Acının Kaynağı ve Özdeşleşme

Acı ve Arınma: Bakara Suresi 155. Ayet

Bugünkü konuşmamızın konusu insan neden acı çeker ve acı çeken kimdir aslında? Bu konuda kutsal metinde bir ayet var. Bakara suresi 155. ayette ki çokça yanlış anlaşılan bir metindir. Metin şu: muhakkak sizi biraz açlık, korku ve mallardan, kendiniz olarak algıladığınız şeylerden ve hayatınızdaki bir kısım ortaya çıkan ürünlerden eksiltmekle arındıracağız. Sabredenleri müjdele.

Burada dikkat ederseniz insanoğlu bazı şeylerle karşılaştırılıyor. Bazı şeylerle karşılaşacağı ifade ediliyor ve bunun asıl amacının da aslında arındırmak olduğu ifade ediliyor. Burada insanoğlunun kendisine sorması gereken şey şudur: Bahsedilen şeyler yani korku, açlık, mallardan, kendimiz olarak algıladığımız şeylerden ve hayatta elde ettiğimizi düşündüğümüz ürünlerden niçin eksiltiliyoruz? Ve buradaki eksiltilme ne anlama geliyor ve neye hizmet ediyor?

Burada iki tane bölüm var. Bir tanesi korku ve açlıkla ilgili bölüm, diğeri ise mallardan kendimiz olarak algıladığımız şeylerden ve hayatımızda elde ettiğimiz şeylerden eksiltme.

Korku ve Açlığın Gerçek Anlamı

Birincisi ne dedik? Korku ve açlık. Korku ve açlık nedir? Bunu şöyle açabiliriz. Korku, kişinin gelecekle ilgili, özellikle gelecekle ilgili kaybedeceğini düşündüğü şeylerle ilgili hissettiği bir duygudur. Yani insan neyden korkar? Bir tehlikeden korkar, bir zarar görme ihtimalinden korkar, bir şeyi kaybetmekten korkar. Ve kişi şunu dikkatle değerlendirdiğinde aslında kaybetmekten korktuğu şeylerin onun asıl varlığı olmadığını kavrayabilir. Dolayısıyla aslında burada korku duyan bizim gerçek öz varlığımız değildir. Çünkü öz varlığımız hiçbir şey kaybetmez. Öz varlığımız hiçbir tehlikeye maruz kalmaz. Öz varlığımız hiçbir zarar görmez. Dolayısıyla tehlike ve zarardan kaçınan, bir şey kaybedeceğini zanneden, bir şey kaybetmekten korkan benlik gerçek öz varlığımız değildir.

İkinci nokta, kişinin açlık ile tarif edilen durumu. Buradaki kastedilen açlık aslında sadece bedensel açlık değil. Hatta bu, kavramın çok küçük bir bölümünü kapsayabilir. Burada kastedilen açlık, kişinin ihtiyaç duyduğunu zannettiği bazı şeylerden mahrum olma halidir. Yani kişi mesela sevgiye ihtiyaç duyar, ilgi ve değer görmeye ihtiyaç duyar, başarmaya ihtiyaç duyar, insanların onu takdir etmesine ihtiyaç duyar, bilgili olmaya ihtiyaç duyar, hayatta kendini ortaya koymaya ihtiyaç duyar ve bunun gibi birçok şey. Yani kişinin kendisinin ihtiyaç duyduğu şeyler konusundaki mahrumiyet algısı ayette açlık ile tanımlanmıştır. Yani bir insanın ihtiyaç duyduğu bir şeyi elde edememesi ve elde edememesinden kaynaklanan mahrumiyet hissi açlık ile ifade edilmiştir.

Dolayısıyla ayetin ilk başında insanoğlunun kaybetmekten korktuğu, zarar görmekten korktuğu ve bir kısım ihtiyaçlarına ulaşamamaktan dolayı mahrumiyet duygusu içinde olabileceği ifade edilmiş oluyor.

Mal, Benlik ve Ürünlerden Eksiltme

İkinci noktada kişinin mallarından, kendisi olarak algıladığı şeylerden ve hayatta elde ettiği sonuçlardan, ürünlerden eksiltilmekle arındırılacağı ifade ediliyor. Temelde insanoğlu hayata kâr ve zarar penceresinden bakar ve zaman zaman hepimiz bazı olayları bu şekilde değerlendiririz. Peki biz bu olaylara nereden bakmalıyız? Nereden bakarsak gerçekten doğru bir yerden bakmış oluruz. İşte aslında yaratıcının bize hatırlatmak istediği şey budur: Siz yanlış bir yerden baktığınız için korkuyorsunuz. Yanlış bir yerden baktığınız için mahrumiyet hissine kapılıyorsunuz. Yanlış bir yerden baktığınız için malınızın, kendiniz olarak algıladığınız şeylerin ve hayat içinde elde ettiğinizi düşündüğünüz şeylerin eksilmesinden rahatsızlık duyuyorsunuz.

Halbuki siz doğru bir noktadan bakarsanız aslında bunlar sizin gerçek öz varlık bilincinde olmadığınızı gösterir. Öyleyse sizler bu gibi durumları arınmak için bir imkan olarak görün ve eğer gerçekten bu imkanı kullanırsanız siz korkunun, açlığın ve hiçbir eksiltilmenin olmadığı varoluş ve bilinç durumuna geçebilirsiniz. Ki kutsal metinde bu, insanın cennette olması, cennetsi bir halde olması olarak ifade edilmiştir. Adem ve Havva'nın cennetteyken herhangi bir korku ve açlık duymadıkları ifadesini burada hatıra getirebiliriz. Veya "Allah'ın dostları için korku ve hüzün yoktur" ayetini de burada hatırlayabiliriz. İnsan neyden hüzün duyar? Bir kayıptan hüzün duyar.

Acı Çeken Kimdir?

Dolayısıyla son tahlilde dikkat edersek aslında gerçek anlamda öz varlığının farkında olan ve o öz varlığının da sonsuz ve mutlak olana bağlı olduğunu idrak eden insan için herhangi bir korku, herhangi bir mahrumiyet hissi, herhangi bir eksiklik, herhangi bir kayıp, herhangi bir mağduriyet ve dolayısıyla da herhangi bir hüzün söz konusu değildir.

Dolayısıyla aslında şunu ifade edebiliriz: Acı çekmek benliğin bir rüyasıdır. Hakikate uyanmak veya kendini bilmek, bu benliğin rüyasından uyanmak ve dolayısıyla o acıdan kurtulmaktır. Dolayısıyla kendimize sormamız gereken en temel şey şudur: Bu acı neden doğuyor ve kimde ortaya çıkıyor? Bir bilgenin ifadesiyle aslında insan acıyı tecrübe etmez, bir tecrübeden acı çeker. Dolayısıyla kişi hayatı öz varlığının göreceli bir süreci deneyimlemesi olarak algıladığı durumda o zaman hiçbir zaman acı tuzağına düşmeyecektir.

Son tahlilde acı ya bir kayıp ve mahrumiyetten ya da bir eksiklik ve zarardan kaynaklanır. Bu gibi durumlarda benlik, psikolojik düzeydeki benlik, kendini eksik, mahrum edilmiş, engellenmiş, tatmin olamamış hisseder. Ve bu o psikolojik benlikte acı doğurur. Halbuki acıya neden olan her şey geçici ve sınırlı olduğu gibi, bu geçici ve sınırlı olan nedeniyle acı çeken benlik de bizim asıl kendimiz ve özümüz değildir. Dolayısıyla acısını çektiğimiz şeyler göreceli, izafi ve geçici olduğu gibi, bu süreçlerden acı çeken ve kendimiz diye algıladığımız benlik de bizim asıl kendimiz, bizim asıl varlığımız değildir. İşte yaratıcımız geçici ve sınırlı olan ile kalıcı ve sonsuz olanı ayırt edebilmemiz için bizi bu gibi süreçlerle karşılaştırır ve bizi özümüzün farkındalığına ve asıl olana çağırır.

Kendini Hatırlama ve Olgunlaşma

Bu anlayışla acı çekme süreçlerimizi analiz edebilirsek adım adım gerçek anlamda kendimizi hatırlamak mümkün olabilir. Tabii ki bu egonun hoşuna giden bir çalışma değildir. Neden? Çünkü egonun arzusu şudur: Ben acı çekiyorum, acı çekmemin nedeni de olaylardır, eğer olaylar değişirse ben acı çekmem. Dolayısıyla acı çekmenin çaresi egoya göre olayların değişmesidir. Bu ise egonun bizi yıllarca içine sürüklediği bir tuzaktır. Acının nedeni olaylar değildir, acının nedeni o olaylara egonun, psikolojik benliğin bakış açısıdır.

Kendini hatırlama olmaksızın acı çekmek anlamsızdır. Bunu asla unutmamalıyız. Yani ne demek istiyoruz? Çoğu insanın şöyle bir yanlış algısı vardır: İnsan acılarla olgunlaşır. Hayır, insan acılarla olgunlaşmaz. İnsan kendini hatırlama çabasıyla olgunlaşır. Nice insan vardır, kendine göre yıllarca acı çekmiştir, yaşı 40, 50, 60'a gelmiştir, hiç de olgunlaşmamıştır. Belki artık açıkça şikayet etmiyordur, belki bir mecburi bir kabullenme hali içindedir ama asla olgunlaşmamıştır. Çünkü acının kendisi insanı olgunlaştırmaz. İnsanı olgunlaştıran şey, egonun acı deneyimlerine karşı bir farkındalık üretmek ve kendimizi bulmaktır. Kendimizi bulma sürecimiz, kendimizi gerçek anlamda hatırlama sürecimiz bizi acı çekmekten kurtarır. Dolayısıyla kişinin kendini hatırlama, gerçek öz varlığını fark etme çabası olmadıkça acı çekmek anlamsızdır. Ve acı çekmek insanı hiçbir yere götürmez.

Gelen acılara biz çoğu defa yanlış bir tutumla yaklaşırız. Anlamak ve çözümlemek için değil, faydasız bir şekilde kendimizi acıyarak, kırılarak, kızgınlık ya da öfke duyarak acılara karşı tavır almaya çalışırız. Halbuki bu durumlarda kişinin "acı çeken kim" sorusunu kendisine sormaya ihtiyacı vardır. Acı çeken kimdir ve bu acı neden dolayı içeride ortaya çıkıyor? Yani acının bir dışsal, görünürdeki bir sebebi vardır. Halbuki bu asıl sebep değildir. Acının gerçek sebebi içerideki benlik ve o benliğin duyguları, düşünceleri ve algı biçimidir. Burada insan kendisine şunu sormalı: Şu anda içimde hissettiğim benlik neden dolayı acı çekiyor? Acı çekmesinin nedeni nedir? Neden bu acıyı yaşıyor? Bu soruyu sorduğumuz zaman hayata doğru bir yerden başlamış oluyoruz.

Tabii ki bu durumlarda sakin ve objektif olmak çok zordur ve kişi bu anlarda hemen negatif düşünce ve duygulara girer. Yani bu durumlarda kişi benliği üzerinde çalışacağına, deyim yerindeyse benlik onun üzerinde çalışır. Benlik onu alt eder. Benlik sürekli acı çektiğini, bunun bir haksızlık olduğunu, acı çekmemesi gerektiğini, daha iyi bir şeyi hak ettiğini, insanların kendisini anlamadığını, hak ettiği şeyi bulamadığını, hayatta şanssız olduğunu vs. düşünerek kendi kendine büyük bir sıkıntı yaşatır. Bunu böyle ifade edebiliriz: Kendi kendimize sıkıntı ve zorluk yaşatırız.

Halbuki bu durumlarda kişi önce bir acının içeride ortaya çıktığını kabul etmelidir. "Evet bu olay bende bir acı hali hissettiriyor, bir acı hali yaşatıyor." Bu acıyı yaşayan kimdir? Bu nasıl bir bendir? Ona "ben kendim" demeyin. Kendim derseniz üzerinde çalışamazsınız. Ona "bu benlik" diyerek yaklaşırsanız onun üzerinde çalışma imkanı bulursunuz. Bu benlik ne hissetti? Şu durumda, şu olayda, yaşadığı şu süreçte bu benlik ne hissetti? Kayıp duygusu mu hissetti? Değersizlik duygusu mu hissetti? İhanet duygusu mu hissetti? Terk edilme duygusu mu hissetti? Reddedilme duygusu mu hissetti vs.? Yani acı çeken benliğin temel duygusuna ulaşmaya çalışırız. Burada hissedilen temel duygu nedir ve o temel duygunun tetiklediği ikincil duygular nelerdir? Kişi bu duygular üzerinde çalışır ve bunların gerçek olmadığını fark ederse o zaman acı rüyasından uyanmış olur.

Tabii ki ifade ettiğimiz gibi ego kendi üzerinde çalışılmasından hoşlanmaz. Çünkü bahsettiğimiz benlik asla projeksiyonun kendisine dönmesini istemez. Ego her zaman projeksiyonu çevreye yöneltir. Yaşadığı bir olumsuzluğun nedenlerini dışarıda arar. Dolayısıyla da hiçbir zaman çözümü kolay kolay bulamaz. Burada şunu anlamak gerekir: Kelimeler veya hayatta klasikleşmiş bazı cümleler bize yardım edemez. "İşte dünya çok zor, hayat çok acı, tabii ki acıları yaşayacaksın, bu dünyada sadece mutlu anlar yoktur" gibi, "işte acı da hayatın bir parçasıdır" anlamına gelebilecek birçok cümle üretmişizdir. Bu cümleler, bu yaklaşımlar asla bize gerçek anlamda yardım etmezler. Çünkü bizim amacımız acıyı kelimelerle hafifletmek değil, acının ötesindeki varlığımıza geçmektir. Amacımız acıları geçiştirmek, acıları yüzeysel bir algıyla yok saymak, onları inkar etmek, onların üstünden atlamak, acıyı dramatize edip onu daha alışıldık hale getirmek değildir. Amacımız acının ötesine geçebilmektir. Hiçbir acının tuzağına düşmeyen, hiçbir acı tarafından gölgelenmeyen asıl varlığımızı fark etmektir.

Acıyı Büyütmek ve Alacaklı Benlik

Acıları büyük görme ve gösterme, yani bir başka ifadeyle abartma, sınırlı benlik bilincinin, psikolojik benliğin temel bir eğilimidir. Kişi aylarca ve yıllarca acılarına şahitlik eder ve kişi kendi büyük acılarını, güya büyük acılarını devamlı kendi iç dünyasında gündemde tutar. Bu insanın gereksiz acı çekmesidir. Kişi bu gereksiz acı çekme süreçleriyle hassaslaşır. Hassaslaştıkça zayıflar, zayıfladıkça daha çok acı çeker. Dolayısıyla asla acılarımızı büyük görmemeliyiz. Acılarını büyük gören kendini küçültür. Acılarını büyük gören asla onların ötesindeki gerçek varlığını fark edemez.

Bir başka ifadeyle acılarımızın bir alacak ürettiği tuzağına asla düşmemeliyiz. Çünkü psikolojik düzeydeki benlik algımızın en önemli yanılsaması budur. Benlik hayattan, insanlardan, yaratıcıdan, her şeyden alacaklı olduğunu düşünür. Neden? Çünkü kendisi gerçek anlamda sabit bir değere, gerçek anlamda bir varoluşa sahip değildir. O yüzden dünyadan, hayattan, alemden, insanlardan varlık dilenir. Evet, bu çok önemli bir noktadır. İnsan olarak maalesef psikolojik benlik düzeyine düştüğümüz zaman insanlardan, hayattan bir değer arayışına gireriz. Bir varlık arayışına gireriz. Yani dünyanın bizi var etmesini isteriz. İnsanların bizi var etmesini isteriz. Halbuki yaratıcı seni gerçek anlamda var etmiştir. Ama insan psikolojik benlik düzeyine düştüğünde kendisini insanların dünyasında, bu hayatın içinde, aslında bilse de bilmese de var etmeye çalışır. Etkili olmaya çalışarak, güçlü olmaya çalışarak, kendini sevdirmeye çalışarak, tanınmaya çalışarak, anlaşılmaya çalışarak ve bunun gibi birçok şeyle aslında insanoğlu psikolojik benlik düzeyinde bu hayatta varlık dilenir. Halbuki o, sonsuz ve sabit bir varoluşla yaratılmış bir varlıktır.

Dolayısıyla burada psikolojik benliğimiz bahsettiğimiz bu varlık dilenciliğine düştüğünde ister istemez bu süreçte hayatın kendisinin olmasını istediği şekilde yürümediğini görür. Bunu anne babasından başlayarak hayatın tüm süreci içinde yaşadığı olaylar noktasında değerlendirebiliriz. Beklediği şey gerçekleşmediğinde, beklediği ilgi, sevgi, değer, anlayış, farkındalık, destek vs. bunları göremediğinde insanlardan, hayattan hatta yaratıcıdan alacaklı olduğunu düşünür. İşte aslında acılarımızın bir nevi alacak olmasının nedeni budur. Bu anlamda egomuzun bizi düşürdüğü en büyük tuzak budur. Yani acılarımız aslında alacaklarımızdır. Yaşadığımız her acı bu hayattan bir alacağımız olduğu anlamına geliyor. "Hak ettiğim ilgiyi göremedim, hak ettiğim değeri göremedim, hak ettiğim fırsatları bulamadım, hak etmediğim muamelelere maruz kaldım, hak etmediğim engellerle karşılaştım, hak etmediğim şekilde reddedildim, hak etmediğim şekilde kötü bir muameleye maruz kaldım" diyerek aslında farkında olmadan her acıdan bir alacak üretiriz. Dolayısıyla da bu alacaklarımız aslında hiçbir zaman ödenmediği için kişi sürekli bu alacaklarını hatırlar. İşte "acılarımız alacaklarımızdır, bu yüzden unutmuyoruz" ifadesinin altında yatan psikolojik düzenek bundan ibarettir.

Kişi gerçek anlamda yaşadığı bir olayın onda oluşturduğu duyguyu sürekli bütün hayatına yayar. Buna biz yaşanan bir olgunun, diyelim ki birkaç dakikalık, birkaç saatlik bir olgunun bütün hayata yayılması olarak tarif edebiliriz. Gereksiz acılar ve gereksiz mutsuzluklarımızın sorumlusu bu anlamda yine egolarımızdır. Aslında birkaç dakikalık bir olay, korku ve endişe ile genişleyerek saatlere, günlere, yıllara yayılır. Oysa olay birkaç dakikadan ibarettir; fakat o, bir ömür boyu taşınır. Bunun nedeni insanın kendisini alacaklı hissetmesi ve yaşadığı o duygudan dolayı muhatabı olan insanlardan veya hayattan alacaklı olarak düşünmesidir.

Zarar Gören Kim? Özdeşleşmenin Sonu

Burada dikkat etmemiz gereken şey şu: Korktuğumuz şey neye dair bir korkudur? İnsan zarar görmemek istediğini her zaman hisseder. Evet, insan zarar görmek istemez ve korkularımızın altında yatan temel şey de zarar görme korkusudur. Fakat insan kendisine şunu sormalıdır: Sen nesin ve gerçek anlamda sen zarar görebilir bir varlık mısın? İşte insanın nihai olarak kendine sorması gereken şey aslında budur. Biz zarar görecek olanın kendimiz olduğunu zannediyoruz. Halbuki burada dikkat edin, yaratıcı "sizi korkuyla, açlıkla, mallardan, nefislerinizden, kendinizden ve elde ettiğiniz, sahip olduğunuz şeylerden eksiltmekle arındıracağız" ifadesini kullanmaktadır. Dolayısıyla aslında bu gibi olaylardan zarar gören aslında ben değilim. Bu noktada insanoğlunun kendisine hatırlatması gereken şey zarar görenin kim olduğu sorusudur.

Burada tabii ki daha önceki derslerde ifade ettiğimiz özdeşleşme konusunu hatırlamak durumundayız. Bizler çoğu defa gerçek anlamda kendi öz varlığımızın farkında olmadığımız için bu öz varlığın zarar görebileceği noktasına kapılabiliyoruz. Neden? Çünkü aslında kendi varlığımızın yerine benliği koyuyoruz. Psikolojik düzeydeki benliği ve bedenimizi koyuyoruz. Yani gerçek kendimiz olarak aslında beden ve psikolojik benlik algımızı koyuyoruz. Dolayısıyla da bedenin ve psikolojik benliğin zarar görmesini kendi zarar görmemiz gibi algılıyoruz.

Bu zarar görme algısı ister istemez bizi korkulara, mahrumiyet hislerine, zarar görme ihtimaline ve zarar görüp mahvolma, ortadan kalkma, büyük mağduriyetler yaşama algısına götürmektedir. Halbuki gerçek anlamda insan asla zarar görebilecek bir varlık değildir. Bizim gerçek varlığımız hiçbir şeyden zarar görmez. Mesela bir insan bedenen açlıktan ölebilir. Burada ölen insanın kendisi değildir. Ölen bedendir. Psikolojik düzeyde de eğer siz bir şeyle özdeşleşmişseniz, özdeşleştiğiniz şeyin elinizden gitmesi veya zarar görme ihtimali sizin kendinizin zarar görme ihtimali olarak hissedilir. Halbuki orada zarar gören siz değilsiniz. Zarar gören geçici, sınırlı bir olgudur ve o siz değilsiniz.

Nasıl ki evi yıkılan bir insan kendisinin yıkıldığını düşünmemelidir. Arabası çizilen bir insan kendisinin çizildiğini düşünmemelidir. Şöhreti ortadan kaybolan bir insan kendisinin ortadan kalktığını düşünmemelidir. Tıpkı bunlar gibi insan hiçbir şeyden dolayı kendisini eksilmiş, kaybetmiş görmemeli ve öyle hissetmemelidir. Buradaki temel problem şudur: Ne ile özdeşleşiyorsanız onun ya bütünüyle elinizden gideceğini veya kısmen azalacağını kabul etmelisiniz. Örneğin bedeninizle kendinizi tanımlıyorsanız, bedenin yaşlanacağını, güzelliğinin, yakışıklılığının gideceğini bilmelisiniz. Malınızla, paranızla özdeşleşiyorsanız bunların bir gün ortadan kalkabileceğini fark etmelisiniz.

Aslında burada yaratıcının bu ayette bize ifade ettiği şey çok büyük bir rahmet, çok büyük bir şefkat eseridir. Yani yaratıcı aslında bize şunu hatırlatıyor: Ben sana bu olaylarla neyle özdeşleştiğini gösteriyorum, sen de bu olaylar vesilesiyle ne ile özdeşleştiğini gör. Ve özdeşleştiğin şeyleri fark ede ede, bu özdeşleşmelerden kurtularak kendini bulma yoluna gireceksin. Yaratıcının bize aslında önerdiği şey budur.

O yüzden biz acı çektiğimizde bir haksızlığa uğradığımızı, bir mahrumiyet yaşadığımızı değil, neyle özdeşleştiğimiz için acı çektiğimizi kendimize sormalıyız. Ben şu anda acı çektiğimi hissediyorsam bir şeyle özdeşleşmişim demektir. Peki öyleyse burada kendime sormam gereken şey şu: Ben neyle özdeşleşiyorum ki bu acıyı çekiyorum? İşte kendimize sormamız ve cevabını bulmamız gereken nokta tamamen budur. Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız: Kelimeler bizi olgunlaştırmaz. Bizler anlama, gerçekliğe, iç varoluşa doğru bir yolculuk yapmalıyız.

Evet, hepimiz şu veya bu nedenle acı çekiyoruz, çünkü hepimizin özdeşleştiği şeyler var. Özdeşleştiğimiz şeylerden kurtulduğumuzda gerçek anlamda öz varlığımızı bulacağız. Tıpkı Hazreti Meryem'in çektiği acı ve sancı gibi. O acı ve sancı Hazreti İsa'nın doğumuna vesile olmuştur. Bizler de çektiğimiz acıların ötesindeki asıl varlığımızı bulabiliriz ve yaşadığımız bu acıları kendimizi bulmanın bir imkanı olarak görebiliriz. Çünkü gerçek budur, bunun dışında bir gerçeklik söz konusu değildir.