Affetmenin Hakikati

Affetme Kavramı Nedir?

Bu kötü bir şey değildir, sadece doğru bir şekilde yönetilmesi gerekir. Yani bu durum, bu mizaç kötü bir şey değildir ama doğru yönetilmezse problem oluşturur. Her mizaç bu şekildedir; doğru yönetilmediğinde farklı problemler oluşur.

İnsan hayatında önemli bir kavram, affetme kavramıdır. Affetme kavramı, insanın rahatsız olduğu, hoşlanmadığı bir durum yaşadıktan sonra bu durumun kendisinde meydana getirdiği acı, mahrumiyet vesaire gibi duyguları bırakabilme becerisidir. Hoşlanmadığımız, rahatsız olduğumuz bir şey meydana geldiğinde bizde bir duygu, o duyguyla birlikte bir düşünce oluşur. Biz o duygu ve düşünce durumunu devam ettiririz; devam ettirdikçe affedemeyiz. Aslında affetmek dediğimiz şey, o anda ortaya çıkan duygu ve düşünce durumunu fark etmek, onun tırnak içinde az çok yaşanmasına izin verdikten sonra onu bırakabilmek becerisidir.

Mesela çocuklar için ne deriz? "Affediyorlar, bak hemen unuttu" deriz. Arkadaşı ona yanlış bir şey yapar, kızar, ama on dakika sonra bir şey olmamış gibi devam eder. O çocuk unuttu mu o olayı? Sorsanız biliyor; "on dakika evvel kavga etmiştiniz, doğru mu?" "Evet ettik ama on dakika önceydi" der. Aslında çocuk on dakika evvel yaşadığı o olumsuz olayın kendisinde tetiklediği negatif duyguyu bırakmıştır; bıraktığı için de süreç doğal bir şekilde devam eder.

Biz yaşımız ilerledikçe, teflon tavalar iyice bozulunca dibi tutmaya başladığı gibi, biz de duyguları tutmaya başlıyoruz. Bu insan zihninin, egosunun çok aldatıcı bir stratejisidir. İnsan bu konuda kendini aldatır: "bu duyguyu bırakmayacağım, hiç unutmayacağım, yaşadığım bu anı hiç unutmayacağım, bana hissettirdiğin şeyleri asla unutmayacağım" der. Ne yapmış oluyor kişi? O anda oluşan negatif duyguya, mahrumiyet hissine tutunuyor ve onu devam ettiriyor.

Hâlbuki doğal olan şey şudur: o duygu tetiklendi, hissettin, yaşadın, sonra doğal olarak bırakırsın. Yeni bir an geldi, yeni bir gün, yeni bir zaman dilimi; artık onu bırak, çünkü o andaydı. Ama kişi onu her anına taşıyor, sürekli kılmaya başlıyor. Bir süre sonra da bu affetme kavramı konusunda çok yanlış kabullere sahip oluyor; mesela affetmeyi karşıdakini ödüllendirmek olarak görüyor: "affedersem karşımdakini ödüllendirmiş olacağım, affetmeyerek onu cezalandırıyorum" diye düşünüyor. Hâlbuki tam tersi bir durum var.

Mahrumiyet Hissi ve Alacak Duygusu

Burada önemli olan şey şudur: insan niye affetmez? Ya da neyi daha zor affederiz? Kendimizi ne kadar mağdur, mahrum, kaybetmiş, incitilmiş, yok sayılmış, haksızlığa uğramış hissedersek o ölçüde bırakamıyoruz. Bu da aslında egonun dünyayı, geçici olanı çok kıymetli görmesinin bir sonucudur. Egonun kendine göre kaybı ne kadar büyükse affedebilme o kadar zorlaşır. "Sen benim ne yaşadığımı bilmiyorsun, ben çok acı çektim" derken aslında ego yanlış bir stratejiyi belirlemiş ve o stratejiyi devam ettiriyor. Bu aslında insanın kendisine karşı bir haksızlığıdır, kendi kendine zulmetmesidir. Bir insanın kalbinde kin, intikam, nefret, affetmeme gibi duygular taşıması tamamen kendi kendine yaptığı büyük bir zulümdür.

Kişi kendisini kendi kurduğu bir hapishaneye hapseder, kilidini de kapatır, anahtarı da cebine koyar ama anahtarı da unutur. O kilidin, o hapishanenin bir anahtarı yoktur artık; onu kimse oradan çıkaramaz, kendisi bile çıkaramaz, çünkü kendisi kendine o tuzağı kurmuş, anahtarının kendisinde olduğunu unutmuştur. "O bir şey yapmalı ki içim soğusun, gelip benden özür dilesin" der; ne yapmış oluyor? Sanki hapishanenin anahtarını başkasına vermiş oluyor. Hâlbuki hapishaneyi sen kurdun, kilidini sen ürettin, o kilidi kapatan da sensin, anahtarı da sende ama anahtarının sende olduğunu unutmuşsun. Sonra ego bir sürü hikâye üretir: "bu kolay değil" diye başlayarak affetmemek için her türlü argümanı hazırlar.

Bazı insanlara sordum: derinlerde hakikaten affetmek istemiyorlar. "İşte affetmek çok zor, affettim demek olmuyor" derler. Peki gerçekten affetmek istiyor musun? Diyelim ki bir düğme olsa, basınca affedeceksin ve hiçbir negatif duygun kalmayacak, hiçbir hesabın kalmayacak — kabul ediyor musun? Etmiyor. Demek ki mesele orada.

Teflon Tava Metaforu ve Görüşmemek İle Affetmemek Farkı

Yaşımız ilerledikçe teflon tavanın dibi tutar hale gelmesi gibi, bazı ilişkiler artık tutmaz olur; bu malzemeyle ilgili değil, teflon tavanın kendisiyle ilgilidir. Ben affediciysem "hadi şunu affettim ama gene bunu da yaptı" demem; böyle tipler en azından görüşmeyeceğimiz tiplerdir. Görüşmemek, arana mesafe koymak — bunlar hepsi ayrı şeydir, affetme kavramıyla ilgisi yoktur, ayrı bir dosyadır. Affetme, bir olayın sende oluşturduğu negatif duyguyu geride bırakmaktır.

"Affet, affet, nereye kadar" demek de mânâsız bir şeydir. Çocuk "affet affet nereye kadar" demez; çocuğun tabiatında, fıtratında hepimizde var olan bu şey, bir negatif duyguyu uzun süre sürdürmemektir. Ama biz onu sürdürme eğilimi gösteriyoruz; bazen kendimizi korumak için yapıyoruz bunu, bazen de "haksızlığa uğradım, alacağım var" diye affetmiyoruz. İnsanoğlunun en zor sildiği şey alacağıdır; borcunu çabuk unutur ama alacağını hiç unutmaz.

Affetmenin İki Yönü: Duyguyu Bırakmak ve Alacağı Bırakmak

Mesela bir olay 10, 20, 30, 40 sene evvel olmuş ama sende hâlâ çok canlıdır; ego "ama etkisini hâlâ yaşıyorum" der. Yaşayabilirsin ama affetmeyi tekrar hatırlatan şey; o olumsuz olay anında oluşan duyguyu bırakmak ve her türlü alacağımızı silmektir. İnsanoğlunun bu dünyada en temel handikaplarından biri, dünyanın kendisine bir şey vereceğini, buradan bir şey alacağını zannetmesidir. Affetmek, bir alacağın olmadığını fark etmektir. Hatta affetmediğinde, hak ettiğin ve sana bir ödül olarak verilmiş olan insani fıtratına karşı bir haksızlık yapmış olursun; o yüzden affetmeyen insan çok büyük bir haksızlık yapmaktadır ve bu haksızlık kendisinedir.

Affetmek, ben kendimi seviyorsam yaptığım bir şeydir. Ben kendimi sevdiğim için affediyorum; affetmiyor olsaydım kendimi sevmediğim anlamına gelecekti. Çünkü bu benim fıtratımın doğasında var olan ve fıtratımla bağımı korumamı sağlayan bir şeydir. Affetmediğin zaman fıtratından bir kopuş yaşarsın, az veya çok.

Bir arkadaşımın başına gelen bir olay vardı: babası kanser olunca erken yaşta evlenmiş, "babam ölmeden bir hayrımı görsün" diye. Sonra baba ölmemiş, bunları çektirmiş; torun görüyor, torun biraz borç bırakıyor... Şimdi tabii yıllar geçmiş, "ben şimdi neresinden tutup affedeyim ki onu" diyor. Bunu affetmek babayla iletişimle ilgili bir şey değildir; senin psikolojik zeminin sürekli darbeleniyor, kendi psikolojik zeminine öldürücü, yaralayıcı darbeler vuruyorsun. Affettiğin zaman özgürleşiyorsun; babayla ilgili bir şey yok.

Egonun "Hak Etmedim" Cümlesi

Affetmemekte egonun tutunduğu dallardan biri "ben bunu hak etmedim" cümlesidir; bu insanın en sahte düşüncelerinden biridir. Ticaret yaparken, "sana bu malı sattım, bu benim hakkım" diyebilirsin ama psikolojik düzeyde asla "ben bunu hak etmedim, hak edecek ne yaptım" dememeliyiz. Bir iyiliğe muhatap olduysan şükran duyarsın; bir kötülüğe muhatap olduysan fıtratının gereği olan iyilik, güzellik ve hayırla karşılık verirsin. Ben burada bir şeyi hak edip etmediğimi tartışmam; bu yanlış bir zihinsel çıkarımdır. Peygamber taşlandığı zaman taşlanmayı hak etmiş değildi ama taşlanmaya rağmen affetme değerine sahipti ve o anda bu değerini ortaya çıkardı. Dolayısıyla ben kendi fıtratımın gereğini yaşamayı hak ediyorum; bu benim tek ve asli hakkımdır. Diğer şeyleri hayatın deneyimleri olarak görürüm.

Affetmek Unutmak Değildir

Affetmek yaşananları unutmak anlamına gelmez; olay hatırlanır ama onunla ilgili negatif duygu bağı kesilmiştir. Artık o olayı hatırladığımda negatifleşmiyorsam, negatif bir duygu yaşamıyorsam, işte affetmiş demektir. Affetmek mutlaka o kişiyi hayatınızın içinde tutmanız anlamına da gelmez; karşınızdakinin affedip affetmediğinizi bilmesine de gerek yoktur. Affetmek size acı veren, zarar veren kişiyi ödüllendirmek de değildir. Affetmek karşınızdakine değil kendinize verdiğiniz bir hediyedir, fıtri bir hediyedir.

Affetmek için karşıdakini masumlaştırmaya da gerek yoktur. Objektif olmak lazım: yaptığı yanlış, gayri insani bir şey olabilir; ama ben kendi tarafımdan affediyorum, kendimi özgürleştiriyorum. Karşıdakini masumlaştırıp öyle affetmemiz gerekmiyor; karşıdaki hatalıdır, bile bile de yapmış olabilir, o ayrı bir konudur. Sen kendini özgürleştireceksin.

Affetmek, Öfke ve İntikamdan Vazgeçmektir

Affetmek, kişinin öfkeye ve intikama yatırım yapmaktan vazgeçmesidir. Aynı zamanda çaresizlik hissinden de sizi özgürleştirir; çünkü alacağınız var ama alamıyorsunuzdur, bu sizi çaresizlik duygusuna sokar, kendinizi yiyip bitirirsiniz. Affetmediğimizde tekrar tekrar aynı anı yaşarız; her şey olup bitmiştir ama biz affetmedikçe daha çok düne batarız, daha çok dünü bugüne taşırız. "Bana böyle dedi, ne zaman dedi, üç sene önce, şu an neredeyiz, üç sene sonrasındayız ama ben unutmadım" deriz — sanki iyi bir şey yapmış gibi. Affetmedikçe bugünü yaşayan bir insan olmayız, daha çok dünde yaşarız.

Zamanı geri alalım ve olan her şeye rağmen affetmiş olduğumuzu düşünelim: içimizde herhangi bir konuya bağlı öfke olmazdı, tam anlamıyla şimdiki zamanda yaşamış olurduk, insanlara güvenimiz tam olurdu, hafiflerdik. Yaşadığımız her şey sadece hayatta deneyimlediğimiz bir olay olarak geride bıraktığımız bir durum olurdu.

Affetmek ve Alacağı Allah'a Bırakmak

Bırak demek şu değildir: Allah'ı kendine jandarma yapmak. Bırak demek, "olay bitti, benim ilgi alanım değil artık; Allah ne dilerse yapar" demektir. Beden nasıl bir yaralanmayı olabildiğince, mümkün olduğunca hiç olmamış gibi tamir etmeye çalışırsa, insan da affettiğinde aynı şekilde olur. Alacağını bırakmak zorundadır; sürekli bir alacak peşinde koşmak mı, yoksa alacağını ya tamamen silmek ya da Allah'a bırakmak mı — insan bunu düşünmelidir.

"Affetmek birinin size borçlu olduğu şeyden vazgeçmeniz ve özgürleşmeniz demektir" der Hazreti İsa İncil'de; "kimin kimden alacağı varsa vazgeçsin, eğer vazgeçmezse tutuklanır" der. Ben şimdi kafamı yoklasam, hafızama iyice gitsem, ne kadar çok alacak üretebilirim; babam beni bu okula değil de şu okula gönderseydi, annem şöyle yapsaydı, arkadaşım böyle olsaydı diye bir sürü hikâye üretebilirim. Ama benim şu anki bilincimde hiç kimseden en ufak bir alacağım yoktur. Bunu sevap için değil, kendim için, fıtratım için yapıyorum. Kur'an'da güzel bir ifadeyle "Allah'la alışveriş yapın" der.

Gerçek Sınırlarımızı Fark Etmek

Affedici olmak bana gerçek sınırlarımı verir, çünkü beni kendi varlık alanımda tutar; zihinsel ve duygusal olarak beni yaralayan kişiden zihinsel olarak beni kurtarır. Çünkü affetmediğiniz kişi sürekli içinizdedir. "Kocam benden özür dilesin, affedeceğim" diyen birine sordum: "kocan dilemezse ne olacak, ona mahkûmsun o zaman." Kendi huzurumuzu, dinginliğimizi, fıtratımızın sadeliğini birinin bize özür dileyip dilememesine bağlarsak, kendimizi onun bilincine tutsak etmiş oluruz.

İkinci Dünya Savaşı bitmiş ama ormanlarda saklanan bir Japon askeri örneği vardır: 20 sene geçmiş, "savaş bitti" diyorlar, o "hayır bitmedi" diyor; en son komutanını getiriyorlar, "savaş bitti, bu bir emirdir" diyor, "tamam komutanım" diyor. Bize de mi böyle bir komutan lazım? Yoksa biz aklımızı başımıza alıp "savaş bitti, ben affettim, benim bir alacağım yok" mu diyeceğiz? Sen kendi egonun kuytu ormanlarına hapsolmuşsun; hâlâ senin için savaş bitmemiş. Sen kendi içinde savaşı bitirmişsen, sur içinde yaşarsın.

İnsanları affetmemek yanlış sınırlar oluşturmaktır: başkasının hatasının sizi yaraladığını sanmaktır. Diyelim annen baban seni terk etmiş olsun; bu seni gerçekte yaralamaz ama insan yaralandığını zanneder. Bir başkasının cehaleti, yanlış düşünmesi, yok sayması niye beni yaralasın? Bunun bir gerçek bağlantısı yoktur, bütün bağlantı psikolojiktir. Yaralanmama sebep olan şey karşıdakinin davranışı değil, benim bir şeyi hak ediyor olduğuma inanmamdır; hak ettiğim şeyi bana vermiyorsa o zaman yaralanıyorum. Eğer saygınlığa neden olacak değerlerim varsa bunlar zaten Allah'ın verdiği değerlerdir; bunları kendime mal etmediğim için kendimi saygı görmeyi hak eden biri olarak görmüyorum. O zaman bir insanın saygısızlığı beni yaralamaz.

Nerede yaralanıyorsan orada çalışacağın bir şey vardır; bir başkasının yanlış tutumundan, davranışından, sözünden yaralanmayı gerektirecek hiçbir durum yoktur. Böyle bir yaralanma oluyorsa, kendi üzerinde çalışman gereken bir şey vardır.

Kendini Affetmek ve Buda'nın Sözü

Buda'nın bir sözüdür: "Öfke ve kin, zehri kendin içip başkasının ölmesini beklemektir." Kendini hiç affetmeyen kişide de derinde bir kibir vardır: "nesin ki sen, demek ki sen asla o hatayı yapmayacak birisin" — orada bir ego kibiri vardır, farkında olmadan. Kişi kendi hatalarını objektif bir şekilde analiz edip o hataya düşmesine neden olan iç dış faktörleri bulmalı, sonra o hatalardan vazgeçmelidir.

Karşımızdaki Affetmezse Ne Olur?

Bir hata yaptıysanız ve karşınızdaki sizi affetmiyorsa, "affetmiyorsa ne hâli varsa görsün" — bu onun meselesidir. Ben kendi açımdan hatamı görürüm, niye yaptığımı analiz ederim, pişman olurum, doğru anlayışla değiştiririm, hayata devam ederim. Bir kişi bir kötülük yapıyorsa dünyada bile kendi fıtratına karşı zaten körleşmiştir; en büyük cezası odur. Bir ermişin sözü vardır: "Tanrım, insanları cehennemle cezalandıracağını söylüyorsun; senin yakınlığının farkına varmamaları onlar için yeterince büyük bir ceza değil mi?"

Kul Hakkı ve Vicdan Azabı

Kul hakkı meselesinde, geçmişte yaptığımız yanlışları fark ettiğimizde önce yanlış davranışın altında yatan egoyu bulup keşfetmeli ve onu kendi varlığımızdan temizlemeliyiz. Fiili olarak yapabileceğimiz bir şey varsa yaparız (dua etmek gibi) ama bunun dışında kendimizi gereksiz yere suçlamak mânâsızdır. Bazı hadislerde ahirette iki insan karşılaşır, hakkı olan kişi affetmez; Allah onu bazı nimetlerle memnun eder, o da razı olur ve affeder — bu, "sen fıtratına dön, bu meseleyi Allah'a bırak" demektir.

Sonuç: Egonun Mağduriyet Hikâyesinin Sahteliği

Affetmek, egonun ürettiği mağduriyet hikâyesinin sahteliğini anlamaktır. Fıtratının farkında olan bir insan mağdur olmadığını anlar; çünkü gerçek mağduriyet tek bir yerdedir — fıtrattan uzaklaşmak. Onun dışındaki her şey hayali bir mağduriyettir. Benim fıtratıma kimse zarar veremez; beni öldürse de veremez, çünkü beni öldüremez. Onun için birisinin sizi zahiren öldürmesi bile size zarar vermesi anlamına gelmez. Siz istemedikçe veya kendi kendinize zarar vermedikçe kimse size zarar veremez.

Geçmişteki bir olaydan kopup özgürleşmek ve şimdiki anda ve ileriye doğru umutla yürümek, insanın kendisine vereceği en büyük hediyedir. Bunun aksi, insanın kendini bir kurban hâline getirmesi ve kendini hapsetmesi anlamına gelir.