Adem Kıssası ve Psikolojik Benlikten Öze Dönüş

Kısa Özet

Sohbette Adem kıssası tek bir kişinin başından geçen bir olay değil, insanın öz varlığından (ruhsal benliğinden) psikolojik benlik/ego düzeyine düşüşünü anlatan evrensel bir durum olarak ele alınıyor. Konuşmacı, psikolojik benliğin arzu ve korku üzerinden hareket ettiğini, hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin olamayacağını, gerçek huzurun ise bu benlikle öz varlığı birbirinden ayırt etmekten geçtiğini anlatıyor. Sohbetin sonunda bu ayrımın Arafat'ta buluşan Adem ile Havva kıssası ve haccın özü (marifete erme) üzerinden nasıl tamamlandığı açıklanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Cennetten düşüş kıssası bir kişinin değil, insan bilincinin evrensel bir halinin anlatımıdır.
  • Yasak olan ağaç değil, ona arzu ve korkuyla, yani "tatmin olmak için" yaklaşmaktır.
  • Psikolojik benlik asla tam tatmin olmaz; sadece geçici olarak sakinleşir (sükun); gerçek "mutmain" olma hali özde bulunur.
  • Gerçek huzura ulaşmak, arzu ve korkuları hisseden şeyin kendimiz olmadığını fark etmekten geçer.
  • Marifete (Arafat'ta simgelenen irfana) ermek, kutupsal (ya hep iyi ya hep kötü) bakış açısını ortadan kaldırır.

Adem Kıssası: İnsanın Öz Varlıktan Düşüşü

Gelebiliriz. Şimdi bugün insanın o kendi bütün, tam, eksiksiz ve huzur içeren özünden düşüşüyle ilgili kısa bir değinide bulunacağız. Ondan sonra ne oluşuyor? Daha karakteristik biçimde bu şey nasıl ortaya çıkıyor? Bu da zaten aslında daha önce de bahsettiğimiz Kur'an'daki ve bütün kutsal kitaplardaki Adem kıssasıdır. Yani orada Allah'ın "Ey Adem ve eşi, bu cennette kalın, yaşayın. Orada hiçbir açlık, hiçbir eksiklik, hiçbir mahrumiyet yoktur, ama şu ağaca yaklaşmayın" denilen şey. Yani aslında ne vardı orada, bizim yani aslında o bir kişinin hayatı değil, evrensel bir durumu anlatıyor. Yani bir Adem diye birisiyle bu kişinin hayatını anlatmıyor, aslında bizi anlatıyor.

Dolayısıyla aslında bizim bir varoluş boyutumuz var. O varoluş boyutumuzda bir açlık hissetmiyoruz. Yani ne demek açlık hissetmiyoruz? Bir eksiklik hissetmiyoruz. Bir ihtiyaç hissetmiyoruz. Bir tatminsizlik hissetmiyoruz. Orada, o varoluş düzeyinde tam bir itminan, huzur var ve hiçbir eksiklik, hiçbir mahrumiyet, hiçbir olumsuzluk söz konusu değil. Bu hepimizde var. Ama bir şey tarafından örtülüyor.

İşte mesela yine o kutsal metinlerde anlatılan, şeytanın Adem'e "sen ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin, bir melek gibi olmak istemez misin?" deyişiyle, Adem'in yani insanın sınırlı ve bireysel bir varoluşa düşme hali var orada. Yani bir şey anlatacağım. Sınırlı ve bireysel nitelikli bir bilince düşüyor. Yani diyor ki "ben, işte diyelim ki sahip olmam gereken şu." Veya işte "ben mükemmel olmalıyım." Mesela bizde vardır böyle, hani birçok tasavvuf kitabında var; işte ermek, işte insan-ı kamil olmak.

Ermek İsteyen Benliğin Ortadan Kalkması

Ben bunu biraz Hintlilerden bazı şeyler öğrendiğimde tam olarak kavradım. Çünkü bize tasavvufta biraz şey öğretiliyor, yani veya en azından biz öyle anlıyoruz diyelim, öyle diyelim: hani böyle insan-ı kamil olmam lazım, işte ermem lazım. Bu da geriyor bizi. Anlatabiliyor muyum? Erememenin gerginliğini yaşıyoruz yani. Bir türlü eremiyoruz. Birileri ermiş, bir türlü olamıyorsun.

Sonra ben Hint metinlerini okudum. Adam diyor ki "niye geriyorsun" diyor. "Sen zaten ermişsin" diyor. "Ama içindeki o ermiş olan, doğal olarak ermiş olan, doğal olarak mükemmel olan, doğal olarak var olan özünü fark et. Senin ermek için bir şey yapman gerekmiyor." Anlatabiliyor muyum? Yani özünde diyor bir şey var, o senin gerçek varlığındır. Sen gerçekte osun. Onu fark et. Bu kadar. Onu fark ettiğinde gerçekten orada kemal var, orada huzur var, orada sükunet var, orada hakiki varlık var. Orada hiçbir arzu, ihtiyaç, beklenti, korku yok.

Ve çok anlamlı bulduğum bir söz vardı yine birisinin. Diyor ki gerçek anlamda aydınlanma, veya işte erme, aydınlanmak isteyen benliğin ortadan kalkmasıyla oluşur. Hatta bilmem, yani bu çok fevkalade bir gerçek yani, çok çok önemli bir gerçek. Aslında tasavvufta da bu var da böyle açık, ben görmedim diyeyim. Hani hakikaten çok önemli bir şeye vurgu yapıyor. Yani senin diyor ermek isteyen, işte yok, tamamlanmak isteyen, şu olmak isteyen, bu olmak isteyen benliğin var ya, diyor, o ortadan kalktığında sen gerçekten ereceksin. Çünkü içeride ermiş olan, deyim yerindeyse, içeride tam mükemmel eksiksiz olan bir özün var.

O zaman biz kendimizi erdirmeye çalışacak mıyız? Ermek için o anlamda gereken bir şey var mı? Tabii ki var. Ne o? O, o sınırlı bizde var olan ve psikolojik boyutumuzdan kaynaklanan sınırlı benlik bilincinin gerçek özümüz olmadığını anlamak. Bakın, onu yok etmek de değil, onu ortadan kaldırmak da değil. Sen o değilsin. Ermiş bir beden taşımıyor mu? Erdiğinde beden ortadan mı kalkıyor? Hayır. Ama beden o insan-ı kamile hizmet ediyor. Aynı şekilde psikolojik düzeydeki varoluşumuz, psikolojik benliğimiz ne olacak? Nötrlenecek, hizmet eder hale gelecek. Kendisi bizim önümüze bir perde olmayacak.

Yasak Olan Ağaç Değil, Yanlış Yaklaşımdır

Mesela ne gibi? İşte "benim başarılı olmam lazım." E sen böyle dersen bir türlü özüne gidemezsin. İşte "benim sevilmem lazım, benim hayatta güzel bir ilişkim olması lazım ki mutlu olayım, yoksa mutlu olamam" dediğinde aslında ne olmuş oluyor? İşte o Hazreti Adem kıssasında anlatılan; mutlu olman için, mükemmelleşmen için bir şeye ihtiyacın vardı. Yani o ağaca ihtiyacın var. Oradaki ağaç ne? Bütün yaratılış. Yaratılmış olan her şey. Ben mutluluğumu yaratılmış olan herhangi bir şeye bağlıyorsam, onunla mutlu olacağımı düşünüyorsam, ben işte o düşüşü yaşıyorum.

Burada dikkat edin, oradaki ağaç yasak bir ağaç değildir. Anlatabildim mi? Sadece "yaklaşma" denilen bir ağaçtır. Yani psikolojik benlikle yaklaşma, tatmin olmak arzusuyla yaklaşma denilen bir durumdur. Yoksa yasak bir ağaç değil, haram bir ağaç değil yani. Ama nasıl yaklaşacağını bilmiyorsan, sobaya yaklaşma nasıl yaklaşacağını bilmiyorsan gibidir.

Eğer "bir şey beni mutlu edecek, mesela işte kariyerimi tamamlarsam mutlu olacağım, işte güzel bir evliliğim olursa, eşim de beni anlarsa süper, işte daha ne isteyeyim, mutlu olurum" diye yaklaşıyorsan, sen işte kutsal kitaplarda ağaca yanlış yaklaşmayı sergiliyorsun demektir. Peki bütün o şeyler olmayacak mı? İnsan okumayacak mı, çalışmayacak mı, bir kariyer yapmayacak mı, evlenmeyecek mi, kendisini anlayan bir eş aramayacak mı, uyumlu bir eş aramayacak mı? Tabii ki arayabilirsin. Ama "bu benim mutluluğumdur, bu olursa mutlu olurum, olmazsa da mutlu olamam" dediğimde, hiçbir şey böyle olamaz, bu yanlış bir şeydir. O benim için yanlış bir algı ve yanlış bir bakış açısına sebep olur.

Psikolojik Benliğin Doyumsuzluğu

Niye yanlış bakış açısıdır? Mesela insan düşünüyor, "ne var bunda?" Ben de eskiden düşünürdüm, cevap da veremedim. Ne var bunda? Sonra anladım ne olduğunu. Var olan şey şu: seni o psikolojik benlikte tutuyor. Anlatabildim mi? Seni o sınırda tutuyor. Sen sürekli o benliğin neyle mutlu olacağını, nasıl mutlu olacağını, ne olursa mutlu olacağını, ne olursa mutsuz olacağını düşünüyorsun.

Çocuğun yok diyelim, çocuğum olsun istiyorsun. Çocuğun oluyor, mürüvvetini göreyim diyorsun. O oluyor, bir şey daha istiyorsun. Düşünün, o benliğin "doydum, daha bir şey istemiyorum" dediği vaki mi? Yok. Hep de olmayanı istiyor. Tabii işte olanı istiyor, olmayanı istiyor, olanın artmasını istiyor. İstiyor yani. Son tahlilde sürekli bir şeye ihtiyaç hissediyor. Çünkü tabiatı budur. Yani psikolojik benliğin tabiatı budur. Psikolojik benlik tatmin olmaz.

Sükun ile Tatmin (Mutmain Olmak) Arasındaki Fark

Sükun budur. Onun için Kur'an diyor ki kendileriyle sükun bulmanız için Allah eşler yaratmıştır. İtminan yok. Anlatabildim mi? İşte eşler yaratmıştır, bedensel olarak rahatlamak için yiyecek yaratmıştır, içecek yaratmıştır, hava yaratmıştır. Ben mesela hava almazsam ne olur? Bedenim... Ben, kendimi o psikolojik benlik bilinciyle tanımlıyorum. "Şu olmazsa mutsuz olurum" dediğimde kendimi neyle tanımlamış oluyorum? O psikolojik benlikle tanımlamış oluyorum. Ve o bana diyor ki "ben mutsuzum" diyor. Ben de diyorum ki "ben mutsuzum." Halbuki aslında gerçekten ben mutsuz değilim. Ama içimde "ben mutsuzum" diyen bir benlik var. Ve ben onu kendim zannediyorum, onu dillendiriyorum.

Yani şey gibi, hep verdiğim örnek: çocuk diyor ki "ben mutsuzum" diyor. Neden? Şeker almamışız ona. Ben de diyelim ki ebeveyniyim. O ne derse onu söylüyorum, "ben mutsuzum" diyorum. Halbuki sen başkasın, o çocuk başka değil mi? O ayrımı gör. Evet, benim psikolojik benliğim bazı şeylerden mutlu, bazı şeylerden mutsuz olabilir. Ama o ben değilim yani. O bende olan bir şey.

Hangi çocuğun hangi anne çocuğu ağladığında kendi de çocuğu gibi ağlar? Mesela 5 yaşında bir çocuğu olan bir anne düşünelim. Ağlıyor çocuk. O anne de aynı onun gibi ağlasa ne deriz? Deriz ki çocukça davranma değil mi, çocukça davranma. Hani transaksiyonel analizde var ya. İşte yetişkin tavrı değil mi? Çocuk tavrı bir de işte eleştiren ebeveyn var. İlkta şey var: çocuk tavrı, yetişkin tavrı, ebeveyn tavrı.

Ego Tavrı mı, Öz (Ruh) Tavrı mı?

Mesela şimdi biz ego tavrını mı sergileyeceğiz, ruh tavrını mı sergileyeceğiz? Deyim yerindeyse. Anlatabildim mi? Hani mesela bazı yaşça bir yaşa gelmiş insanlar vardır, deriz ki "çocukça davranıyorsun." Şimdi biz eğer bir öze sahipsek ve ego ile davranıyorsak, egoca davranmış oluyoruz. Onu merkezimize koymuş oluyoruz. Anlatabildim mi? Bu nedir? Bu temel bir yanlıştır.

Tıpkı ben çocuğum ağladığında onun gibi ağlamıyorum. Onu teskin etmek için elimden gelen şeyi yaparım. Ama hiçbir durumda onun gibi ağlamam. Şimdi egom, yani psikolojik benliğim, bazen acı duyabilir, mutlu olabilir, mutsuz olabilir. O olur, bu olur. Ben kendimi onunla özdeşleştiremem. O mutsuzsa ben de mutsuz olmak zorunda değilim. O ağlıyorsa ben de ağlamam zorunda değilim.

Sükun, geçici olarak bir şeyin tatmin edilmesi, yani sakinleştirilmesi aslında. Sükun, sakin, hepsi aynı kökten geliyor. Yani mesela çocuk ağlıyor, sakinleştiriyorsun. Başını okşayarak veya bir şey alarak veya bir şey yaparak sakinleştiriyorsun. İşte çocuk ağlıyor, mesela emzik veriyorsun, sakinleşiyor. O tam bir tatmin değil. Anlatabiliyor muyum? Tam bir tatmin değil. Gerçek anlamda mutmain olmak...

(Hoş geldiniz. Yanına gelebilir. Tamam, buyurun.)

Şimdi sükun bulmak, bir şeye dair bir ihtiyaçtan kaynaklanan veya bir korkudan kaynaklanan veya başka bir şeyden kaynaklanan olumsuz bir durumun geçici olarak nötralize edilmesidir. Sakinleşiyoruz. Gerçek anlamda mutmain olmak ise bir şey konusunda kalıcı, sürekli olarak tamlaşmak, tam olduğunu hissetme halidir. O yüzden Kur'an mesela sükun bulacağınız eşler yaratmış demiş, ama dememiş ki kalpler eşlerle tatmin olur. Değil mi? Ayırıyor bunu. Kalpler Allah ile tatmin olur. Ama sükun bulacağınız şeyleri Allah yaratmış; eşler yaratmış, beden için yaratmış, yiyecek de yaratmış. Sükun buluyoruz. Oksijen yaratmış, bedensel olarak sükun buluyoruz. Nefessiz kaldığımızda bir bedensel rahatsızlık oluyor, nefes aldığında sükun buluyorsun. Ama tatmin bulmuyorsun.

Hiçbir Şeyde Kesintisiz Tatmin Yoktur

Dünyada ilginç bir şeydir. Hiçbir şeyde kesintisiz bir tatmin yoktur. Ya tatmin hissiniz, yani haz, arzunuz, hoşluk hissiniz ya kesintiye uğrar, veyahut da haz aldığınız şeyi devam ettirseniz bile aldığınız hazı alamazsınız. İnsan tabiatında bu ilginç bir mekanizmadır psikolojide. Yani mesela işte bir insan sürekli en güzel yiyeceği yediğinde bir süre sonra aynı tadı almamaya başlar. Veyahut da diyelim ki yemeğe oturduğunuzda aldığınız lezzeti yemeğin sonunda alamamaya başlarsınız. Neden? Çünkü psikolojik mekanizmanın böyle bir niteliği var. Yani şunu demek istiyor: ya mutlak tatmin yok, tatmin olduğun şey kesintiye uğruyor, veyahut da aldığın lezzet hazzı azalıyor. Tabiatı böyle.

O zaman insan neyi anlamalı? Burada bir incelik var, burada insanın analiz etmesi gereken bir şey var. Onu eğer analiz etmezse, bu sefer sürekli olarak kısır döngüde yaşıyor. Mesela insan çocuğu olmadığında "çocuğum olsun" diyor, "mutlu olacağım" diyor. Çocuğu oluyor, gene bir şeyler var; büyüyor, işte "benim sözümü dinliyor mu, dinlemiyor mu" derken sözünü dinliyor ama istediği gibi olmuyor diyelim. Veyahut da kişi mukayese ediyor kendi çocuğunu. İşte bak onun çocuğu daha zeki, işte onun çocuğu daha bağlı, şu bu vesaire bir sürü hikaye dönüyor hayatta. Değil mi?

Benliğin Hiç Bitmeyen İhtiyaç Arayışı

Dikkat edin, benliğimiz sürekli bir şey arıyor, sürekli. Yetmiyor. Mesela açsınız, ekmek olsa kafi diyorsunuz. Ekmek geliyor, "ya yanına bir şey yok mu" diyorsunuz. Mesela bir katık, o geliyor, "ya bir şey içsem" diyorsunuz. Yemeği bitiriyorsunuz, "tatlı" diyorsunuz. Tatlı bitiyor, "çay" diyorsunuz. Anlatabilir miyim? Bütün bunların temelinde ne var? Bu benlik hali var. Ve bu benlik sürekli olarak, işte o Adem kıssasında anlatıldığı gibi, sürekli olarak kendisini ebedileştirecek, kalıcı bir mülk sahibi olmaya çalışıyor. Evlat oluyor, bu mal oluyor, eşya oluyor, kariyer oluyor, imaj oluyor, şöhret oluyor; bir sürü şey, mesela "benim kariyerim, benim çocuğum, benim eşim, benim dünyada sahip olduğum şeyler." Hep bunlar ne? Şeytanın aslında bir anlamda insanı kandırmak için oynadığı oyunun isimleri: "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?"

İnsan da diyor ki -insan değil, insandaki psikolojik benlik- "istemez miyim, yol göster" diyor. İşte o ağaç, yani yaratılış. Allah yaratılışı tatmin olalım diye yaratmamış ki. Yaratılışı, ilahi isimleri, ilahi sıfatları, Allah'ın deyim yerindeyse görünmez hazinelerini görmek için, onları fark etmek için, hayret etmek için, onları görüp ilahi sonsuzluğu ve mükemmelliği fark edelim diye yaratmış. Tatmin olalım diye yaratmamış.

Hep veriyorum kedilerden örnek ya. Mesela hiçbir kedi "anne olayım" diye yavrulamıyor yani. Ama bakın orada bir tecelli, kendine göre değil mi, yaşıyor. Ama hiçbir zaman "benim mülküm" demiyor yani. Bu noktada insan her zaman şu ayrımı yapacak: Egomu mu dillendiriyorum? Yoksa özüme göre mi konuşuyorum?

Adem'in Korku ve Arzuya Kapılması

Yani dediğimiz örnek gibi, bir anne 3 yaşındaki çocuğu ağladığında aynısını yapar mı, aynı şekilde ağlar mı? Veya diyelim ki bir doktora gittiğinde "ben ağlıyorum" der mi? Demez, der ki "çocuğum ağlıyor." "Ya sen?" "Ben ağlamıyorum." Aynı şekilde insan, benliğiyle özünü birbirinden ayırmasını bilecek. Bu ayrımın farkında olacak. Evet, benliğin seninle birlikte hareket ediyor, yani sana bağlı; tıpkı bedenimizin bize bağlı olması gibi. Ama ben bir beden olmadığım gibi bir psikolojik benlik de değilim. İşte bütün mesele bu ayrımı hem fark etmek hem de o farkındalığı devam ettirmek. Bütün kadim öğretilerin temel şeyi bu.

Peki, biz özümüzün farkındalığını yitirdiğimizde, yani ruhsal özümüzü unuttuğumuzda ne oluyor? İşte o hikayede anlatılan, Adem kıssasında anlatılan şey: Adem psikolojik benlik düzeyinde ne yaptı? Hemen korku ve kaygıya kapıldı. Ve aynı zamanda bir arzu duydu. İki tane şey vardır insanın, bunun: korku ve arzu. Bir tanesi "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin," arzu. Bir tanesi "mükemmel olmayasın diye Allah onu sana yasakladı," bu da korku.

Arzu ve Korku İkilemi

İnsanoğlu iki şey üzerinden hareket eder hayatta genelde: arzular veya korkular. Bir şey isteriz, bir şeyin olmamasını isteriz. Buna biz işte arzu ve korku ikilemi diyoruz. Tıpkı Kur'an'da anlatıldığı gibi. Yani Adem niye cennetten düştü? Şeytan kandırdığı için değil, arzu ve korku tuzağına düştüğü için. Temel şey bu. Şeytan ne yaptı peki? O arzu ve korkusunu tetikledi.

O zaman dikkat edeceğiz. Bir arzu ve korku beni tetikleyince, içimde uyanınca dikkat edeceğim. Diyeceğim ki bu benim öz varlığımın ne arzusudur ne korkusudur; bu psikolojik benliğimin arzusu ve korkusudur. Makul ve meşru çerçevede onun arzusunu ve korkusunu tatmin edebilirim; arzu ettiği şeyleri elde etmesi konusunda gayret ederim, korktuğu şeyler olmaması için de çaba gösteririm. Bu ayrı bir konu. Ama diyelim ki arzu ettiğini elde edemedi benliğin, korktuğu da başına geldi; "benim umurumda bile değil" diyebileceğim ben. Bunu diyebileceğiz.

Bakın, bedenimiz ölüyor. Bir ermiş ne yapar? Bedenini toprağa bırakır, çeker gider. Değil mi? Bedeni orada toprağa girdi diye bir ermiş, bir bilge, bir arif toprağa mı giriyor? Yok. Ne diyor? "Artık beden beni taşıyamıyor, artık onu kullanacağım nitelikleri taşımıyor" diyor. Bedenini toprağa bırakıyor. Aynı şekilde insan arzu ve korkuları yaşadığı zaman, hissettiği zaman şu ayrımda bulunacak: bu arzuları ve bu korkuları duyan kimdir? Soru, temel soru bu.

Meşru Teskin ve Benlikten Ayrışma

Bu arzu ve korkuları duyan kimdir? Psikolojik benliğimdir. Meşru şekilde onu teskin edebilirim. Değil mi? Meşru bir şekilde psikolojik benliğimizi teskin edebiliriz. Olursa ne âlâ, olmazsa problem değil. Tabii, ne güzel, konuşması kolay. Aslında bir gün, konuşması kadar kolay olacak; uyguluyor, uyguluyor onu, gerçekten tecrübe ederek, hakikaten konuştuğumuz kadar kolay olacak. Ama bu tabii hemen böyle konuştuğumuz anda olmayabilir.

Ama şunu anlamamız lazım: nedir bu? Bunu anlamaya ihtiyacımız var. Eğer bunu anlarsak, o zaman neyin üzerinde çalışacağımızı da daha iyi biliriz. Yoksa problem olur. Yoksa "arzu ediyorum, olmuyor, mutsuzum; arzu ediyorum, olmuyor, daha da mutsuzum; korkuyorum, bu da başıma geldi, yine mutsuzum." Ve burada sürekli teskin edilmeye ihtiyaç duyacaksın. En büyük teskin ediciler de kim? Psikologlar, psikiyatristler, antidepresanlar. Değil mi? Onlar bizi teskin etmeye çalışıyor.

"Çok kaygılıyım, ne yapayım?" Bırak o kaygı duyan benliği, sen değilsin. Ama o kadar, geçen derste anlattığım sarmaşık gibi yapışmış ki, o ayrımı bile yapmakta zorlanıyoruz. Dolayısıyla bütün mesele şu: arzu ve korku tarafından baskılanmış, kontrol edilmiş kişilere dönmüşüz. İstediğin şeyi bırakın, yani şu anlamda, o istediğiniz şeyleri istemeyi bırakın; korktuğunuz şeylerden korkmayı da bırakın. Ne kalacak geriye? Öz kalacak. Rahat edeceksiniz.

Yani korkuları ve arzuları bırakabildiğimizde aslında cennetsi halimize döneceğiz. İşte orada Adem ile ilgili anlatılan: "sen burada açlık çekmeyeceksin, acı çekmeyeceksin, hiçbir şeyden de mahrum olmayacaksın," o cennetsi halimize döneceğiz. Ama ne zaman ki arzu ve korku duyan bir kişi olduğumuzu zannedersek, hayatımız sürekli olarak o arzuların ve korkuların içinde bir gelgit olarak geçecek. O zaman onunla teması sağlayabileceğiz ve sürekli o benliği teskin etmeye çalışacağız. Ve başta da söylediğim gibi böyle bir benliğin sükunete erme, mutlak olarak erme şansı yok. Neden? Çünkü âlem değişken. Yaşadığımız hayat, madde, beden, ilişkilerimiz, bunlar değişkendir. İnişler, çıkışlar yaşamak durumundasın. O inişler çıkışlar da neye sebep oluyor? Korkularımızın ve arzularımızın depreşmesine sebep oluyor. O korku ve arzu duyan benliğin öz varlığımız olmadığını anladığımızda, o zaman bir sorun olmayacak.

Benlik Odaklı mı, Öz Farkındalık Odaklı Motivasyon mu?

Tabii şöyle bir problem olduğunu düşünüyor insan: "işte o zaman biz o olmadığımızı düşünürsek bir şey yapma şevkimizi yitireceğiz." Hayır. Eğer öz varlığımızın farkındaysak o şevki yitirmeyiz, yapmaya devam edebiliriz. Bir engel değildir bu. Sadece şu dönüşüm olur: benlik odaklı motivasyonla yapılan işler, öz farkındalık odaklı olarak yapılmaya başlanır.

Mesela işte diyelim ki, farz edelim ki bir anneye diyelim: "bak, bu çocuğu doğuracaksın; 3-5 yaşından sonra işte sana anne demeyecek, işte yetişkin hale geldiğinde gidecek, seni hatırlamayacak, aramayacak, sormayacak." Diyebilir değil mi, "ya ben herhalde doğurmasam iyi olur"? O benlik odaklıysa. Ama öz farkındalık odaklıysa, ruhsal bir varlık olduğunu idrak ediyorsa, diyecek ki "diyelim ki bedenim müsait ve uygunsa, bir çocuk doğurmak, ona ilahi bir şefkat ve merhametle bakmak, ilahi bir deneyimdir, bir tezahürdür, bir tecellidir. Ne güzel bir şey." Bu kadar.

Mesela aslında böyle bir deney yapılsa ne güzel olur değil mi? Mesela işte söylüyorsunuz anneye, bak, diyelim ki bir aylık çocuğu olan hamile bir kadın. "Bak bu sana anne demeyecek, hatta başkasına anne diyecek." Hani biraz abartalım. "Başkasına anne diyecek, başkasına yönelecek, seni unutacak, hiç hatırlamayacak. Doğurmak ister misin?" Değil mi? Benlik orada diyecek ki "niye doğurayım," bir neden arayacak. Biz ona o zaman diyeceğiz ki "sen burada sus, senin işin bu değil." Değil mi? Bak, her benlik bir neden arar. O benlik bir neden bulamazsa "ben yapmam" der. Anlatabiliyor muyum? Özünün farkında olan kişi ise yapar. Hiçbir şey beklemez. Herhangi bir korku veya arzuyla bunu yapmaz. İşte gerçek insan olur. Herhangi bir arzu ve korkuyla değil, özünün yansıması, özünün en mükemmel şekilde ortaya çıkması ve ilahi bir deneyime şahit olmak için yapar. Bütün mesele budur.

Dünya Hayatı: Kimin İçin Oyun ve Eğlence?

Hayatı benlikle mi yaşıyorsun, özle mi yaşamak istiyorsun? Bu ayrımı yaptığımız zaman neyin üzerinde çalışacağımızı o zaman bilebiliriz. Yoksa sürekli olarak benliklerimizi teskin etmeye, onları rahatlatmaya çalışmak ömür boyu sürecek ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek bir süreçtir. İşte bakın, o durumda dünya hayatı dediğimiz, Kur'an'ın "dünya hayatı bir oyun ve eğlence ve aranızda bir yarıştır" dediği şey bu işte. Yani yarış kimin için? Bu hayatın yarış olması kimin içindir? Benlik içindir. Kimin için bir oyun ve eğlencedir? O benlik için. Yoksa hayatın, yani yeryüzünde yaşadığımız hayatın kendisi bir oyun ve eğlence değil. Aramızda bir mal ve evlat çoğaltma yarışı da değil, gerçek insan için böyle değil. Kimin içindir bunlar? Psikolojik benlikle hayatı yaşayan içindir.

Mesela bir yaşa gelirsin, 50-60 yaşına bir bakarsın geriye. Ne dersin ki? "Hayat yani böyle bir oyun, bir eğlence, böyle bir anda geçti, bir rüya gibi geçti." Veyahut da işte "onun malı mı çok, benim malım mı çok, bak işte o evlendi çocuğu oldu, işte ben geride kaldım, şu oldu." Kırk tane hikaye uydurur benliği. Benliğin hikayeleri de bitmez. Mukayese eder, karşılaştırır, bağlantı kurar, kendini bir adım önde veya bir adım geride hisseder. Hikayesi bitmez benliğin. Ve alır sizi o hikayenin öznesi haline getirir.

Hani bazı çocuklar vardır ya, işte böyle yetişkinleri oyuna alırlar. "İşte sen baba ol, işte sen anne ol, sen şu ol, sen bu ol." Çocuk tabii. Siz de ne yaparsınız? "Tamam" dersiniz. "Ben işte baba olayım, işte o da anne olsun, işte o da aşçı olsun, o da hemşire olsun, o da doktor olsun." Böyle bir oyun kurgular çocuk, oynar; ama işte o çocuğun makul tarafı, oyun bittiğinde "tamam" der, "herkes kendi işine dönsün." Benlik ise çok yaramaz bir çocuk. "Sen şöyle ol, sen böyle ol; bak böyle olmazsan olmaz; seni oyundan atarım; bak geride kaldın." Bir oyun kurguluyor ve bizi o oyunun öznesi haline getiriyor. Bizi, gerçekten öyleyiz zannettiriyor. Bu ne kadar trajik bir şey. Ben öyle değilim yani. Öyle olmadığımızı görmek durumundayız. Yani benliğin çocukça oyununun öznesi olmak durumunda mıyız?

Toplumun Değil, Onaylayan Benliğin Baskısı

Olmak istiyorsan işte o ayet sana zaten tabloyu çizmiş: bir oyun ve eğlence, bir mal ve evlat çoğaltma yarışı veya başka konularda rekabet. Böyle bir oyunun öznesi mi olmak istiyorum, yoksa özümün farkındalığıyla hayatı bir deneyim, ilahi bir tecelli olarak mı yaşamak istiyorum? Niye o benliğin hapishanesine gireyim? Niye o benliğin yükünü taşıyayım?

Tabii ki egolardan biri cevap veriyor: "İsmail Bey" diyor, "doğru söylüyorsunuz ama hayat dediğiniz gibi değil." Dikkat edin, böyle benliklere karşı uyanık olun dediğimiz gibi değil, ama öyle olmuyor, "gerçek hayat öyle değil" diyor. Gerçek hayat ne? "Sen gerçek hayatın o olduğunu nereden biliyorsun, iyi biliyor musun gerçek hayatın o olduğunu? Biri bana fısıldıyor içimde, o mu acaba gerçek hayat?" Ama diyelim ki öyle olursa, insanlar unvanına, kazandığı paraya göre kıymet veriyorlar. Ben diyorum ki "sen veriyor musun?" Ya diyor ki "ben vermiyorum ama işte toplum öyle değil." Ya diyorum "toplumdansan hele." Ama bir benlik var, "olur mu" diyor, "toplumdan bana ne, toplum benim için çok önemli" diyor.

İşte sen o "toplum benim için çok önemli" diyen benliği onaylıyor musun, onaylamıyor musun? Seni zorlayan toplum değildir. Seni zorlayan o toplumun o değerlerini onaylayan benliğindir. O toplumun değerlerini onaylayan benliğim olmasa, ben toplumun beni nasıl algıladığını dert eder miyim? Etmem. O zaman beni zorlayan toplum mudur, yoksa toplumun o anlamda yanlışlarına, bilgisizliğine onay veren benliğim midir?

Kur'an'da İnsan Tanımları ve Adem Olmak

İnsan da diyor toplumda ilgi ve değer görmek ister. Niye? Bakın, "insan" diye bir kavramı her zaman kenara koyacaksınız. Çok manidar bir şeydir; Kur'an'da insanla ilgili ifadelerin dokuzda dokuzu olumsuzdur. O zaman Adem olmaya bakacağız. Yani, nerede Adem, ama düşmüş Adem'den cennetsi Adem'e doğru yol alacağız. O düzeye doğru bir yol almak durumundayız. Çünkü bakın en çok kullanılan şey budur: "insan böyledir, insan şöyledir." Ağırlıklı olarak o tabirler psikolojik düzeydeki benliğe işaret ederler. O yüzden Kur'an'da insanla ilgili tanımların büyük çoğunluğu olumsuzdur. İnsan acelecidir, nankördür, gözü doymaz, tartışmacıdır gibi birçok ifadenin olmasının nedeni bu. Orada anlatılan şey, psikolojik düzeye düşmüş insanlar.

Gerçek insanın adı aslında Kur'an'da, biraz yorum yapacak olursak, Adem'dir. Yani bu kadın erkek ayrımı olmaksızın, yani Adem olmak aslında. Hepimizin aslında ihtiyaç duyduğu şey Adem olmak, yani o cennetsi halimize tekrar dönmek. Biz hepimiz cennetten düştük, hepimiz teker teker cennetten düştük, hepimiz teker teker Adem'dik ve o öz varlık bilincimizde mutluyduk, acıkmıyorduk, susamıyorduk, güneş bizi yakmıyordu, hiçbir ihtiyacımız yoktu. O saf huzur ve mutluluk hali her zaman içimizde de vardır. Çünkü dikkat edin, cennetteki Adem ile düşen Adem aynı aslında. Ama ne var arada? Bilinç farkı var, bir düşüş var. O zaman tekrar oraya dönmek durumundayız.

O zaman neye dikkat edeceğiz? Hayatta bir arzu ve korku duyuyorsan orada duracaksın. Bir şey arzu ediyorum ve bu arzu beni mutsuz ediyor, yani arzuma ulaşamadığım için. Bir korku duyuyorum ve bu korkuyla yüz yüze gelmekten, korktuğum şeyin başıma gelmesinden de rahatsız oluyorum, ürküyorum. İşte bu iki noktayı gördüğünüz zaman duracaksınız: kim korkuyor, kim arzu duyuyor? Bu soruyu ya soracaksınız ya da o benliğin oyununun tuzağına düşeceksiniz. O diyor ki "ben korkuyorum, e ne yapalım, e benim korkumu gider." "Ben arzu ediyorum, ne yapalım, e benim arzumu tatmin et." Mecbur muyuz, değil mi? Hani benliğin keyfinin kahyalığını mı yapacağız, yoksa özümüze doğru giden yola mı? Dikkat edeceğiz. Bütün ayrımın temeli bu.

Bizim senelerdir aslında konuştuğumuz bütün şeyler bu. Bazen insanlar da "hep aynı şeyi konuşuyoruz" diyor. Doğru, hep aynı şeyi konuşuyoruz. Bütün mesele psikolojik benlik atmosferinden, ruhsal öz atmosferine doğru geçiş yapmak. Bütün hikaye budur. Gerisi hepsi palavradır, hiçbir anlamı yoktur. Yani işte "şu olursa mutlu olursun" veya işte "nasıl kariyer yaparım, nasıl iyi bir evlilik yaparım, nasıl mutlu bir yuvam olur, nasıl şu olur, nasıl bu olur." Bütün bunların gerçeklikte değeri yoktur.

Korku ve Arzuya Dayalı Olmayan Kararlar

Mesela ya yalnız kalırsan? Korku değil mi? Kim korkuyor? Benliğim korkuyor. O zaman bırak gitsin, anladın mı, bırak onu, o zaman rahatlayacaksın. Ama o seni sürekli korkutur. "Evleneyim" dersin, "yalnız kalmamak için evleneyim." Evlenirsin, kocan ölür ki senin sonra, tabii hemen "Allah korusun" dersin. Niye korusun Allah? Öyle bir derdi yok ki, böyle bir şey yok. Ölür, kalır. Anlatabildim mi? Yani işte "çocuğum olursa en azından ihtiyarlığım iyi geçer, işte bana bakar." Ne biliyorsun? Belki ömrü boyu bakacak bir çocuğun olacak, bakmak zorunda olacağın bir çocuk olacak. Belki çocuğun sana bakmayacak, belki çocuğun senden önce ölecek. Hep hikaye uyduruyoruz. O hikayeye göre bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. Yok böyle bir şey.

Hayatta okuruz, kariyerimiz olur, çalışırız, bir şey başarmaya çalışırız, evleniriz, güzel ilişkilerimiz olmasını isteriz, iyi bir arkadaşımızın, dostumuzun olmasını isteriz. Bunlarda hiçbir problem yok. Ama bunlar bir korkuya ve bir arzuya dayalı olmamalı. Eğer bir korku ve arzuya dayalı olarak bir şey yapıyorsak orada problem vardır.

Ben mesela geçenlerde bir arkadaşa söyledim, bir evlilikle ilgili bir şey sordu, "ne yapayım, kararsızım" dedi. Dedim, "o ilişkiye muhtaçsan evlenme; o ilişkiye muhtaç değilsen artılarını eksilerini analiz et ve ona göre karar ver." Şeyim bu. Anlatabiliyor musun? Bir ilişkiye muhtaçsam, ben bir korkuya veya bir arzuya dayalı olarak bir ilişkiye bakıyorsam, ben orada zaten objektif olamam, dengeli olamam. Anlatabiliyor musun? Bir şeye muhtaç olmamalı.

Bakın Adem niye tuzağa düştü? Muhtaç olduğunu zannetti Adem orada. Muhtaç olduğunu zannetti, muhtaç olduğunu zannedince kaygıya kapıldı. Bir an evvel gitti, elmayı ısırdı. Anlatabildim mi? Muhtaç olma kaygısı hissetti orada, şeytanın aldatmasıyla. Yani aslında ne demek? Allah aslında Adem'e şunu diyecekti devamında, biraz bekleseydi: diyecekti ki "bak şu ağaca yaklaş, ama arzu ve korkuyla değil." Arzu ve korkuyla yaklaşmazsan o ağacın ne olduğunu da anlarsın, o ağacın mahiyetini de anlarsın, ondan en güzel şekilde de istifade etmeyi öğrenirsin. Ama eğer ona arzu ve korkuyla yaklaşırsan, hem bu senin bir tuzağın olur, hem de onu gerçek anlamda deneyimlemen gereken şekilde deneyimleyemezsin. Çünkü o ağaç ilahi isimlerin ve sıfatların bir yansımasıdır aslında.

Esmaları Kimden Öğreniyoruz: Ego mu, Allah mı?

Ona arzu ve korku tuzağıyla değil, "nedir bu? Bu nedir? Bu budur" diye yaklaş. Bunu deneyimledim; bakın, "bunu arzu ediyorum, buradan korkuyorum" değil, "bu nedir, budur, tamam, deneyimledim" diye yaklaşırsan, Allah sana bütün isimleri öğretmiş olur. Ama sen Allah'ın öğrettiği gibi öğrenmiyorsun esmaları, isimleri, tecelliyatı. Kimin öğrettiği gibi öğreniyorsun? Ego'nun öğrettiği gibi öğreniyorsun. Aslında biz ego'dan esma öğreniyoruz yani. "Bunu seviyorum, bundan nefret ediyorum" diye aslında birçok şey öğreniyoruz.

Bu nedir? Mesela işte şu insan nedir? "Nefret etti" mesela, değil mi? "Bu insan nasıl bir insan, beter bir insan, kötü bir insan. Nefret ediyorum, bana acı çektirdi." Analiz diye bir şey yok, "o nedir" diye bir şey yok; "onun yüzünden acı çektim" veya işte "o beni mutlu etti" vesaire. Ben demiyorum ki sana "seni mutlu mu etti, acı mı çektirdi." "O nedir" diyorum. Mesela diyorsun ki "bana eşini anlat, beni hiç anlamıyor." Bu nasıl bir şey, objektif bir şey mi? Değil. Bu egonun talim etme tarzı. Allah ise başka türlü talim ettiriyor. Allah öze talim ettiriyor tecelliyatı. Öz mutlak idrake, mutlak varlığa sahip. Esmaları öğretmesi, göreceliliği öğretmesi demek.

Yani diyelim ki bir mutlak ısı derecesi var, bir de o ısının mertebeleri var. Allah o mertebeleri öğretiyor, bütün esmaları sana öğretiyor. Mesela bir insan seni çok çok çok sevebilir, biraz ondan daha az sevebilir, biraz daha az sevebilir, çok bencilce sevebilir, seviyor görünüp nefret edebilir, hiç sevmeyip tamamen nefret edebilir. Bak, sen bütün bu tezahürü göreceksin. Ama şöyle demeyeceksin: "bu insan benden nefret ediyor, ben de onu hiç sevmiyorum." Diyeceksin ki "ya, ben nefret eden bir insanla etkileşimin deneyimini yaşadım." Bu kadar. Bak ne güzel esma öğreniyor insan. Ama egonun esma öğretme tarzı ne? "Nefret ediyorum, çok büyük acı çektim" dersi. O zaman insan ya Allah'ın esma öğretmesine tabi olacak ya da egonun öğretmesine tabi olacak. O gerçek anlamda bir öğretici olamaz. Çünkü o her şeyi arzu ve korkuyla deneyimliyor.

Aslan, Ceylan ve Tarafsız Bakış

Bir aslana ot gösterdiğinizde, böyle büyük bir mera gösterdiğinizi düşünün. Aslan orada ne yapar? Merayı görür mü gerçek anlamda? Bir ceylanın gördüğü gibi bir merayı görür mü? Görmez. Bir ceylan da aslanın baktığı gibi o ormana bakmaz. Neden? Birisi aslanlık üzerinden bakıyor, birisi ceylanlık üzerinden bakıyor. Bir de düşünün ki ne aslansınız ne ceylan, o zaman bütün hepsini en doğal halinde görürsünüz. O meralardaki çiçekleri, otları da görürsünüz, oradaki ceylanları da, geyikleri de, her bir şeyi görürsünüz, dağı da, taşı da, toprağı da, değil mi?

Bakın işte insan aslında gerçekte bu. Öbürü ne? Öbürü sınırlı benlikle hayata bakmak. Mesela bazen bana bir insanı soran olur, "nasıl bir insan?" İşte derim böyle böyle özellikleri var. "E onu seviyor musun?" Ya diyorum ki, "ben sana onu anlattım, ben niye sevip sevmemek arasında kalayım." Onun şeyi bu, özellikleri bu. "Ben öyle bir insanı hiç sevemem" diyor. Benim öyle bir problemim yok, egomun üzerinden bakmamaya çalışıyorum çünkü. Egomun üzerinden baksam, egom ya "seviyorum" diyecek ya "sevmiyorum" diyecek. Niye oradan bakayım diyorum. Onun nasıl baktığını da bilirim, de o ayrı bir konu. Ama sen bana soruyorsan, egoma soruyorsan ayrı, bana soruyorsan ayrı bir cevap vereceğim. Bana soruyorsan ben özelliklerini anlatırım, olabildiğince objektif. Egoma soruyorsan o ayrı bir konu.

Öz Varlık mısın, Yoksa Arzu ve Korkuyu Duyan Benlik mi?

İşte bütün mesele bu; arzu ve korkuların fark edilmesi, artı bunların kimler tarafından algılandığının fark edilmesi. Ve sonra üçüncü bir adım: o arzu ve korkuyu duyan gerçekte öz varlık mısın? Gerçekte sen öz varlık mısın, yoksa o arzu ve korkuları hisseden benlik misin? Bu soruya cevap vermek zorundasın. Eğer diyorsan ki "ben o arzu ve korkuları duyan kişiyim ve ben gerçekte oyum, bu arzu ve korkuları duyanım" diyorsan, işin zor. Bazen içi rahat olur, bazen de zor olur, ama son tahlilde toplamda zor olur. Ama "ben her türlü arzu ve korkudan öte olan saf varlık ve bilincim, saf mutluluk ve huzurum" dediğinde, o zaman sen hiçbir şeyin dengesini bozamayacağı, hiçbir şeyin huzurunu ve mutluluğunu ortadan kaldıramayacağı bir insan olursun. Bütün tercih bu noktada karar vermeye dayanıyor.

Bakın, niye Kur'an bize o Adem kıssasını anlatıyor değil mi? Bir hikaye anlatmıyor. Anlatabildim mi? Çok önemli bir şey anlatıyor. Mesela sırf o kıssanın üzerinden bile çok önemli bir insan psikolojisi analizi yapılabilir değil mi? Aslında zaten onu anlatıyor bize. Bir durumu anlatıyor.

Adem ile Havva'nın Ayrılığı ve Arafat'ta Buluşması

Peki düştün, ne oldu? Düştün. Derler işte Adem ve Havva birbirinden ayrılmışlar, kırk yıl buluşamamışlar, kırk yıl sonra Arafat'ta buluşmuşlar. Hikaye hoş değil mi? Aslında o ne? Yani özün varlığı tam idrak edilmeyince o psikolojik düzeydeki zıtlıkları biz birbirinden kopuk şekilde yaşıyoruz. Ben çok insan görmüşüm, gidiyor böyle evleniyor veya işte birini buluyor, "abi" diyor, "çok mutluyum." Ben de içimden gülüyorum, tebessüm ediyorum içimden. Bakıyorsun bir sene sonra, "abi" diyor, "anlaşamıyoruz, çok mutsuzum." Bak, bir türlü Adem'le Havva bir araya gelmiyorlar yani. Ya mutlusun ya mutsuzsun.

İşte üniversiteye giriyor, mutluyum; dersler ağır geliyor, mutsuz. Üniversiteyi bitiriyor, mutlu; iş bulamıyor, mutsuz. Anlatabildim mi? İş buluyor, iş arkadaşlarından memnun olmuyor, mutsuz. O kısır döngüyü sürekli ömür boyu yaşıyor. Yani Adem ile Havva bir türlü bir araya gelmiyorlar. Daha kırk sene sonra, yani insan olgunlaştığında, orada bir döngünün tamamlanması var. İşte onun için kırk günlük çile vesaire var, ama tabii ki buradaki sayı önemli değil netice itibariyle.

Sonra Arafat'ta buluşuyorlar; yani irfanda, marifette buluşuyorlar. Arafat, arefeden geliyor, yani bilmek, şuur, irfan eksenli bir kelime; bilmek, anlamak, idrak etmek, arif olmak, marifete ermek. Marifete erince o zaman o psikolojik kutuplaşma da ortadan kalkıyor. Dengeleniyorsun. Psikolojik benliğin de böyle abartılı uçlara gitmiyor.

Marifet ve Kutupsal Düşüncenin Sona Ermesi

Diyorsun ki, işte diyelim ki bir insanla ilgili bir yorum yapacaksan, diyorsun ki "bu insanın şöyle şöyle olumlu tarafları var, böyle böyle de olumsuz tarafları var." Bak, hiç şey yapmıyorsun, "iyidir, yok kötüdür" böyle bir şey yapmıyorsun. Ben bazen görürüm, "karı koca nasıl? Çok kötü." Veya bazen "çok iyi, öyle biriyle tanıştım ki süper biri." Öyle biri olmasına imkan yok, çünkü ermiş değil. Ama ego öyle görüyor, "mükemmel" diyor. Üç ay geçiyor, "Allah belasını versin" diyor. Bu şaka değil, bunu çok görmüşümdür hayatımda. Neden? Çünkü irfandan yoksun bir bilinç sürekli kutupsal düşünüyor: eşi ya iyi ya kötü, çocuğu ya iyi ya kötü, arkadaşı ya iyi ya kötü. Öyle değil ki. Onun olumlu tarafları da var, eksik hatalı tarafları da var.

Bak, marifet psikolojik algımızın da aşırılıklarını, uç noktalara gitmesini ortadan kaldırıyor. Çünkü o kutupsallıkla bakmıyorsun. Hani şimdi düşünün, bir aslan mesela böyle baharda mükemmel bir meraya gitse ama hiçbir av yok, ne diyecek? "Burası berbat bir yer" değil mi, çünkü bir aslana göre avlanacak bir şey yok. Aynı ortama bir ceylan koysan, "en mükemmel yer, cennet gibi" diyecek. Psikolojik benlik de böyledir. Onun için bir konuda yorum yaparken orada da dikkat edeceksiniz, o benliğin bir tuzağıdır. Değerlendirme yaparken, yorum yaparken, analiz yaparken bütünü görmeye çalışacaksınız.

Hayatın Kişisel Olmadığını Anlamak

İşte insan ancak marifete erdiğinde gerçekten hayatı deneyimler. İnsan gerçek benini bulduğunda hayat gerçekten kendisini göstermiş olur. Hayat o zaman yaşanır. Gerçek ben, yani ruhsal benini gördüğünde, ruhsal beninin farkında olduğunda gerçek anlamda o zaman hayat nedir, ne değildir, o zaman anlar. Ve hayatın öyle kişisel olmadığını da anlar. Kişisel değerlendirme yapma tuzağından da kurtulur.

İşte "hayat bana hiç şans vermedi, hayat hep bana sıkıntı verdi, sanki Allah'ın bana özel bir garezi var." Ama sen benliğin üzerinden hayata baktığında, hesabı yapan kim? O hayatı okuyan kim? Benlik. Diyor ki "şu istediğim olmadı, şu istemediğim oldu, dolayısıyla şanssızım." Ben size dedim ki, erkek çocuk istersin, kız olur, "şanssızım." Veya bazı birilerini görmüşümdür böyle, sürekli erkek oluyor, bu sefer kız arıyor, "bir kızım olsa" diyor. Anlatabildim mi? Sürekli olarak bu döngü yaşanıyor. Onun için biz psikolojik benlikle hayatı hayat olarak yaşamıyoruz; o benliğin, psikolojik benliğin filtresinden yaşıyoruz, onun perspektifinden yaşıyoruz. O zaman da hayatı hayat olarak okumuyoruz.

Ama hemen şunu diyoruz: "ama insan mutlu olmak istiyor." Ben de diyorum insan mutlu olmak istiyor. Mutlu olmanın yolu var ama yol o yol değil. "Mutlu olmak için hiçbir şeye, mutsuz olmak için bir şeye ihtiyacın vardır" diyor bir bilgi. Bakın, adam da mutluluğu bulmuş, ama şunu anlamış: mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacın yokmuş, ama mutsuz olman için bir şeye ihtiyacın var; o da psikolojik benlik.

Adem'in Kırk Yıllık Ağlayışı

Yani şimdi Adem düşmüş, kırk yıl ağlamış. Adem "günah işledim" diye ağlamamış. Adem o düşüşe ağlamış, yani o bilinç düşüşüne ağlamış. Yoksa işte "günah işledim, Allah beni nasıl affedecek, ne kadar aptallık ettim, hem de cennetteydim, ne güzel rahattım, rahatlık mı battı, niye böyle oldu" diye böyle bir şey yok. Şeyi düşünüyor: "bu düşüş beni mutsuz eden bir düşüş." Yani psikolojik benlikle hayata baktığımda bu mutsuz edecek bir bilinç. Dolayısıyla da o asli varoluşuna, asli özüne dair bir özlem duyuyor. Yoksa şey değil yani, "Allah beni affeder mi, affetmez mi, niye yaptım, keşke yapmasaydım" bununla ilgili bir şey değil.

Bakın bunlar böyle bizim kitaplarda hikaye gibi anlatılır ama aslında çok anlamlıdır bunlar yani. Ama bunları böyle hikaye diye okursak o zaman tabii ki anlamamış oluruz. Bunlar bir bilginin, bir anlayışın insana aktarılması için kullanılan metinlerdir. Kırk yıl Adem ile Havva birbirinden ayrı yaşamış, biri oraya düşmüş, biri oraya düşmüş. Kırk yıl sonra işte Arafat'ta buluşmuşlar.

Biz şimdi Arafat'a çıktığımızda "şey mi hatırlıyoruz, Adem ile Havva burada buluşmuş" diye bakıp bir de gidip orada karı koca hatıra resmi çektiriyorlar falan filan. "Atalım" -yok anladım da, hani o da güzel, şey yapmıyorum da- fakat gerçekte sen Arafat'ta neyin fotoğrafını çekeceksen, çekebilirsen, özünle psikolojik benliğini yan yana koy, bir fotoğraf çektir çekebilirsen. İşte o zaman o fotoğraf kıymetli bir fotoğraf olur. Yoksa işte "gel arkadaşım, gel karıcığım, kocacığım, bir fotoğraf çekelim Arafat'ta, işte Adem ve Havva da burada buluşmuşlar falan" derse, o zaman din basit bir şey haline gelir. Ama o Arafat'ta bak bir şey olmuş. Onun için dikkat edin, haccın en

Haccın Özü: Arafat ve Marifet

Temel şeyi, olmazsa olmazı Arafat'tır. Arafat'ta orada durmazsan, Arafat'ta olmazsan hac olmamış oluyor. Orada da bakın biz gene ne yapmıştık? "Durdum durmadım, şu oldu bu oldu" meselesi değil. Orada diyor ki Allah, marifete ermezsen -ki o marifet senin öz varlığını idrak etmen ve o öz varlığın bilinciyle hayatı bir bütün olarak idrak edip onu yaşamandır- o olmadığı müddetçe sen hacı olamazsın. Yani böyle bir şey mümkün değil. Onun için hacı olmak ne kadar büyük bir nimet, ama ne kadar derin bir gerçeklik taşıyor.

Evet. İyi akşamlar.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Kendileriyle sükun bulmanız için Allah eşler yaratmıştır" (anlatıcı tarafından paraphrase edilerek aktarılıyor; içerik olarak Rum Suresi: 21. ayete karşılık gelir) - "Dünya hayatı bir oyun, bir eğlence ve aranızda bir mal ve evlat çoğaltma yarışıdır" (anlatıcı tarafından paraphrase edilerek aktarılıyor; içerik olarak Hadid Suresi: 20. ayete karşılık gelir) --- ---