23 Ekim 2023 - Gecemiz İstikbaldir

Kısa Özet

Sohbette önce kısa bir soru-cevapla ölüm sonrası karşılamanın kişinin bilinç düzeyine göre değiştiği belirtiliyor, ardından esas konuya geçiliyor: insanın hayatı, kendini, dünyayı ve geleceğini hep belli bir “benlik gözlüğü” ile okuduğu, ama bu gözlüğün farkında olmadığı anlatılıyor. Hz. Yunus’un balığın karnındaki duası (“İnni küntü minez-zalimin”) bir İslam aliminin yorumuyla ele alınarak, bizim “gecemizin” (bilinmezliğimizin, geleceğimizin) onunkinden kat kat daha karanlık olduğu, çünkü egomuzun sürekli talepler, korkular ve kıyaslamalarla bizi yönettiği vurgulanıyor. Sohbet, hakiki saadetin göreceli/dünyevi mutluluktan farklı olarak yalnızca mutlak varlığın (Allah’ın) idrakiyle mümkün olduğu fikriyle sonlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Neyle mutlu olurum?” sorusundan önce “bu soruyu soran kim?” diye sormak gerekir. - İyi olan, olayın kendisi değil, o olaya bakan bilincin niteliğidir. - Hakiki saadet göreceli değildir; dünyadaki bütün mutluluklar iniş çıkışlıdır, yalnızca mutlak varlıkla olan bağın idraki hakikidir.

Açılış: Ölümden Sonra Kim Karşılar?

Bu, kimin gideceğine bağlı olarak değişecek bir cevap. Yani giden kişi hangi varlık düzeyinde, kendini bilen biri mi, kendini az çok bilen biri mi? Eğer belli bir varlık ve bilinç düzeyi varsa, genellikle onun tanıdığı, ona aşina olan, daha önce vefat etmiş insanlar karşılar. Daha bir üst seviyede evliyalar karşılar. Daha bir üst seviyede peygamberler karşılıyor.

Giriş: Hangi Benlikle Okuyoruz?

Bugün zaman zaman bahsettiğimiz, insanın aslında hayatı bazı benlik algıları üzerinden okuduğuna dair değerlendirmemizi Kur’an’dan bir metinle birlikte işlemeye çalışacağız. Aslında bizler gerek kendimizi, gerek hayatı, gerek karşılaştığımız olayları neyin üzerinden algılıyoruz? “Bunu kim algılıyor” dediğimizde, bunu algılayanın bir bilinç hali olduğunu görüyoruz. Bu bilinç halinin kendine göre bir kendilik algısı var. İşte ben bir olay yaşıyorum ama bu olayı kim yaşıyor?

Diyelim ki bir ortamda düzensizlik var ve ben bu düzensizlikten rahatsız oluyorum. Şimdi o düzensizliği kim görüyor, kim yorumluyor, kim yargılıyor ve kim rahatsız oluyor? Biri o düzensizlikten pek rahatsız olmazken bir başkası çok rahatsız olabilir. Bir insan yanlış yapmaktan çok fazla tedirgin olurken bir başka benlik yanlış yapmaktan o kadar tedirgin olmayabilir, yanlış yapmayı hayatın doğal bir süreci olarak görebilir. Veya bir şeyi mükemmel ve eksiksiz yapan bir benlikle hayata bakıyorsanız bir şeydeki en ufak bir eksiklik gözünüzü çok tırmalayabilir, hatta o eksiklik tamamlanıncaya kadar içinizde bir şey rahat edemeyebilir. Ve bir başkası der ki “niye rahat değilsin?” “Ben rahat edemiyorum.” “Ne var ki rahat edemeyesin” diye bir tartışma olur.

Aslında bütün bu küçük örnekler neyi gösteriyor? Hayatı farklı farklı benliklerle, yani farklı istekler, arzular, ihtiyaçlar, korkularla algılıyoruz. Ama bunu görmüyoruz. Hani deyim yerindeyse bir gözlük var gözümüzde ama gözümüzün önünde renkli bir gözlük olduğunu görmüyoruz. Hatta hani deyim yerindeyse o gözlük ameliyatla gözümüzün içine takılsaydı, göz içi bir mercek olsaydı, belki bir sabah uyandığımızda kendimizden habersiz, biri bize bir sürpriz yapmış olsaydı, “ne güzel, ben gözlükten kurtuldum” diyecektik ama aslında o gözlüğün camı gözün içinde bir mercek olarak duruyor.

Göz İçi Mercek Benzetmesi

İşte aslında biraz bizim durumumuz buna benziyor. Hani “hayatı neyle algılıyorsun” dediğimizde, ne diyelim, bir gözlük yok, gördüğümüz, kullandığımız bir alet yok, “hayat neyle algılanıyor?” İşte “kendi bilincimle algılıyorum” diyoruz. Ama o bilinç nasıl oluşmuş, nasıl bir hikayesi var, nasıl bir süreci var, hangi olayları yaşamış, ne kadarı doğuştan gelmiş, ne kadarı sonradan yaşadığınız olaylarla şekillenmiş? Eğer bunu keşfedemezseniz ömür boyu bir nevi gözünüzün içine, sizin farkında olmadan konulan bir göz içi mercekle hayatı yorumlamak gibi bir durumla karşı karşıya kalırsınız.

Bu, doğuştan gelen mizacınızdan başlayarak, doğduğunuz aile, aile içinde karşılaştığınız ebeveyniniz, ebeveyninizin tutumları, o süreç içinde yaşadığınız olaylar, okul hayatınız, öğretmeniniz vesaire -birçok olayla karşılaşırsınız. Mizacınızla birlikte o yaşadığınız olayları o gözlükle yorumlamaya başlar ve sürekli o gözlüğe yeni eklentiler eklersiniz. Ve biz çoğunlukla, eğer dikkat etmezsek, zaman içinde yanlış eklentiler koyuyoruz. Örneğin diyelim ki daha önceden daha esnekken bir süre sonra katılaşmaya başlıyoruz. Daha önceden daha şefkatliyken bir süre sonra daha şefkatsiz olmaya başlıyoruz. Eskiden biraz başkalarını da nispeten düşünmeye gayret ederken artık daha bencil olmanın -tırnak içinde- daha akıllıca olduğuna inanmaya başlıyoruz. Ve bunu bir gelişme olarak algılıyoruz, kendimizi geliştirdiğimizi düşünüyoruz. Hayatı iyi okuyarak -tabii bunu kim okuyor, onu da mutlaka sormanız gerekiyor- daha iyi bir şekilde baktığınıza inanmaya başlıyorsunuz. Bu daha da problematik hale getiriyor süreci. Hani deyim yerindeyse “keşke hiç düşünmeseydim” dediğimiz durumlar olur aslında. Çünkü gerçek ve objektif bir yaklaşımla düşünmüyoruzdur. Tekil olaylar üzerinden değerlendirmeler yapıp o tekil olayları da genelleyerek bir genelleme üzerinden hareket ediyoruz.

Kendimizle, Dünyayla ve Kökenimizle İlgili Kanaatlerimiz

Bununla ilgili olarak bizde ne oluşur? Kendimizle ilgili bir hikaye oluşur. “İşte ben şunu yaparım bunu yapamam, şu konuda yeterliyim şu konuda yetersizim, ben güçlüyüm veya zayıfım, çok merhametliyim veya çok fazla insanlarla yakın olamıyorum” gibi birçok hikayemiz olur kendi varlığımız veya kişiliğimizle ilgili. Bir tanesi bu. Bir tanesi de yaşadığımız dünyayla ilgili bir değerlendirmemiz olur; nasıl bir dünyada yaşıyoruz?

Mesela bu soruları kendinize sorun: Ben kendimi nasıl tanımlıyorum? Bende var olduğunu düşündüğüm olumlu özellikler nedir, olumsuz olarak gördüğüm özellikler nedir? Dünyayı, hayatı nasıl yorumluyorum, hayata bakış açım nasıldır, hayatı nasıl bir çerçevede değerlendiriyorum? Mesela diyelim ki bir insan samimiyetsiz davrandığında zihninizden ne geçiyor -“ya zaten herkes böyledir” mi diyorsunuz? Veya diyelim ki ağzı çok iyi laf yapan birini gördüğünüzde “keşke ben de bu kadar çok şeyi bilsem” mi diyorsunuz? Veya “hayatta böyle insanların hayranlık duyacağı biri mi olmak istiyorsunuz”? Dünyayı ve hayatı nasıl yorumluyorsunuz? Mesela diyelim ki birkaç çatışma veya savaş gördüğünüzde “hayat bir mücadeledir” mi diyorsunuz? Nasıl bir yorum yapıyorsunuz hayatla, yaşadığınız bu varoluş düzlemiyle ilgili kanaatleriniz ne? Aslında bunu da sormanız lazım.

Ve bir de: Nereden geliyor ve nereye gidiyorum? Deyim yerindeyse geldiğim bir orijin, bir köken, bir kaynak var mı, yoksa yok mu? Mesela nereden geldik? Topraktan geldik, anne babamız evlendi, evlilikten doğan bir biyolojik canlıyım, ondan sonra da belli bir hayatı yaşayacağım, sonra da topraktan geldik zaten toprağa döneceğiz mi diyorum, ne diyorum? Kaynağım ne, kökenim ne? Ve -tırnak içinde bu anlamda- kaderim ne? Bu süreç başlangıç ve son olarak nerelere oturuyor, bir yere oturuyor mu? Örneğin topraktan gelip toprağa mı gidiyoruz, yoksa işte haktan gelip hakka mı gidiyoruz? İki tane birbirinden çok farklı yaklaşım tarzı değil mi?

İnsanoğlu aslında bilinçli veya bilinçsiz olarak bu soruları cevaplandırır. Ama bu cevaplar illa “ben bu sorunun cevabı olarak şunu söylüyorum” diye ifade etmeyebilirsiniz. Ama yaşamınız değerlendirildiğinde veya siz bu yaşamı kendiniz değerlendirdiğinizde, aslında kendinizle, hayatla ve dünyayla, başlangıç ve sonunuzla ilgili bir kanaatiniz vardır. Bu çok açık olabilir, çok gizli bir yerde ancak deşilince ortaya çıkan bir şey olabilir. Peki bunlar gerçekten objektif cevaplar mıdır? Bunu sorgulamak durumundayız.

Hz. Yunus Kıssası: Kur’an Metniyle

İşte burada kutsal metinlerde Hz. Yunus’un başından geçen bir olay üzerinden, biz bu olayı sembolik olarak veya farklı bir okuma biçimiyle nasıl okuyabiliriz, bu kıssa bize bu anlamda bir şey anlatıyor olabilir mi, biraz buna değineceğiz.

Hepimizin az çok bildiği şekilde, Hazreti Yunus bir topluma gönderilmiştir. Gönderildiği topluma anlatır anlatır ama o insanlar kulak asmazlar. O da kavmine kızarak onları Allah’tan izin almadan terk eder. Bir gemiye biner. O gemide oranın geleneklerine göre eğer bir fırtına varsa ve bir türlü dinmiyorsa, gemide ya efendisinden kaçmış birinin ya bir suçlunun ya da lanetli bir kişinin olduğu düşünülür; o kişi gemiden atılırsa geminin fırtınadan kurtulacağına dair bir kanaat var. Neyse, kura Hazreti Yunus’a düşüyor denir. Ve Hazreti Yunus denize atılıyor, bir balık onu yutuyor. O da balığın karnındayken, deyim yerindeyse bir duada bulunuyor. Kur’an bize bunu veriyor, ettiği duayı bize söylüyor. Bu duadan ziyade -biraz sonra ona değineceğiz- aslında buradaki bir bilinç farkındalığıdır; “şunu istiyorum, bunu istiyorum” değil. Küçük bir satırlık bir cümle aslında. O bilinç sayesinde, o sözdeki bilinç sayesinde balığın karnından kurtulur ve bir ağacın gölgesinde balıktan kurtulmuş bir şekilde kendini bulur. Kısaca özetle böyle.

Tabii ki o denizdeyken karanlık bir gece var, onu yutmuş olan bir balık var, sürekli dalgalanan bir deniz var. Ve böyle bir durumdayken -Türkçe mealini söyleyelim- “Senden başka ilah yok, sen her türlü eksiklikten uzaksın, ben kendi nefsime, yani kendime zulmedenlerden oldum” ifadesini kullanır ve bunun üzerine kurtulur.

Peki bu niye kurtarıcı bir cümle? Ne var içinde acaba bunun? Niye kurtuldu, onu kurtaran şey nedir diye bir soru sorarsak biraz konumuza girmiş oluruz. Burada bir İslam alimi şöyle bir yorumla başlıyor. Diyor ki: Biz, Yunus’un halinden yüz derece daha zorlu ve sıkıntılı ve problemli bir durumdayız. Yani başımızda büyük bir sorun var; tırnak içinde, halk tabiriyle, başımız ondan daha çok belada. Onun başındaki beladan çok daha büyük bir belanın içindeyiz.

“Gecemiz İstikbaldir” Yorumu

Neden? Bizim gecemiz istikbalimizdir. Mesela istikbalimizi bilmiyoruz değil mi? İnsanların böyle çokça “istikbal” deyince tabii bir yakın istikbal var -işte ben ne olacağım, benim hayatım ne olacak gibi- bir de işte ölümden sonra eğer hayat varsa, ölümden sonra ne olacağına dair bir başka istikbal alanı var. Bunun geceyle sembolize edilmesi, bizim için biraz bilinmez olması. Bilinmezlik daha çok karanlıkla temsil edilir. Hani mesela gece olunca her şey örtülür ve birçok şeyi göremeyiz değil mi? Hani gece veya evde ışıklar söndüğünde kalktığınızda hiçbir şeyi görmezsiniz ve biraz kaçınırsınız -acaba ayağım nereye basıyor, duvar nerede, kapı nerede? Bir bilinmezlik olur.

Gece olduğunda, karanlık olduğunda bir bilinmezlik olur. O yüzden de burada yorumu yapan kişi diyor ki: Bizim gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, gaflet nazarıyla -yani olayı olduğu gibi görememekten kaynaklanan bir şekilde- onun gecesinden yüz derece, yüz defa daha karanlık ve daha korkutucudur.

Yeryüzü Denizi ve Sürekli Değişim

Bizim denizimiz ne? Onun atıldığı bir deniz vardı, bizim denizimiz bu yeryüzüdür. Bazen rüya sembolizminde de deniz, hayatın mahiyeti olarak çalkantılı bir denizdir. Bazen fırtınalı bir deniz, bazen daha sakin bir deniz görürsünüz. Bu aslında o süreçlerde veya ileride yaşayacağınız durumların çok iniş çıkışlı olması veya daha istikrarlı olmasıyla ilişkili olabilir.

Bizim denizimiz bu yeryüzüdür. Bu yeryüzü denizinin her dalgalanmasında birçok şeyi kaybediyoruz, bir kısım şeyleri de kazanıyoruz. Örneğin bu yeryüzünde yaşarken birçok şeyi kazandığımız oluyor -bu maddi bir kazanç olabilir, insanlar tarafından sevilmemiz, onaylanmamız, önemsenmemiz olabilir. Önemseyen insanların unutması olabilir. Bir zaman çocuklarınız vardır, etrafınızda dönüyorlardır, sonra yaşları 18-20’lere gelir, 20-25’lere gelir, sonra kendileri ev barkını kurar, sizden ayrılırlar. Hani yazlıkları olan insanların en çok şikayet ettikleri şey şudur: “Ya çocuklarla birlikte vakit geçirelim diye yazlık yaptık ama çocuklar büyüdü artık hiçbiri gelmiyor, biz karı koca kendi başımıza yazlıkta yapayalnız kalıyoruz” derler mesela bazen. Neden? Çünkü zaman geçiyor, çocuklar büyüyor, her birinin kendine göre bir dünyası, bir hikayesi oluyor. Yani dikkat ederseniz yaşadığınız hayat ve yeryüzü sürekli size yeni bir şey gösteriyor.

İşte -tırnak içinde- yaş alıyorsunuz, hani yaşlanıyorsunuz demeyeyim, kırılmayın diye şaka yapıyorum, yaşlanıyorsunuz, açıkça yaşlanıyorsunuz. Ama yaşlanan siz değil, bedeniniz -tabii bu ayrımı da yaparak bakacaksınız. Bir yaşlanma var, hastalanma var. Daha önce hastalık görmediğiniz halde bir bakıyorsunuz zaman içinde hastalanmaya başlıyorsunuz. Mideniz ağrıyor, beliniz ağrıyor, kolunuz ağrıyor, başınız ağrıyor, gözünüz daha az görmeye başlıyor vesaire.

İçimizdeki Talepkâr Benlik

Ne oluyor aslında? Bu dünyadaki yaşam dediğimiz süreç size sürekli yeni şeyler getiriyor. Tabii ki içinizdeki o benlik bazılarından hoşlanıyor, bazı şeylerden hoşlanmıyor. Ama o benlik ne istiyor kendine göre? Hep hoşlandığı şeyler olsun diyor. Mesela insan yaşlanmak istemez -kim istemez, acaba insan mı istemez? İnsan hastalanmak istemez, insan ayrılık istemez, insan acı istemez, insan eleştirilmek istemez, insan hayat onu mutlu edecek şekilde işlesin ister. Şunu ister bunu istemez diye, bakın, içimizde gerçekten farkına varmanız gereken, farkına varmadığınızda da baş etmeniz zor bir benlik var. Şunları istiyorum ve bunları istemiyorum diye sürekli size bir şeyleri dayatıyor. Mesela başınıza bir şey geliyor, bunu istiyor muydun? Ya sana mı sordular acaba, sana mı soracaklar acaba? Hiç düşündün mü, içindeki o benlik aslında bunu istemiyor mu?

Hani var ya böyle bazı çocuklar, “dünyaya gelirken bana mı sordular” falan diyen, nereden üretiyorsa böyle şeyler üreten bir benliği olabiliyor değil mi insanoğlunun? “İşte ama ben istemiyordum, şöyle oldu ama ben istemiyordum.” Hani bir alimin gene bir ifadesi var: “Tanrı kâinatı yönetirken senin egonun mühendisliğine ihtiyaç duymaz” der. Ama insan egosu ne ister? “Allah da biraz bana bir danışsın, bizden de bir fikir alsın, biraz demokrasi olsa iyi olur” diye düşünür. Bunu açık ve samimi olarak bakın içinize; böyle bir ses işiteceksiniz. “Allah biraz da bana sorsun, öyle kendi kafasına göre iş yapmasın” diyen bir taraf vardır. Bu sizin varlığınızın tamamı olmayabilir ama içinizde böyle bir ses zaman zaman olabilir. Ama buna bazılarımızın -tırnak içinde- cesareti yoktur, ne yapar? “İşte Allah her şeyi bilir, biz bir şey diyemeyiz.” Ama hani gücün olsa demez misin acaba? Onu merak ediyorum.

Soru: Bilinçaltı mı, Kader mi?

*Soru:* Hocam orada söylediğiniz şey aslında şöyle; içimizdeki benlikler aslında başımıza gelenleri talep ediyorlar.

*Cevap:* Bundan emin misiniz? Psikoloji bilimi bunu söylemiyor. Bazı yorumcular bunu söylüyor. Psikoloji bu anlamda, bu yönüyle bir bilim değil, iki kere iki dört eder derecede bir ilim dalı değil. Bu bir yorum. “Aslında bilinçaltında sen istiyorsun, bilinçaltında sen şöyle biriyle karşılaşmak istedin, o yüzden karşılaştın” -bu insanların hoşuna giden bir hikaye. Bazen bu negatif deneyimler için de olabiliyor. “Ondan sorumlu olman mı gerekiyor?” Tabii, işte bunu bilmiyoruz, ben bunu demek istiyorum. Mesela bu da bir benliklerimizden birinin bir hikayesi. İnsanlara, “bak işte ama ben bunu istemiyordum, ben böyle bir anne baba istemiyordum” diyene, “bak bilinçaltı var ya, bu çok önemli bir şey” diyoruz. Sen bilinçaltında bunları istemişsin diye onu itiraz edemez hale getirmeye çalışıyoruz.

Bir alimin bir sözü var; ona göre Allah’ın terbiyesinin ne zaman geleceği bizim kabullerimize bağlı değildir, oraya girerken bizim kabullerimiz var. Onun dışında da zaten kader… İşte bilmiyoruz mesela, Allah’ın belirlediği bir şey de var. Tamam şöyle diyeyim size: Mesela benim başıma gelen her şeyi benim bilinçaltım mı belirliyor, veya işte tırnak içinde ruhum diyelim veya başka ne dersek diyelim o mu belirliyor? Yoksa doğrudan doğruya Allah’ın kendisinin belirlediği bazı şeyler de mi var? Ben bunları niye soruyorum? Böyle psikoloji camiasında çokça kullanılan şeyler var, bunlara muhalif yaklaşmayın ama biraz mesafeli yaklaşmanızı öneririm. Bunun için söylüyorum. Bunu bilmiyoruz.

Bizim bakış açımız bu konuda şu: Başına ne gelirse gelsin bunun üstesinden gelebilecek bir potansiyelde yaratılmışsın. Allah insana taşıyamayacağı şey yüklemez diye bir ayet var. Ama taşıyamayacağını zannettiği şeyi yükleyebilir. Buradaki inceliği de ayırmak lazım: Taşıyamayacağınız şeyi yüklemez ama taşıyamayacağınızı zannettiğiniz şeyi yükleyebilir.

*Katılımcı:* Ya orada esma ve şey var ya hocam, yazılımsal olarak. Herkes farklı bir yazılımda, farklı belirleriyle geliyor. Sayısı kadar farklı karakterler ve farklı kimlikler var zaten.

*Cevap:* Elbette farklı yollar var. Ama bu -psikolojide söylenmiyor ama başka söyleyenler var- inanıyorum buna; bu ruhsal olarak içimizde bilen parçalar, bilen benlikler olduğuna kabul veriyorum kendi içimde.

*Katılımcı:* Hocam, bu şey bilinç zaten doğrulanabilir olduğu gibi yanlışlanabilir de.

*Cevap:* Tabii tabii, özellikle psikoloji açısından bir şeylerin söylenmesi mümkün, söyleniyor da; birçok farklı ekol var, birçok farklı yaklaşım var. Bunları gerçekten test ederek -laboratuvarda test etme imkanımız yok ama- gerçekten böyle mi değil mi, eğer emin değilsek bunların üzerine basarak hareket etmemek gerekir. Kur’an’da bir ayet var, İsra suresi olabilir mealen: Göz, kalp, inandığı şeylerden mesuldür. Yani bilmeden bir şeye hemen kabul vermeyin, kabul ederseniz bundan doğacak sonuçların sorumlusu sizsiniz.

Niçin Değil, Nasıl Sorusu

*Katılımcı:* Hocam herhalde yaşadığımız deneyimlerin hikmetini öğrenmek isterken ki motivasyon herhalde önemli değil mi?

*Cevap:* Evet, işte hep -tırnak içinde- ilginç bir şekilde, dikkat edin içimizdeki benlikler hep “ben bunu niçin yaşıyorum, ben bunu niçin yaşıyorum” diye soruyor ama şu soruyu soran benliği fazla görmedim: “Ben böyle bir olayla karşılaştım, benim fıtratım bu konuda ne söylüyor, nasıl davranmamı söylüyor” diye sorsak çok daha açıklayıcı, çok daha faydalı bir soru sormuş olacağız. “Bu benim başıma niye geldi?” Tamam, diyorum, bu soruyu bir zarfa koy, dursun. Ama şu an şu soruyu sor: Başıma gelen bu olaya ben nasıl bakmalıyım, nasıl karşılık vermeliyim? Bu daha faydalı, daha gerçekçi ve daha gerekli bir soru. Öbür sorunun cevabı biraz karanlıkta.

*Soru:* Peki o sorunun cevabını bulmak için önce o soruyu sorsak, niçin geldiğini bilirsek nasıl ne yapacağımızı da daha iyi bulamaz mıyız?

*Cevap:* Kur’an söylüyor bunu: “Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye biz sizi birçok şeyle karşılaştırıyoruz” diyor. Değil mi? Ama içeride bir ego diyor ki “beni özel olarak bu olayla niye karşılaştırdı?” Böyle biraz ayrıntılı bir sebep-sonuç ilişkisi arıyoruz. Neden? Çünkü aslında egomuzu çok seviyoruz, çünkü onu temel referans alıyoruz. Ya farz et ki Allah sana “tamamen sana, tırnak içinde, piyangodan çektim, bu düştü” dese, ne olacak, ne fark edecek? İlla bir hikayeye mi ihtiyacın var? Bak bunu senin bilincin… bu seni olgunlaştırmak için geldi, sen niye böyle dengesiz bir tiple karşılaştın, bir gelişim ihtiyacın vardı -oradan da birkaç tane malzeme bulup onu rasyonalize edecek bir sonuç buluyoruz. Mesela diyelim ki “baban seni niye dövüyordu?” “İşte sen merhametin farkına varasın diye” cevap üretebilirsin. On tane daha farklı cevap da üretebilirsin. Ama bunlar çok mu lazım diye sormamız gerekiyor.

Bize en çok ihtiyaç olacak şey: Ben yaşadığım şeyleri nasıl okuyorum, nasıl anlamlandırıyorum, nasıl yorumluyorum ve nasıl karşılık veriyorum? Benim işim bu. Bu daha bariz, net bir şey. O yüzden dikkatimizi buna vermemiz çok daha uygun olacaktır. Yoksa öbür türlü egomuz onun altından birçok hikaye çıkaracaktır. Bazen böyle egomuz kibirlenir: “Ben büyük zorluklar, sıkıntılar yaşadım çünkü Allah benim bunların üstesinden geleceğimi biliyordu, ben çok özel biriyim” -böyle hikayeler üretir egonuz size. O yüzden onlara çok fazla kulak asmadan, daha gerçekçi ve Kur’an’da da temelini bulduğumuz, insani olarak da düşündüğümüzde çok daha yerinde bir soru sormalıyız: Ben bu olayı nasıl anlamalıyım, nasıl yorumlamalıyım ve nasıl karşılık vermeliyim, fıtratımın kodlarını dikkate alarak. Dikkat edeceğimiz şey budur.

Soru: Niçin Sorusu Eylemsizliğe mi Götürür?

*Soru:* Hocam, “niçin” diye sorarsa muhtemelen hareketsiz kalacak insan, “nasıl” ise eylem gerektiriyor. Hangisi daha güzel amel işleyecek, nasıl da mümkün?

*Cevap:* Evet yani, “niçin” rehavete kılabilir. Çünkü siz o sorunun cevabını kolay kolay bulamazsınız. Hani tırnak içinde Levh-i Mahfuz’un önünüzde açılması lazım ki bütün hikayeyi görebilirsiniz. Böyle bir imkanınız da şu anda olmadığına göre onu bir zarfa koyun. Allah size bazen onun cevabını da verebilir ama sizin kafanızı yoracağınız konu orası değildir; bahsettiğim noktadır.

Direnç Koyan Benlik

Nereden geldik buraya? İnsanoğlu olabildiğince şunu fark etmeli: Bir şey yaşadığında -ki yaşadığımız hayat sürekli değişen bir hayattır, sabah akşam, yaz kış, doğum ölüm birçok şey oluyor- bu durumda içeride bir direnç koyan, “şunu istiyorum, bunu istemiyorum, şöyle olmamalıydı, böyle olmalıydı” diyen, durumu kabullenmeyen, kafasında hep “böyle olmalı, niye olmasın ki” diyen bir taraf var. İşte “sabah kalktığım zaman gökyüzü yedi renk olmalı” diyebilir bir çocuk değil mi? “Ne güzel rengarenk olsa, oradan melekler, oyuncaklar atsa, bir melek bana bir bisiklet verse” -mesela bu çocukça bir hikaye. Tabii sizin de büyükçe hikayeleriniz vardır, onları da bu mantıkla değerlendirebilirsiniz. “Çok bir şey istiyorum” deyip -içimizde bir benlik. “Çok bir şey istiyorum, kafa dengi bir insan, güzel bir iş” -çok mu şey istiyorum? Yok, çok şey istemiyoruz. O çocuk da çok şey istemiyordu ama hayatın sana böyle bir şey vereceğine dair bir senet, böyle bir şey olacağına dair bir kural yok. Bunu biraz düşünmen gerekir. Hayat senin karşılaştığın bir şey.

Bakın burada böyle bir mahrumiyet ve kurban psikolojisine de girmemek lazım. Neden? Çünkü sen öyle bir varlık da değilsin. Kendimizi anlama noktasında belki açarız: “Ben niye hayata maruz kalıyorum ki? Niye bu hayatta başıma gelecek şeyleri ben belirlemiyorum ki?” Aslında bunu diyen kim? Biraz oraya bakmanız gerekir. Bu aslında zayıf bir benlik; ve “hayat bana gelmeyecek” diye inanan veya “ben ancak karşılaşacağım, istediğim şeyler önüme çıkmalı” diyen bir benliktir o. Biraz onun farkına varın, o siz değilsiniz. O içinize kaçmış bir benlik. Hani Yunus balığın içine kaçmıştı. Aslında biz de bir şeyin içine kaçıyoruz, kayboluyoruz orada. Nasıl ki Yunus balığın içindeyken artık gören o değildi, balığın gözüyle dünyayı görüyordu -işte biz de bir benliğin içine gömülüyoruz, artık hayatı o benliğin penceresinden algılamaya başlıyoruz.

Balığın İçine Kaçmak: Trafik Örneği

Mesela her bir benliğin bir mutluluk hikayesi vardır, her bir benliğin bir korku hikayesi vardır, her bir benliğin bir arzu dünyası vardır. Dolayısıyla artık biz aslında şu anki bilincimizle hayatı olduğu gibi değil, o benliklerin gördüğü gibi görüyoruz. Mesela düşünün, basit bir örnek: Trafiğe çıktınız, beklemeyi sevmeyen bir benlik sizde varsa İstanbul trafiği çok kötü oluyordur değil mi? Çünkü beklemeyi istemeyen bir benlikle trafiğe çıktınız. Ama öbür tarafta sevgilisiyle gezinti yapmayı seven bir benlikle çıksaydınız, “keşke trafik daha da sıkışsa, daha çok vakit geçiririz” derdiniz. Bakın iki şey birbirinden ne kadar farklı algılanabiliyor değil mi? Dolayısıyla aslında nasıl bir benlikle bakıyorsun bir şeye, biraz ona dikkat etmek gerekiyor. Eğer ona dikkat etmezsen onun gördüğü şeyi objektif gerçeklik zannedersin, onun baktığı açıyı tek açı olarak kabul edersin. O yüzden kendimizi hatırlamaya bu anlamda ihtiyacımız var.

Soru: Malzeme Biriktirmek mi, Bırakmak mı?

*Soru:* Hocam peki sürekli bu tür malzemeler mi biriktirmemiz gerekiyor? Mesela trafikte sıkışmadan gelen bir benliğe karşı böyle malzemeler mi olacak, onları sürüp o şekilde mi bakmamız gerekiyor? Yoksa üzerindeki bütün malzemeleri atman mı gerekiyor?

*Cevap:* Malzeme biriktirme. Senin cevabınla tuzağa düşebilirim, en son bir baktım uyandım, dedim ki bak böyle malzeme değil, bütün malzemeleri bırakman gerekir. Yoksa bir benliği biraz daha motive etmek veya onu pışpışlamak için kendimize malzeme üretmeye gerek yok. Hani bazı insanlar olur ya, “işte bak trafik sıkışık ama belki trafik açık olsaydı kaza yapacaktım” falan -ne yapıyor benlik? Sürekli bütün alem ona hizmet ediyormuş gibi, naif bir şekilde her şeyi kendi penceresinden görmeye çalışıyor, o bakışı kenara koyamıyor.

*Katılımcı:* Yani algıları pozitife çekmeye çalışmak da bir şey değil mi? Yani algıları gereksiz yere pozitife çekmeye çalışmak da bir başka tuzak olabilir yani.

*Cevap:* Böyle olması gerekiyormuş demek, peki, buna da gerek yok. “Olması gerekiyormuş” veya “gerekmiyormuş” -şu an böyle. “Olması gerekiyormuş” diye bir yargı cümlesini kullanıp kim rahatlamak istiyor acaba? “Böyle olması gerekiyormuş” ne kadar rahatlatıyor? Bunu demeden rahatlayamaz mıyım? Ben ilk etapla uğraşmıyorum, dördüncü etapla uğraşıyorum, ilk etap değil, son etap. Zihnimiz sürekli ikna edilmeye çalışılan bir moda giriyor aslında bir yerden sonra, biz onu sürekli ikna etmeye çalışıyoruz. “Böyle olması gerekiyormuş” dersek rahatlarız, ama “böyle olması gerekmiyordu” dersek de rahatsız oluruz. O zaman rahatlamak için bunu kullanırız. Yani zihnimi niye böyle ikna etmeye çalışayım ki? Zihnimi kenara koyma özgürlüğüm yok mu acaba, sürekli onu ikna mı edeceğim?

Nefsi İkna Etme Alışkanlığı

Hani bazen çocuklar olur ya, “bak sana şimdi almıyorum dondurma ama yarın sana çok sevdiğin oyuncağı alacağım” -çocuk düşünüyor, “tamam” diyor. Ben mesela herhalde 7-8 yaşlarımda, 5 yaşında Mardin’den gelmişim, Mardin’i çok özlüyorum, annem de Mardin’e gidecek, tabii götürmek istemiyor, zor şartlar, yolculuk vesaire, bana 5 lira verip beni kandırmış mesela. Anlatabildim mi? Yani ne yapıyoruz? Aslında nefsimizi, o benliğimizi sürekli ikna etmeye çalışıyoruz. Hani diyorum, “sevgilin seni terk etti” -“ya bak sen ondan daha iyisine layıksın biliyor musun” falan diye egonu rahatlatacaksın. Neden? Çünkü başka türlü rahatlamıyor. O yüzden bu, ilk etapta bir yöntem olabilir ama bunların dışına çıkabilme imkanımız da var. Yani zihnimi ikna etmek zorunda değilim. “Şöyle bir şey oldu, ben de fıtratımın kodlarıyla böyle karşılık veriyorum” bu kadar, uzatmama gerek yok. “Bak bu senin için daha iyi oldu” falan filan -iyi olan aslında olan değildir.

İyi Olan Nedir? Bilinç mi, Olay mı?

İyi olan, olan veya olmayan şey değildir. İyi olan senin bilincindir. Senin bilincin iyiyse iyi olan odur. Bilincin kötüyse, başına en güzel şeyler de gelse başına bela geliyor demektir. Diyelim ki başına çok güzel şeyler geliyor ve sen de dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorsun -şimdi olan iyi midir?

*Soru:* Hocam güzel şey dediğinizin tanımını kim yapıyor?

*Cevap:* Tabii, şunu demek istiyorum: Benliğimiz olanlara bakarak hep “iyi mi oldu kötü mü oldu” diye bakıyor. Halbuki gerçek insan kendi bilincine bakarak “iyi mi oldu kötü mü oldu” diye yorumlamalı. Mesela Yunus balığın karnında bir süreç geçirip oradan bir hakikati idrak ettiği için iyi olmuştur.

Hz. Yusuf ve Peygamberlerin Bilinç Düzeyi

Veya Hazreti Yusuf bir iftirayı kabul edip onun arkasından büyük imkanlar önünde açılacak şeklinde bir teklifle karşılaştığında, “hapishane benim için daha hayırlıdır” der. Neden? Aslında mevzu orada ne hapishanedir ne başka bir şeydir. Ben varlığı ve hayatı bilincim üzerinden okuyorum. Yoksa hapse mi atılmışım, yoksa sarayın hazinesine vezir mi olmuşum -bu değildir. Hani vezir olmak iyi, hapishaneye girmek kötü gibi bakmıyor aslında. Şuna bakıyor: Sen neredesin -yer olarak değil- hangi bilinçtesin? Vezirliği bir kazanç, hapisi bir kayıp olarak mı görüyorsun? Buradan bakacaksın. Yani benim şu anki bilincim mutlakla ne kadar bağlantılı, ne kadar o bağın farkında, ne kadar o bağın bilincinde?

Ben mesela hayatta neyi dert ediyorum? Hayatta neyi dert ettiğinize bakarak aslında bilinç seviyenizi de tartabilirsiniz. Mesela hayatta peygamber aç da kalmıştır, yalnız da kalmıştır, sözünün dinlenmediği durumlar da olmuştur, taşlandığı durumlar da olmuştur, eşlerinin onu dinlemediği durumlar da olmuştur, ihanetlere uğramıştır. Ama peygamber fıtratının kendi öz doğasının bilincinde kalmıştır ve bunları hayati bir dert olarak görmemiştir. Bakın dikkat edin, hayati bir dert olarak görmemiştir. Tabii ki dünyada da, atıyorum, şu örtü eğri konulmuşsa düzeltebilirim, ama düzeltemedim diye de dert etmem. Yani bir şey hayati mi değil mi, bunu ayırt edebilmek için doğru bir yerden bakmalıyız. Bunu nasıl tartacağım? Hayati olanla olmayanı nasıl tartacağım, neyin hayati olduğunu neyin olmadığını idrak eden bir bilinçle, ancak bir öz bilinciyle bu farkı ayırt edebilirim. Yoksa bazen en küçük bir şeye, bir dakika inat edilmeyecek bir şeye on sene inat edebilirim.

Özneye Dönmek: “Bu Soruyu Soran Kim?”

Dolayısıyla biz özneye bakmak durumundayız, dışarıya değil. Bakın dikkat edin, bütün sorularımız, dikkatimiz dışarıya daha odaklı duruyor. Bu hepimizde böyle. Biz diyoruz ki dikkati özneye çevir. Bu kim? Bu kim? Yani neyle mutlu olurum? Dur, o soruyu sorma -daha doğrusu o soruyu sor, o şurada dursun. Şu soruyu sor: Bu soruyu soran kim? “Neyle mutlu olurum” diyen kim? Bu “kim” dediğimiz Ahmet, Ali, Ayşe, Fatma değil; bu soruyu soran içerideki benlik, bilinç, nasıl bir bilinç? Neyin onu mutlu edeceğini, neyin onu mutsuz edeceğini düşünüyor? O böyle bir varlık mı? Bunu sormazsanız kendinize sorduğunuz bütün sorular eksik veya yanlış olur. “Ne olursa mutlu olurum” -kökten yanlış bir soru. Bakın cevabını verseniz ve o cevabın içindeki şeyleri elde etseniz bile yanlış bir soru. “Neyle mutlu olurum?” Önce özneye bak. Kim bu? Bu kim? Bana kim bir mutluluk sorusu soruyor? Bu soruyu sorarsak ve içeridekini bulursak, onun hakiki ben mi yoksa kurgulanmış ben mi olduğunu da ayırt edebilirim.

*Katılımcı:* İşte mutluluk nedir? Eşin, çoluk çocuğun, böyle anlaşırsın, çok güzel, mutluluk bu.

*Cevap:* Peki o zaman peygamber çok mutluydu, niye dağa çıktı? Eşi çoluk çocuğu vardı, eşi de çok gerçekten mükemmel bir insan, Hazreti Hatice. Peki niye -tırnak içinde- mutlu değil, veya aradığı şey niye bu değil? Evet bu güzel bir şey, bunu eleştirdiğimizi düşünmeyin, insanın eşiyle çoluk çocuğuyla uyumlu olması güzel bir şeydir. Ama o, onun için hayati bir yerde mi duruyordu, yoksa hayati olan şey daha başka bir şey miydi? O yüzden buna dikkat etmeliyiz. Yoksa bütün hayatımız kurguladığımız benliklerin hayatına dönüşür. Neyin üzerinden hayatı yaşıyorsun? Bu hayatı yaşayan özne kim? Bu gerçek özne mi?

Uzun Yaşamak ve Takvim Yaşı

Mesela bakın insanlar ne diyorlar özellikle son yıllarda? “İnsan hayatı uzadı.” Ne yapayım uzadı? Uzadı, kısaldı. Bir de yanlış bir şey var. İstatistik bilimi bazen insanı bu anlamda doğru okumazsanız sizi yanıltır. İşte eskiden insanlar 30-40 yıl yaşıyormuş -Mimar Sinan 98 yıl yaşamış. Ama çocuk ölümleri çok olduğu için eskiden insan ömrü ortalama -tırnak içinde ortalama- kırktı falan diyoruz. Bu, insanlar kırk yaşını geçmiyordu demek değil. Bütün insanları alırsanız ve yaşlarını toplarsanız, sayıya bölerseniz ortalaması çıkar. Bu, eskiden insanlar az yaşıyordu demek değil, çocuk ölümleri veya bazı hastalıklardan ölümler daha fazla gözüküyordu, bu kadar. Böyle bir övünen bir tarafımız var: “Eskiden insanlar az yaşıyordu, çok şükür biz uzun yaşıyoruz” -sanki uzun yaşayıp çok fevkalade bir hayat yaşıyorsun, öyle mi acaba? Veya uzun yaşamak nedir? Kim uzun yaşamayı takvim yaşıyla belirliyor? Mesela 30 yaşında vefat etmiş ama ermiş insanlar var, bence onlar daha uzun yaşıyorlar.

*Soru:* Hocam şöyle diyebilir miyiz o zaman? 10 yaşında bile bunun farkında olan biri var, 80 yaşına kadar yaşayıp da farkında olmayan biri var; aslında hangisi daha çok yaşadı?

*Cevap:* Ve özde ölmeyen, hak ile yaşayan öz varlığını fark ediyor musun? Onu fark ediyorsan artık senin için bu dünyadaki ömrün, takvim yaşının 10 olması, 20 olması, 50 olması, 80 olması, 100 olması hiç önemli değildir. Çünkü bu sadece geçici bir deneyimdir. Bu kötü anlamda veya umarsız yaklaşacağımız bir şey değil. Ama şu dünyadaki doğumla ölüm arasında bahsettiğimiz süre, benim ömrüm, benim yaşım olamaz. Öyleyse uzun yaşasam ne olur, tırnak içinde kısa yaşasam ne olur? Mesela belki aranızda en yaşlınız benim, 56 yaşındayım -neredeyse deseler, hadi Kur’an’ın dediği gibi 2-3 günlük bir yaşam toplasam, 3 günlük hayat gibi. Belki buna genç olanlar tam anlayamazlar ama biraz yaşınız ilerleyince bunu fark edersiniz, şu anda da fark edebilirsiniz. Diyelim ki şu an 20 yaşında olan bir insana “ne kadar yaşadın, bir bak bakalım, hayatını anlat” deseler kaç günde anlatacaksın? O yüzden bu dünyadaki hayat göreceli bir hayattır. Asıl hayat ruhani hayattır ve o ölümsüzdür.

Ölümsüzlük ve Öz Varlığın Farkındalığı

Bunun farkında olmak, bunu idrak etmek seni ölümsüz kılmaz. Ölümsüz olan özünün farkında kılar. Sen kendini ölümsüzleştirmiyorsun, ölümsüz olan özünü fark ediyorsun. Onu fark edersen o olduğunu anlıyorsun. Ama kendini ölümlülerden biri olarak algılarsan bu sefer ölüm korkusu yaşıyorsun. Çünkü ölmek istemeyen benlik ölecek. Ama sen içinde ölmeyeni bulduğun zaman o ölümsüzdür. Ölen sadece beden olup kendi sürecini tamamlar.

Haşa, “Allah Hay” dediğinizde Allah’ın bir takvim yaşı mı var, Allah’ın bir doğumu ve ölümü mü var? Ne diyoruz? Allah Hay’dır diyoruz. Peki sen de O’nunla Hay mısın, diri misin? O’nunla var olduysan -hani mezar taşlarında yazar, “peki sen nerede kaldın?” Hüve’l-Baki, O bakidir. Peki sen toprakta mısın? Hayır, sen O’ndasın. Allah seni sonsuz ilminden, kudretiyle ve iradesiyle yarattı, sen O’nun sonsuz ilminde bir varlıksın. O zaman bunu idrak edersen ölümden korkmana gerek yok, çünkü bakın korkacak kimse de kalmayacak. O yüzden korkana bakın: Korkan kendini sınırlı tanımlıyor, kendini bir doğumun ve ölümün arasında tanımlıyor. O yüzden kendimize dair nasıl bir algımız olduğuna, kendimiz olarak tanımladığımız şeyin ne olduğuna dikkat etmemiz gerekiyor.

Gece Yolculuğu ve Miraç

Evet, ne dedik? Hazreti Yunus’un kıssasından ilham alarak yapılan yorum istikametinde “gecemiz istikbaldir.” Neden gecemiz istikbal? Çünkü biz yakın ve uzak geleceğimizi bir bilinmezlikler içinde algılıyoruz, bilemediğimizi düşünüyoruz. Ve bunu hiç kimsenin de bilemeyeceğini düşünürüz -mesela en çok kullanılan tabirlerden biri nedir? “Gidip de gelen mi var?” Değil mi, aslında var. Değil mi, gidip de gelen var. En başta peygamberin Miracı nedir? İşte gidip gelmektir. Kur’an’ın ifadesiyle, “ona ayetlerimizi göstermek için onu bir yolculuğa çıkardık.” Bu yolculuk uzay yolculuğu değil tabii ki, bir bilinç yolculuğu. Niye gece yolculuğu? Birçok anlamı var orada. Yani ortalama bilinç düzeyi için bilinmez olan, karanlık olan şeylere dair. Yani biz ortalama bilincin algılayamayacağı, idrak edemeyeceği şeyleri, ayetlerimizi, işaretlerimizi, hakikatleri göstermek için onu bir yolculuğa çıkardık.

Dolayısıyla tabii ki giden gelen var. Modern insan herkesi kendi gibi zannediyor. Tabii ki gelen giden var. Uzakdoğu’da da gelen giden var, Kızılderililer arasında da gelen giden var, her zaman gelen giden olmuştur. Bütün dinlerde miraç vardır, içinde miraç kavramı -mana olarak o kavramı- barındırmayan hiçbir din yoktur. Miraç nedir? Kaynağından bir iniş yaşamışsın, inişten bir çıkış yaşayacaksın, doğası gereği böyledir. Tabii ki gelen giden, gidip dönen de var; bu senin içinde açık. Ama bu bilincinle değil, bu benliğinle değil, bu korkularınla değil, bu benlik hikayelerinle değil; daha farklı bir bilinçle, daha fıtri olan o öz varlığınla bu yolculuğu yapabilirsin.

Göreceli Mutluluk ve Hakiki Saadet

Evet, dediğimiz gibi biz istikbalimizi, geleceğimizi bilmiyoruz değil mi? Benlik bundan tedirgin olabiliyor, “keşke geleceğimizi bilseydik” diyoruz değil mi? Bugün en çok para kazananlar belki falcılardır değil mi, çok yaygın bir işe dönüşmüş. Neden? Herkes geleceği görmek istiyor. “Ne olacak, ne olacak, biriyle evleneceğim, mutlu olacağım mı?” “Olsan ne olur?” diye sormuyor kimse. Yani şu dünyadaki bir olay beni göreceli olarak mutlu edebilir. Hakiki olarak hiçbir şey beni mutlu edemez. Hakiki saadet dünyadaki hiçbir şeyle olmaz. Dünyadaki bütün saadetler görecelidir, geçicidir. Çocuk bir şeker alır, mutlu olur; balon alır, mutlu olur; başına bir taç takar 5 yaşındayken mutlu olur; “prensesim” dersin çocuğa, çocuk mutlu olur. Peki bu mutluluk hakiki bir mutluluk mudur? Değildir. Bizim mutluluğumuzun da bunlardan temelde bir farkı yok arkadaşlar. Bunu iyi gözlemlerseniz anlayabilirsiniz.

*Katılımcı:* Hocam şöyle dedi; bizden de iki çift evleniyor, çok mutlular ama bu iki çift sonra birbirine düşman olabiliyor, biri diğerini öldürebiliyor. O yüzden arabaların arkasına “göreceli mutluyuz” diye yazsalar daha güzel olur, yoksa “mutluyuz” aldatıcı bir şey.

*Cevap:* Göreceli bir mutluluk yaşıyoruz, hakiki değil. Bakın hakiki kavramı, hakikat kavramı çok önemlidir. Yani aksini asla barındırmayan ve zıttı olmayan şeydir. Hakiki mutluluk budur. Hakiki saadet ancak mutlak olan ile onun yakınlığının idrakiyle gerçekleşen bir şeydir. Ha öbürü, izafi mutluluktur. Bugün seni mutlu ediyor gözükür, yarın etmez. İşsizsen bir işe girmek mutluluk verir, işe girdikten sonra “ya daha iyi bir iş yok mu” dersin. “Şu kadar para alsam mutlu olurum” dersin, o maaşı alırsın, sonra dersin ki “biraz daha olsa daha iyi olurdu.” Neden? Çünkü o göreceli bir mutluluktur, izafi bir mutluluktur, hakiki değildir.

Balığımız: Arzular ve Korkular

Evet ve ne dedik? Gece insanoğlu için bir karanlıktır, bilinmezliktir. İşte bizim için de istikbalimiz, benliğimize karanlık gibi gözüküyor, gece gibi gözüküyor. Ne olacak? Bakın dikkat edin, “ne olacak” -ama aslında “neyle karşılaşacağım” diye sorsanız biraz daha iyi bir şeydir. Kimin karşılaşacağını doğru tespit ederseniz bu fevkalade güzel bir şeydir. Yani “neyle karşılaşacağım” diyen benliğe bir bak bakalım: O nasıl bir benlik, korkuları ne, arzuları ne, beklentileri ne, hangi hayalleri üretiyor kendi kendine? Bu gerçek bir ben mi, yoksa göreceli hatta sahte bir ben mi? Onu keşfettiğinde ve gerçek kendini bulabilme yolculuğunu yaptığında, işte bir bilgenin şu sözüyle hayata bakarsın. Diyor ki: “Ey Rabbim, başıma geleceğini takdir ettiğin şeyleri değiştir demiyorum. Başıma geleceğini takdir ettiğin şeyler başıma geldiğinde, bana yakın olduğunu, benimle bir arada olduğunu, bana her şeyden daha yakın olduğunu idrak ettirmeni istiyorum. Benim için önemli olan bu.”

Başıma ne geleceği önemli değil. Başıma bir şey gelirken ben o anda Allah’la mıyım yoksa egomla mıyım? Korkan bir benlikle mi o olayı karşılıyorum, çaresiz bir benlikle mi karşılıyorum, yok olacağımı zannettiğim bir benlikle mi karşılıyorum o olayı? O yüzden neyle karşılaştığınıza dikkat edin, hiç bakmıyor. “Benim için, neyi takdir etmişsen et, bu önemli değil, ben bunları değiştirmeni istemiyorum. Bunları yaşarken senin benim yanımda olduğunu, benim de senin yanımda olduğumu, kullarıma de ki ben onlara şah damarından daha yakınım. Beni bu hakikati idrak eden bir bilinçte kıl. Çünkü hakikat zaten bu.”

O bilinçte olursam yaşadığım şeyin önemi yok. Zenginlik de bir dünya deneyimidir, fakirlik de bir dünya deneyimidir. Eşim firavun da olabilir, eşim Muhammedi bir insan da olabilir; bu hayatın bir cilvesidir. Dikkat edeceğin şey sen o anda nasıl bir haldesin, buraya bakmamız gerekiyor.

30 Yıl Önceki Hikayede Kalmak

Dolayısıyla bu dünyada yaşayacağımız olaylar öyle mi olacak böyle mi olacak, “Allah gördüğümden alıkoymasın” falan hikayelerine mi mensupsun? Sürekli dikkat ediyoruz: Allah gördüğümden alıkoymasın. Bir de gördüğümüzden alıkoymuşsa başımız beladadır zaten, etraf bu sefer arınır -“Allah kimseyi gördüğünden alıkoymasın” diyen içeride muzdarip bir benlik var, kendini çok kötü hisseder. İşte -tırnak içinde- varlığı görmüş, sonra bir kısmını kaybetmiş, ama ne yapıyor ego? “Eskiden benim nelerim vardı biliyor musun, eskiden evim böyleydi, araban böyleydi, herkes beni tanırdı, herkes beni ararardı” -ama bu duruma düşünce artık kimse aramıyor, “vefa yok” deniyor. Sen var mı zannediyordun? Yani sen nereden geldin, nereden bu hikayeleri uyduruyorsun? Bu hikayeleri kim uyduruyor, kim böyle bakıyor hayata?

Allah Hazreti Peygamberi -tırnak içinde bu anlamda- gördüğünden alıkoymadı mı? Mekke’de İslam vahyinden önce nasıl -zahiren- bir hayat yaşıyordu, sonra nasıl bir hayat yaşıyordu? Peki peygamberde böyle bir şey görüyor musunuz? Yok. Ama bakın bizim egolarımız ne üretiyor? Hikayelerini üretiyor, kendi sahte kutsal kitaplarını üretiyor. Bunu her zaman hatırlatıyorum, ağır gelmesin, dikkat ederseniz her egonun kendi kitabı var, kendi sahte kitabı var. Bunlara dikkat etmek durumundayız. Gerçek kutsal kitaba bakmalısın. Kur’an ne diyor sana? “Biz mal, evlat, hoşunuza giden ticaretten eksiltmekle sizi karşılaştıracağız” diyor. “Gördüğünüzden alıkoymayacağız” demiyor, “alıkoyacağız” diyor. Dikkat edin, çoğunlukla alıkoyacağız. Mesela gençsin, gençliğin gidiyor -e gördüğünden alıkoyuyor seni. Eskiden daha cevvaldin, ben eskiden 20-30 kilometre yürüdüm, şimdi 5 kilometreyi zor yürüyorum. Ama bu ne? Bu bedenin tabiatı, bedenin fiziksel gücü veya güçsüzlüğü. Bu benim özümle ilgili bir şey değil ki. Bunları ayırmak zorundayız.

Dolayısıyla eğer yaşadığımız bu hayattaki değişimlere sahte benliklerle, yanlış benlik algılarıyla bakarsak bu bizi korkutur. “Acaba ne olacak, ya kötü bir şey olursa, ya istemediğim bir şey olursa” diye korkular yaşarız. Peki bizim balığımız ne? Bizim balığımız nefsimizin arzuları ve korkularıdır. Her arzu ve korku bir balık gibidir, seni yutar. Sen o arzu ve korkuya kendini teslim edersen onun içinde kaybolursun, onun tarafından yutulursun.

Ve bakın ilginç bir ayet var, nerede yer aldığını şu an hatırlamıyorum: “Eğer Yunus bizi ananlardan olmasaydı” -bu, “bizi anmak” beni anıyor anlamında değil, yani kendi özünü, kendi kaynağını, kendi orijinini, aslını hatırlamasaydı, bunu fark etmeseydi, insanların tekrar diriltilecekleri zamana kadar onun karnında kalacaktı. Aslında bu aynı zamanda bize neyi anlatıyor? Bu sadece zahiri bir balık hikayesi değil. Sen eğer bu dünyada korkularla, arzularla yaşarsan, hayati olmayan şeyleri kendine dert edersen -“bu beni niye sevmiyor, bu bana niye saygı göstermiyor, bu beni niye anlamıyor, beni niye dinlemiyor, hayatta niye istediğim başıma gelmiyor” hikayesine kapılırsan- maazallah, Allah korusun, bu benliklerle ölümden sonra da bu benliklerin hikayesi içinde kalacaksın. Bir süre, ama uzun bir süre.

O yüzden dikkat edin, kendinizi burada temizleyin. Hani bazı insanlar görürsünüz, mesela diyelim ki 30 sene evvel malının, mülkünün bir kısmını kaybetmiş, bir bakıyorsunuz 30 senedir kafasında aynı hikaye duruyor, herkese buna benzer bir şey anlatıyor. Veya diyelim ki 2 yaşında bir çocuğun vardı, çok seviyordun, ölmüş; sürekli bu hikayeyi anlatıyorsun, “çok güzel bir çocuktu, çok acı, Allah insana evlat acısı yaşatmasın.” Çocuk ölmüş, 30 sene geçmiş, sen aynı hikayeyi devam ettiriyorsun. Neden? Çünkü kendini bir çocukla tanımlayan, bir çocuğun annesi veya babası olmakla tanımlayan bir benliğin üzerinden hayatı yaşıyorsun. Çocuk ölmüş, 30 sene geçmiş. Ben öyle insanlar görmüşümdür: 15 yaşında yaşadığı bir kavgayı, bir mağduriyeti 75 yaşında bütün canlılığıyla anlatıyor. Zannedersiniz ki kişiyi görmeseniz, anlatanı 15 yaşında zannedeceksiniz. 60 yıl geçmiş ama o benliğin hikayesinde 6 dakika bile geçmemiş aslında. Neden? Çünkü benlik değişmemiş. O yüzden bizler nasıl bir benlikle hayata baktığımızı görmek durumundayız. Eğer bunu görmezsek o benlik bizim hayatımızı yutar.

Sübhaneke ve İnni Küntü Minez-Zalimin

Bağlıyorum. Şöyle diyor bu ayeti yorumlayan alim: “Allah’tan başka ilah yoktur” cümlesiyle istikbalimize bakmalıyız. Yani ondan başka kaynak, ondan başka orijin yok, alfa ve omega O’dur, ahir evvel O’dur. O zaman sen de O’na aitsin. O zaman hangi istikbalden korkuyorsun, hangi istikbalden çekiniyorsun? Senin istikbalin Allah. Senin istikbalin Allah’sa hangi istikbal korkusu olabilir?

“Sübhaneke” cümlesiyle diyor dünyamıza bakmalıyız. Niye Sübhaneke’yle dünyamıza bakıyoruz? Çünkü bu göreceli olan dünyada iyi de var kötü de var, artı da var eksi de var, hoş olan şey de var olmayan da var, sevilirsin de nefret de edilirsin, insanlar sana güvenilir de davranabilir güvenini suistimal de edebilir, kazanabilirsin bazen kayıp da edebilirsin. Ama Allah bütün bu dualitenin ötesindedir. Allah eksiklikten, problemden, her türlü negatiflikten münezzehtir. Yani hiçbir eksiklik, hiçbir mahrumiyet Allah’a dokunmaz -Allah senin bilincinde de böyle olmalı. Bu dünya baştan sona bir çatışma ve savaş alanı olsa, Allah’ın seni davet ettiği selam yurdu senin öz varlığında unutulmamalı. Hiçbir negatiflik Tanrı’nın mükemmelliğini gölgelememeli. Neden? Çünkü bu dünyanın böyle bir şeyi yok.

Bu neye benziyor? Özetliyorum, uzatmayacağım. Güneş tutulmasında ay güneşin önüne geçer. Ama gerçekten bilince sahip olan bir insan şunu bilir: Ay güneşin önüne geçtiği ve onu karanlıkmış gibi gösterdiği halde, güneşin ışığında asla bir sönüklük, asla bir kararma yoktur değil mi? O yüzden bazı insanlar Tanrı’nın mükemmelliğini dünyanın üzerinden okumaya çalışırlar. Evet, dünyada Tanrı’nın mükemmelliğini gösteren işaretler vardır ama bu dünyanın bir dualite üzerine kurulduğunu, bir ikilem üzerine kurulduğunu, iyiliğin, kötülüğün, zulmün, adaletin olduğunu bilmen gerekir. Bu dünya senin gözünde Tanrı’yı gölgelememeli. O yüzden dünyaya baktığında her zaman Sübhaneke ifadesini, hakikatini hatırlamalısın.

“İnni küntü minez-zalimin” -ben zalimlerden oldum. Yani kendi öz varlığımın nurunu sahte benliklerle örttüm, kararttım, kapattım. Bunu bil, tekrar o aydınlığa geç. “Ben aslında sahte bir benlik nedeniyle öfkelendim, kendimi kötü hissettim, kendimi yetersiz hissettim, mutsuz hissettim, anne babamla gereksiz yere polemik yaptım, çünkü onlar sevmediği için veya sevgilerini göstermediği için -tırnak içinde- kendimi kötü hissettim.” Bunları niye hissettim, bunları niye yaşadım? Göreceli veya sahte bir benlikle hayata baktığım için böyle yaşadım. O zaman dikkat etmem gereken şey ne? Yaşadığım olay değil, o anda o olaya hangi bilinçle bakmışım? Ve onu değiştireceğim, o benliği kenara koyacağım.

Kapanış

Hiç kimse beni sevmese de sevildiğimi bileceğim. Bütün insanlar bana adaletsizlik yapsa da ben adil davranacağım. İnsanlar yalan söylese de ben doğru ve dürüst olacağım. İnsanlar dünyaya tapsa da ben dünyaya bir sinek kanadı kadar kıymet vermeyeceğim, onu Yaradan’ın bana gösterdiği şekilde kullanacağım. Dünyada en anlayışlı, doğru, kavrayış düzeyi yüksek bir şekilde yaşayacağım. Ölüm geldiğinde de arkama dönüp bile bakmayacağım. Neden? Çünkü ben bu dünyaya ait değilim ki. Bu dünyaya ait değilsem bu dünyaya da kalbimi bağlamam gerekmez.

Teşekkür ederiz.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Enbiya Suresi: 87) — Hz. Yunus’un balığın karnındaki duası: “Senden başka ilah yoktur, sen her türlü eksiklikten münezzehsin, ben zalimlerden oldum” - (Bakara Suresi: 286) — “Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez” - (İsra Suresi: 36) — Göz, kulak ve kalbin inandığı/yaptığı şeylerden sorumlu olması (anlatıcı sure adını “olabilir” diyerek tam emin olmadan belirtmiştir) - (Saffat Suresi: 143-144) — Hz. Yunus’un “eğer O’nu ananlardan olmasaydı, tekrar diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı” ayetine atıf - (Kaf Suresi: 16) — “Biz ona şah damarından daha yakınız” - (Yunus Suresi: 25) — Allah’ın “selam yurduna” (Darüsselam) çağırması - (Bakara Suresi: 155) — Mal, can ve üründen eksiltmeyle imtihan edilmek