Adem Kıssası ve Gerçek Değer

Cennetten Düşüş ve Değer Arayışı

Şimdi geçenlerde Adem kıssasıyla ilgili konuştuğumuz bir bölüm vardı; orada aslında bir noktaya değinmeyi sonraya bırakmıştık, ona bugün değinelim. İnsan psikolojik benliği üzerinden yaşamadığında aslında herhangi bir değer arayışına girmez, herhangi bir arzu ve korku da duymaz. Bizim ağırlıklı olarak merkezlendiğimiz bu psikolojik benlik bize arzu ve korku üzerinden "şunlara sahip olmalısın, şunları elde etmelisin, şunları kendine mal etmelisin, şöyle olmalısın, şunu yapmalısın" diyerek, bir arzu üzerinden bir değerlilik hikâyesi uydurur veya bir korku üzerinden bir değer ya da değersizlik hikâyesi uydurur.

Mesela: "hayatta hiçbir şey başaramadın, eşittir değersizsin." "Hayatta hiç kimse sana değer vermedi, eşittir değersizsin." "Hayatta hiç kimse için özel biri olmadın, değersizsin." "Hayatta hiç etkili olamadın, eşittir değersizsin." Çünkü psikolojik benlik bir şeye sahip değil aslında. Tekrar o vurguyu yapalım: Allah ne diyor Adem ve Havva'ya? "Siz bu cennette yerleşin, sizin için açlık, susuzluk, herhangi bir mahrumiyet söz konusu değildir." Sonra ne geliyor? Şeytan bir vesvese veriyor değil mi? Ne diyor? "Ebedi bir mülkün olmasını istemez misin, melekler gibi olmak istemez misin" gibi arzusunu ve korkusunu tetikliyor. Ve bunun üzerinden aslında "eğer ebedi bir mülkün yoksa değersizsin" hissini uyandırıyor.

Ebedi bir mülke sahip değilsen, bir şeye sahip değilsen -bu sahip olmak dışsal bir şey de olabilir, psikolojik bir şey de olabilir. Mesela "ben çok zekiyim" derim; bu bir mülktür aslında değil mi? Yani bana ait dediğim, sahip olduğum şey dediğim şey bir mülktür. Mülk sadece maddi, menkul veya gayrimenkul anlamında bir şey değil; bir insanın "bu benim" dediğinde yaptığı şey bir mülkiyettir. Zekasına güvenir, gücüne güvenir vesaire, ve bunlarla kendini var hisseder; bu ona bir değer algısı kazandırır. Bunun tam zıttı da bir değersizlik algısıdır.

Ne yazık ki insanoğlu, eğer Kur'an'da ve bütün kutsal kitaplarda anlatılan bu metaforu tam olarak anlamazsa, hayatı boyunca bir tuzağın içinde yaşamaktan başka bir yol bulamaz. Hayatta her zaman kendinize sorduğunuz şey nedir? Psikolojik benlik size sürekli ne soruyor? "Nesin sen" diyor, sürekli "nesin sen." Bu cevabı kim vermelidir? Bu soruyu soran kim? Ve bu soruya cevap vermesi gereken kimdir? Eğer bunu ayırt etmezsen tam bir tuzağın içinde ömür boyu yaşarsın, bunun bir sonu yoktur, ölünceye kadar bu tuzağın içinde yaşarsın.

Bu tuzaktan çıkmanın yegâne çaresi: soruyu soran kimdir, cevabı vermesi gereken kimdir? Soruyu soran eğer psikolojik benliğinizse, daha orada bu tuzağı yakalamalısınız. Soruyu soran yanlış bir şey; bunu şey gibi düşünün: bir papağan var, eve geldiğinizde ikide bir "ne yaptın, kaç para kazandın, sen kimsin" diye soruyor. Papağan gibi soruyor -papağan zaten, sürekli sana bunu soruyor: "seni kim seviyor, ne kadar başarılısın, ne kadar etkilisin, özgün ne tarafın var, seni insanlardan ayırt eden ne var, bu dünyaya ne katkın oldu?" Bunlar hepsi aslında kutsal metinlerde anlatılan şeytanın vesvesesinin dünya hayatındaki yansımaları. Egodaki yansımaları bunlar, hepsi yansıma, hepsi bir yankı. Ve siz bunları dinlediğiniz ve kabul ettiğiniz müddetçe, orada uyarıldığınız hikâyeyi gerçekleştirmiş oluyorsunuz.

Mesela düşünün bir çocuk, altı aydır, bir yaşındaki bir çocuk, böyle bir algısı var mı: "ne başardın?" Hatta bazen ego şaşar: "dünyaya bir görev için geldi." Ne abartıyorsun, nereden çıkarıyorsun bu hikâyeleri? Bir görevin olabilir de niye varlığını bunun üzerinden inşa ediyorsun? Allah bu görevi bir başkasına o anda verse ne yapacaksın? Boşa mı düşeceksin yani, varlığın iptal mi olacak? Şöyle tasavvur edilir: Allah mesela Hz. Muhammed'i gönderdi, sonra dedi ki "ey Muhammed, sen bir sene yaptın, ben başkasına görev veriyorum." Hz. Muhammed'de bir hayal kırıklığıyla "şimdi ne yapacağız" falan mı olur? Ama bakın ego ne yapıyor sürekli? Bir varlık, bir mülkiyet, kendisini tanımlayacağı bir şey arıyor sürekli; "ben" kelimesinin arkasına koyacağı bir şey arıyor. Sanki bir CV doldurmaya ihtiyacı var.

Hani derler ya sufi gelenekte, işte "beyazlık İslamiye" atfedilir, cennetin birçok kapısı vardı, hepsi kalabalıktı, bir tanesi "vaktim boş, fakir" kapısıymış derler. Yani kendine dair hiçbir imajinasyonu, hiçbir tasavvuru, hiçbir tanımlaması olmayan insanlar. Aslında bebek de böyle değil mi? Bir bebeğe "sen kimsin, hadi CV'ni yaz" desem, böyle tatlı tatlı gülümser, masum, hoş bir şekilde gülümser. Ama psikişik benliğinize düştüğünüz zaman, psikişik benlik size bir hapishane örer; onun bir hikâyesi vardır, var olmakla, mutlu olmakla, yaşamakla ilgili bir hikâyesi vardır.

Mesela ego der ki: "yaşamak bu mu? Bu mu yaşamak?" Senin hikâyen ne diye sormadıkça ona, siz ona cevap yetiştirmeye çalışırsınız: "evet yaşamak bu kardeşim, sana göre ne?" "Bana göre yaşamak bu" ve bu gibi şeyler desem, o hikâyeyi iptal edebilirim. Ama size ne yapıyor? "Bu mu yaşamak" diyor işte, "sen buna yaşam mı diyorsun, bak millet neler yaşıyor." Size oradan bir kanca taktı mı, siz onun peşinde dolanırsınız. Ortada aslında hiçbir sorun yoktur, hiçbir problem yoktur, mutsuz olacağınız hiçbir şey yoktur; ama o hikâyenin gözünden baktığınızda çok problem vardır.

O yüzden bütün kutsal metinler insanı anlatırken o Adem, Havva ve şeytan kıssası anlatılır. Neden? Çünkü bir düşüş ihtimalin var ve her insan ilahi bir takdir olarak düşüşü yaşıyor; fakat düştüğün o dönüşü gerçekleştirmen gerekir, tekrar yukarı çıkman gerekir. Bir düşüşü deneyimliyorsun, bu da ilahi bir deneyim imkânı.

"Psikişik benliği bu kadar deneyimledik, artık yetmez mi değil mi, bu yaşa geldik, yeter artık, epey deneyimledik, 20, 30, 40, 50 yaşlarındayız, yeter yani, çok şükür ne mal olduğunu anladık." Sürekli artık ona hizmet etmemize gerek yok. Uzun müddet bir arkadaşlığımız oldu ama buna son verebiliriz; bu özgürce bir tercihle yapılmalıdır. Kime son vereceğimizi bilmeliyiz burada. Nefsimizin bize ne fısıldadığını, bize nasıl bir hikâye ürettiğini, o hikâyenin aslında ne kadar problematik bir şey olduğunu anlamadıkça bu benlik hikâyesinin dışına çıkamazsınız. Kutsal metin sana o hikâyenin sonucunu anlatır. Yani senin egonun ürettiği hikâyene yaratıcı malzeme olmaz, onu güzel bir sonla bitirmez.

Hani insanlar çok da öyle işte, her insan mutlu olmak istiyor, her insan ölmemek istiyor, hasta olmamak istiyor, çocuğunun şöyle olmasını istiyor -bakın hep hikâye değil mi? Ne kadar çok güzel hikâyesi var ve ne kadar kapsamlı. Peki yaratıcı buna bir cevap veriyor mu? Vermiyor; kimseyi memnun etmiyor yaratıcı bu konuda. O zaman niye gelmiş bu kitap? Bu kitabın amacı ne ve aslında neye işaret ediyor? Bir bilgenin çok güzel bir sözü vardır, der ki: zihin sorular üretir, kalp o soruları iptal eder. Yani öyle bir bilince çağırır ki bizi kutsal metinler, egonun ürettiği soruların sahteliği ortaya çıkar. Egonun ürettiği sorulara cevap yetiştirmez, ama egomuz ürettiği sorulara cevap vermemizi istiyor sürekli.

Şeytana "evet ben ebedi bir mülke sahip olmak istiyorum, çalışacağım, uğraşacağım, bir yere geleceğim, CV'mi parlatacağım, elbet bir gün biri beni sever, biri bana özel bir değer verir, elbet bir gün bir başarıya ulaşırım, şu millete gösteririm kim olduğumu" -değil mi, o kadar çok hikâye üretir ki ve hiçbirinin sonu yoktur. Siz bu soruların sahteliğini görmedikçe sorular asla bitmeyecektir. Ve size koskoca bir hediye verir ego bu anlamda: o da değersizlik aslında, ve sahte bir değer üretme. Sahte bir değer üretebilirseniz görünürde poçayı yırtmış oluyorsunuz.

Ama temel şey ne aslında? Dikkat edin, şeytanın cennetteki Adem'e verdiği şey ne aslında: "sen değersizsin" diyor, "ebedi bir mülkün yok, hiçbir şeye 'benim' diyemiyorsun." Bak dikkat edin, orada Adem ve Havva hiçbir şeye "benim" demiyordu, kendine bile "ben" demiyordu, çünkü Tanrı'daydılar. Ama şeytanın oradaki işlevi ona bu anlamda "ben" dedirtti ve onu "benim" hikâyesine yönlendirdi. Ne hissetti orada Adem? Değersizlik hissetti. "Ebedi bir mülkün var mı? Yok. Şu cennette 'benim' diyeceğin bir şey var mı? Yok. Bir halt oldun mu? Yok. Bir melek olabildin mi, mükemmel olabildim mi? Yok. O zaman nesin? Değersizsin." Şimdi bu hangi düzeyde? Psikişik düzeyde. Ve psikişik düzey size bu sefer kendi içinden bir çözüm üretir: "şöyle olursan kendini değerli hissedersin, böyle olursan kendini değerli hissedersin." Bu modern psikolojinin yaklaşım tarzıdır; çünkü onun içinde bir çözüm arıyor, soru onun içinden çıkıyor, çözüm de onun üzerinden bulunmaya çalışılıyor.

Yaratıcının Değer Tanımı

Ama dikkat edin, mesela yaratıcının insanın değeriyle ilgili herhangi bir tanımlaması var mı? Takva diyoruz değil mi mesela? Takva ne? Kendi varlığını koruma gücü; kendi varlığının farkındaysan, bunu koruyorsan, sen aslında bir değere sahipsin ve bunu da zaten koruyorsun. Değerim Tanrı'nın beni varlık olarak var etmesinden kaynaklanıyor. Varlıksın sen. Benim ne değerim var? Sen var mısın? Varsın; bak, varlıksın. Onu izafi düzlemde şu bu olmaklıkla daraltma; bir de aramana gerek yok. Bizatihi var olmaklık bir değerdir, başka bir şey aramana gerek yok.

Orada aslında Adem deseydi ki "ben varım, ama neyle varım? Onunla varım" -bitti, orada düşüş olmayacaktı. Bu hepimizin bir kaderidir. O zaman işte biz bu cevabı vereceğiz: "ben varım yani, varlığım ve varlıktayım, ve sonsuz ve mutlak varlıkla bağlantılıyım. Zaten onun içindeyim. Başka ne değer arayabilirim ki? Egomun bana önerdiği alanda mı bir değer arayacağım?" Vardır böyle işte koçluk eğitimlerinde veya görüşmelerinde veya modern psikolojide: "kendini değerli hissetmek için neye ihtiyaç duyuyorsun?" "Ne olsa kendimi değerli hissederim." Herkes bir şey sıralar, bir hikâye devam eder; orada ürettiğin hikâye kısmen istediğin şekilde işlerse biraz mutlu olursun, sonra hikâye istemediğin şekilde işler, sonra kendini değersiz hissedersin. Mesela istediğin şey olmuyor, o zaman kendini değersiz hissediyorsun; kendini ifade edemiyorsun, kendini değersiz hissediyorsun; hayatta istediğin hiçbir şey olmuyor, kendini değersiz hissediyorsun.

Modern psikoloji neyi öneriyor bize? "O psikolojinin içinden bir değer üret" diyor, "rahatla." Gerçek anlamda bana nasıl bir değer verebilir ki yani? "Bak bir şey yapacaksın, tanınacaksın, bilineceksin." Bugün dünyada yaşamış ve hiç tanınmayan, bilinmeyen bir sürü insan var ama biz onları tanımıyoruz değil mi? Kimse adını sanını bile bilmiyor. Şimdi ne oldu, değer? Sen bana öyle bir değer önerisinde bulunuyorsun ki, başı var sonu var, sınırlı ve geçici bir değer önerisi sunuyorsun. Bunun üzerinden kendimi nasıl değerli hissedebilirim ki? Böyle bir varoluşu bana öneren kim? İşte bunu sormalıyız, cahil bir şekilde onun peşinden koşmamalıyız. "Ne olursa kendimi değerli hissederim" -bu soru boş bir soru. Kalben baktığınızda bu sorunun boş olduğunu görürsünüz; "ne olursa kendimi değerli hissederim" boş bir soru, anlamı yok.

Ama nereden bakarsanız anlamı yok; kalbinizden bakarsanız anlamı yok. Spiritüel bir anlayışla bakın; spiritüel anlayışınız olmasa bile şunu düşünün: olan veya olacak olan şeyler başı sonu olan bir şey değil mi? Öyle. Peki o zaman ben nasıl bunun üzerinden varlığımı hissedebilirim ki? Nasıl değerimi hissedebilirim ki? Böyle bir şeyin üzerinde nasıl varoluşumu bina edebilirim ki?

Yaratıcının önerisi, yaratıcı seni kendi varlığı üzerinden tanımlıyor; kendi varlığıyla referanslı bir tanımı var senin. İnsan -biz onu kerem sahibi kıldık, biz onu en güzel kıvamda yarattık- "mutmain olarak Rabbine dön" diyor. Neyle mutmain olacaksın? Allah soruyor: "Ey mutmain olan nefs" -yani kendilik. Ey mutmain olan kendilik, Rabbine dön, razı olmuş ve olunmuş olarak. Neyden razısın? Bu nasıl bir Tanrı'nın kendine çağırdığı, kendisine dönmesini emrettiği veya tanımladığı bu kendilik, nasıl bir kendilik? Bak, kendisine dönmesini istiyor; demek kendisinden gelmiş değil mi? Bir uzaklaşma yaşadık, tekrar ona döneceksin. Neyle döneceksin? Ne istiyor Tanrı senden? Başarı mı istiyor, malumat mı istiyor, bilgi mi istiyor, ne istiyor? Ve senin egon senden ne istiyor?

Hani derler ya "güç oyunu bozar." Biz diyoruz ki aslında ilim oyunu bozar; gerçek anlamda ilim, biz buna irfan diyelim, marifet diyelim, fark etmez.

Marifet: Egonun Oyununu Bozan

İrfan, marifet, egonun oyununu bozar. Bakın, egonun oyununa devam eden irfan sahibi değildir. Egonun oyununa devam etmeyeceksin, egonun oyununu devam ettirmeyeceksin. Marifet, egoyu sonlandıran bir şeydir. Ego'yu -o matrikste havada gelen mermilerin bir anda dökülmesi gibi- onların sahteliğini görürsün. Çok güzel bir sahnedir o, mermiler gelir sonra farklı bir bilince gelince bir anda o mermiler yazılım gibi dağılırlar. Marifet böyle bir şeydir; marifet senin egonun, psikolojik benliğinin ürettiği hikâyelerin boş olduğunu sana idrak ettirir.

Bakın, bu kabullenme değil, bir kendini rahatlatma değil, bir tahammül, bir teselli değil. Asla bir din bir tesellidir değildir; din psikolojiye bir teselli, psikoloji boyutundaki insanlara bir tesellidir, hakiki insana teselli değildir, bizatihi hakikattir. Ve o marifet, benliğin bütün oyununu fark eder ve o oyun bir anda dağılıverir. Ve sen dersin ki, ömrün boyunca kaç yaşında bunu yaşamışsan -diyelim ki 40 yaşında, 50 yaşında veya 30 yaşında yaşamışsan- "ben kendi kurduğum bir hapishanenin içinde yaşıyormuşum" dersin. Psikolojik benliğin matriksinden çıkarsın; o matriksi senin zihninin kurduğunu da görürsün.

O yüzden kutsal metinler bize egonun, nefsin hikâyesini sonlandırma imkânı verir. O hikâyeyi süsleme, o hikâyeyi egonun arzu ettiği istikamette bir yere götürme değil. Biz ne yaparız ego düzeyinde? Bir hikâye dinlediğimiz, okuduğumuz zaman deriz ki "hikâye ne güzel bitti" veya "hikâye işte güzel bitmedi." Bu egonun bir yaklaşımıdır. Bakın egomuz bize her birimize ne yapıyor? Bugüne kadar yaşadığımız hayatı önümüze koyup "ya hikâye aslında böyle olmamalıydı, başka bir hikâye olmalıydı, başka bir şekilde bir akış olmalıydı, şu insanla karşılaşmamalıydım, şöyle bir insanla karşılaşmalıydım, önüm şöyle açılmalıydı, şu engeller olmamalıydı, şu hastalık, şu ölüm olmamalıydı" -bunu üretir bize. Peki böyle bir benliğin razı olma ve razı olunma imkânı var mıdır?

O zaman yaratıcının çağırdığı nedir? Yaratıcının çağırdığı psikolojik benliğim olmasa gerek. Yaratıcı başka bir şey çağırıyor. O yüzden hiçbirimizin nefsi cennete girmeyecek; bu anlamda psikolojik benlik cennete girmeyecek, zaten girmemesi iyi olur. Saf halimizle gireceğiz. O zaman isteme olur mu, neyi, cennetteki o istemeler olur mu? Ego olmaz; tabii ki onlar ego odaklı bir isteme değil, Tanrı'nın sonsuzluğunun tecellisi anlamında bir süreç olur. Yoksa bir egonun ihtiyaç duyduğu, arzu ettiği bir şey anlamında değil, orada zemin değişir.

Anti parantez söyleyeyim: Kur'an'da cennet ve cehennemle ilgili anlatılan bütün ayetler benzetmedir; literal kelime ifadesiyle asla değildir. Ateş bildiğiniz ateş değildir, nehir bildiğiniz nehir değildir; işte ırmaklar bildiğiniz ırmak değildir. Hiçbiri öyle değildir; ipek ipek değildir yani. Öyle bir şey yok, hepsi benzetmedir; onların bir anlamı var. Kur'an'da bir ayet var: kitabın bir kısım ayetleri muhkem, bir kısmı müteşabihtir, bir kısmı benzetmelerdir; onların hakiki manasını ilimde derinleşmiş olanlar ve Allah bilir şeklinde bir ayet var. Dolayısıyla o da başka bir konu. O yüzden hani cennet, ortalama düzeydeki bilince sahip olan insanların algıladığı anlamda bir şey değildir; cennet ne cehennem ne. Cehennemde bildiğiniz anlamda bir ateş yoktur, zincirler falan vesaire böyle şeyler yoktur; onların bir anlamı var. Ama bunların hepsi sanatları bilmeden anlaşılamaz; mecazi anlamda birçok şeyi sembolizmi bilmeden, sembol dilini bilmeden anlayamayız.

O zaman hani "Kur'an'ı herkes anlasın diye indirdik" diyor. Tabii, anlasın diye... anlayış kapasiten artıyor, Kur'an değişiyor mu? Sen anlama düzeyini yükselteceksin. Yani "anlasın diye indirdik" ama kısıtlı bir adam da "hadi oku bakalım Kur'an'ı anlayayım" diye, sonra anlaşılsın diye indirilmiş; sen anlama düzeyini yükselteceksin. Allah anlasın, anla diye indirdi, sen de anlamak için yükselmelisin. Yoksa işte Kur'an herkese, herkesin bilinç düzeyine göre indirgelmemiştir; sen onu anlamak için yaratıcının senin varlığına koyduğu potansiyeli açığa çıkartmalısın.

O yüzden kutsal metni anlamak için aslında insanın kendinde bir değişime ihtiyacı vardır. Ve o imkân her insana konulmuş olan bir şeydir; anlama, iman etmek değil mi? İman etme kavramı çağrışım olarak biraz zayıf kalabilir. Anlamak demek, yaratıcının insan fıtratına koyduğu bütün imkânların açığa çıkmasıyla idrak edilen durum. İbrahim Aleyhisselam'ın seyri bunun için bir örnek zaten.

Hz. İbrahim'in Sorgusu

"Benim tanrım mıdır, değil midir" -yani o seyri yükseltme anlamında keşif için emek sarf etmesi. Onu şimdi girelim. Bazen böyle Hz. İbrahim -işte bazı Müslümanların kompleksi var, "işte bak İslam da şüphecidir, bak Hz. İbrahim bile böyle şüpheyle yaklaşmış" -bu değil arkadaşlar. Orada Hz. İbrahim'in yaptığı şey soru edatında bir cümle kuruyor ama Arapçada sözlü olarak soru sorduğunuzda bu anlaşılır. Yani karşıdaki sizin soru sorduğunuzu anlar, ama söylediğiniz şeyi direkt olarak yazıya geçirdiğinizde oradaki soru gözükmez. Mesela bunu doğulular Türkçe öğrendiklerinde bilmeden Türkçe'ye de uygularlar: der ki "yaptın" -aslında "yaptın mı" demek istiyor ama soru edatı yok. "İşte geldin" -"geldin mi" demek istiyor aslında. Bunun gibi Arapçada dil olarak böyle bir imkân vardır, soru edatı kullanılmaz ama sen o ses tonunla karşındakine soru sorduğunu hissettirirsin.

Mesela burada Hz. İbrahim'in söylediği şey, ayeti direkt bakın okuyorum: "hâzâ Rabbî" -"bu mu benim Rabbim" demek istiyor. Ama literal olarak "bu benim Rabbim" diye anlamı var o cümlenin. Bediüzzaman'ın güzel bir sözü vardır, der ki: ayine-i samet olan bâtını, kalbine başka muhabbetlerin girmesine izin verme. Yani sametin aynası olan, yani hiçbir şeye muhtaç olmayan, bizatihi kendi kendiyle ayakta duran Rabbin var; o onun samediyeti, sen de onun samediyetine aynasın. Bakın, ayine-i samet olan bâtını, kalbinin özüne başka muhabbetlerin girmesine izin verme.

Ama biz kendimize bakalım: şimdi ayine-i samet miyiz? "İşte şu olmazsa yapamam, bu olmazsa yaşayamam, bu olmazsa yıkılırım, şu olmazsa sarsılırım" diyorsun -o zaman ayine-i samet değilsin, birçok başka muhabbeti kalbine sokmuşsun ve onlarla ancak var olabileceğine inanıyorsun. Şimdi Hz. İbrahim ne diyor orada? Bunlar yaratıcının tecelliyatıdır, onun tezahürüdür, bizatihi O değil. Dolayısıyla ben onları yaratıcının bir tecellisi, bir yansıması, onun isim ve sıfatlarının sonsuz imkânlarının bir görüntüsü olarak değerlendiriyorum. Ben hiçbir şeye "Rabbim" diyemem, hiçbir şeyi mutlaklaştıramam.

Bakın din nedir biliyor musunuz? Din, mutlak ve o mutlaka bağlı olan bütün göreceliliklerin fark edilmesinin bilincidir. Bu insana dindar denir. Mutlakı biliyor, mutlaktan kaynaklanan göreceliliği de biliyor, ve her ikisinin de arasındaki ilişkinin farkında; mutlakın farkında, göreceli olanın farkında. Bu insan dindardır. Böyle bir insana dindar diyoruz aslında.

Dolayısıyla orada Hazreti İbrahim'in yaptığı şeyi düşünelim demek istiyor: "bu mu benim Rabbim" -ama bakın batıyor, bir başı ve sonu var. En başta bir noktadan başladık ya işte değer meselesi; şimdi modernizmin, modern psikolojinin veya modern nefsimizin bize gösterdiği değer: "ya bu mu yani, işte iyi bir psikolog olacağım, iyi bir sanatçı olacağım, iyi bir tarihçi olacağım, şu olacağım bu olacağım vs. Ben çocuklarımı büyüten bir anne olacağım, bununla var olacağım, kendimi değerli hissedeceğim." Benim tanıdığım bir akrabam vardı, "kızım doktor olunca kendimi değerli hissettim ilk defa" dedi. Şimdi o yetiştirmiş ya, içine de hasret kalmış, okuyamamış. Şimdi bakın bunun üzerinden değer üretilir mi? Üretilmez. "Bu mu senin değerin? Senin değerli hissetmek adına tanımladığın şey bunlar mı?"

Siz de İbrahim gibi olun yani nefsinize karşı; nefsinize sürekli soru edatında soru sorun. "Bu mu Rabbim, bana bunu mu öneriyorsun? Bakalım." Önerdiğin şeye bir bakalım; kavga etmenize gerek yok nefsinizle ama sorun ona. Hemen biz ne yapıyoruz? Nefsimiz bize bir şey gösteriyor, biz de "tamam" diyoruz. "Tabii ki, kim sevilmek istemez, kim değer görmek istemez, kim başarılı olmak istemez, bir tane adam çıksın 'ben istemiyorum' desin." Yani niye isteyeyim ki? Veya hani bunun da bir değer varoluşuna sahip olduğuma bana net bir şey verebilir misin, idrak verebilir misin, böyle bir şeyi bana çok kesin bir şekilde gösterebilir misin? Hayır, yok, hiçbiri yok. Neyle değerliyim?

Onun için nefsinizin önünüze koyduğu şeylere dikkat edin. Öncelikle sizi nelerle mutsuz ettiğine dikkat edin; oradan daha kolay yol bulursunuz. Neyle sizi mutsuz ediyor? Ve şu soruyu sorun: bunun beni mutsuz etme hakkı var mıdır? Yani bu beni mutsuz edebilecek bir şey midir gerçekten? Bu mudur, bununla mı mutsuz olacağım? "Gel bakalım, beni neyle mutsuz ediyorsun, şununla, gel bir bakalım." Ben böyle bir şeyle mutsuz olmayı hak eden bir varlık mıyım? Bunu sormak zorundasınız. Bak hayat din nedir en temelde? Nefsi arındırmadır; nefsi arındırmaktır. Arzu ve korkulardan arındırmaktır. Önünüze koyduğu hikâyelerden arındırmaktır.

Bir bilgenin hep böyle sorduğu bir soru vardı öğrencilerine, derdi ki: "Allah'la mutlu musun?" Tek bu, hep bunu sorardı. "Allah'la mutlu musun?" Allah'la mutlu değilsen nefsinle mutsuzsun demektir; daha doğrusu nefsinle mutsuz olduğu için Allah'la mutsuzsun. Nefis senin emrine verilmiş, sana patronluk taslasın diye verilmemiş; bir hizmetkârdır, onun "ben" demeye hakkı yoktur. Onun sana hizmet etmek sorumluluğu vardır, veya sana hizmet etmek için vardır. Sen onu efendin yapmışsın.

İşte o kutsal metinlerdeki o Adem-Havva kıssasında ne oluyor? Adem bir bilinç düşüşü yaşıyor ve yanlış bir şeyi kendine patron ediniyor. "Eyvah" diyor, "ben değersizim, bir şeye sahip değilim." Hani bana "insan kendini tanıt" deyince ego "nasıl tanıtacağım" der; bir şey de yoksa heybede, nasıl tanıtacak gariban? Sıkışıp kalıyor, mutsuz oluyor, kaçıyor değil mi? Sen varsın, sen bir insansın, sen yaratıcıya aitsin. Karşındakinin böyle değerleri yok, o da onun sorunu. Bazen ego der ki "bu sefer böyle şey yapar, ama kim bunları değer kabul ediyor ki" -bak o da onun hikâyesi, o da egonun hikâyesi. Ego diyor ki "tamam hadi bunları değer kabul edelim ama bunları kimse değer kabul etmiyor ki." Baştan tekrar seni sardırır. "Bir değer başkalarının kabul etmesiyle mi değerli oluyor?" Değer değerdir. Ben varım, yaratıcıyla bir bağım var, onun varlığındayım; bir ekleme yapmama gerek yok, bir çıkıntılık olmasına gerek yok.

Egonun ürettiği hikâyeyi kucağınıza alıp beslemeyeceksiniz; besliyorsanız o büyüyüp bir gün sizi yiyecektir, yutacaktır. Bütün psikolojik hastalıklar nedir? Büyüttüğünüz egonun canavara dönüşüp sizi yemesidir aslında. Korkunuzu büyütüyorsunuz, arzularınızı büyütüyorsunuz, beklentilerinizi büyütüyorsunuz, mahrumiyetlerinizi büyütüyorsunuz; sonra onlar bir gün sizi yutuveriyorlar. Bakın beslemeyin o yüzden, büyütmeyin; sahteliğini fark edin. Rüyadan uyanmak gibi, bir sahteliğin fark edilmesi. Onun için Kur'an ve kutsal metinler, Allah sizi gerçeğe çağırıyor. Ve Hazreti İsa'nın İncil'de geçen ifadesi: "hakikat sizi özgür kılacaktır." Hakikat sizi özgür kılacak, başka bir şey değil. Ama egonun hikâyesine sorun, size ne özgürlük hikâyeleri anlatır değil mi? "Parayı bulursam, şuna sahip olursam, bunu elde edersem" -bak onun özgürlük hikâyesi ayrı, kadim bilgeliğinki ayrı. Hakikat seni özgür kılacaktır. Özgür olmak için dolayısıyla hiçbir şeye ihtiyacın yok, sadece sana esaret illüzyonunu oluşturanı görmeye ihtiyacın var. Bir esaret illüzyonu var, o illüzyondan çıktığında özgürlüğü de göreceksin.

Eksiltme ve Özgürleşme

Mesela egonuzun bu dünyayla ilgili hikâyesini düşün. Kutsal metnin ifade ettiği şey şu: dünyaya geldin, ne gördün ki? Ne göreceğini umuyordun? Hikâyen ne? Bakın o kadar büyük bir illüzyon tarafından insan kuşatılmıştır ki. Ama bakın perdeyi bir yırttınız mı, o böyle çorap söküğü gibi bir gelir. Ego illüzyonu koskoca bir balondur, bir iğneye kalmış hayatı. İğneyi batırdığınız zaman o illüzyon gidecektir. O yüzden biz sürekli illüzyonlarımızı önümüze koyuyoruz veya yaratıcının önüne koyuyoruz.

Bazen çocuk olur ya, "beni mutlu etmek istemez misin" diyor çocuk. "E etmek isterim." "E bana işte misket al, oyuncak al, şunu al bunu al" değil mi? Aslında ne yapsın o bir düzeyde, kendi mutluluk illüzyonunu size yansıtıyor. Ama siz bir yetişkin olarak ne yapıyorsunuz, ne yapmak istersiniz aslında? Onu o illüzyondan çıkarmak istersiniz aslında. İşte yaratıcının da yaptığı şey bu; yaratıcı sizin ego illüzyonlarınıza çare bulmayı önermiyor ve böyle bir yol tutmuyor.

Bakın o yüzden ayette diyor: işte arzu ettiğiniz şeylerden, hoşunuza giden ticaretten, malınızdan, evladınızdan, şundan bundan eksiltiniz diyor yani. Neden? Çünkü illüzyonu yaratıcı parçalamak istiyor. Eksiltmekle aslında ne yapıyor? Bak "sahibim" diyorsun ya, "benim" diyorsun ya, "bana ait" diyorsun ya, "bunlarla varım" diyorsun ya -bak bunlar hepsi sahte. Bizde böyle şeyleri Allah bizi imtihan ediyor, böyle işi gücü yok, tam mutluluğu bulmuşuz böyle bir imtihan ediyor falan diye algılıyoruz. "Aynı bir şekilde ki konuşmalar üzerine ben nerede hata yaptım?" Ego hikâyesi bu. Egonun penceresinden bak. Hâlbuki Allah "ben eksilteceğim" diyor. "Müttakileri, sabredenleri müjdele" -yani durması gereken noktayı bilenleri müjdele. Sabır, orada durması gereken, bulunması gereken noktada sabit kadem olabilmek; dost, doğru olan o noktada durabilir. Ne o nokta? "Ben hiçbir şeyin sahibi değilim, her şeyin sahibi O. Ben de ona aitim." Ne kadar büyük bir özgürlük. O zaman bir şeyin eksilmesi beni niye rahatsız etsin?

Musibet ve Karma

Temel bir inanç, insanın başına gelen bela ve musibetlerin kendi ben kaynaklı olduğunu söylüyor -son deprem meselesinde de konuşulan şey oydu. Şimdi kutsal metinler şunu ifade eder: yaptığınız yanlışların, bu çok duymuşsunuzdur artık, uzak doğu geleneğinde "karma" denen bir şey var, yani eylem yasası, aslında karma eylem demek. Yaptığınız şeylerin doğal sonuçları olur. Ki Kur'an diyor ki, kaldı ki Allah çoğunu da affediyor; bütün yaptığımız şeylerin bedellerini ödeseydik, yine ayetin ifadesiyle yeryüzünde yaşayan, nefes alan bir canlı kalmazdı. Bu ayrı bir konu; bizden önceki ümmetler az bedel ödememişler, o dönem bazen bütün bedeli ödememişler. Allah kimseye bütün bedeli ödetmiyor, çünkü çoğunu affettiğini söylüyor.

Fakat burada anlaşılması gereken şey: başımıza gelen her şey bu kanuna bağlı değildir. Allah bazen seni özgürleştirmek için sana şey yapar. Mesela basitçe bir örnek vereyim: bir anne çocuğunu niye memeden keser? Suç mu işledi çocuk? Hayır. Der ki: artık sen süt emecek dönemi tamamladın, şimdi seni memeden kesiyorum, çünkü sen artık daha farklı bir şekilde beslenebilecek kıvama geldin. Ama biz bunu bir cezalandırma, bir mahrum edilme, bir eksiltilme gibi görürüz. Bunun gibi, Allah bazı "benim" dediğim bazı şeyleri alıyor. Şimdi orada ne diyeceğim? "Ne yaptım da bu başıma geldi" mi diyeceğim? Ya Rabbim beni özgürleştirmek istiyor. Benim dediğim şeyi böyle bir yanılgıyla benim zannetmişim; hâlbuki ben de benim dediğim her şey de onun.

Bediüzzaman yine ifadesiyle: mülkü sahibine teslim et. Allah, mülkü sahibine teslim et diyor ve seni aslında özgürleştirmek istiyor. Senin bağımlı olduğun bir kısım şeyleri eksilterek, azaltarak, kısıtlayarak, elinden alarak aslında diyor ki: bak sen gerçekte nesin? Gerçekte nesin? "Benim evladım" diyorsun, "benim eşim" diyorsun, "benim malım" diyorsun, "benim itibarım" diyorsun, "benim başarılarım" diyorsun. Bak kendini neyle tanımladın? Kabuklarla tanımladın. Onları alıyor Allah, ve diyor ki gerçekten sen: razı olmuş ve razı olunmuş, Allah'a ait bir varlığın. Bu alınabilir mi, bu eksiltilebilir mi?

Bakın Allah'ın bütün eksilttiği şeyler yaratılmış şeyler, sen değil. Ama Kur'an diyor ki "kendinizden, nefsinizden" -bu ne anlamda? Kendiniz zannettiğiniz şeylerden. Aslında ona öyle meal vermek lazım; yani gerçek anlamda kendiniz değil, sahte bir şekilde kendiniz zannettiğiniz şeylerden Allah eksiltiyor. Mesela bazen bir şey oluyor ya böyle, "kendimi çok aciz hissettim, çok yetersiz hissettim, kendimi böyle yıkılmış hissettim." O yıkılan kendin değilsin; bir kendilik yıkılıyorsa o sen değilsin, bir eksiklik hissediyorsa o kendilik sen değilsin. Gerçek kendiliğin, Tanrı'nın sana üflediği ruh; onun bir eksiği yok, bir mahrumiyeti yok, bir problemi yok, bir mutsuzluğu yok. Oraya varıncaya kadar diyeceksin ki "bu mu kendim, kendim bu mu, ben böyle bir kendiliği onaylamıyorum" -ta gideceksin, gideceksin, gideceksin, deyim yerindeyse kendi içindeki o en derindeki kendini Allah sana gösterene kadar "bu mu kendim" diyeceksin. Ta ki Allah sana onu gösterecek, diyeceksin ki işte kendim budur; gerçek kendilik odur, yoksa bütün o diğer kendilikler bir kurgudur, bir sahteliktir.

Kendine yolculuk -o yüzden kendilik psikolojisi de bir aldatmadan ibarettir bu anlamda; gerçek kendini bulmak, gerçek kendiliğini bulmak, yoksa o sahte kendilik üzerinden hayatı yaşamamamız için. Aslında Allah ne yapıyor? O sahte kendiliği yıpratıyor aslında değil mi hayatta? Eksiltiyor, zayıflatıyor, istediğini vermiyor değil mi? Maksat ne? Maksat seni o sahte kendilikten özgürleştirmek. Hani bu şey gibi, sen elindeki bir buz kalıbını -o ne güzel öyle bir şekilli bir şey- elinde sıkı sıkı tutuyorsun, eriyor. Erimesi neyi anlatıyor? Gerçek bir şey değilmiş bu şekil, sana onu gösteriyor. Ama gerçek şeklin kaybolması her şeyin kaybolması değil; buzun şekli kayboluyor ama su kaybolmuyor. Sen gerçek varlığın farkına var, gerçek varlığın idrakine var, batan şeylere odaklanma.

Orada Hz. İbrahim'in kıssasında aslında buna da bir işaret çıkarabiliriz: gerçekten ben kendimin merkezini ne olarak görüyorum? Yaptıklarımla mı sahip olduğum şeylerle mi? Bunlar mı benim kendim? Hayır, bunlar benim kendim olamaz. Ben bunları olağanlaştırmıyorum ve kendimi bunların üzerine bina etmiyorum. Ve bunları bıraktığınız zaman her şeyiniz gidecekmiş gibi hissettirir egonuz. "Ne kalıyor" diyor geriye; ona göre bir şey kalmıyor. Onun anladığı anlamda bir şey bırakmayın, kalmasın zaten. Egonun "şu kaldı" diyeceği bir şey varsa onu da bırakın. Ego desin ki "hiçbir şey kalmadı" -gerçek kendinize en çok yaklaştığınız nokta olur egonun "hiçbir şey kalmadı" dediği nokta. O zaman özgürlüğe en yakın olduğumuz noktadır.

Burada dolayısıyla bakın, bizim önümüze birçok sorun ve hikâye koyanı bulmak durumundayız. Onu bulduğunuzda çözümü de yakalamaya yaklaşmışsınız demektir. Sorunu ortaya koyan kim? Sorun kimin sorunu? Hemen "benim" demeyin, çünkü bunu dediğiniz anda zaten tekrar zokayı yutmuş oluyorsunuz. Sorun kimin sorunu? Kimin sorunu olduğunu bulursanız, sizin sorununuz olmadığını anlarsınız; o zaman onun sonuna çözüm arama tuzağına da düşmezsiniz.

Bu şey gibidir: bir sahtekâr düşünün, yolda diyor ki "ben cüzdanımı kaybettim." Hâlbuki sahtekâr sizi bir yere götürmeye çalışıyor, sizi diyelim ki kuytu bir yere götürüp sizi soyacak yani; "cüzdanımı kaybettim" diyor. Soru sorana bakın yani, sizi nereye götürüyor? "Mutsuzum, niye, sevilmiyorum" -bak sizi kuytu bir yere götürüp orada soyacaklar, mahvolacaksınız. "Ben ki soyulmasam mutluyum." Yani tabii bazen oradan da ego sahte mutluluklar çıkarmaya çalışabiliyor: bazen ego der ki "o zaman bununla mutlu ol, ne yapalım, verecek başka bir şey yok" -bazı egolar böyle şeylerle de mutlu olmaya çalışabiliyorlar.

Şimdi burada algılamamız gereken şey nereye götürüyor: "mutlu olacaksın veya kendini değerli hissedeceksin" -sana o hikâyeyi uyduran, o hikâyeyi başlatan ne öneriyor, nereye götürüyor? Bunu görürseniz -çünkü götürdüğü yer kalıcı, asli, hakiki, ebedi bir yer değildir- Kur'an'da bir ayet var, tam hatırlamıyorum, Bakara suresinde olabilir: onların kılavuzları onları bir pınara çağırır, fakat oraya gittiklerinde bir şey bulamazlar ve elleri boş dönerler. Egonun şeyi budur.

Mesela düşünün Zeki Müren çok ünlüydü, meşhurdu; ne oldu mesela? Bize geldi, yok yani bir şey vermiyor. "İşte bu olacak, o olacak, en son bakınca 'me' olmak da buymuş" dedirtiyor size bu kadar yani. Bir "yok" -kalıcı olan ne? Kalıcı olan ne? Siz egonun gösterdiği yere bir türlü varamıyorsunuz. Varamadığınız için de orayı kafanızda hep büyütüyorsunuz. "Evlenememiş" veya "evlenmemiş, evlilik onun için büyük bir şey. Çocuğu olmamış, çocuk büyük bir şey. Başarılı bir noktaya ulaşamamış, başarı büyük bir şey. İlgi, özel bir ilgi ve değer görmemiş, onun için büyük bir şey. Ben hayatta hiçbir zaman gerçekten sevilmedim." Ne yapayım, ne istiyorsun diye sorar ama; nereye götürmeye çalışıyor sizi? "Neyin peşindesin" diye sormak zorundasınız bunu diyene. Gerçekten sizi iyi bir yere mi götürüyor, yoksa sahte bir pınara mı götürüyor? Bunu keşfetmek durumundayız. İşte aslında kutsal metin bize bunları keşfetmemizi istiyor. Yoksa "işte bu çok önemli ama işte siz ahireti düşünün, sanki burada büyük bir hâl var, Allah bunu gözümüzden kaçırıyor" -hani "bunu şey yapın, ben size daha büyük bir şeyi vereceğim" -yok öyle bir şey. Sahtelik ve hakikat, başka üçüncü bir şey yok. Ya geçici olan, ya hakiki olan; başka bir şey yok. Geçici olan, yaratıcının yansıttığı bir film; onu da seyret, onu seyret ama ona gerçek diye yapışma. Kur'an ne diyor? Bunlar dünya hayatının geçici metadır, bu kadar, bak çok net yani.

Yoksa böyle aslında "bu dünya çok güzel ama Allah da diyor ki ahiret var, buralara fazla takılma, benim için bunları bırak" -böyle bir şey yok. Yani biz bu sefer egomuz "Allah'ın hatırına sanki vazgeçiyor, dünyadan vazgeçiyor" gibi, bunu da Allah'a ahirette satacağız: "beden alacağız, Ya Rabbi senin için dünyayı bıraktım." Allah diyecek ki: "neyi bıraktın benim için? Ne vardı ki bıraktın? Ne vardı da bıraktın benim için?" Böyle bir cahillik olabilir mi? "Bilerek fakirliği istiyor" -sürekli böyle telsefi: "ne yapacağım, o çocuklar telsefi, evde her şey fakir fukara" -var ya öyle bir kesim, sanki öyle olunca çok mazbut bir şey yapıyormuş gibi; hani onun karşılığında Allah onlara cenneti bahşedecekmiş gibi, bir de bunları gören "aklı seveyim gençler" veya "biz anlarız bir zamanlar" diye bir de onları suçluyorlar. Böyle de garip bir durum oluyor.

Onun için bakın hakiki züht insanların zannettiği gibi böyle "Allah için dünyaya yönelmemek, kendini çekmek" değil. Hakiki züht, dünyanın bu anlamda el uzatılacak bir şey olmadığını görmektir. Yoksa "ben Allah için kendimi dünyadan çekiyorum, çok önemli bir şey ama ondan kendimi çekiyorum" -bu değildir züht. Züht, dünyanın, yaratılmış olanın, geçici olanın benim kalbimin tatminine asla zerre kadar hizmet etmediğini idrak etmektir. Dolayısıyla diyorum ki ben kalbimi böyle bir şeye bağlamam; bu yaratıcının dünya hayatında tattırdığı bir şeydir, o kadar; beni tatmin eden bir şey değildir. Onun için züht irfana dayanan bir şeydir, bir marifete dayanır. Yoksa nefsin böyle kendini bir tahammül edercesine bir zorluk içinde dünyadan çekmeye çalışması değil.

Mesela siz der misiniz ki "işte her gün Ümraniye çöplüğünün yanından geçiyorum ama gözüm orada kalıyor" diyor musunuz? Demiyorsunuz; çünkü Ümraniye çöplüğünde kıymetli bir şey yok yani. Bu neydi? Geçici bir metadır bu dünya; bilen bunu böyle idrak eder. O zaman dünyaya karşı özgürce yaşarsınız. Gerçek bir bilgenin dünyasında dünyevi zenginlikle fakirliğin arasında bir fark yoktur. Sultan Süleyman olmakla kuru ekmek yiyen bir insan olmak arasında bir irfan ehli için bir fark yoktur. Çünkü bu ne Sultan Süleyman'a kâr kalır ne de fakir olan bir eksiklikle gider bu dünyadan. Eksiklik algısı zihindedir. Bakın hiçbir şeyden mahrumiyet yoktur ama bir mahrumiyet hissi vardır. O mahrumiyet hissini bize vereni bulmamız gerekiyor. Seni neyden mahrum hissettiriyor? Gerçekten bu bir mahrumiyet mi, yoksa sadece bir deneyim mi? Bunu fark etmek gerekiyor. Yoksa egonun hikâyesine kapılırsak işte bütün kutsal metinlerin bize anlattığı cennetten düşüşü hem yaşamış hem bunu sürdürmüş oluyoruz. Tamam düştük, bir çıkalım değil mi? Allah çağırıyor bizi, o çağrısına uymamız gerekiyor; yoksa düşüşü devam ettirmemiz gerekmiyor, o düşüşe neden olan algıyı da anmamız gerekiyor.

Kıyaslama ve Yaşıt Olmak

Herkes bir şeyler yapmış; bazen egonun son olarak söylediğim böyle bir şey yok, ara ara bir bakar, "yaşım olmuş 35, yok 40 falan" -bir de şeyi görürsünüz: başkaları, sizinle yaşıt olan birileri böyle bir şeyler yapıyor falan. Hemen ego kıyaslama yapar: "bak sen ne durumdasın, ne kadar büyük bir ara açılmış, seninki de hayat mı, millet neler yaşıyor." Böyle bir sakin durun. "Bu mu benim hedefim?" Yani Hz. İbrahim gibi: "ben bunu mu Rabbim olarak" diye algılıyor musun? Bu mu yani, hayatta gayret ayrı bir konudur ama ona varoluşsal bir değer vermek ayrı bir konudur. Bu dünyada hiçbir şeyin varoluşsal bir değeri yok. O yüzden nefsin bize gösterdiği anlamda bir değer aramamalıyız; özümüzdeki değerin farkına varmalıyız. Nefsin gösterdiği istikamette her değer arayışı sahtedir.

Özün zaten değerlidir; sana senden daha yakın olan bir mutlak varlık var. "Ben sana şah damarından daha yakınım" diyorsa, "sana kulum" diyorsa, "bana dön" diyorsa, bundan daha değerli ne arıyorsun? Veya daha değerli olabilecek bir şey var mı, mukayese edilebilecek bir şey var mı? O yüzden illüzyonu başından görmek lazım.

"Farkındalık da bir illüzyon olabilir mi hocam?" İnsanların kullandığı farkındalık ayrı bir konu. O tabii ki ne kastediliyor, kelimeler önemli değil, kelimelerin içeriği önemli olan. Tabii ki insanlar bugün günümüzde birçok kelimeyi, birçok kavramı çok çok kullanıyorlar; bazen bu kavramların içinde bir illüzyonun içinde kayboluyorlar. Evet, teşekkür ederim.