Affetmek, Negatif Duyguları Bırakmak ve Kendine Yapılan Kötülük
Affetmek Nedir? Olay Öncesindeki Hale Geri Dönmek
Bugünkü konumuz affetmek. Affetmek nedir? Güzel bir tarifi var: affetmek, bir olayın olmadan önceki halimize geri dönmektir. Affetmemek nedir? Bir olayın senin varlığını değiştirmesine izin vermektir; senin varlığını gölgelemesine, perdelemesine izin vermektir aslında. Affetmediğin zaman kendi doğal varlığını gölgeliyorsun, kendi doğal varlığının üzerine yıkıcı bir perde örtüyorsun. Ve ne ile baş başa kalıyorsun? Hoşuna gitmeyen o olayın sende meydana getirdiği rahatsız edici düşünce ve duyguyla baş başa kalıyorsun. Ve o senin varoluşun haline geçiyor; gerçek varoluşunun yerini o almış oluyor. Dolayısıyla affetmemek insanın kendine yaptığı bir kötülüktür. İnsanın kendine yaptığı bu kötülüğün farkına varması, o kötülükten doğal olarak vazgeçmesini gerektirir; bu akıllıca bir şeydir. O yüzden Kur'an'da birçok ayette affetmek her zaman önerilmiştir: "affı tut, iyiliği esas al ve insanlara karşı ihsanda bulun."
Neden? Çünkü bir olumsuzluğu affetmemek, o olayın ego düzeyinde sende meydana getirdiği negativiteyi gerçek varlığının yerine koymaktır. Sen benliğinin rahatsız olduğu bir olay yaşıyorsun, o olay senin benliğinde bir hoşnutsuzluk meydana getiriyor, ve onun meydana getirdiği hoşnutsuzluğu gerçek varlığının yerine koyuyorsun. O yüzden "bir türlü unutamıyorum, bir türlü affedemiyorum, bir türlü rahat edemiyorum" diyorsun. Neden? Çünkü o olayın senin benliğinde meydana getirdiği negatif etkiyi varlığının yerine ikame ediyorsun. Sen artık o oluyorsun; sen artık affetmeyen birisin. Halbuki o olay oldu, yaşandı ve bitti aslında; ama sen o olayı, benliğinde meydana getirdiği duyguyu devam ettirerek devam ettiriyorsun.
O yüzden insanoğlunun hayatta kazanması, aslında var olup kaybettiğimiz için tekrar kazanmak zorunda olduğu en önemli özellik: negatif duygu ve düşünceleri bırakabilme becerisidir. Negatif duygu ve düşünceyi hissedip yaşamış olabilirsin bir olay nedeniyle, fakat onu bırakabiliyor musun, tekrar doğal haline dönebiliyor musun? Doğal ayarlarına döndüğün zaman, o olayın senin üzerinde meydana getirdiği etkiyi bırakmış oluyorsun; bırakmadığında doğal ayarlarına hiçbir zaman dönemiyorsun. Hatta insanların bazen yaşadığı olaylar vardır ki, o olaydan sonra artık kişi başka biri olmuştur — psikolojisi, hayata bakış açısı, kendine bakış açısı bambaşka hale gelmiştir. Neden? Çünkü o olayın onda meydana getirdiği etki, onun gerçek varlığının yerini almış olur. Diyelim ki artık insanları sevmeyen biri, insanlardan şüphe eden biri, insanlara karşı mesafeli olan biri, ya da kendine dönük anlamda bir türlü rahat edemeyen biri haline gelir.
Neden? Çünkü tırnak içinde bir mahrumiyet var, bir mağduriyet var, bir alacak var ve bu alacağını bir türlü tahsil edemiyor — cebinde koskoca bir karşılıksız çek koçanı var, birikmişler, zaman geçtikçe faizi artıyor, ve sen bunları bir türlü tahsil edemiyorsun, sürekli rahatsızsın. Affetmemek insanda böyle bir şey meydana getirir: sürekli birinden alacaklısın ve bir türlü o alacak tahsil olmuyor, nasıl rahat edeceksin? İşte affetmek bütün o birikmiş negatif duygu ve düşünceleri salıvermektir.
Çocuklar Nasıl Bırakabiliyor, Biz Neden Tutuyoruz?
İnsanın geçici olarak deneyimlediği şey ayrıdır, gerçek kendisi ayrıdır. Bir şey bize gelir, psikolojik benlik düzeyimizde ortaya çıkar; ama biz onu tutuyoruz. Normal şartlarda o ortaya çıkar, sonra bırakılır — insanoğlunun doğal hali budur aslında. Bunu en fazla çocukta görürüz. Çocuk küçük yaştayken, özellikle 1-2 yaşındayken, bir şeyi çok kaydetmez; arkadaşıyla sürtüşür, birkaç dakika sonra unutur. Neden? Çünkü bırakabilme becerisi var, o negatif duyguyu bırakabiliyor. Hatta çocuklar bazen kavga eder, bıraksak unutacaklar o kavgayı, ama büyükler araya girip birbirlerini kırar. Neden? Çünkü aslında biz bırakabilme becerisiyle dünyaya geldik; negatif duyguları bırakabiliyorduk. Fakat bir süre sonra onları tutmaya başladık.
Neden tutuyoruz? Çünkü ya bırakabilmeyi bilmiyoruz, ya da onları bırakmamamız gerektiğine inanıyoruz. Buradaki en temel yanlışımız, negatif duyguları bırakmamak gerektiğine inanmaktır; çünkü onların bizi koruyacağını, onları bırakırsak savunmasız kalacağımızı, ya da o duyguları tutarak daha güçlü olacağımızı zannediyoruz. Ben bazı insanlarda görmüşüm: "bırakmak istiyorum" diyor, "tamam, bir bırakalım, bir teknik uygulayalım" diyorum, "gerçekten bırakmak istiyor musun" diye sorunca duruyor, "hayır aslında istemiyorum" diyor. Derinde bir şey bırakmak istemiyor; bir taraftan o duygunun olumsuzluğunu yaşıyor, ama bir taraftan da onu bırakmak istemiyor. Bırakmak istemeyen kim? İşte o bırakmak istemeyeni görmek lazım — o sahte bir benliktir, sahte bir hesabı, sahte bir alacağın peşinde olan, sahte bir kendiliğin tuzağında olan bir benlik.
O yüzden affetmek, kendi varlığının ve o varlığın değerinin farkında olan kişinin kendine yapacağı en büyük iyiliktir. Affetmek düşmanımıza yaptığımız bir iyilik değildir — ona da bir iyilik olabilir ama temel nokta bu değildir, en başta kendine iyiliktir. Çünkü affetmemek, negatif bir duyguyu, negatif bir düşünceyi içinde tutmaktır.
Kötülük Yapan Aslında Kendi Kötülüğüyle Kalır
Sanki affetmek karşı tarafın "yaptığıyla kalsın" mı demek? Halbuki insan şunu anlamıyor: kötülük yapan bir insan zaten yaptığıyla kalıyor — tersinden anlamını kastederek söylüyorum. Yaptığı ne? Kötülük. Kötülüğüyle kalıyor. Daha ne olsun ki, bundan daha büyük bir ceza olabilir mi? Eğer o da akıllıysa yaptığıyla kalmamaya çalışır: "ben birine bir kötülük yaptım, bu kötülükle yaşamayayım, bu kötülükten tövbe edeyim, vazgeçeyim" der. Biz zannediyoruz ki biri kötülük yapıyor ve eğer ona bir bedel ödetilmezse hiçbir bedel ödemeden rahat rahat yaşıyor. Halbuki sana kötülük yapan insan zaten kendisine karşı önce bir kötülük yapmıştır; çünkü kötülük yapmaktan haz alan bir insan kendi fıtratına yabancılaşmıştır. Yaptığı kötülükle kalıyor o insan, yaptığı kötülüğün hapishanesinde kalıyor. O yüzden kelimelere dikkat etmemiz lazım: "yaptığıyla mı kalsın" değil, "kalmasın" diyorum — o da yaptığının farkına varsın, o da o tuzaktan çıksın, çünkü ona da yazık.
Örnek: Hz. Yusuf'un kardeşleri ne yaptılar? Aslında tövbe ederek onlar da arındılar. Senelerce kardeşlerini öldürme kastının, onu kuyuya atmanın, ölüme terk etmenin negatif duygu ve düşüncesi içinde kaldılar; ne zaman bunu fark edip tövbe ettiler, onlar da kurtuldular. Bir Sufi'nin bir sözü vardır: "Ey Rabbim, sana isyan eden veya seni inkâr eden insanları cehenneme atacağını söylüyorsun; senin yakınlığını idrak etmemeleri yeterince büyük bir ceza değil mi?" Bu, anlayan için zaten budur: gerçekten Allah, bizim bildiğimiz anlamda kötülere hiçbir ceza vermese bile, o sonsuz, mükemmel ve mutlak iyinin, mutlak varlığın farkında olmamaları ve ona yabancı kalmaları aslında yeterince büyük bir cezadır onlar için.
O yüzden biz ego düzeyinde hep bir ceza arıyoruz; ego düzeyinde de bir bedeli olabilir. Fakat aslında kişinin mutlak varlığa karşı yabancılaşması, onun yakınlığını hissetmemesi yeterince büyük bir cezadır, ve o kendi kendine verdiği bir cezadır. O yüzden kötülük yapmak aslında insanın kendini cezalandırmasıdır. Biz kötülük yapan insanlarla muhatap olduğumuzda, bu hayatın doğasıdır; insan nefsinde böyle bir imkân vardır ve tercihleri nedeniyle iyiyi de kötüyü de tercih edebilir. Kötüyü tercih eden, kötülük yaparken sana denk gelebilir; sana denk gelmesinden dolayı orada büyük bir mahrumiyet, büyük bir kayıp, alacaklı olduğunu hissetmenin hiçbir anlamı yoktur.
Orada sadece onun adını koy: bu bir haksızlıktır, bu bir suistimaldir, bu bir sadakatsizliktir, bu bir vefasızlıktır — tanımla, ismini koy, bu kadar, ve geç. Bu da bir deneyimdi, ve geç; onun senin psikolojinde tetiklediği duyguyu da bırak. Çünkü deneyimledin onu; vefasızlık nasıl bir şeydir, merhametsizlik nasıl bir şeydir, kibirlenme, haksızlık yapma nasıl bir şeydir — deneyimledin, artık onu tutmanın alemi yok.
Yara Metaforu: Affetmemek Sürekli Kanatmaktır
Affetmemek ne demektir? Metafor olarak: düşüp dizini kanattığında, sürekli o dizin kanamasını durdurmamak ve "gelip bu yaramı beni düşüren sarsın" demektir. Peki o sarmıyorsa ne olacak, sürekli kanayacak mı bu? "Benden özür dilese affedeceğim" diyor, dilemiyor. Yani birisi seni yaralamış ve sen diyorsun ki "o yaramı sarmadan ben bu yarayı tedavi etmeyeceğim, kanatmaya devam edeceğim." Ne kadar garip bir şeydir bu — bir doktora gittiğini düşün, yaralanmışsın, doktora "hayır, sen sarmayacaksın, gelip beni yaralayan saracak" diyorsun; böyle bir şey olabilir mi? "Affederse içim rahat edecek, cezasını çekerse içim rahat edecek" diyerek sen kendi yaranı kanatmaya devam ediyorsun. O bir anda oluşmuş bir yara, bir olaydan dolayı; sen bu yaranın kapanmasını, farkında olmadan engelliyorsun. "Bu yara ancak benden özür dilerse kapanacak, bedelini öderse kapanacak" diyorsun. Halbuki sen ne yapmış oluyorsun? Kendini bir başkasının iradesine mahkûm etmiş oluyorsun. Onun özür dilemesi de cezasını çekmesi de onu ilgilendirir, o benim alanım değil. Ben kendi alanımla ilgileneceğim: psikolojimde aldığım o yarayı iyileştireceğim, yani hissettiğim negatif duyguyu ve düşünceyi bırakacağım.
Bu acı bir bağımlılık mı yapıyor — sürekli kanama, kafayı sömüren bir hal mi oluyor bazen? Tabii bazen insan ondan beslenebilir; bir mağduriyetten, bir alacaklıktan beslenebilir. Veya yaşadığı mevcut durumun sorumlusunun bir başkası olduğuna dair bir adresleme yapmış olur bu sayede: "benim bu durumun nedeni falanın yaptığı şey" — o zaman egom rahatlıyor, ben affetsem/bıraksam iş başa düşecek. Ama öbür durumda "bu duruma sebep olan sensin" diyor muhataba — o zaman ego bayram yapıyor: "senin hiçbir sorumluluğun yok bu durumda" diyor, ego oradan hemen sıvışıyor. Ama affetsen, o zaman devreye ne girer? "Bu negatif duyguyu bırakmalısın, bu senin işin, bunu bırakmak durumundasın, bu konuda çalışmalısın" — kendi hayatının hislerinin, duygularının, düşüncelerinin sorumluluğunu almalısın. Bu sorumluluk senin.
Onun için hayatta bazen bilerek veya bilmeyerek "beni siz bu hale getirdiniz" psikolojisini yaşarız: annemizi, babamızı, arkadaşımızı, eşimizi suçlarız; birilerini suçlarsın ve ego buradan kendini temize çıkarmış olur. Hz. Yusuf'un hikayesinde herhangi bir suçlama var mı? Bakın anında oluşursa o negatif duyguyu zaten anında bırakıyor, hiç taşımıyor, ertesi güne bile bırakmıyor o negatif duyguyu.
Biyolojik Yansımalar: Kabızlık, Nefes ve Kalp-Akciğer Metaforu
İnsan psikolojisinde o bırakmama, iki şekilde bazen bedene yansır: bir tanesi kabızlık, bir tanesi derin nefes alıp verememe. Mesela affetmeyen bazı insanlar derin nefes alıp veremez, bırakamıyor; ya da kabızlık yaşıyor, bu da bedene yansıması. Halbuki doğal bedene bakın: vücudunuzda bir işlev sonucu karbondioksit oluşuyor, ne yapıyorsunuz? Onu bırakıyorsunuz, temiz havayı alıyorsunuz, karbondioksidi bırakıyorsunuz. İnsan biyolojisinde sürekli bir temizlenme faaliyeti var.
Ben kalp kavramını yorumlarken şu örneği veririm: kalp, temiz ve kirli kanın bulunduğu bir organdır; neyle bağlıdır? Akciğerle bağlantılıdır, bir de bedenin diğer kısımlarıyla. Bir taraftan kanı toplar, bir taraftan pompalar; ama bağlantılı olduğu hayati organ akciğerdir. Akciğer olmasa, kalp gelen kanı alıp pompalasa ne işe yarayacak? Akciğeri alın, kalbin gerçek anlamda bir fonksiyonu kalır mı, kalmayacak — kirli kanı alıp kirli kanı pompalayacak, bir dakikada sizi götürür. Ama akciğerle bağlantılı; akciğerin fonksiyonu ne? Kandaki kirli olanı alıp temiz olanı vermek. Akciğerin sembolik karşılığı insan doğasında ruhtur; Eski Yunan'da ruhun karşılığı "pnöyma"dır, aynı zamanda tıpta akciğerin adı da "pnöyma"dır, sembolik benzerlik var.
Bu şu demektir: senin kalbinde, yani psikolojik boyutunda, bir şeyler alıp veren yapıda mutlaka negatif şeyler oluşur — negatif duygular, düşünceler. Ne yapman lazım? Ruhla bağlantılı olman lazım, negatif olanı temizlemen lazım. Temizlemediğin anda zehirlenirsin. Bugün bizler büyük oranda negatif duygu ve düşünceler tarafından zehirlenmiş, psikolojisi zehirlenmiş insanlarız aslında; hepimiz bu zehirlenmenin içindeyiz az veya çok. Neden? Çünkü temizlik yapmıyoruz. O kadar çok gereksiz negatif duygu düşünce var ki, onları temizlemediğin, tuttuğun an biriktiriyorlar; biriktikçe zehirleniyorsun. Sonra o biriken negatif duygular sana mutsuzluk, üzüntü, tatminsizlik, neşesizlik ve ardından bazen biyolojik rahatsızlıklar olarak dönüyor. Çocuk temizliyor; ilk çocukluk yıllarında böyledir, çocuk bugün yaşadığını yarına taşımaz, o an yaşar, o durum geçtikten sonra bırakır, taşımaz, tutmaz. Biz yaşımız ilerledikçe tutmaya başlıyoruz; tuttuğumuzda biriktiriyoruz, biriktirdikçe zehirleniyoruz.
Duyguları Başkalarından Kapmak: Dedikodu ve Zehirlenme
En çok dedikodudan gelir bu zehir; aslında dedikodu, şu bu, hepsi bizde bir kısım negatif duygu ve düşünceleri tetikleyen şeylerdir, bizatihi onlar değil, onların etkisiyle bizde tetiklenen şeyler. Bazen birbirimizi zehirleme diye bir şey de var: biri sana nasıl hayal kırıklığına uğradığını, nasıl vefasızlığa, haksızlığa maruz kaldığını anlatır. Bazen olayı yaşayan sen değilsin, ama sen de aynı negatif duygularla dolarsın — sana ait olmadığı halde. (Bir katılımcı "esir alan program" örneğini veriyor.) Birisinin yaşadığı bir olaydan dolayı negatif bir duygu durumundaysa ve sana bunu anlatıyorsa, onun duygusunu anladığını ifade edebilirsin ama onun duygusunu taşımak zorunda değilsin. Biri sana kendisine yaptığı bir şeyden dolayı nefret duyduğunu anlatıyorsa, senin o anda nefret duyman gerekmez. Duygusal anlamda çabuk gaza gelen biriyseniz hemen o duygu tarafından kontamine olursunuz, size bulaşır; sadece "anlıyorum" demeniz yeterlidir, o tip insan da gelmezse gelmesin — gelmemeleri onların problemi.
Çocuklara Duyguları Bırakmayı Öğretmek: Tat Alma Örneği
Çocuklara bu bırakmayı nasıl öğretiriz? Burada en başta insan kendisi örnek olmalı. İkincisi, duyguların bir olay karşısındaki his olduğunu, o olayı hoş veya hoş olmayan bir şey olarak tanımlama durumunu ve artık o olay geçtiğinde o tanımı da bırakmayı öğretmek lazım. Mesela bir şeyi tadıyorsun, ağzına aldın, tattın; şimdi düşün ki aldığınız bütün tatlar canlı canlı dursa, siz tat alma duyunuzu da yitirirsiniz. Tat alınıyor, beyne gidiyor, tanımlanıyor, sonra bırakılıyor. Yoksa bugüne kadar dilimin aldığı bütün tatları şu an canlı canlı hissetsem, ağzımda tat kalmaz. Tat alındı, tanımlandı, bırakıldı; artık o tanımlanan bir şeydir, hissedilen bir şey değil. Biz hisleri sürekli taşımamız gereken bir şey gibi algılıyoruz, o yüzden bırakamıyoruz.
"Şundan nefret ediyorum" — bir kere genelleştirdin. Sen bir olay yaşadın, o olay sende nefret duygusu oluşturdu; oluşturdu mu, oluşturdu, kendi içindeki duyguyu tanımladın. Tamam, karşındaki insanı da tanımla: "bu insan şöyle şöyle durumlarda yanlışlar yapabilen biri" — ama onu da o olay üzerinden genelleme, iyi tarafları da olabilir. Diyelim ki ilişkilerinde biraz bencil olan biri, bazen kendini düşündüğü için muhatabına zarar verebilen biri — o zaman mesafemi ayarlayayım, uzak tutayım. Bakın nefreti devam ettirmiyorum; bir olay nedeniyle nefret duygusu duydum, onu tanımladım, o olayın muhatabı olan kişiyi de tanımladım, ilişkimi ona göre ayarlayabilirim. Fakat o nefret duygusunu taşımak durumunda değilim, o bana yük olur. Niye birine karşı ömür boyu nefret duygusu taşıyayım? Ne kadar mantıksız bir şey.
Nefret duygusuna sebep olan şeyi devamlı yaşamak istersen o gene tetiklenir — bir yarayı tekrar tekrar kanatmak gibi. Biraz bir bencillik giriyor işin içine: aslında o insanı bırakmak istemiyorsun çünkü değişmesini bekliyorsun, senin istediğin gibi olmasını bekliyorsun. O yüzden o kötü haline katlanıyorsun. İlişkilerde bazen insan muhatabının bir yönünden nefret eder ama bir yönünden hoşnutluk duyar, ya da değişmesini umar. Bunlar ilişkilerdeki bağımlılıklara sebep olan durumlardır — "senden nefret ediyorum ama değişirsen seni çok seveceğim" gibi gereksiz bir beklenti. Halbuki değişip değişmeyeceğini bilmiyorsun, o senin alanın değil; alanın olmayan bir yerde gereksiz bir beklenti tuzağına düşmüş oluyorsun.
Her türlü negatif duygu bir yüktür; ve negatif bir duygu, bir olayın "tadını" size anlatmak için hissettiğiniz şeydir. Tadını aldınız mı, tamam, bitti. Sürekli o tadı devam ettirmenin gereği yok, suni olarak devam ettiriyorsunuz siz onu. Bu şuna benziyor: düşmüşsünüz, diziniz kanamış, o an bir ağrı, bir sızı olmuş; bir haftada iyileşmiş. Ama siz o olayı sürekli kendinize hatırlatıyorsunuz, hatırladıkça aynı acı ve sızıyı duyuyorsunuz.
Bu, mağdur olmaktan bir zevk mi duymak? Mağduriyet, çoğu insan için hem bir alacak hem de mevcut durumun mazeretidir: "ben niye bu durumdayım, niye alınıyorum, güceniyorum, öfkeleniyorum, niye kaygılıyım, niye yanlış tutumlarım oluyor — annem, babam, eşim, arkadaşım böyle yaptı." O zaman sen meşrulaşmış oluyorsun: hatalısın ama meşrusun, tıpkı "adam öldürdün ama hafifletici sebeplerin çok" gibi. O zaman masum hale geliyorsun: "senin yüzünden" — o zaman ben meşrulaşmış oldum, benim bir suçum yok. Psikolojik benliğin böyle bir çıkarsaması var o tür durumlarda. Veya alacaklı olduğunu düşünüyor: "sen beni ne kadar üzdüğünün farkında mısın, vaktimi nasıl heba ettiğinin, beni nasıl mutsuz ettiğinin farkında mısın? Eğer farkındaysan bunların bedelini bana öde."
İnsan hiç kimseden asla alacaklı değildir — bu bir; ikincisi, negatif duygularının sorumlusu sensin. Nasıl bırakacağız? En birinci adım "bırakmak istiyorum" — bu, bırakmanın yarısı aslında. Gerçekten bırakmak istiyorum mu? Bakın, bir benliğiniz bırakmak isterken öbür benlikler "hayır, bırakmayacağım" diyebilir; "ben bu karşılıksız çekleri yakayım" derken öbürü "dur, belki bir şeyler olur, alırsın parayı" der ve size onları yaktırmaz. O yüzden gerçekten bütün varlığımızla, bütün benliklerimizle bırakmak istiyor muyuz, hakikaten bırakmak istiyor muyuz — sadece canım sıkıldığı için, hayat bana ağır geldiği için "artık unutmak istiyorum" değil; "Allah belasını versin" deyip iki saat sonra tekrar toplamayacağız o duyguları.
Nefret ile Mesafe Koymak Arasındaki Fark
Mesafe koymak da affetmemek midir? Affetmek, insan söz konusuysa, o insanla tamamen fiilen eskisi gibi olmayı gerektirmez. Peygamber Ebu Cehil'i affetmiştir, falanı affetmiştir; ama onunla aynı ilişki konseptine mi sahip? Mümkün değil, olamaz. Diyelim ki bir yılan eve girmiş, seni ısırmış, zehirlemiş — ne yaparsın? Yılandan uzak durursun ama yılana karşı negatif duygu taşımazsın. Bu farkı anlamak lazım. Ben, bana kötülük yapmaya çalışan veya kendi içindeki negatif psikolojik tarafları yenemediği için sürekli ilişkide bana zarar veren biriyle ilişkimi, mesafemi ayarlayabilirim, kendimi uzak tutabilirim; ama içimde ona karşı bir negatif duygu taşımam — önemli olan budur. Öbürü tırnak içinde tamamen teknik bir mevzudur.
Diyelim ki bir insanla iş yaptın, sana kazık attı; affettin, tekrar denedin, yine kazık attı. Bunu tanımladım, adını koydum ("kazıklanma"); ama bu insanda bir değişme emaresi görmüyorum, hep kendini haklı buluyor. O zaman onunla aramda nesnel ilişki anlamında bir mesafe koyayım. Ama içimde ona karşı bir nefret duyuyor muyum? Yok, duymuyorum. İş yapmaya devam etmeyebilirim çünkü uygun bir partner değil — bu ayrı bir şey. Affettim ama seninle iş yapmıyorum; ona söylememe de gerek yok, konu onun bilmesi değil, ben kendi içimde affettim, o an duyduğum negatif duyguyu bıraktım, çünkü o an hissedilen bir duyguydu, hissedildi, bitti, taşımayacağım. Çocuk da bunu yapar: aynı çocukla oynar, ama davranış devam ederse uzak durur da; nefret etmeyebilir ama fiili olarak mesafe koyabilir. Mesafe koymak yanlış bir şey değil, nesnel anlamda gerçekçi bir şeydir; ama içsel olarak bir negativite hissetmeyeceğim, mühim olan budur.
Bazen negatif duyguyu mesafeyi ayarlayan bir şey olarak kullanıyoruz — "ondan nefret edeyim ki mesafeli olayım, nefret etmezsem kendimi koruyamam" — bunun hiçbir ilgisi yok, bu da insan psikolojisinin bir tuzağıdır. Doğru bir şey için yanlış bir merkezi kullanıyoruz. Kendini korumak için niye duygu merkezini kullanıyorsun, akıl merkezini kullan. "Bu insanla kodlarımız uyuşmuyor, aynı iş yapma tarzına sahip değiliz, değerlerimiz uyuşmuyor, dolayısıyla mesafe koyayım" — bu aklın koyması gereken bir mesafedir, ben orada niye duygu merkezini kullanayım ki, akıl devrede olup inisiyatif alması gereken yerde yanlışlıkla duygu merkezini kullanıyorum, "bundan nefret et ki sana zarar vermesin" diyorum — ne gereği var?
Nefret duygusu, zarar verici kötü bir şey olduğunda bir anlık oluşan, "bu çok kötü bir şeydir, asla yaklaşılmaması gereken bir şeydir" diye sana bir şey anlatan bir duygudur; sen o duyguyu neden olmayan bir olay karşısında sürekli kullanıyorsun ki? Tanıdığım biri vardı; kayınvalidesi hakikaten çok kötü niyetliymiş, sürekli evliliğe zarar veriyor, fesat sokuyormuş. Adam kayınvalidesinden nefret ederek kendini koruyacağı bir formülasyon üretmiş; 10 yıldır nefret duyuyor, yanında oturduğunuzda o nefreti hissediyorsunuz, hayata karşı bir nefret var sanki. Halbuki niye o duyguyu taşıyorsun ki? Mesafeni belirlemek için nefret duygusuna gerek yok. Sadece "o düzelmediği müddetçe, gerçek anlamda bir değişim görmediğim müddetçe onunla mesafemi şu noktada tutacağım" dersin — bu aklın vereceği bir şeydir. Niye gereksiz yere nefret duygusunu tampon diye koyuyorsun, yanlış bir şey kullanıyorsun, sonra da ceremesini çekiyorsun.
Nefret duygusu yerine "muhabbet" mi koymalı? Şöyle: çok romantik bir insan değilim, insanlar bazen beni öyle zannedebilir ama değil. Diyelim ki sürekli bencil, zarar verici, kendi dediğini kabul ettirmeye çalışan biri — onu sevmek zorunda değilsin ama nefret etmen de gerekmiyor. Daha derin bir katmanda şunu hissetmemiz gerekir: bu insan nefsinin ve şeytanın mağlubudur; bu mağlubiyet neticesinde sergilediği yanlış davranışları asla onaylamıyorum, fakat bir insan olması noktasında ona derinde bir şefkat ve saygı duyuyorum. Ama benim derinde şefkat ve saygı duyduğum özünü o hatırlamadığı müddetçe mesafemi tutuyorum. Yaptıklarına karşı bir şeyim var ama onun bütün varlığından nefret etmiyorum; özü itibariyle insandır, insaniyetini hatırlarsa saygı duyulmaya layıktır. Ama şu an hatırlamıyor, nefsinin ve şeytanın mağlubu olarak nerede bir imkân bulsa çelme takacak — Allah selamet versin, bir negativitem yok ama "onu çok seviyorum" da değil, bu da manasız bir şey olur. İmkân varsa iyilik yapmaya çalışılır, belki aralarında muhabbet oluşur, ama bu duruma göre değişen bir şeydir.
Önemli olan negatif duyguları yanlış yerlerde ve gereksiz bir şekilde kullanmamaktır. Peki bu negatif duyguları karşı tarafa zarar versin diye mi besliyoruz bazen? Evet, bazen onun için de kullanıyoruz; ama bu her şeyden önce insanın kendisine zarar verir. Bir söz vardır: "öfke ve kin zehiri, kendin için başkasının ölmesini beklemektir." İnsan bazen ondan nefret ettikçe bir gün o nefretin karşı tarafı etkileyeceğini zanneder — böyle ütopik şeyler her zaman öyle işlemez; nefret eden zaten kendine zarar verir. Böyle şeyler insanın tekamülüyle bir ilgisi olmadığı için üzerinde durulmaması gereken konulardır; insan kendini bulmakla sorumludur, en büyük yol budur.
Hz. Yusuf'un Hapiste Öfkelenmemesi ve Şeytanın Fonksiyonu
Negatif duygular anlık ve geçici bir işlev taşır; kalıcı bir şekilde insanın içinde tutulmamalıdır. Günlerce birini aklımdan çıkaramıyorsam, sürekli nefret ediyorsam, bu gibi negatif duyguları taşıyorsam, benim orada dönüştürmem gereken bir şey var — bu tamamen kendi varoluşumu korumamla ilişkilidir, çünkü ben o durumda kendime zarar veriyorum. Mesela Hz. Yusuf, kendisine haksızlık yapanlara karşı içinde bir nefret, öfke duysaydı, muhtemelen hapishanede kederinden veya öfkesinden ölürdü, ya da hasta olurdu. Neden olmadı? Çünkü asla böyle bir duyguyu o süreç içinde taşımadı.
Şeytanın da bir fonksiyonu vardır ama insan kendi fonksiyonunu unutmamalı. Diyelim ki çocuğun yanlış bir şey yaptı, "niye böyle yaptın" dedin, "arkadaşım beni çağırdı" dedi — tamam, arkadaşı seni çağırdı, bu onun kötü tutumu; peki sen onun çağrısına mecbur muydun, zincirle mi seni çekti götürdü? Yok. O zaman kötü arkadaşına bu sonucu yükleyemezsin. Dolayısıyla şeytanın fonksiyonu ayrı bir şeydir, insanın o çağrıya olumlu cevap vermesi ayrı bir şeydir; "şeytana uyduk" değil, uydun. Hazreti Adem'in kıssasında şeytan yasak ağaca yaklaştırdığında, Allah'ın huzuruna çıktıklarında ne diyorlar? "Biz kendimize zulmettik" diyorlar, şeytanı suçlamıyorlar.
Neyi affedemiyorsak, hayatımız boyunca bize o olumsuz duyguyu yaşatan insanları ve o davranışları sonucu olan öfkeyi içselleştiriyoruz demektir. Sen geçici olarak hissettiğin bir negatif duyguyu içinde kökleştiriyorsun, o da büyüyor, her gün büyüyor. O yüzden "bir türlü unutamıyorum" diyoruz — tabii ki unutamıyorsun, çünkü onu içine ektin.
Affetmenin Hakikati: Olay Öncesindeki Halini Hatırlamak
Peki affetmek nedir? Affetmek, en başta dediğim gibi, o negatif duyguyu hissetmemize neden olan şey olmadan evvelki halimizi tekrar hatırlamaktır. O olay olmadan evvel nasıldın, sen gerçekte nesin? O olay olmadan evvelki halini hatırla. Bunu daha derinlemesine çalışırsa insan şunu anlayacak: hiçbir negatif olay senin gerçek anlamdaki varoluşunu etkilemez. Sen sadece negatif bir olayı yaşadın; yaşandı, o senin tarafından bir şahit olarak yaşanan bir şeydi, sen şahit oldun, şimdi yoluna devam et. Bir olay gelir, bize bir duygu hissettirir ve olay gider — zorunlu olarak gider. Fakat sen o olayın hissettirdiği duyguyu tutabilirsin veya gitmesine izin verebilirsin. Gitmesine izin veriyorsan mutlaka gidecektir; yeter ki gerçekten gitmesine izin ver.
Peki niye izin vermiyoruz? Bir tanesi, dediğim gibi, alacağımız olduğunu düşünüyoruz — o negatif duygu, senin "alacağın" oluyor. Halbuki hayatta böyle bir alacak yok; bu hayat sana bir şey vermeyecek, kimse de sana bir şey vermeyecek; ya da hayatın sana veriyor gibi görünen, değer olarak gördüğün unsurlar gerçek anlamda bir değer taşımıyor. Kaybettiğin şey de büyük bir şey değil; kazanmak istediğin ve birinin engellediği şey de büyük bir kazanç değil.
Affedememenin Altında Yatan Şey: Şişirilmiş Ego
İnsanın affedememesinin altında yatan temel şey iki başlıkta toplanabilir: birincisi, kendi psikolojik benliğine çok değer vermesi; ikincisi, kaybettiği veya mağdur edildiği şeyin çok büyük olduğunu zannetmesi. "Sen benim bir yılımı yedin" — eee, ne olacak, bir yıl senin için çok büyük geliyor, o yüzden affedemiyorsun; halbuki "olabilir, ne olacak bir yıl, sonsuzluğun içinde nokta bile değil" desen affedebilirsin. Ama dünyaya, egona çok değer verdiğin zaman affedemezsin. Senin egon çok değerli, kazanacağın veya kaybettiğin şey de çok değerli — bir şeye sahiptin, biri elinden aldı; bunu ne kadar büyütürsen, affetmen o kadar zorlaşır.
Bunu şuna benzetebiliriz: düştü, kolun hafif incindi, hafif kanadı, önemli değil; ama biri kolunu kesse önemli. Şimdi biz yaşadığımız olayları "kol kesilme" gibi algılıyoruz — çok büyük bir kayıp, mahrumiyet, mağduriyet. Hazreti Yusuf desek "siz benim hayatımı bitirdiniz, otuz yılımı mı yediniz" diye düşünseydi, o doğal affedicilik gelişir miydi? Gelişemezdi, çünkü o kadar büyük bir kaybı var ki, o kayıp ego tarafından asla unutulamaz, asla vazgeçilemez. Çünkü aslında affetmek, mağduriyetinden de vazgeçmektir. Biri sana yanlış bir şey yapmış, bunun maddi veya psikolojik bir negatif etkisi var — sen bundan vazgeçebiliyor musun? Bir şeye ne kadar fazla değer veriyorsan o oranda vazgeçemezsin. Mesela egonun gururuna çok kıymet veriyorsun; "gururumu kırdı, asla affetmeyeceğim" diyorsun. Neden? Çünkü gururum çok kıymetli, egon kıymetli çünkü. "Beni küçük düşürdü, onu asla affetmeyeceğim" — çünkü egon küçük düşürülmeye karşı asla toleranslı değil.
Dolayısıyla bir şeyin egonda ne kadar kıymeti yüksekse, o olayı o kadar affetmeyebiliyorsun: "ben şunu affederim, bunu affederim ama şunu asla affetmem" — çünkü orası egonun en temel noktası. O yüzden affetmeyen insan egosu yüksektir. Belki bağlam biraz farklı ama, insanlar bazen kendilerini de affetmezler; neden? Çünkü egoları yüksektir, "ben nasıl bunu yaparım" der, egosu o kadar yüksek ki kendini affetmiyor. Ürettiği imajinatif ego çok nitelikli, çok değerlidir, ve o hatasını kendisine yakıştıramaz. Yani affetmemenin altında yüksek egolar vardır — "benim hayatım, benim gururum, benim kimliğim, benim varlığım çok önemli, asla biri buna zarar veremez." Sokaktaki birine kızsan bir şey olmaz ama Cumhurbaşkanı'na ne desen hakaretten girersin içeri; neden? Makam yüksek, çok büyük bir değer. İnsan egosunun affetmemesinin altında yatan şey budur.
Gerçek Güç: Hiçbir Kötülük Senin Hayatını Çalamaz
Affetme gerçekten güçlü olan insanın özelliğidir. Fakat buradaki güç ego gücü değil; gerçekten öz varlığının, gerçek kendiliğinin gücünün idrakinde olan insan affeder. Neden? Çünkü sen o kadar güçlü, o kadar nitelikli bir varlıksın ki, bir başkasının yaptığı kötülüğün o varlığa bir zararı yok. Öbür tarafta aslında derin bir acziyet var: affetmeyen insan diyor ki "ben o kadar zavallıyım ki senin yaptığın bu hareket beni mahvetti, bütün varlığımı yerle bir etti, o yüzden seni nasıl affedeyim?" Bu, varlığına dair bir cehaletin meydana getirdiği acizlik bilincinden kaynaklanır — kendini aciz, basit, yetersiz görür.
Ben hep söylerim: birisi "benim hayatımı mahvettin" diyorsa birine, demek ki hayatın ne olduğunu anlamıyor demektir, hayatın gerçek niteliğini anlamıyor demektir. Birisi nasıl benim hayatımı mahvedebilir ki? Benim hayatım içsel bir hayattır; kendi insani ve ruhsal değerlerimle yaşadığım bir hayattır. Benim hayatım zaman değil; benim hayatım içsel bir şeydir — insani değerlerim, merhametim, şefkatim, tefekkürüm, sevgim. Bunlardır benim hayatım. Bir insan nasıl benim hayatımı mahvedebilir? Hz. Yusuf'un hayatını mı mahvettiler? Yok. Ama biz hayatı yıllar olarak algılıyoruz; o zaman biri "benim yıllarımı" olumsuz bir sürece sokabilir sanıyoruz. Halbuki Hz. Yusuf hayatını yaşadı aslında, ister içeride ister dışarıda olsun, hayatını yaşadı.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "cismaniyetten ve nefsaniyetten çık, kalp ve ruhun hayat derecesine geç" diyor. Kalp ve ruhun hayat derecesinde yaşadığında, kimse senin hayatını elinden alabilir mi? Alamaz. O yüzden "sen benim hayatımı çaldın" diyen insanın aslında gerçek anlamda hayatı yoktur; çünkü çalınabilen bir hayatın varsa, gerçek hayatın ne olduğunu bilmiyorsun demektir. Onun için ruhani insanlar çok affedicidirler; çünkü şunun farkındadırlar — senin bana yaptığın kötülüğün gerçek anlamda benim varlığıma bir etkisi yok. O yüzden "sen asıl kendine bak, o hatayı yapmaktan vazgeç, benim seninle ilgili bir problemim yok" derler. Ama nefsani insan için hayat zahiri, dıştaki bir şeydir; herkes onu etkileyebilir, dolayısıyla hazinesi herkes tarafından yağmalanabilir. Bir sakatlık geldiğinde onun için büyük bir kayıp hissi olur; halbuki gerçek insan için hayat, varoluşu, değerleri, varoluşsal hazinesi birilerinin zarar verebileceği, bozabileceği bir şey değildir.
Bir insan Allah'ın huzuruna gidip "ben çok acılar çektim" derse, onun da hesabını verir. Allah "aferin" demeyecek; "niye çektin" diyecek. Hz. Yusuf, Allah'ın huzuruna çıkınca "ben çok acılar çektim" mi diyecek? Sanmıyorum, benim inandığım öyle değil. Allah ona diyecek ki: "sen bir kısım nefsinin hoşuna gitmeyen zorluklar, sıkıntılar yaşadığında benimle olduğunu hatırladın, bundan dolayı seni tebrik ederim." O acının vermiş olduğu şey budur.
Allah'ın Affediciliği ve Fıtrata Dönüş
Kur'an'da Allah'ın boyasıyla boyanmak diye bir ifade geçer; Allah birçok yerde kendisine karşı yapılan her şeyi affedeceğini söylüyor — "benim rahmetim gazabımı geçmiştir" diyor, Allah'a karşı yapılacak her türlü şeyi affedeceğini söylüyor, çünkü bu onun tanrısallığından kaynaklanan bir şeydir, büyük olanın affetme gücü. Bu "Allah'ın boyasıyla boyanmak"tan kasıtla, bizim de bize karşı yapılacak her şeyi affetmemiz gerektiği anlamına buradan gelebilir miyiz? Gelebiliriz; ama burada anlaşılması gereken şudur: Allah'ın affetmesi, Allah'ın sana dair herhangi bir negatif tavrı olmadığı anlamına gelir. Ama buradaki incelik şu: Allah seni affeder, fakat sen yine büyük bir acı ve ızdırap içinde olabilirsin.
Biz insanın acı ve ızdırap içinde olmasını Allah'ın affetmesiyle bağlantılandırıyoruz; halbuki Allah herkesi affedecek aslında, kâfiri de affediyor aslında. Bazı şeyler yanlış anlaşılacağı için Kur'an bazı şeyleri açık etmez. Fakat kâfir kendi karanlık bilincinin içinde olduğu için ızdırap çekecek; o karanlık bilinçten çıktığında huzura erecek. Yoksa ızdırap çekmesinin nedeni Allah'ın affetmemesi değildir. Bunu basitçe şöyle anlatayım: bir insan sürekli kandırmayı, aldatmayı düşünen biriyse ve gelip beni aldatıyorsa, ben "seni affettim" desem, onun psikolojik durumu değişir mi? Değişmez; affetmek onu iyileştirmez, ancak benim affetmemden gelen farkındalığı kendisi kullandığında değişir. Diyelim ki üç kağıtçı bir oğlum var, sürekli cebimden para alıyor; "seni affettim" dediğimde, o "babam beni affediyor, biraz adam olmam lazım, kendime çeki düzen vermem lazım, bana yakışmaz" derse düzelir.
Allah aslında herkesi affediyor; Allah'ın kiminle ne problemi olacak. Burada insanın anlaması gereken şey şudur: sen fıtratına döndüğün zaman huzuru bulacaksın; fıtratına dönmediğin müddetçe Allah affetse de sen ızdırap içindesin. Mesela ben Allah'ın yakınlığını hiç hissetmiyorsam, tamamen egosal bir düzeyde yaşıyorsam, Allah bütün günahlarımı affetse bile, ben aynı egosal durum içindeyim. O yüzden biz Allah'ın bağışlayıcılığı üzerinde değil, kendi fıtratımızın kodlarına nasıl dönüp dönemeyeceğimizi düşünmeliyiz.
Allah'a Karşı Suç İşlemek Aslında Kendine Karşı Suç İşlemektir
Allah'a yönelik olarak ne yapabiliriz? Mesela "Allah'a küfür ettim" desem, ne olur? "Ben çok acılar çektim" dediğim gibi — aslında biz Allah'a karşı yaptığımızı zannettiğimiz şeyi, kendi varlığımıza karşı yapmış oluyoruz. Çünkü bizim varlığımızın merkezinde O var. Ben Allah'a karşı yanlış bir algı, anlayış içinde olduğumda, kendimi onun sonsuzluğundan, mükemmelliğinden, bana benden daha yakın olan varlığından mahrum ediyorum. Dolayısıyla aslında Allah'a karşı bir şey yapılamaz, özümde. Allah'a karşı bir şey yaptığını zannettiğinde aslında kendine bir şey yapıyorsun. Bu konuda Allah'ın insanla bir hesabı yoktur, olamaz da; ben şimdi göğe taş atsam, o taş başıma düşecek. O yüzden Allah'a karşı suç işlemek de mümkün değildir; Allah'a karşı suç işlemek, kendi öz varlığına karşı bir cehalet içinde olmak anlamına gelir.
Kur'an, "Allah'a karşı isyan etmeyin, şöyle yapmayın" derken, bunu "bana zarar veriyorsunuz, benim kişisel bir hesabım var" diye anlamayın diye uyarır aslında; Allah kimseden zarar görmez, her şeyden müstağnidir. Siz kendinizi, bundan dolayı, benim sonsuzluğumdan mahrum kılıyorsunuz. Bu da size gaflet olarak, kendini yalnız hissetme olarak dönüyor. "Yapayalnızım" diyen kişi niye yapayalnız? Çünkü aslında Allah'a karşı bir suç işlemiş — bildiğimiz anlamda değil ama; "yapayalnızım, beni anlayan hiç kimse yok" diyen insan aslında derinde, farkında olmadan "Ey Rabbim, sen bana yakın değilsin, sen bile yoksun, yapayalnızım" demiş oluyor. Bu aslında Allah'a karşı değil, kendi varlığına karşı bir suçtur — Allah sonsuz yakınken sen kendinden uzaklaşıyorsun.
"Allah'a karşı suç" kavramını bırakmak lazım; sanki Allah bir hükümdar da ona karşı suç işliyormuşsun, hükümranlığını kabul etmiyormuşsun ve "kabul etmiyorum" dediğinde "ben sana gösteririm" diyormuş gibi bir Allah tasavvuru veriliyor insanlara. Böyle bir şey olabilir mi? Halbuki Allah, sizin yaptıklarınızdan müstağnidir; bana bir etkisi yok, sen beni inkâr ettiğinde bende bir rahatsızlık yok. Ama sen beni inkâr ettiğinde kendi merkezinden, kendi öz varlığının bilincinden kopuyorsun.
Kur'an'da bir ayet var, onunla bitiriyorum: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Çok bilinçli bir şey; aslında hepimiz bu ayetin içindeyiz. Onu unuttuğumuz için biz kendimizi unuttuk. Onu bilsek, kendimizin merkezinde olduğunu anlayacağız. Allah'ı hatırlamak, kendi özündeki ilahi varlığı hatırlamaktır; Allah'ı unutmak, kendini unutmaktır. O yüzden Allah "beni unutma" diyor — yani "kendini unutmamak için beni unutma" demiş oluyor. Çünkü beni unuttuğunda kendini unutuyorsun.
Beni unuttuğunda kendini ne olarak algılıyorsun? "Annem babam evlenmiş, sen olmuşsun; sana değer vermişler de vermemişler de, kendini toplumda ifade etme imkânı bulmuşsun da bulamamışsın da, seni anlayan bir insan varmış da yokmuş da" diye kendini bu şekilde tanımlıyorsun. Bu ne demek? Gerçek kendini unutmuşsun demek; gerçek kendinin farkında değilsin demek; kendini psikolojik, egosal bir kişi zannediyorsun demek. Neden? Çünkü Allah'ı unuttun. Bu bir sapmadır; dalalet, istikametten sapma noktasıdır. O yüzden Allah kendini hatırlatıyor insana — Allah'ın kendini hatırlatması, aslında sana kendini hatırlatmak içindir. Çünkü Allah'ı unuttuğunda "kendim" diye bedenine ve psikolojine gömülüyorsun.
Mesela "kimse bana değer vermiyor" diyorsun. Sen Allah'ı bilsen böyle der misin? Bir insan Allah'ı gerçekten bilse "kimse bana değer vermiyor" diyebilir mi? Mümkün değil — Allah'ı biliyorsun ve Allah sana değer veriyor, kulu olarak, yarattığı varlık olarak. Demek ki biz Allah'ı unutuyoruz; Allah'ı unuttuğumuz için gerçek kendimizi unutuyoruz; gerçek kendimizi unuttuğumuz için kendimizi beden ve psikoloji zannediyoruz. O yüzden Allah bu döngüyü değiştirmek için "beni hatırla" diyor — bu, aynı zamanda "kendini hatırla" demektir. O yüzden Allah'a karşı suç işlemek aslında kendine karşı suç işlemektir.
(Sohbet, katılımcıların Allah'ın yaratmasının önemine dair kısa bir değiş tokuşuyla ve teşekkürle sona eriyor.)