31 Temmuz 2023 - Kendim Dediğim Şey Nedir
Kısa Özet
Sohbette “kendim olmak istiyorum” diyen insanların çoğunlukla “kendi”nin ne olduğunu hiç sorgulamadığı belirtiliyor. İsmet Özel’in “ayna bana kendimi göstermez” sözünden hareketle bedenle özdeşleşmenin en ilkel özdeşleşme biçimi olduğu, bunun ötesinde millet, cinsiyet, aile geçmişi, arzular ve korkularla da özdeşleşebildiğimiz anlatılıyor. Bulutlar ve sonsuz gökyüzü metaforuyla, psikolojik iniş çıkışların (“bulutlar”) gerçek kendiliğimizi (“gökyüzü”) unutturduğu; Hz. Yusuf’un hiçbir olayla kendini özdeşleştirmediği için kardeşlerinin ihanetine rağmen mağduriyet diline düşmediği vurgulanıyor. Sohbet, arzu ve korkuların “var olma” ve “yok olma” ile ilişkilendirilmesinin asıl tuzak olduğu, imanın bu illüzyonlara inanmama iradesi olduğu fikriyle sonlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ayna sana kendini göstermez, sadece bedenini ve elbiseni gösterir; kendini aynada gördüğünü zannetmek bir yanılsamadır. - Hiçbir arzu “var olma arzusu”, hiçbir korku “yok olma korkusu” ile aynı seviyeye gelmemelidir; aksi halde arzular ve korkular seni bir kara delik gibi yutar. - Hz. Yusuf kardeşlerinin ihanetine rağmen “ne kötü bir kaderim var” dememiştir; çünkü hiçbir olayla kendini tanımlamamıştır.
Kendim Dediğim Şey Nedir?
Bugün kendimiz olarak tanımladığımız mekanizmanın biraz gözlemlenmesi ve bundan ayrışması üzerine konuşacağız. Çok kısaca şuna değineyim: Mesela çoğunlukla günümüzde “kendimizi bulmak, kendimiz olmak, kendimiz gibi davranmak, kendimiz olmasına izin verilmesi, kendimizi dilediğimiz özgürlük içinde gösterebilmek” gibi birçok farklı yaklaşımı duyuyoruz. Ama en az sorduğumuz şey ne? Hani ister bir genç olsun, ister bir ergen olsun, ister bir yetişkin olsun, insanoğlunun en çok yakındığı şeylerden biri “kendimiz olmasına izin verilmemesi” veya “kendimizi özgürce ifade edemediğimiz” gibi şikayetlerdir. Ancak bu gibi şeyler söz konusu olduğunda hiçbirimiz “peki kendini ifade etmek isteyen bu kendi nedir, bu nasıl bir şey, bunu tanıyor muyum acaba” diye sormayız.
Çünkü şunu söylüyoruz: “İşte bugünkü aklım olsaydı şunu yapmazdım, bugünkü aklım olsaydı şöyle davranmazdım.” İşte “çok değiştim” dediğimiz çok değişken bir mekanizmaya mı biz kendimiz diyoruz? Neye kendimiz diyoruz? Kendim dediğim şey nedir? Eğer bu kendim dediğim şeyi gerçekten tespit edemezsek, kendimizin ne olduğuna dair gerçekçi ve net bir noktaya varamazsak, ömrümüz kendimiz zannettiğimiz şeyi ya kendimize ispat etmek, ya başkalarına ispat etmek, ya da onun istek, arzu ve heveslerini gerçekleştirmeye çalışmakla geçecektir.
Birçok sufi bilgenin hayatında şuna rastlarız: “Bütün ömrümü boşa harcadım ve kendimi aramaya koyuldum” der. Bunun aslında hissettirdiği, idrak ettirdiği şey, yıllarca -tırnak içinde- kendimiz olmadan yaşayabilme imkanına sahip olmamızdır. Ölünceye kadar kendimizi, gerçek anlamda kendimizi bilmeyebiliriz, fark etmeyebiliriz, unutabiliriz; ölünceye kadar uykuda olabiliriz. İşte peygamberin -her insan için söylemediği ama insanların önemli bir çoğunluğu için söylediği- bir sözü var: “İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.” Tabii ki bu herkes için söz konusu değildir.
Bu aslında bize neyi anlatıyor? İnsanın “kendi” derken yanlış bir şekilde, imajinatif bir şekilde birçok şeye “kendi” diyebilme tuzağına düşebilme ihtimalini gösteriyor. Yani bizler “ben kendimi biliyorum” diyebiliyoruz. Bazen 3 yaşındaki, 5 yaşındaki bir çocuk bile bana karşı “ben kendimi biliyorum, ben ne istediğimi biliyorum” der ve bir arzusunu, bir isteğini, bir beklentisini kendisi olarak algılar, kendisi olarak tanımlar. Bu hepimizin geçtiği bir süreçtir.
Ayna Örneği: İsmet Özel
Dolayısıyla aslında birinci olarak bizler ilk adımda bedenimiz üzerinden bir kendilik tanımı yapıyoruz. Kendimizi iyi, güzel, çirkin, yakışıklı, kısa, uzun, karşı cinsin beğendiği, beğenmediği, çekici olan, olmayan gibi bedenle ilgili bir kısım özellikleri kendimiz diye algılarız. Geçende bir kısa videoda gördüm, benim de çok defa söylediğim bir şeydir: İsmet Özel diyor ki “ben kendimi göremem, ayna bana kendimi gösterebilen bir şey değildir, ben kendimi görmek için aynaya bakmam, çünkü ayna bana kendimi göstermez.” Bir aynanın size kendinizi göstermediğini ısrarla vurguluyor. Tabii dinleyen televizyon sunucusu da pek bir şey anlamıyor. Aslında çok doğru ve çok basit bir şey söylüyor: Ayna sana kendini göstermez aslında. Ayna sana neyi gösterir? Ayna sana elbiseni gösterir, bedenini gösterir. Ayna asla sana kendini göstermez.
Ama bir insan kendini aynada gördüğünü zannedebilir. Ama aynada gördüğü şeyin bir eklentisi, yani ona iliştirilmiş olan bir şey olduğunu fark ettiğinde, bedeni sadece kullandığı bir aygıta dönüşür, kullandığı bir araçtır. İşte Yunus Emre’nin ifadesiyle, dünyaya gelirken anne karnında ete kemiğe bürünürsün ve dünyaya öyle gelirsin. Ete kemiğe büründüğünde, büründüğün o etin kemiğin kendin olduğunu düşünmemen umulur. Ama özellikle son yüzyılda bu “beden saltanatı” -diyelim- veya bedenin hakimiyeti çok güçlendirilmiştir. Herkes kendini beden olarak görünce siz de bundan şüphe etmiyorsunuz, siz de aynı illüzyona çok doğal bir şekilde katılıyorsunuz. Ve o illüzyonu bir ömür boyu devam ettirebilirsiniz; bedeninizin özellikleri üzerinden kendinizi iyi, kötü, üstün, aşağıda, kıyaslamalar üzerinden olumlu veya olumsuz görebilirsiniz.
Bedenle Özdeşleşme ve Örtünme
Bu, insanın kendi ile özdeşleşme durumunun en yüzeysel, en ilkel, en çocuksu diyelim aynı zamanda yönüdür. Ve insan çok kısa bir zamanda bu illüzyondan çıkmalıdır. Aslında genel olarak insanın örtülmesi -hangi sınırlar içinde olursa olsun, farklı geleneklere göre değişse de- bu beden illüzyonundan ve bedenle özdeşleşme eğilimimizden bizi koruması için verilmiş bir mesajdır. Yani kendini bedenle özdeşleştirmemeye dayalı olarak bize verilmiş çok önemli ve çok değerli bir şeydir.
Vücut Geliştirme ve Bedene Odaklanma Çağı
Mesela ne yazık ki günümüzde -tırnak içinde- vücut geliştirme, güzellik salonları vesaire üzerinden tam tersi bir hikayenin içine düşürülüyoruz; herkes bedenine odaklandırılmaya çalışılıyor. Hatta öyle insanlar görüyorum; ne zaman bir arkadaşımla karşılaşsam “ya zayıflamışım, 10 gram vermişim, 50 gram almışım” gibi böyle -saçma sapan demeyeyim ama- ilkel diyebileceğim bir duruma mahkûm oluyorlar. Sürekli bedene odaklı, bedene fokuslanmış bir zihin yapısına mahkûm ediliyoruz. Bu aslında insanın kendisine verilmiş olan potansiyelin yüz binde birine hapsedilmesi gibi bir şeydir. Bakın hayvanlarda bile bu yoktur ama insanda bunun olma potansiyeli vardır. Neden? Çünkü insan her şeye “ben” diyebiliyor. Her şey “ben” olarak tanımlanabiliyor.
Araba ile Özdeşleşme, Oyuncakla Özdeşleşme
“Ben” olarak tanımlayabileceğiniz şeylerin sınırı yoktur. Mesela kendinizi araba olarak bile tanımlayabilirsiniz. İlk başta size garip gelebilir ama bazı insanlar arabayla özdeşleşir; araba onun her şeyidir. Arabasına en ufak bir çizik gelmesi, arabasının herhangi bir kazaya maruz kalması, arabasını kaybetmesi onun için varoluşsal bir kayıptır. Çünkü varlık illüzyonu, varlık yanılsaması kendini o arabada gösterir ve kişi kendini o zanneder.
Mesela bunu çocukken farklı şeylerde görürüz ama o çocukta bu çabuk geçer. Çocuğa yeni bir oyuncak alırsınız, o oyuncağını çok sever; hatta bazı çocuklar o oyuncakla uyurlar, o oyuncak hep yanı başlarında olmalıdır falan, oyuncakla bir özdeşim yaşar. Oyuncağı kaybolsa kendi kaybolmuş gibi böyle bir kayıp duygusu içinde olur. Neden? Çünkü gerçek kendilik unutuluyor. Gerçek kendilik unutulunca, “ben” algısını, kendilik algısını her yere yapıştırabiliyorsunuz.
Millet, Cinsiyet Kimlikleri Üzerinden Özdeşleşme
Milletinize yapıştırabilirsiniz: “Biz şu millet olarak” diye başlarsınız, milliyetinizle övünebilirsiniz. Aşiretinizle, grubunuzla veya cinsiyetinizle -işte feminist olursunuz veya anti-feminist olursunuz veya feminizme karşı erkeklerin de haklarını savunabilirsiniz. Bu sefer cinsiyet kimliğine, gene bir bedene ve ona bağlı bir sosyolojik olguya kaptırırsınız kendinizi ve bir ömür boyu feminizm mücadelesi yaparsınız. Bu da aslında bedenle özdeşleşmenin, cinsiyet üzerinden bedenle özdeşleşmenin bir başka türüdür.
O yüzden kutsal metin insana hitap eder. Kadın ve erkeğe hitap sınırlıdır -o da insanın cinsiyetine ve ona bağlı sosyolojik yönüne işareten Kur’an bazen “ey kadınlar, ey erkekler” diye hitapta bulunur; kadın ve erkeklerin birbiriyle olan iletişimlerini ve ilişkilerini düzenlemeye dönük sınırlı bir ifadedir. Temel ifade insandır. O yüzden kendinizi bir insan olarak tanımlamak durumundasınız, annenizin, babanızın, ilişkilerinizin bir sonucu olan bir varlık olarak değil. Çünkü bu da çok büyük bir illüzyondur; sizi hayatınızda bir ilişkiler yumağının parçası haline getirir, o ilişkiler yumağının bir parçasından ibaret olduğunuzu düşündürür.
Aile Hikayesinin Kurbanı Olmamak (Sinead O’Connor Örneği)
Hoş olmayan bir aile öykünüz varsa ömrünüz boyunca o hikayenin içinden çıkamazsınız, çünkü benliğiniz size onun üzerinden bir hikaye sunmuştur: “Annem olsaydı, babam olsaydı, şöyle olsaydı, bana böyle davransaydı” diye bir hikayenin içinde kalırsınız. Hikayeyi değiştiremediğiniz için de, değiştiremediğiniz bir kadere mecbur olduğunuzu hissedip bunu değiştirememenin acziyetini de hissederek ayrı bir hikaye üretirsiniz. “Hoş olmayan bir aile öyküm var, bunu değiştirmek istiyorum ama değiştiremiyorum, o zaman kendimi daha da kötü hissediyorum” -çünkü değiştiremediğiniz bir hikayenin tırnak içinde sanki bir ürünüymüşsünüz gibi kendinizi zannediyorsunuz.
Halbuki Allah seni bir ailenin ürünü olarak yaratmamıştır. Hatta aslında bunun bir yansıması da hepimizin fiziksel olarak da anne babamızdan farklı olmamızdır değil mi? Bedensel olarak da farklıyız, anne babamızın ürünü değiliz aslında. Allah bedenimizi inşa ederken onları kullanmış, sadece bu kadar. Bedeninizi inşa ederken -sizi demiyorum, özellikle dikkat ediyorum, bedeninizi inşa ederken- iki tane insanı kullanmış, o kadar. Siz Yaratıcı tarafından birçok farklı niteliği kendinde barındıran bir bütünlüksünüz. O bütünlüğün farkına vararak kendinize bakmalısınız. Hayatta hiçbir zaman yaşadığınız herhangi bir olayın, bir ilişkinin, bir iletişimin -“şöyle kardeşler içindeydim, böyle bir aile ortamındaydım, hiç anlaşılmadım, umursanmadım, dikkate alınmadım, başkası dikkate alındı” gibi- bir hikayenin kurbanı olmamalısınız.
Geçen bir İrlandalı kadın şarkıcı vefat etti, soyadı O’Connor’dı, Sinead O’Connor zannediyorum. Kadıncağız Enneagram’a göre büyük ihtimalle bir tip 4. Ve daha güzel bir kız kardeşi var, kız kardeşine dair çok kötü hatıraları var. Neden? Çünkü sürekli döven bir anne var, fiziksel şiddeti en ileri derecede uygulayan bir anne var. Ve sürekli kıyaslama yapıp, kardeşi için “bu benim güzel kızım, bu da benim çirkin kızım” diye her ortamda bir ifade kullanan bir anne var. Şimdi bu tabii ki doğal, insani, fıtri bir tutum değil, annenin bu yaptığı doğal bir şey değil. Ama bakın bir insan bu olayların atmosferinden ve illüzyonundan en kötü ihtimalle 18-20 yaşında çıkmalıdır. Biz tabii ki şu an hepimiz herhalde daha büyüğüz, çıkmak durumundayız.
Çıkmadığımız zaman ne oluyor peki? Mesela kadıncağız 57 yaşında öldü ve yıllarca saçını hiç uzatmamış bir kadın; sürekli saçını kesmiş, çünkü o saçı üzerinden kıyaslanan bir benlik tarafından sürekli mutsuz edilen biri, kendini mutsuz hisseden biri. Ama aslında dikkat edin, o hikayeden ve o illüzyondan 18-20 yaşına -veya o yaşlara- geldiğinde çıkabilmen gerekir. Ama eğer oradan çıkamazsan, değiştiremediğin bir hikayenin aciz ve öfkeli bir mağduru olursun. Mesela “hep ben kıyaslandım” dersin. Ne yapmış olursun? Ben bilinci kıyaslanan bir nesneye dönüşür.
Din ve Özgürleşme
Peki insan şunu kendine sormalı değil mi? Ben neyim? Güzel bir kız mıyım, çirkin bir kız mıyım? Kız kardeşi güzel olan, kendisi çirkin olan bir kız kardeş miyim? Bakın hep hatırlatıyorum, din nedir? Din insanı hakiki kaynağına refere eden bir sistemdir. Benlik -ister buna Latince ego diyelim, ister Türkçe ben diyelim, ister Arapça nefs diyelim- bu nedir diye sorduğumuzda hakiki bir din bize şunu ifade eder: Sen Yaratıcı’ya ait, O’na bağlı, O’ndan kaynaklanan ve O’na ait olan bir varlıksın.
Bakın bunun özgürleştirici mesajını insan gerçekten anladığında dinin de ne demek olduğunu o zaman anlamış olur. Yoksa din seni sınırlayan bir kurallar hikayesine dönebilir -“işte şu günah, şu sevap, şunu yap, bunu yapma” hikayesine döner. Halbuki din seni özgürleştirir. Niçin peygamber geldiğinde “la ilahe illallah deyin, özgürleşin, kurtulun” demiştir? Çünkü sen Yaratan dışında hiçbir şeyle tanımlanmayan bir varlıksın. O ailen, ailenin içinde yaşadığın olaylar -ister olumlu ister olumsuz, ailede sadece olumsuz olaylar yaşıyoruz anlamına da gelmesin- ne yaşarsan yaşa, ilişkilerinde ne olursa olsun sen hiçbiriyle kendini tanımlama.
Peki o yaşadıkların ne olacak? Onlar nedir? Onlar senin bu dünyadaki hayattaki deneyimlerindir, şahitliklerindir, başından geçen durumlardır; senin öz varlığını değiştirmeyen bir şey. Ama bakın biz olayları yaşarken birçok sahte benlik de oluşmaya başlıyor ve o sahte benlikler üzerinden kendimizi tanımlıyoruz. “Peki yaşadığın travmalar ne olacak, yaşadığın acılar ne olacak?” Halbuki yaşadığın bütün bu şeyler geçmişte kalmış duygu ve düşünce kalıplarıdır; aslında şu an bir şey yok, ama şu an kendini özdeşleştirdiğin duygular var.
Mesela 3-5 yaşında bir korku yaşamışsındır, kendini yalnız bırakılmış hissetmişsindir. Ve ömür boyu o yalnız bırakılmışlık duygusuyla kendini tanımlarsın. Ölünceye kadar hatta ölüm bile senin o korkunun bir yansıması olarak ölüme de yansıtılır, çünkü ölüm de aslında yapayalnız kalacağın bir şeydir. Halbuki sen 3-5 yaşında yaşadığın bir yalnızlık korkusu yüzünden bir ömür boyu kendini “yalnız kalmamak isteyen, yalnız kalmamaya çalışan, yalnızlık korkusu duyan” bir kişiye dönüştürmüşsündür. Veya çocukluğunda bir can sıkıntısı yaşamışsındır; o can sıkıntısı, “canım sıkılmasın diye sürekli yeni şeyler bulmalıyım, monotonsa can sıkıcıdır, can sıkıcıysa çok berbattır” diye kalır. Bunlar aslında gerçek kendimizin unutulması neticesinde, duygu ve davranış kalıplarının kendimiz haline gelmiş olduğu durumdur.
Bulutlar ve Gökyüzü Metaforu
Bunu bir bilge bir metaforla ifade eder: Sonsuz gökyüzünü düşünün. O sonsuz gökyüzünü kaplamış kalın bir bulut kümesi hayal edin. Hani bazı ülkeler vardır -İngiltere gibi- sürekli yağmur yağar, mavi gökyüzünü çok az görürsün, bulutlar vardır; hafif bulutlar azalır, şöyle bir mavilik çıkar. Ama sen o maviliği de bulutlar gibi değişen bir şey zannedersin. Halbuki o uzayın sonsuzluğudur aslında -tabii uzay mavi değil, o ayrı bir konu, konumuz mavilik değil, uzay ve bulutlar.
Şimdi uzayın o sonsuzluğunu unuttuğumuzda neye odaklanıyor zihnimiz? Bulutlara odaklanıyor. Bulutlara odaklandığında ne tür bulutlar var? Mavi, beyaz bulutlar var, kapkara bulutlar var, tatlı tatlı esintiyle güzel hareket eden bulutlar var, kat kat kararmış bulutlar var vesaire, birçok bulut çeşidi görürsün. Bir de ara sıra o bulutların arasından gökyüzünün maviliğini görürsün. Ve zihnin şöyle hareket eder: “Gökyüzü bulutlarla dolu, ara sıra da böyle daha sonsuz gibi gözüken ufak tefek bir aralıktan gözlemleyebildiğin bir uçsuz bucaksız alan var.” Ama senin görüş alanını en çok işgal eden nedir? Bulutlardır.
Şimdi psikolojik düzeyde de biz buna benziyoruz. Ruhsal boyutumuzu unuttuğumuz için, o ruhsal boyut bizim gerçek zeminimiz olarak hatırlanmıyor artık. Biz neyi hatırlıyoruz kendimizden? “Bir kendine bir baksana” dediğimizde neyi hatırlıyoruz? Mutlu anların, mutsuz anların, kendini cesur hissettiğin anlar, korkak hissettiğin anlar, sevildiğin anlar, sevilmediğin anlar, istediğini yapabildiğin zamanlar, yapamadığın zamanlar vesaire, değil mi? Gökyüzüne baktığımızda hep bulutları sayıyoruz. Hayatımızın çok nadir anlarında da böyle bir rahatlık, bir huzur hissetmişizdir ama o çok zayıftır. Halbuki gerçek varlık, gerçek zemin, hakiki kendilik o sonsuzluktur.
Yani aslında özümüzün mutsuzluk diye bir alanı yoktur, öz mutsuz olamaz, özde böyle bir durum söz konusu değildir. Yani biz aslında mutsuz olamayacak varlıklarız. Ama ne hale gelmişiz? Mutlu olmakta zorlanan insanlar haline gelmişiz. Bakın, mutsuz olamayacak bir varlık, mutlu olmak için arayışa giren ve “nasıl mutlu olabilirim” diyen bir varlığa dönüşmüş. Bu aslında çok trajik bir şeydir. Peki nasıl olmuş bu? İşte düşüncelerin, duyguların kendimiz haline gelmesi.
Mesela geçen bir arkadaş dedi ki “böyle çok bunalıyorum, bu durumlarda ne yapabilirim?” Dedim, bunalımı gözlemle ve bunun tadını çıkar; bunu gözlemle ama kendi parçan olarak değil. Mesela düşünün, sonsuz uzayın bir parçası mıdır bulut? Değildir; ama uzayda dolanır değil mi, yeryüzü atmosferinde dolanır ama uzayın bir parçası değildir.
Fizikçinin %5 İtirafı
Geçen aklı başında bazı fizikçileri dinlerken, bir fizikçi dedi ki, “biz fizikçiyiz ama biz en iyi ihtimalle varlığın çok küçük bir kısmını inceliyoruz, bunu söylediğimde bazıları bizimle dalga geçtiğimizi düşünüyor ama gerçek bu.” Çünkü onun ifadesine göre, algılayamadığımız, izini tespit edemediğimiz, kullandığımız aletlerin algı alanına girmeyen en az %71 karanlık enerji, en az %25 karanlık madde var, ama biz bununla ilgili hiçbir şeye sahip değiliz. Dolayısıyla, dedi, biz aslında en iyi ihtimalle %5 ile uğraşıyoruz. Hakikaten bilimsel açıdan baktığınız zaman bu çok doğrudur, belki daha ilerleyen dönemde bu yüzde beş belki yüzde bire ikiye falan da düşebilir. Yani bizim bu kadar gördüğümüz şeyler sadece dünyadaki nesneleri kastetmiyor, bütün gözlemlenebilir -sadece gözle değil, radyo dalgalarıyla izleri tespit edilebilen- sınırı belirsiz yıldız kümeleri ve alemleri kastediyor adam. Bütün bunlar, dedi, en iyimser ihtimalle %5’tir; %95’le ilgili hiçbir bilgiye sahip değiliz, çünkü bunu ölçecek bir şeyimiz yok.
Bunu dinlerken aslında insanı düşündüm. Biz de ne ile uğraşıyoruz? Milletim, ailem, atalarım, çekirdek ailem, kardeşlerim, kardeşlerimle ne yaşadığım. Hatta bırakın bu kadar geniş bir şeyi, bazen bir olay yaşamış oluyoruz hayatımızda. Diyelim ki birileri bizi küçümsemiş veya işte herkes çocuğuna bayramlık almış ama bana alınmamış, veya ailem maddi olarak iyi durumda olmadığı için bize alınmamış, ve ben orada büyük bir değersizlik, eksiklik duygusu hissetmişim. Bu ömür boyu beni esir edebilir.
Kim Beni Ben Olarak Sevsin? İllüzyonu
Veya “kim beni gerçekten seviyor?” Mesela bu da çok güzel bir illüzyondur. “Kim beni karşılıksız seviyor? Kim beni ben olarak seviyor?” Ben böyle arkadaşlara diyorum ki, sen kendini bil ve bul, yemin ediyorum ben seni seveceğim, seni sen olarak seveceğim. Ama şu soruyu hiç kimse sormuyor: “Ya ben neyim ki biri beni ben olarak sevsin?” Bu soruyu sorsak çok daha güzel bir yolculuk yapacağız. Farz et ki biri seni sen olarak sevdi -tırnak içinde ne kastediliyor, günahlarımla sevaplarımla, artılarımla eksilerimle koşulsuz sevsin. Tamam sevsin de ne olacak? Oradan nereye gideceğiz acaba? Hiç düşünüyor musun?
Çünkü bakın bazen bulamadığınız bir şey ömür boyu peşinde koştuğunuz bir şeye dönüşebilir. Bu insanın yanılsamasının en trajik noktalarından biridir. Mesela bazı insanlar hayatları boyunca bir ev peşindedir, bazı insanlar bir araba peşindedir, bazı insanlar bir kitap yazma peşindedir. Bazı insanlar bir kitap yazmış ama “yayınlayamıyorum” der; ben diyorum ki “bak şu kadar para çok büyük bir şey değil, yayınlıyoruz.” Ne oluyor? Emin olun hiçbir şey olmuyor. Ama o insan ömür boyu o kitabı yayınlayamama durumunda olsa, ömür boyu o kitabı yayınlamayı çok önemli, çok kıymetli, kendisini tamamlayacak bir şey gibi görebilir, o tuzağa düşebilir.
Lucifer: Aldatıcı Işık
İşte o yüzden kutsal metin bize cennetteki hadiseyi ve bu konudaki noktayı anlatarak bizi uyarır. İşte şeytana -batı literatüründe veya bazı mitolojilerde Lucifer denir, “ışığı getiren kişi.” Evet o ışığı getiriyor ama o sönük bir ışık, aldatıcı bir ışık, sizi kandıran bir ışık; ateş böcekleri gibi bir ışık yani, yanıp sönen ama gerçek kaynağıyla bağlantısı olmayan sahte bir ışık. Zaten o ışık aldatıcı bir şey olduğu için bütün kutsal metinler bize bir hatırlatmada bulunur.
Mesela düşünün, şu anda arzu ettiğiniz şeyleri size sağlayacak olan bir kişi sizin gözünüzde bir kahramandır değil mi? Mesela diyelim ki en büyük idealiniz ne olabilir, neyse kendiniz bunu düşünün, idealize ettiğiniz şey; “şunu yaşayabilirsem, şu olursa tamam olacak, bir şeyler iyi olacak” dediğiniz ne varsa hepsi sahtedir. Ama bunları size getireceğini söyleyen biri sizin kahramanınız olur. İşte Lucifer dedikleri, yani ışığı getiren, budur. Burada dışarıda bir şeytan gibi bir düşman belleyip onunla kavga etmenize gerek yok, çünkü buna neden olan şey sizin içinizdeki arzu ve beklentidir.
Hani eskiden -bundan 40 sene evvel- Beyazıt’taki Halıcılar’da çalışırken, özellikle cumartesi günleri haftalığını alan ve hep büyük hayalleri olan işçiler, çıraklar olurdu. Haftalığını almıştır, işte “taşı bul, parayı al” diye oyunlar oynardı ve herkesin haftalığının yarısını en azından götürürlerdi. Peki neden insanlar oraya yöneliyordu? Çünkü beklentileri vardı, arzuları vardı.
Arzu ve Susuzluk Örneği
O yüzden neyi arzu ederseniz -ama bakın buradaki arzuyu kastederken şunu anlatmak istiyoruz. Mesela diyelim ki susamışsın, suya ihtiyacın vardır, bu doğal bir şeydir. Ama susuzluktan ölsem de dikkat etmeden bir suyu içmeyecek kadar şuurlu olmalıyım. Bakın çok önemli bir şey: Susuzluktan ölsem de kontrol etmediğim bir şeyi içmemeliyim, bu şuurum da olmalı. Yoksa susuzluktan öyle bir hale gelmişim ki suya benzediği için her şeyi içiyorum -öyle bir tuzağa düşmemeliyim. O yüzden arzu insanı kör edebilen bir şeydir; insan arzuları veya korkuları tarafından yönetilir eğer dikkat etmezse. O yüzden hiçbir şeyi kendinizi bulmak kadar, kendinizi hatırlamak kadar, kendinizin kaynağı olan Yaradan’ı bulmak kadar istememelisiniz. Hiçbir şey onunla mukayese edilemez.
O yüzden dünya hayatı deneyimlenecek bir şeydir, arzuyla yapışacağımız bir şey değildir. “Bu olmazsa mutsuz olurum” diye neye öyle diyorsan, o sahte bir şeydir. “Şu olmazsa mutsuz olurum” -oraya dikkat et, orası senin en büyük tuzağındır, seni bir kara delik gibi yutabilir. Ömrün boyunca o arzunun hikayesine tutulabilirsin. Hayatta hiçbir şey böyle arzu edilesi bir şey değildir.
Var Olma Arzusu ve Kara Delik
Diyelim ki çok mu acıkmışım, çok mu susamışım, hiçbir şey bulamıyorum -hırsızlık yapmaktansa ölmeyi tercih edebilirim, hiç problem etmemeliyim bunu. Neden? Çünkü açlıktan veya susuzluktan dolayı ölecek olan bedendir, ölen ben değilim ki. Niye bu kadar bir şeyi bu kadar arzu ediyorum? Çünkü arzularınız ve korkularınız varlığınızın yerine geçerse, varlık bilincinizin yerine geçerse, o zaman arzularınız var olma arzusuna dönüşür. Yani sen niye birinin seni sevmesini istiyorsun? Çünkü o zaman var olacaksın. Sevilmek istemek güzel bir şeydir, o bir deneyimdir, insani ve doğal bir şeydir. Ama eğer o arzu varlığınızın yerine geçiyorsa, o zaman o arzu var olma arzusuna dönüşür ve o sizin kara deliğiniz olur, sizi yutar.
Halbuki hiçbir arzu var olma arzusu değildir, hiçbir korku da yok olma korkusu değildir; hiçbir korku da yok olma korkusuyla asla aynı seviyeye gelmemelidir. Yoksa aksi takdirde tamamen arzu ve korkular tarafından yönetilirsiniz. Zaten günümüzde yapılan şey de büyük oranda budur; insanlar mutlaktan, ilkeden, hakikatten, özden, ruhtan uzaklaştıkça bilinç olarak ellerinde ne kalıyor? Arzular ve korkular kalıyor. O zaman insanlara ne yapılıyor? Ya havuç ya sopa veriliyor: Arzu ettiğin şey konusunda havuç veriliyor, korktuğun şey konusunda sopayla korkutuluyorsun.
Bir Milyon Dolar Örneği
Bakın hep hatırlatıyorum, kutsal metinlerdeki o cennet, şeytan, yaklaşılmaması gereken ağaç kavramı tamamen bu hakikatleri bize anlatan şeylerdir. Yani ne demek? Sen o ağacı “var olmak ya da olmamak, mükemmel olmak ya da olmamak, tamamlanmak ya da tamamlanmamak” üzerinden algılamamalısın. Bu hayatta hiçbir şey seni tamamlamayacak, bu hayatta hiçbir şey senin varlığına bir şey eklemeyecek. Hiçbir şey. Ya bunu idrak edersiniz -bu sizin tefekkürünüze ait bir şeydir, ben söylüyorum diye kabul edilecek bir şey değil; her birimiz tarafından idrak edilmesi gereken bir şey.
Bu dünyada hiçbir şey beni var etmez, beni tamamlamaz, beni mükemmelleştirmez. Böyle bir şey yok. Peki öyle olduğunu veya olacağını zannettiğin bir şeyler hissediyor musun? Hissediyorsun; işte onlar yanılsamalarımızdır. Bir süre bir şey sizi manipüle edebilir, öyle zannettirebilir. Mesela bir çocuğa bir oyuncak alırsınız, dünyalar onun olur. Ne zamana kadar? Başka bir oyuncağa kadardır. Psikolojik düzeydeki bir mutluluktur o; psikolojik düzeyde hiçbir şey kalıcı ve devamlı değildir, tabiatı gereği değildir, iyi ki de değildir.
Neden? İşte yine o kutsal metinlerdeki ifadeye geliyoruz: Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla, O’nu idrak etmekle mutmain olur. İşte o nedir? O kalıcı mutluluktur, kalıcı huzurdur -duygusal bir mutluluk değil, bunu karıştırmayın. Kutsal metinlerin bahsettiği mutluluk, saadet, bizim psikolojik düzeyde yaşadığımız duygusal mutluluklar gibi değildir; o varlığımızı idrak etmekten kaynaklanan bir durumdur ve o varlığımıza içkindir. Varlık eşittir mutluluk. Ama bu mutluluk sokakta oynamak, gülüp eğlenmek anlamında bir şey değildir; o sizin tamlığınızı size gösteren bir şeydir.
Mesela biri der ki “dünya üç gün sonra bitecek”, öyle mi, olabilir, bir problem yoktur; siz kendinizde bir eksiklik hissetmezsiniz, bütün dünya size verilse, on dakika sonra da senden alınıyor dense, ikisine de aynı sükunetle, aynı huzurla, aynı farkındalıkla bakarsınız. Çünkü o dış alemdeki bir değişimdir, sizin varlığınızdaki bir değişim değildir. O yüzden kendinizi bulmadan bir şey bulmaya çalışmayın; kendinizi bulmadan bir şey bulmaya çalıştığınızda, bazı bilgelerin ifadesiyle, başınıza bela bulursunuz.
Mesela işte bir milyon doların olsa kötü mü olur? Ne iyi olur ne kötü olur, benim varlığım için bir şey olmaz. Eğer varlığım için iyi oluyorsa problem, varlığım için kötü oluyorsa beni bozar -bir milyon dolar çok para beni bozar, bu da yanlış bir şey. Bunun miktarı da önemli değil. İşte insan kendine doğru bu anlamda bir yolculuk yapmalıdır. O yolculuğu gerçekleştirdiği zaman gerçekten hayat olduğu gibi algılanmış olur.
Hz. Yusuf: Hiçbir Şeyle Özdeşleşmemiş Bir İnsan
Mesela düşünün, Hazreti Yusuf kendisini herhangi bir şeyle hiç özdeşleştirmiş mi? Yusuf suresini okuyun veya hatırlayın. Hayır. Evet, annesini biliyor, babasını biliyor, kardeşlerini biliyor, kardeşlerinin ne yaptığını biliyor. Ama hiçbir şeyle kendini tanımlamış mı? Yok. “Ne kötü kaderim var” demiş mi? Yok. “Ne kötü kardeşlerim var, çok kötü bir ailede doğdum” demiş mi? Yok. Bir travması var mı? Yok. Neden? Çünkü varlığının bilincinde, varlığının farkında; bu varlık bir beden değil. Dürüst biri olduğu halde hapse atılıyor, belki hapiste de öyle bilirdi -peki bu onda bir şey eksiltir mi? Hayır.
Hz. Yakup’un Şefkati
O kadar fazla ağlamış ki gözleri görmez olmuş -evet öyle bir anlatım bizim toplumumuzda çok yaygın ama aslında oradaki şey, “ben sizin bilmediğinizi bilirim” diyerek aslında Hazreti Yakup neyin ne olduğunu biliyor. Sadece orada hem çocuklarına, diğer çocuklarına -onu kuyuya atan çocuklarına- hem Hz. Yusuf’un yaşadığı o sürece dair bir merhamet ve şefkati var. Gözlerinin görüp görmemesi bizim açımızdan böyle trajik bir şey gibi gözüküyor. Ama bu Hz. Yakup için “kahrından, üzüntüsünden gözleri kör oldu” gibi bir şekilde anlaşılmamalı; öyle bir anlatı özde yoktur. O sadece hem ümmetine, hem çocuklarına, hem Hazreti Yusuf’un yaşadığı sürece dair bir şefkat, bir merhamet hissine bağlı bir şeydir.
Aslında şunu görüyoruz: Hz. Yakup, Yusuf’un doğru bir istikamette olduğunu biliyor. Burada kastettiğimiz şey bu. Yoksa “Yusuf nerede biliyordu, Yusuf’un doğru bir yolda olduğunu biliyordu, fakat bunu etrafına anlatamıyordu, bu da yanlış anlaşılmasın demektir” -yani burada anlatamamaktan da kahrolmuş değil. Yani etrafındaki insanların o cehaletini, kıskançlık yüzünden, haset yüzünden, çekememezlik yüzünden, kıyaslayıcılıkları yüzünden içinde bulundukları cehalet durumuna şefkat ve merhamet ediyor. Yoksa “benim Yusuf’um ne oldu” meselesi değil.
Peygamberlerin Ümmetlerine Şefkati
O yüzden peygamberlerin ümmetlerine dair büyük bir şefkatleri ve merhametleri vardır. Bu Kur’an’da peygamber için de geçer, Tevbe Suresi’nin sonunda “o sizin için çok haristir” der. Yani sizin kendinizi bulmanız noktasında ve sizi kendinizden uzaklaştıran tuzaklara dair farkındalık eksikliğiniz nedeniyle sizinle çok ilgilidir, ve sizin durumunuza çok büyük bir şefkat ve merhametle bakar. Hatta şunu söyleyebiliriz: Peygamberler, ümmetlerin içindeki her bir insanın hatasından, günahından o insan adına üzülür. Biz kendi günahımıza belki o kadar üzülmeyiz ama peygamber bizim hatamıza üzülür, çünkü o hakikati tam olarak idrak ediyor ve bize karşı büyük bir şefkati var.
Yani bizim kendi kendimizi yanıltmamız, kendi kendimizi yanıltarak gereksiz yere mutsuz olmamızdan dolayı bir şefkati var. Bunu şuna benzetebilirsiniz: Bir çocuğunuz kuyuya düşmüş ama kuyuda ip de var, asansör de var ama gözünü kapatmış, küsmüş, yüzünü duvara vurmuş ve derin bir umutsuzluk, mutsuzluk içinde. Ne kadar üzücü bir şeydir değil mi? İnsan insaniyet damarıyla buna üzülür. İşte peygamberlerin ümmetlerine dair şeyi budur, çünkü bizler de bu haldeyiz. Niye mutsuzuz ki aslında? Kendi kendimize bakışımızdaki tuzaklar nedeniyle mutsuzuz; arzularımıza aşırı odaklandığımız için mutsuzuz, korkularımıza aşırı bir değer atfettiğimiz için mutsuzuz.
Bu yüzden peygamberler ve kâmil insanlar, insanların kendi kendilerine yaptıkları bu tuzak yüzünden -mutsuzluk derken aklınıza sadece kırgınlık, üzüntü, ümitsizlik gelmesin, caniler de mutsuzdur, bu onların mutlu olduğu anlamına gelmiyor, onlar da mutsuz ama “ben mutsuz olacağıma sen mutsuz ol” diye başkasına saldırıyor, “ben çok acı çektim, bundan sonra siz acı çekin” diye öfkeyle kızdığı için birilerine saldırıyor, o da mutsuz- işte hakiki insan, insanların bu kendi kendilerine yaptıkları şey yüzünden onlara derin bir merhamet duyar.
Soru: Arzusuzluk Eylemsizlik mi?
*Soru:* Eylemsizliği yani ağır suçluluk boyutuna geçmenin, eylemsizliği ölçü verisinde insanlık için bir şeye yaramaz. İki ağır suçluluk konforuna geldiğimizde…
*Cevap:* Ona önce en yüksek perdeden bir cevap vereyim. Tanrı arzusuzdur ama her an faaldir, değil mi? Bunu biraz anlamaya çalışırsak, Tanrı arzusuzdur ama her an bir faaliyettedir, ayette geçer. O zaman bizim o illüzyona dikkat etmemiz gerekir. İçimizdeki o benlikler diyor ki “arzu etmezsen o zaman hiçbir şey yapmazsın, ya korkacaksın ya arzu edeceksin.” Yani biz o benliğin penceresinden baktığımızda arzusuz bir eylem olmazmış gibi zannediyoruz. Ama bu kim tarafından öyle algılanıyor?
Hani bunu şuna benzetebilirsiniz: Mesela herkes parayla iş yapıyor, o kadar herkes parayla iş yapıyor ki, parasız kimse parmağını bile kıvıldatmıyor diyelim, öyle bir dünyada yaşıyoruz. O zaman zihnimiz ne şekilde işler? Ben diyorum ki “parayı kaldıracağız” falan diyorum, hemen zihinlere şu geliyor: “O zaman hiçbir iş yapılmaz ki.” Halbuki parasız da iş yapılabilir aslında ama o benlikler bize bunu unutturmuş, çünkü onlar arzuyla iş görüyor. Orada yavaş yavaş içimizde bir arzu olmaksızın iyi, doğru ve güzel şeyleri yapmaya çalışalım; oradan bir pencere açılacaktır. Mesela iyi bir şey, bazen olur ya bizde de, deriz ki “şunu yap” falan, ama kişi der ki “doğru söylüyorsun ama içimde buna dair bir heves, arzu yok.” İşte bak bu çok güzel bir imkan, çok güzel bir şans bu: Arzu etmeden yap. Anlatabildim mi?
Tanrı Arzusuzdur Ama Faaldir
Arzu her türlü kötü bir şey değil. Bedenim susadığında suyu arzu edebilir, bunda bir mahsur yok. Ama arzuyu var olma-olamama ile ilişkilendirirsem -yani “o arzu gerçekleşirse ben varım, tamım ve mutluyum, o arzu gerçekleşmezse mutsuzum”- eğer arzu böyle bir mahiyette ise, o arzu meşru olsa bile kötüdür. Mesela kullandığım bedenin suya ihtiyacı var, çok susamış, ve su bulamıyorum, mutsuz oluyorsam cahilliğimdendir. Suyu arayabilirim, suyu bulmak için kilometrelerce kat edebilirim ama mutsuz olmam, mutsuz olmak zorunda değilim. İşte bakın bütün bu sorular aslında içinde bulunduğumuz illüzyonun içinden sorular. Ben biraz içinizde ortaya çıkan o sorulara sakince bir bakın diyorum.
Duygusuz Olmak mı Kastediliyor?
Acaba duygusuz mu kastediliyor, duygusuz mu yaşayalım, veya duygusuz yaşamak ne demek, çok mu berbat bir şey -bunları sakince gözlemleyin. Çünkü bu illüzyondan çıkmak, “ben bir şey anlatacağım, siz de tamam diyeceksiniz veya itiraz edeceksiniz, ben de onlara cevap vereceğim” böyle bulunmuyor. Duygusuz mu olalım? Hayır, bak psikolojik boyutunun duygusu var ama spiritüel boyutunun senin anladığın anlamda duygusu yok; o ne varlığa seviniyor ne yokluğa üzülüyor. Şimdi Yunus (Peygamber) duygusuz muydu? Değildi. Ama kendini psikolojik düzeydeki duygular üzerinden tanımlamıyordu.
Peki neyin üzerinden tanımlıyordu? Bir ben var bende, “benden içeri” dediği benle, daha içerideki bir benle tanımlıyordu. Çünkü içeride öyle bir ben var, onun korkusu yok, onun arzusu yok, onun bir arzusu gerçekleşmediğinde hissettiği bir hüznü de yok.
Allah’ın Velileri İçin Korku ve Hüzün Yoktur
İlla ayet mi istiyorsunuz? Kırk tane ayet de söylesem emin olun illüzyonunuzu çözemem, çünkü onu siz çözeceksiniz. Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur diyor. Peki Allah’ın velisi nedir? Allah’ın velisi, “ben size şah damarınızdan daha yakınım” diye muhatap kıldığı ve o yakınlığı idrak eden insandır. O yakınlığı idrak ediyor, düşünüyor, kabul ediyor, onaylıyor. İşte onlar için korku ve hüzün yoktur; “ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim” dediği nokta budur. Veya “dünyada elde ettiğin hiçbir şeye sevinme, kaybettiğin hiçbir şeye de üzülme” ifadesinin altındaki hakikattir aslında bu. Ama bu, içinde bulunduğumuz bilinç illüzyonumuzla anlaşılamaz.
Yani işte, insan tabii ki çok sevilmek ister, kim sevilmek istemez ki, kim anlaşılmak istemez ki -“insan anlaşılınca kendini iyi hissediyor” gibi bir yerden bakarsanız bulamayacağınız bir şeydir bu. Psikolojik düzeydir: “içimde öyle düşünen bir duygu durumu var, bunu fark ediyorum, anlaşılsam ne güzel olur, herkes bana saygı duyunca, herkes istediğimi yapınca çok iyi oluyor.” Ama istediğim gibi olmayınca da mutsuz oluyorum, ona buna surat asıyorum, bazen kızıyorum, öfkeleniyorum. Evet içimde böyle bir duygu olabilir ama bu ben miyim? Bunu gözlemleyebilir miyim, bundan ayrışabilir miyim? Bir beden var, bunu gözlemleyebiliyorum, biliyorum, ve ayrışabiliyor muyum? Ayrışmak ne demek? Bir beden kullanıyorum ama bir beden değilim. O yüzden kullandığım bedenin kaderi benim kaderim değildir değil mi? Eğer kullandığım bedenin kaderi benim kaderim olsaydı, o zaman toprak olup gidecektim.
Kur’an Senin Kalbindir
Bir taraftan böyle birkaç dini metin okuyup “işte din de böyle diyor” diye, hep söylüyorum ya, “Allah iki denizi salıvermiş, hiç birbirine karışmıyorlar” ayetindeki gibi, ama tersten bir şekilde illüzyonumuz devam ediyor. Bir taraftan kutsal metni okuyoruz, illüzyonumuz devam ediyor; bir taraftan da Instagram’da “Allah bana yeter” yazıyoruz. Ya bak yalan söylüyorsun, Allah sana yetmiyor. Ama hangi “sana” yetmiyor? Buradaki illüzyondaki “sana” yetmiyor. Ama gerçekte evet, Allah sana tabii ki yeter, yeter ki sen kendini tanı. Sen kendini tanırsan Allah sana yeter. Ama bir taraftan “bu hayatta beni kim seviyor, kim anlıyor, kim değer veriyor” diye bir hikayen var, veya başarı-başarısızlıkla ilgili bir hikayen var. Bir taraftan da birisi senin egonu tetikleyince “Allah bana yeter” -bu bir tuzaktır insanoğlu için. Yani ya burayı referans alıp burayı sorgulayacağım, ya burayı referans alıp burayı da teselli olsun diye yanımda kutsal kitap bohçası gibi taşıyacağım.
Kutsal kitap senin kalbindir, hakikatte. Kur’an senin kalbindir. O yüzden Kur’an’ı kimse yakamaz -isteyen kağıtları yakabilir ama kutsal kitap senin kalbindir. O olduğu zaman hakikat aşikar olmuş olur, açığa çıkmış olur. O yüzden Muhammed İkbal diyor, “Müslüman aşık değilse kafirdir” diyor. Şimdi bu güzel bir laf; bunu ezberleyin, iyi kullanılır, ama bu değil yani. Hakikaten “Müslüman aşık değilse kafirdir” -ne demek? İtikadi olarak bunu almayın. Şunu demek istiyor: Hakiki Müslüman, Allah’ın sevdiği, Allah’ı da seven ve kopmaz bir aşk ilişkisiyle Allah’a bağlıdır. Eğer böyle değilse o hakikati örtüyor demektir, kafir “örten” demektir. O yüzden bazı insanların sözlerini analiz ederken dikkatle analiz etmemiz gerekir, çünkü önemli bir şeye işaret ediyordur; o zaman Instagram olmadığı için, laf çakmak için bunu söylememiştir büyük ihtimalle, bir hakikati idrak etmiş de söylüyor. O yüzden çok mükemmel bir hazinenin üzerinde oturuyoruz. Çok kıymetli bir mesajın muhataplarıyız, o mesajı hakikatine uygun şekilde anlamaya çalışmalıyız.
Kızların İlgisini Çekme Anekdotu
En azından içinde bulunduğumuz bir illüzyon var, buna o kadar inanmamalıyız. Bunun için de şunu sorgulayabilirsiniz: Buna inanırsam ne oluyor? Bir bakıyorsun bir şey oluyor mutlu oluyorsun, bir şey oluyor mutsuz oluyorsun. “Sevildiğini hissettiğinde mutluluktan uçuyorsun, biri beni seviyor diyorsun ama o seni sevmeyi kestiğinde hemen mutsuz oluyorsun.” Herkes kendi illüzyonunun içinden hayata bakıyor. Bu illüzyonun bize katacağı bir şey var mı? Bir bakalım sakin bir şekilde: Bana ne veriyor? Ben kendi illüzyonumu nerede aşmaya başladım? Bunu gördüğüm zaman aşmaya başladım.
Çok mükemmel bir ailem de olsa bir gün ihtiyarlıyorlar, ölecekler. Mesela hatırlıyorum, 15-16 yaşındayken böyle kızların ilgisini nasıl çekerim diye düşünüyordum, kafamda kiremit kırıyordum güçlü olduğumu hissettirmek için, veya birilerinin yapmakta zorlandığı bir şeyleri yapmaya çalışıyordum. Sonra baktım, dedim “İsmail ne yapıyorsun ya, ne olacak, bir kız seni çok beğendi, ne olacak? Sen neyin peşindesin” diye oradan ufak ufak bir şeyleri anlamaya çalıştım. Neden? Bu bir illüzyon, biraz dikkat edersen fark edeceksin. Kendini bile tanımayan bir insanın seni sevmesi üzerinden mutlu olmaya çalışıyorsun. O bile neyi sevdiğini bilmiyor. Ama sen diyorsun ki “beni seviyor mu sevmiyor mu?” Ya kardeşim bırak bu illüzyonu, bu bir illüzyon yani. Ya bunun üzerinde çalış ya da de ki “ben bu illüzyonu kabul ediyorum, ben böyle gideceğim.” Olabilir, o da bir tercihtir. Ama ben o illüzyonda kalmak istememeyi tercih ettim, çünkü o bir illüzyon.
Biri beni sevse ne olacak? Hoş, kötü bir şey değil de, onun üzerinden kendi varlığımı hissediyorum veya hissedemiyorum -tuzak dediğimiz şey bu. Bunu fark etmek zorundayız. Ama bize ne yapıyor o benlikler? Ufak ufak şeyler gösteriyor: “Bak bu da hoş bir şey ya, kötü bir şey mi? Biri seni sevse, sen benim canımsın, hayatımsın dese kötü mü olur? Veya abi sen çok büyük işler başarmışsın, senin gibi zekiyi görmedim veya sen çok yeteneklisin falan.” E ne olacak? Bu peşine düşürecek bir hikaye mi? Düşürecek bir hikaye tabii, başka da bir hikaye yok dersen bir tercihtir.
Kapanış: İman İllüzyondan Kurtulma İradesidir
Ama ben diyorum ki bu illüzyona inanmak zorunda değiliz. İşte iman bu illüzyonlara inanmama iradesidir. Ben bu illüzyonların, bu hikayelerin nesnesi de değilim, öznesi de değilim. Yani kral da olsam fark etmiyor, hizmetçi de olsam fark etmiyor bu hikayede, çünkü hepsi illüzyon. O yüzden iman, illüzyondan kurtulma sürecidir aynı zamanda. İşte o yüzden Kur’an der: Allah sizi basiret üzere bir hakikate çağırıyor.
Teşekkür ediyorum. Sağ olun, sağ ol.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Ra’d Suresi: 28) — “Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur” - (Yunus Suresi: 62) — “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” - (Kaf Suresi: 16) — “Biz ona şah damarından daha yakınız” - (Rahman Suresi: 19-20) — “İki denizi salıvermiştir, aralarında bir engel vardır, birbirine karışmazlar” - (Tevbe Suresi: 128) — Peygamberin ümmetine karşı düşkünlüğü ve şefkati