Ağacın Altında Biat ve Sükûnet Arayışı (Kayıt 17)
Kısa Özet
Sohbet, Noel ağacının aslında kadim "hayat ağacı" sembolizmine dayandığı tespitiyle başlıyor ve İslam'daki biatların da neden hep bir ağacın altında yapıldığı sorusuna uzanıyor. Buradan hareketle, insanın içinde yaşadığı "oluş ve bozuluş" âleminin dalgalı bir denize benzediği, gerçek sükûnetin ise ancak "karaya", yani kişinin kendi iç merkezine (kalbe) çekildiğinde bulunabileceği anlatılıyor — Nuh'un güvercini ve gemi direğindeki kuş metaforlarıyla. İkinci bölümde konu, insanın psikolojik olarak neye "dayandığı" sorusuna geçiyor: meslek, imaj, güzellik, akıllılık gibi geçici ("esmer") özelliklere dayanan bir kimlik, o özelliğe gelecek en ufak bir eleştiride büyük bir sarsıntıya yol açar. Sohbet, Hazreti Meryem'in iffeti, mürşidin müridini nazikçe terbiye etmesi, budanmanın aslında bir hayır olduğu ve zaferin gerçek anlamının dünyaya hâkim olmak değil nefis üzerinde kazanılan iç zafer olduğu örnekleriyle derinleşiyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kadim geleneklerde biatlar hep bir ağacın altında yapılır; bu, tüm yaratılmışlığın (dallar, dalgalanmalar) farkında olarak yine de tek ve mutlak olana biat etmeyi simgeler.
- İnsan oluş ve bozuluş dünyasında yaşar ama sükûneti orada değil, kendi asli mekânı olan "karada" — kalbinde, mutlak olanla temasında — bulabilir; deniz üzerindeki bir gemi hiçbir zaman kalıcı bir sükûnet bulamaz.
- Kişi neye dayanıyorsa, o zemine gelecek bir saldırı karşısında zorunlu olarak reaksiyon verir; en büyük reaksiyonu ya da sarsıntıyı yaşadığı nokta, aslında neyin üzerine dayandığını gösterir.
- "Esmerim ama güzelim" sözü, zahiri/geçici tarafımız (esmerlik) ile asli/ruhani tarafımız (güzellik) arasındaki farkı özetler; kimliğimizi geçici olana değil sendeki ilahi öze dayandırmak gerekir.
- Mürşidin terbiyesi, "dört duvarı değiştirip çatıya halel getirmeyecek" kadar nazik olmalıdır; amaç müridi sarsmak değil, onu en tatlı şekilde daha sağlam bir zemine taşımaktır.
- Cihadın ve mücadelenin özünde bir "zafer arzusu" yoktur; asıl mesele Allah'ın rızasını gözeterek doğru zeminde durabilmektir — "çöplüğün kralı olmak" ile dünyaya hâkim olmak arasında öz olarak fark yoktur.
Noel Ağacı ve Hayat Ağacı Sembolizmi
Noel ağacının aslında bir "hayat ağacı" olduğu tespitiyle başlanıyor. Mesele İslamiyet-Hristiyanlık karşılaştırması değil; geleneksel, kadim semboller nerede görülürse görülsün tanınabilmeli ve analiz edilebilmelidir. İslamiyet'te bütün biatlar bir ağacın altında alınır — Üsküdar'da bile "o ağacın altı" diye anılan bir yer vardır. Bu tesadüf değildir: efsanelerde, cennette de bir ağaç vardır; ağaç, "şecere" kelimesinin de işaret ettiği gibi çoğalmak, birlikten çokluğa (kesrete) dönmekle ilişkilidir. Âlem de bir ağaç gibidir — kökeni mutlak varlık olan Allah'tır, ondan tezahür ettikçe dallanıp budaklanır.
Bir ağacın altında biat etmek ne anlama gelir? Zahirî bir bakışla "gölge için" denebilir, buna da saygı duyulmalıdır — herkes kendi yorumunda özgürdür. Ama derinlemesine bakıldığında, bütün yaratılmış âlem (görünen ve görünmeyen, "latif âlemler" dahil) içindeki kesret, sınırlılık ve zıtlıklara rağmen kişinin ilkeye, kutsal ve mutlak olana biat etmesi anlamı çıkar. İşte peygamber şunu demiş oluyor: "Bu ağacın altında biat etmekle olumsuzluklar, mahrumiyetler, sıkıntılar ya da dostluklar, sadakat yaşayabilirsiniz — bunların hepsi ağacın dalları, olumlu ve olumsuz olmak üzere. Ama siz kime biat ediyorsunuz? Peygambere, onun temsil ettiği hakikate." Nitekim ilgili ayette "onların elinin üzerinde Allah'ın eli vardır" denir; Allah ve peygamber burada bir nevi özdeştir.
Bunun bize öğrettiği şey: insanda öyle bir merkez, öyle bir temel vardır ki olumlu-olumsuz her ne yaşanırsa yaşansın, bu onun mutlak ile ilgili idrakini perdelemez, örtmez, sarsmaz.
Deniz ve Kara: Oluş-Bozuluş Âleminde Sükûnet Arayışı
Bir metinde "sen oluş ve bozuluş dünyasındasın ve buna rağmen sükûn arıyorsun" denir. İlginç bir tezat vardır burada: en basit anlamda bile vücudumuzdaki hücreler sürekli değişiyor, farkına varmadan yaşlanıyoruz — sürekli bir değişim var. Bu değişimin içinde sükûn arıyorsak, sükûnu nerede aramalıyız? Eğer oluş-bozuluş âlemini bir denize benzetirsek, sükûn karadadır, sahildedir. Deniz hiçbir zaman mutlak anlamda sakin değildir; olduğu zamanlarda bile bu geçicidir. Bir kayık suda olduğu sürece gerçek sükûnu bulamaz; ancak kendi asli mekânı olan karaya çekildiğinde sükûn bulur.
Nefis de fiziksel dünyada bulunduğu sürece sükûnet bulamaz; ancak kaynağına, kökenine döndüğünde huzur bulabilir. Ağacın altındaki biat da bunu anlatır: insanlar âlemde huzur aramıyor, âlemin içinde yaşıyor ama huzuru, sükûneti orada değil peygamberde, onun temsil ettiği hakikatte arıyor. Ağacın dalı ya da meyvesi üzerine bir biat yoktur.
Peygamberin Medine'ye bir rahmet, bir huzur verdiği söylenir, ama peygamber bu huzuru Medine'de ya da başka bir yerde aramamıştır — kendi merkezinde bulmuştur. Bir Şazelî şeyhi olan Şeyh el-Alevi'ye bir müridi "nasılsın, ne haldesin" diye sorduğunda "Allah'ın rahmeti içindeyim, rahmeti tarafından sarılmışım" cevabını verir. Şeyh ise "bu yetmez, rahmetin senin içinden çıkması gerekir" der — çünkü insanın merkezinde ilahi bir kaynak vardır ve asıl olan o kaynaktan rahmetin, sevginin, şefkatin fışkırmasıdır. "Allah'ın yerlere ve göklere sığmayıp mümin kulunun kalbine sığdığı" hadisinde işaret edilen de bu merkezdir. Biz de merkezimizde ikamet etmeliyiz; oradan bir uzantımız olabilir ama başka bir yerde ikamet edersek acı sonuçlarla karşılaşırız — tıpkı sürekli denizde kalan bir geminin yıpranması gibi.
Bu, aynı zamanda Hristiyanlıktaki kutlanan Noel ağacının işaret ettiği şeydir. İncil'den bir parça hatırlanıyor: Hazreti Nuh, suların çekilip çekilmediğini görmek için güvercin gönderir; güvercin ayağını koyacak bir kara bulamadığı için gemiye geri döner. Akıllı güvercin, ayağını koyabileceği sağlam bir kara bulmadıkça ayağını yere koymamıştır — biz ise ayağımızı, hatta her şeyimizi çalkantılı bir âleme bırakıyoruz, sonra da ızdırap başlıyor.
Kur'an'da Denizde ve Karada Yolculuk: "Allah'a Kaçın"
Kur'an'da denizde ve karada yolculuk etmekten bahsedilir; insan bu dünya denizinde yol alır, ama bunun farkına varmayan yol bilincine sahip değildir ve yaşadıklarını yanlış tefsir eder. Kur'an'ın ilginç bir tabiri hatırlanıyor: "Fefirru ilallah" — "Allah'a kaçın/uçun" (Zâriyât Sûresi, 50. ayet). Burada anlatılan şey şudur: denizde, o oluş-bozuluş âleminde konacak bir yer bulunamıyorsa, dört dönüp illa konacak bir yer aramak yerine semaya uçmak gerekir. Semayla kastedilen ruhani ve manevi olan; karayla kastedilen ise insanın kendi bâtınî merkezidir. Biz kendi merkezimize dönmeliyiz.
İncil'de de buna paralel bir söz vardır: Hazreti İsa dağa çıkar, uykusu gelir, başını koyacağı bir yastık, hatta bir taş bile bulamaz — "insanoğlu başını dayayacağı bir taş bile bulamadı" denir. Bunun anlattığı şey, başımızı kimin dizine dayayacağımızı iyi tespit etmemiz gerektiğidir: başımızı Allah'ın dizine dayamalıyız. Biz genelde yanlış dize, yanlış omza dayanırız; sonra da o omuz çöktüğünde şaşırırız — hâlbuki bu doğal bir sonuçtur.
Neye Dayanıyoruz? Psikolojik Zeminler
Bu noktadan psikolojik alana geçiliyor: insan neye dayanıyorsa (ister kendi içinde ister dışında olsun), o şeyi korumak ve ona gelecek zarara karşı reaksiyonel olmak zorunda kalır. Bazen bir insan en zahiri düzeyde bir mesleğe, bir imaja, bir kariyere, bir psikolojik kimliğe dayanır; bu zemine bir saldırı geldiğinde kişi buna dayanamaz, mecburen reaksiyon verir. Bu, ayağımızın altındaki halının çekilmesine benzer — ya düşeriz ya da halıyı çekene karşı elimizden gelen en etkili tepkiyi veririz.
Peki hangi psikolojik zeminlere dayanıyoruz? Meslek, kariyer gibi görünür zeminlerin yanında, çok daha derinde kişinin kendi mizacına ait özelliklere de dayanılır: kendini cesur, güçlü, güvenilir gören birine "sen bunu yapamazsın" demek, onun dayandığı temele saldırmak demektir.
"Esmerim Ama Güzelim": Zahiri ile Asli Benlik
İncil'de (ya da Tevrat'ta) geçtiği söylenen "esmerim ama güzelim" sözü hatırlanıyor. Bu, ilk bakışta "esmer ama güzel" anlaşılabilir, ama asıl kastedilen: "zahirim sınırlı, fani, geçici; ama özüm ruhani ve mükemmel." Hepimiz için geçerli bir söz bu — güzel miyiz değil miyiz, yakışıklı mıyız değil miyiz, bunlar bizim "esmer" tarafımız, yani geçici ve sınırlı tarafımızdır; en güzel insan bile sonunda ihtiyarlar, çünkü güzellik asli değildir.
Öyleyse neye dayanacağız? Sendeki ilahi ruha: "Ben Allah'ın kendisine ruhunu üflediği ve kendi isimlerinin hakikatini yansıttığı bir aynayım." Bu geçici özelliklere dayanırsak, ya onları korumaya çalışıp bir darbe geldiğinde aşırı reaksiyon göstereceğiz ya da onlar elden gittiğinde kendimizi kötü hissedeceğiz — çünkü yanlış bir yere dayanmışızdır. Birisi size "çok güzelsin" dese bile, kendinizi oraya dayandırmazsanız bu sizi sarsmaz; çünkü zahirî ve geçici bir noktaya yapılan bir vurgudur, orada bir kimlik inşa edilmemiştir.
Reaksiyonumuz, Neye Dayandığımızı Gösterir
Kendini çok merhametli algılayan birine "sen merhametsizsin" dendiğinde büyük bir reaksiyon görülür; oysa merhamet aslında Allah'a ait bir şeydir, biz sadece onu yansıtırız — bu yüzden merhametle özdeşleşmemek gerekir. Gerçekten merhametli, hatta hiç merhametsizlik yapmamış bir insan bile, eğer kendini o vasıfla özdeşleştirmemişse, bu sözden rahatsız olmaz; sakince "bu kanaate nasıl vardın" diye sorabilir. Ama kendini o vasfa dayandırmışsa büyük bir reaksiyon gösterir ya da içine çöker.
Dolayısıyla en reaksiyonel olduğumuz noktalarda aslında neyin üzerine dayandığımızı görme şansımız vardır. Zihinselliğiyle övünen birine "fazla duygusal değilsin" demek onu sarsmayabilir, ama "hiç akıllı biri değilsin" demek büyük bir reaksiyona yol açar — çünkü akıllılık onun dayandığı bir zemindir. Dışa dönük büyük bir reaksiyon vermek ile içe dönük bir yıkım yaşamak aslında eşdeğerdir; ikisi de bir şeye dayanmış ve onunla özdeşleşmiş olmanın sonucudur.
Mürşidin Terbiyesi: Duvarı Değiştirmek, Çatıyı Sarsmamak
İnsanların zemininin ne kadar kaygan ve dayanaksız olduğunu görmek bazen bize "onlardan daha iyi olduğumuz" hissini verebilir — bu da ayrı bir dayanaktır, buna dikkat edilmelidir. Kimseyi imtihan etmek, "görsün de kendini düzeltsin" diye bir zemini bilerek sarsmak doğru değildir.
Sufilerde şöyle bir yaklaşım vardır: "Senin altındaki halıyı bazen değiştiririm ki fark bile edemezsin." Ahmet Amiş Efendi'nin sözü aktarılıyor: "Ben dört duvarı değiştiririm, çatıya halel gelmez" — yani dört duvarı değiştirirken o çatıyı (temel benliği) sarsmaz. Kâmil mürşitler zemini tatlı bir şekilde değiştirirler; bazen de müridin yükünü kendileri üstlenmeyi tercih ederler.
Budanma ve Olgunlaşma
Ev taşımak bile maddi olarak zorluk çıkarır; manevi ve psikolojik olarak yer değiştirmek de ister istemez zorlanmayı beraberinde getirir. Kişi zeminini kaybettiğinde en sıkıntılı dönemi yaşar, ama onu aşıp doğru bir zemine oturttuğunda hayattaki en büyük kazancı elde etmiş olur.
Bir hikâye anlatılıyor: elli-altmış yaşlarında bir kadın, küçükken kâmil bir zatın kendisini Eyüp Sultan'a götürdüğünü, orada "benim kıyamadığım yerde sen kıyabilirsin" dediğini hatırlıyor — yani o zatın, kendisinin kıyamadığı bir budamayı (bir sıkıntıyı, bir eksikliği) yapmasını istediğini. En nitelikli ağaçlar iyi budanmış ağaçlardır; biz budanmaya hiç razı olmayız ama aslında ona çok ihtiyacımız vardır. Anlatıcı çocukluğundan bir dut ağacının budanmasını hatırlıyor: budandığında "ağacı mahvetti" diye düşünülüyor ama birkaç ay sonra ağaç çok daha güzel yükseliyor. Bizim için psikolojik olarak hoşnutsuzluk, rahatsızlık, depresiflik yaratan budamalar da aslında daha iyi boy atmamız, daha asli olana yönelmemiz içindir — "Allah iyi budar."
Mürşitler en yumuşak tavrı en zayıf müritlerine, en sert görünen tutumu ise en güçlü müritlerine gösterir — ama bu bir savaşma değil, onu daha çok sarsarak daha sağlam gelişmesini sağlamaktır. Zahiren en büyük musibet ve bela, psikolojik ve ruhsal açıdan bakıldığında öyle olmayabilir; hiçbir peygamber hakikat noktasında bir bela veya musibet yaşamaz, bu bize dönük anlamda söylenir. Nitekim hiçbir peygamber kendi memleketinde kabul görmemiştir — bu, Allah'ın "senin dayandığın zemin zemin değil, sana hiç hayal etmediğin bir zeminde inkişaf imkânı sunuyorum" dediği anlamına gelir. En çok dayandığımız (aile, yakınlar gibi) yerden gelen bir sadakatsizlik bizi en çok sarsar; ama bu sarsılma aslında bizi içsel olarak başka, daha sağlam bir zemine oturtur.
Hazreti Meryem'in İffeti ve Mutlak Aynaya Bakmak
En derin dayanağı iffet olan birine yöneltilen bir suçlama ya da eleştiri, tam da o kişinin dayandığı temele isabet eder. Hazreti Meryem'in hikâyesinde, onun iffetine, doğruluğuna şahit olacak kimse yoktur — en çok seven biri bile "ben ne diyebilirim" der. Ama orada asıl mesele, Allah'a dayanmak, kendini O'na bırakmak ve O'nun aynasındaki görünümüne razı ve mutmain olmaktır: "Allah şahit, mesele benim için bitmiştir." Psikolojide "birbirimize ayna olmak" iyi bir şeydir, ama âlemde sizi olduğunuz gibi yansıtacak bir ayna bulunamazsa, asıl olan, mutlak olan aynaya bakmaktır.
Şeyh el-Alevi'nin bir sözü aktarılıyor: "Firdevs cenneti arife muhtaçtır." Yani âlem ve her şey aslında insanla, insan da mutlak ile ayakta durur. Mümin şunu idrak etmelidir: benim cennete ihtiyacım yok, olsa olsa cennetin bana ihtiyacı var. "Biri beni sevsin, nasıl severse sevsin" diye beklenti içinde olmak, farkındalığımızı örten, bizi çok düşük bir noktaya indiren bir hâldir — Allah bizimle o sevgi ilişkisini yaşamak isterken biz başka şeylerle muhatap oluyoruz. Sufiler bu yüzden gafil insanlara şefkat eder, çünkü onları mağdur görürler: büyük bir altın madeninin üzerinde oturup açlıktan yaşayan bir adam gibiyiz.
Duhâ Sûresi: Yetime Kızma, Dileneni Azarlama
Büyük bir hazinesi olduğu hâlde açlıktan ölecek bir insan görsek, önce ona kızarız — "sen hasta mısın" diye. İşte Duhâ Sûresi'ndeki ayette Allah "yetime kızma" der; aynı bağlamda "dileneni de geri çevirme" ifadesi de yer alır. Bunun anlamı: bize öyle görünenlere kızma, onları olabildiğince daha yüce bir idrake erdir. Bir ağaç düşünün, binlerce meyvesi var ama kişi başını kaldırıp göremiyor, sadece kabuğunu yiyor — insan bunu görünce kızar ama Allah "kızma" der, çünkü göremiyoruz.
"Dileyeni de geri çevirme" ifadesi, âlemden dilenmeyi değil, elden geldikçe alemlerin Rabbine yönelmeyi öğütler; peygamber kendisinden bir şey isteyene hayır demez ama asıl mesele, âlemden değil âlemlerin Rabbi olan Hak'tan dilenmektir.
Gemi Direğindeki Kuş Metaforu ve Kalbe Dönüş
Bir metin okunuyor: bir kuş, gemi ırmağın ağzından okyanusa açılırken gemi direğine konar; okyanusun farkına vardığında kuzeye, sonra farklı yönlere uçarak bir yer arar, hiçbir tarafta suyun sonunu bulamayınca geminin direğine dönüp orada karar kılar. Dünya ve âlem uçsuz bucaksız gibi görünür — Allah'a göre bir sınırı vardır ama bize göre sınırı belirsizdir; nereye gidilirse gidilsin âlemde sükûn bulunamaz. Gemi insanı, direk ise insanın kalbini simgeler — kalp, Allah'ın ikamet ettiği yerdir; oraya dönüldüğünde hakikaten sükûn bulunur. Deniz üzerinde ara sıra uçmak, yüzmek elbette olacaktır, ama orada sükûn aranmamalı, gerçek kaynak ve köken unutulmamalıdır. Pozitivist ve materyalist anlayışın temel hatası, âlemde (medeniyet geliştikçe, ilerledikçe) sükûn bulunabileceğini zannetmektir — bu, insan fıtratına terstir; sükûn ancak kalpteki mutlakta bulunur.
Varoluşçuluk Eleştirisi: Kendini ve Âlemi Tanımlamak
Ateist varoluşçuluk iki temel soruya cevap arar: "ben kimim" ve "bu âlem nedir." Kendi kimliğini "ben kendimi nasıl tanımlarsam odur" diyerek kendi egosuna bırakır; âlemin tabiatına bakarken de "eğer Tanrı yaratmışsa bu kadar kötü olamazdı, öyleyse Tanrı yoktur" der. Hâlbuki âlem, mutlakın sınırlı bir tezahürüdür; mutlağın tezahüründe zıtlıkların olması bir zorunluluktur — sen mutlakta değilsin ki âlemde mutlak bir sükûn bulasın.
"Esmerim ama güzelim" sözündeki "esmer" yön (hangi ailede, hangi şartlarda doğduğumuz gibi) kimliğimizin kaynağı olamaz; bunun üzerine kimlik inşa etmek, su üstüne yazı yazmak gibi mümkün değildir. Cevabı bulamayınca insan Tanrı'yı inkâr eder ve yerine kendi egosunu koyar — bu bilinçli bir "tanrıcılık" değildir, cevap bulamamanın bir sonucudur. Modern batı felsefesi sürekli zahire (dışa) yönelen ve zahirin içinde bir çıkış yolu arayan bir gelenektir; hem âlemi zahiren analiz eder, bâtınındaki tecelliyi göremez, hem de kendi bâtınını göremeyip kendini sadece psikolojik olarak tanımlar. Bediüzzaman'ın bir sözü hatırlanıyor: "Her batıl meslek hak adına çıkmıştır" — insan fıtratında hakkı arama eğilimi vardır, ama rehbersiz kalınca eline batıl geçer ve onu hak sanır.
Meister Eckhart'ın bir sözü de aktarılıyor: "Kendini sevmek Tanrı'yı sevmektir." Buradaki "kendi", bireysel-psikolojik ego değil, kişideki ilahi tecellidir; mümin kendine hürmet eder, kendini sever, ama bu sevginin nesnesi kendindeki ilahi izdir.
Allah Neden Yarattı? Bilinç Seviyesine Göre Cevap
"Allah dünyayı niye yarattı" sorusuna verilecek cevap, sorulduğu bilinç düzeyine göre değişir. Gerçek bilince eren biri bu soruyu sormaz, çünkü kendisinin deneyimlemeyi tercih ettiğini bilir. Hint geleneğinde ağır bir söz vardır: "Sen Tanrı'ydın, sınırlılığı deneyimlemek için insan oldun" — yani insan Tanrı olabilsin diye Tanrı insan oldu. Psikolojik düzeydeki bir insana verilecek cevap ise şudur: "Allah seni olgunlaştırmak, olumlu-olumsuz tecrübelerle geliştirmek için bu âlemi yarattı." "Allah bencil mi" gibi bir soru da anlamsızdır; bencillik için ikinci bir varlığın olması gerekir, Allah'tan başka bir "ikinci" yoktur ki bencillik ya da hava atma söz konusu olsun.
Bir papağan hikâyesi anlatılıyor: züccaciye dükkânında camları kıran bir papağan cezalandırılıp tahtaya bağlanır; karşısında duran İsa'ya "kaç senedir buradasın" diye sorar, "2000 senedir" cevabını alınca "sen kaç bardak kırdın" diye sorar. Bu, kendi sınırlı bilincini temel alan bir soru tarzını gösterir — hangi bilinçten soru sorduğumuzu ve hangi bilinçle o cevabı gerçekten idrak edebileceğimizi bilmemiz gerekir. En asli cevap ancak bir ermişe verilebilir ve ancak ermiş anlayabilir: "Allah mutlaktı, başka hiçbir şey yoktu, kendi tezahürünü sevdiği için kendini tezahür ettirdi ve âlem oluştu." Daha anlaşılır bir ifadeyle: "Allah sevgisinden dolayı âlemi var etti, kendisine mükemmel bir muhatap olarak insanı yarattı."
İkna Etme İhtiyacı da Bir Egodur
"İlla ben onu ikna edeceğim" diye bir zemine oturmanın da ayrı bir ego tuzağı olduğu paylaşılıyor: eskiden ikna edemediğinde sarsmaya çalışan bir eğilim olduğu, sonra bunun yanlış bir temellendirme olduğunun fark edildiği anlatılıyor. Peygamber bile en yüksek bilince sahip olduğu hâlde "kim gelirse gelsin ben onu inandırırım" dememiştir — süreç olarak görmüştür. İkna edememe hâlinde öfkeye, agresifliğe, hatta karşıdakini "aptallıkla" suçlamaya kadar giden bir zincir, yanlış bir zemine dayanmanın sonucudur. Karşıdakinin ikna olması onun kendi imkân ve kabiliyetiyle ilgilidir, bizim idrakimizin netliğiyle değil.
Kötülükle Mücadelede Zafer Hangi Anlamda İnananlarındır
Bir ayette "biz sizin cimriliğinizi, durumunuzu ortaya çıkarırız" mealinde bir ifadeye değiniliyor — insanın içindeki olumsuz eğilimlerin en çok kötülerle ve kötülüklerle karşılaşınca tetiklendiği, bu yüzden böyle anlarda daha dikkatli olmak gerektiği vurgulanıyor. Kötüye kötülükle karşılık vermek, insanı kurt gibi ölçüsüz ve reaksiyoner yapar; aslan ise ölçülüdür, avlayamadığında hınç ve kinle dolmaz, çünkü dengelidir.
Cihadın ve mücadelenin özünde bir zafer arzusu yoktur; imkân ve kabiliyetler Allah'ın belirttiği çerçevede vuku bulmuşsa mücadele edilir, ama bir hâkimiyet kurma hevesiyle değil. Abdülkadir el-Cezayirî'nin (Muhyiddin İbn Arabî ekolüne mensup bir sufi) Fransız generaline verdiği cevap örnek gösteriliyor: "Eğer bizi tahakküm altına almak ve bu topraklardan çıkarmak için geliyorsanız, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar sizinle savaşacağız" — "galip gelinceye kadar" değil. Zafer kazanmak için değil, kötülükle, zulümle mücadele etmek için verilmiş bir vazifedir bu.
"Zafer inananlarındır" sözü doğrudur ama yanlış bağlamlara çekilirse hataya düşülür — asıl zafer, nefis üzerine ruhun, batıl üzerine hakkın zaferidir; zaten inanıyorsak bu zaferi kazanmışızdır. Dünyada bir savaşı, bir hâkimiyeti kastediyorsak, bu "çöplüğün kralı olmak" ile öz olarak bir farkı olmayan bir hedeftir.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Fefirru ilallah" (Allah'a kaçın/koşun) — Zâriyât Sûresi, 50. ayet. - Yetimi azarlamama ve dileneni geri çevirmeme öğüdü — Duhâ Sûresi, 9-10. ayetler (konuşma sırasında sehven "Dua sûresi" denmiştir). --- ---