Acının Kaynağı Benliğimiz ve Peygamberin Hâline Ermek
Kısa Özet
Sohbette, yaşadığımız olumsuz duyguların ve travmaların kaynağının aslında dış olaylar değil, kendi benlik algımız ve kurduğumuz psikolojik bağlantılar olduğu anlatılıyor; anne-baba sevgisi, güven, annelik duygusu gibi kavramların büyük ölçüde psikolojik birer inşa olduğu, bunların "kutsal" değil doğal insani ihtiyaçlar olduğu vurgulanıyor. Hakikate ulaşmanın bir bedeli olmadığı, sadece nefsin taşıdığı yanılsamaların ortadan kalkmasının yeterli olduğu; karşımızdaki insanları veya olayları analiz edebileceğimiz ama bunu suçlama veya mağduriyet duygusuna dönüştürmememiz gerektiği anlatılıyor. Hazreti Peygamber'in hicret sırasında Hazreti Ebu Bekir'e söylediği "Allah bizimledir" sözü ve sahabeden örneklerle, gerçek huzurun, güvenin ve sevginin dış dünyada değil kişinin kendi özünde bulunabileceği anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Acının, mahrumiyetin ve travmanın gerçek kaynağı dış olaylar değil, bizim kurduğumuz benlik algısı ve beklentilerdir.
- Hakikate ulaşmanın bir bedeli yoktur; sadece nefsin gerçek olmayan, vehim olan bağlarının ortadan kalkması gerekir.
- Anne-baba sevgisi, annelik duygusu gibi kavramlar bile psikolojik düzeydedir, metafizik anlamda "kutsal" değildir; bunları analiz etmek suçlamak anlamına gelmez.
- Beklenti içinde olmak (vefa, sevgi, ilgi beklemek) travmaya açık kapı bırakır; isteyebilirsin ama bekleyemezsin.
- Hazreti Peygamber'in hicret sırasında Hazreti Ebu Bekir'e söylediği "Mahzun olma, Allah bizimledir" sözü, huzurun dış şartlara değil kişinin özüne bağlı olduğunu gösterir.
Acının Kaynağı: Benlik Algımız
Bakalım, sıfırlanayım biraz. Dolayısıyla insan hangi olumsuz sonucu yaşıyorsa, aslında bunu psikolojisinden dolayı yaşıyor. Nefsin belki en temelde oturduğu nokta, psikolojik boyutumuz, psikolojik aygıtımızdır.
Kişinin bir bedel ödeyip ödemediği meselesine gelirsek: şimdi eğer şu açıdan bakarsan, "benim benliğim şu şeyleri hak ediyor" dersin, hak ettiğini düşündüğün şeylerin bir kısmını da bulamadığın için sanki bir mahrumiyet ve bir hak sahibi olma duygusuna kapılırsın. Ama ben ne yapıyorum? Ben bundan vazgeçiyorum. Neye karşılık? Eğer "bir olumlu şeye karşılık" diye düşünüyorsam, burada da yine benliğin bakış açısına mahkûm demektir. Ben herhangi bir şeye hakkı olan, herhangi bir şeye sahip olma noktasında bir nitelik arayan biri değilim. Ne verilirse onu kabul ediyorum. Göz verilirse gözü kabul ediyorum, verilmemişse verilmediğini kabul ediyorum.
Yani burada şu var: biz bunu bir bedel olarak görmüyoruz. Diyoruz ki, Allah'ın sana verdiği her neyse bunu kabul et, vermediği her neyse bunu da kabul et. Mesela düşünün: altı aylık bir çocuk aynaya bakar ama "güzel miyim, çirkin miyim" diye bakmaz; neyse öyle kendine bakar, tanımlamaz. Bir yaşındaki çocuk da annesine "ne güzelsin, ne çirkinsin" demez. Ama bir noktadan sonra artık değer yüklemeye başlar, kendine bakarken "güzelim" veya "çirkinim" der. Altı aylık bir çocuk ise sadece bakar, ona bir değer yüklemez.
Hâlbuki biz "Allah bize şunu vermemiş ama bak şunu vermiş, onun bedeline bunu vermiş, bir şeyden bizi mahrum etmiş ama şu şeyi vermiş" diye düşünürüz; bunu insan bilemez aslında. Orada ödenen bir bedel yoktur; o neyse odur. Kör olarak dünyaya gelen bir insan için de bir hikmet dahilinde bir anlam vardır; Allah orada öyle tecelli ediyor, orada öyle iş görüyor, denebilir. Dolayısıyla insan hakikat arayışında aslında bir bedel ödemez. Hakikat insana bedelsiz verilir; talep edilen tek şey, gerçekte bir değer olmayan, bir vehim, bir yanılgı, bir sübjektiflik olan şeyin ortadan kaldırılmasıdır.
Hakikate Ulaşmak İçin Bedel Yoktur
Bu şuna benzer: bir çocuğun üzerinde çok eski, yırtık, kirlenmiş, artık giyilemez hâlde, lime lime olmuş bir elbisesi var. Sen ona "sana yeni bir elbise vereceğim ama karşılığında üstündeki elbiseyi ver" diyorsun. Bu bir bedel alışverişi gibi değil; zaten üstündeki elbise giyilecek gibi değil, sana sadece yük. Bazen birbirimize öyle deriz değil mi: "bak elbiseni ver, sana yeni bir elbise vereceğim" - sanki bir bedelmiş gibi görünür ama o çocuk büyüyünce anlayacak ki bu aslında bir bedel değilmiş.
Allah da insanların nefsini istiyor: "bana nefsini ver, sana kendimi vereyim, hakikati vereyim." Aslında bu bir bedel değil. Ben ne vereceğim? Nefsimi veriyorum; ne ki zaten, bir değer taşımıyor ki. Ben sadece bir benlik vehmine kapılmışım, bunu çok kıymetli bir şey zannediyorum, ve bundan sanki vazgeçmek çok zormuş gibi -ben hayatta geçmişte bunu çok yaşadım.
Çile Doldurmak Ne Demektir?
"Çile doldurmak" ne demek, buna kasıt ne? Hatta "çilehane" diye bir tabir de bundan gelir. Aslında insanın kendi benliğinin gayr-i fıtrî durumdan fıtrî duruma geçmesi sürecinde yaşadığı zorluklardır çile. Biz fıtrî olmayan bir hâldeyiz; doğamızı bir ölçüde kaybetmişiz. Tekrar kendi doğamıza dönme sürecinde sıkıntı yaşıyoruz; bu sıkıntıyı bazen acı, bazen hoşnutsuzluk, bazen mutsuzluk olarak tarif ediyoruz.
"Ben çok acı çektim" diyoruz, "tamam çektim, ama niye çektim?" Bakın, acının nedeni kendimiziz. Başka hiçbir neden yok; başka bir neden atfettiğin zaman gerçeklikten kopmuşsun demektir. Acının nedeni sensin.
Mesela ben hayatımdan bir örnek vereyim, bunu daha önce de söylemişimdir: benim kafamda "anne baba" kavramı yok, "hangi millettenim" kavramı yok; bu tür şeylerin bende bir değeri yok, bir değer atfetmedim. Dolayısıyla hayatta bu yönden hiçbir şeyim olmamış. Mesela kardeşlerimin içinde "annem beni seviyordu, o beni sevmiyordu, şu seviyordu, bu sevmiyordu" diye şeyler olmuştur; ben kendime bakıp düşündüğümde, ben öyle bir nazarla bakmadığım için kafamda bu hiçbir zaman olmamış. Anne babamın davranışının olumsuzluğundan dolayı da herhangi bir negatif düşünce, duygulanım taşımamışım.
Ama diyelim ki çok duygusal bir yapıya sahip biri olsaydım -bu bahsettiğim olgunlukla ilişkili bir şey değil, psikolojik bir durum bu- kıskançlıklar yaşardım: "annem şunu daha çok sevdi, bunu daha çok sevdi, annem benimle ilgilenmiyor" diye bir sürü düşünce ve duygulanım yaşardım; hoşuma gitmeyen durumlardan dolayı da üzülürdüm. Şimdi bu acının nedeni ne? Benlik algım. Başka bir nedeni yok. "Anne babam beni sevdi mi sevmedi mi" diye bir algım olmasaydı, bütün acıların nedeni bireysel benliğimizin kurduğu yanlış ilişkilerdir.
Anne-Baba Algısı: Psikolojik Bir İnşa
"Hocam şu an anne baba algısı yanlış bir bağlantı" diyorsunuz -evet, tabii. O bir anne, bir kadındır, seni biyolojik olarak doğurmuştur; kendine göre bir psikolojisi vardır. Baban da kendine göre bir psikolojisi olan bir erkektir. Sen ona "benim annem, benim babam" dediğinde ne yapıyorsun? "Bak babam bana gereken ilgiyi göstermiyor, bak başkasının babası nasıl ilgileniyor" diyorsun; ona bir şey yüklemiş oluyorsun. Yüklediğin şeyi bulabilirsen ne âlâ, bulamazsan acı çekersin. Hâlbuki o sadece senin bir baban, bir erkek; annen bir kadın, bir psikolojisi var, olumlu olumsuz her neyse. Ama sen "benim annem, ben onun çocuğuyum" çerçevesini kurunca, bu tamamen psikolojik bir kavramlaştırma oluyor.
Aynen öyle, biz de bunu anlatıyoruz: benim de psikolojim var, dolayısıyla hoş geldin. Bir yaştan sonra bunu düzeltebiliyorsun ama küçükken bir yanlışlık yaşadıysan, o anda telafisi yok; çocukken telafisi yok, Abdülkadir Geylani gibi ermemişsen çocukluğunda telafisi yok, travmaları alacaksın, bütün o psikolojik etkileri alacaksın. Bir noktaya geliyorsun: "ben böyle mi devam edeceğim, değişecek miyim?" diye soruyorsun. Burada da geçmişe dair kimseye fatura çıkarmıyorsun; ilk ilke bu. "Ben niye öyle oldum, annem babam niye böyleydi, bana niye böyle davrandılar" diye sormak yerine, onların psikolojisini analiz edersin; analiz edince nasıl olduğunu görürsün, anlaşılmayacak bir şey yoktur.
Ama sen kafanda bir anne, baba, kardeş, eş, dost kurarsan ve bunları kendi psikolojik ihtiyacına göre kurarsan, o ihtiyacın karşılanırsa mutlu olursun, karşılanmazsa travmatize olursun. Şimdi hepimiz bu hayatta belli darbeler yemiş insanlarız, istisnasız, küçük büyük fark etmez; o darbelerin meydana getirdiği sonuçlar var. Diyelim ki bir araba kaza yapmış, ön tekerlek aksamında hafif bir yamulma olmuş, sürekli sağa kırıyor; sen direksiyonu düz tutmaya çalışsan da araba sağa kırıyor. Veya balans ayarı bozulmuş, veya fren sisteminde bir problem var, fren tutmuyor. Şimdi ne yapacaksın, o arabayla öyle mi devam edeceksin? Yoksa "ben şu anda bunları analiz ediyorum, görüyorum ve değiştireceğim" mi diyeceksin? Kendimi değiştireceğim; dışarıyla ilgili bir şeyimiz yok.
Beklenti İçinde Olmanın Tehlikesi
Mesela geçen bir arkadaş anlatıyor: duygusal bir mizacı var, iki numara; hayatında çok olumlu şekilde beslenmiş -sevilen, önemsenen, değer verilen, sevgiye kıymet verilen bir ortamda büyümüş, hiçbir negatif travmatik etki yok. O da kendini sevgi çiçeği gibi görüyor tabii; "hayatta sevgiden daha büyük bir değer yok, her şey sevgidir" diyor. Biz bunu manevi bir şey zannediyoruz; bir de biraz dindarsa bu insan, "ne süper bir maneviyat" diyoruz. Hâlbuki bunun maneviyatla hiçbir alakası yok.
Sonra diyelim ki duygusal bir ilişki yaşıyor ve karşısındaki yalancı, üçkâğıtçı, narsist biri çıkıyor. Yedin mi darbeyi? Yedin. Hem de güzel bir darbe, kafa kafaya bir darbe. Bak, geçmişinde yaşadığın bütün olumluluklar, bu yediğin darbede olumsuz bile işleyebiliyor. "Ben sevgiye çok değer veriyordum, her şey sevgidir diye biliyordum" diyordun ama kafa kafaya çarpıştın mı, işte sana travma. Neden? Çünkü oradaki sevgi algın ve kendi varlık algın manevi değil, psikolojik; olumlu bir psikolojik durum ama manevi değil, ruhani bir şey değil.
Sonra ne diyorsun? "Sevgi de yalan, insanlar da yalan, bu dünya da yalan" diyorsun; aşırı bir şekilde kırılıyorsun, yıkılıyorsun, "hak etmedim" diyorsun, bir sürü şey sıralıyorsun. Daha da cesursan Allah'a isyan ediyorsun -tırnak içinde "cesaret" tabii. Şimdi bütün bunların içinde problematik olan ne diye sorsam, benliğimiz hemen "karşıdaki insan" diyecek: "ne kadar bencil bir insanmış, ne kadar nefsani bir insanmış; bir insan böyle bir sevgi karşısında bencil olabilir mi?" diyeceğiz.
Hâlbuki kardeşim, ben sana bir şey demedim; "oradaki yanlış doğrudur" demedim. Sen de nasıl bir mekanizma işlediğini görebiliyor musun? Ben hiç ondan bahsetmedim; ben dedim ki sen benlik penceresinden bakmışsın, beklentiler taşımışsın, o beklentiler karşılanmadığında da bir travma yemişsin. Bütün hata senin beklenti içinde olman. Vefa beklemek kötü bir beklenti mi? Vefa kötü bir şey mi? Hepsi güzel bir şey. Fakat beklenti içinde olmak kötü bir şeydir.
Dolayısıyla burada ne var? Hayatta şunu anlıyoruz: manevi ve ruhani idrake ermediğimiz müddetçe, hayat bizi travmatize etmek üzere kurgulanmış gibi görünür. Aslında hayat öyle kurgulanmamış; bizim hayatı karşılama tarzımızdan dolayı sanki öyle kurgulanmış görürüz. Sonra da "ne biçim bir dünya, böyle dünya olur mu, anne böyle, baba böyle, kardeş böyle, arkadaş böyle, dost böyle, sevgilim böyle, kocam böyle" deriz.
Bediüzzaman Örneği: Nefis Nazarı ve Kur'an Nuru
Bediüzzaman'ın çok güzel analizleri vardır. Der ki: kendini nefsani bir bakışa bıraktım, baktım ki her taraf düşman, her taraf bana düşman nazarıyla bakıyor, ben nereye baksam ümitsizlik, karamsarlık, hoşnutsuzluk algılıyorum. Sonra birdenbire der ki, "akıl fenerini bıraktım, Kur'an'ın nuruyla baktım, imanın nuruyla baktım." Bunlar önemli şeylerdir.
Şimdi biz hiç düşünmeyiz: Müslüman'ım diye her bakışım nurani mi, imani mi? Değil. Müslüman olabilirim, namazımı da kılıyor olabilirim, bir bayansam örtülü de olabilirim, beş vakit namazımı da kılabilirim; peki her bakışım manevi ve dini, İslami mi? Değil. Orada bakacağım: ben şu an nereden bakıyorum? Şu an içimde bakan nereden bakıyor? Şu an içimde bir benlik var, o nereden bakıyor? Kur'an'ın penceresinden mi, ruhun penceresinden mi, yoksa duygusal bir pencereden mi, basit bir rasyonellik penceresinden mi, içgüdüsel bir pencereden mi bakıyor?
Onu görmem gerekiyor. Gördüğüm zaman diyeceğim ki: kardeşim, seni onaylamıyorum, seninle hesaplaşmam lazım. O dini bir örtü de alabilir üstüne; ama benim istediklerim kötü bir şey mi? İstediklerim güzel bir şey ama istemem kötü bir şey. Ayıracağım orada: istediklerim güzel şeyler ama istemek kötü bir şey. Doğruluk, dürüstlük, şefkat, yardımseverlik bunlar kötü şeyler mi? Değil, güzel şeyler. Peki bunları istemek doğru mu? Hayır. İsteyebilirsin, bekleyemezsin. İşte oraya kadar taviz veriyoruz: isteyebilirsin ama bekleyemezsin. Beklersen, hayata yanlış bir yerden bakıyorsun demektir.
Ama gelirse dersin ki: Allah'ın sonsuz güzelliğinden yansıyan pırıltılar. Kaynak olarak göremezsin onu. Kaynak olarak birinin sevgi, merhamet, iyilik, dostluk kaynağı olduğunu düşünürsen, bir gün o kesildiğinde -sana dost olan düşman olduğunda- gene travmayı yersin. Hata kimde? Hata bende, çünkü onu kaynak olarak gördüm. Hâlbuki o bir kaynak değildi.
Kaynağı Yanlış Yerde Aramak
Su kesildiğinde insan musluğu mu kırar, isale hattını mı arar? "Su neden kesildi" dersin. Ama suyun musluktan geldiğini zannedersen -benim rahmetli annem eskiden televizyonda gördüğü insanların televizyonun içinde olduğunu zannederdi- hâlbuki kaynak televizyon değil, o görüntünün kaynağı televizyon değil, gelen bir yayın, bir dalga var. İşte nedir? Ben manevi idrakim olsa, acı yaşamam. Benlik noktasında herhangi bir travma yemem.
O zaman tekrar dönüyoruz: acılarımızın kaynağı kendimiziz, hiç kimse onun sebebi değil. Bunu kabul etmediğimiz müddetçe gelişemeyiz. Neden gelişemeyiz biliyor musunuz? O acıya sebep olan bakış açısını orada kaçırmış oluyoruz. Yoksa burada mesele başkalarının hiçbir hatası olup olmadığı meselesi değil; o ayrı bir analiz konusudur. İnsan onu analiz eder: karşındaki insan niye böyle davranmış veya davranıyor, onu alırsın; idrakin, kavrayışın ne ölçüde güçlüyse oturur analiz edersin, bir bilim adamı titizliğiyle nesnel olarak analiz edersin. Bu insan bunu niye yapıyor -"bana" niye yapıyor değil, temelde "bunu" niye yapıyor?
Analiz Etmek, Suçlamak Değildir
Mesela "babam beni niye döverdi, inceleyelim" diyelim, onun psikolojisini analiz edersin. Ya da "hiçbir şeyimi beğenmezdi, bir defa bile iyi yaptın demedi" diyelim; belki adam çok aşırı takıntılı bir mükemmeliyetçi, hiçbir şeyi beğenmiyor, seninle bir ilgisi yok ki. Onunla ilgisi varsa, peki seni sevmiyorsa, o karşıdaki insan niye sevmiyor, hangi psikolojik ve sübjektif benlik içinde?
Mesela benim kardeşim çok başarılı, ben biraz başarısız, çok zeki biri değilim, o yüzden okulda çok başarılı değilim; diyelim ki annem de çok başarı odaklı, çocuklarıyla övünmeyi seven narsist bir üç numara; annem de beni sevmedi. Haklı, ne yapsın kadıncağız değil mi? Tamam, benimle de ilgisi var görünürde ama aslında yine benimle ilgisi yok; onun kafasında bir model var, "başarılı olmalı, en iyi olmalı, olmazsa olmaz" diyen bir psikoloji. Ben de öyle onun önüne denk gelmişim, çocuk diye. Benlik açısından bakarsak olabilir bu.
Böyle bir duygu -kutsal annelik duygusu- yüceltilir ama gerçekte metafizik anlamda öyle yüce bir duygu değildir. Yüceltilmesi psikolojik olarak gereklidir ama doğru değildir; bazen bir şey gereklidir ama doğru değildir. Mesela bir kadına "annelik çok yücedir, kutsaldır, anne çocuğuna kendini feda eder" dersin; egosunu şişirirsin ki biraz çocuğa merhametli olsun, şefkat etsin. Gereklidir ama yanlış bir şeydir bu anlamda. Öyle metafizik bir "annelik duygusu" diye bir duygu yok; kadın anne olunca öyle bir psikolojik durum yaşıyor, o kadar.
Çocuğunu doğar doğmaz öldüren anne yok mu? Çöpe atan yok mu? Var, ben çok tanıyorum. Boşanır, çocuğunu hiç almaz, bırakır. "Bunu mu taşıyacağım, ben bunun için mi yaşayacağım, hayatıma keyfime bakacağım" der. Bu da bir anne biyolojik olarak; ama biz yine "hiç annenin ilgisi yok mu" gibi tepkiler veriyoruz. Hâlbuki psikolojik analizini yaptığımda "haklı" diyorum -bir şey demiyorum, sadece psikolojik olarak bulunduğu yerden başka bir şey yapamayacağını görüyorum. Dolayısıyla psikolojik düzeyde "kutsal" diye bir şey yok. Türkçesi bu. Dolayısıyla anneleriniz de babalarınız da, deyim yerindeyse, başkalarının kurbanı; ama herkes aslında kendi egosunun kurbanı.
Eğer silsile yoluyla gidip her şeyi nedenselleştirirseniz -"annem babam böyle davrandı, ona da bilmem kim böyle davrandı, kültürümüz böyleydi" diye- sonunda bir suçlu bulmaya çalışırsınız; ama bu böyle sürüp gider, o da kim bilir kimden darbe yemiş kendince. Analiz yaptığınız kadar bir suçlu aramak için değil, orada nedeni tespit etmek için yapmalısınız. Yani karşımdaki insan -annem, babam, arkadaşım, dostum- acaba niye böyle davranıyor diye, hiç kendimle duygusal ve değer yargısı anlamında bağlantı kurmadan analiz ederim; "bak bunun aile dinamikleri böyleydi, kültürel etkiler böyleydi, sosyal etkiler böyleydi, yaşadığı bir kısım travmatik olaylar böyleydi, o da şu anda böyle bir psikolojik durumda" derim. Bunu yapabiliriz ama suçlu aramak için değil.
Sebebi anlamak bakımından, psikolojik düzeyde her şey görünmez sebeplerle işler; buna basitçe "kaza kanunu" diyoruz, hepimiz kazaya uğruyoruz. Mesela ben üç yaşında bir çocuk olsam, annem kardeşimi daha çok sevdi, beni göz ardı etti diyelim; ben de zaten kendini gösterebilen bir yapıda değilim, öyle arada kaynadım gitti. Şimdi ne diyeceğim? Bu yaşadığım bütün sorunları -kendimi gösteremiyorum, ifade edemiyorum, cesur değilim, sürekli kararsızlık yaşıyorum, kendime güven eksikliğim var- bunların hepsinin suçlusu annem veya babam mı diyeceğim? Yoksa "benim psikolojik yapım, mizacım itibariyle belli bir temelle gelmişim, bu hayatın süreci içinde, doğduğum kültür, sosyal ortam, yaşadığım olaylar, anne babamın tavrı, kardeşlerimin tavrı bunu şekillendirmiş" mi diyeceğim?
Ben şu anda böyle bir psikolojik durumdayım ama herhangi bir suçlama yapmayacağım; yaptığım anda duracağım, çünkü bu yanlış bir şey. Analiz edebilirim, orada hiçbir mahzur yok, sonuna kadar analiz edebilirim, psikolojik etkileşimleri ve dinamikleri sonuna kadar analiz edebilirim, bu çok güzel bir şeydir. Ama içimizde bir suçlama, bir alınganlık, bir kırılmışlık, bir hoşnutsuzluk, bir "keşke" dediğimiz anda -o faktörler ortadan kalksa bile sen kalkmadan yaşamaya devam ediyorsun demektir. "Her şey bambaşka olabilirdi, böyle olmalıydı, niye olmadı, kahretsin" diye düşünürsen, en ufak bir kırılmışlıkla bile yanlış bir yerdesin. İsyan olarak değil ama; kırılmışlık bile yanlış bir şeydir. "Annem babam da öyleydi ama çok üzgünüm bu durumdan" diyorsan gene yanlış yerdesin. En ufak kırılmışlıkla isyan etmek arasında zerre kadar fark yoktur.
Şöyle bir şey var: anne babayı, yani bir insanı, hiçbir şey değiştirmiyorsa evladı değiştiriyor; anne baba da evlatları vesilesiyle değişiyor. Yani başta yanlışlıklar içerisinde psikolojik durumuyla etkileme yapan bir ebeveyn, sonra bu davranışının yanlış olduğunu gözlemlediği takdirde değişiyor; değiştiği takdirde karşıdaki de değişiyor. Peki burada yanlış nerede? Bahsettiğin alan psikolojik düzeydeki değişim. Mesela örneğimize devam edelim: o narsist annem bir gün anladı ki, büyük kardeşimi üstün görmesinin sonuçları olarak ben acayip bir aşağılık kompleksine girmişim, ağır bir özgüven eksikliğim var; annem bunu gördü, hafif bir merhamete geldi, kutsal annelik duygusuyla bana pozitif davranıyor artık, "oğlum çok iyisin, kıymetini bilmemişim" diyor. Bu da benim psikolojik olarak biraz egomu besliyor, ben de iyi oluyorum. Bu olabilir mi? Olabilir. Fakat buradaki gelişim psikolojik bir şeydir. Yarın öbür gün gene annem "ben yalan söyledim, sen aslında her zaman böyleydin" dese, gene çökertecek beni; çünkü ben yanlış bir zemindeyim hâlâ.
Dedik ya, o örnekte çok olumlu duygusal olarak beslenmiş insan, travmatik bir olay yaşadı çöktü mü çöktü. Çok daha olumsuz bir psikolojik düzeyde olsaydı belki çok daha fazla yıkılabilirdi. Ama psikolojik düzeydeki gelişimimiz ayrı bir şey; biz psikolojik gelişimden bahsetmiyoruz. Kadim geleneğin üzerinde durduğu temel şey şudur: bizim psikolojik durumumuzu ve dinamiklerini tanımlar, fakat der ki sen bunun üstünde bir idrake, bir anlayışa, ruhsal bir varlığa da sahipsin.
Ebeveyn-Evlat İlişkisinde Beklenti Tuzağından Çıkmak
Elbette anne babanın tavrı değişir, çocuk da biraz değişir; ama bu psikolojik düzeyde bir değişimdir, psişik zeminde meydana gelen bir değişikliktir. Mesela bir çocuk bir yaşa gelir, anne babasına yaşadığı travmaların acısını çıkarmak ister; hafif hafif umursamaz davranmaya, onları yok saymaya, dinlememeye başlar. Ebeveyn de "bize bu kadar acı çektiriyor, biraz da bizi dinlemeyen bir evlat olmuş" der, hafif geri çekilirler. Çocuk da "bak nasıl değiştirdim onları, eskiden hep bana böyle yapacaksın derlerdi, şimdi bak diyebiliyorlar mı, hele bir desinler göstereceğim onlara" diye düşünür. Şimdi çocuk ebeveyni değiştirdi mi? Değiştirdi. Ama bunların hepsi boş şeyler, psikolojik düzeyde.
Ama diyelim ki bir çocuk der ki: "anneciğim babacığım, siz aslında kendi psikolojik süreçlerinizi yaşadınız, benim de psikolojik yapım böyleydi, bu etkileşim sürecinde böyle sonuçlar oldu, kimsenin bir art niyeti yok; ama siz bana böyle davransanız, şöyle davransanız, bu benim için psikolojik olarak daha iyi olur, memnun olurum." Anne baba da biraz iç görüye sahipse değişebilir. Bu kötü bir şey mi? Hayır, iyi bir şeydir; reddedeceğimiz bir şey değil. Ama gene psikolojik düzeyde bir şeydir.
Ben ne bir çocuk olarak orada kalmalıyım, ne bir anne baba orada kalmalı. Ben karşımdaki insanlardan psikolojik değişim bekleyerek kendi psikolojimi düzeltme tuzağından çıkabilmeliyim. Karşımdaki insanlar psikolojik olarak pozitif yönde değişince ben de etkilenir miyim? Tabii ki etkilenirim. Ama ben hep bunu mu bekleyeceğim, hep burada mı kalacağım, hep orada mı emekleyeceğim diye sormam gerekir kendime.
O zaman manevi boyuta geçebilmek için, etrafımızdaki anne baba dâhil kimseden hiçbir şey beklemeyeceğiz. Pozitif davranırlarsa eyvallah, pozitif davranmaları konusunda teşvik de edebilirsin, ama sen yolunu bileceksin. Senin yolun onlardan pozitif psikolojik beklentilerinin karşılanması değil; sen orayla sınırlı olmayacaksın, sen bir yolcusun, gerçek insan olma konusunda bir yolcusun. Yoksa bir noktadan sonra, annen baban Firavun da olsa fark etmez diyeceksin, onlara dua edeceksin. Çünkü onların kendi psikolojik sınırlılıkları, kısıtlılıkları var, onlar o kısıtlılıklar içinde davranmışlar.
Ego burada ne diyecek? "Benim günahım ne, ben kurbanım" diyecek. Bunların hepsi yanlış şeyler. Böyle bir benlik nereden bakıyor? Kayıtlarının içinden bakıyor, sınırlılığın içinden bakıyor. Kardeşim, ben kurban falan değilim, mahrum bir insan da değilim; öyle şeyler yok. Ben şu anda çok şükür bu durumu görmüş biriyim; benim bir yolculuğum var, bir yolum var, bir hedefim var. Bu hayat yolculuğunda Allah öyle insanları bana anne baba yapmış, kardeş yapmış, arkadaş yapmış, dost yapmış; hepsine müteşekkirim, yoluma devam ediyorum. Bakın ne yaptım? Bütün o psikolojik alacak-verecek hesabını, kendimi mağdur, mahrum hissetmeyi bıraktım.
Bir arkadaş "Allah bana onu hatırlattıkça üzülüyorum" diyor -bir de Allah'a yüklüyor onu. Var mı böyle bir şey ya? Dini manevi bir şey gibi görünüyor ama Allah sana hatırlatmıyor; o "kör olası" bir benlik var, ikide bir bastırıyorsun, fırsat bulunca gene kendini hatırlatıyor; çünkü sen onunla adam gibi hesaplaşmamışsın. Hesaplaşsan, her gün hatırlasan sıkıntısı olmaz.
Nasreddin Hoca ve Tutukluluk Hâli
Mesela sana çok ağır bir olumsuz davranışta bulunmuş bir insanı hatırlasan ne yaparsın? Dua edersin. Ama her hatırladığında kendini kurban hissediyorsan, mahrumiyet hissediyorsan, o zaman tabii ki hatırlamak istemezsin. Ama hatırladın diyelim, "Allah selamet versin, inşallah kendini olgunlaştırır, geliştirir, hatasını anlar ve olumlu bir sürece girer" dersin; o da onun süreci. Hatırlasan bir mahzuru yok. Ama sen şimdi her hatırladığında o olayı kendini mahrum, haksızlığa uğramış, hak etmediği bir şeyle karşılaşmış gibi telakki edersen, tabii ki hatırlamak istemeyeceksin; o da seni sürekli orada tutacak.
İşte o Nasreddin Hoca'nın hikâyesi: "oğlum hırsızı yakaladın mı?" "Yakaladım." "Getir." "Gelmiyor." "Bırak gitsin." "Gitmiyor." Şimdi bizim bütün takıntılarımız bu değil mi? Bırakmak istiyoruz ama bırakamıyoruz; o bizi tutuyor. Yakalamak, getirmek istiyoruz, aslında onu çözümlemek istiyoruz ama çözümleyemiyoruz da o bizi orada tutmuş, biz orada tutuklu kalmış olarak yaşıyoruz. Güzel bir şarkı var: "ben sende tutuklu kaldım." Biz hayatta olayların içinde tutuklu kalıyoruz, hayat bizi sürekli tutuklu kılıyor. Düşünün kaç tane tutukluluk haliniz var, saysak belki ne kadar çok çıkar. Kaç kişi tarafından tutukluyuz, kaç hatıra tarafından tutukluyuz? Ama çözümledin mi, tamam, hatırlayabilirsin, bir mahzuru yok. Ama hatırladığında sende olumsuz duygu ve düşünceler üretiyorsa, sen orada tutuklusun. Çözümlediğinde tutukluluk kalkar.
"Alacağım Var" Diyen Benlik
Dikkat edin, psikolojik olarak düşündüğümüzde her zaman alacaklıyız. Ruhsal olarak düşündüğümüzde ödülümüz Allah. Psikolojik olarak düşündüğümüzde dünyadan alacaklıyız ama elde bir şey yok, "bir gün alırım" diyoruz. Hâlbuki ne gerek var? Senin ödülün Allah. Sana en büyük lütuf ve ikram olarak Allah sana kendini veriyor. Sen niye orada burada tutuklu kalıyorsun?
"Bunu hiçbir zaman unutmayacağım" diyoruz, niye unutmuyoruz? Dikkat edin: aslında unutmak istediğimiz şeyi bile bir taraftan unutmak istemeyen başka bir benliğimiz var. Bir benliğimiz unutmak istiyor çünkü rahatsız oluyor, öbür taraftan bir benlik de "unutma, orada alacağın var" diyor. Bazen birisi olur böyle: alacağın vardır, gidersin gelirsin, "Allah belanı versin, bir daha gelmeyeceğim" dersin; öbür taraftan "niye vazgeçiyorsun, alacağın var" der. İkisi arasında gidip geliriz.
Kardeşim, ben bütün benliklere ilan ediyorum ki kimseden alacağım yok. "Alacağın var" diyen benliklere iyi geceler diyorum, onaylamıyorum. Bana bir benlik "alacağın var" derse, "git alacağın varsa al, benim alacağım yok, ben seni onaylamıyorum" diyorum. Öyle bir alacak yok. Benim kimseden bir alacağım yok, kimsenin kurbanı değilim, kimse hayatta beni mahrum etmedi. Eğer bir mahrumiyet varsa, bir olumsuzluk varsa, bunun tek nedeni benim bireysel benlik algımın içinde kalmış olmam. Bundan kurtulabilirim; kurtulmak istersen sen de kurtulabilirsin. Kimse beni kurtaramaz ama kurtulmak istersen, Allah'ın inayetiyle kurtulabilirsin.
Pozitif ve Negatif Benlikler, Huzur Arayışı
İşte Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da böyle onlarca örneği vardır: "hayata nefis nazarıyla baktım, şöyle gördüm" der, sonra "Allah'ın lütfuyla, Kur'an'ın nuruyla baktım, her şey değişti" der. Benim içimde tamamen negatif benlikle bakan bir taraf var, bir de pozitif benlik hâlleriyle bakan bir taraf var. Psikolojik aygıtımızda iki kutup var: bir pozitif, bir negatif. Negatif bakanlar işi tamamen berbat eden benlikler; onlar hayatımızı mahvediyorlar. Bir de pozitif tarafa bakanlar var, onlar göreceli olarak daha iyidir; fakat yine psikolojik olarak bakıyorlar.
Mesela çok sevildiğinden dolayı mutlu olan bir benliğim var diyelim. Bu manevi bir benlik mi, ruhani mi? Onun üzerinde de mi çalışıyoruz? Tabii onun üzerinde de çalışıyoruz. Diyelim ki sen kimin tarafından sevildiğini düşünüyorsun. Tasavvufta anlatılır ya, tevhid-i sıfat, tevhid-i ef'al, tevhid-i zât diye. Sen ilk şahıs tarafından mı sevildiğini düşünüyorsun, yoksa Allah tarafından sevildiğini, o ilahi ve mutlak sevginin şu şu insanlardan yansıdığını mı düşünüyorsun? Onunla da hesaplaşacaksın; çünkü o da senin başına bir gün dert açabilir. Bunu anlamak lazım. Dolayısıyla psikolojik boyutumuz zaman zaman olumlu, zaman zaman olumsuz olabilir; olumsuz benliklere karşı tam bir farkındalık ve dikkat içinde olacağız, olumlu benlikleri de dönüştüreceğiz, onlara ruhsal bir ufuk göstereceğiz; o ruhsal ufuk onları da rahatlatacak.
Uzak Doğu geleneğinde böyle bir destan var: birisi birine "düşmanlarınla savaş" diyor. O da "onlar benim annem, babam, kardeşim, arkadaşlarım, hepsi benim dostlarım" diyor. Aslında o içerideki benliklere işaret ediyor. Biz "bak kardeşim, bunlarla savaşmalısın" deriz kendimize; ama içimizdeki ses "onlar hepsi sensin, sen onların toplamısın, kiminle savaşacaksın" der. İşte "en büyük cihat nefsimizle yaptığımız cihattır" denilmesi bu yüzdendir. Onlar senden değil, senmiş gibi görünür; senelerce seninle arkadaşlık etmişlerdir, senelerce beraber yol almışsındır, 20 senedir berabersindir. Kolay mı mücadele etmek? Ve bir noktadan sonra savaşmak zorundasın; ya savaşacaksın ya da ömür boyu onunla devam edeceksin.
Peki dediniz ki, olumlu benlikleri de analiz etmek gerekiyor bir boyutuyla; madem bunların hepsi beni oluşturuyor, ben nerede duruyorum, neye dayanıyorum? O zaman şunu hatırlamam gerekiyor: ilahi bir ruh taşıyorum. Bu bilinç üzerinden mi? Biz burada konuşurken aslında bir başka benlik üretmeye çalışıyoruz; buna "çalışmanın benliği" diyoruz. Bu da bir benlik aslında bir yerde, ama diğerlerine göre daha olumlu; bir gün o da gidecek, tamamen ruhsal varlık ortaya çıkacak. Çalışma dediğimiz, insanın kendi üzerinde çalışmasının gerekli olduğuna inanan bir başka farkındalık hâli, bir başka idrak sahibi bir benlik üretiyoruz aslında bu şeylerle -belli okumalar, tefekkür de bunu üretebilir. En nihayetinde ilahi bir vurgu olur, Allah o ruhani idraki ve farkındalığı sana lütfeder; ama sen bu çalışmayı yapmak durumundasın.
Niye bunun üzerinde duruyoruz? Çünkü aslında benliğin tüm aradığı şeyler doğru şeyler: huzur arıyor, mükemmellik arıyor, sonsuz sevgi arıyor, yetkinlik ve başarı arıyor, özgünlük ve özel bir varoluşsal değer arıyor, her şeyin bilgisini arıyor, güven ve emniyet arıyor, güç ve kudret arıyor, hayata her zaman pozitif bakabilmeyi ve saadet, neşe içinde olmayı arıyor. Ama işin püf noktası ne? Hem yanlış yerde arıyor hem yanlış bir bilinçle arıyor.
Mesela güven arayan bir benliği düşün. Tamam, güven arıyorsun; sana göre güven, arzu ettiğin şeyin sürekli pozitif anlamda devam edip gelmesi. Âlemde böyle bir şey var mı? Sen sürekli değişen bir ortamdasın; "kayağa bineceğim ama en ufak bir sarsıntı olmasın" diyorsun. Neden? Çünkü sarsıntısız bir ortam arıyorsun. Ama neredesin? Denizdesin. Böyle bir şey mümkün mü? Değil. Dolayısıyla aradığımız şeyler doğru, ama onu arayan bilincimiz ve onu aradığımız yer yanlış. İşte temel mesele bu.
Mesela ben huzur arıyorum; huzur nerede? Huzur zaten benim öz varlığımda, benim zihnimde değil.
Hicret Kıssası: "Mahzun Olma, Allah Bizimledir"
Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicreti mesela çok zor şartlarda geçmiştir; 500 kilometrelik bir yolculuk yapacaklar, arkalarından birileri takip ediyor, öldürülebilirler, bir sürü tehlike var. Ama Peygamber, "işte arkadaş, derviş huzuru" diye bir şey yaşıyor gibi görünür -sanki öyle bir şey varmış gibi, gerizekalıların huzuru zaten o, öyle bir algımız var. Bir de "kardeşim, biz insanız" diye bir aldatmaca var; bunları biraz ironik söylüyorum.
Şimdi Peygamber orada gidiyor, Mekkeliler tam burunlarının dibine kadar gelmişler; orada Peygamber Hazreti Ebu Bekir'e diyor ki: "mahzun olma, üzülme, Allah bizimledir." Bu nasıl bir bilinç? Aslında hakikatin içinde bir bilinç; teslim olma kavramı bile yok burada, Allah ile birlikte olmak var sadece. Zaten ona "üzülme" diyor; "ben zaten üzülmüyorum, çünkü Allah benimle" diyor. Yoksa "biz Allah'a teslim olduk, bakalım ne olur ne biter, ben üzülmüyorum" demiyor; "demek ki buraya kadarmış" diye bir şey de yok. Sen diyor Hz. Ebu Bekir'e, "üzülme, Allah bizimle" diyor; yani "ben Allah'layım, Allah da benimle, dolayısıyla mesele bitmiştir, ben huzur içindeyim." Huzuru âlemde aramadı; huzuru âlemde arasaydı, o durumda huzurdan eser olmazdı, başını eğse Mekkeliler görecekti. Ama o huzuru âlemde aramadı; huzuru o bireysel bilincin zihninde ve duygusunda da aramadı, huzuru özünde buldu. Özünü bulunca zaten huzuru da bulmuş oldu.
Yoksa psikolojik olarak "kocam bu yerde duruyor, annem babam da bu yerde duruyorlar, gerektiği zaman bana destek olacaklar" diye bir şey kurmak, çocuğun bütün oyuncaklarını kurup sonra öyle bakması gibi bir şey. Şimdi öyle bir güven arıyorsan, onu geçici bulursun; öyle bir arayış içine girme. Sen kendi özüne doğru yolculuk yap. O yolculuğu tamamladığında güven içinde olduğunu göreceksin; asıl güveni orada, huzuru orada, sevgiyi orada, kendini orada bulacaksın, bütün aradığın şeyleri orada bulacaksın.
Nefsin Aradığı Doğru Şeyler, Yanlış Yer
Son olarak şöyle tamamlayabiliriz: aslında nefis, ruhta var olan her şeyi ismen almış ve onları kendinde bulmaya çalışıyor. Ruhun niteliklerini nefsimiz kendinde ve âlemde bulmaya çalışıyor. Düşünün, huzur nerede? Bu nefis nereden bunu almış acaba? Mesela insan nasıl sevilmek ister? Tıpkı Allah'ın sevdiği gibi, sonsuz bir şekilde sevilmek istiyor. Aslında insanda bu mânâlar, bu hakikatler var, fakat insan yanlış bir yerde arıyor.
Kadim gelenekte denir ki: insanın kendini sevmesi aslında kendindeki özden dolayıdır. Özünüzü bulduğunuz zaman kendinizi seveceksiniz -ama "benim kendim" anlamında bir kendi değil o; kimseye ait olmayan, bireysel olmayan bir kendi. Mesela ne diyoruz? "Allah kendini sever" diyoruz; çünkü mutlak kendini sever, mutlak güzellik kendini sever. Siz de kendinizi bulduğunuzda kendinizi seveceksiniz, ama bu "kendinizi" değil işte. Bütün yüce değerler, nitelikler aslında ruhani düzeyimizde var; o düzeye geldiğinizde zaten bütün hakikat gerçekleşmiş oluyor. O yüzden kâmil insan artık âlemde bir şey aramaktan vazgeçiyor, çünkü zaten bulmuş.
Bir örnek anlatılmıştı: bir Arif'e biri gelmiş, "sevgili Şeyhim, siz bana müsaade edin, sizi meşhur edeyim" demiş. Arif adamı anında susturmuş, "demek ki hiçbir şey anlamıyorsun" demiş. Allah'ın tanıdığı, Allah'la olan bir insanın bir şöhret arayışı, bir şefkat arayışı, bir vefa arayışı olur mu? O vefanın kendisi olmuş zaten. Aradığını bulunca artık bütün bağlantılar, korkular, beklentiler anında kesiliyor; hiçbir şey kalmıyor. Tamamen işte "özgürlük" dediğimiz bu. Özgür oluyorsun, âlemin seni cezbedici etkilerinden kurtuluyorsun. Onun için "Arif dünyaya muhtaç değildir, ama dünya Arif'e muhtaçtır" denir. O muhtaçlığın verilmesi -meşhur olmak anlamında değil- Allah'ın hikmeti gerektiriyorsa olur.
Kalk ve Uyar: Peygamberin Çıkarsız Daveti
O kendine dair bir ihtiyaca, bir beklentiye, bir arayışa bağlı değildir. Peygamber, dikkat edin, Kur'an'da ne diyor? "Kalk ve uyar" diyor. Allah demese, kalk ve uyar demese, uyarmayacak; kendine dair öyle bir ihtiyacı yok. İşte o yüzden Peygamber'e "kalk ve uyar" deniyor -"senin buna dair idrak ettiğin hakikat noktasında öyle bir ihtiyacın yok, ama insanların ihtiyacı olduğu için kalk ve uyar" deniyor. Hepimizde de denmiş bir şey aslında ama o idrake erdiğimizde bunun anlamını kavrayacağız; yoksa biz kalkıp uyarınca bazen insanları âdeta dövüyoruz. "Lan kalktık uyardık, kıymetini de bilmiyorlar" diyoruz.
Şimdi Allah'ın peygambere "kalk ve uyar" dediğindeki bilinçle, benim "tebliğ edeceğim, kalkıp uyaracağım" dediğimdeki bilincim aynı mı? Söz aynı ama muhatap olan bilinç aynı değil. O bilince erdiğimizde o sözün mânâsını anlayacağız.
Mesela Kur'an, Hazreti Yunus'u o noktada düzeltiyor: kalkıp uyardı ama insanlar niye inanmıyor diye bir noktadan sonra rahatsız oldu, kızıp gitti. Peygamberde bu yok; sonra Hazreti Yunus da bunu anlıyor, o hâl nötrleniyor -kızgınlık değil ama bir üzüntü hâli var, o da toplum namına. Bunlar çok ince ayrımlardır. Onlar namına üzülebilirsin: toplumda zuhur etmiş ahlaki ya da başka türden sıkıntılı hâller görünce, ona karşı bir söyleme durumu oluşur. Ama bu, "herkes inansa da ben rahat olsam" gibi bir niyet değildir; o hâl onların namınadır.
Bir zaman "imanı kurtarma" konusuna geldiğinde: farz et ki sen loş bir odadasın, bir arkadaşın var, "bu odada bir şey görüyorum, yılan olmasın" diyor kaygılanarak, panik atak geçiriyor, korkuyor, sana tutunuyor. Hâlbuki o bir halat, hiçbir problem yok. Sen biliyorsun onun yılan olmadığını; "keşke bu imanını kurtarsa, keşke şu vehimden kurtulsa" diyorsun. Biz kendi şeyimize baktığımızda idrak etmekte zorlanabiliriz, kendimize orada "bak o da kızıyor, o da tepki gösteriyor" diye bakabiliriz.
Peygamberin Sözü, Fiili ve Hali: Bir Sahabi Örneği
Tasavvufta bir şey vardır: der ki gerçek veraset, yani peygambere gerçekten vâris olmak, onun sözüne, fiiline ve hâline vâris olmaktır. Bu üçü tek bir şeyin üç yüzü gibidir. Peygamberin söylediği bir sözü ben de söyleyebilirim, diyelim ki birine bir söz söylemiş, ben de aynı sözü söyleyebilirim. Fakat aynı hâlde mi söylüyorum acaba? Görünürde onun yaptığıyla senin yaptığın benzeşebilir, fakat hakikatte hiç benzeşmeyebilir. Görünürde Peygamber de savaşıyordu, başkaları da Müslümanlar için savaşıyordu. Ama Peygamber bazılarını uyarmıştır; Hazreti Ali de savaşır, bir başka sahabi de savaşır, ama kaç sahabi Hazreti Ali gibi kendisine hakaret eden düşmana karşı durup nefsinin araya girmesine izin vermeden davranabilmiştir?
Bir sahabi savaşıyor ve karşısındaki kelime-i şehadet getiriyor, buna rağmen ya da aman diliyor; onu öldürüyor. Bu durum Peygamberimize anlatıldığında çok kesin ve net bir şekilde kınıyor, çok sert bir tepki gösteriyor. Hatta o sahabi diyor ki, "o kadar sert bir eleştiri yaptı ki, dedim keşke yeni Müslüman olsaydım da bu kadar şey olmasaydı." Neden? Çünkü orada ilkesel bir şey var. Sen orada nefsinin bakış açısından savaşıyorsun. "Adam korktuğundan yalan söyledi" dedin, Peygamber "sen onun kalbini mi açtın" diyor. Yani "ben insanlarla savaşacağım, yalancıyı, üçkâğıtçıyı, korkağı bulacağım, öldüreceğim, temizleyeceğim" mi zannediyorsun? Ben böyle bir misyonla gelmedim; benim derdim, insanların inanmaları -velev ki yalancıktan inansınlar, sonra o yalancıktan iman gerçek imana dönüşsün- benim derdim yalancıları bulup temizlemek değil.
Peygamber çok net, keskin bir şekilde uyarıyor: "kalbini mi açtın" diyor. Adam yalan mı söylemiş, korkudan mı aman dilemiş, bunun önemi yok; "sen nasıl kendini kontrol edemiyorsun, velev ki korkudan söylesin, senin derdin onu öldürmek mi, nasıl bir yerden bakıyorsun" demek istiyor. Sahabi duramamış, bir de kendince yaptığını meşrulaştıracak bir argüman sunuyor -belki de doğrudur, adam gerçekten korkusundan aman dilemiş olabilir. Buna rağmen, diyor Peygamber, "velev ki öyle olsa da"; adam aman dilemişse aman dilemiştir, bitti. Çünkü velev ki adam aman diledi, sonra bir fırsatını bulup seni öldürdü diyelim; şimdi sen "ben nasıl kandım" mı diyeceksin, "keşke bu insan hakikaten gönülden aman dileseydi de inansaydı" mı diyeceksin öyle bir durumda? Eğer "nasıl adama aldandım, bak nasıl arkadan dolanıp beni öldürdü, tüh" diyorsan, sen gene benlik nazarıyla bakıyorsun demektir, çünkü dünyayı esas alıyorsun orada.
İşte onun hâli ayrı bir şey; onun hâline sahip olmak. Onun için Peygamberin hâline ermeden onu tam olarak anlamak mümkün değildir, kısmen anlayabiliriz, hatta çoğu zaman yanlış anlayabiliriz. Onun fiillerini taklit etmek, sünnet olarak yapmak, bizim kendi açımızdan tam hakiki bir şey değildir aslında; ama bunun bizi taşıyacağı bir yer var. Orada insanın şunu demesi lazım: "Peygamberin hâline bizi erdir ve o hangi hâlde bunu yapıyorsa, bize de o hâlde yapabilmeyi nasip et." Peygamber de yardım ediyordu, ama bizim gibi mi yardım ediyordu? Bizim algı çerçevemizde mi şefkat ediyordu, seviyordu?
İşte Hz. İsa'nın İncil'de geçtiği söylenen sözü: "bana iyi deme, iyi Allah'tır" diyor. Bunu genişletebiliriz: "seven ben değilim, bende seven Allah'tır; merhamet eden ben değilim, bende merhamet eden Allah'tır; veren ben değilim, bende veren Allah'tır." Şuur burada. Şimdi biz öyle bir şuurda olsak, öyle bir şuurla sevsek, merhamet etsek, yardım etsek, acaba şu an ortaya çıkan binlerce arıza ortaya çıkmayacak mı? Ama demek ki biz öyle yapmıyoruz ki bu arızalar ortaya çıkıyor.
Vermenin Hakikati ve Nefsin Sınavı
Mesela diyoruz ki Peygamber de yardımseverdi, biz de yardım ediyoruz; peki sen Peygamber gibi mi yardım ediyorsun? Nicelik olarak değil, nitelik olarak diyoruz. Diyelim ki sen bütün malını verdin; ama Peygamberin şuuruyla mı verdin, bireysel benlik şuuru içinde mi verdin? Ne kadar farklı birbirinden. İşte o iyi bir benliktir, onu ruhanileştirmek lazım. Vermenin hakikati o kadar kutsal bir şey ki, ben nefis düzeyinde bunu yaparken bile onun güzelliğinden, huzurundan bir pay alıyorum; bir de bunu hakikatiyle Rabbim bana yaşatsa, bu kim bilir nasıl bir şeydir.
Aynı insan bazen aynı hâlde olmayıp vermekte zorlanır da; bazen vermekten çok mutlu olurken, bazen de verirken bir sıkıntı hisseder, sanki zorla alınmış gibi bir hâl olur. Belki orada da üzerine giderek, o sıkıntıya rağmen vermeye gayret ederek, negatif benlikleri görmek ve onlara rağmen -eğer onlar bir engelleyiciyse- devam etmek lazım.
Bir şey anlatılır: bir papaz varmış, sürekli içeriden nefsi ne diyorsa tam tersini yaparmış; bütün hayatı boyunca böyle devam etmiş. Bir şey yapacaksa, içeriden "yapma" diyorsa inadına yaparmış; iyilik yapacaksa da yine öyle. Bunu duyan dervişin biri demiş ki "böyle olsaydı o adam Müslüman olurdu." Kalkmışlar, papazın kapısını çalmışlar, "duyduk ki böyle böyle bir durumunuz var, biz de size bu sebeple İslam'ı anlatmaya geldik" demişler, İslam'ı anlatmışlar, tebliğ etmişler. Papaz demiş ki "nefsime sorayım, bana biraz zaman verin, nefsime sorayım." Sonra demiş "ben Müslüman oluyorum." Bir de böyle bir şey.
Yani o bahsettiğimiz noktada insan, bütün tutukluluklardan, bütün o psikolojik takılmalardan kendini sorumlu tutmalı. Başka bir şeyi, başka bir yöne adım atarsanız, kesinlikle o yoldan geri döneceksiniz; bir yanlış adım attığınız anda hızla giderek kendinizi tamamen nefsin en karanlık noktalarında bulursunuz.
Nasreddin Hoca'nın Karısı: Atlatamamak
Bununla ilgili güzel bir hikâye vardır: Nasreddin Hoca'nın karısı ameliyat olmuş. Eşi dostu gelmiş, "geçmiş olsun hoca, hanımın ameliyatı atlattı mı?" demişler. O da "yok, atlatamadı, hâlâ anlatıyor" demiş. Hâlâ anlatıyorsan, tabii ki bu anlatma biçimi önemlidir; hâlâ anlatıyorsan atlatamamışsın demektir. İnsan kendine sormalı: benim içimde ne gibi sürekli geveze benlikler var? Sürekli anlatıyor: "dünya bozulmuş, arkadaşlık kalmamış, dostluk yok, bilmem ne, bana böyle yaptı, niye böyle yaptı, ben bunu hak etmiyordum." Kim konuşuyor, bakacaksın. Bunların senin hayatını tükettiğini bileceksin.
Bu tarz sözlere muhatap kalanın rahatsız olması da farklı bir benlik versiyonu belki. Mesela bir amca sık sık böyle anlatır, kendi de sıkılmış, "kafa ütülüyor" diye algılayıp öyle yorumlamak da bir başka şey. Aslında insan o tür durumlarda kendine dönüp bakmalı: biz kimin kafasını ütülüyoruz? Hayatta dışarıda bir şey görüyorsanız, onun potansiyel olarak en azından bir benzerinin sizde de olabileceğini düşünmek gerekir; o nazarla bakmak lazım.
Hangi düzeyde bunu anlamak lazım? Önemli olan şey, gerek kendimizde gerek muhataplarımızda o tutukluluklardan, takılmalardan, atlatamamış olmalardan kendimizi ve muhatabımızı kurtarmaya dönük konuşmamız. Bir kadın kocasından dert yanıyorsa, ben de kalkıp kendi kocamdan dert yanmamalıyım -"bu erkekler de hep böyle" dememeliyim. Ona başka bir şey demeliyim; diyecek bir şey bulamıyorsam hiç konuşmamalıyım. O takılmış, ben de onun takılmasına bir vites daha ekliyorum, ne gerek var? Eğer onun algısı güçlüyse "sen bundan niye rahatsız oluyorsun, bu olaya başka açıdan bakamaz mıyız, bu olayı böyle değil de şöyle yorumlasak daha doğru olmaz mı" demeliyim. Tabii en başta kendime demeliyim bunu.
Yoksa "başkaları anlamıyor" demek, o ikinci düzeyde bir iş. Ama orada da dikkat edeceksin: karşındakinin yanlış benliklerini meşrulaştırmayacaksın, beslemeyeceksin. Velev ki "sen beni anlamıyorsun" desin; "kardeşim ben seni anlıyorum ama senin o benliğinin doğru anlaşılıp ona uyulmamasına ihtiyacın var, yoksa benim seni onaylamam sana haksızlık olur, senin özüne haksızlık olur, ben senin o benliğini onaylamıyorum, senin iyiliğin için onaylamıyorum" demeliyim.
Vefa Arayışı ve Kendi Özünü Bulmak
"Dünyada vefa kalmamış" diyorsan, "sende de mi kalmamış?" diye sorulmalı. Sende kalmışsa demek ki dünyada vefa var; sende kalmamışsa o zaman sen kendi derdine yan. Bir mürit gelmiş, "dünyada vefa kalmamış" demiş bir şeyhine. Şeyh demiş ki "evladım, sende de yok mu?" İşte açarsan şu çıkar: sen nefsin itibariyle âlemde vefa arıyorsun, hep âleme o nazarla, "nerede vefa" diye bakıyorsun; vefanın kendinde olduğunu bilmiyorsun bile. Arıyorsun, vefa arıyorsun; ama sen vefanın kendisi olsan, kendi özünü bulsan, zaten sen o vefanın kaynağı olursun. O zaman âleme "vefa arayan bir gözlükle" bakmazsın; âlemde vefalı bir insan olarak yaşarsın. Muhatabından da vefa bulursan, âmenna, ne güzel bir şey, onun namına sevinirsin. Ama âlemde vefa görmedin diye kendine bakmıyor musun, kendinde de mi değilsin?
İşte onun için dedik ya: böyle olumsuzluk içinde olan bir benlik bizi istila etmeye kalktığında hemen uyanık olmalıyız. "Dünyada merhamet kalmamış" diye böyle sağdan yaklaşıyorsa, hemen tutup ona "sende de mi yok" diyebilmeliyiz.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Doğrudan sure adıyla anılan bir ayet yok. Anlatıcı, Hazreti Peygamber'in hicret sırasında Hazreti Ebu Bekir'e söylediği "mahzun olma, Allah bizimledir" sözüne ve Kur'an'da geçen "kalk ve uyar" ifadesine meâlen değiniyor, ancak sure adları metinde belirtilmiyor. --- ---