23 Mayıs 2023 - Şakile, Mizaç ve Kur'an Odaklı Psikoterapi
Kısa Özet
Sohbette İsra Suresi’nin 84. ayetindeki “şakile” (mizaç/karakter) kavramı üzerinden, insanın doğuştan gelen psikolojik yapısını bir üst bilinçle mi yönettiği yoksa o yapının içinden mi hareket ettiği sorgulanıyor. Kur’an’da kesin “kişilik tipleri” bulunmadığı ama farklı düşünce-duygu-davranış örüntülerine dair örnekler olduğu belirtiliyor. Adem, Habil-Kabil ve Yusuf kıssaları, insanın hem spiritüel hem psikolojik boyutunu anlamak için okunuyor; özellikle Habil’in arzu ve korkudan azade bilinci ile Kabil’in sahiplenme ve kıyaslama üzerine kurulu bilinci karşılaştırılıyor. Sohbet, modern psikoterapilerin sadece psikolojik düzeyde kaldığını, oysa insanın ruhsal boyutunun da hesaba katılması gerektiğini savunan bir “Kur’an odaklı psikoterapi” önerisiyle ve düşünce-duygu-eylem merkezlerinin dengeli kullanımı vurgusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Mizaç (şakile) bize verilmiş bir araçtır; onunla özdeşleşmeden, bir üst bilinçle kullanabilme özgürlüğümüz vardır. - Habil’in bilinci arzu ve korkudan azadedir; Kabil’in bilinci sahiplenme, rekabet ve kıyaslama üzerine kuruludur — bu iki eğilim her insanın içinde potansiyel olarak bulunur. - Gerçek değer, ilişkiler ve toplumsal onaydan değil, insanın spiritüel/ruhsal varlığının idrakinden gelir.
İsra 84: Şakile Kavramı ve Mizaç
İsra Suresi’nin 84. ayetinde geçen aslında en temel kelime, kavram, “şakile” kavramı. Bu bizim Türkçe’ye “şekil” olarak da geçmiş bir ifade. Burada aslında iki noktaya işaret ediliyor. Bir tanesi insanların bu konuda farklılıklar taşıdığı; çünkü “hanginizin daha iyi olduğunu Allah bilir” mealinde ayet devam ediyor. Dolayısıyla burada bir farklılığa işaret ediliyor. İkinci olarak da burada bir görecelilik ve sübjektiflik var. Dolayısıyla insanların bir kısım farklılıkları var ve bir kısım sübjektif, göreceli yönleri var. Belki ayetten ilk başta bunları anlayabiliriz.
Tabii ki bu konu birçok tefsir kitabında “insan meşrebine göre, mizacına göre, tabiatına göre hareket eder” tarzında yorumlanmış. Evet, bütün bunların anlamlı bir tarafı var. Belki burada iki noktaya işaret edebiliriz. Bir tanesi insanın tabiat olarak veya bazen mizaç olarak da tanımlanan bir yönü var. İnsanın bu yönü insanın bütünü değil, belki çoğunlukla kendisi üzerinden hareket ettiğimiz psikolojik boyuta işaret ediyor. Ve bu psikolojik boyut aslında insanın biraz önce ifade ettiğimiz o spiritüel boyutundan farklı bir boyut. Ve bu boyutun her insanda aynı olmadığını da kabul etmemiz gerekiyor.
Yani bugün özellikle 1950’lerden sonra çocuklar üzerinde, özellikle bebekler üzerinde yapılan araştırmalar, bebeklerin ilk doğum günlerinden itibaren farklı olduklarını göstermiş. Bugün en azından modern psikoloji alanında kullanılan 4-5 çocuk mizaç envanteri var, çocuk mizaç modeli var. Bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Çocukların doğuştan farklı olduklarını gösteriyor. Aslında bunu görmek için mutlaka bilimsel çalışmalara da ihtiyaç yok; birden çok çocuğu olan veya çocukları çok iyi gözlemleyen insanlar da bebeklerin doğumdan itibaren birbirlerinden farklı olduğunu görür.
Mizacı Bir Üst Bilinçle Kullanmak
Burada önemli olan şey: Bu psikolojik farklılıkları daha üst bir bilinçle, bir üst kavrayışla mı yaşıyorum ve yönetiyorum, yoksa o psikolojik mekanizmanın içinden -ayetin ifadesini kullanırsak o “şakile”nin içinden- mi hareket ediyorum? Burada böyle bir incelik var. Ayeti bu bağlamda da değerlendirebiliriz. Yani bize verilen bir psikolojik enstrüman var, buna mizaç diyebiliriz. Bu psikolojik enstrümanı hangi bilinçle kullanıyoruz? Onun bize verilen bir araç olduğu bilinciyle mi kullanıyoruz, yoksa ondan ibaret olduğumuz düşüncesiyle mi kullanıyoruz?
Bunu ne kadar iyi irdeleyebilirsek ve bize doğuştan verilmiş olan bu psikolojik aygıtı, mizaç mekanizmasını ne kadar farkındalıklı kullanabilirsek -onunla özdeşleşmeden, o olmadığımızı bilerek ama onu kullanma gibi bir özgürlüğümüz olduğunu, onu kullanabilme farkındalığımız olduğunu bilebilirsek- onu çok daha sağlıklı bir şekilde kullanabiliriz. Bu bize verilen bir araç; uygun zamanda uygun şekilde kullanmak gibidir. Ben hızlı hareket edebilen, hızlı karar verebilen, hızlı inisiyatif alan bir mizaca sahip olabilirim. Bu her durumda hızlı hareket etmemi gerektirmez, her durumda hızlı karar vermemi gerektirmez. Hızlı karar verebileceğim zamanlarda ve durumlarda hızlı karar veririm; daha yavaş, daha düşünerek, bir şeyleri irdeleyerek, analiz ederek karar vermem gereken durumlarda da o analizi yapıp daha sonra hareket edebilirim. Duygu yönü güçlü bir mizaca sahip olabilirim ama her durumda duygusal davranmam gerekmez, her durumda duygularımla hareket etmem gerekmez.
Dolayısıyla bu noktada İsra Suresi’nin 84. ayeti aslında bize bir anlamda psikolojik düzeyde mevcut olan yapımızın farkına varmayı ve onu bir üst bilinçle, bir üst farkındalıkla kullanabilme imkanına işaret ediyor. Ama o üst bilincimiz, üst biliş halimiz olmadığında da o mizaç mekanizması, o şakile bizde hakim olacak. Herkes o şakilesi üzerinden hareket ederse farklı farklı davranışlar olacak: Kimisi bir süreci daha hızlı yürütmeye çalışacak, kimisi daha yavaş yürütmeye çalışacak; kimisi bir olaya daha duygu merkezli bakacak, kimisi daha düşünce merkezli bakacak. Dolayısıyla orada da bir sübjektivite olacak.
Aslında Allah da ayette o sübjektivitenin olabileceğini ve Allah’ın herkesin niyetine ve o şakilesine göre neyi niçin nasıl yaptığını bildiğini ve hüküm sahibinin kendisi olduğunu ifade ediyor. Biz o şakilenin doğal bir tarafı olduğunu da bilmeliyiz; daha sonra o şakileye bizim bireysel, kişisel, sübjektif eklentiler yaptığımızı da dikkate almalıyız. Dolayısıyla o şakilenin bir doğal hali var, bir de süreç içinde beşeri yaklaşımlarla dönüştürülmüş veya değiştirilmiş bir hali var. Bunu da kesinlikle dikkate almamız gerekiyor.
Kur’an’da Kişilik Tipleri Var mı?
Kur’an bize kişilik tiplerinden bahsediyor mu sorusu önemli bir soru. Ben bu soruya cevap verirken öncelikle şunu söylemeyi tercih ediyorum: Kur’an’da, bugünkü modern psikoloji bağlamında “kişilik tipleri” olarak tanımlayacağımız bir çerçeve olduğunu tam olarak düşünmüyorum. Ama Kur’an’ın bize farklı düşünce, duygu ve davranış tarzlarına dair bir yaklaşım sergilediğini söyleyebiliriz. Örneğin insanların aceleci olabilmeleri, kimi insanların çok aceleci, kimi insanların nankör olabileceği, kimi insanların çok tartışmacı olabileceği, kimilerinin gerçeği bile bile saptırmaları, çarpıtmaları, yalan söylemeleri, kendi çıkarlarını her şeyden üste görmeleri gibi bir kısım düşünce, duygu ve davranış tarzlarından bahsedilebilir Kur’an’da. Ama Kur’an’da “şöyle kişilik tipleri vardır” ifadesini ben biraz aşırı bir yorum olarak telakki ediyorum.
Belki şunu söyleyebiliriz: Kur’an bizlere daha doğal, sağlıklı, fıtri düşünce, duygu ve davranış tarzlarıyla, fıtrattan doğallıktan uzaklaşmaya işaret eden yanlış düşünce, duygu ve davranış tarzlarına dair örnekler veriyor. Bu anlamda Kur’an’a bakabiliriz: Yani neler yerilmiş, Allah neleri sevmez, Allah neleri onaylamaz? Bu noktada kendi payımızı düşünmeliyiz. Mesela işte aceleci olmak, öfkeli olmak, dışlayıcı olmak, nankör olmak, gerçeği çarpıtmak, çok arzulu, aşırı bir biçimde istek ve arzularımıza odaklanmak gibi noktalarda üzerimize düşen payı alıp kendi üzerimizde çalışmalıyız.
Bu anlamda hani “mümin kişilik tipi”, “kafir kişilik tipi”, “münafık kişilik tipi” gibi bazı yorumları veya bu konuda yapılmış bazı tezleri görmekle beraber, ben bunların bir kişilik tipi olarak tanımlanmasını çok gerçekçi bulmuyorum. Bunlar insan psikolojisindeki sapmalar olarak -özellikle kafir ve münafık kişilik tipi olarak tanımlanan durumlar- aslında insan psikolojisindeki sapmalar, yanlışlıklar, aşırılıklar olarak tanımlanabilir. Bu anlamda özellikle Kur’an’ın övdüğü, takdir ettiği özellikleri olabildiğince kendi hayatımızda yaşamak, Kur’an’ın bize bu konuda vermek istediği en temel mesajdır diye düşünüyorum.
Adem Kıssası: Spiritüel Varoluş ve Cennet Bilinci
Kur’an’da aslında peygamber kıssaları, özellikle de Adem kıssası olarak bilinen, insanın yaratılışını anlatan metinler, aslında insanın varoluşuna, insanın bir bütün olarak anlaşılmasına dair çok önemli işaretlerde bulunmaktadır. İnsanın o spiritüel boyutu, spiritüel bilinci, o ruhsal varoluşunda derç edilmiş olan sükunet, huzur, mutluluk, dinginlik, aslında o cennetsi hayatla anlatılıyor.
Şeytanın insanı aldatmaya yönelik yaklaşımı da aslında bize insanın psikolojik düzeyde arzu ve korku üzerinden manipüle edilebileceğini, arzu ve korku üzerinden insanın sapmalara gidebileceğini ifade eden çok önemli bir metin. Çünkü orada şeytan Adem ve eşini arzu ve korku üzerinden aldatmaya çalışıyor: Ebedi bir mülke sahip olmak, bir melek gibi olmaya çalışmak gibi insan doğasına uymayan ve insanı yanlış istikametlere götürebilen arzu ve korkuları ona aşılamaya çalışıyor.
Dolayısıyla aslında Adem kıssasında bize anlatılan en önemli mesaj: İnsanın spiritüel bir varoluşu vardır. Ve insanın bu ruhsal, spiritüel varoluşunda tam bir denge, uyum, huzur ve dinginlik vardır. İşte “cennete yerleş, orada herhangi bir acıkma, herhangi bir olumsuzluk söz konusu olmayacaktır” mealindeki ifade, aslında bizim ruhsal boyutta herhangi bir eksiklik, yetersizlik, problem yaşamayacağımızı gösteriyor. O yüzden bir bilgenin ifadesiyle, “mutlu olmak için hiçbir şeye, mutsuz olmak içinse psikolojik düzeyde bir arzu ve korkuya ihtiyacınız vardır” demesindeki ifade bunu çok güzel anlatıyor.
Habil ve Kabil: İki Bilinç Düzeyi
O yüzden aslında Adem kıssası ve aynı zamanda Adem’in iki oğlu olarak ifade edilen, bizim geleneğimizde Habil ve Kabil olarak tanımlanan kıssalar, insan psikolojisine dair çok geniş bir anlam zenginliği barındırmaktadır. Oraya kısaca değinecek olursak: Habil ve Kabil aslında spiritüel/ruhsal boyutunu referans alan insanla, kendini beden ve psikolojiden ibaret gören insan arasındaki farkı anlatıyor.
Habil, spiritüel boyutunu, yani ölümsüz boyutunu bilen, bunun farkında olan ve dünyayı da deneyimlenecek bir varoluş alanı olarak gören bilinci temsil ediyor. Bir arzusu yok, bir korkusu yok, herhangi bir sahip olma derdi yok. Ama buna karşın Kabil, bir şeylere sahip olmayı, bir şeyleri elde etmeyi, rekabet etmeyi, kıyaslama yapıp kendini kendine göre daha öncelikli ve üstün hale getirmeyi düşünen ve kendini bedenden ve psikolojik boyuttan ibaret gören insanı temsil ediyor aslında.
Ve bu aslında ayetin bize anlattığı bir başka şey: Hem her insanın kendi içinde bir Habil olma ve bir Kabil olma potansiyeli var, hem de bütün insanlık hayatı Habil olmakla Kabil olmak arasında bir sürecin anlatımıdır şeklinde bir yaklaşımı da bize hatırlatıyor. İşte bu anlamda Habil’in, öldürme arzusuna ve eylemine karşı “sen bana elini kaldıracak olsan ben elimi kaldıracak değilim, sen büyük bir yanlış yapıyorsun; hem benim varlığıma kastetmenin getirdiği bir yük alıyorsun hem de kendi varlığının farkındalığını yitirmekten dolayı büyük bir günahı yükleniyorsun, dolayısıyla yaptığın şey çok büyük bir yanlışlık, ama ben buna karşı herhangi bir korku veya herhangi bir kaybetmişlik içinde değilim” demesi, aslında o spiritüel bilinçteki insanın bu dünyadaki herhangi bir kazanç ve kayıp üzerinden hayata bakmadığına da işaret ediyor.
Yusuf Kıssası: Negatif Duyguları Bırakabilmek
Yine bunun yanında özellikle Yusuf kıssası, İbrahim kıssası bize insanın bu dünyada nelerle karşılaşabileceğini ve karşılaşabileceği olumsuzluklara nasıl bir yaklaşım sergileyebileceğini de çok anlamlı bir şekilde anlatıyor. Özellikle Yusuf kıssası bu konuda başlı başına her zaman dikkate almamız gereken önemli bir kıssadır. Özellikle orada Hazreti Yusuf’un kardeşlerine karşı herhangi bir negatif duygu taşımadan, onlara karşı herhangi bir alacak üretmeden, kendi içinde yaşadıklarını biriktirmeden ve bu dünya hayatını da ilahi bir imkan olarak algılayıp -ne dünyada kazandığına sevinen ne de kaybettiğine üzülen- sadece Allah’ın kendisine yüklediği insani değerleri yaşamaya çalışan bir insan olarak, bize çok önemli bir kılavuzluk sunmaktadır.
Bu anlamda Hz. Yusuf’un, kendisini kuyuya atan, kendisini az bir paha ile satan kardeşlerine dahi herhangi bir kin, nefret, öfke duymaması, bu konuda içinde hiçbir şeyi biriktirmemesi ve onlarla karşılaştığında da onlara iyilik ve hayır noktasında çaba göstermesi, bizim için gerçekten özellikle günümüzde çok anlamlı ve önemli bir kılavuz oluyor. Çünkü bizler duygularımızı -özellikle negatif duygularımızı- çoğunlukla ya fark etmiyoruz ya da fark ediyoruz ama bunlara tutunuyoruz. Bazen bir ömür boyu negatif bir duyguya tutunuyoruz. Birisinin söylediği bir söz, sergilediği bir davranış, yaptığı bir yanlışı kişisel algılayıp içimizde yıllarca, on yıllarca taşıyabiliyoruz. Niçin? Çünkü bunu kişisel algılıyoruz. İkincisi, bundan alacak üretiyoruz. Üçüncüsü, bunu bırakmayı bilmiyoruz.
İnsanın negatif duyguları fark etmesi ve bunları bırakabilme becerisi kazanması, hayatta kazanabileceği en önemli yeteneklerin başında geliyor. Eğer biz negatif duyguları bırakamazsak, o zaman o negatif duygular içimizde büyük bir çöplük haline geliyor. Ve bizim hayatımızı ağırlaştıran, mutsuz eden, gereksiz yere kaygıların, acıların, beklentilerin, alacak hesaplarının içine bizi düşüren bir noktaya götürebiliyor. Dolayısıyla Kur’an kıssaları bu açıdan ele alındığında insana çok mükemmel bir kılavuzluk yapabilecek bir içeriğe sahipler ve bize aslında doğal bilincin, doğal farkındalığın ve hayatı doğru yerden ele almanın ne demek olduğunu da göstermiş oluyorlar.
Doğal Bilinç: Yürümeye Çalışan Çocuk Örneği
Ben bu doğal bilinç derken hep şu örneği veririm: Çocuklar emeklemeden yürümeye geçerken doğal bir bilince sahiptirler. Ne demek? Emeklemeden yürümeye geçen bir çocuk asla düşmelerini saymaz, kendini diğer çocuklarla kıyaslamaz ve kendiyle ilgili olumsuz bir ifade kullanmaz. Örneğin “ben üç defa kalkıp yürümeye çalıştım ama yürüyemedim, bundan sonra yürümeyeceğim” demez, herhangi bir yetersizlik, değersizlik duygusu üretmez. O çocuk “ben niye yürüyemiyorum, Allah kahretsin, niye böyle” falan demez ve kendisiyle ilgili olumsuz bir yargıda bulunmaz; doğal bir şekilde çaba gösterir.
Hatta ben çoğu defa şunu diyorum: Şu anki bilincimizle, şu anki zihinsel yapımızla o çocuklukta olsaydık muhtemelen çoğumuz yürüyemeyecekti. İşte bu noktada Yaradan’ın bize verdiği doğal bilinci, doğal duygu, doğal düşünebilme, doğal davranabilme bilincini tekrar hatırlamaya ihtiyacımız var. Çünkü biz büyüdükçe o doğal bilinçten de uzaklaşabiliyoruz.
Kur’an Odaklı Psikoterapi
“Kur’an odaklı psikoterapi” önemli bir kavram ve gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir kavram. Burada aslında en başta ifade ettiğimiz insanın bir bütün olarak tanımı ve insanın problemlerinin hangi alanda ortaya çıkabildiği, bunların neden dolayı ortaya çıktığı önemli. Özellikle yine o Adem kıssası, Habil ve Kabil kıssasını temel alarak şunu söyleyebiliriz: Aslında psikolojik problemlerin büyük bir çoğunluğu arzuların ve korkuların iyi yönetilememesinden kaynaklanıyor.
Bu anlamda Kur’an’da “onların başına bir musibet geldiğinde onlar ‘biz Allah’a aidiz, O’ndan geldik, O’na dönüyoruz’ der” ifadesini referans aldığımızda şunu söyleyebiliriz: Psikolojik düzeyde yaşadığımız olaylarla çok fazla özdeşleşirsek, yaşadığımız olayları çok fazla kişisel algılarsak -“ben bunu hak etmedim”, “bana kendimi değersiz hissettirdi”, “ben hayatta hiçbir zaman istediğim şeylere ulaşamadım”, “hayatta kendimi çok şanssız görüyorum” gibi, veya başka insanlarla kıyaslama yaparak “ben niye onun gibi değilim” gibi kıyaslamalar üzerinden yaşarsak- bunun getireceği birçok psikolojik problemi de davet etmiş oluruz.
Biraz önce bahsettiğim musibetle ilgili ayet bize aslında bedensel ve psikolojik düzeyde bir kısım olumlu şeylerle karşılaşacağın gibi bir kısım olumsuz şeylerle de karşılaşabileceğini söylüyor. Musibet aslında isabet eden şey demek. Dolayısıyla sana hayatta, bu hayat deneyiminde, birçok olumlu şey yansıyabileceği gibi olumsuz şeyler de yansıyabilir. Dolayısıyla iyi de kötü de, olumlu da olumsuz da karşılaşacağımız şeylerin içinde yer alıyor. O yüzden hayatı ve karşılaşacağımız olguları bu çerçevede önce tanımlamak gerekiyor. Kur’an’ın bize öğrettiği en temel şey bu.
Hatta bazı psikoloji ekollerinde ki bunlar bir dayanak olarak “ben hiç olumsuzlukla karşılaşmak istemiyorum, ben olumsuzluklarla baş edemem, olumsuz beni etkiliyor, hayatta hiç olumsuz bir şey istemiyorum” gibi bir yaklaşımla naif bir vurgu yapıyor. Kur’an bize açıklıkla şunu söylüyor: Bu dünya hayatında hastalıkla da karşılaşacaksınız, sağlıklı olmakla da. İyi insanlarla da karşılaşacaksınız, hata yapan, yanlış söyleyen, yalan söyleyen, sizi aldatmaya çalışan veya sizin iyi niyetinizi suistimal eden insanlarla da karşılaşacaksınız. Bütün bu karşılaşmalarınızda size düşen şey, kendi fıtratınızın doğasına göre davranmanızdır.
Dolayısıyla bu noktada aslında Kur’an nelerle karşılaşabileceğimize dair gerçekçi ve objektif bir çerçeve çizer. Aynı zamanda da bunlarla baş edebileceğimizi bize hatırlatır. Ama ne ile baş edebiliriz? Ya psikolojik imkanlarla ya da hem psikolojik hem de spiritüel imkanlarla baş edebileceğimizi söyler.
Bugün modern psikoterapiler genellikle psikolojiyi referans alan, yani insanın düşünce, duygu ve davranış örüntülerini temel alan ve bunun üzerinden çözüm üretmeye çalışan terapiler. Ben Kur’an’dan aldığım ilhamla belki şöyle bir yaklaşımı da hatırlatmak istiyorum. Evet, insan sadece psikolojik düzeydeki imkanlarına odaklı bir şekilde kendini daha sağlıklı hale getirebilir. Ama psikolojik düzeydeki terapi bize mutlak sağlıklı olma imkanını vermez. Hani deyim yerindeyse “beni hiç kimse sevmiyor” deyip bir psikoterapiste gittiğimde, muhtemelen bir psikoterapist ya beni bugüne kadar seven bazı insanları bana göstermeye çalışacaktır ya da “çaba göster, mutlaka seni de sevecek bir insan bulunur” şeklinde bir çerçeve üzerinden benim o psikolojik düzeydeki düşünce ve duygularımı dengelemeye çalışacaktır. Bu psikolojik düzeyde bir terapi yaklaşımıdır.
Bizim aynı zamanda önerdiğimiz şey, evet, psikolojik düzeyi tabii ki dengelemek gerekir, psikolojik düzeydeki yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıplarını, örüntüleri görmek ve bunları dönüştürmek gerekir. Ama bu yetmez. Aynı zamanda kişi ruhsal boyutunun da farkında olmalı. İşte aslında ayetin ifade ettiği şey o: Sizin başınıza bir musibet geldiğinde, olumsuz bir şeyle karşılaştığınızda, bu sizin bedeninizi veya psikolojik boyutunuzu etkiler. Ama siz bundan ibaret değilsiniz. Siz Yaradan’a aitsiniz, O’nunla bağlantılı olan bir varlıksınız. Dolayısıyla siz kendinizi bedenden ve psikolojiden ibaret görmeyin.
Değersizlik Duygusu ve Spiritüel Varlık
Bunu anlamak aslında bugün modern psikolojinin uğraştığı birçok probleme açıklık getirecektir. Örneğin değersizlik duygusu. Biz neyin üzerinden değer arıyoruz? İnsanların bize gösterdikleri tutum, davranış, onay, takdir, sevgi, ilgi üzerinden değer bekliyoruz. “Bana kim değer verecek?” Bunun üzerinden değer aramak bir yaklaşımdır ama eksik bir yaklaşımdır. Gerçek yaklaşım, spiritüel, ruhsal varlığımızı fark edip gerçekten değerli olduğumuzu idrak etmektir. Yoksa ben ilişkilerim üzerinden, yaptığım işler üzerinden, sahip olduğum herhangi bir sosyal konum veya itibar üzerinden değer arıyorsam ve değerimi bunların içinde bulacağımı düşünüyorsam -tırnak içinde söylüyorum- bazen bulabilirim, bazen bulamayabilirim, bazen bulup kaybedebilirim.
Ama spiritüel düzeyde, ruhsal düzeydeki varlığımı idrak edersem, o benim asli ve kalıcı varlığımdır ve o hiçbir zaman ne alınabilir ne de yitirilebilir. O yüzden kendimizi değersiz hissediyorsak, gerçek anlamda kendimizi tanımıyoruz demektir. Sevilmediğimizden, takdir edilmediğimizden dolayı mutsuzsak veya bunu bir sorun olarak görüyorsak, aslında spiritüel varlığımızı, ruhsal varlığımızı unutmuşuz demektir. O yüzden hatırlamamız gereken en temel şey, spiritüel varlığımız ve varlığımızın kaynağı olan mutlak varlık, yani Yaratıcımız’dır.
Eğer bu çerçeveden bakarsak, Kur’an odaklı psikoterapiler üretebiliriz ve bu daha sağlıklı terapiler üretme imkanı da bize sağlamış olacaktır. Ki aslında biraz böyle kabul ve kararlılık terapisi (ACT) gibi, mindfulness gibi terapiler, aslında biraz da insanın o daha derin boyutuna işaret etmeye çalışan, bilimselliğin el verdiği oranda bunlara işaret etmeye çalışan yeni modeller. Bu konuda Kur’an aslında bize çok geniş bir çerçeve sunuyor. Bir nevi Kur’an perspektifi, psikoterapiler için bir çatı oluşturabilir; bu çatının altında birçok terapiler üretilebilir.
İnsan Bir Bütündür: Beden, Psikoloji, Ruh
Dediğimiz gibi insan önce bir bütündür, bunu asla unutmamak gerekir. İnsan beden, psikolojik boyut ve ruhsal boyuttan oluşuyor. Ruhsal boyutumuz mükemmel, eksiksiz, hastalanmayan, bozulmayan, herhangi bir korkunun, arzunun, beklentinin, mutsuzluğun olmadığı bir düzey. Bunu asla unutmamak gerekir.
Şunu da hatırlatalım: Özellikle son 150-200 yıllık kafa karışıklığının etkisiyle psikolojik boyut bazen ruhsal boyut zannediliyor. Özellikle duygusal durumlar gerçek anlamda ruhsal ve manevi olanla karıştırılabiliyor. Bunu da hatırda tutmak gerekiyor. Ruhsal boyut duygusal boyut değildir. Veya kalp, duygu merkezi anlamına da gelmez. Bunu da özellikle hatırlatmak gerekiyor: Kalp, insanın hem ruhsal boyutunu hem psikolojik ve bedensel boyutunu aynı anda görebilen idrak melekesidir. Dolayısıyla bizim öncelikle kavramları doğru bir şekilde yerli yerine oturtmaya ihtiyacımız var; yoksa büyük bir kafa karışıklığı, büyük bir dengesizlik ortaya çıkabiliyor.
Düşünce, Duygu ve Eylem Merkezleri
Evet, “insan bir bütündür” üzerinden devam edersek, insanın psikolojik boyutunda üç merkez var: düşünce, duygu ve eylem merkezi. Bunların her bir insanda farklı bir baskınlık derecesi var; yani kimisinde düşünce merkezi daha baskın, kiminde duygu merkezi, kiminde eylem merkezi daha baskın olabiliyor. Bu tabii ki çok komplike bir konu, ben kısaca buna değinmek istiyorum.
Kişilerin bu düşünce, duygu ve eylem merkezlerini olabildiğince dengeli kullanmaları gerekiyor. Evet, kişide gene bunlardan bir tanesi biraz daha baskın olabilir ama birinin baskınlığı diğerlerini örtmemeli. Eğer birinin baskınlığı diğerlerini örterse, işte orada bir dengesizlik, bir düzensizlik, bir bozulma meydana gelecektir. Bu anlamda olabildiğince psikolojik düzeydeki yapılanmamızı, hangi merkezimizin bizde daha baskın olduğunu bilerek, ama diğer merkezleri de olabildiğince eş güdümlü ve uyumlu kullanmaya çalışarak daha sağlıklı bir psikolojik araç oluşturabiliriz.
Aksi takdirde bir tuzağa düşülür: Aşırı bir akıl, duyguyu ve eylemselliği baskılayabilir; aşırı bir duygusallık düşünce merkezini veya eylemselliği yanlış yönlendirebilir veya onları kapatabilir. Örneğin işte öfkelendiğimizde veya çok üzüldüğümüzde “hiçbir şey düşünemiyorum” dediğimizde aslında bunu yaşıyoruz. Dolayısıyla bu üç merkezi -ki bu İslam ahlak geleneğinde de çok kapsamlı bir şekilde incelenmiştir- olabildiğince dengeli, uyumlu, birbiriyle eş güdümlü bir şekilde çalıştırabilirsek, o zaman bu anlamda da sırat-ı müstakimi, dengeyi, uyumu yakalamış olacağız.
Şunu özellikle hatırlamalıyız: Allah insanın psikolojik boyutunda var ettiği bu üç merkezi sınırlandırmamıştır. Bununla ilgili sınırları ya kutsal metinle bize anlatır ya da o içsel, spiritüel, ruhsal bilincimizle, vicdanla, farkındalıkla yönetmemizi salık verir. O yüzden eğer ilahi mesaj ve içsel bilinç, içsel farkındalık olmazsa bu merkezler aşırılığa kaçabilirler: Aşırı üzüntü, aşırı sevinç, aşırı mutsuzluk içine gömülme.
Aslında bir anlamda düşünce, duygu ve eylem merkezlerinin pozitif tarafları var, negatif tarafları var. Depresyon bir anlamda bu üç merkezin negatif tarafta karar kılmasıdır. Yani hiçbir olumlu duygu taşıyamamak, sürekli olumsuz duyguların içine gömülmek, hiçbir şey düşünememek veya düşündüğümde hep aklıma kötü şeyler geliyor, hiç güzel bir şey düşünemiyorum demek ve hiçbir şey yapmak istememek dediğimiz şey, aslında bir anlamda kişinin depresif halini anlatan bir duruma işaret ediyor.
Denge ve Erdem
Dolayısıyla nasıl ki bedensel olarak Yaratıcı belli bir denge aralığında var olabilme şartıyla biyolojik olarak canlılığımızı sürdürebilme imkanı tanımıştır -örneğin kan basıncı belli bir aralıkta olmalıdır, kandaki potasyum, kandaki kalsiyum veya diğer unsurlar belli bir aralıkta olmalıdır, ne daha aşağıya düşmeli ne o aralıktan daha yukarı çıkmalıdır, bu bedenimizde ilahi bir sistemle yürüyor- fakat psikolojik olarak Allah bize psikolojimizi yönetme sorumluluğu vermiş. İşte bu noktada bu denge ve uyumu sağlamaya çalışmak bizim için hem bir sorumluluk hem de insan olmaktan gelen bir değerdir. Bizi hayvanlardan bu anlamda ayıran en temel faktördür. Biz kendi psikolojimizi ruhsal bilincimizle yönetme sorumluluğu ve ayrıcalığı taşıyan varlıklarız. Bu sorumluluk ve ayrıcalığı doğru bir biçimde kullanabildiğimizde o dengeyi ve uyumu yakalayabileceğiz.
Çünkü Yaradan’ın bize verdiği nitelikler dengeli ve ölçülü olduğu oranda erdemdir. Örneğin cesaret bir erdemdir ama ben onu dengeli ve uyumlu kullanamazsam öfkeye ve şiddete gidebilir. Duygusal zeka, duygusal empati yapabilme önemli bir imkandır ama negatif duyguların içine gömülmek, onlardan çıkamamak, onları bırakamamak, duygularımın içine gömülüp rasyonelitemi kullanamamak sağlıksız bir durum olacaktır. Bütün olguları bu çerçevede değerlendirebiliriz.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (İsra Suresi: 84) — “De ki: Herkes kendi şakilesine (mizacına) göre davranır” ayetine dayalı ana tema - (Taha Suresi: 118-119) — Adem’in cennete yerleştirilmesi ve orada acıkma, susama, çıplak kalma gibi eksikliklerin olmayacağına dair ayete atıf - (Maide Suresi: 28) — Habil’in Kabil’e verdiği cevap: “Sen bana elini kaldırsan da ben sana elimi kaldıracak değilim” - (Bakara Suresi: 156) — “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” (musibet ayeti)