Adem ve Havva Kıssası ile Kendine Zulmetmek

Adem ve Havva Kıssası: Evrensel Bir Gerçeklik

İnsanın macerası aslında Kur'an'da ve diğer kutsal kitaplarda çok önemli metinlerle anlatılır. Bu metinler üzerinde çalışıldığında çok önemli farkındalıklar ortaya çıkar. En meşhur olanı, Kur'an'da anlatılan Adem-Havva kıssasını insanlığın evrensel ve ortak hikayesi olarak anlarsak doğru anlamış oluruz. Yoksa geçmişte, tarihin bir devrinde olmuş bitmiş bir şey gibi telakki edersek yanılmış oluruz.

Kur'an'da ve diğer kutsal kitaplarda anlatılan Adem-Havva kıssası, evrensel olan, bütün zamanları ve bütün insanları içeren evrensel bir gerçekliğin kişileştirilmiş bir hikayesidir. Yani evrensel olan, iki kişi üzerinden anlatılmış oluyor. Böyle anlarsak hem Kur'an'ın bunu bize niçin anlattığını iyi anlamış oluruz, hem de oradaki evrensel gerçekliklerin bizim hayatımıza ne kadar tekabül ettiğini ve bunların ne kadar kıymetli bir işaret olduğunu o zaman anlarız.

En çok bildiğimiz şey nedir? Adem ve Havva yanlış bir şey yaptıklarında iniyorlar. Bu, bir bilinç düzeyinde bir iniştir. Ve orada dedikleri şey aslında çok önemli: "Biz kendimize zulmettik." Biz kendimize nasıl zulmederiz? Yani ne olduğunda insan kendine zulmeder?

Kendine Zulmetmek Nedir?

İnsan kendisini beden ve psikolojik benlik olarak algıladığında kendine zulmeder. Bütün zulümler bu zulmün yansımalarıdır. Kendini bir beden ve bir psikolojik benlik olarak algılıyorsan, kendi kendine zulmediyorsun demektir; dolayısıyla kendini arzuların ve korkuların kuşattığı bir varlık olarak görüyorsan kendine zulmediyorsun demektir.

Bu nokta insanoğlu için evrensel bir gerçekliktir. Biz niçin karanlıkta kalıyoruz? Niçin kendi kendimize büyük sıkıntılar, acılar, mutsuzluklar, gerginlikler yaşıyoruz? Çünkü kendimizi bir beden ve bir psikolojik benlik olarak tanımlıyoruz. Bunun sonucunda arzularımız, korkularımız bizi kuşatıyor. Gerçekleşmeyen arzuların, başına gelen korkuların senin üzerine hücum etmiş oluyor. Ve aynı zamanda sen kendini aciz, zayıf bir varlık olarak telakki ediyorsun. Çünkü ruhsal özünün farkında değilsin. Bu farkındalık eksikliği, insanın kendi kendine zulmetmesi sonucunu doğuruyor.

Bir bilgenin bir sözü var: "Hiç kimse bir kimse olmak zorunda değil" diyor. Yani sen ruhsal öz olan bir varlıksın. Doğup ölüme mahkum olan bir varlık olarak kendini algılama. Sen kaynağını Allah'tan alan, Allah'ın üflediği ruhu taşıyan bir varlıksın. Ve dikkat edin, Allah'ın üflediği ruh Kur'an'da yaratılmış olarak da tanımlanmaz. Bu anlamda insan kendisini ne olarak gördüğünü kendisine sormak durumundadır. Ne olarak kendini görüyorsun? Bu sorunun cevabı ya kendine zulmettiğin bir cevap olarak karşına çıkar, ya da o zulümden kendini kurtardığın bir cevap olarak karşına çıkar. Hangi cevabı veriyorsun?

Kendine dair bilincin, yani gerçekten kendinin ne olduğunu bilmen, ya seni kazandırır ya da bunu bilmemen seni zulme götürür.

Mutluluk Arayışı Bir Zulümdür

Hepimiz kendimize zulmediyoruz. Nasıl zulmediyoruz? Egomuzun ihtiyaçlarını, yani psikolojik benliğin ihtiyaçlarını her şeyin temeline oturttuğumuz için. Mesela düşünün, en çok aranan şey nedir? İnsanlar mutluluk arıyor değil mi? Başarı arıyor, mutluluk arıyor; bununla ilgili sayısız atölyeler var, eğitimler var. Mutluluk nasıl yakalanır? İşte bu, bir insanın kendine zulmetmesidir. Yani mutluluğu yakalamak isteyen bir varlık mısın? Mutluluğu bulmaya ihtiyacın olan bir varlık mısın? Başarılı olmaya ihtiyaç duyan bir varlık mısın? Sen nesin? Buradaki temel şey bu.

Bir insanın mutlu olmaya çalışan bir varlık olarak kendini algılayıp mutlu olmaya çalışması kendine zulmetmesidir. Çünkü insan mutlu olmak ihtiyacı duyan bir varlık değildir; bizatihi mutluluğun kendisi olduğu için buna ihtiyacı yoktur.

Cennet: İhtiyaçsızlık Hali

Buraya nasıl varıyoruz? Bakın birkaç tane ayet var. Allah insanoğluna sesleniyor: "Ey Adem, kuşkunuz olmasın ki bu, yani şeytan, size düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkartmasın, sonra mutsuz olursunuz. Sizin için orada acıkmak ve aç kalmak yoktur." Cennet durumunu anlatıyor. "Orada susuz kalmazsınız ve sıcaktan da zarar görmezsiniz." Yani ne demek bu? İhtiyacınız yok, bir şeye ihtiyacınız yok.

İnsanoğlunun ruhsal düzeyde hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Sevgiye ihtiyacı yoktur, mutluluğa ihtiyacı yoktur, başarıya ihtiyacı yoktur. Kendini ispat etmeye ihtiyacı yoktur. Bir şey ortaya koymaya ihtiyacı yoktur. İlgiye, değere ihtiyacı yoktur. Bütün bu ihtiyaçları üreten nedir? İnsanın psikolojik benliğidir. Bütün bu korkuları, arzuları üreten psikolojik benliktir. Ve bütün dünya da bunun üzerinde çalışır. Dünyadaki bildiğiniz bütün felsefeler de bunun için gayret eder.

Bir bilgenin bir sözü vardır: "Filozofların başlarını koyduğu yere biz ayağımızı koyarız." Yani onların sonuç olarak, hedef olarak, nihai amaç olarak tanımladıkları şey, bizim ayağımızın altında olan bir şeydir. Modern felsefelerin insan tanımına bakın; hepsi psikolojik veya bedensel düzeydeki insanı anlatır. Kutsal metin neyi anlatır? Senin Tanrı'nın ruhunu taşıdığını ifade eder. Ve der ki: "Sakın sizi cennetten çıkartmasın, sonra mutsuz olursunuz." Demek ki orada bizatihi mutluluğun kendisisin sen. Ve sen orada acıkmıyorsun, açıkta kalmıyorsun, susuz değilsin, sıcaktan zarar görmüyorsun. Tabi bunlar mecazi ifadeler; yani hiçbir ihtiyacın yok, açıkta değilsin. Yani kendini terk edilmiş, bir yere fırlatılmış, yalnız bırakılmış bir varlık değilsin.

Mesela insanın hikayesi nedir? Hepimiz açıkta kalmış bir varlık gibi hissederiz: Biri bize bir şey verecek, biri bizi sevecek, biri bizi... Ya da şu dünyadaki hayat oyununun içinde bir rol alacağız değil mi? Ya da oyunun dışına atılmışlardan olacağız değil mi? Bir türlü kimse bizi oyuna almıyor, kendimizi oyunun dışında hissedeceğiz. Bütün bunlar aslında nedir? Psikolojik benliğin bir oyunudur.

Cennet Bir Mekan Değil, Bir Bilinç Düzeyidir

Kutsal metinlerin şeytanla ilgili bütün ifadeleri çok anlamlıdır bu yüzden. Bu cennet bahsi, yani Adem ve Havva'nın cennette olması, spritüel bilinç düzeyinde olması anlamına gelir. Onlar bahsedilen o cennet düzeyinde spritüel bilince sahiptiler. Bizatihi spritüel bilinç bizim cennet halimizdir. Ben şu anda cennette olabilirim, çünkü cennet bir mekan değil, bir yer değil, koordinatları olan bir yer değil. Cennet bir varoluş boyutudur, bir varoluş düzeyidir, bir varoluş ve bilinç düzeyidir. Onlar o spritüel düzeydeydiler. Fakat psikolojik benliğin potansiyel bilincini de taşıyorlardı.

Şeytanın Kılavuzluğu ve Sahte Vaatler

Burada devam ediyor: Şeytan onlara vesvese verdi. Ne dedi? "Size ebedilik ağacını ve bitmek tükenmek bilmeyen bir mülk sahibi olma yolunu göstereyim mi?" Ayetin Arapçasında "edülleke" tabiri geçiyor; "size kılavuzluk edeyim mi?" diyor bu konuda. Türkçe meallerde "göstereyim mi?" diyor. Aslında gösterdiği bir şey yok; ayette de "göstereyim mi?" demiyor zaten, "kılavuzluk edeyim" diyor.

Hep birileri bize kılavuzluk ediyor değil mi? Ama hiçbir kılavuz bize o nihai hedefi göstermiyor. Yani kimse bize "işte bak, gerçek mutluluk bu" veya "gerçek huzur bu" diye aslında bir şey göstermiyor, ama herkes kılavuzluk ediyor. Mesela biri der ki: "Hayatta çok sevdiğin biri olursa, gerçekten samimi bir dostun, arkadaşın, sevgilin, eşin olursa mutlu olursun." Bak bu bir kılavuzluktur. Veya "hayatta bir hedefin olup onu başarırsan işte mutluluk budur." "Mutluluk sevdiğin işi yapmaktır." "Mutluluk değerli olduğunu hissetmektir." "Mutluluk sana değer veren insanlarla birlikte olmaktır." Bu hikayeleri çok duymuşsunuzdur, ard arda ekleyebilirsiniz.

Aslında bu nedir? Kılavuzluk yapıyor. Fakat yaptığı kılavuzluk sahte bir kılavuzluk. Yani bizi bir şeyle ilgili yönlendiriyor, ama yönlendirdiği şeyin gerçekliği yok aslında. Ve ayet bu kelimeyi kullanarak bence çok önemli bir yere işaret ediyor. Egomuz ve şeytan, bir yerden sonra birleşiyor; hep bizi bir şeye kılavuzluk edeceklerini söylüyorlar.

Mesela geçenlerde gördüğüm ve çok şaşırdığım biri vardı; 25-26 yaşına gelmiş, eline 50 bin dolar geçince gitmiş tek kapılı BMW almış. Neden? Çünkü hayatının hayali, gayesi bu. Şimdi bakın egosu ne yapıyor? Onu bir şeye kılavuzluyor. Peki hayal ettiği şey gerçekleşti mi? Tabii ki gerçekleşmedi. Bir hafta binersin tek kapalı BMW'ye, sonra havası gider. Budur yani.

Şimdi şeytan ne diyor? "Size kılavuzluk edeyim" diyor. Mesela neyle mutlu olursun? Biri maddi zevklerle mutlu olur, biri başka bir zevkle, biri başka bir şeyle mutlu olur. Biri kendisini ispat edecek bir iş başarmakla mutlu olur. Biri, tırnak içinde söylüyorum, insanların hayatına dokunmakla mutlu olur. Bunların hepsi bu ayetin içine girer.

Peki bir insan hayata pozitif olarak dokunmak istese ne olur diyeceksiniz. Fakat onlar size yutturulmaya çalışılan şey yanlıştır. Yani ben bir insanın hayatına dokunamazsam, bir insana bir faydam olmazsa ben bir hiç miyim? Kendimi var hissedemeyecek miyim? Şimdi bakın, burada şeytanın tuzağı insan egosunun arzu ettiği bir kısım hedefleri ona çarpık bir şekilde yansıtarak bir yerlere götürmek istiyor. Mutlu mu olmak istiyorsun?

İnsan egosunun çok çekici bir kısım hedefleri var. Mesela mutlu olmak. Kim mutlu olmak istemez deriz. "Mutlu olmak" kavramı çok çekicidir. "Başarılı olma" kavramı çekicidir. "Etkili olma" kavramı çekicidir. "Güçlü olma" kavramı çekicidir. "Haz alma" kavramı çekicidir. "Özgürlük" kavramı çekicidir. Böyle çok çekici, egoya çok çekici gelen kavramlar vardır. Nefis ve şeytan aslında bu konuda birbirleriyle örtüşür ve bu anlamda şeytanın çok mükemmel bir yönlendirmesi gerçekleşir.

Peki herhangi bir insan bu noktada bir sonuca ulaşmış mıdır? Filozoflara bakın, hangisi gerçekten kendi varlığının özüne, kendi varlığının hakikatine, varlığın hakikatine ermiştir? Yok. Bunu kınamak veya kötülemek için söylemiyoruz; onların gittiği yol yanlış olduğu için, daha doğrusu ego ile bir çözüm aradıkları için yanlışlık yapıyorlar. Çözümü yanlış bir bilinçle aradıkları için o problemi yaşıyorlar.

Kutsal metin bunu çok incelikli bir şekilde bize anlatıyor. Diyor ki: "Bak, sen mutluluk arayıcısı değilsin. Hatta bak, şeytan denen bir varlık sana böyle hikayeler üretebilir." Ayette ifade edilen ebedilik ağacı, tükenmek bilmeyen bir mülk, melekler gibi olmak ve ebedilerden olmak; bunlar şeytanın kullandığı kavramlar. Yani insana hedef olarak gösterdiği şeyler. Peki bunlar gerçek mi? Değil.

Geçen televizyonda bir programda seyrettim; genç bir kız diyor ki "Ben öldüğümde ölmeyeceğim, yaşayacağım." Neyle yaşayacak? "İki tane kitap yazdım, onlarla yaşayacağım" diyor. Şimdi bakın ne kadar naif ama ne kadar aldatıcı bir şey. "Kitaplarımla yaşayacağım" diyor. Aslında kutsal kitaba göre insanın aldatıldığı yollardan biri bu: "Adım anılsın", "unutulmayayım." Bir hayır işleyeyim de unutulmayayım. Ne kadar masum, ne kadar doğal şeyler değil mi? "Adım anılsın." Bu dünyadan geçip gittiğim belli olsun kardeşim; ama kimin gözünde belli olsun? Bizim gözümüzde. İnsanların gözünde belli olsun. Bakın ne kadar sahte bir şey aslında.

Halbuki kutsal metin neye çağırıyor? Senin bunlara ihtiyacın olmadığın bir kendilik ve varoluşun var; buna çağırıyor.

Ego Karışmadan İyilik Yapmak

Hocam, yani hayırlı hasenat yapmak kötü bir şey mi, oraya mı gidiyoruz? Öyle bir şey dedim mi? Hayır. Oraya gitmiyoruz. Bir insanın hayatına dokunmak kötü mü dedim? Yok. Ama onun üzerinden bizi ulaştırmaya çalıştıkları nokta yanlış. Tabii ki bir insanın ihtiyacı olur, maddi manevi. Ben de Allah'ın bana verdiği imkanlarla o insana yardımcı olurum, o insanın hayatına dokunmuş olurum. Fakat bununla kendimi var ve mutlu hissetmem. Bu benim fıtratımın doğal bir yansımasıdır. Hayır hasenat yaparım, çünkü varlığım hayır ve hasenat üzerine oturmuş. Ama unutulmamak için değil, hatırlanayım diye değil, unutulmayayım diye değil.

Orada bir ihtiyaç var, bende de o ihtiyaç duyulan şey var; ben onu yapıyorum. Bu kadar basit. Bir kedi yavru doğurunca memelerinde süt var, beş tane de yavrusu var, onlara veriyor. Hayır hasenat için mi yapıyor? Yaratıcının sana verdiği varlık imkanlarını en basitinden en ulvisine kadar hayatın içinde kullanıyorsun. Bu kadar basit.

Şimdi bakın, kedide bir hayır hasenat yapma arzusu var mı? Yok. Keşke olabilsek, olamıyoruz işte, problem orada. "Bir faydam olsun" diye bir ego duygusu var mı kedide? Yok. Bunlar aslında hepsi sahte; "faydam olsun" da bir ego. Peki insan düzeyinde nasıl olur? O kedide doğal bir şuur var, bizim de ihtiyacımız olan şey bu. İnsanın farkı ne var? Diyelim ki sen aynı kedi gibi olacaksın, artı: oradaki işlemin, faaliyetin manasını da anlayacaksın. Kedi o manayı bilmiyor ama onu uyguluyor. Sen insan olarak farkın orada ortaya çıkan manayı ve güzelliği fark etmek ve bundan dolayı şükretmek.

Doğru bir şey yapmakla, o doğru olan şeyden egosal düzeyde nemalanmak ayrı şeylerdir. Biz egomuzla nemalanmaya çalışıyoruz. Mesela sen babalığı yaşıyorsun, anne olmayı yaşıyorsun, ama ondan egosal olarak sonuç üretmeye çalışıyorsun. Halbuki orada anneliği yaşa, babalığı yaşa; ya da birisinin ihtiyacı var, senin de onun ihtiyacını giderme imkanın var; sen o insanın ihtiyacını gider, egoyu araya sokma. Girmesin, asla girmesin. "Birine faydam oldu, ona dokundum" değil mi, anlatabiliyor musun? Asla oraya ego girmesin. Çünkü ego girerse, o senin faydanın dokunduğu kişi yarın öbür gün sana dönüp bakmadığında, egon o faydan dolayı hesap soracak.

Amellerin Doğal Sonucu, Karşılık Değil

Hocam, sonuçta Kur'an'da sadece amellere teşvik vardır; karşılığında da bir şeyler var deniliyor insanoğluna. Demek ki fıtratta bir nevi, yaptığımız amellerle bir karşılık alma beklentisi zaten var, ki Kur'an'da da bu şekilde. Hayır, oradaki bir karşılık değildir; benim yorumum bu. Öyle değil. Oradaki, doğal bir sonucudur. Mesela beşinci kattan atlamanın doğal karşılığı ne? Kemiklerinin kırılması. Senin de burada varlığında var olan iyiliği, güzelliği, hayrı yansıtman, bu varoluş sürecinde öyle bir sonuç üretiyor. Yoksa karşılık değil.

Bir insan bir iyiliği karşılık için yaparsa o cahildir. Hazreti Ali'nin ifadesiyle: Ya cennet kölesisin ya cehennem korkusunun kölesisin. Fıtratının gereği olarak yaparsın bir şey; fıtratının gereği olarak yaptığın bu şey ilahi sistemde bir sonuç üretir. Mesela ben ağaç ekiyorum, asma ektim, 3-5 sene sonra meyvesini yiyebilirim, ama ben meyvesini yemek için ekmiyorum; elimde bir asma var, bunun gereği ne, bunun hakkı ne, toprağa ekilmek; toprağa ekiyorum, meyvesini yiyip yememekle ilgim yok. Onun için bir alim, Bediüzzaman der ki: Kur'an'ın hakiki bir talebesi cenneti dahi amellerinin karşılığı olarak görmez.

Dolayısıyla bizim orada bir şey yapmamız fıtratımızın doğal bir neticesidir; ve oraya ego karışmamalıdır. Ego karıştığı için zaten hayatta bir sürü hikaye ortaya çıkıyor. O yüzden mutsuz oluyoruz.

Diyen ki, işte falan arkadaşım, 5 yıllık 10 yıllık arkadaşım bana böyle bir kazık attı. Ne var burada? En fazla dersin ki "egosuna mağlup olduğu için onun adına üzüldüm." Ama bakıyorsun sen kendi adına da üzülüyorsun. Yani 10 yıllık bir samimi arkadaşının sana kazık atması seni niye üzüyor acaba? Kazık yediysen de niye üzülüyorsun? "Göbeğine bıçak sokunca ağrımaz" diye bir sonuç yok yani. Kazık yiyince de ağrıyor hocam. Bıçak saplamadığının alemi yok hocam. Çok güzel: bedene bir etkinin gelmesi orada sadece bedensel bir acı oluşturur. Psikolojik acı başka bir şeydir ve yalandır. Öyle bir şey yok. Psikolojinin kendisi sahte. Psikolojik düzeyde bir kendilik üretirsen o sahte kendilikten dolayı acı çekersin. O sahte kendilik sana acı vermeye başlar. Dersin ki "ben onun için neler yapmıştım." Halbuki o sahte bir şeydir.

Şeytan ve "Ben ve Benim" Ortaklığı

Trafikte arkadan çarpan bir araca karşı şiddetli bir şekilde çıkanları bağlayacağım şimdi, ayet şöyle: Bu, şeytana bir sesleniş. "Gücünün yettiğini sesinle ayart" — yani sözlerinle, verdiğin düşüncelerle. "Atların ve yayalarınla onları yaygarayla yönlendir. Mallarında ve çocuklarında onlara ortak ol."

Şimdi mallarında ve çocuklarında onlara ortak ol kısmına gelelim, aradan bu gitmesin diye önce onu söyleyeyim. İnsanın yapıp ettikleri eğer iyilikse, hayırsa, güzellikse bu Allah'a aittir. Allah'a ait olan bu şeylere ben ne yapıyorum? "Ben ve benim" demekle. Muhammed Emir bu konuda bir makale tercüme etti, "Şeytan kimdir, cehennem nerededir" diye. Şimdi ne oluyor? Allah'a ait olan bir şeye sen "ben ve benim" demekle ortak oluyorsun. Mesela diyorum ki: "Sen benim yaptığım iyilikleri mi unuttun?" diyorum. Ne yaptım ben? Allah'a ait olan bir iyiliğe ortak oldum. Bak, Kur'an bunu ifade ediyor. "Onlara ortak" diyor, ne yapıyorsun sen? İyiliği, hayrı, güzelliği Allah'a ait olmasına rağmen ona ortak oluyorsun.

Mesela "evlat, benim evladım" diyorsun. Hatta düşünün, "işte benim bedenim." Nereden senin bedenin oluyor? Bak ortak oldun. "Ben ve benim" dedin. Bedenine bakıp "ben" dedin. Sonra dedin ki "ben güzel miyim?" Bırak, ortak olma, ortaklığı bırak. "Ben ve benim" deme. Deme ki o gereksiz tuzaktan kurtulabilesin.

Ayette diyor ki şeytanın yapacağı şeylerin analizini yapıyor bize Kur'an. Dikkat edin diyor: İyiliği, hayrı, güzelliği kendinize mal etmeyin. Allah'la bu anlamda ortaklaşmayın. Ortaklık yaptığınız an, "benim de payım yok mu?" der ego. Ama yapmayabilirdim der. Oradan bu sefer girer. Ee yapmasaydın, zaten sana verilen şeyi aktarmadığın için günah işlemiş olacaktın; yani gelen iyiliği kesmiş olacaktın, orada da kötülük yapmış olacaktın. Yaratıcıdan gelen iyilik senin üzerinden akıp bir yere gidiyor. Sen niye ona "ben ve benim" diyorsun? Ben iyilik yapmasam kim sana iyilik yapacaktı? Niye bunu diyorsun?

Bakın, ortaklık yapıyoruz biz, aslında farkında olmadan; o "ben ve benim" kelimeleriyle ortaklık yapıyoruz. Ve ortaklığın sonucunu yaşıyoruz. Önemli bir tarafı budur, bir tuzaktır bu. Kendine mal etmediğinde ne kadar rahatsın. Biri sana bunu bunu yaptı, hiç rahatsız olmadın mı? Niye olayım ki? "Ama senin ona çok hayrım dokunmuştu." Yok, benim bir hayrım dokunmadı. Hayrın kaynağı kim? Allah. İyiliğin kaynağı kim? Allah. Güzelliğin kaynağı kim? Allah. Benim bir kimseye ne hayrım dokunabilir ki? Mecazen dokunur o; gerçek anlamda kimseye hayrım dokunmaz. Benim iyiliğim kimseye dokunmuyor. Ama benden iyilik dokunabilir; benden hayır akıp ona dokunabilir. O yüzden bir ifade: Gerçek iyilik, senin içinde olan ama senin içinde olmadığın iyiliktir. O iyilik senin içindedir ama sen onun içinde değilsin. Biz hemen iyiliğin içine atlıyoruz: "Ben, benim, benim iyiliğim." İçine atladığın için içinde boğulacaksın zorunlu olarak. Ve bu, Kur'an'ın literatürüne göre ortaklık kavramıyla anlatılıyor ve şeytani bir şey olarak tanımlanıyor.

Bakın çıkarın hayatınızda iyilik, güzellik, hayır adına ne varsa deyin ki: "Bunlar Allah'a ait, benim bunda hiçbir payım yok." Ne olacak? Hiçbir şey kalmıyor. Birçok gereksiz hesap silinip gidecek. İyi olan yalnız bir vardır. Hepsi silinip gidecek. Rahatlayacaksınız. Kafanız o kadar rahat edecek ki, ne kadar büyük bir özgürlük olmuş olacak. Kur'an bize bu özgürlüğü vermeye çalışıyor. Ama şeytan "ben de, benim de" diyor; "ben ve benim" dediğin anda onun tuzağına düştün.

"Gücünün yettiğini sesinle ayart" — bu ses, düşünceler manasında, negatif, yanlış düşünceler. "Atların ve yayalarınla onları yaygarayla yönlendir." Yani nefis ve şeytan bu anlamda manipülasyon yapar. Buradaki atlar ve yayalar bir semboldür. Bazı düşünce ve duygular çok hızlıdır, özellikle duygular; atlılar gibidirler, hızla bizi sarmalamaya, bizi hızla manipüle ederler; bir anda gelip bir anda tetiklerler. Bir de yayalar var, bunlar daha yavaş bizi manipüle ediyorlar, adım adım.

Bütün bu ayartıcıları gördüğünüz zaman, o zaman bunların oyununa gelmemiş oluyorsunuz; o zaman o doğal mutluluğunuza dönmüş oluyorsunuz. Mutlu olmak için bir şey yapmayacağız, mutlu olmak için bir şey elde etmeyeceğiz, mutlu olmak için bir şeye ihtiyacımız yok. Kur'an diyor ki Adem ve Havva mutluydular; şunu yaparlarsa mutsuz olurlar diyor. O yüzden bu ayetin çok güzel bir tefsiri olabilecek bir söz vardır: Bir bilge der ki: "Mutlu olmak için hiçbir şeye, mutsuz olmak içinse bir şeye ihtiyacınız var." O yüzden kendine zulmetmek istemiyorsan kendinin ne olduğunu bil.

Şeytanın Kancasının Atılacağı Bir Yer Yok

Şimdi peki şeytanın o ayartması: bakın, ebedilik ağacı, bitip tükenmeyecek bir mülk, melekler gibi olmak ve ebedilerden olmak. Şimdi hepimizin hayatında bu başlıklar altında toplanabilecek bir şey var. Ego iyi olmak istiyor, mükemmel olmak istiyor, kusursuz olmak istiyor, etkili olmak istiyor. İnsanların hayatında onay görmek istiyor. Ebedileşmek istiyor. Bir iz bırakmak istiyor. Kur'an diyor ki bunlar sahtedir. Ne kadar yaygın değil mi, ama Kur'an diyor ki bunlar sahte arzulardır. Sen bu arzuların mahkumu değilsin.

Peki o zaman bir adım geriye gidelim. O zaman Adem ve Havva'da bu arzular yoktu demek değil mi? Yani cennetteyken Adem ve Havva'da bu arzular yoktu. Demek ki bu arzular bir başka bilinç düzeyine ait bir şey. Peki burada egonun en çok sorduğu ve takıldığı şey: o zaman hiçbir şey yapmayayım mı? Ben öyle bir şey dedim mi? Demedim. Ego ile yapma dedim; ama egosuz yap. O yüzden kedi örneği verdim: yavrularını besle, ama "ben besledim" deme. "Benim de bir hayrım dokundu" deme. "Çok matah birisin de böyle bir hayrım dokundu." Hayrı nereden buldun abicim? Nereden bu hayrı buldun da dokundurdun o hayrı acaba? Hiç egoya bunu sormuyor muyuz? Sormamız gerekir. "Benim de bir hayrım dokundu." Hayır. Ben mutlak hayır ve iyilikten gelen şeyi doğal olarak akıtırım. "Benim de bir hayrım dokundu" — yok öyle bir şey. Kurtul böyle bir benlikten.

Adem'in ayartılmadan önceki halini düşünün. Peki böyle bir şey mümkün mü? Şimdi oraya gelelim. "İhlasa erdirdiğim kulların haricinde hepsini bu konuda etkileyeceğim" diyor şeytan. Hem şeytan bunu söylüyor, hem Allah diyor: "Benim ihlasa erdirdiğim kullar üzerinde senin bir etkin yoktur." O zaman şunu düşüneceğiz: Şeytanın etkisi neyedir, nereye aittir? Eğer ben ve benlik yoksa sen ihlasa ermiş olursun. Yani bu ne demektir? Şeytanın kancasını atacağı bir yer yok. Şeytanın kancasını atacağı bir benlik damarın yok. Kıyaslama yapmıyorsun; "şuraya ulaşacağım", "bu hedefe ulaşacağım", "şunu elde edeceğim", "şuna sahip olacağım" demiyorsun. Şeytanın kancasını atacağı hiçbir şey yok, hiçbir çıkıntın yok; o zaman sana etkide bulunamıyor.

Şeytanın Çift Kutuplu Vazifesi

Bunu basitçe bir örnekle vereyim: Yer çekiminin bir süre sonra etkisiz olması gibi. Yer çekimi bir yere kadar etki eder; sen belli bir noktanın dışında olduğunda artık yer çekimi seni etkilemez. Zaten şeytan orada der ki: "Benim seninle işim bitti." Aslında bakın burada şeytan aynı zamanda neye hizmet ediyor? Senin kendine zulmetmene hizmet ediyor. Daha doğrusu senin kendine zulmettiğini fark etmene hizmet ediyor aslında. Dikkat edin: bir taraftan senin kendine zulmetmene yol açacak etkide bulunuyor, ama öbür taraftan baktığınızda eğer sen nedensiz şekilde mutlu değilsen, hala içinde var olmak adına bir arzu veya yok olmaktan bir korku varsa, o zaman bu şu demektir: senin şeytanın etkisine açık bir cehaletin var demektir. O cehaletini aslında o sana gösteriyor. Diyor ki: "Benim şu çizginin dışındakilere bir etkim yoktur." Bu ne demektir? O çizginin altında etki vardır. Peki sen etkilendiğini hissediyorsan o zaman ne yapacaksın? Bunu fark edeceksin.

Bir çatıda bir çatlak olursa ne yaparlar? Ya doğal olarak yağmur yağınca bakarlar, ya da su dökerler bakarlar: çatıda çatlak var mı yok mu. Şimdi o çatıya dökülen su hem çatının akmasına sebep olur bir taraftan, arzu edilmeyen bir şey. Ama öbür taraftan bakarsanız, o çatıda nerede çatlak var onu görmenize yardımcı olur. Dolayısıyla şeytanın çift kutuplu bir vazifesi vardır; bütün bütün kötü değildir. Sen nereden bakıyorsun? Eğer çatıyı onarmak arzusuyla bakıyorsan o zaman o su çatlakları görmene vesile olur. Ama öyle bir şey yoksa en son bütün evi rutubet götürür ve yıkılır. Dolayısıyla biz neyin bizi mutsuz edeceğine bakacağız. Bizi mutsuz eden şey dışarıdaki bir şey değil, içerideki bir çatlak.

Eckhart Tolle'nin bir sözü var, der ki: "İlişkiler bize acı vermezler; içimizdeki acı kaynaklarını ortaya çıkarırlar." Mesela bir ilişkide kendini değersiz hissettiğin için mutsuz oluyorsan, demek ki kendini değersiz hisseden bir egoya sahipsin ve o ilişkide bu ortaya çıkıyor. O zaman sana ilişkide acı veren şey birisinin sana değer vermemesi mi, yoksa kendini birisi üzerinden değerli hissetmek isteyen bir benliğin olması mı?

Onun için bakın Kur'an'da Adem ne diyor? "Kendimize zulmettik." Biri beni mutsuz ediyorsa ben kendime dönerim. Beni birisinin mutsuz etmesine neden olan ego nedir, nasıl bir egodur bu? Kendime dönerim burada. Bir insan nasıl beni mutsuz edebiliyor ki? Bu nasıl bir şey? Hayır, mutsuz oluyorsan nedeni içeridedir; onu bul.

O yüzden burada şeytan kavramı bizim düşmanımız olarak da tanımlamamız gereken bir şey değil. Doğru yerden bakarsan sana, tırnak içinde söylüyorum, boyunun ölçüsünü verir. Mesela diyelim ki iktidar olmak için insaniyetinden feragat ediyorsun; bak sana boyunun ölçüsünü veriyor. İktidar seni bozmadı; sen iktidarın seni bozacağı bir egoya sahiptin, iktidar olunca o ortaya çıktı. Para seni bozmadı; paranın bozabileceği bir egoya sahiptin, parayı bulunca bozuldun. Bazen bakıyorsunuz, ona küçük bir masa veriyorsunuz, bir de sandalye, bir de bir imza yetkisi; firavunlaşıyor. Neden? Çünkü "ben de bir şeyim ya" diyen bir ego var orada. "Ben de bir şeyim" yani. İnsanlar mecbur olduğu bir durum var ve o konuda imza yetkisi bende — orada ego nasıl rahatlıyor, kendini bir şey zannediyor değil mi? Şimdi o insanı o masa, o imza yetkisi mi bozdu? Yok. "Kardeşim ben de bir şey olmak istiyorum, bostan korkuluğu değilim" diyen bir ego var.

O zaman kutsal metnin bize hatırlattığı bir şey var. O da ne? Sen bizatihi mutluluk, bizatihi huzursun ve bizatihi gerçek anlamıyla bir şeye ihtiyacı olmayan bir varlıksın. Bakın ne diyor? Orada acıkmak yok, açıkta kalmak yok, susuz kalmak yok, sıcaktan zarar görme yok. "Buraya dön" diyor Kur'an insana. Bunu hatırla. İçindeki o saf olan varlığını hatırla. Orada mutsuzluk yok, orada acı yok, orada yok olma yok, orada acizlik yok, orada ölüm yok, orada hastalık yok, orada yaşlanma yok.

Mutsuzsun; niye yaşlanıyorsun? Sen kendini yaşlanan bir varlık olarak algılıyorsun. Başarılı olamadın, mutsuzsun; sen kendini başarınca var olacak bir varlık zannediyorsun. Bak kendine zulmediyorsun. Sonsuz bir okyanusken kendini küçük bir buz parçası zannediyorsun. Sonsuz bir okyanusken kendini küçük bir buz parçası — o buz parçası ne? Benlik. "Ben" dediğin anda küçük bir buz parçası oluyorsun.

Bir sene başlıyor mukayeseler. Ego diyor ki: "Bak, adam seninle aynı yaşıt değil mi, altında arabası var, amma yol almış yani değil mi? Bir de Allah da yürü ya kulum demiş." Hangi Allah ise, ben öyle bir Allah bilmiyorum. Allah bir insana mal mülk vererek "yürü ya kulum" demiyor. Benim bildiğim Allah böyle bir Allah değil. Peki bütün bu hikayeleri kim uydurdu? İşte o ego uydurdu. O zaman sana bu sahteliği, bu sahte kimliği, bu sahte benliği, bu sahte varoluşu empoze edeni bulmak zorundasın.

Kur'an niye? "Adem varmış da Havva varmış da şeytan da onlara vesvese vermiş." Bana niye anlatıyorsun değil mi? Eğer bu benimle ilgili değilse... Ama benimle ilgili olan bir şey bu, hepimizle ilgili olan bir şey, her birimizle ilgili olan bir şey. Ve bakın o kadar açık metinler olduğu halde insan hala bu tuzaklara düşüyor değil mi? "Evleneceğim, çoluk çocuğum olacak", ya da "işte şu işi başaracak." İnsanlar "o da varmış, bak bunları yapmış" diyecekler değil mi? Bütün bu hikayelerin bize ayırdedilmesine varmak adına bir metin verilmiş aslında. Ama biz bunun farkında değiliz.

Yaratıcı diyor ki mutlu olmak için sen bir şey arayacak bir dilenci değilsin. Öz varlığımız itibariyle bir şeye de ihtiyacımız yoktur. Bunu ben basitçe şuna benzetiyorum: Ben bir arabaya bindiğimde bindiğim arabanın benzine ihtiyacı var mı? Var. Ama benim var mı, şoför olarak? Yok değil mi? Kullandığınız bir şeyin ihtiyacıyla kendinizin ihtiyacını birbirinden ayırın dedim. Arabanız bozuldu diyelim ve tamiri de asla mümkün değil; ne olur? Arabayı bırakırsınız değil mi? Peki bedeniniz artık kullanılamıyor, ne yaparsınız? Bırakırız. Bu kadar basit. Arabamın benzin ihtiyacı benim ihtiyacım olmadığı gibi bedenimin ihtiyacı da benim ihtiyacım değildir.

"Hocam, ama insanın çok şeye ihtiyacı var" diyorsunuz. İnsanın çok şeye ihtiyacı yok. Önce soru şuradan başlamalı: Sen insandan neyi kastediyorsun? Ondan sonra ancak yorum yapabiliriz. Hakiki insanın, yaratılmış özünün hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Özün, öz varlığın ondan başka hiçbir şeye ihtiyacı yok; o da zaten onunla yakın, ayrılmaz bir şey. Peki yemek, içmek vesaire? Bunlar neyin ihtiyacı? Bedenin ihtiyacı.

Bizdeki bütün arayışlar o zaman aslında Allah'ı aramaktır. Bizdeki bütün arayışlar aslında bilmeden biz aslı arıyoruz; sonsuzu arıyoruz ama yanlış yerde arıyoruz. Nasrettin Hoca'nın hikayesinde anlatıldığı gibi. Yani egomuz bizi yanlış yerde aramaya sevk ediyor. İşte o da Kur'an'da Allah'ın "şu ağaca yaklaşmayın" ifadesiyle anlatılan şeydir. Orada ağaç duruyor deyim yerindeyse; o ağaç yaratılış ağacı. Herhangi bir elma armut ağacı değil, yaratılış ağacı. Allah diyor ki yaratılış ağacını seyret, ona şahit ol; o yaratılış ağacının büyümesine, meyve vermesine, çiçek açmasına, onun içindeki doğumlara, ölümlere şahit ol. Ama o yaratılış ağacından herhangi bir varoluşsal medet umma; çünkü o sana öyle bir şey vermeyecek. Ama insan ne yapıyor? Orada arıyor. İşte Adem'in orada düştüğü hata odur. Yaratılış ağacında aradı; işte ebedi olmak, melek gibi olmak, mükemmel olmak, ebedi bir mülke sahip olmak; onları yaratılış ağacında aradı. Böyle bir yanılgıya düştü.

Cennet Yaprakları: Kötülük Potansiyelini Örtmek

Kur'an diyor ki onlara kötü yanları gözüktü. Bizde meallerde "cinsel yönleri gözüktü" diyor. Aslında Kur'an öyle bir şey demiyor; "kötü yanları gözüktü" diyor. Kötü yanları ortaya çıktı. Bu ne demektir? İnsanda negatife, kötüye, yanlışa, hataya, vehme, kurguya, vesveseye, spekülasyona, cehalete bir potansiyel var. O potansiyeli görmüş oldular. Yani Adem ve Havva psikolojik düzeyde taşıdıkları kötülük potansiyelini gördüler. Ve onu cennet yapraklarıyla örttüler. Nedir cennet yaprağı? Ruhsal bilince uygun yaklaşım tarzları. Yani o kötülüğü nötralize edecek, onu örtecek olan şey. Bakın orada kötülüğü yok etmiyor ama onu örtüyor. Yani bir psikolojik benliğin olduğu müddetçe sende kötü olma ihtimali var demektir bu. Bu ihtimalin olması problem değil; problem bunu tetikleyenlere karşı farkındalığının olmaması.

Mesela diyelim ki psikolojik benliğim dedi ki: "İnsanlar sana değer vermiyorsa ne kıymetin var? Hayatta bir şey başaramadıysan ne kıymetin var? Arzu ettiğin şeyi elde edemiyorsan sen nesin?" diye böyle şeyler söyledi. Ben ne yapacağım bunlara karşı? Cennet yapraklarını kullanacağım. Diyeceğim ki: "Benim değerim Tanrı'nın bana verdiği değerden kaynaklanır. Ben niye insanlardan değer arıyorum ki? Benim için başarı, yaratıcının beni kodladığı ilahi kodlamayla yaşamaktır. Benim için başarı budur. Yoksa yaptığım bir işin sonuca ulaşıp ulaşmaması önemli değil." Bakın ne yaptım dolayısıyla? Psikolojik benliğimde ortaya çıkan kötü damarları, düşünceleri, duyguları, arzuları, korkuları o cennetsi bilinçle örttüm.

Ya da işte "dünyada onun anne babası böyle, onun malı mülkü böyle, onun sahip olduğu şeyler böyle, onun önüne konulan imkanlar böyle; sen çok şanssızsın." Bakın ne oldu? Kötü bir şey çıktı; beni mutsuz hissettiren, beni mahrum hissettiren negatif benlik ortaya çıktı. Ne yapacağım? Cennet yapraklarıyla onu örteceğim. Diyeceğim ki: hakiki değer, şans, imkan senin insanlığına dair farkındalığındır. Hayattaki en büyük imkan bu imkanı fark etmektir; gerisi dünya hayatının geçici metadır. İkincisi, diyeceğim ki bu dünya hayatı bir deneyimdir; bu dünya hayatındaki deneyimden, deneyimin nesnesinden ne bir artı bir şey alabilirim, ne eksi bir şey alabilirim. Mühim olan şey ben ona hangi bilinçle yaklaşıyorum. Mesela bir insan bana kötülük yaptı; ben kendi içimdeki kötülüğe rağmen iyilik potansiyelini ortaya çıkaracağım. Benim o duruma yaklaşım tarzım bu olacak. Yoksa "ya bu kötülük niye beni buldu ya, üstelik de o kadar iyi bir insan olmaya çalışıyorum, bu kötüler beni nereden buluyor ya" demek — bir de yok, "çekim yasası" diye bir hikaye uyduruyorlar. Demek ki peygamber çekim yasasını bilmediği için sürekli kötülerle karşılaşıyormuş, değil mi mesela?

Bakın ne yaptım? Benliğimde ortaya çıkan negatif düşünce, duyguları, arzuları, korkuları cennetsi bilinçle nötralize ediyorum. Onları örtüyorum, onların bana etki etmesini ortadan kaldırıyorum. Dolayısıyla hakikat bizi aslında özgürlüğe çağırıyor. Şeytan ve nefis de bizi kendi hapishanesine çekmeye çalışıyor. İşte insanlığa anlatılan şey budur. Ve burada insan bu tercihi yapmak zorundadır. Sen neyi tercih ediyorsun? Kendine zulmetmeyi mi tercih ediyorsun?

Dikkat edin, çok önemlidir: Adem ve Havva şeytana "şeytan bize zulmetti" demiyorlar; "kendimize zulmediyoruz" diyorlar. Çünkü dışarıda öyle bir etkinin olması problem değil. Sen onu onayladın mı onaylamadın mı? Şeytan sana durmadan vesvese versin, hiçbir mahsuru yok. Sen ona inanıyor musun, inanmıyor musun? Onaylıyor musun, onaylamıyor musun? Onaylıyorsan sen kendine zulmediyorsun. Kendine zulmetmek, kendinin hakikatini bilmemektir. Kendi hakikatimizi bilmediğimiz için kendimize zulmediyoruz.

Arzu ve Korkunun Ötesindeki Varlık

Hepimiz arzu ve korku ağına dönmüşüz. Freud'un iddia ettiği gibi insan bu düzeyde arzularının ve korkularının mahkumudur. Eros'un ve Tanatos'un arasında mekik dokuyor; yani arzularını gerçekleştirmek, en büyük korkusu olan ölüm korkusundan kendini korumaya çalışmak. Peki insan bu mudur? İnsanın kendine zulmetmesini ne güzel tarif etmiş Freud; insan kendine nasıl zulmeder, güzel açmış bunu.

Kur'an ne diyor sana? O zulmün ötesine geç, kendi kendine zulmetme. Ve eğer sen kendine zulmediyorsan, o zulmü ortadan kaldırabilecek olan da sensin. Yoksa ben başkasının mahkumu değilim; "insanlar beni mutsuz ediyor" — öyle bir şansları yok gerçekten. Ama "nasıl olup ediyorsunuz" falan diyen egolarınız da dahil olmak üzere onları da gözden geçirin. Bir insanın sizi mutsuz etme imkanı yoktur; siz ona imkan verecek bir egoya sahip değilseniz. Ama öyle bir egonuz varsa insanlar sizi çok iyi mutsuz ederler. Ben hayatta bir insanın nasıl mutsuz edileceğini çok iyi görüyorum. Bu aslında insanın kendine yaptığı bir kötülük. Ve bunu aşmanın yolunu kutsal metinler bize gösteriyorlar: Bundan önceki haline dön diyor. Arzu ve korkunun ötesindeki varlığını hisset. Arzu ve korkunun ötesindeki kendiliğine dön; bak orada arzu ve korku yok.

Onay Arayışı ve Ego Tetiklenmesi

Peki psikolojik benliğin var, tamam. Psikolojik benliğin tetiklendiğinde uyanık ol. Bir psikolojik benlikte bir kötülük, yani bir negatiflik ortaya çıktığında — burada kötülük derken sadece haksızlık yapmak, zulüm etmek, yalan söylemek gibi şeyleri kastetmiyorum. Mesela sen diyorsan ki "insan biraz da bir samimiyet bekliyor" — bak bu kötülük, kötü bir şey bu. Senin birinden samimiyet bekleme ihtiyacın yok. Onun ihtiyacı varsa onu görüp onun için yapılır; onun içindir, senin için değildir. "Keşke samimi olsa, onun için ne güzel olur." Ama "ben kendim, insanlar samimi değil yani, bundan çok muzdaribim" — kendi adına ızdırap duyuyorsun. Şimdi burada ne var? Senin kendi varlığının Allah'la mutmain ve kaim olduğunun farkında değilsin. Ona başka dayanaklar arıyorsun farkına varmadan. Çünkü gerçekte o spritüel kendini bilmiyorsun; kendini zavallı bir insan olarak görüyorsun.

"Ben bazen şeye çok üzülürüm" — mesela bir resim yapar, gelir sana "beğendin mi?" der. Beğenmedim desen üzülecek değil mi? Tabii bu çocuk yaşta kabul edilebilir bir şey; ama gelmişseniz 18-20 yaşına artık böyle olmamalısınız. İnsanın, bakın orada psikolojik benlik ne yapıyor? Onay arıyor. İnsan ne arar? Onay arar, sevgi arar, güç arar, başarı arar, zevk arar, keyif arar, bütün günü keyifle geçsin ister. Her bir egonun farklı arayışları var, bunların hepsi ego arayışı, hepsi sahte. Bu anlamda onlar benim arayışım değil. Şimdi benzin ve araba örneği verdim ya: ben arabamın benzine ihtiyacı olabilir. Ama "ben, benim benzine ihtiyacım var" dersen kendimi arabalaştırmış oldum. Bedenimin yemeğe içmeye ihtiyacı var; ama benim yemeğe içmeye ihtiyacım yok. Bedenim açlıktan öldü, ölürse ölsün ne yapayım. Ama dersem ki "ben açlıktan öldüm" o zaman Allah yardımcım olsun; çünkü ben açlıktan ölmem. Allah'a emanet olduk.

Peki, teşekkür ederim.