her şeye kıyas edebilirsiniz.
Diyelim ki 20 yıldır bir proje konusunda çalışıyorsunuz, 5 yıldır doktora çalışması yapıyorsunuz ve Allah dedi ki "doktoranı bitiremeyeceksin." Bir problem hissediyor musunuz, hissetmiyor musunuz? Veya 10 yıllık nişanlısın, böyle evlenmeyidüşünüyorsun, seni çok seviyor, sen onu çok seviyorsun; Allah diyor ki
"evlenemeyeceksiniz." Sen şöyle diyebiliyorsan: "öyle mi, ne kadar ilginç,
elhamdülillah, ben Rabbimle mutmainim" diyebiliyorsan, insan olarak kendinihatırlamış demektir. Diyemiyorsan acele etme, ama buna çalışmalıyız. Buna çalışırsak kendimizi hatırlayabiliriz.
O yüzden dikkat edin, peygamber Mekke'nin cahiliyesiyle de bir uzlaşıya girmedi.
Bakın çatışmak ayrı bir şeydir, çatışmamak ayrı bir şeydir, uzlaşmamak ayrı bir şeydir. Hiç çatışmadı ama uzlaşmadı. Neden? Çünkü söyledikleri şeyler doğru değil. Hatta bazıları geldi, dediler ki "niye bu kadar problem ediyoruz, Mekke'yi biraz rahat, barış yurdu yapalım." "E nasıl yapalım?" "Belli zamanlarda biz senin ilahına ibadet edelim, belli zamanlarda da sen bizimkine et, bak adil bir şey" değil mi? Birçok önerigetirdiler. Ama peygamber hiçbirine yanaşmadı. Neden yanaşmadı? Hâşâ barışçı, uzlaşmacı olmadığı için mi? Hayır. Söyledikleri şeyler yanlıştı ve bunları çok net
olarak müşahede ediyordu. İşte bizim böyle bir bilince ihtiyacımız var. Nefsimizden bize hikâyeler geldiğinde, çünkü o bize bazen uzlaşmacıdır. Anlatabildim mi? "Ya tabiiki Allah'ın rızası ama, milletin de rızası da var, ama insan hocam bir de sevilmek istiyor ya" değil mi? Egomuz böyle hikâyeler anlatıyor. Şimdi uzlaşacağım mı, uzlaşmayacağım mı?
Biz çok uzlaşmacı bir yapıya sahip olduğumuz için egomuzun bütün sahtekârlıklarıyla uzlaşıyoruz. Uzlaştığımız için Allah'ı bulamıyoruz, onun yakınlığını idrak edemiyoruz.
Çünkü hep nefsimizle uzlaşma tuzağı içindeyiz. Hatta Allah'ı bile nefsimizle
uzlaşması konusunda teşvik ediyoruz: "Ya Rabbi," diyoruz, "sen benim bu isteğimiyerine getir, ben de sana ibadet edeceğim" -- "şu olsun" diye, ne biçim ibadet edeceğim, ne biçim gayret edeceğim? Hikâyemiz bu yani. Allah'ı bile manipüle eden bir benliğimiz var. Bakın aynı şey şeytanda yok muydu? O yüzden dikkat etmemiz gerekiyor. Uyanık insan bu demektir; buna biz uyanık diyoruz: nefsine karşı uyanık olan, onun tuzaklarına, hikâyelerine kavga etmeden, çatışmadan, moralini
bozmadan, ümitsizliğe kapılmadan karşılık veren insan.
Bakın peygamberin hiç öyle bir şeyi yoktu; ona her türlü geliyorlardı, her türlü uzlaşma yolu, her türlü yaklaşım. Ama peygamber hiç kavga etmedi, kavga eden taraf olmadı. Onlar kavga edince o savundu. Her türlü teklife hiç problem etmedi; "hazırım" dedi, dinlemeye hazır. Hatta kendileri kaçıyorlardı, peygamber onlarla her zaman bir diyalog kurmaya çalışıyordu. Onlar en sonunda artık peygamberle konuşmamayı tercih ettiler. Neden? Çünkü peygamber bütün argümanlarını boşa çıkardı. İşte bizim de buna ihtiyacımız var. Biz bunu gerçekleştirirsek, o zaman her an, nerede olursak olalım, hangi durumda olursak olalım, mutmain oluruz. Çünkü bu itminan Allah'ın kalbimize koyduğu bir mühürdür. Allah'ın kalbimize koyduğu bir nurdur. İman hem nurdur hem kuvvettir. O yüzden bu, Allah'ın insanın varlığına bahşettiği bir lütuftur. Allah bizi mutlu, mutmain görmek istiyor; çünkü içimize bunu koymuş. Ama onun üzerini örttükçe örtüyoruz, örttüğümüz için orayı fark etmiyoruz.
Evet, teşekkür ederim.Kur'an'ın hakikatini dinledim ve nefsimiikna ettim, sustturdum." Yoksa referans benim nefsim değil ki. Ebu Cehil'in referansı nefsiydi, o yüzden peygambere muhalefet etti. Çünkü onlar şöyle istiyorlardı: "peygamber gelsin, onların meclisinde 'bana vahiy geldi, siz ne dersiniz, ortak karar alalım' böyle bir şey bekliyorlardı herhalde." "Ve arzu ederseniz Cebrail'i size göndereyim, siz daha layıksınız" falan mı bekliyorlardı, benzer bir şey bekliyorlardı. Veya Cebrail'le pazarlığa otururlardı, değil mi? Dikkat edin, peygamber Cebrail'le bir pazarlık mı yaptı? Ne dedi? "Ben bilmem" dedi. Mutlak olarak o referansa tabi oldu. Biz buna ne diyoruz, nasıl ifade edelim: mükemmel edilgenlik. Bazıları buna mükemmel dişilik diyorlar; tıpkı HazretiMeryem gibi, kendini meleğin, Cebrail'in tesirine tam teslim etti. Biz buna ne diyoruz?
Mutlak edilgenlik veya mutlak dişilik. Hepimiz Hak karşısında mutlak dişiyiz. Dişilik çok muazzam bir hakikattir. Ama neye karşı edilgen olacaksın? Mutlak etkin olana, mutlak etkin olmayı hak edene mutlak edilgen olacaksın. O zaman bütünlük gerçekleşir.
Peygamberin Uzlaşmazlığı ve Uyanıklık
Bak peygambere dikkat edin: peygamber Cebrail ile pazarlık mı yaptı? Hayır, hiçbir pazarlık yok, değil mi? Ve tam olarak o etkiyi aldı. O yüzden "emrolunduğun gibidosdoğru ol" ayeti geliyor. Bunu gerçekleştirmen için neye ihtiyacın var? Tam bir berraklığa ihtiyacım var. Ama biz sürekli Allah'la bir pazarlık içindeyiz. Allah diyor ki"sen benimle mutmainsin." "Tamam da anladım, ama insan şunu da istiyor, bunu da istiyor, böyle olmazsa kendimiiyi hissetmiyorum." Bir sürü hikâye üretiyorsun. Asıl sen üretmiyorsun, sende oluşmuş bir perde var. Peki ne yapacaksın? Kolay: perdeyigör. Perdeyi gördüğünde perde ortadan kalkar. Tam görürsen ve özdeşleşmezsen, ona tutunmayı bırakırsan; bunun ölçüsü de şudur.
Mesela farz edelim ki "sevilirsem mutlu olurum" diyorsun. Allah sana dese "bu dünyada hiç sevilmeyeceksin," sen dersen ki "tamam, hiç sorun yok," o zaman bak, perdeyi yırttın demektir. Veya başarıyla kendini tanımlıyorsun: "başarılı olursam kendimiiyi hissediyorum." Öyle değil mi hocam, sen de başarılı olsan iyi hissetmez misin? Bir de beni kendi yalancı şahitliğine şahit kılmak istiyor. Ben şahitlik
yapmıyorum o konuda. Farz et ki Allah sana dedi ki "hayatta hiçbir konuda başarılı olamayacaksın." Sen diyebiliyorsan ki "öyle mi, problem değil, hiç sıkıntı değil," bunu diyebiliyorsan bırakabiliyorsun demektir. "Evlenirsem iyi olur," tamam, Allah zaten "aranıza meveddet ve sükûn koymuştur" diyor. Ama farz edelim Allah dedi ki "hiç evlenemeyeceksin." Öyle mi? Hiç problem değil, ben mutmainim, Rabbimle
mutmainim diyebiliyorsam... Bunu basit örnekler olarak veriyorum, hayatınızda her şeye kıyas edebilirsiniz.
Diyelim ki 20 yıldır bir proje konusunda çalışıyorsunuz, 5 yıldır doktora çalışması yapıyorsunuz ve Allah dedi ki "doktoranı bitiremeyeceksin." Bir problem hissediyor musunuz, hissetmiyor musunuz? Veya 10 yıllık nişanlısın, böyle evlenmeyidüşünüyorsun, seni çok seviyor, sen onu çok seviyorsun; Allah diyor ki
"evlenemeyeceksiniz." Sen şöyle diyebiliyorsan: "öyle mi, ne kadar ilginç,
elhamdülillah, ben Rabbimle mutmainim" diyebiliyorsan, insan olarak kendinihatırlamış demektir. Diyemiyorsan acele etme, ama buna çalışmalıyız. Buna çalışırsak kendimizi hatırlayabiliriz.
O yüzden dikkat edin, peygamber Mekke'nin cahiliyesiyle de bir uzlaşıya girmedi.
Bakın çatışmak ayrı bir şeydir, çatışmamak ayrı bir şeydir, uzlaşmamak ayrı bir şeydir. Hiç çatışmadı ama uzlaşmadı. Neden? Çünkü söyledikleri şeyler doğru değil. Hatta bazıları geldi, dediler ki "niye bu kadar problem ediyoruz, Mekke'yi biraz rahat, barış yurdu yapalım." "E nasıl yapalım?" "Belli zamanlarda biz senin ilahına ibadet edelim, belli zamanlarda da sen bizimkine et, bak adil bir şey" değil mi? Birçok önerigetirdiler. Ama peygamber hiçbirine yanaşmadı. Neden yanaşmadı? Hâşâ barışçı, uzlaşmacı olmadığı için mi? Hayır. Söyledikleri şeyler yanlıştı ve bunları çok net
olarak müşahede ediyordu. İşte bizim böyle bir bilince ihtiyacımız var. Nefsimizden bize hikâyeler geldiğinde, çünkü o bize bazen uzlaşmacıdır. Anlatabildim mi? "Ya tabiiki Allah'ın rızası ama, milletin de rızası da var, ama insan hocam bir de sevilmek istiyor ya" değil mi? Egomuz böyle hikâyeler anlatıyor. Şimdi uzlaşacağım mı, uzlaşmayacağım mı?
Biz çok uzlaşmacı bir yapıya sahip olduğumuz için egomuzun bütün sahtekârlıklarıyla uzlaşıyoruz. Uzlaştığımız için Allah'ı bulamıyoruz, onun yakınlığını idrak edemiyoruz.
Çünkü hep nefsimizle uzlaşma tuzağı içindeyiz. Hatta Allah'ı bile nefsimizle
uzlaşması konusunda teşvik ediyoruz: "Ya Rabbi," diyoruz, "sen benim bu isteğimiyerine getir, ben de sana ibadet edeceğim" -- "şu olsun" diye, ne biçim ibadet edeceğim, ne biçim gayret edeceğim? Hikâyemiz bu yani. Allah'ı bile manipüle eden bir benliğimiz var. Bakın aynı şey şeytanda yok muydu? O yüzden dikkat etmemiz gerekiyor. Uyanık insan bu demektir; buna biz uyanık diyoruz: nefsine karşı uyanık olan, onun tuzaklarına, hikâyelerine kavga etmeden, çatışmadan, moralini
bozmadan, ümitsizliğe kapılmadan karşılık veren insan.
Bakın peygamberin hiç öyle bir şeyi yoktu; ona her türlü geliyorlardı, her türlü uzlaşma yolu, her türlü yaklaşım. Ama peygamber hiç kavga etmedi, kavga eden taraf olmadı. Onlar kavga edince o savundu. Her türlü teklife hiç problem etmedi; "hazırım" dedi, dinlemeye hazır. Hatta kendileri kaçıyorlardı, peygamber onlarla her zaman bir diyalog kurmaya çalışıyordu. Onlar en sonunda artık peygamberle konuşmamayı tercih ettiler. Neden? Çünkü peygamber bütün argümanlarını boşa çıkardı. İşte bizim de buna ihtiyacımız var. Biz bunu gerçekleştirirsek, o zaman her an, nerede olursak olalım, hangi durumda olursak olalım, mutmain oluruz. Çünkü bu itminan Allah'ın kalbimize koyduğu bir mühürdür. Allah'ın kalbimize koyduğu bir nurdur. İman hem nurdur hem kuvvettir. O yüzden bu, Allah'ın insanın varlığına bahşettiği bir lütuftur. Allah bizi mutlu, mutmain görmek istiyor; çünkü içimize bunu koymuş. Ama onun üzerini örttükçe örtüyoruz, örttüğümüz için orayı fark etmiyoruz.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Fecr Suresi: 27-28 ("Ey mutmain olan nefis/kendilik, Rabbine dön, razı olunmuş ve razı olmuş olarak"); En'am Suresi: 116 ("İnsanların çoğuna uyarsan seni saptırırlar" meâlinde, anlatıcı bu konuda 3-4 ayet olduğunu belirtiyor); Tevbe Suresi: 129 ("İnsanlar yüz çevirirse de ki: Allah bana yeter" meâlinde, "topukları üzerine dönerlerse" ifadesiyle anılıyor); Hûd Suresi: 112 ("Emrolunduğun gibi dosdoğru ol"); Ahzâb Suresi: 21 ("Peygamberde sizin için güzel örnekler vardır"); Mülk Suresi: 2 ("Ölümü ve hayatı yarattık ki hanginiz güzel amelde bulunacak" meâlinde); Rûm Suresi: 21 ("Aranıza meveddet ve sükûn koymuştur" meâlinde)