Affetmek ve Hayatın İz Bırakmaması
Mekanik ve Duygusal İnanç Yaklaşımları
Oğlu düştüğü için "ahirette Allah bana hesap verir, bana böyle bir şey yaşattığı için ahirette Allah bana hesap verir" diyen biri örnek veriliyor. Böyle işte bunlar duygusal inanç yaklaşımlarıdır. "Topaz'ın hikâyesi var mı, canlı denize düşüneceği?" "Evet." İşte o da mekanik inanç. Bazıları hemen karşılık bekliyor, "işte alemin işleyişi aynen böyle, iyi bir insansan ne güzel" diye. İnancı zorlanmadan yaşamak biraz zor. Duygusal yaklaşım da yani bir tür tutsaklık. Kişi kendi kafasında oluşturduğu ödül-ceza sistemiyle ve yaratıcıyla, farkında olmadan, duygusal bir anlaşma yapıyor. Ve kafasında ürettiği o kalıp üzerinden yaratıcıyla bir ilişki kuruyor.
"Bu her zaman olumsuz değil herhalde?" Yok, her zaman tabii ki olumsuz değil; yanlış bir saat de günde iki defa doğruyu gösterir ama hakiki değildir. Yani mesela bizde vardır: "ne yaparsam Allah sever." Aslında Allah seni insan olarak kalman suretiyle sever; yani bir şey yapman gerekmiyor. Anlatabildim mi? Doğal olarak, fıtratının doğal gereğini yaparak yaşarsan Allah seni sever. "İnsanlara yardım edersem sever, şöyle yaparsam sever" değil aslında; fıtratının doğal gereğini yerine getirirsen Allah seni sever, bu kadardır aslında. "Yardımsever olmam lazım, Allah beni sevmesi için yardımsever olmam lazım, Allah'ın beni sevmesi için fedakârlık yapmam lazım" diye düşünmek yanlış bir formül.
Bir de mesela biz çok yanlış bir şekilde küçücük meseleler üzerinden Allah'ın bizimle ilişkisini tanımlıyoruz. "Allah bana şunu yaşattı, bu büyük bir imtihan" veyahut da "benim şu yönümü törpüledi." Törpülenen tarafına baksan minnacık bir şey ama onu büyütüyoruz, kendimizi aslında orada yüceltiyoruz. Halbuki sen fıtratına dönüyorsun; çok dönmen gereken şey de o fıtratına dönmektir. "İşte Allah benim şu yönümü gördüğü için beni bununla karşılaştırdı, bununla imtihan ediyor" gibi kendisini çok merkeze oturtan, çok abartan ve oradaki küçük bir farkındalığı büyük bir şeymiş gibi gören, zanneden çok ilkel bir yaklaşım var. O durumlarda kişi oralara takılır. Onun için hayatta yaşanan olayları hayatın doğal süreci olarak görüp orada fıtrata dönüş anlamında nasıl algılaman gerektiğini bulmalısın. Fıtri bir şey olarak algılamak lazım hayatı. Sürekli peşimize "imtihan, imtihan" diye takılmış bir hayat yok; hayat çok doğal olarak akıyor. Sen ters yerde durduğun için hayat sana imtihan gibi geliyor.
Kınamak ve Fıtrat Bilinci
"Bir kral olmadan ölmezsiniz" gibi sözler, dünyanın işleyişine dair bazı işaretler olsa da mutlak değildir. Yani şimdi birini kınadığın zaman aslında bu gayri fıtri bir şeydir. Çünkü bütün insanlar bir vücudun azaları gibidir. Sen bir şeyi kınadığın zaman aslında kendini kınamış oluyorsun; dolayısıyla onun bir yansımasını görüyorsun. Bu, fıtratın o farkındalığına aykırı bir şeydir. Yoksa "kınadın, Allah da başına bunu verdi" değil; sen fıtri olan bir bilincin farkında olmadın demektir.
Bütün insanlık bir vücudun azaları gibidir. O yüzden Bediüzzaman der ya, sağ el sol eli kınamaz. Birinde bir yanlışlık gördüğün zaman elbette bu yanlış, fıtri bir şey değil dersin, "Allah selamet versin" dersin. Yapabileceğin, yardımcı olabileceğin bir şey varsa uyarabilirsin, söylersin; ama kendini sanki o hatadan münezzeh gibi veya hiçbir zaman öyle bir hatayı yapmayacak biriymiş gibi algılayıp o insanı kınamak, fıtratın o bilincine zıttır.
Affetmek: For-Give
Geçen bir kitapta bir söz okudum; doğru mu bilmiyorum ama çağrıştırdığı bazı şeyleri paylaşayım. "Affetmek" İngilizce'de "forgive" olarak geçiyor, biliyorsunuz; iki kelime, bir "for" bir de "give" var. "For"un da "before"dan kısaltılmış olduğunu söylüyor yazar. "Give" vermek. Aslında hayat bize şunu anlatır her zaman: hayatta yaşadığın bir olgunun sende psikolojik bir izi olabilir; fakat sen kendine asli halini tekrar hatırlatıp onu vermelisin. Yani aslında affetmek nedir? O şeyi olmamış gibi görmektir; kendine ondan önceki halini vermendir.
Diyelim ki birisiyle bir problem yaşadın, olumsuz bir şey hissettin ve yaşadın. Ne yapman gerekir? Kendine o olay olmadan önceki halini geri ver. Kendine o olay olmadan önceki halini verdiğinde affetmiş oluyorsun.
"Ama hocam, bazen ilişkilerde insanlarla olan durumda öyle yaptığınızda üçüncü kişi ya da karşınızdaki kişi 'karaktersiz' diye söyleyebiliyor, sinirli olmayışınızı. Ben bunu denedim." Şöyle bakın, affetmek aslında, muhatap olduğumuz yanlış bir davranışın bizim üzerimizde kalıcı bir iz bırakmadığını idrak etmektir. Affetmemek, muhatabımızın yaptığı bir davranışın üzerimizde kalıcı bir iz bıraktığını zannetmektir. Şey gibi algılıyoruz o gibi durumları: o olayı yaşamadan evvelki ben ve yaşadıktan sonraki ben; milattan önce milattan sonra gibi. "Ben şöyle bir olay yaşadım, bu olaydan önceki ben, bir de bu olaydan sonraki ben." Bu ne demek? Sen o olaya varoluşsal etkisi olan bir şey gözüyle bakıyorsun demektir; yani o öyle bir olay ki senin varoluş kodlarını değiştirdi.
Hani genetiğiyle oynanmış yiyecekler değil mi, herkes kaçıyor, organik istiyor. Bütün dünya organik olsa, sen organik olmadıktan sonra ne işe yarar, değil mi? Her şey organik olsa, yumurtası tavuğu organik olsa ama sen organik değilsen, sen doğallığını yitirmişsen, o zaman ne işe yarayacak? Affetmek, kişinin kendisine "ben bu olayı yaşamadan evvel ne haldeydim" sorusunu sorması ve o doğal olay öncesi hale dönebilme bilincini kazanması demektir. O olay yaşanmıştır, bu ayrı bir olaydır; bir haksızlıktır, yanlışlıktır, bu ayrı bir konudur. Karşındaki insanla mesafeni de bir şekilde ayarlayabilirsin, o da ayrı bir konudur. Ama içinde bir affetmeme kavramı yoktur; herhangi bir negatif duygu durumu yoktur.
Yani affetmek kendimizle ilgili bir şeydir, karşımızdakiyle ilgili değil. Biz o kadar sahte bir bilince sahibiz ki, mesela affetmiyoruz ama karşımızdakinin de bunu bilmesini istiyoruz. "Bak, seni affetmedim ha, unutma, seni affetmedim." Aslında ne yapmış oluyoruz güya affetmemekle? Karşımızdakine bir ceza kesmiş gibi oluyoruz ama halbuki bu durumda affetmediğin zaman sen kendi doğal varlığına bir ceza kesiyorsun; kendi doğal varoluşunu geride bırakmış oluyorsun. Halbuki "forgive" ne demek? Tekrar kendi öz varoluşunu kendine hediye et. O olay yaşanmadan evvelki haline dön, o olay yaşanmadan evvelki doğal kodlarının farkına var. Bu karşındaki insanla ilgili bir şey değil ki, bu benimle ilgili bir şey. Ben kalbimi kendi doğal haline tekrar döndürüyorum. Çünkü orada bir katılaşma olabilir, bir dışlayıcılık olabilir, bir küçümseme olabilir, bir kibir olabilir, bir negatif duygu-düşünce durumu olabilir muhatabımız bize yanlış yaptığında. Halbuki ben affetmekle ne yapıyorum? Kendimi doğal halime döndürüyorum; kendimi kendime veriyorum. Aslında affetmek bu demek.
O yüzden ben her zaman söylerim, benim hayatta affetmediğim bir kimse yok. Kimseyle bir hesabım yok. Çünkü ben kalbimi niye bir hesapla meşgul edeyim ki? Ben dünyaya geldiğim anda, Allah beni yarattığı anda kalbimde biriyle ilgili bir hesap var mıydı? Yok. Niye ben tekrar eski doğal halime dönmeyeyim ki? Kimseyle ilgili hiçbir hesabım yok. Ne kadar rahat, değil mi? Hiçbir iz yok. Hani bazen olur ya, kalp uzmanları adamın kalbine bakar veya kan değerlerine bakar; "bu bir zaman kalp krizi geçirmiş" derler, neden? Çünkü orada iz var. İşte affetmek ne demek? Hayatın içinde karşılaştığın geçici bir yanlışlığın kalıcı bir iz bırakmamasına gayret etmek. Geçici bir şey niye kalıcı bir iz bıraksın benim üzerimde? Bir olay yaşanmış, olmuş, bitmiş; niye ben onu kalıcı bir şekilde bir iz olarak taşıyayım ki? Bu annemle, babamla, eşimle, çocuğumla, şu bu her şeyle ilgili olabilir. Ben niye zamanın içinde, hayatın içinde sınırlı ve geçici olarak yaşanmış bir şeyin kalıcı bir izini taşıyorum? Bu insanın kendi kendine yaptığı bir kötülüktür aslında; hiçbir iz taşımamak gerekiyor. O bir olgudur, yaşanmıştır. Bu bahsettiğimiz şey unutmak değil, onu doğru bir şekilde tanımlamaktır.
Hz. Yusuf: İz Bırakmayan Kıssa
Her zaman Hz. Yusuf örneğini veriyorum ya. Hz. Yusuf yaşadıklarını doğru bir şekilde tanımladı; kardeşlerinin onu kuyuya atmasını unuttu mu? Yok, unutmadı. Ama çok doğru bir şekilde kodladığı için kalbinde herhangi bir iz yoktu. Kimse ona "ey Yusuf, sana bakıyorum da muhtemelen sen büyük bir travma yaşamışsın, anlatmıyorsun ama büyük bir travma yaşamışsın" demedi. Çünkü öyle bir iz yok. On bir kardeşi seni kuyuya atmış, hak etmediğin halde zulmen köle diye satılmışsın, vesaire düşünün; ama hiçbir iz yok. Yusuf'a baktığımız zaman onda bir travma izi görmüyoruz. Halbuki bize bakıldığı zaman izden geçilmiyor. Hatta bazen o izleri kendimizde neredeyse kalıcı hale getirmeyi biz istiyormuşuz gibi bir hali bile yaşıyoruz. Yani, birisi bize derinden ve duyarlı bakınca yaşadığımız acıları anlasın diye bir algımız var bazen. Halbuki ben sadece hayatta bir şeyler yaşadım; bunların benim varoluşsal özümde hiçbir izi yoktur, gerçekte yoktur zaten. Sen bir izi olduğuna inanırsan o imajinatif, zanni ve vehmi bir iz haline gelir. Sonra modern psikoloji de bunu alır: "herkesin bir travması var, çocukluk travması, anne-baba travması, o travması, bu travması" der.
Halbuki hayat dualite içeren bir şekilde akıyor. Yani iyilik, kötülük, hayır, şer, sevgi, nefret; bütün o dualite unsurları hayatın içinde var. Hayat böyle bir şey zaten, tabiatın gereği böyle bir şey. Allah bizi dualiteyi yaşayalım, deneyimleyelim diye göndermiş; iz bıraksın diye göndermemiş ki. Ben diyorum ki, "bak, ne kadar da kibirli, bana nasıl da kibir yansıtıyor" — bu bir deneyim benim için. Veyahut da diyelim ki benden nefret ediyor, bir kaşık suda boğacak; olabilir, bu bir deneyim. Ben niye bundan dolayı "yazıklar olsun" diye düşüneyim? Bak ne yaptım, iz bırakıyorum kalbimde. Niye o izleri bırakayım ki? Kötülük yapan kendine kötülük yapar; inşallah vazgeçer. Ben niye bundan dolayı "yok, affetmiyorum, bana nasıl bunu yapar" diyeyim?
İnsan böyle şeylerden çok yaralanıyor deniyor; yok, sen yaralıyorsun kendini. Psişik düzeyde yaralanıyorsun, bunu kabul ediyoruz; ama sen onu, o yarayı onaylıyorsun. Psikolojini onaylıyorsun. "Bu bir yaradır, bir insan böyle bir şeyi unutamaz" diyorsun; bunu ne yapmış oldun? Bir kalıcı iz haline getirmiş oldun. Halbuki mesela çocuklukta, çocuk bir şey oynar düşerse öyle bir şey olur; yaşı ne kadar küçükse iz bırakmaması o kadar çoktur, yaşı ilerledikçe iz bırakma şeyi artar. O yüzden hayatta hiçbir izi taşımayın.
"Peki ne yapacağız yaşadığımız olayları? İnkâr mı edeceğiz, yok mu sayacağız, bastıracağız mı?" Yok, doğru tanımlayacağız, bu kadar basit. Sınır koymak affetmeme anlamına gelmiyor. İnsanlarla ilişkilerdeki mesafemiz tamamen bambaşka bir konudur. O insana bir mesafe koyabilirsin, fakat mesafe koyduğunda içsel olarak değil, dışsal olarak bir mesafedir. İçsel olarak onu taşımaz. Bunun ölçüsü nedir? Zahiri olarak mesafeli olduğun kişi yanlışını anlayıp mesafeyi kapattığı zaman sende en ufak bir direnç yoktur. Onun ölçüsü budur, gayet net bir ölçü.
Zahiri olarak "evet, o insanla ortak bir şeyim yoktur" diyip mesafeli olabilirim ama diyelim ki karşındaki o insan yanlışını anladı, mesafeyi kapatıyor; ben eğer ona karşı "dur bir dakika, benim de soracak hesabım var" diyorsam o benim problemim, bunu çözmem gerekir. Örnek: peygambere gelmiştir Ebu Cehil'in oğlu; yirmi yıl can düşmanı olarak mücadele etmiş, ne zaman ki tövbe etmiş, peygamber onunla kendi arasında en ufak bir mesafe görmemiş. Çünkü kendi iç varlığında böyle bir mesafe yok. Ama zahiri olarak karşındaki sana düşman görüyorsa, seni kendince rakip görüyorsa, sen de ona göre mesafe koyarsın veya sürekli seni yanlış anlıyor, sürekli sana yanlış yansıtmalarda bulunuyorsa, "faydasız bir ilişki ve süreç" dersin, "ben mesafemi şu ayarda tutayım, ona da bana da daha uygun" dersin. Ama içsel olarak mesafen var mı? Olmamalı. O yüzden affetmek kendimize gerçek özümüzü geri vermektir.
Musibet ve Kimliğimize Damga Vurmama
Ben yaşanmış bir olayın psikolojik gölgelemesini fark ediyorum ve gölge olarak düşen o psikolojik olguyu nötralize ediyorum; benim üzerimde gölge olmasın. Yani, işte diyelim ki ben uzun süre yanlış insanlardan olumsuz etkiler alsam, bana zarar verseler, beni hayal kırıklığına uğratsalar, "ben insanlardan çok soğudum" dememeliyim; dersem, varoluşsal bir yanlış iz bırakmış oluyorum kendimde. Niye ben insanlardan soğuyayım ki? Ben eğer insan fıtratını biliyorsam ve gördüğüm bütün insanlar bana kötülük yapmış olsa dahi, derim ki: insan fıtratı diye bir şey var; bu insanlar nefislerine olan yanlış yaklaşımı fark etseler, onlar fıtraten insandırlar. Ben insana dair herhangi bir soğukluk duymuyorum. Ama biz ne yapıyoruz? "O insandan soğudum" diyoruz. Hayır, niye soğudun ki? Niye izafi ve geçici bir olayın üzerinden kendi varoluşunu kalıcı bir şekilde damgalıyorsun? Niye orada kalıcı negatif bir iz bırakıyorsun ki?
Onun için affetmek — eğer kökü buysa (bir yerde okumuştum, ondan ilhamen söylüyorum) — "forgive," bir şeyi tekrar geri vermek ise, biz aslında affetmekle kendimize tekrar neyi geri veriyoruz? Kendi öz fıtratımızı geri veriyoruz. Affetmediğin zaman ne oluyor? Öz varlığının üzerinde hep bir gölge var, hep bir karanlık örtü var, hep gereksiz bir iz var. Halbuki hiçbirine gerek yok. Yanlış yapan insan nefsine mağlup olmuştur, yanlış yapmıştır; olabilir yani. Doğru tanımla: annen, baban, en yakın arkadaşın, kim olursa olsun, şu hayatta her insan nefsine mağlup olduğu zaman yanlış yapar. Bu kadar açık. Nefsine mağlup oldu ve yanlış yaptı; başka bir açıklaması yoktur yaşadığımız olayların. O zaman varlığımız yaşadığımız olaylardan dolayı gölgelenmez, üzerinde hiçbir gereksiz iz söz konusu olmaz.
"Sen benim ne yaşadığımı biliyor musun" cümlesi, insanoğlunun tutunduğu en sahte dallardan biridir. Bilmen gereken temel şey şu: sen bunları yaşamadan evvel ne haldeydin, onu biliyor musun? Yoksa ne yaşadığın gelip geçici bir şey. Allah insana "dünyaya gittin, ne yaşadın?" diye sormayacak; "ben seni şu fıtratta yarattım, o fıtratla neredesin şimdi?" diyecek. Yoksa yaşadığın olayların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. "Sen benim ne yaşadığımı biliyor musun" demek, ben gelip geçici çok şey yaşadım, fakat bunları öz varlığımda kalıcı bir iz şeklinde kodladım demektir; kişinin kendi kendisine yaptığı en büyük zulmün bir ifade biçimidir.
Hani bazen olur ya, bir ebeveyn çocuğunu bir yere gönderir, sonra çocuk altı ay sonra döner, anne baba çocuğu tanıyamaz, "ben seni böyle bırakmamıştım" der. İstanbul'a, üniversiteye gönderir; çocuk Taksim'i görür, Kadıköy'ü görür, orayı burayı görür, bambaşka biri olup döner. Anne baba ne der? "Ben seni böyle bırakmamıştım." Allah da bizi bu dünyaya insan olarak bırakmış; sen de bunu korumaya çalışacaksın. Ne yaşadığının bir kıymeti yok; yaşadığın şeyi doğru tanımlamaya ihtiyacın var. Doğru tanımlarsan bir problem değildir. En mükemmel doğru kodlama o yüzden Yusuf suresinde ve Yusuf kıssasındadır. Yaşadığı hiçbir geçici hadiseyi Hz. Yusuf varlığında kalıcı bir şekilde kodlamamış. Bu dışsal bir olaydır; kardeşin de olsa dışsal bir olaydır, kardeşin nefsine mağlup olmuştur.
Diyelim ki mirasını yemiştir, annen veya baban çok bencildi veyahut kendi psikolojik sorunlarıyla uğraşıyorlardı, senin ihtiyaçlarını fark etmemişlerdi, olabilir, ne var bunda, bu kadar basit. Ama sen ego penceresinden bakarsan, işte o bütün acı, mahrumiyet, mağduriyet hikâyesi orada çıkar. Bakın, bugün bahsettiğimiz şeyi bu ayet çerçevesinde de değerlendirirseniz aynı sonuç çıkar: "Onların başına bir musibet isabet ettiğinde, 'biz Allah'a aidiz, ondan geldik, ona döneceğiz' derler." Bu ne demek? Musibetin bizim üzerimizde hiçbir izi yoktur, bu demektir. Çok mükemmel bir ayettir. Yani senin başına geçici, sınırlı bir şey geldiğinde, kendi öz varlığını, kimliğini, kendiliğini bununla kodlama. "Ben çok şanssızdım, çok mağdur oldum, hak etmediğim şeyler yaşadım" diye kendi öz varlığını kodlama. Çünkü kendi öz varlığın Allah'a aitti; ondan gelir, bu ona döner. Hiçbir iz yoktur aslında onun üzerinde; sen iz var zannediyorsun.
İşte ayetin hatırlattığı şey çok muazzam bir farkındalıktır. Yaşadığın bir olay psikolojik olarak sana rahatsız edici gelebilir ve sen buna musibet adını takabilirsin; fakat bu senin öz varlığını asla bir gölge, asla bir leke, asla bir iz bırakmaz. Bırakıyorsa, bu senin psikolojik benliğinin ürettiği bir yanılgıdır, onun ürettiği bir vehimdir, onun kodladığı yanlış bir yaklaşımdır. Asla böyle bir şey yoktur. Biz Allah'a saf bir şekilde döneceğiz, eğer bu aydınlanmayı yaşarsak. Hatta günahın izi bile yoktur. Bir insan öz varlığının farkına vardığında günahın izi de kalmaz. O yüzden hakiki anlamda hac yapan bir insanın bütün günahları silinir, annesinden doğduğu gibi olur deniyor ya; bu ne demek? Sen öz varlığının farkına vardığında orada bakacaksın ki hiçbir günahın izi yok. Çünkü orada günahın izi olabilecek bir durum yok. Hepimiz aynıyız bu konuda; en günahkâr insanın da öyledir. Günah psikolojik benliğe etki eder, ruha değil. O yüzden hepimizin öz varlığı, ruhsal özü lekesizdir.
Hac nedir? Hac aslında o gerçek öz kendiliğini bulduğun ve ona döndüğün bir ibadettir. Dolayısıyla makbul olmuş bir haccın neticesi nedir? Günahsız olmaktır. Ama neden dolayı günahsızsın? Çünkü hiçbir günahın ulaşamayacağı özünün farkına vardın. Orada hiçbir iz yok, hiçbir günahın gölgesi yok. O yüzden insan hiçbir zaman yaşadığı olayları onda kalıcı bir iz bırakmış gibi algılamamalı; öyle bir şey yok. Bunu algıladığın müddetçe psikolojik düzeyde bir değerlendirme yapıyorsun demektir. Onun için yaşadığımız hiçbir hadiseyi kimliğimiz haline getirmemeliyiz. Yaşadığımız hiçbir hadise kimliğimiz olamaz, gerçek kendiliğimiz olarak ifade edilemez. "Benim gerçek kendim, bana kendini anlat" desen, cevap şudur: "Allah'tan geldim, Allah'a dönüyorum, arada bir serüven yaşıyorum, hiçbir iz yok, hiçbir izi taşımıyorum." O zaman gerçekten hayatı doğru bir şekilde algılamış oluruz.
Yoksa yaşadığımız geçici olayları kimliğimiz, kendiliğimiz, varoluşumuz gibi algılarsak, geçici olanın kalıcı olanı yutan bir şey olduğunu zannetmiş oluruz. Halbuki geçici olan kalıcı olanı nasıl yutabilir, nasıl örtebilir, nasıl onu sindirebilir? Böyle bir şey asla mümkün değildir. Mesela peygamber "alemlere rahmet"tir; hem de neler yaşamış, buna rağmen rahmettir, değil mi? Hiçbir kimseye herhangi bir katılık, herhangi bir nefret, herhangi bir dışlayıcılık, ötekileştiricilik yaşamamış. Neden? Çünkü yaşadığı bütün olaylar geçici. Taif'te taşlandı da "ben insanlardan çok soğudum" mu dedi? İyi niyetle gidiyorsun, taşlanıyorsun; "çok bende büyük iz bıraktı" demiş mi? Yok öyle bir şey. Ama bizim egomuz iz bırakma konusunda maşallah usta; her yerde bir iz oluşturuyor ve onları bazen tahkim ediyoruz. Bazı izlere de tutunuyoruz aslında; ya kendi şu anki durumumuzu meşrulaştırmak için, ya kendimizi haklı çıkarmak için gereksiz bir şekilde o izleri muhafaza etmeye çalışıyoruz. Halbuki bunu yapmakla kendi kendine tuzak oluşturmuş oluyorsun, kendi kendini daraltmış oluyorsun.
Öyle bir hal, öyle bir varoluş içinde ol ki, yüzlerce insan sana kötülük yapmış olsa, onlarca arkadaşın seni hayal kırıklığına uğratacak sadakatsizlikler, vefasızlıklar sergilemiş olsa, asla ve asla içinde herhangi bir soğukluk, herhangi bir nefret, herhangi bir katılık oluşturmamalısın. Bütün o izler sahtedir; hepsini teker teker fark edip sıfırlamak gerekir. Hiçbir iz kalıcı bir yere kazınmış değildir. Hepsi ego'ya kazınmıştır ve ego onları çok güçlü zanneder; sanki taşa kazınmış yazılar gibi zanneder ama hiçbiri öyle değildir. O yüzden o izlere tutunmamak gerekiyor. "Ben şöyle bir olay yaşadım," bu kadar, başka hiçbir yoruma gerek yok. "Şöyle bir olgu yaşadım, şöyle bir deneyim yaşadım," başka hiçbir problem yok. Kendi varoluşumu asla tanımlayıcı bir şekilde onunla görmem. "Ben çocukluğumda çok mağdur oldum" dediğinde, geçmişte yaşadığın bir olayla bütün varlığını tanımlıyorsun demektir. Halbuki o gelmiş geçmiş, bitmiş değil mi? Bir deneyim yaşadın, aldın ve geçtin; aynı denizde bir iz bırakır mı? Hayır. Kalıcı iz yoktur, geçici izler bırakır sadece. O yüzden hiçbir yaşanmış olan hiçbir şey senin varoluşunda bir ize sahip değildir; onlar sadece deneyimlerdir.
Zulme Uğrayan İçin Acı Çekmek Gerekir mi?
"Zulme uğrayan açısından öyle de, uzun vadede zulmeden açısından da mı öyledir? Ama diyelim ki hayatın sonuna kadar senin yaptığın bir zulümden ötürü karşı taraf acı çekiyor, son nefesine kadar acı çekiyor." Acı çeken cahildir, kim çekiyorsa. "Bu da nefsini temize çıkarmak olmuyor mu?" Hayır. Diyelim ki ben zulme uğradım; acı çekiyorsam cahilim. Bana zulmeden, günahını fark etmedikçe ve tövbe etmedikçe o zulmün tutsağıdır; o ayrı bir konu. Fakat ben zulme uğradığımda acı çekmemeliyim. Şimdi Hz. Yusuf zahiri olarak kardeşleri tarafından zulme uğradı mı? On bir kardeşi tarafından zulme uğradı, değil mi? Peki Hz. Yusuf acı çekti mi? Kalıcı bir acı çekmedi.
"Bu soruyu sorarken içimden şöyle bir soru geliyor: o peygamberdi ama, o özel değil miydi?" O da ayrı bir cahilliğimiz maalesef. Bakın, peygamberlerle ilgili anlatılan şeyler, vahiy alma dışında, fıtratın örnekleridir. Vahiy almak peygamberliktir, vahiy alma fonksiyonu peygamberlikle ilgili bir fonksiyondur; yoksa bütün peygamberlerin yaşadığı şeyler fıtratın örnekleridir. Dolayısıyla Hz. Yusuf zulme uğramış ama hiçbir iz yok. Kardeşleri tövbe etmese, yaptıkları zulmün rehinesi olacaklardı; o ayrı bir konu. Zulüm gören açısından baktığımız zaman, o insanın acı çekmesine gerek yok. Niye acı çekeyim ki ben? Çünkü hiç kimse benim gerçek varlığıma zulmedemez ki. Önce onu anlamak lazım. Mesela diyoruz ki "benim hayatımı mahvetti." Yani bir insanın mahvedeceği bir hayatın varsa, sen tası tarağı topla, bırak bu alemi, bu varoluşu, hayatı bırak. Bir insan senin hayatını mahvedebiliyorsa, sen hayatı bir insanın mahvedebileceği bir şey olarak algılıyorsan, oturup buna yanman gerekir. Bu hayat ne menem bir hayattır ki biri bunu mahvedebiliyor? Böyle bir hayat yok çünkü.
Bakın, düşünün bütün bunları: bir egonun kitabı var, bir de Allah'ın kitabı var. Allah'ın kitabını daha çok okumak için, egonun kitabını da daha çok yaşamak için kullanırız. "Hocam mesela egonun kitabı 'Allah'tan geldik, Allah'a döneceğiz'i şey olarak algılıyor; ben buraya geldim, buradan evime döneceğim gibi, bu modern zihniyetin oluşturduğu bir şey gibi algılıyor. Onun merkezini ve kaynağını hatırlatarak egoya bunu nasıl söylemeliyiz?" Bu kadarıyla geldim, gidiyorum, sanki böyle bir varış noktası var; aslında ki oradayım. Balığın suda olduğunu fark etmemesi gibi. Tabii ki bu, dilin sınırları nedeniyle oluşan bir şeydir. İnsan Allah'ın üflediği bir ruhtur, ona aittir, onunla bağlantılıdır, ondan asla kopmaz. Ona dönmek, onunla olan o kopmaz bağının farkına varmaktır. Ama dil zorunlu olarak bazı şeyleri bu şekilde kullanmamıza sebep oluyor. Yoksa "Allah'tan koptuk da tekrar ona döneceğiz" diye bir şey yok hakikatte. Sen hiçbir zaman ondan kopmadın; fakat egonun bilinci noktasından baktığında ondan kopuksun. Yoksa gerçek bir kopukluk yok.
Hayatı Mahvetmek Mümkün müdür?
Dolayısıyla bakın, hayat Allah'ın "Hayy" isminden gelen ve seni içine almış olan, ebedi olan bir şeydir. Hiç kimse senin hayatını mahvedemez, öyle bir şey olamaz. Eğer sen öyle diyorsan, oturup bunu senin düşünmen lazım: senin nasıl bir hayatın var ki birisi senin hayatını mahvedebiliyor? "Benim hayatım" dediği tabii kendince, kısa bir hayat; atıyorum, kötü bir evlilikten ya işte anne babasından ya eşinden dostundan vesaireden hayatı mahvoluyor. Hayat nasıl mahvolabilir ki? Dolmuşta geçirdiği süreyi hayatı zannediyor; orada cüzdanı çarptırmış, gözüne parmağını sokmuş, "benim hayatım dolmuşta geçti" diyor. Hayat, olgusal bir gerçeklik değil ki; asla ve asla kısıtlanamayan, eksiltilemeyen, lekelenemeyen bir şey olduğunu unutuyor. O yüzden insanın kullandığı cümlelere dikkat etmesi gerekir. Hayatta asla "hayatımı mahvettim, on senemi yedin" cümlesini kullanmamalısın. "Psikolojik anlamda çok da mutlu olmadığım bir süreç yaşadım" diyebilirsin; bu kadar, anlamı ve kodlaması budur. Doğru kodlarsanız hayatta hiçbir problem yoktur; yanlış kodladığınız an yanlış kodlamanızın mahkûmu olursunuz. Onun için hayatta yaşadığımız hiçbir şey varoluşsal bir iz bırakmaz; bırakıyorsa bu psikolojik algımızın bir değerlendirme tarzıdır.
"Ben asla şanssız biri değilim. Asla arzu ettiğim şeyin gerçekleşmemesinden dolayı kendimi mahrum hisseden biri değilim. Asla yaptığım bir arkadaşlıkta uğradığım bir ihanetten dolayı büyük kayba uğramış biri değilim." Fıtratından başka senin öz ve asli bir değerin yok; onu kaybetme yeter, onu kaybedersen bir kayıptır, gerisi bir kayıp değildir.
Egonun Kitabı, Allah'ın Kitabı
Egonun kitabı ayrıdır, Allah'ın kitabı ayrıdır. Ego bize kendi kitabını okutur; bunu iki anlamda kullanır: bir okuruz, bir de bize okutur — amiyane tabirle bize yedirir. Hiç fark etmezsiniz, bir bakmışsınız zokayı yutmuşsunuz. Sonra da alıp Kur'an okursunuz: "biraz Kur'an okuyayım da ferahlayayım." Önce seni bunaltanı bul; seni bunaltanı gördüğünde zaten ferahlayabilirsin. O zaman da Allah'ın kitabını anlayabilirsin. Yoksa Allah'ın kitabını yine egonun arzu, heves ve korkularıyla okursun. "Ne yapayım da duam kabul olsun, illa duam kabul olsun" diye bir ego hevesine sahip olursun; "nasıl bir dua edeyim, başına sonuna neleri koyayım ki kabul olsun." Bu nasıl bir anlayıştır? Ne biçim bir ego ki bu, Allah'ın kitabını bile kendi heveslerine alet etmeye çalışıyor.
Halbuki sen de ki: "ben dua ederken öyle bir başında sonunda öyle şeyler söyleyeyim ki, duam kabul olsa da olmasa da ben mutlu, ferah ve huzur içinde olayım." İşte Hazreti İsa'nın duası gibi. "Ya Rabbi" diyor, en son duasının sonunda, "ben bütün bunları istiyorum ama benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin; ben de senin iradene irademle gönüllüce tabi oluyorum." Bak ne güzel bitirmiş duayı. İstese de olur, olmasa da olur; bu ilahi hikmetin bir gereğidir. Ama bak sen nasıl bir dua etmişsin: "Rabbimin huzuruna isteğimi, dileğimi bıraktım. Öyle bir bıraktım ki o dileğimin gerçekleşmesi de gerçekleşmemesi de gönlümde aynı huzur ve ferahlığı verir." Bak ne güzel bir dua etmişsin o zaman. Yoksa "dua ettim, bakalım kabul olacak mı" demek başka bir şey.
"Hocam biz önce Kur'an'ı mı, sonra kendi arzumuzu mu okuyoruz? Bir tanesi kurguluyor." Evet, orada benliğin sahtekârlığını görmeye ihtiyaç var. Eğer benliğin sahtekârlığı görülmezse, okuduğunuz Kur'an size açılmaz, doğal olarak açılmaz. Çünkü onu egonun kurgusuyla okumak istiyoruz. Halbuki Allah bize bambaşka bir perspektif veriyor. Mesela egonun kendince bu dünyada aradığı bir adalet var, değil mi? Halbuki Allah'ın bizim anladığımız anlamda bir adalet değerlendirmesi yoktur. Mesela Habil ile Kabil'in kıssasında mağdur olan kim? Habil mi, Kabil mi? Ego'ya göre Kabil. Ama hakikate göre Kabil kendine zulmediyor, o kendi kendini mağdur ediyor. Onun için Kur'an'ın perspektifiyle egonun perspektifi apayrıdır; o farkı görmeye ihtiyacımız var. O yüzden egoyu görmezseniz hikmeti göremezsiniz, onu kavrayamazsınız, bulamazsınız. Kur'an anlattığı şeyi size açmaz, çünkü siz egonuzla onu kapatıyorsunuz. Kur'an orada örtülü bir şey değil ama ego tarafından örtülmüş; çünkü ego başka bir şey arıyor.
Bu şuna benziyor: diyelim ki bir çocuk çikolata, gofret seviyor; siz ona paha biçilmez mücevherler, taşlar, çok nitelikli şeyler veriyorsunuz, o onların arasında çikolata arıyor, gofret arıyor. Bizim de halimiz bu. Egonun penceresinden bu dünyada bir hayat arıyoruz, egonun penceresinden Kur'an'da bir şey arıyoruz. Halbuki Allah o kadar büyük bir hazine veriyor ki; mesela "onların başına bir musibet isabet ettiğinde" ayeti duyulduğunda zaten aklımıza şu geliyor: "inşallah bir musibet olmaz." Ya, Allah'ın olacağını söylediği bir şeye böyle bakmak, işte bak nereye takıldın. Allah diyor ki "biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz derler." Bak Allah sana ne kadar muazzam bir müjde veriyor. Mesela hepimiz İslam kültürü içinde büyümüş insanlarız, kaçımıza musibet anlatılırken ayetin sonu ve manası açılarak anlatılıyor? "Hepinizi Allah musibetten korusun" deniyor hep; hiçbir musibet istemezsin, hep seni musibetten korusun deniyor. Halbuki Allah sana bambaşka bir müjde veriyor; demek istiyor ki bak sen musibetten korkma, kaynağını unutmaktan kork.
O yüzden bir arifin bir sözü vardır: der ki, ortalama insan olaylardan korkar; hakiki insan olayları yaşadığı anki bilince dikkat kesilir. Yani bir musibeti yaşadığın anda ne haldesin, o önemli; yoksa musibet değil. Yaşadığın olaydan korkma; o olayı hangi bilinç durumunda yaşıyorsun, hangi haldesin o anda, asıl dikkat kesilmen gereken nokta o. Yoksa dıştaki olay değil.
Ermişlerin Ortak Özelliği: İzsizlik
Bütün kadim öğretilerin hatırlattığı budur: mesela ermişlerin en temel özelliği, ne yaşamış olurlarsa olsunlar, bunun onların üzerinde bir izi olmamasıdır. Hakikatte bir izi yok. "Evladım, biz çok acılar çektik ama işte Allah bilir" demezler; öyle bir şey değil. Bunların hakikatte kıymeti harbiyesi yoktur. Onlar yaşanmış bir hatıra olarak anlatılır, ifade edilir; ama kendi hakikatlerine nüfuz eden bir izi yoktur bunların. İşte bizim aslında o saf halimiz bu.
O yüzden affetmeliyiz. O yüzden kendimizi şanssız görmemeliyiz. O yüzden hayatımızdaki herhangi bir olaydan, durumdan dolayı kendimizi mahrum, mağdur görmemeliyiz. O yüzden hiçbir isteğimizin gerçekleşmemiş olmasını bir kötülük olarak görmemeliyiz. "İstediğim hiçbir şey olmuyor, ne güzel" — bir deneyin, bu kadar. Hiçbir iz yok, çünkü gerçekte yok. İz olduğunu zanneden egodur. Hani bazen rüyamızda böyle olur, yaralanmışız, kolumuz bacağımız kesilmiş, sonra uykudan uyanırız, ortada hiçbir iz yok, ne kan var ne bıçak var. Uyandığında iz olmadığını göreceksin. Ama rüyada birçok iz var.
İmtihandan Deneyime
"Peki algısal olarak bu seviyede iyi çıktıysak, mesela beklenen dönüşü yaşıyoruz, 'imtihanı sırf verdik' diye bir şey var; imtihanımızı vermiş mi oluyoruz, yoksa o imtihan hakikati bizden mi kalkıyor?" Bununla, belli bir noktadan sonra artık o insan için imtihan kavramı değil bir deneyim kavramı devreye girer. Beklenilen nokta bu mudur? Tabii ki. Biz dünyadayken bir cehennem azabı çekiyorsak, o zaman kabirde de onun nedeni kişinin kendisidir; aynı algının sonuçlarıyla karşılaşacağız. Yaratıcının doğal halde aslında insana hatırlattığı şey, dünya denen bu dualiteyi deneyimlemektir. Ama ego penceresinden baktığın an o imtihana dönüşür. Neden? Çünkü ego pozitifi istiyor, negatifi istemiyor.
Şey gibi, çocuğa diyorsun ki "gel oyun oynayalım, al sana iPad, al sana oyuncak," hoşuna gidiyor. "Gel ders çalışalım" deyince imtihan oluyor, değil mi çocuk için? Ama çocuk bilse ki ders çalışmak çok güzel bir şey, çok verimli bir şey, ona çok şey kazandırıyor, o zaman aradaki fark kalır mı? Kalmaz. Dolayısıyla işte "kahrı lütfu şey-i vahid bilmeyen çeker azap, o azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi" — artık oradaki kahır, azap ve lütuf, şu dualite içeren hayatın iki kutbu olarak algılanıyor. Onlar aynı şeyin iki kutbu; bir sopa var, bir ucunda kahır var, bir ucunda lütuf var. İşte nasıl ki şu anda dünyanın bir tarafı gece bir tarafı gündüz, bunlar aynı şeyin iki ucudur. Sen dersin ki, bu dualite içeren alemin tabiatıdır; o tabiatı idrak ederek bakarsın.
Ama egonun penceresinden bakarsan, o zaman "bir şeyi istiyorum, bir şeyi istemiyorum; bir şey hoşuma gidiyor, bir şey hoşuma gitmiyor" nazarıyla bakarsın. Bu ilelebet böyle olmak zorunda değil. Dualiteye ruhun o birlik penceresinden bakabilirsin; dualite gene var, fakat sen artık egonun dualitesinden değil, ruhun o birlik penceresinden bakıyorsun. Diyorsun ki şu alem dualite içeriyor; yani cennet ve cehennem ayrı iki mekan olması gerekmiyor. İnsan neye baktığına değil, hangi özne bilinciyle baktığına dikkat etmeli. Arif de bu alemde dualiteyi görüyor, değil mi? Ama o hangi pencereden bakıyor? O egonun penceresinden bakmıyor.
"Şu dünyada bir şey başarayım, başarısız olursam kötü olur; insanlar beni sevsin ama nefret etmesinler; hayatta şu noktada bir yere ulaşayım, ulaşamazsam kötü olur" — bu nedir? Ego öznesi üzerinden bakıştır. O zaman ego öznesi üzerinden dualiteye bakarsan, Bediüzzaman'ın ifadesiyle "bir üzüm yedirir, üstüne tokat vurur." Çünkü sen o dualite penceresinden bakıyorsun: şunu istiyorum, bunu istemiyorum; gündüzü istiyorum, geceyi istemiyorum; baharı istiyorum, kışı istemiyorum nazarıyla bakıyorsun. Dolayısıyla baktığın nokta bir şeyi isteyen, bir şeyi istemeyen; bir şeyden hoşlanan, bir şeyden hoşlanmayan bir özne. O zaman sen nasıl bir hayat yaşayacaksın? Biraz zor bir hayat yaşayacaksın; inişi istiyorsun, yokuşu istemiyorsun; o zaman yokuş gördüğün zaman rahatsız olacaksın.
O yüzden özneye dikkat edeceğiz. Öz nedir, yani hayatı algılayan, yaşayan özne nedir? Eğer egoysa, işte Bediüzzaman'ın ifadesiyle bu hayat çok gaddardır. Yani 40 yıl mutlu yaşarsın, ihtiyarlarsın, çocukların sana bakmaz, eşin dostun seni unutur. Bu sefer hayat, ego için, "40 yıl artı, sonra eksi 2" değildir; ego şöyle hesaplar: 40 yıl artı olarak başlarsın, sıfırdan başlarsın, eksi 2 olarak hayatı tamamlarsın; çünkü egonun penceresi odur. Mesela 1 kilo çekirdek yeseniz, en son ikisi acı çıksa, hatırınızda kalan nedir? Acı olan. Egonun hesabı budur; matematik hesabından bile anlamıyor, egonun kitabı bu anlamda ayrıdır. Atıyorum, 20 yıl eşinle mutlu yaşadın, sonra eşin "ben seninle artık yaşamak istemiyorum, başka birini buldum" dedi. "Çok teşekkür ederim, 20 yıl mutlu yaşadık, Allah sana selamet versin" mi diyeceksin? Diyemeyeceksin tabii, çünkü ego ile bakıyorsun; "20 yılım boşa gitti" diyeceksin, artı eksiye dönecek. O yüzden egonun hesabı berbat bir hesaptır. Egonun üzerinden hayatı okursanız çok berbat bir hesabın içine düşersiniz. O yüzden uyanık olmaya, nereden baktığımızı bilmeye ihtiyaç var.
Son söz: her durumda, her halde, her olayda, her değişimde, her süreçte kendi varlığımızı hatırlayıp kendi varlığımızı kendimize vereceğiz. "Ben gerçekte neyim, gerçekte ben kimim" — onu hatırlayacağım. Onu hatırlarsam, o zaman hiçbir olayın üzerimde bir izi olmadığını da fark etmiş olurum. Teşekkürler.