Acıdan Kurtuluş ve Huzur

Acıyı Analiz Etmek: Döngüyü Kırmak

Evet, acı konusuna devam ediyoruz. Acıyı anlamaksızın ve analiz etmeksizin kendi içimizde onu döndürmek, beyhude bir çaba, faydasız bir süreç ve tamamen bize zaman kaybettiren bir durumdur. İnsan asla hissettiği ve yaşadığı acının kendi içinde gereksiz yere dönmesine müsaade etmemelidir. Aksine onu analiz etmelidir. Yani bu acının kaynağı nedir? Bu acıyı yaşayan nasıl bir benliktir? Bu benlik hangi duyguları yaşıyor? Hangi duygular hangi düşünceleri tetikliyor? Ve kişi bu acıyı hangi ön yargıları, ön kabulleri, beklentileri üzerinden hissediyor ve bu süreç hangi yanlış düşüncelerle tetikleniyor? Kişi bu analiz süreci üzerinden acıları üzerinde çalışabilir.

Bunun aksine kişi sürekli acılarını kendi içinde döndürüyorsa; "ben çok acı çektim, bu bana yapılan büyük bir haksızlık, aslında ben bunu hak etmiyorum, ne kadar da acı, nasıl bir durumdayım, ben zaten her zaman şanssız oldum" veyahut da kendi yaptığı bir hata yüzünden acı çekiyorsa "ben bu hatayı nasıl yaptım, böyle bir hatayı yapan bir insansam ben ne kadar kötü bir insanım" gibi sahte benliklerin kendisine yaşattığı bu gereksiz süreci asla bilinçli bir şekilde devam ettirmemelidir. Benliklerin bu süreçleri kendi içimizde döndürdüğünü fark ettiğimiz anda bu döngüyü bilinçli olarak kesmeliyiz. Yani ne demeliyiz kendimize? "Bu şekilde düşünüp hissetmenin hiçbir anlamı yok. Ben bu acının kaynağını bulmalıyım. Ben bu acının kaynağına yönelik bir analiz, bir çözümleme çabasına girmeliyim."

Gerçek acı doğru bir şekilde yaklaşıldığında insanı bir arayışa, bir çözümlemeye götürür. Yani gerçekten bir acıyı doğru bir şekilde yaşarsak, hissedersek, aslında o bizi bir anlayışa götürecektir. Ama egonun sahte arzuları, korkuları, beklentileri, hayalleri ve kurguları üzerinden acıyı yaşarsak acı sürekli bir şekilde içimizde devam edecektir.

Yalnızlık Hissi ve Yanlış Yoldaşlar

Aynı zamanda bir başka nokta: Kişi acıları nedeniyle sık sık kendini yalnız ve mahrum hisseder. Bu da acıya eşlik eden bir başka duygudur. Yani kişi, insanların onun acılarını anlamadığını, yaşadığı acıların farkında olmadığını, acı çektiği halde kimsenin bunu anlamadığı için ona arkadaşlık, duygudaşlık yapmadığını, kendini bu dünyada yapayalnız hissettiğini düşünebilir. Ve bu noktada kendisini anlayacak, tırnak içinde söylüyorum, "kendisini anlayacak" insanlar arar. Yani acı çektiğini onaylatacak, acı çekmesinin haklı olduğunu ona ifade edecek insanlar arar. Bu da acının devam ettirilmesi, yani bir sahteliğin, bir aldanışın devam ettirilmesinin bir başka adımıdır.

Kişi asla kendisine bu noktada duygusal yoldaşlar değil, ancak anlayış ve kavrayışını geliştiren yoldaşlar aramalıdır. Size acı çekmenizde haklı olduğunuzu, bu acının doğal olduğunu söyleyen insanlar size hiçbir şey veremezler. Aksine yaşadığın bu acının temeli benliğe dayanıyor ve bu acının nedeni içindeki bir benlik algısıdır. Sen o benlik üzerinde çalışırsan bu acının ötesine geçebilirsin. Bize böyle bir yaklaşım sunacak arkadaşlara, yoldaşlara, dostlara ihtiyacımız var. Dolayısıyla acınızı onaylayan insanlar ve acınızı onaylayacak insanlar aramayın. Hele hele kendi acılarından size bahsederek sizin de acı çekmenizin, depresyona girmenizin ve hayatın acı bir şey olduğunu size zannettiren arkadaşlar sizin için faydasız insanlardır. Onların kötü oldukları anlamına asla gelmez ama ne onların size vereceği bir şey ne de sizin onlara verebileceğiniz bir şey vardır, eğer acılarınız üzerinde çalışmıyorsanız. Dolayısıyla size acı çeken benliğinizi onaylayacak arkadaşlar değil, size gerçek anlamda kendinizi hatırlatacak dostlara ihtiyacınız vardır.

Acıların Nöbetini Tutmak

Bu anlamda acılarımızın nöbetini tutmamak zorundayız. İnsanoğlunun içine düştüğü en temel hatalardan birisi de acılarının nöbetini tutmasıdır. Ne demek acılarımızın nöbetini tutuyoruz? Şunu kastediyoruz: İnsan egosu acılarını bırakmak istemez. Acılarını bırakmak istemediği için de aslında sürekli acı içinde olur. Peki insanoğlu niye acılarını bırakmaz? Bunun bir nedeni daha önce de ifade ettiğimiz gibi acılarımızın alacaklarımız olduğunu düşünmemizdir. Bir diğer nedeni ise acılarımızın ve bize acı duygusu hissettiren olayların bizim varlığımızın, kişiliğimizin bir parçası olduğunu zannetmemizdir. Yani aslında bu durumda kişi acısını bırakmayı kendinden bir parça bırakmak, kendini oluşturan parçalardan birini terk etmek olarak algılar.

Dolayısıyla bir şarkı sözünde olduğu gibi "acı tatlı ne varsa hazinemdir benim, bırakamam" ifadesi bunu çok iyi anlatıyor. Kişi acılarının kendisinin bir parçası olduğunu zanneder ve acılarını bırakmayı kendine bir ihanet, kendine karşı bir samimiyetsizlik, kendine karşı bir duyarsızlık olarak tanımlar. Bunun nedeni nedir? O olayı yaşadığında acı duyan benlik halinin kendisi olduğunu zannetme hatasıdır. Yani eğer ben acılarımı unutursam, o olayı yaşarken acı çeken beni terk etmiş oluyorum. Onu yok saymış oluyorum ya da ona ihanet etmiş oluyorum. Bu ise bir yanılgının arkasından bir başka yanılgıyı yaşamaktır.

Halbuki insan şunu şöyle algılamalıdır: O olayda acı çeken sahte bir benlikti. Dolayısıyla o sahte benlik senin gerçek varlığının bir parçası olamaz. Burada insanın doğal olarak söylemesi gereken en doğru şey şudur: "Ben şu tarihte yaşadığım şu olay nedeniyle içimde bir duygu durumu hissettim. Bir değersizlik duygu durumu, bir eksiklik duygu durumu, bir ihanet duygu durumu vs. Bir haksızlığa uğramışlık duygu durumu vs." Eğer o durumda yaşadığımız duyguyu tanımlayabiliyorsak, "o duyguyu yaşadım" deyip sonra da "evet öyle bir duygu yaşadım, bunun farkındayım ve bunu bırakıyorum" dediğimizde o negatif duygulara, özellikle acı duygusuna tutunmamış oluruz.

İnsanın acılarının nöbetini tutması kendini terk etmesidir aslında. Yani burada egonun tam zıttı istikamette bir değerlendirme yapmış oluyorum. Diyorum ki kişinin acılarının nöbetini tutması aslında gerçek anlamda kendine ihanet etmesidir. Çünkü acılarınızın nöbetini tuttuğunuz her bir süreç sizi gerçek kendinizden uzak tutan bir zaman dilimidir. Acılarınız üzerinden kendinizi tanımladığınız her zaman dilimi, sizin gerçek kendinizden uzaklaştığınız bir zaman dilimidir. Ve kesinlikle şunu hatırlamalıyız: Eğer acı çekiyorsam uykudayım ve rüya görüyorum. Yani ego rüyası görüyorum. Yani hayatı bir benlik penceresinden seyrediyorum.

Özdeşleşme ve İmtihanın Doğası

Peki acıdan kurtulmak mümkün mü? Evet, acıdan kurtulmak mümkün. Uyanmak, insanın acıdan kurtuluşunun yegane çaresidir. Ve bu her insanın en temel hakkı ve hak ettiği huzuru bulmanın bir temel yoludur ve bu insana verilmiş olan büyük bir imkan, kutsal bir hediyedir. Bizler acı çekmek için bu dünyada yaşamıyoruz. Bizler farklı deneyimlerin sürecini yaşarken bunu özdeşleşmeden yaşamak imkanına sahip kılınmış özel varlıklarız. İnsan denen özel bir varlık grubu içinde yer alıyoruz. Dualiteyi deneyimleyeceğiz ama bundan dolayı acı çekmeyeceğiz. Acı çekmemenin çaresi özdeşleşmemektir.

Bundan önceki sohbetimizin başında ifade ettiğimiz ayet aslında bize "özdeşleştiğiniz için acı çekiyorsunuz, biz de özdeşleştiğiniz şeyleri hem göstermek hem de o özdeşleşmekten sizi kurtarmak için sizi bir kısım olgularla karşılaştırıyoruz" demektedir. Korku duyacağınız durumlarla, mahrumiyet hissedeceğiniz durumlarla ve sahip olduğunuz şeylerin elinizden alınması, eksiltilmesi gibi durumlarla karşılaştırıyoruz. Ta ki nelerle özdeşleştiğinizi fark edesiniz, nelerle özdeşleştiğinizi fark edip bu özdeşleşmeden kurtulup gerçek anlamda kendi varoluşunuzun merkezine dönesiniz.

Dolayısıyla ortalama bilinç düzeyinde bizim imtihan olarak algıladığımız şeylerin tümü aslında bir özdeşleşme sürecinin aşılması veya aşılamaması gibi bir duruma işaret ediyor. Eğer siz hiçbir özdeşleşmeye sahip değilseniz hiçbir şey sizin için imtihan anlamına gelmeyecektir. Ama özdeşleştiğiniz her şey sizin için bir imtihana dönüşecektir. Ve nelerle özdeşleşiyorsak mutlaka onlarla ilgili olumsuz diye tanımladığımız bir süreç yaşamak durumunda kalırız. Bu hayatın doğasıdır. Yani bu ekstra insana verilen bir ceza değildir. Bu aslında insanın doğal olarak yaşadığı bir olgudur, bir durumdur.

Bunu şöyle ifade edebiliriz: Eğer siz gençliğinizle, güzelliğinizle, yakışıklılığınızla özdeşleşiyorsanız zorunlu olarak yaşlanma ve hastalanma imtihanına maruz kalacaksınız. Ama siz bahsettiğimiz şeylerle özdeşleşmeyen biriyseniz yaşlanmak veya hastalık sizin için bir imtihan olarak algılanmayacaktır. Sizin için bir deneyim anlamına gelecektir. Dolayısıyla imtihan aslında özdeşleşme ile bağlantılı bir şeydir. Ne kadar özdeşleşirsek o kadar imtihan yaşarız. Ne kadar az özdeşleşirsek imtihanımız o kadar hafif geçer. Hiçbir özdeşleşmemiz yoksa hayat imtihan olmaktan çıkar, bir deneyime dönüşür.

Dolayısıyla yaratıcıdan, tırnak içinde söylüyorum, bizi imtihan etmemesini değil, imtihanlarımıza dönüşecek olan özdeşleşmelerimizi göstermesini dilemeliyiz. Bir insanın en büyük duası "Ey Rabbim, beni bana göster, özdeşleşmelerimi göster ve özdeşleştiğim durumlardan, olgulardan beni kurtar, her türlü özdeşleşmeden beni kurtar" şeklinde olmalıdır. Bir insanın aslında en büyük duası budur. Her türlü insan için geçerli olan bir tutsaklık vardır. Dolayısıyla kurtulmam gereken yegâne esaret nedir? Bu hem olgularla hem de benlikle özdeşleşme tuzağıdır. Yani burada çift boyutlu bir özdeşleşme vardır.

Sahiplik Algısı: Çocuk ve Eş Örnekleri

Buna basit bir örnek verecek olursak, bir ebeveynin çocuğuyla özdeşleşmesi üzerinden örnek verelim. Mesela bir ebeveyn çocuğuyla özdeşleşebilir. "İşte bu benim çocuğum" diyerek aslında çocuğuyla bir özdeşleşme yaşar. Bu özdeşleşmeyi yaşayan, kendisini bir çocuğa sahip olarak gören benliktir. Burada da kişi, yani o ebeveyn, kendisini bir çocuğun sahibi olarak gören benlikle özdeşleşmektedir. Dolayısıyla bu iki özdeşleşmeyi gördüğümüzde, yani bu çocuk yaratıcının benim terbiyeme verdiği bir varlıktır ve ben Allah'ın bana verdiği bu imkanlarla bu çocuğa ebeveynlik yapmaya çalışıyorum, ben bu çocuğun sahibi değilim, bu benim değil, ben de bu çocuk da yaradana ait — önce bu özdeşleşmeyi fark edip çözümlemeli. Daha sonra da "benim çocuğum" diyen o "ben" bilinciyle hesaplaşmalı ve kişi kendisini o olarak görme tuzağından kurtulmalıdır. Yani ben aslında bir ebeveyn değilim. Ben herhangi bir şeye "benim" diyecek bir varlık değilim. İçimde "benim" diyen benlik ben değilim. Bunu ne kadar iyi, derinden ve hakiki bir şekilde idrak edersek o ölçüde bu özdeşleşmelerden kurtuluş buluruz.

Veya bir başka örnek vereyim: Bir karı koca ilişkisinden örnek vereyim. Mesela kişi "benim karım, benim kocam" der. Burada bir sahiplik algısı tuzağına düşer. Halbuki ne kadın erkeğin sahibidir ne erkek kadının sahibidir. Kadın ve erkek bir hayatı birlikte yürütmek için birbirlerine söz vermiş iki insandır. Burada kimse kimsenin sahibi değildir. Burada hani sahip çıkma, koruyup gözetme anlamında bunu kullanmıyorum. Yani "işte benim karım" veya "benim kocam" ifadesindeki sahiplik algısını kastediyorum. Bu algılar bir özdeşleşmedir. Ne kadın erkeğin sahibidir ne erkek kadının sahibidir. Birincisi bu, ilk özdeşleşme hali bu. İkincisi de şudur: Kendisini bir kadın tarafından sevilen, değer verilen bir erkek veya bir erkek tarafından sevilen, değer gören bir kadın olarak algılamak; kendimizi birisi tarafından, yani bir eş tarafından sevilen, değer gören biri olarak algılamak da daha derindeki özdeşleşmemizdir. Halbuki insan yaratıcının üflediği bir ruhtur veya Hz. İsa için kullanılan ifadeleri kullanacak olursak her birimiz Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhuz. Dolayısıyla kendimizi nerede konumlandırdığımıza dikkat etmeliyiz. Hangi benlik algılarıyla özdeşleştiğimize, hangi benlik algılarıyla özdeşleşerek tuzağa düştüğümüze dikkat etmeliyiz. Allah'ın Hz. İsa'yı tarif ederken kullandığı ifadeler her insan için hakikatte geçerlidir. Hepimiz Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhuz. Bizim gerçek asli varlığımız budur. Dolayısıyla bu iki düzeydeki özdeşleşme fark edildiğinde ve kişi bunların üzerinde çalışıp bunları aştığında özgürleşmiş olur. Ve ortada hiçbir acının kalmadığını görür.

Namaz ve Haccın Sembolik Anlamı: Benliklerden Soyunmak

İşte bu anlamda şunu ifade edebiliriz: Onun huzurunda olmadıkça asla gerçek huzuru bulamayız. Bizler benliklerimizin huzurundayız ve benlikler bize hiçbir zaman hakiki huzuru vermezler. Bir an huzur verseler bir başka an bizi huzursuz ederler. O yüzden gerçek huzur, sonsuz ve mutlak olanın huzurunda duyulan bir şeydir. O yüzden aslında insanlara İslam dininde namazın bir farz olarak verilmesi çok değerli, çok anlamlı bir şeydir. Bizler hakikat noktasında ifade edecek olursak namazda Allah'ın huzuruna çıkarız. Allah'ın huzuruna ne olarak çıkarız? Ondan bir kelime ve ondan bir ruh olarak çıkarız. Çıkmalıyız.

Tabii ki bir inanan insan namaza durduğunda hangi benlikleriyle namaza durur? Çoğunlukla psikolojik benlikleriyle durur. Fakat namazın sonunda hala o psikolojik benlikleriyle selam verip namazı bitiriyorsa o namazın üzerinde bir kez daha düşünmek ihtiyacındadır. Şunu asla unutmamalıyız: Bizler Allah'ın huzurunda ondan bir kelime ve ondan bir ruh olarak bulunmak ile gerçek anlamda huzur buluruz ve onun huzurunda olmuş oluruz. Yoksa onun huzurunda psikolojik benliklerimizle duruyorsak namazımızda almamız gereken huzuru bulamayız.

Dolayısıyla bir başka ifadeyle şunu söyleyebiliriz: Aslında her bir namaz hali, her bir namaz anı, insanı her türlü benlikle özdeşleşmekten kurtaran kutsal bir andır. Aslında dikkat ederseniz haçta da özel bir giysi giyilmesinin altında yatan anlam budur. Yani kişi her türlü benlik algısından soyunur ve tamamen hiçbir insan eli değmemiş elbiseyle, daha doğrusu insanın işlemediği, insanın elinin karışmadığı bir elbiseyle tavaf yapar. Bunun sembolik anlamı nedir? Hani çoğumuza hacca veya umreye giderken söylenir: İşte giydiğin elbisenin üzerinde dikiş olmaması lazım. Aslında bunun gerçekte sembolik bir anlamı vardır ve bu anlam gerçekten çok önemlidir. Bunun anlamı şu demektir: Ey insan, senin kendi insani, beşeri bilincinle ördüğün, tanımladığın, kavramsallaştırdığın, özdeşleştiğin, ölçüp biçtiğin hiçbir benlik Allah'ın huzuruna çıkamaz, ona vasıl olamaz. Dolayısıyla sen bütün bu benliklerden soyun; senin tanımlamadığın, hiçbir insanın tanımlamadığı, hiçbir beşerin, hiçbir zihnin, hiçbir psikolojik algının, hiçbir psikolojik bakışın tanımlamadığı, kavramsallaştırmadığı, zihninden geçirmediği bir şekilde Allah'ın huzuruna çık. Senin gerçek huzurun ve Allah'ın huzuruna çıkma bilincin ancak bununla mümkün olur.

Dolayısıyla her namaz, her namaz anı bize hangi benliklerle özdeşleştiğimizin fotoğrafını vermek ve o yanlış algıdan kurtulmak için bir imkan, bir şans olarak bize verilmiştir. Evet, onun huzurunda olmadıkça hiçbir zaman huzur bulamayız. Bizler aslında bütün günümüzün, bütün hayatımızın hangi benlikler tarafından huzursuz edildiğini görmeliyiz. Biz huzuru veya huzursuzluğu ortamda ve insanlarda arıyoruz. Halbuki gerçekte huzur veya huzursuzluk bizim neyle olduğumuza bağlıdır. Eğer benliklerimizle isek huzursuz oluruz, eğer benliklerimizden ayrışmışsak huzurdayızdır. Bu apaçık ve net bir fark halidir. Yeter ki kendi üzerimizde çalışmak denen, özdeşleşmelerimizden kurtulma çabası içinde olabilelim. Eğer o benliklerin sahteliğini görebilirsek o zaman gereksiz yere yaşadığımız acılar, huzursuzluklar, mutsuzluklar ortadan kalkacaktır.

Habil Kıssası: Gerçek Öz Varlığın Farkındalığı

Acılar yanlış yerde durduğumuzu hatırlatan işaretlerdir. Dolayısıyla yanlış yerde durmamak, kendimizi yanlış tanımlamamak, kendi varoluşumuza yanlış yerden bakmamak ihtiyacındayız. Bu süreci yürütmenin, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, temel adımı acı çektiğimizi kabul etmektir. Yani acıyı kabul etmek. Önce acıyı kabul et. Bir acı çekiyorsun, bunu kabul et. Acıdan kaçma, onu yatsıma. O acıyı her yönüyle fark et. Sonra o acının kaynağı üzerinde çalış. Yani bu acı içeride neyi tetikledi? Hangi duyguyu tetikledi? Hangi duygular arka arkaya tetiklendi? Hangi duygular hangi düşünceleri tetikledi? Ve bunların altında yatan sahtelik nedir? Dolayısıyla bu çerçevede olaya baktığımızda acılardan kurtuluşun adımını atmış oluruz.

Bizler asıl kaynağımıza döndüğümüz zaman huzur buluruz. Asıl kaynağımıza döndüğümüzde orada asla bir değersizlik görmeyeceğiz. Orada asla bir yetersizlik, eksiklik hissi görmeyeceğiz. Çünkü gerçek özümüz değerli, tam ve eksiksizdir. Bize kendimizi değersiz, yetersiz, eksik, reddedilmiş, yok sayılmış hissettiren şey sahte benliklerimizdir. Hiçbir şey bizim gerçek varlığımızı reddedemez. Hiçbir şey bizim gerçek varlığımızı ortadan kaldıramaz. Hiçbir şey bizim gerçek öz varlığımıza zarar veremez.

Bunu daha önce Habil-Kabil kıssasında kısaca ifade etmiştik. Orada Habil, gerçek öz varlığının farkında olan insanı temsil etmektedir. Ve o, Kabil'in ona zarar veremeyeceğinin derinden farkında olduğu için asla ona karşı tepkisel davranmamıştır. Bizim acı çektiğimizi düşünmemiz, tepkisel olmamızın altında yatan neden sahte benliğimizdir. Dolayısıyla Habil-Kabil kıssasını dikkatle düşünün. Orada Habil asla acı çektiğini ifade etmemektedir. Kardeşi tarafından öldürülmek durumunda kalmasının çok acı verici olduğunu, bunun çok büyük bir talihsizlik olduğunu ifade etmemiştir. Asla bir kayıp hissi içinde değildir. Asla bir yok olma düşüncesi içinde değildir. Asla kendisini mahrum ve mağdur hissetmemektedir.

Neden Habil bunları hissetmiyor? Bu soruyu sormalı değil miyiz? Mesela siz kardeşiniz tarafından öldürülecek olsanız ne hissederdiniz? Kendinizi Habil gibi hissedebiliyor musunuz? Eğer Habil gibi hissedemiyorsanız almanız gereken bir yol var demektir. Hazreti Yusuf gibi on bir kardeşiniz tarafından kuyuya atıldığınızı düşünün. Hayal edin bunu. Onun yerinde olduğunuzu düşünün. Ne hissederdiniz? Ve sonra şunu sorun kendinize: Hz. Yusuf haksız yere bir iftiraya uğradığı halde, haklı olduğu bilindiği halde hapse atıldığında ne hissetti?

Bütün bu kıssalar bize niye anlatılıyor? Bütün bu kıssalar bize özdeşleşme ile özdeşleşmeme durumu arasındaki farkı göstermek için anlatılıyor. Özdeşleşip özdeşleşmediğimizi bu kıssaların bize gösterdiği olgular üzerinden tanımlayabilir ve anlayabiliriz. Peki biz bunu yapıyor muyuz? Çoğu defa yanlış bir şekilde şunu yapıyoruz: "Onlar peygamberdi veya bir veliydi, evliyaydı. Peki biz neyiz?" Dolayısıyla bakın Kur'an'da bir ayette Hz. Peygamber şöyle demekle emrolunmuştur: "Ben de sizler gibi bir beşerim, ne var ki bana vahyolunuyor." Buradaki vahyi tabii ki çok geniş bir anlamda alırsak, aslında Kur'an vahyi çok geniş bir anlamda alır. Burada aslında Peygamberin ifade ettiği şey şudur: Ben de sizin gibi bir insanım, fakat ne var ki benim Rabbimle bir bağım var. Peki bizim Rabbimizle bir bağımız yok mu? Bizim de Rabbimizle bir bağımız var. Bunun göstergesi nedir? Allah'ın ayetleridir: "Kullarıma de ki, ben onlara şah damarından daha yakınım. Ben onları işitirim, görürüm. Onlara şah damarından daha yakınım. Bana aitsiniz, benden geldiniz, bana döneceksiniz."

Allah'la Bağ ve Gerçek Kimlik

Bizim de Allah'la bağımız yok mu? Evet, bizim de Allah'la bağımız var. Öyleyse biz Allah'la olan bu bağımızın farkına varmalıyız. Allah'la olan bu bağımız öz varlığımız üzerindendir. Yoksa psikolojik benliklerimizin yaratıcıyla gerçek anlamda hiçbir bağı yoktur. Zaten biz o bağı hiçbir zaman hissetmeyiz. Mesela çoğu zaman ne deriz kendimize? "Kendimi çok yalnız hissediyorum. Kendimi değersiz hissediyorum." Düşünün şöyle bir hayal kuralım: Allah'ın huzuruna çıktınız ve Allah'a şunu dediğinizi hayal edin: "Ey Rabbim, ben kendimi çok değersiz hissediyorum, ben çok değersizim." Şimdi böyle bir durumda Allah size ne der? Bir hayal edin. "Ey Rabbim ben çok değersizim, ben yetersizim, ben çok mahrum ve mağdurum" deseniz Allah size ne der acaba, hiç düşündünüz mü? Allah size şöyle demez mi: "Bunu nasıl söyleyebilirsin? Sen nasıl kendini beden üzerinden yorumlayabilirsin? Sen nasıl kendini dünyada yapıp ettiklerin üzerinden değerlendirebilirsin?" Allah bunu bize demez mi?

Evet, bir insan kendisinde kendisi adına kimin konuştuğuna dikkat etmelidir. "Ben değersizim" diyenin kim olduğunu bulmalıdır. O sahtekarı, içinize kaçmış olan o sahtekarı bulmak zorundasınız. İçimize kaçan o sahtekar bir an evvel bulunmalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Bakın metaforik olarak çok anlamlı bir şey vardır: İnsanın bazen boğazına attığı bir şeyden bir parça onun nefes borusuna kaçar. Ve bir şey sizin nefes borunuza kaçtığı zaman siz bir iki dakika içinde ölürsünüz. Bu metaforla bir benzetmede bulunmak istiyorum: Bizim içimize kaçan benlikler var ki onlar bizim ruhsal olan bağımızı kesmiştir. O yüzden de aslında bizi öldürmüştür.

Nasıl ki bir insanın nefes borusuna bir leblebi kaçar veya bir yemek kaçar veya su kaçar ve o insan, havayla ilgili organımız olan akciğerimize dair bir probleme neden olur ve akciğer o durumda işlevsiz hale gelir ve kişi çok kısa zamanda ölür. İşte aynen bunun gibi aslında içimize o kadar çok benlik kaçmış ki, ve bizler o kadar bunun da farkında değiliz ki, bunlar nedeniyle aslında gerçek öz varlığımızla bağımızı hissetmiyoruz. Gerçek varlığımızı tanımıyoruz. İçimize kaçan sahte benliklerin tanımları üzerinden yaşıyoruz.

Tabii ki ego bu durumda şöyle der: "O zaman söyle bakalım sen kimsin?" Evet, değil mi? Aslında insanın önüne çıkan önemli şey bu. "Beden değilsem, düşüncelerim, duygularım değilsem, bunlar üzerinden kendimi tanımlamayacaksam, kendimi anne babam üzerinden tanımlamayacaksam, kendimi eşim çocuğum üzerinden tanımlamayacaksam, mesleğim üzerinden tanımlamayacaksam, ilişkilerim üzerinden tanımlamayacaksam, hayatta ortaya koyduğumu düşündüğüm şeyler üzerinden tanımlamayacaksam, öyleyse kendimi ne olarak tanımlamalıyım?" İnsan burada çok acele etmemeli. Ama illa kendisine bir şey demek istiyorsa, daha doğrusu kendini bir referans noktasıyla tanımlamak istiyorsa, işte tam da Allah'ın Hz. İsa'ya söylediği noktada kendini tanımlamalıdır: "Ben Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhum. Allah ile var olan, Allah ile yaşayan, Allah'a ait olan, ondan gelen, ona dönecek olan, zamana ve mekana bağımlı olmayan, zamandan, mekandan, ilişkilerden, bedenden bağımsız olarak var olan biriyim. Ancak aynı zamanda bir bedeni kullanıyorum. Düşünce ve duyguları kullanıyorum. Hayatın içinde bir ilişkiler ağının içinde bulunuyorum. Fakat ben hiçbiriyle kendimi tanımlamıyorum. Kendimi sadece Allah'a aidiyetle tanımlıyorum. Ona ait bir varlık, onunla yaşayan bir canlı ve onunla kopmaz ilişkisi olan bir varlığım."

İşte o zaman insan gereksiz yere hiçbir benlikle özdeşleşmeyecek ve hiçbir acının öznesi olma tuzağına düşmeyecektir. Gerçek insan Allah'ın huzuruna çıktığında: "Ey Rabbim, bana hayır şer, olumlu olumsuz birçok deneyim yaşattın, bana yaşattığın bütün deneyimler için sana müteşekkirim, sen benim Rabbimsin, dolayısıyla bana yaşattığın hiçbir şey arasında bir fark görmüyorum. Sadece sen bana bu ikilik aleminde, bu dualite aleminde, bu çift kutuplu alemde sevgiyi de yaşattın sevgisizliği de, anlaşılmayı da yaşattın anlaşılmamayı da, değerli bulunmayı da yaşattın değersiz bulunmayı da, önemsenmeyi de yaşattın önemsenmemeyi de, dikkate alınmayı da yaşattın alınmamayı da, yok sayılmayı da yaşattın var sayılmayı da. Bunların hepsi bana yaşattığın çok farklı ilginç deneyimlerdi. Ben bütün bunlardan dolayı sana müteşekkirim. Benim gerçek varlığım sana aidiyetimdir ve sana aidiyetimin her zaman farkında olmakla kendimi bahtiyar ve mutlu hissediyorum. Benim asıl ve en büyük rızkım senin varlığındır. Ben senin varlığınla besleniyorum. Senin varlığınla varım ve bundan mutmainim." Bunu diyebildiğimiz zaman işte gerçek bir insan, gerçek bir inanan olmuş oluruz.