6 Kasım 2023 - Kayıp Oğul Meseli ve Eve Dönüş
Kısa Özet
Sohbette önce mevcut psikolojik benliğin asla özgür olamayacağı, özgürlüğün ancak öz varlığın farkına varmakla mümkün olduğu anlatılıyor. Ardından Hz. İsa’nın “kayıp oğul” meseli okunuyor: babasından payını alıp uzak bir ülkeye giden, her şeyini harcayıp domuz gütmeye mahkûm olan küçük oğul ile babasının yanında kalan ama “bana hiç bir oğlak bile vermedin” diyen büyük oğul. Küçük oğlun pişmanlıkla babasına dönmesi, insanın dış dünyada aradığı tatmini bulamayıp kaynağına (Allah’a) dönmesine benzetiliyor; büyük oğlun tutumu ise hesapçı, “zahirci” bir dindarlığı temsil ediyor. Sohbet, dünyadaki hiçbir kayıp ve haksızlığın insanın öz varlığından bir şey eksiltemeyeceği ve Habil’in Kabil’e verdiği cevaptaki bilinçle kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Mevcut psikolojik benlik özgür olamaz; sadece özgürlükle ilgili kendi hikayesini üretebilir. - Dış dünyadaki hiçbir şey kalıcı bir tatmin veremez, çünkü geçici ve sınırlı olan bir şey kalıcı bir huzura götüremez — “geçici bir şeyin seni kalıcı bir huzura götürme şansı yok.” - Bir insanın maruz kaldığı haksızlık veya kayıp, onun öz varlığından hakiki anlamda hiçbir şey eksiltmez.
Özgürlük ve Mevcut Benlik
Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Biraz önce bir arkadaş girerken dedi ki “özgürlüğü anlatacaktınız, başkası başka bir şey anlatacaktınız” dedi. Evet, onları da anlatacağız nasip olursa. Ama aslında bütün duyduklarımızı psikolojik benliğin üzerinden okumaya çalışıyoruz ister istemez. Başka bir alternatifimiz yokmuş zannettiğimiz için her şeyi mevcut şu anki benlik düzleminden, şu anda kendimiz dediğimiz, ben dediğimiz bir düzeyden algılamaya çalışıyoruz.
Mesela ben burada özgürlükten bahsetsem bunu kim dinleyecek ve kim özgür olmak isteyecek? Mevcut benlik özgür olmak isteyecek. Halbuki mevcut benlik özgür olabilir mi? Olamaz. Çünkü mevcut benlik istek, arzu, korku, beklenti vesaireyle var olan bir şey, bir yapı, bir mekanizma; aslında kurgusal bir şey. İşte “ben şunu istiyorum, bunu istemiyorum, bunlar olmalı, bunlar olmamalı” diyen, “şundan korkuyorum, böyle bir şey yaşamak istemiyorum, şöyle şeyler yaşamak istiyorum” diyen bir mekanizma. Bir şeyleri bilip kendini tamamlayacağını düşünen bir mekanizma. Peki böyle bir benlik mekanizması özgür olabilir mi? Olamaz. Sadece benlik mekanizmasının özgürlükle ilgili bir hikayesi olabilir. Herkesin özgürlükle ilgili bir hikayesi vardır; nasıl bir benliğiniz varsa o benliğin kodlarına göre farklı bir hikayesi vardır.
Dolayısıyla aslında bizim üzerinde durmaya çalıştığımız şey, gerçekten özgür olan o asıl öz varlığımızın farkına varmaktır. O öz varlığımızın farkına varınca onun zaten özgür olduğunu anlayacağız. Özgür olmaya çalışmayacağız. Veya özgür olmaya çalıştığımızda özgürlüğü kazanmak gibi bir imkanımız yok; orada nihai noktada yenilgiden başka bir şey yoktur. Psikolojik benlik mekanizması nihai düzeyde yenilir, hiçbir zaman müzaffer bir komutan olamaz, hiçbir zaman hiçbir savaşı kazanamaz.
Mafya Babası ve Değişimin Yenilgisi
Hani bazı zamanında çok güçlü mafya babaları vardır; kader müsaade edip yaşlanmalarına izin vermişse, belli bir yaşa gelmişlerdir, herkes ona saygı duyar ama yavaş yavaş onun otoritesinin yerine başka otoriteler geçmeye başlar -bir oğlu olabilir, başka biri olabilir- ve artık o kişi yıllarca çalıştığı güç ve iktidar mücadelesini yavaş yavaş kaybettiğini hisseder. Ama ne o çaktırır durumu, ne de muhatapları -gelenler ona saygıyla “baba” der, hürmet eder- o da yenilmemiş bir komutan edasıyla “evet evladım” falan der, biraz daha ağır bir moduna girer. Ama aslında o mafya babası da onun yerine geçmeye çalışan da birçok şeyin değiştiğini, eskisi gibi olmadığını bilir. Ve orada o mafya babası şunu hisseder: “Güçlü olmak istedim ama bunun belli bir süresi var, her zaman güçlü olamazsın, bir gün senin yerine daha güçlü olanlar gelir ve sen gücünü zaman içinde mutlaka kaybedersin.”
Dünya Güzeli Örneği: Değişimin Parçası mıyız?
Hani bizim böyle magazin dünyasında bazen olur, “1932 dünya güzeli” -bir de onun şu anki fotoğrafına bir bakalım mesela değil mi? Ama hep o “1932 dünya güzelidir”, “1967 dünya güzelidir” falan vesaire. Ne var aslında? Sürekli bir değişim var ve sen bu değişimi yenemezsin aslında. Olaya bakışın kendini değişen bir birey olarak mı, değişen bir kişi olarak mı tanımlıyor, yoksa seni bu değişimin dışında mı tutuyor? Bundan başka bir yol yoktur.
Peki biz değişimin bir parçası olan ve o değişimin içinde değişme durumunda kalan varlıklar mıyız? Hepimizin zaman içinde dillendirdiğimiz ve etraftan duyduğumuz şeyler var: “İnsan yaşlanıyor, insan eskisi gibi kalmıyor, gençlik elden gidiyor.” Aslında bütün bunların altında yatan şey nedir? Bir yenilginin ifadesidir. Hani hepimiz eğer kendimizi bedenden ve dünya üzerindeki bir kimlikten, bir varlıktan ibaret görüyorsak, yani dünyanın ürünü olan biri olarak kendini tanımlıyorsan, o zaman mutlaka yenileceksin. Gençsin, yenileceksin; güzelsin, bir gün yenileceksin; yakışıklısın, bir gün yakışıklılığın kalmayacak, ihtiyarlayacaksın. Bu sefer “ihtiyarım ama kendimi genç hissediyorum” diye kendi kendini kandırmak zorunda kalacaksın, kendi kendini manipüle edeceksin, kendi kendini kandırmanın yollarını arayacaksın. Kendini kandıramasan da başkalarını kandırmanın yolunu arayacaksın. Böyle bir sürü hikayenin içinde dolaşmak zorunda kalacaksın. Neden? Çünkü en baştan tırnak içinde oyuna yanlış bir kişi olarak başlamışsın; bu hayata yanlış bir yerden bakıyorsun, yanlış bir yerden tutunuyorsun. O yüzden buradan bir çıkış yolu bulamazsın.
Ben Kimim Sorusu ve İllüzyonun Gücü
Mesela insanın özgürlük arayışı: Biyolojik ve psikolojik bir varlık olarak insan ne kadar özgür olabilir? Hatta insanlar tartışırlar, “iraden var mı yok mu, özgür bir iradeye sahip miyiz değil miyiz” diye tartışmalar yapılır. Halbuki en önemli ve en temel soru, aslında basitçe cevabı verilemeyecek bir soruyu cevaplandırmaktan geçiyor: O da “ben kimim” sorusundan geçiyor. Ben kimim sorusunu cevaplandırmadan, mevcut kendini hissettiğin ve ona “ben” dediğin bir mekanizmayı referans alarak buraya adım atıyorsun. Bu dünyaya adım attığını zannediyorsun. Halbuki sen acaba şu an düşündüğün sen misin? Ama mevcut illüzyon o kadar güçlüdür ki herkes kendini öyle zannediyor.
İşte “belli bir yaşta dünyaya gelmişsin, belli bir yerde bir şeyler yapmaya çalışmışsın, evlenmişsin, çocuğun olmuş, olmamış” bir sürü hikaye ve sen bu hikayenin bir bireyisin. “Belli bir tarihte doğan, bugüne kadar gelen, bir yaşı olan ve gittikçe de yaşlanan, ilişkileri olan, ilişkileri üzerinden mutlu veya mutsuz olan, onaylanan veya onaylanmayan, hayalleri gerçekleşen veya gerçekleşmeyen, çevresi tarafından onaylanmış veya onaylanmamış.” Bazı konularda kendini tatmin olmuş hissetmiş ama bazı konularda hissedememiş -sürekli böyle bir garip hikayenin içinde kendimizi tanımlıyoruz. Bundan niye şüphe etmiyoruz? “Herkes öyle çünkü.”
Peygamberler İllüzyonu Bozan İnsanlardır
İşte aslında peygamberler ve kâmil insanlar, herkesin illüzyonunu bozan insanlardır. Sana aslında bu illüzyonun içinde bulunduğunu, bunu bir bilinçle fark etmen gerektiğini gösteren asıl şey, peygamberlerin var oluşudur. Peygamberler sana deyim yerindeyse “dur, bu zannettiğin kişi… sen değilsin” der. Sen zannettiğin kişi değilsin. Sen kutsaldan köken alan, kutsala ait olan, mutlaka ait olan, sonsuza ait olan ve bu dünyaya -tırnak içinde söylüyorum- güzel bir hikaye kurmak için gönderilmiş bir varlık değilsin. Zaten güzel olan, tam olan bir varlık olarak o tamlığı ve güzelliği yansıtmak için gelmişsin, diyen bir mesajla gelir.
Yoksa bu dünyada böyle hoş bir hikaye: “Bak adama bak, Anadolu’nun bilmem neresinden gelmiş, okumuş, bilmem ne etmiş, şuralara gelmiş, ne güzel bir hikaye” veya “evlenmiş, bak ne kadar mutlu bir ailesi var, onu seven bir eşi var” -mesela bazı insanlar vardır ve bunlara çok özenirler. “Bak ne güzel işi var, istediği şeyi alabiliyor, çok iyi para kazanıyor.” Bizler öykünürüz yani, böyle çok güzel şeyler gibi algılarız. Ama peygamberlerde böyle bir şey yoktur. Peygamber kimseye “eşinle aran nasıl” falan demez. Bunu sorsa bile seni uyandırmak için sorar, sana başka türlü bir farkındalık kazandırmak için sorar. Yoksa “ne kadar kazanıyorsun, arabanı değiştirebildin mi, kaç yıllık araban, maaşın ne kadar, mutlu musun” -asla böyle soruları yoktur peygamberlerin. Bir peygamber size “araban var mı, evin var mı, evlendin mi, mutlu musun” diye sormaz. Çünkü hakikatte mutsuz olduğunu bilir. Senin bilmediğin mutsuzluğunun farkındadır. Senin kendini kandırdığın mutluluğun rüyasından seni uyandırmaya çalışır.
Kur’an’ın Uyarısı: Mal, Evlat Bir Aldatmacadır
O yüzden Kur’an mesela insanı nerede uyarır? “Mal, evlat, şu, bu bir aldatmacadır.” Yani eğer kendini bunlarla tanımlıyorsan aldatmacadır. Burada evlat, eş, şu, bu bir aldatmacadır anlamında değil bu; kendini bunlarla özdeşleştirdiğin an bu bir aldatmacadır. “Ben kimim? Ben bir aile reisiyim, çocukları büyütmeye çalıştık, zorluklar yaşadık ama büyük fedakarlıklar göstererek çocukları mühendis yaptık, onu bunu yaptık” -böyle bir şey anlamsız bir şeydir. Kendini bununla tanımlıyorsan anlamsız bir şeydir. O çocuğun okuması, eğitim alması, mühendis olması, doktor olması kötü bir şey değildir; senin kendini bunların üzerinden tanımlaman kötü bir şeydir. Çünkü sen bir gün yaşlanacaksın ve çocuğun, torunların bile yaşlandığında “inşallah ölür de fazla sıkıntı çekmeden, Allah rahmet eylesin” falan deriz, arkasından bir şey okuruz, postalarız -adamı nereye gidecekse, toprağa mı girecek, başka bir yere mi gidecek hikayesi vardır.
Dolayısıyla bütün peygamberlerin, bütün dinlerin amacı insanı değişmeyen doğamıza çağırmaktır. Senin değişmeyen bir doğan var, senin değiştirilemeyecek olan, Tanrı’nın -tırnak içinde- boyasıyla boyanmış bir doğan var. Sen böyle bir varlıksın. Sen buradaki yaşadığın olayların üzerinden tanımlanan bir varlık değilsin -“beni kim seviyor, kim anlıyor, kim önemsiyor, kim benim farkımda, kimin dikkatini çekebiliyorum.” Sen bunlarla tanımlanacak bir varlık değilsin, bunların üzerinden var olabilecek bir varlık değilsin. Bu rüyadan bizi uyandırmaya çalışırlar.
Dikkatimizi Kendimize Vermenin Paradoksu
Ve o yüzden dışarıya dağılmış olan dikkatimizi içeriye çevirmemiz gerekiyor. Ama içeriye derken de sadece duygular dünyasına -“ben de biriyim, yok aptalın tekiyim” veya “ailem tarafından o kadar sevilmedim” gibi bir hikayeye- değil; zaman ve mekandan bağımsız olan varlığa dönmekten bahsediyoruz. Ve dikkat edin, insan dikkatini kendine veremez. Gerçek anlamıyla söylüyorum bunu. Neden? Çünkü bir şeye dikkatinizi vermek aslında aynı zamanda kendinizden biraz uzaklaşmayı da netice verebilir, ermemişseniz. Çünkü şöyle düşün: Bir şeye dikkat ettiğimde bilincim nereye gidiyor? Bir şeye gidiyor -bu dışarıdaki bir şey de olabilir, içerideki bir şey de olabilir. O yüzden öze dikkat edilemez.
Kendimizi bulalım dediğimizde, kendimizin farkına varalım dediğimizde, bu “çok dikkat edeyim, böyle kendi özümü yakalayayım” diye bir yolla bulacağınız bir şey değildir. Bütün o dikkatleri bırakarak ulaşacağınız bir şeydir. Hiçbir şeye dikkatinizi vermeyerek kendinizi fark edebilirsiniz. Yoksa ister dışarıya dikkatinizi yöneltin, ister kendi psikolojik iç dünyanıza dikkatinizi yöneltin, hiçbir zaman bu yöntemlerle kendinizi fark edemezsiniz, kendinizin farkına varamazsınız. Çünkü dikkat ister istemez mevcut durumda sizi bir şeye yöneltir: Ya içeride mutlu bir ana dikkatinizi verirsiniz, ya mutsuz bir duruma dikkatinizi verirsiniz, ya bir duyguya, ya bir düşünceye dikkatinizi verirsiniz veya bunların farkında olup bunları gözlemlemeye dikkatinizi verirsiniz. Ama bütün bunlar da aslında kendinizde değilsinizdir, dikkatinizi verdiğiniz şeye gider bütün farkındalığınız.
O yüzden gerçek meditasyon, nihai olarak en hakiki düzlemde, aslında dikkat nesnelerinden ve dikkatin bir şeye verilmesinden kendini kurtarmaktır nihayetinde. Bunun ilk başlangıcında ne yapılır? Dikkatiniz çok şeye dağılmıştır, bir şeye çevrilir dikkatiniz -ya dışarıda ya içeride bir şeye çevrilir, çünkü çok şeye dağılmışsın, bir şeye dikkat et. Ama nihai olarak siz o dikkat edebilme becerisine sahip olan varlıksınız aslında. Ama varlığınıza dikkat edemezsiniz; varlık idrak edilen bir şeydir, dikkatle bulunan bir şey değildir. Dikkati bırakarak, dikkati serbest bırakarak fark edeceğimiz bir şeydir gerçek kendilik. O yüzden insan belli dönemlerde, anlarda bütün dikkatini bırakmayı tercih etmelidir. Birçok şey zihinden geçebilir, dışarıda birçok şey olabilir, bütün bunları akıp geçen bir şey olarak görüp dikkatinizin de bırakılmasıyla yol alabilirsiniz. Bir şeye dikkat etmen gerekmiyor -mesela şu an dinlerken bana dikkat etmen gerekmiyor. Dikkat kendi varlığına döner, bir şeye dikkat etmekten artık özgürleşir.
Hz. İsa’nın Meseli: Kaybolan Oğul
Buraya nereden geldim? Aslında bizler hem varlığımızı hem değerimizi bir şeyle tanımlama yaklaşımından kurtulamıyoruz -bu tabii ki evrensel bir yanılgı, hepimiz bu yanılgıyı tattık, tadıyoruz, dikkat etmezsek bundan sonra da böyle bir şeyi yaşayacağız. Bu nedir? “Bir şey ile var olacağımız, bir şey ile mutlu olacağımız, bir şey ile huzur bulacağımız, bir şey ile tamamlanacağımız” duygusu veya algısı. Dolayısıyla aslında hiçbir zaman kendimize dönme eğilimi göstermiyoruz; öbür türlü bir arayış sürekli bizi arayıp bulacağımız bir şeye yöneltiyor ve biz kendimizden aslında kaçıyoruz.
Bununla ilgili Hazreti İsa’nın bir meseli var. Onu kısaca okuyacağım, daha sonra biraz yorumlamaya çalışacağız.
İsa şöyle bir mesel zikretti: Bir adamın iki oğlu vardı. Bunlardan küçüğü babasına dedi ki, “baba, malından payıma düşeni ver bana.” Baba da servetini iki oğlu arasında paylaştırdı. Bundan birkaç gün sonra küçük oğul her şeyini toplayıp uzak bir ülkeye gitti. Orada kendince, kendi arzu ve korkularına dayalı bir yaşam sürerek varını yoğunu harcayıp bitirdi. Her şeyini harcadıktan sonra baktı ki şiddetli bir kıtlık var, o da yokluk çekmeye başladı. Bunun üzerine gidip o ülkenin içindeki zengin birinin hizmetine girdi. Adam onu domuz gütmek üzere otlaklarına yolladı. (Bunların hepsinin aslında sembolik anlamları var; niye domuz gütmek üzere otlaklarına yollamış acaba?)
Delikanlı domuzların yediği keçi boynuzlarıyla karnını doyurmaya can atıyordu, hiç kimse ona tam olarak doyacağı bir şey vermiyordu. (Burada keçi boynuzu da anlamlı.) Aklı başına gelince şöyle dedi: “Babamın nice işçisinin fazlasıyla yiyeceği var, bense burada açlıktan ölüyorum. Kalkıp babamın yanına döneceğim. Ona diyeceğim ki: Baba, Tanrı’ya ve sana karşı günah işledim, ben artık senin oğlun olarak anılmaya layık değilim, beni işçilerinden biri gibi kabul et.”
Bu düşüncelerle kalkıp babasının yanına döndü. Kendisi daha uzaktayken babası onu gördü, ona acıdı, şefkat etti, koşup boynuna sarıldı ve onu öptü. Oğlu ona “baba” dedi, “Tanrı’ya ve sana karşı günah işledim, ben artık senin oğlun olarak anılmaya layık değilim.” Bunu duyan babası yanındaki çalışanlara şöyle dedi: “Çabuk en iyi giysiyi getirip ona giydirin, çünkü üstü başı epey dağılmış ve eski. Parmağına yüzük takın, ayaklarına çarık giydirin. Besili bir danayı getirip kesin, yiyelim ve neşelenelim. Çünkü benim bir oğlum ölmüştü, yaşama döndü; kaybolmuştu, bulundu.”
Babanın büyük oğlu ise tarladaydı. Gelip eve yaklaştığında çalgı ve oyun seslerini duydu; çalışanlardan birine “ne oluyor” diye sordu. O da “kardeşin geldi, baban da onu sağ salim kavuştuğu için besili bir dana kesti” dedi. Bunu duyan büyük oğul içeri girmek istemedi. Babası dışarı çıkıp ona yalvardı. Ama o babasına şöyle yanıt verdi: “Bak, bunca yıl senin için köle gibi çalıştım, hiçbir zaman buyruğundan çıkmadım; ne var ki sen bana arkadaşlarımla eğlenmem için hiçbir zaman bir oğlak bile vermedin. Oysa senin malını çarçur eden ve kötü yollarda yiyen şu oğlun eve dönünce, onun için besili danayı kestin.” Babası ona şöyle dedi: “Oğlum, sen her zaman yanımdasın, neyim varsa senindir. Ama kardeşinin eve dönmesinden dolayı çok sevindim, çünkü bu kardeşin ölmüştü, yaşama döndü; kaybolmuştu, bulundu.”
Kaybolan Oğul: Yorumu
Daha sonraki yorumlarda bununla ilgili şu işaret edilir: Yaradan’ın farklı farklı kulları vardır. Kimisi başka yerlerde mutluluk arar, huzur arar, başka hikayelerin içinde var olmaya çalışır, alır başını gider; kimisi Tanrı’ya kul olmaya çalışır. Ama tabii ki burada benim yorumumu açacağım biraz sonra. Temel vurgu şudur -bunu öncelikle ifade edeceğim: Hz. İsa’nın temel vurgusunun şu olduğu söylenir: Tanrı kendisini unutan, kendisine isyan eden hatta kendisini inkar eden, ama daha sonra bunu fark eden kullarının tövbe etmesine çok sevinir. Bu sevinç aslında mecazi bir şey olarak anlaşılmalı. Neden? Çünkü aslında onlar kendilerini unutmuşlardı, o yüzden birer ölü gibiydiler; Tanrı’ya döndüklerinde tekrar dirilmiş olurlar. Kur’an’da da ilginç bir ifadedir: Allah sizi ölmüş iken vahiy ile diriltmiştir mealinde ifadeler vardır. Yani vahiy, ilahi mesaj, eğer gerçekten idrak edilirse insanı dirilten bir şeydir; insanı gerçek anlamda kendine döndüren bir şeydir. Biz öbür durumda, Kur’an’ın yaklaşımına göre, ölüyüz.
Yaradanın kullarının hatalarını fark edip doğru anlayışa gelmelerine sevindiği söylenir, hatta bu Tanrı’nın sevinciyle ilgili peygamberin hadis literatüründe de bazı şeyler vardır. İlginç bir hadis nakledilir, onu da aklıma gelmişken söyleyeyim: Peygamber der ki, Allah’ın günahkâr bir kulunun tövbe edip hakikate tekrar dönmesine Allah çok sevinir. Öyle ki, bir adam düşünün der, bir çölde yolculuk ediyor ve bir ağacın altında, bir yeşilliğin altında uyuyor. Sonra uyandığında bir bakıyor ki deve yok. (Çölde deve olmaması ne demek? Ölüm demek yani, hiçbir şey yok, yürüyerek kat edemezsin.) Ve aramaya koyulur, aramaya koyulduğunda deveyi bulur ve o kadar sevinir ki “Tanrım, sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim” der -sevincinden yanlış konuşacak kadar. Bu mealde ifadeler vardır. Aslında bu bize şunu anlatıyor: Tanrı her zaman bizi arıyor ama biz başka bir şey arıyoruz. Tabii Tanrı’nın bizi araması mecazi bir ifadedir; Tanrı her zaman senin yanındadır ve senin fark etmeni ister, fark etmeni bekler. Ama sen başka bir şey ararsın; hatta bazen “onu arıyorum” derken bile başka bir şey ararsın.
Domuz Gütmek: Sahte Özgürlük
O yüzden aslında insanın en önemli tuzağı, bu örnekte de bahsedildiği gibi, “malımdan payıma düşeni ver, ben istediğim gibi harcayacağım” -mesela biz ne diyoruz? “Bu beden benim, istediğim gibi kullanırım” diyoruz değil mi? Sen bunu nereden aldın, bu kimin malı? Ama Allah sana bunu vermiş ve üzerinde “Allah’ın malıdır” diye yazmıyor. Dolayısıyla sahibi de yok zanneder gibisin. O zaman diyorsun ki “benim.” Birçok şey değil mi: Allah’ın verdiği akıl, Allah’ın verdiği şefkat, merhamet, anlayış, dikkat, duyarlılık, sorumluluk, bütün maddi manevi birçok şey insana verilmiş bir şey. Ama insan ne yapıyor, buradaki oğullardan birinin yaptığı gibi, “bu benim, bunlara da ben sahibim, bunları istediğim gibi kullanırım” diyerek ne yapıyor aslında? Kendince bir sahte özgürlük söylemine düşüyor. Daha sonra bu sahip olduğunu zannettiği şeyler üzerinden dışa dönük bir yaşam tercih ediyor. “Şunu yapacağım, bunu edeceğim, şu şeye sahip olacağım, şu şeyi elde edeceğim.” Bu sefer dış alemde bir arayışa giriyorsun, dış alemde seni mutlu edeceğine inandığın bir arayışa giriyorsun ve bunu bir süre sürdürüyorsun.
Tabii tırnak içinde mal tükenmeye başlıyor -ömür geçiyor, değil mi? 40, 50, 60’lara geliyorsun, ömür bitmeye başlıyor, enerji azalmaya başlıyor. Sana ait olduğunu zannettiğin şeylerin şeyi bitmeye başlıyor, çünkü bu sonsuz bir hazine değil. Eğer akıllı bir insansan bunu hissettiğin noktadan itibaren durup bir şeylere bakma ihtiyacı duyarsın. “Şu beni mutlu edecek zannettim ama olmadı” -mesela insan “üniversite okuyacağım, üniversiteyi bitireceğim, işte bir yere gireceğim çalışacağım, kendi ayaklarım üzerinde duracağım” bir sürü hikayeler üretmişizdir değil mi hepimiz çocukluğumuzdan itibaren. Hatta daha geriye giderseniz, “bir bisikletim olsa çok mutlu olurum, hiçbir şey istemem” falan filan, “annem babam beni sevsin başka bir şey istemem” deriz. Birçok mutluluk, huzur, neşe hikayemiz vardır. Fakat bunlar iyi dikkat ederseniz hepsi kısa süreli, 3-5-10 yıl da olsa kısa süre; hepsinin bir ömrü vardır ve bu hikayeler yavaş yavaş gerçek dışı olduğunu algılar bir noktaya gelirsiniz, bakarsınız ki bu hikayeler o kadar gerçek değil.
Bir yanılgı şurada başlar bizde herhalde: Deyim yerindeyse neyi elde edememişseniz veya henüz neyi kendinize ait kılamamışsanız, neye sahip olamamışsanız, onun kurtarıcı bir şey olduğunu düşünürsünüz. “Ne kaldı, okulu bitirdin, bir de para kazan, bak evlenmek kaldı.” Evlenirsin, “bir şey daha kaldı” der, sonra başka bir şey der. Ego eğer onu kendi başına bırakırsanız size mutlaka bir hikaye uyduracaktır, bundan kurtulma şansınız yok. Ne olur? Siz artık dışarıda oyalanırsınız. Eğer buradaki çocuk kadar bir aklınız varsa dersiniz ki “ben babaya döneyim” -yani merkezime döneyim, kaynağıma döneyim, aslıma döneyim. Dışarıda bir şey aramaktan ziyade kendimi bulayım, ben neyim, ben kimim, bunu bulayım.
Ve bakın burada çok güzel bir şey var, egonun şöyle bir aldatıcı tarafı var: Bazen sizi günaha, yanlışa, gaflete, boş vermişliğe, “benden adam olmaz” gibi bir noktaya çağırır; bazen de “ben bu kadar yanlış yaptım, Allah beni kabul etmez, o kadar şey yaptım” der. Burada da diyor ya, “bu kadar şey yaptıktan sonra artık senin oğlun olarak anılmaya layık değilim” diye insan egosunda böyle bir tuzak vardır. Kişi ne yapar? “Ben çok günahkarım, çok yanlışlar yaptım, çok hatalar yaptım, ben kul olacak biri değilim, geçti yani o şeyim geçti benim” diyerek oradan bir tuzağa düşebilirsiniz. Ancak burada bu meselede bu tuzağa düşmüyor. Aklından böyle bir şey geçiyor ama “Tanrı beni bir şekilde işçilerinden kabul etsin, oğlu kabul etmiyorsa işçisi kabul etsin” deyip ne yapar? Ona döner. Eğer bunu yaparsanız artık daha fazla kendinizi bu şeylerle oyalamazsınız. Ama eğer oyalarsanız, işte burada anlatıldığı gibi domuz gütmek üzere otlaklara yollanırsınız.
Aslında domuz nedir? Sembolik olarak ve yapısal olarak doyumsuz bir canlı gibi görünür; ne bulsa yemeye çalışır, ne bulsa onu midesine indirmeye çalışır. Aslında bu, insanoğlunun sahip olma arzusuyla sürekli bir şeylerin peşine düşmesini anlatıyor. Yani biz bugün ne yapıyoruz aslında? Hepimiz az çok domuz güdüyoruz, çünkü içimizde bir domuz var. Ne yapıyor? Sürekli bize “araban mı eskidi, daha lüks bir araba istiyorsun; seni bin kişi mi takip ediyor, bin beş yüz takip etsin, yüz bin takip etsin, fena mı olur, bir milyon kişi takip etsin; eşin seni seviyor mu, daha çok sevsin; çocuğun biraz saygısız mı, saygı göstersin” -sürekli bir şey arıyorsun; pozitif bir şeyse artmasını istiyorsun, negatif bir şeyse onun gidip yerine pozitif bir şeyin gelmesini istiyorsun. Sürekli içeride doymayan bir şey var ve sen sürekli onu güdüyorsun, onu gütmenin peşindesin. Ama farkında değilsin, çünkü onu kendin olarak algılıyorsun.
Bir türlü “çok şükür” olamıyoruz. Hani bazı batılılar vardır, mesela Hindistan’a gider, adam sokakta yaşıyor, sabah uyanır böyle mutlu gülümser falan. Adam mutludur yani ve batılı insan buna şaşırır -adam sokakta yaşıyor ama mutlu kalkıyor. Bize bu ne kadar uzak geliyor değil mi mesela? Evdeyiz, mutsuz kalkıyoruz: “Perdeleri değiştirecektim, eşim kabul etmedi. Arabayı değiştirecektim, sonra değiştiririz dedi.” İşte “yenileyemedik” oluyor.
Bakın dikkat edin içeride bir domuz var, sürekli bir şeyleri arttırmanın, yenilemenin, değiştirmenin, çoğaltmanın, çeşitlendirmenin peşindedir. Ve aslında sürekli biz o domuzu gütmeye çalışıyoruz, onun gönlünü etmeye çalışıyoruz: “Rahatladın mı, mutlu oldun mu, şimdi tatmin oldun mu, ne istiyorsun, bir şey var mı?” Sürekli bunun peşindeyiz. Halbuki o hiçbir zaman doymuyor; geçici bir doyuyor, biraz uyuyor, sonra tekrar uyanıyor, tekrar aç. Tekrar doyuruyorsun, sonra uyuyor, tekrar uyanıyor, tekrar. Sürekli bir açlığı var. Ve bu normal geliyor. Sonra diyoruz ki “ihtiyaçlar sonsuz” -felsefesi de güzel, tam bir domuz felsefesi: İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur ama mevcut şeyler sınırlıdır. Bu şu demek: Domuz hiçbir zaman doymayacak. Bunu da kabul etmişiz, artık onun da felsefesini içselleştirmeye başlıyoruz.
Geçici Olan Kalıcı Huzur Getiremez
Dolayısıyla arkadaşlar aslında bu mesel bize şunu anlatıyor: Dışarıya gidiyorsun, dış aleme gidiyorsun, dış dünyanın seni tatmin edeceğini zannediyorsun ama böyle bir şey mümkün değil. Çünkü gördüğün her şey geçici ve sınırlı. Geçici ve sınırlı olan bir şey nasıl seni kalıcı bir huzura, mutluluğa, itminana götürebilir? Böyle bir matematik yok. Geçici bir şeyin seni kalıcı bir huzura, mutluluğa götürme şansı yok. Ancak tırnak içinde düşmemek için sürekli bisikletin pedalını çevirmek gibi bir imkanımız var. Sürekli bir şeyleri değiştirerek, çoğaltmaya çalışarak, çeşitlendirerek vesaireyle bisiklet düşmesin diye sürekli pedal çeviriyoruz. Tabii bir gün ister istemez bisiklet düşecek çünkü pedalı çeviremeyeceksin -ya önüne bir şey gelecek ya sen güçten tükeneceksin.
Büyük Oğulun Tutumu: Zahirci Dindarlık
*Soru:* Babanın yanındaki büyük oğulun tutumunu nasıl almalıyız?
*Cevap:* O da bizim cahil dindarlığımızın tanımı. Ne diyor o büyük çocuk? “Bunca yıl senin için köle gibi çalıştım, hiçbir zaman buyruğundan çıkmadım, ne var ki bana hiçbir zaman bir oğlak bile vermedin.” Bu da aslında zahirci bir kulluğun, zahirci bir dindarlığın -“Allah’a inanıyoruz da ne oluyor, ne olacağını bekliyorsun acaba abicim, Tanrı yukarıdan sana ne versin, altın mı göndersin, ne istiyorsun, işlerim rast gitsin” gibi- dindarlık bu mudur, “Tanrı’ya itaat et, onun istediklerini yap, o da seni koruyup kollayacak” gibi bir hikayenin içinden bakan dindarlığa dair bir yorumdur bu.
*Soru:* Bu oğullardan birinin tarlada çalışırken niyeti aslında yapmadan önceki niyeti; “ben niye burada çalışıyordum ki, onun tarlasında çalışabilirim” diye faydacı gibi başlayıp bir anlam da bulan bir şey mi?
*Cevap:* Buradaki bahsettiğimiz o babasından ayrılmayan çocuğun tutumu yine psikolojik benlik üzerinden Tanrı’ya ve dine yaklaşımı anlatıyor bize. Yani “Tanrı’yı tanımak, onu bilmek benim mutluluğum, benim huzurumdur, neden? Ben sonsuza aidim.” Din budur, Allah’a inanmak budur. Ben sonsuza aidim ve her durumda, ne olursa olsun, her türlü darlıkta bile bu aidiyetim ve ona ait olmam tamlık demektir. O yüzden Tanrı’ya inanmanın kendisi bir kurtuluştur, kendisi bir mutluluk ve huzurdur. Yoksa eğer şunu sorarsam, “Tanrı’ya inanıyoruz da ne oluyor” yaklaşımı bir tuzaktır. Ve ortalama bilinç Tanrı’ya böyle bağlanır, ister istemez bir hesabı vardır, bir alacak-verecek hikayesi vardır. Aslında demek istiyor ki sen cahilliğinden bunu kavrayamıyorsun; sen bana aidiyetini idrak edersen benim her şeyim senin -ama bu şu anlamda indirgenmesin, “benim her şeyim senin, sen dünyada çok zengin olacaksın, istediğin şeye sahip olacaksın” değil. Sen sonsuzluğa sahipsin; değişen, sınırlı, geçici, fani dediğimiz şeyler değil. Bunlar gerçek bir şey değil ki -geçici ve fani olan şey hakiki bir şey değildir. O yüzden hakiki olmayan bir şeye sahip olma arzusu cehaletin başka bir türüdür.
“Sen bana sahipsin” diyor. “Benim her şeyim senin, benim kudretim senin, benim rahmaniyetim senin, benim şefkatim senin, benim ilmim senin.” Dolayısıyla sen bana aidiyetinle zenginsin ve benim mülkümde çalışıyorsun. Ama benim mülkümde çalışmaktan dolayı, İslam literatüründe bir mülk kavramı var bir de melekut kavramı var: Mülk zahiri, ölçülebilir, tartılabilir, daha nesneleşmiş bir şey; melekut daha manevi, daha spiritüel, daha hakiki olan bir şey. Biz Allah’ın mülkünde çalışıyoruz ama bizim derdimiz mülke sahip olmak değil.
O yüzden bazı hadisler vardır: Tanrı’nın gözünde dünyanın kıymeti bir sinek kanadı kadar değildir. Bazı böyle bize abartılı gibi görünen hadisler vardır; aslında bu hadislerin anlattığı şey şudur: Mutlak ve sonsuz olana, ebedi olana nispetle geçici ve sınırlı olan şeylerin bir kıymeti yoktur manasına gelir. Ama bizim gözümüzde dünya o kadar büyük ki hemen biz böyle sözlere “bu uydurma bir hadistir, Müslümanların gözünde dünyayı küçültmek için uydurulmuş bir şeydir” deriz. Değil kardeşim; bak bir Müslüman şu dünyanın bütün zenginliklerini Allah’a imanın ve ona aidiyetin yanında çok kıymetli görüyorsa cahil demektir, anlamıyor demektir. Çünkü bu dünya ve içindeki her şey sınırlı ve geçicidir; sen sonsuz ve sınırsız olanı sınırlı ve geçici olan bir şeyle mukayese edemezsin. Hani denir ya matematikte, hangi rakam olursa olsun sonsuza bölündüğünde sıfırdır -o hadisin matematiksel karşılığı budur aslında. Bütün dünya, bütün zenginliğiyle, bütün şatafatıyla, bütün albenisiyle Tanrı’nın sonsuzluğu karşısında hiçbir şeydir. Biz bu dünyayı sevdiğimiz için bulunmuyoruz; bu dünya Tanrı’nın bir geçici hediyesi, tecellisinin küçük bir parıltısı, hatta sönük bir parıltısı -büyükler bunu böyle derler. Hakiki parıltısının yanında sönük bir parıltısıdır. Biz Yaradan burada bir süre yaşa, bu süreci deneyimle diye buradayız; yoksa çok değerli bir şey olduğu iddiasında değiliz.
Küçük Oğulun Alçakgönüllülüğü
Dolayısıyla ikinci oğul aslında neye dikkat etmeli? Sen babanın varlığına ve aidiyetine dikkat et, o senin zenginliğindir. Yoksa burada “benim için bir oğlak bile kesmedin” diyor, “bu dünyaya ait bir şey vermedin” diyor. Halbuki benim zenginliğim nedir? Mutlak ve sonsuz olan Tanrı’dır, benim asıl zenginliğim odur. Yoksa Allah bana bu dünyada herhangi geçici bir şey verse, tonlarca altın verse, tonlarca mücevher verse, yalılar, köşkler verse ne olacak ki? O gelip geçici olan bir şey. Tanrı eskimeyen, bozulmayan, sonsuz olan, hakiki olan varlık. O zaman ben neyi mukayese ediyorum?
İlk çocuk ise aslında orada bir alçak gönüllülük gösteriyor. Fark ediyor ki benim peşine koştuğum şeyler geçici ve sınırlı. Benim babamdan aldığım dediği şeyler ne aslında? Geçici ve sınırlı olan şeyler, ve bunlar tükenen şeyler. O zaman diyor ki “ben babaya gideyim, beni ne yaparsa yapsın, isterse tarlasında çalıştırsın, ben buna razıyım.” Yani büyük bir beklenti taşımaksızın, babaya aidiyetinin bilincinde olarak ona geri dönüyor.
*Soru:* Bu, yaşadığı zorluklardan kolaya kaçmak için mi?
*Cevap:* Orada kolaya kaçmak değil, çünkü diyor ki “beni işçilerinden biri gibi kabul etsin.” Yani ben ona aidiyetimin bilincinde olayım da ne olursa olsun fark etmez. Önemli olan babaya aidiyetimin bilincinde olayım; isterse o beni tarlasında çalıştırsın. Burada demiyor “illa beni oğlu olarak el üstünde tutsun.” “Beni tarlasında işçi gibi çalıştırsın, fark etmez” diyor. Burada aynı zamanda hem bir alçak gönüllülük var, hem de kendisinin o yanlışlıklar yüzünden Tanrı’ya dönmesine bir engel olmadığını bilmek var. Onun oğlu olarak anılmaya layık değilim ama babanın şefkati büyük. Hani bizde tasavvufta da kullanılır: “Kendi günahının büyüklüğüne bakma, Yaradanın affediciliğinin sonsuzluğuna bak.” Yoksa kendi günahının büyüklüğüne bakarsan ve orada tıkanıp kalırsan şu tuzağa düşersin: “Tanrı beni affedemez haşa” veya “affedilmeye layık değildim.”
Tanrı Korkusu: Anne Kucağına Koşan Çocuk
Tabii ki tırnak içinde affedilmeye layık değilsin ama Tanrı seni affetmeye layık görüyor; bu senin layık göreceğin bir şey değil. Bakın burada ince bir nokta bu: Ben “tabii Tanrı beni affeder” diyemem, “ne var ki” dememeliyim. “Affedilmeye layık değilim, çünkü gaflet ettim” -bu bir noktadır, önemlidir ama buraya gömülmemek lazım. Ben layık değilim ama Tanrı beni affedilmeye layık görüyor. Neden? Çünkü onun sevgisi, şefkati, merhameti ve affediciliği bunu gerektiriyor. Onun için bu ince bir noktadır. Ben en küçük bir günahı bile küçümseyemem, ne var ki Allah affeder; kimin ne işlediğini demiyorum, en küçük bir günahım bile günahtır ama orada kalmamak, orada takılıp kalmamak gerekir. Ben orada Tanrı’nın sonsuz merhametine, affediciliğine güvenirim. Dünyanın en günahkar insanı olsam da Tanrı affeder. Ama ben şımarıklık yapıp “ne var affeder, onun rahmetine çok mu gelir” diye kibirlilik yapmamalıyım. Bu ince bir noktadır; biz bazen burayı kaçırıyoruz ve kendimizce büyük bir günah işledik diye tırnak içinde Tanrı’dan kaçıyoruz, veya “ben affedilmem” diyoruz. Bu sahte bir şeydir, aldatıcı bir şeydir. Tabii ki ben en küçük bir günahı bile küçümseyemem ama Yaradanın sonsuz rahmeti karşısında hiçbir günah duramaz. İşte burada çocuğun idrak ettiği şey bu: Bir taraftan diyor ki “ben günah işledim ve onun oğlu olarak anılmaya layık değilim.” Ama bunu dediğinde babasından kaçmıyor, babasına dönüyor.
O yüzden bir alimin güzel bir ifadesi vardır: “Allah’tan korkmak” diyor, “böyle yıkıcı, tahrip edici, yok edici bir şeyden korkmak değildir; tıpkı bir çocuğun bir hata işleyip annesinin şefkatli kucağına bir tokat yeme ihtimaline rağmen koşması gibi insanın Rabbine koşmasıdır, Rabbine dönmesidir.” Yani senin sevgini ebediyen kaybetmektense senin tokadını yerim daha iyi, çünkü ben sensiz bir hiçim. Evet, insan Tanrı olmadan gerçekten bir hiçtir. Bu hakikatte öyledir, bu duygusal bir ifade değil. Tanrı olmasa şu anda hiçbirimiz olamazdık ve her an onunla varız; onunla bağınız kopsa -bizim bilincimizde değil, bizim cehaletimizden dolayı her gün kopuk oluyor- onun tarafından bu ilişki koparılsa sizden hiçbir şey kalmaz. Ne bedeniniz kalır ne görüntünüz ne psikolojiniz ne başka bir şey. Dolayısıyla insan Tanrı olmadığı durumda bir hiçtir ve Tanrı senin her şeyindir aynı zamanda.
O yüzden burada da anlatıldığı gibi insan hem kendini hem de kaynağını hatırladığı zaman mutlu olabilir. Yoksa şunu unutmayın, arzularınız hiçbir zaman bitmeyecektir; sizi tatmin eden bir şeyin bu dünyada devamını isteyeceksiniz, halbuki bu dünyada sürekli devam eden hiçbir şey yok. Siz nasıl mutluluğunuzu, huzurunuzu, neşenizi, coşkunuzu geçici bir şeye bağlayabilirsiniz değil mi? İnsan özellikle varlık ve mutluluğunun kaynağına dönmelidir.
Hac ve Eve Dönüş Bilinci
O yüzden hepimizin -tırnak içinde- eve dönmeye ihtiyacımız var. Biz dışarıda çok vakit kaybediyoruz. Kendi o varlığınızın yuvasına, gerçek evinize dönmeye ihtiyacımız var. Hac da budur. Bunu idrak eden insan haccı gerçekleştirmiş olur; sonra da gider o zahiri olanı da tamamlarsın, orada da sana idrak ettirilecek hakikatler vardır. Ama eve dönüş bilincini taşımayan bir insan isen, her sene hacca gitsen, sana bir faydası olmayacaktır, çünkü sen hiçbirinde eve dönme bilincine sahip değilsin. Kaynağına dönme bilincine sahip değilsen, hiçbir şey gerçekleşmemiş olur.
Kaynağına dönme bilincinde olmalısın. O zaman işte oradan mutlulukla dönersin. Ama o mutluluk yaptığın alışverişle ilgili değildir. “Haccım veya umrem kabul oldu mu, ne kadar çok sevap topladım” ile ilgili bir şey değildir; kaynağına dönmenle ilgili bir sevinç ve huzurdur. Kaynağına dönmenin getirdiği doğal bir varlık bilinciyle ilgili bir şeydir. O zaman aklına şu gelmez: “Allah kabul etti mi?” Sen Allah’ı bulmuşsun; Allah’ın bir şeyi kabul edip etmemesinden de artık özgürleşmiş olman gerekir, onu buldun, daha da arayacağın bir şey kalmaz.
Atâullah İskenderî’nin Sözü
O yüzden İbnu Atâullah İskenderî’nin bir sözüyle tamamlayalım: “Eğer onu bulduysan her şeyi bulmuşsun demektir. Eğer onu bulmadıysan başına bela bulmuşsun demektir.” Teşekkür ederim.
Soru-Cevap: Zalimlere Tövbe Kapısı ve Güncel Olaylar
*Soru:* Ama tam doyurucu bir şey değil hocam, bir daha. Kına kavramından bahsettiniz -yani insanın günah işleyince “Allah beni kabul etmez” gibi bir hikayesi olduğunu anlattınız- mesela güncel bir olay, İsrail bebekleri öldürüyor, bunun emirlerini veren insanlar için de mi geçerli bu? Tabii gerçekten tövbe eden bir insan olsa, hakikaten pişman olsa, Allah affeder mi?
*Cevap:* Peki Kur’an diyor ki, zalimlere yok diyor, onlara o kapı açılmıyor diyor, tövbe edip tövbe etsinler, zalime tövbe yok diyor…
*Soru (devam):* Ben bildiğim kadarıyla öyle bir şey yok, zulmedip zalime tövbe olmasa Adem’in de olayı olmazdı, Adem “ben nefsime zulmettim” diyor.
*Cevap:* Ben de onu diyorum, güzel kardeşim. Gerçekten hakikaten tövbe etse, özür dilese Allah affeder. O zaman biz niye üzülüyoruz ki? Hiç üzülmemek gerekmiyor -biz insaniyetimizin damarıyla diyoruz ki bir yerde bir zulüm var, o zulme razı değiliz ve mazlum olan insanlara karşı şefkatimizden dolayı üzülüyoruz. “Bugün Müslümanlar dinine imkan olsa bir tane yavrucuk bile bırakmazlar” diye bir kanaat var, bugün de öyle bir ruh halindeyiz. Ben o ruh halinde değilim; siz olmayabilirsiniz ama onlara diyeceğim bir şey yok.
Ama şunu unutmayın arkadaşlar: Şu dünyada yaşadığınız mahrumiyet ve haksızlıkların, zulümlerin sizin öz varlığınızdan bir şey alamadığını unutmayın. O ölen çocuklar tabii ki insanın şefkat damarını tetikler ve şefkat etmeliyiz, acımalıyız, bu zulmü yapanlara karşı da elimizden gelen mücadeleyi yapmalıyız. Ama şunu düşünmemeliyiz: Bu çocuklar kaybediyor ve bu zalimler kazanıyor. Öyle bir şey yok. Şu anda da bu zalim insanlar kaybediyor ve o çocuklar bir şey kaybetmiyor.
*Soru:* Hocam örnek olarak Hazreti Hamza ve Hazreti Lokman mıydı?
*Cevap:* Tabii, orada biraz ilahi rahmet nazarıyla bakarsan, oradaki temel mesele insanın mevcut durumda ne yaptığıdır. Eğer mevcut durumda ben bir hatanın, günahın farkına varıyorsam ve hakikaten tövbe ediyorsam -bakın tövbe etmek bizim ağzımızdan çıkan bir söz değildir, “tövbe ettim” deyince tövbe olmaz, öyle bir şey değil bu- tövbe etmek gerçekten vicdanen pişman olmaktır. Gerçekten sana o zulmü yaptıran benliğinden gerçekten pişman olman, gerçekten o benlikten kurtulmak adına “ey Rabbim beni bu zulmeden, başkalarına zulmeden benliğimden kurtar ve koru” demen gerekir.
Nasıl bir insan -mesela bir hastalığımız oluyordu değil mi, pandemi oldu veya bazı hastalıklar var- ne yapıyorsun? Diyorsun ki “bir ilaç yok mu beni bu mikroptan kurtaracak?” Ateşini yükseltiyor, hasta ediyor, midem bulanıyor, bir ilaç arıyorsun da o ilaç senin bedenini o mikroptan kurtarsın. Tövbe budur. Ve gerçekten tövbe eden insan -ayette diyor, kullarının tövbesini kabul eden O’dur. Tabii bunun dışında benim insan olarak söyleyeceğim, Allah’ın sözüne ekleyeceğim ekstra bir şey olamaz değil mi arkadaşlar?
Habil-Kabil: Kaybetmemek Bilinci
Ama şunu asla unutmamak gerekiyor, çünkü bu temel bir nokta. Bir insan bu dünyada bir haksızlığa maruz kaldığında, bunun ona hakiki anlamda bir şey kaybettireceğini düşünmek, orada yanılmak demektir arkadaşlar. Hiçbir zulüm, hiçbir kayıp hakiki anlamda bana bir şey kaybettirmez. Ama tabii ki orada bir kötülük vardır, tabii ki bir haksızlık, tabii ki bir fenalık vardır, onu gidermeye çalışırız. Ama onu sanki ebediyen bir şeyi kaybetmek veya kazanmak gibi görmemeliyiz. Bir insanın -ister çocuk ister yetişkin- ölmesi, o insanın öz varlığına bir şey kaybettirmez. Bu o durumu umursamayacağımız anlamına gelmiyor ama meseleyi doğru oturtmamız gerekir.
Yani Hazreti Hamza şehit olduğunda o bir şey kaybetmedi. Ve o vakit, Mekkeli müşrikler kazanıyor gibi olduğunda ve kazandıklarını zannettiklerinde, onlar bir şey kazanmadı. O yüzden kim neyi kazanıyor, neyi kaybediyor, kazanmak nedir kaybetmek nedir, bunları sakin bir bilinçle idrak etmemiz gerekiyor. Tıpkı Kur’an’daki Habil, Kabil örneğinde olduğu gibi. Habil bir şey kaybetmediğini bilerek o cevabı verdi. “Sen beni öldürmeye çalışsan da ben elimi kaldıracak değilim” derken, orada nefsini müdafaa etmemeyi kastetmiyor. Orada şunu diyor aslında Habil: Sen beni zahiren öldürdüğünü düşünsen de, öldürebileceğini düşünsen de ve bunun için bir eylemde bulunsan da, ben bir şeyi kaybedeceğimi düşünmüyorum, bir şeyi de kaybetmeyeceğim. Sen hem kendi varlığına karşı bir zulüm işleyeceksin hem de benim varlığıma karşı bir zulüm işleyeceksin -bu yükü nasıl taşıyacaksın diyor orada. Bu çok yüksek bir bilinçtir ve bunu çok defa hatırlatmamın nedeni de budur.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (En’am Suresi: 122) — “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine bir nur verdiğimiz kimse…” (vahiyle diriltme) - (Hadid Suresi: 20) — “Mal ve evlat bir imtihandır, dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka değildir” - (Şura Suresi: 25) — “Kullarının tövbesini kabul eden O’dur” - (Maide Suresi: 28) — Habil’in Kabil’e cevabı: “Sen bana elini kaldırsan da ben sana elimi kaldıracak değilim”