Allah Bana Yeter Ayeti ve Nefis Terbiyesi

Kısa Özet

Sohbette insanın "ağaç" hali ile ruhani benlik çekirdeği arasındaki ilişki üzerinden başlanarak, zorlukların ve olumsuzlukların aslında insanı kendi gelişimine yönlendiren birer işaret olduğu anlatılıyor. Ardından "De ki Allah bana yeter" ayeti çok yönlü olarak açılıyor: gerçek huzurun dışarıdan (insanlardan, başarıdan, ilgiden) beklenmemesi, insanın alemin dilencisi değil Allah ile alem arasında bir köprü olması gerektiği, benlikten gelen olumsuz duygu ve düşüncelerle özdeşleşmeden ("ben" demeden) onları ayırt edip yerine doğru bir anlayış koymanın gerekliliği işleniyor. Sohbet, hayatın temelinin (zemininin) Allah olması gerektiği, doğru/yanlış "denklem" kurma meselesi, aşkın ilahi aşkın bir gölgesi olduğu ve son olarak Hz. Zeynep-Hz. Zeyd kıssası üzerinden nefsin istemediği ama Allah'ın emrettiği şeye teslim olmanın önemiyle tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayatın ve varlığın temelinin (zemininin) fani, geçici şeyler değil Allah olması gerektiği; temel sağlam olursa hiçbir "deprem" o temeli sarsamaz.
  • "De ki Allah bana yeter" ayetinin, "Allah sana bir şey verecek" beklentisi değil, bizzat Allah'ın kendisinin yetmesi bilincine işaret ettiği.
  • Benlikten gelen negatif duygu ve düşüncelerle "ben" diyerek özdeşleşmemek, onları ayırt edip yerine doğru bir anlayış/alternatif koymak gerektiği.

Çekirdek ve Ağaç Meseli: Benliğin Ruhani Aslı

Yani bizim ağaç halimiz ruhani boyutumuzdur. O bir çekirdek haline gelir, bir benlik çekirdeği olur. Aynı zamanda bu benlik çekirdeği ruhani aslına dönmeye kabiliyetli bir şeydir. Tıpkı işte bir ağacın meyve verip o meyvenin içinde de bir çekirdek taşıması gibi. O koskoca ağaç aslında nasıl bir şeyse, o koskoca ağacın bütün nitelikleri çekirdeğin diyelim ki DNA'sında var, değil mi? O ağacın bütün nitelikleri; gövde olabilme, yaprak verebilme, meyve verebilme, çiçek açabilme, bütün imkânlar aslında o çekirdeğin içine konmuş. O çekirdeği ektiğinde de ağaç oluyor.

Ağacın çekirdek olması bir nevi iniştir. Çekirdeğin ağaç olması da çıkıştır, yani miraçtır. Dolayısıyla insan o ruhsal haline tekrar geri döner. Ve bu süreçte de iyiliğin ve kötülüğün bilgisini edinmiş olur. Yani o noktada Tevrat'ta geçen yönü odur o ağacın; iyiliğin ve kötülüğün bilgisini edinmiş olur. Yani bütün o sınırlılık ve görecelilikleri tecrübe etmiş olur. Fakat o sınırlılık ve görecelilikleri tecrübe ederken, sınırlı benliğin üzerinden tecrübe ettiğin müddetçe cehennemdesin. O sınırlı benlik üzerinden tecrübe ettiğin müddetçe her zaman sorun ve problem yaşamak durumundasın.

Fakat o sorunları yaşarken, aslında bu sorunlar bana kendi içinde daha farklı bir anlayış, daha farklı bir idraki hatırlatmalı nazarıyla bakarsan, o zaman yaşadığın her zorluk, her sıkıntı, her olumsuzluk senin için "dışarıyı değiştirmenin gerekli olduğuna" değil, "kendinin gelişimine ve değişiminin gerekliliğine" dair bir farkındalık uyandırmalı.

Zorluklara Doğru Bakış: Rüzgârdaki Fidan Örneği

Yani bir fidan kuvvetli bir rüzgâr nedeniyle diyelim ki sağa sola savrulduğunda, burada kuvvetli rüzgâra kızmasından ziyade "benim içimde güçlü bir gövde olabilme potansiyeli var; ben madem bu rüzgârla savruluyorum, öyleyse kökümü daha iyi beslemeliyim, kendimi daha iyi beslemeliyim ve güçlü bir gövde haline gelmeliyim, ta ki en güçlü rüzgârlar bile beni savurmasın" şeklinde bakmalıdır. Yoksa "niye bu rüzgâr bu kadar sert, niye beni yıkıyor, niye beni rahatsız ediyor" diye düşünmek yanlış yere bakmaktır.

O rüzgâr sana şu anda nereye kadar dayanabildiğini gösteriyor. Ve zaten dayanabilmenin aşıldığı durumda sen ne yapıyorsun? Zorluk, acı, yük yaşamış hissediyorsun kendini. Peki burada yükü mü eleştirmek, olguları mı kınamak gerekir? Yoksa kendi imkânının farkına varıp, şu anki durumunu potansiyel imkânlarınla kıyaslayıp "aslında ben daha güçlü, daha farkındalıklı olabilirim" demek mi gerekiyor?

"De ki Allah Bana Yeter" Ayetine Giriş

Temelde bizim hayatta yanlış yerden bakmamız bu noktada kendini gösterir. Nefis her zaman olumsuzlukların olumlu olmasını, insanların da kendi istediği gibi olmasını ister. Halbuki, dikkat edin, Kur'an, peygambere hitap ederken, "insanlar senden yüz çevirse de, insanlar seni yalnız bıraksa da, de ki Allah bana yeter" dediğinde neye vurgu yapıyor? Ayet diyor ki: sende öyle bir imkân ve potansiyel var ki, bana yöneldiğin zaman bütün dünya sana karşı da olsa, bütün dünya sana zıt da olsa, yani insanlar seni yalnız da bıraksalar, hiçbir arıza, hiçbir problem olmayacaktır. Ama neye bakman gerekir diyor? De ki Allah bana yeter.

Şimdi tabii ki bu aslında ne kadar önemli ve güçlü bir bilgiyi bize veriyor. Burada peygambere şu denmiyor: "İşte insanlar bu dinden yüz çevirip seni yalnız bırakırlarsa, biri gider öbürü gelir, dert etme" ya da "dünyanın mahiyeti bu, idare edeceksin, tahammül edeceksin, sabır göstereceksin." Böyle bir şey demiyor. Ne diyor? De ki Allah bana yeter.

Yani, gerçek anlamda Allah'la olan ilişkini gerçekte olması gereken niteliğe kavuşturduğunda, o zaman sen yatay düzeyde, yani dünya düzeyinde, zahiri hayat düzeyinde meydana gelen olumsuzluklardan olumsuz bir şekilde etkilenmeyeceksin. Ama neye bağlı bu? Dikey boyuttaki bağının güçlü oluşuna bağlı. Çünkü "de ki Allah bana yeter" öyle bir gurur gösterip "Allah bana yeter kardeşim, size muhtaç değilim" diye egosal bir şeylik göstermek değil bu. Gerçek anlamda Allah bana yeter. Öbür şeyler ilahi tecellinin yansımalarıdır. Anlatabildim mi? İlahi tecellinin yansımalarıdır.

Onlar olursa, ben o tecellilerin pozitiflerine bakarım ve yine kaynaktan geldiğini fark ederek müteşekkir olurum. Eğer insanlar olumsuz tavır ve tutumları nedeniyle o tecelliyi bana yansıtmıyorlarsa, o zaman da "Allah bana yeter" idraki içinde sarsılmadan devam edebilir. Ama öbür türlü, eğer hayatı etrafa bakarak, etraftan gelecek olan olumluluklara muhtaç ve olumsuzluklardan rahatsız olma algısı üzerinden yaşarsak, Allah hepimizin yardımcısı olsun o zaman.

Ama gerçekten Allah'ın yardımını ve Allah'ı o anlamda idrak edebilirsek, o zaman Allah'ın sana yettiğini idrak edeceksin. O zaman alemden rahatsız oluyorsan, Allah'la irtibatının eksik olduğunu bileceksin; alemin rahatsız edici olduğuna değil. Değil mi? Eğer alem beni rahatsız ediyorsa, alemden olumsuz şekilde etkileniyorsan, o zaman benim alemin Rabbi ile olan ilişkimin zayıflığına veya bazı noktalardaki eksikliğine ben bunu vereceğim; onu olgun hale getirmeye çalışacağım. Yoksa Allah ile olan bağ yerine alemde kendime olumluluk bulmaya çalışmak, o meşhur tabirle "pansuman tedavi" olur. Sen gerçek anlamda kaynağına dönmüyorsun demektir.

Alemin Dilencisi Olmak Yerine Köprü Olmak

Gerçek anlamda kaynağına döndüğünde ise bu sefer alemin dilencisi olmaktan çıkıp, Allah ile alem arasında köprü olma fonksiyonunu yerine getireceksin ki insanın hakiki fonksiyonu da budur zaten. Allah Kur'an'da diyor mu ki "ben bir insan yaratacağım, o da alemin dilencisi olacak"? Öyle demiyor. "Bir halife yaratacağım" diyor. Ve orada Allah insanı alemin dilencisi, alemden bir kısım şeyler dilenen bir varlık olarak tanımlamıyor. Kendisinin halifesi olarak, kendisinin tüm isimlerini bilen biri olarak tanımlıyor.

Sen Allah'ın seven olduğunu idrak ettiğinde alemden sevgi dilenmeyeceksin. Allah'ın kudret sahibi olduğunu, kadir olduğunu idrak ettiğinde alemden güç devşirme yanılgısına düşmeyeceksin. Alemin dilencisi değil, Allah'tan aleme bir kanal olma, bir köprü olma; işte aslında en hakiki insan olarak tanımladığımız peygamberlerin fonksiyonu nedir? Budur. Köprüdürler. Yani Allah'a bağlı ve o bağın meydana getirdiği pozitif anlamdaki ilişki içinde, Allah'tan aldığını aleme yansıtır. Allah'tan aldığını aleme yansıttığında işte insan orada hakiki fonksiyonunu icra etmiş olur.

Yoksa aleme "onu tatmin edecek, ona bir şey verecek" nazarıyla bakarsa yanılmış olur. Ama aleme o köprü vazifesini yerine getirerek Allah'tan aldığını aksettirirken, öbür açıdan alemden de kendisine bir şey gelebilir. Zaten alemden gelen diye telakki ettiği şey nedir? Yine hakikatte Allah'tan gelme bir şey olarak telakki edilir. Ama onu muhtaçlık ve dilencilik nazarıyla almaz; yine onu Allah'tan gelen bir şey olarak alır. O nazarla baktığında, alemden ne gelirse gelsin, işte bir teşekkür olur. Çünkü muhtaç nazarıyla bakmıyor.

Muhtaçlık mı, Deneyim mi: Bir Çocuk Örneği

Sen mesela düşün, çok açsın, susuzsun; karşındakinde de su var, yiyecekler var. Şimdi onun sana bir şey verip vermemesini nasıl algılarsın? Peki, diyelim ki sen aslında toksun, susuzluğunu da gidermişsin. Mesela bir çocuk sana diyor ki "sana bir lokma veririm ama ikincisini vermem." Sen de "canın sağ olsun" diyorsun, "birini ver" diyorsun, değil mi? Tatlı bir muhabbet edersin o çocukla. Neden? Çünkü orada muhtaçlık ilişkisi yok; orada bir deneyim ilişkisi var. Anlatabildim mi?

O çocuk sana "sana bu kadar vereyim" diyor. Bazen ben böyle çocuklarda görürüm. Dersin ki "bana hepsini verir misin?" "Yok, ben hepsini vermem, bunu vereceğim, diğerleri benim" der. Sen de "tamam" dersin, "onu ver" dersin, tatlı konuşursun. Yoksa "bak ne kadar cimri çocuk" diye tanımlamazsın onu, değil mi? Çünkü o onun sürecidir; onu zaten çözersin. O sana diyelim ki bisküvisinden bir tane de verse, on tane de verse, sen hepsine karşı olumlu bir yaklaşım içinde olursun. Dersin ki, şu an o çocukta diyelim ki hafif bir cimrilik damarı var, ya da sana kendisine yetmeyeceği için bir tanecik veriyor. Ama sen bunu benlik nazarıyla, "insan nazarıyla" okumaya kalkarsan, bu durumu ne kadar kötü bir şekilde okursun, değil mi?

İşte bizim okumamız bu şekilde: "Haksızlık bu, böyle olmamalı, nasıl böyle yapar" diye benlik düzeyinde bir nazarla yaklaşıyoruz. Biz bunu, kişinin kendisini merkeze koyması, farkında olmadan ve onun üzerinden, yani benliğin ihtiyaç, korku ve beklentileri üzerinden okuma yapması olarak tanımlıyoruz. Öyle okuduğunda bütün negatif duygu ve düşünceler tabii ki hâkim oluyor oraya, onun içine giriyor.

Ama bunu o şekilde değil de, diyelim ki "işte bu kişinin şu anki imkân ve kabiliyeti, kapasitesi budur" diye baktığında olguyu tecrübe edersin. Diyelim ki o çocuğa biraz cömertlik hissi, fedakârlık hissi verme konusunda onu teşvik edebilirsin. Ama bu, sen muhtaç olduğun için değil, çocuk o cimriliği aşıp cömertliğe erebilsin diye yaparsın. Muhtaç olduğun için değil.

Öbürü ise "içsel kale alma" dediğimiz, yani aslında kendini ölçü ve merkeze oturtarak değerlendirme dediğimiz noktadır ki bu, bir insan için hayatı çok negatif ve çok yanlış bir yerden okuması anlamına gelir.

Benlik Yükü ve "Nefislerine Zulmeden Kullarım" Ayeti

Ve bu çok zor bir şeydir. Bir insanın aslında bunun üzerinden yaşaması ve hâlâ ayakta durması aslında takdir edilecek bir şeydir. Fakat insan bu yükü kendi kendine yapıyor. Yani benlikle yaşamak aslında insanın takdir etmesi gereken bir şeydir. Yani "kardeşim sen bu benlikle nasıl yaşıyorsun, seni tebrik ederim" diyeceğimiz bir durum yani. Büyük bir yük yani.

O yüzden Allah diyor ki "ey nefislerine zulmeden kullarım." Allah bile acıyor bize. Diyor ki bak, sen bu hayatı benlikle yaşıyorsun; bu ağır yükten yorulmadın mı hâlâ? Demiş oluyor. Çünkü hakikaten ağır bir yük. O yüzden Allah'ın merhametinden, "zaten benliğin tarafından cezalandırılıyorsun, bir de ben mi üstüne ceza koyayım" diyor. Anlatabiliyor muyum? Ama Allah bazen "cezalandıracağım" diyor; yani yanlış yaptığını söylemek için diyor. Zaten kişi, benlikle yaşamaktan dolayı zaten bir cezanın içinde, bir yükün içinde zaten. Kişi o benlik üzerinden hayatı okumakla zaten ağır bir yük yaşıyor. Allah niye de üstüne yüklesin?

Çünkü hakikaten kişi, işte o "ey kendi nefislerine zulmeden kullarım" ayetinde anlatılan gibi, benlik yükünü üzerlerine alarak, benliği ruhani idrak ile kullanacakları yerde benliği bir yük olarak taşıyarak kendine zulmediyor. Benlik diyor ki "kimse seni sevmiyor," benlik diyor ki "hayatta hiçbir şey beceremedin, değil mi, al şimdi taşı bu yükü." Değil mi, ne kadar ağır bir yük, ömür boyu seni bir kısır döngünün içinde yaşatabilecek bir benlik. Ve sen buradaki oyunu görmüyorsun. Oyunu bozacağın yerde benliğin oyununun içine giriyorsun. Benliğin oyununun içine girmekle de zaten kazanacağın bir şey yok neticede. O benliğin oyununda senin kazanma şansın yok. Hani derler ya, "her zaman kumarhane kazanır"; bazen sana kazandırır ama nihai olarak oynadığın müddetçe masa kazanır. Dolayısıyla ben o oyunu bozmalıyım ve o oyunu bozmak benim bir imkânımdır. Yoksa o oyuna girip o oyunun içinden bir şeyler çıkaracağımı ümit edersem, gereksiz yere kendimi ve bütün enerjimi harcamış olurum.

Benlikten Geleni Ayırt Etmek

Benlikten geldiğini bildiğimiz şeylere kulak vermemek, öyle yapmak lazım. Bazen bunu ayırt etmekte de sıkıntı yaşayabiliriz; gelenin benlikten mi yoksa hakikatten mi olduğunu idrak edemeyebiliriz. Bunu başarmak için, gelen şeyin benlikten olduğunu tam olarak idrak edebilmek adına neye bakmak gerekir? Kişiyi negatif duygu ve düşünceye sürükleyen ve kişide bir yük, bir negativite yaşatan şey ne olursa olsun benliktir. Benlik insanı rahatlatan bir şey değildir; o bir yüktür, bir gerilim ve negativite üretir. O yüzden kişi onun ürünlerine, meyvelerine bakmalı.

Ayetin Derinliği: Başarı, Sevgi, Sadakat de Yüz Çevirebilir

Yani işte hani o Kur'an'daki ayeti, "işte onlar yüz çevirir ve seni yapayalnız bırakırlarsa de ki Allah bana yeter" ayetini, mesela başarı-başarısızlığı alalım, ilgi görme-ilgi görmemeyi alalım. Şimdi bütün bunların negatif taraflarını düşün. Yani aslında ayeti bu anlamda açarsak ne diyor bize? Diyor ki: başarı sana sırt çevirebilir, değil mi? İlgi sana sırt çevirebilir, ilgisizlik haline gelebilir. Başarı sana sırt çevirebilir, başarısızlık haline gelebilir. Sadakat sana sırt çevirebilir, sadakatsizlik olarak görünebilir. Bütün bunlar diyor, hoşuna giden bütün o olgular sana yüz çevirebilir. Peki sen o durumda ne diyeceksin? De ki Allah bana yeter.

Dolayısıyla bu bize şunu anlatıyor. Aslında o ayeti, "eğer insanlar topukları üzerinde dönüp senden yüz çevirecek olurlarsa de ki Allah bana yeter" ayetini, biz bir olgu olarak, tarihte yaşanmış bir olgu olarak değil, senin hayatında olmasını istediğin ve olmasını istemediğin şey olarak tanımlayarak anlayabilirsin. Yani senin hayatta olmasını istediğin şeyler bir zaman olabilir, sonra olmasını istemediğin şeyler haline gelebilirler. Diyelim ki sevilmek istediğin bir şeydir; topuğu üzerinde döndü ve sevmedi, hatta nefret etti, değil mi? O zaman ayet anlaşılabiliyor mu bu noktada?

Diyelim ki bir zaman bir şeyleri başardın, sonra arka arkaya öyle darbeler geldi ki başarısız oluyorsun. Yani başarı topuğu üzerine dönüp sana sırt çevirdi. De ki Allah bana yeter. Yani ne? "Ben bu durumda Allah'a aidiyetimi, onun kulu olduğumu, ona ait olduğumu, onun farkındalığını, onun varlığının farkındalığını koruyabiliyor muyum? Bu bana yeter." Sadakat yüz çevirip sadakatsizliğe dönebilir. Vefa yüz çevirip vefasızlığa dönebilir. Başarı yüz çevirip başarısızlığa dönebilir. İlgi yüz çevirip ilgisizliğe dönebilir. Merhamet yüz çevirip düşmanlığa dönebilir. Hepsi dönebilir. İyi anne yüz çevirebilir, kötü anne olabilir, değil mi? İyi baba yüz çevirebilir, kötü baba olabilir. Hepsi olabilir.

Sen bu noktada nasıl bir haldesin? O ayet peygambere hitaben "de ki Allah bana yeter" diyor. Dikkat edin, peygamberin yüzünü neye çeviriyor? Neye bak diyor? "Ne biçim dünya, hiçbir şey kalmamış" mı desin? Yoksa "de ki Allah bana yeter" mi desin? Ya da dediğiniz gibi "sabret, eskisi azalır" mı desin? Evet azalır; hani "kader yüzünü çevirir, daha olumlu şeyler görürsün, dert etme" mi desin? Öyle bir vaat yok. Öyle bir beklenti içine girme.

"Allah büyüktür, iyi olacak" — zaten Allah büyükse ondan yana var zaten. Allah büyüktür, iyi şeyler olacak; Allah büyükse zaten iyi şeyler olmuş demek ki, değil mi? Yani Allah varsa zaten bundan daha iyi ne olabilir? Bu çok yerleşmiş bir şey. Mesela hani başına herhangi bir şey geldiği zaman, ardından mutlaka bir ferah, bir iyilik bekliyoruz. Yani sıkıntılı olduğunu düşündüğümüz bir şey geldiği zaman hep böyle bir beklenti var; hep bir alışveriş gibi, hep bir karşılık bekleme var. O, aleme dönük insanın bilinci.

Bak, Allah demiyor "insanlar yüz çevirecek olursa Allah büyüktür, sana inanan insanlar getirir, merak etme, ben kudret sahibiyim, insanları inandırırım, sana hizmet ettiririm, sana muhabbet ettiririm" demiyor Allah. Ki istese yapamaz mı? Değil mi? Demiyor mu ki "hidayet benim elimdedir, kalpler benim elimdedir"? Niye peygambere demiyor "bu insanlar dönerlerse, bende kudret bol, çeviririm insanların kalplerini, hepsi sana muhabbet eder, yakın olur, destekçi olur"? Niye böyle bir şey demiyor peygambere? Niye onu tekrar aleme döndürmüyor? Çünkü böyle bir şey doğru bir şey değil. Hemen diyor ki: de ki Allah bana yeter.

"Allah Bana Yeter" Ne Demektir, Ne Demek Değildir

Tabii ki bak, "de ki Allah bana yeter" diyor. Bakın buradaki sözü tekrar vurguluyorum: "Allah bana yeter" diyor. Yani "Allah sana şöyle verecek, böyle verecek, şunu verecek, bunu edecek" bu değil. Allah sana yeter; Allah'ın kendisi sana yeter. Yoksa "Allah sana verecektir" demiyor zaten. Ben de Kur'an'da bulamadım böyle bir şey. Öyle bir şey demiyor. "İnsanlar şöyle şöyle yaparsa Allah sana daha iyisini verecek, merak etme" demiyor Allah. "De ki Allah bana yeter" diyor. Allah dilerse sana daha iyisini de verir; o, Allah'ın dilemesiyle ilişkili bir şey. Hani bir şey alır, dilerse ondan kat kat daha fazlasını verir. Çünkü Kur'an diyor, bütün hazineler Allah'ın katındadır. Ama bu ayrı bir şey. Allah dilerse bir şey alır, bir şey verir; o ayrı bir tecelli, öyle bir tecelli de var alemde. Fakat bahsettiğimiz asıl anlayışı bu ayet bize ifade ediyor: de ki Allah bana yeter. Allah'ın sana vereceği yeter değil; Allah bana yeter.

Aşkın Gölgesi: Mecazi Aşktan Hakiki Aşka

Hani güzel bir şarkıdır: "Hiçbir şeyde gözün yok, sen yanımda ol yeter" diyor ya. Bazen ben düşünüyorum, millet böyle birisine bunu söylemiş de, biz acaba ne zaman bunu Allah'a söyleyeceğiz? Aslında bunlar o hakikatin gölgeleri aslında. Düşünün, hakikatte bir Arif bunu nasıl söyler demek ki. Biz onu insani tezahür düzeyinde bile böyle yaşıyoruz. Mesela bir insan bazen bir insanı seviyor, öyle diyor: "sen hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter" diyor. O ilahi ilişkinin bir gölgesi aslında o.

Demek ki ben bazen böyle sözleri okuduğumda, duyduğumda, hemen o noktaya bakarım. Derim ki mesela bir insan bir insana bunu söylemiş; belki bir anne çocuğuna, bir dost dostuna söylemiş. Ben acaba bunu Allah'a daha da kuvvetli söylüyor muyum? O, mukayese edilmeyecek bir varlık değil mi, insanla Allah arasında. Mesela ben diyor muyum ki "hiçbir şeye de gözüm yok Ya Rabbi, sen yanımda ol yeter" diyebiliyor muyum? Daha doğrusu burada "diyor muyum, demiyor muyum" meselesi değil; bunu diyebilmeliyiz. Bunu diyebildiğimiz zaman biz gerçekten iman etmiş, gerçekten idrak etmiş oluruz.

Hani ben şunu anlamalıyım: tezahür düzeyinde, gölgeler aleminde bir insan bir insana karşı bunu söyleyebiliyorsa, bir insan Allah'a bunu ne kuvvette söylemesi lazım. Mesela böyle bir sözü önemsiyoruz, "ne kadar güzel bir şey" diyoruz. Hani birisi bize böyle dese koltuklarımız kabarabilir, değil mi? Ama mesela "sen yanımda ol, ama şunu da ver" dese, deriz ki "ya güzel bir şey değildi." En bencil bir insan bile ikisini mukayese etse o ayrımı görecek.

Şimdi biz Allah'la ilişkimiz nasıl? "Hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter" bilinci mi var? Yoksa "ya tamam, yanımdasın da bir de şu olsun bu olsun" mu var? İkincisi söz konusu çoğunlukla. O zaman ben burada neye bakacağım? O asıl olana, doğru olana doğru bir yolculuk yapacağım. Diyeceğim ki: Ya Rabbi, bana öyle bir anlayış, öyle bir farkındalık, öyle bir şuur ver ki senin yanımda olmanı idrak edeyim; zaten sen benimle olduğunu idrak ettiğimde hiçbir şeyde gözüm kalmaz. Bizim niye birçok şeyde gözümüz var? Onu tanımıyoruz, o yüzden. Onu ne kadar tanıyabilirsek, o sözü o oranda söyleyeceğiz.

O zaman işte diyeceksin ki: benim derdim insanlar değil, benim asıl derdim kendimle Allah arasındaki ilişkide. Hani Ayhan Songar'ın hatıralarında geçer: Anadolu'dan birisi gelmiş, adam biraz dertli, muzdarip falan. Ayhan Songar psikiyatrist. Ayhan Songar demiş ki "hayrola, kiminle kavgalısın?" demiş. Adam "kiminle olacak" demiş, "kendimle kavgalıyım" demiş. Yani kendinde problem, kendiyle ilgilidir buradaki temel şey. Yoksa "işte bu böyle, şu şöyle" dememiş, eşini, dostunu, arkadaşını sayabilirdi bir sürü şey. "Kendimle kavgalıyım" demiş yani. "Benim derdim bende" demiş. Ne kadar irfani bir anlayış.

Hayatta yaşadığın olayların sana dert, yük, ağırlık olarak gelmesi sana bir noktayı işaret ediyor. Ama sen o noktayı görmek yerine halkı görüyorsan, etrafı görüyorsan, işte orada yanlış bir denklem kuruyorsun demektir. O denklemin çözümü de zaten yok.

Doğru Denklem Kurmak

Hani bazen bir problemi çözmeye çalışırsın ama yanlış bir denklem kurarsın; istediğin kadar çözmeye çalış o denklemi, hiçbir zaman o denklemden doğru bir sonuç çıkmayacaktır, çünkü denklemi yanlış kurmuşsun. Mesela "insanlar düzelirse mutlu olurum," "eşim, arkadaşım, her neyse şu bu olay böyle olursa mutlu olurum" — denklemi kurdun mu böyle, bu yanlış bir denklemdir. Ama "işte şu şöyle, bu böyle, bundan rahatsız oluyorum ama gerçek huzur ve mutluluğum kendimi geliştirmekte, olgunlaştırmaktadır" dersen, bak şimdi denklem düzeldi. Şimdi bunu çözmek için uğraşabilirsin.

O ilk denklemi yanlış yazarsan, sen istediğin kadar işleme devam et; hem o işlemlerin ucu bucağı belli değil, hem de meydana gelecek hiçbir doğru sonuç yok. Bir çözümü yok o denklemin. Ama denklemi doğru kurarsan, kör topal da gitsen, denklem doğru kurulmuş olduğu için, çözümün ve yönelimin noktasında doğru bir yerde durduğun için, kör topal da gitsen doğru bir yolda gidiyorsun. Ama öbüründe ne kadar matematik bilirsen bil, o yanlış denklem seni çözüme götürmeyecektir.

O yüzden Kur'an mesela o bahsettiğimiz ayette doğru denklem kuruyor. Diyor ki: insanlar yüz çevirirlerse de ki Allah bana yeter. Allah'ın bana yettiğini, veyahut da Allah'ı tam idrak edemiyorum ki bana yettiğini tecrübe edebileyim — doğru, o ayrı bir mesele, orada işleme devam edebilirsin. Ama Allah orada denklemi doğru kuruyor; bize doğru bir denklem veriyor. Eğer insanlar senden yüz çevirirse, yani seni rahatsız edici, beklemediğin, seni hayal kırıklığına uğratan, memnun olmayacağın şekilde davranırlarsa, de ki Allah bana yeter. Ayet bir denklem kurdu; doğru bir referans verdi. Sen bu referansın üzerinden yol alacaksın. Yoksa şunu demeyeceksin: "Tamam Allah yeter ama şu an bunu yaşamıyorum, öyleyse öbür denkleme geçeyim." Kardeşim, öbür denklemde sonuç yok. Ama geçici bir çözüm olabilir gibi gözüküyor; işte burada uyanık olacaksın. O geçici bir çözüm, bir ağrı kesici gibi. Ağrı kesiciyi alırsın, ağrın kesilebilir ama oradaki hastalık devam edebilir. O yüzden bütün ağrı kesiciler mideyi rahatsız eder ya da daha büyük hastalıkları görmeye engel olur.

Yani Kur'an bu anlamda bize doğru bir denklem kurduruyor. Denklemi yanlış kurarsan, baştan yanlış bir referans üzerinden hareket edip sürekli onu çözüme ulaştırmaya çalışıyorsun. O yüzden maneviyat dediğimiz şey, bize her zaman enerjimizi doğru bir istikamette kullanacak yollar gösterir; enerjimizi yanlış bir istikamette kullanıp boşa harcamamıza müsaade etmez. Eğer Kur'an deseydi ki "eğer insanlar senden yüz çevirirlerse Allah büyüktür, bir kısım insanlar yaratır sana verir," öyle bir denklem kurup vermiyor bize. Verseydi, biz diyecektik ki "bu doğru bir denklem değil," eğer aklımız başımızdaysa. Ama dikkat edin, biz bu tür durumlarda hep yanlış denklem kuruyoruz.

"Allah bana yeter" demek, "Allah insanların belasını versin" demek değil. O "Allah bana yeter" değil; "Allah belanızı versin, zaten Allah'tan da bir hayır görmedik, bari Allah'ı bela vermek için kullanalım" demiş olursun. O, "Allah bana yeter" demek değil. Allah bana yeter diyen insan, insanlara da yeter aslında; onlara da Allah'ın kendisine yetmesinin tecellilerini yansıtır. Mesela Allah'ın kendisine yettiği bir insan görsek, ne alırız o insandan? Işık alırsın, nur alırsın, feyz alırsın. Neden? Çünkü Allah ona yetmiş, o tam mutmain. Ama "Allah bana yeter, insanların da Allah belasını versin" — bu iki cümle yan yana gelemez ki.

Bu iki cümlenin yan yana gelme şansı var mı? Yok. Ama biz getiriyoruz; burada da yanlış bir denklem kuruyoruz. Allah bana yeter demek, Allah öyle bir Allah ki onu idrak ettiğinde, onun varlığını tecrübe ettiğinde hiçbir eksiklik hissetmeyeceksin demektir. Bakın, ben aşk üzerine yirmi küsur senedir tefekkür ediyorum, yazıyorum. Hep böyle niye yazıyorum? Çünkü Allah'la olan ilişkinin olabilecek en iyi yansıması ve gölgesi orada olduğu için.

Yani Allah bize diyor ki: sen benimle olan ilişkinin hakikatini idrak edemiyorsun; bunu zaten tecrübe de etmedim, idrak da edemedim. O zaman diyor, benimle gerçek anlamdaki ilişkinin hakikatini anlamak için, bunun bir nevi gölgesi olan alemdeki yansımasına bak. O alemdeki yansıması ne? Aşk. Bu yüzden önemli bir şey bu. Bunu bir formül olarak söyleyebiliriz: gerçek anlamda aşk ile söylenmiş, yani aşk halinden söylenmiş bir söz görürseniz onu alın Allah'a söyleyin, hiçbir uyumsuzluk görmeyeceksiniz. Bir Arif'in, bir velinin Allah'la ilişkisini anlamak istiyorsanız, onun gölgesi düzeyindeki aşk ilişkisine bakın; onu aslına döndürün, o gölgeyi anlayacaksınız ne demek olduğunu.

Zaten aşk kendinden geçmektir ya; kula da aşık olunur. Yukarı Allah'a da aşık olduğunda kendinden geçmiş oldun. Yani bunlar birbirinin göstericisidirler; mecazi olana baktığımızda hakiki olanı görmemize bir işarettir, bir göstergedir o anlamda. İnsan Allah'la ilişkinin ne anlama geldiğini o sevgi-aşk ilişkisinden anlayabilir.

Mevlana'nın kapısına bir zat geliyor, "ben derviş olmak istiyorum" diyor — belki yanlış hatırlıyorum. "Hiçbirine aşık oldun mu, bir kula aşık oldun mu?" diyor. "Yok" diyor, "aşık olmadım." "Git" diyor, "önce birine aşık ol, öyle gel." Buradan onu çıkarabiliriz: sen onu eğer tecrübe etmişsen, bunun aslını da tecrübe edebilirsin, bunun aslını da idrak edebilirsin. Çünkü zaten tasavvufun, maneviyatın temeli insan ile Allah arasında aşk ilişkisidir. Yani aslında din nedir diye soracak olursak, Allah'a aşık olmanın yoludur ve Allah'a aşık olma halidir. Din budur.

Ve bu, bize yeryüzünde tezahür aleminde Allah'ın gösterdiği bir şeydir; ta ki hiçbir şey herhangi bir işaret olmaksızın insana gizli kalmasın. Yani aslında mecazi aşk, ilahi aşkın müteşabihidir, benzetilmesidir. O benzerlik üzerinden sen Allah'la olan ilişkiyi okuyorsun. Dolayısıyla, hani semayı okuyamıyorsan arzı (yeri) okuyacaksın; onu da okuyamıyorsan o zaman yapacak bir şey yok, değil mi? Onu okuyup ona takılmak değil, onu okuyup onun semadaki karşılığını aramak gerekir. Eğer bunu yapabilirsen, o zaman "yerde olan, gökte olanın gibidir" sözünün manasını biraz anlamış oluruz. Yerde olan, gökte olanın gibidir; ama ne olarak? Onun gölgesi olarak, onun yansıması olarak.

Dinden Dönme Ayeti ve Doğru Denklemin Devamı

Onun için din nedir? Aşk neyse din de odur. Kur'an'da bir ayet var, diyor ki: eğer insanlar dinden dönecek olursa, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir; onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. Bu çok manidar bir ayettir. Yani demek ki, bir kısım insanlar var, dinden dönebilirler. Dönebiliyorlar. Onlar dönerlerse, Allah öyle bir topluluk getirir ki onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever ve onlar hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar diyor.

Bu neyi bize anlatıyor? Hani bazı arifler bunu, "aşk imandan üstündür" diye bazen yorumlamışlar ama tabii bu, avamın nazarında yanlış anlaşılabileceği için izah etmişler. Ama aslında şu: Allah'a duyulan iman gerçekte bir aşk ilişkisidir hakikatte; o da içeriyor yani, aşk imanı içeren bir şey. Ve aşk o anlamda geriye dönüşü mümkün olmayan bir ilişki. İnsanın Allah'la olan ilişkisi, eğer aşk ilişkisi olursa, o geriye dönüşü söz konusu olmayan bir ilişkidir. Çünkü öbürleri dönebiliyorlardı, bunlar dönmüyorlar.

İşte biz imanımızı o anlamda ne yönde geliştirebiliriz, veyahut da bizim için gelişim süreci ne yöndedir sorarsak, gelişim işte bu yöndedir. Ve bunu yaptığımızda biz doğru bir denklem kurmuş oluruz. Nasıl mutlu oluruz? Allah'ı seversem mutlu olabilirim. Allah'ın yakınlığını idrak edersem mutlu olurum. Bunun gerçekleşmesi uğrunda takip edeceğin olmazsa olmaz şey nedir? Hiçbir zaman yanlış denklem kurmamaktır. Yani "ben neyle mutlu olurum" diye aklına bir soru geldiğinde, verdiğin cevaba dikkat edeceksin. O verdiğin cevap Allah dışında bir cevapsa, o zaman duracaksın; "her ne kadar kafam basmıyorsa da bu cevabı onaylamıyorum" diyeceksin. Çünkü o, benliğin verdiği bir cevaptır, benliğine odaklı verdiğin bir cevaptır. "Yok, o değil" diyeceksin. O zaman Allah'tan bir kapı deyim yerindeyse açılmış olduğunu göreceksin.

Ama şimdi biz oraya bakmadığımız için kapı kapalı gibi görünüyor; oysa Rabiatü'l-Adeviyye'nin dediği gibi, kapı açıktır diyor. Birisi demiş ki Rabia'ya, daha doğrusu Rabia'nın olduğu bir toplulukta: "Allah'ın kapısını çalın, açılacaktır. Çalın, açılacaktır işte, ümitsizliğe düşmeyin, mutlaka açılacaktır." Rabiatü'l-Adeviyye demiş ki: "Ya sen ne diyorsun" demiş, "kapı açık" demiş. "Biz gitmiyoruz." Neden? Çünkü başka kapılara bakıyorsun. Başka kapılara baktığın için o kapıyı görme şansını yitiriyorsun; ya da o kapıya öyle bir anlık bakıyorsun. Tam bakacaksın; tam bakarsan o kapının açık olduğunu görebilirsin.

Hele hele kapalı kapıları, veya kapanmış kapıları sürekli zorlamaya kalkmak, veyahut da açık olsa bile o kapılardan girmek yanlış bir şeydir. O kapı bize açık olsa bile, biz demeliyiz ki "yok, o kapıdan girmeme gerek yok." Bu bilinç olduğu zaman kişi yolun başındadır; yolun başında olduğunu o zaman anlar. Ama aslında "şu kapı açılsa, bu kapı açılsa" diye bir kapı açıldı diye hurra koşturursan, o zaman insan şunu söylüyor tabii: "Allah'ı bilmiyorum, tamam Allah'ı bilmiyoruz da en azından teorik olarak şunu görelim: hayat bu insana, insanoğluna, bu dünya hayatı kalıcı, değişmez, tatmin edici bir şey vermiş midir?" Bunu sormamız gerekir, değil mi? Vermemiş. O zaman o ariflerin ifadesiyle, dünya diyor, "herkesle evlenen fakat herkesi boşayan biri gibidir." Hakikaten herkesle evlenip herkesi boşayıp kendi devam ediyor. O zaman biz ondan sadece onun aşkını isteyeceğiz, ama hiç onun dışında bir şey istemeyeceğiz dünyalık.

Tabii, insan dünyalık herhangi bir şey de isteyebilir. Ama şu atmosfer içinde: "Ya Rabbi, versen hayır demem, ama vermesen de önemi yok." Bu minvalde, bu atmosfer içinde söylemek lazım. İşte peygamber diyor ki "istediğiniz zaman en üstün şeyi isteyin" diyor. Bu da bir hadis. Yani "son model" arama gibi bir şey değil bu; o herkesin algısına göre değişir, önemli olan onu verecek kudretin sahibine yönelmek.

Bir arkadaş vardı, böyle bir kızı seviyordu. "İşte Allah'ın kudreti yok mu, veremez mi?" diyor. "Verir de" dedim, "sen belanı arıyorsun" dedim. "Sen belanı arıyorsun" dedim. Yani, çok iyi bir insan olsa bile, sen Allah'tan isteye isteye böyle bir şey mi istiyorsun? Böyle bir şey olabilir mi? "Ben Allah'tan Allah'ı isteyeceğim" — "Firdevs'i isteyin" diyor Peygamberimiz; yani aslında zatın cennetini isteyeyim, onun cemalini isteyin. "Ya Rabbi, zahiri olarak bedenime, psikolojime şunlar da iyi gelir; verirsen ver, vermezsen hiçbir problem değil." Bu anlayış gerekir. Bu anlayış olduğu zaman işte denklemi doğru kurmuş ve her şeyin değerini doğru tanımlamış oluruz.

Dünya Malına Gözünü Dikmemek

Ama işte öyle benliklerimiz var ki küçük şeyleri büyük, büyük şeyleri küçük gösteriyor. Bu özellikte olan benliklerimiz var. İşte o tuzaklara düşmemek; o küçük şeyleri büyük gösteren, büyük şeyleri küçülten benlik algısının tuzağına düşmeden onu fark ederek yanından geçebilmeliyiz. Onun ayağımızı çeldirmesine müsaade etmemeliyiz.

Onun için dikkat edin, Kur'an'da Allah'ın insanlara verdiği şeyler konusunda der ki: "gözünü dikme" der. "Bunlar dünya hayatının süsüdür" der. Niye? Bak, seni bunlar çeldirebilir; Allah'ın insanlara verdiği şeylere gözünü dikme, onlar dünya hayatının metaıdır, geçicidir. Bunlara nazarını odaklayarak ve kendini buna hasrederek, bunları gaye edinerek tuzağa düşersin.

Kur'an'da bir ayet var, tam hatırlamıyorum başını da: "İşte biz bir fitneyiz, bize aldanma" — Harut-Marut kıssasından bunu anlatıyor. Aslında her birinin dibini kurcalasan fani olduğunu görürsün. O zaman ben bunları nasıl gaye edinebilirim? Nasıl bunları varlığımın temeli haline getirebilirim? Hani böyle bir şey deniyor ya, "deniz kumunu temele koymayın." Koymayın işte; hani biz niye çabucak çürüyebilecek, çabucak korozyona uğrayacak, dağılabilecek bir şeyi temelimize koyalım, değil mi? Sonra o temel zaten temel olmuyor, yıkılıyor zaten, ya da çabucak sarsılıyor.

Sağlam Zemin Meselesi: Kul Olmak, Vatandaş Olmak

Ben neyi temel alıyorum? Mesela neyin üzerine duruyorum ben? Varlığımın temeli nedir? diye insan kendine sormalı. Bakarsın bazen "ben bir anneyim" dersin. Peki anneliğin giderse? "İşte ben toplumda şöyle bir konuma sahibim." Peki konumun giderse? Peki biz niye diyoruz, "sen nesin" denildiğinde "ben Allah'ın kuluyum" — biz böyle deyince işte kendi nefsimiz bile dudak büküyor. Nefsimiz bile dudak büküyor: "meşhur biriyim, bak ne güzel, sevilen, takdir edilen, önemsenen biriyim" demeyi tercih ediyor, değil mi? Ama "Allah'ın kuluyum" — yani geç bunu geç, değil mi? Bu öyle. Bunun ne kadar yüksek bir hakikate işaret ettiğini biliyoruz.

Yani sen "Allah'ın kuluyum" diyorsun, yani benim temelimde diyorsun, "Allah var" diyorsun aslında. Temelini Allah'ı koyuyorsun. Peki temeline Allah'ı koyan bir insan sarsılabilir mi? Sarsılmaz. Allah'ın kulu olma halini bir başkası ortadan kaldırabilir mi, ona zarar verebilir mi? O, senle Allah arasındaki bir şey. Başkası, üçüncü bir şey, etkileyebilir mi? Etkileyemez. Senin zeminin o olursa, o zaman herhangi bir sarsıntı, herhangi bir problem söz konusu olur mu? Olmaz.

İşte tabii bizde modernizm ne yapmış? İşte Cumhuriyet insanları kul olmaktan çıkarıp vatandaş haline getirdi. İyi halt etti. Değil mi? Kardeşim biz niye kul olmaktan çıkalım, değil mi, vatandaş olmak daha iyi bir zemin mi? Ben amiyane söylüyorum, maksat siyaset değil. "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım" — peki yarın öbür gün Türkiye Cumhuriyeti yıkılırsa ne yapacağım ben? Değil mi, her devlet şöyle veya böyle olabilir; sen neyi koyuyorsun yerine? Benden aldığın şeyden daha kıymetli bir şey mi verdin? Öyle bir şey vermedin. Kulluktan niye çıkarıyorsun? O kulluğun temeli Allah. Ben niye o temeli sana bırakayım? Sen bana ne veriyorsun ki onu sana vereyim? Sen nesin? Allah'ın kuluyum, temel Allah. Sen o temel üzerine oturuyorsun. Neyinle? Aczini bilerek, fakrını bilerek, hiçliğinle o temelin üzerine oturuyorsun. O temel nasıl bir temel? Sonsuz kudretin, sonsuz ilmin, iradenin, merhametin olduğu bir temel. O zaman hangi şiddette deprem olursa olsun bir sıkıntı olmaz.

Onun için bir insanın kendisine bakması noktasında belki kendisine sorması gereken en temel sorulardan biri odur: varlığın hangi zemine oturuyor? Yani sen hangi zeminde ayakta duruyorsun? Hani insanlar deprem olunca hep soruyorlar ki "zemine bak, sağlam zemin" — bu aslında kadim geleneğin her zaman söylediği bir şeydir.

Kaya Üzerine Kurulan Ev: Sağlam Zeminin Sınavı

Hazreti İsa der ki: "evini kayanın üzerine kur" der, "kumların üzerine kurma." "Evini kumların üzerine kurarsan" der, "sel gelir, yağmur yağar ve o evi götürür. Ama evini sağlam kaya üzerine kurarsan, o zaman sel de gelse, deniz de taşsa, o eve bir şey olmaz" der. İşte sağlam kaya, imandır. Sağlam kaya Allah'tır. O zaman biz bir insanın ayakta duruşuna bakıp aldanmamalıyız.

Hani meşhur, Yalova'da deprem oldu; bina ağır hasar görüp gitti. Yapanın soyadı da "Göçer"miş zaten. Ne yaptı? Göçtü gitti. Ama görünürde deprem olmadığı ana kadar neydi? Ayaktaydı, değil mi? Ama deprem oldu, gitti. Bir insanın mutlu, rahat, mutmain gibi görünmesi bizi aldatmamalı. Bir depreme karşı ne kadar dayanıyor? Onun zemin olarak addettiği şey, eğer fani ise, zaten ortadan kalkacak bir şeydir. Onu elinden aldığın zaman ne oluyor? Ayakta mı duruyor, yıkılıyor mu?

İşte o ilk başta bahsettiğimiz ayet yine aynı şeye işaret ediyor. Diyor ki: senin zahiren zeminin gibi gözüken her şey elden gidebilir, her şey ortadan kalkabilir. Sen o bağını fark ediyor musun? O bağın varsa, senin zaten asıl bağın odur. Yani "de ki Allah bana yeter" aslında bu ayandan şu anlama geliyor: "siz mi zannediyorsunuz ki ben size dayanıyorum? Benim zeminim Allah'tır." Aslında peygambere böyle de diyor ve böyle olduğunu ayet bizi de aynı zamanda ifade ediyor. Yani "de ki Allah bana yeter" — yani "ben öyle bir zemindeyim ki, öyle bir zeminin üzerine oturuyorum ki, o Allah, bütün her şey benim etrafımdan dağılıp gitse de bende herhangi bir sarsıntı olmaz." Bu da bize işte peygamber bilincinin ve hakiki insan bilincinin aslında nereye oturduğunu gösteriyor.

Ama biz etrafımızda ufacık bir dalgalanma oluyor, tsunamiye yakalanmış gibi oluyoruz, değil mi? Niçin? Çünkü zeminimiz o değil. Herhalde tak diye zeminimiz Allah olacak hali yok; ama sen neyin üzerinde çalışıyorsun? Neye yönelik çalışıyorsun? Derdin ne senin? İnsan bunu soracak kendine: benim derdim sağlam olmayan bir zemini devam ettirmek mi? Veyahut da "biliyorum zemin sağlam değil, onun içinde aman deprem olmasın" mı diyeceğim, halbuki oluyor; bunu mu diyeceğim? Yoksa ben sağlam bir zemin üzerine oturmaya mı çalışacağım? Yani ben neye dönük çalışıyorum, neye yönelik bir gayret ve çaba içindeyim, neyi hedefliyorum?

"Ya Rabbi, bana öyle bir idrak ve anlayış ver ki, bütün dünya bana karşı olsa, bütün dünya bana sırtını çevirse, sarsılmayacak bir halde olayım. Ki bu ancak seninle olur. Öyleyse bana kendi varlığını, mutlaklığını, yakınlığını idrak ettir, yaşat" diye ben gayret etmeliyim. Yoksa "o sırtını çevirdi, yaralandım; bu ihanet etti, sarsıldım" — bu kendini düşünüyor, "yıkıldım, ee ne yapalım, sağlam bir zemin arayalım" diyor, "kentsel dönüşüm yapalım" diyor. Ama "aman yıkılmasın bu bina" diye oradan bir payanda, oradan bir destek — bunlar geçici şeyler. O zaman ne olur? Yanlış bir sürece gidiyorsun ve o süreçte enerjini boşa sarf ediyorsun.

İmtihanlar ve Acıyı Doğru Okumak

O yüzden kamil insanlar — geçen bir yazı vardı, belki bir kısmınıza göndermişimdir, olmayanlara da göndereyim. Allah'a götüren imtihanları anlatırken diyor ki: "Allah'a giden yoldaki insan çevresinden birçok olumsuzluk görür. Hatta aynı yolda olan insanlardan bile bunu görebilir. Bu ise onu hakiki ve tam bir ihlasa götürmek içindir; yani asli ve hakiki kaynağına götürmek içindir." Yani Allah diyor ki: bak, hiçbir şey Allah değil, hiçbir şey mutlak değil; o zaman seni mutlaka çağırıyor onlar. Yani insanlardan, etraftan gördüğün olumsuzluklar seni Allah'a doğru kamçılıyor. Sen bundan dolayı müteşekkir olmalısın. Hatta sana böyle davranan insanlara müteşekkir olursun; dersin ki "Allah razı olsun, her ne kadar niyetim bu değilse de bana çok önemli bir şey hatırlattın, çok önemli bir şeyin farkına vardırdın."

İşte Arif, onu gören insan, denklemi yanlış kurmuyor; demiyor ki "ya aynı yoldayız, aynı dindeniz, aynı tarikattayız, nasıl böyle bir şey yaparsın, hadi dışarıdaki yapar, sen nasıl yaparsın." Hatta yol arkadaşlarından gelirse bu daha da güzel bir şeydir; seni çok daha derinlemesine uyandırır. Çünkü sen ne yapıyorsun? Yolun dışındaki insanlardan gelince, yolun içindekilere sığınıyorsun, yolun içindekilere dayanıyorsun. İçeriden darbe yersen, bu daha güzeldir. Ama neden güzeldir bu? "Haline laf olsun diye acılar lazım, ermek için acı lazım" gibi ucu bucağı olmayan cümlenin hiçbir anlamı yok. Niye acılar beni erdirsin ki? Ne anlamı var bunun? Acı beni erdirmiyor; acı bizi erdirseydi dünya ererdi, çünkü herkes acı çekiyor. Acı beni nasıl erdirebilir? Bana acı veren olayı, olguyu doğru okumam sayesinde beni erdirebilir.

O acıyı doğru okumak nedir? Bende acıya sebep olan boşluğu, fani olanı, yaş tahtayı bana gösteriyor. Sen de bak, buradan darbe yedin değil mi, o zaman burada bir boşluk var, burada bir yaş tahta var. O zaman darbe dipten mi gelir, yandan mı gelir, sağdan mı gelir, soldan mı gelir, önemi yok, dert değil. İşte bakın, o zaman insan kendisine kötülük yaptığını düşündüğü insanı rahatlıkla affedebilir, hatta ona dua edebilir. Ama ben acı çekerken karşımdakini nasıl affedeyim, değil mi? Bu çok zor bir şey.

Mesela şöyle bir şey de ekleyeyim hocam: mesela hayal kırıklığına uğradığımız, üzüldüğümüz anlarda, bir bilgi olarak burada boşluklar olduğunu, başka bir merkeze bakmamız gerektiğini bilinç düzeyinde biliyorum ama her düzeyde başka bir haldeyim. O zaman bu sefer diyorum ki, hani böyle bir bilinç var, bunu biliyorum ama orada değilim; buradan da bir temsil olan bir yer değil. Bu sefer kayboluyorum, mesela zeminimi kaybediyorum, nerede durduğumu bilemiyorum.

İşte orada insan bir kere en başta dua edecek. Diyecek ki, önce ayrıştıracak ki dua edecek; diyecek ki şu an şöyle şöyle bir hali yaşayan bir benliğim var; acı çeken, mağdur olduğunu hisseden, öfkelenen, her neyse öyle bir benlik var. Bu doğru bir anlayış değil. Ve Ya Rabbi, beni bundan koru ve kurtar; bana doğru anlayışı, doğru idraki, doğru hissedişi lütfeyle diyecek. Bu, kişiyi nispeten özdeşlikten kurtarır. Ve o negatif olan perspektif her ortaya çıktığında, onu onaylamayarak ve kendinden ayrıştırarak. Evet, içimde böyle bir şey var, fakat bunu onaylamıyorum diyerek — yoksa "ben de" demeyeceksin ona. "Ben" dediğin an yenilmiş olursun.

Benlikle Özdeşleşmemek: "Ben" Dememeyi Öğrenmek

Bakın, çok önemli bir ayrımdır bu. İçimizdeki negatif duygu ve düşünce odaklanmalarına "ben" demeyeceğiz. Çünkü "ben" dediğin anda yol alma imkânın yok. Dönüp ona "ne diyorsun, ne istiyorsun" diye sorabileceğimiz bir ayrıştırma lazım. Çünkü onun sen olmadığını önce senin hissetmen lazım. Fakat o benlik diyor ki "senin gerçek benim, benim" diyor. Sen de diyeceksin ki "yok, sen değilsin." Ama içinde böyle bir şey var ve onu görmek, üzerinde çalışmak, onun kavramlarını, düşünce temalarını analiz edip işlemek gerekiyor, onları dönüştürmek gerekiyor. Ama işe "ben" diye başlarsan, zaten orada kazanma şansını yitirmiş olursun.

"Ben kızgınım, ben kendimi şöyle hissediyorum" — öyle demeyeceksin. O ilk anda "ben" deme tuzağından kendini koruyacaksın. Mesela bak, "ben şekerim" diyor muyuz? "Bende şeker hastalığı var" diyorsun, değil mi, öyle demiyor muyuz? "Ben de şeker hastalığım." Şeker değilsin. Ama öyle kullanan halk var, "ben şekerim" diye; ama onu kast ediyor. Yani "bende şöyle şöyle düşünen, hisseden bir benlik var, bunu kolay kolay alt edemiyorum ama bunun üzerinden hareket etmemeye çalışıyorum" ve ona alternatif anlayış üretmek tabii ki.

Anlatabildim mi? Çünkü deyim yerindeyse tabiat boşluk kaldırmaz; sen onun alternatifini üreteceksin. Onun için Bediüzzaman'ın okuduğumuz bir metninde diyor ki: "şöyle bir hakikat kalbe geldi ve nefsime dedim ki" diyor. Yani nefsin, benliğin alternatifi olan bir şey lazım ki biz onun yerine onu koyabilelim. Tamam, özdeşleşmedik ilk anda. Ama diyor ki "tamam, beni kenara koydun, benim yerime ne koyacaksın?" O dediğin şey o değil mi biraz da; hatta beni kenara koydun ama benim yerime koyacak bir şey yok. O zaman ben yine tahtıma oturacağım diyor.

İşte onu kenara koyup "tamam sen dur, sen çözüm değilsin" ama "alternatifim yok" diye bağırıp durmana da gerek yok. "Sana iktidar vermeyeceğim" demek gerekiyor. "Şu an alternatifini bilmiyorum ama senin doğru bir seçim olmadığını da biliyorum" diyerek alternatif üzerinde çalışmak gerekiyor. "Alternatifim yok" olabilir; "Allah'tan ümit kesilmez" diyeceğiz, alternatifi üzerinde düşüneceğiz, o arayışta olacağız. Yani "şöyle şöyle bir his, duygu, düşünce, anlayış içindeyim, içimde böyle bir şey var, bunu onaylamıyorum, peki doğrusu ne" deyip o arayışa girmek gerekiyor. Yoksa "tamam doğru değil, tamam doğru değil ama peki doğrusu ne" diye sürekli sorup duruyorsa, en sonda da tekrar iktidar koltuğuna oturuyor. Onu oraya oturtmamak için onun alternatifini üretmek gerekiyor; işte Bediüzzaman'ın dediği o.

Orada ne diyor? "Bir olay oldu" diyor, "bir saat kadar eski sıkıntılı halime döndüm. Sonra kalbime bir hakikat geldi" diyor, "beni tatmin etti. Rabbime ve nefsime dedim: sen böyle diyorsun, ben de sana böyle diyorum." Diyerek ne yaptı? Hem onunla özdeşleşmedi, hem de ona alternatif bir bilgiyle karşılık verdi. O zaman ne olur? Sadece çatışma olur; o da ebedi muhalif kalabilir. Bazen nefiste böyle damarlar olur; ebedi muhalif kalır ama hiçbir zaman iktidar olmaz. Neyi kastettiğimi şaka olarak söylüyorum: CHP gibi olur, ebedi muhalif olur ama iktidara gelemez — ben siyasetle ilgilenmiyorum, şaka yapıyorum. Ebedi muhalif olur. Bazen nefsimizde öyle damarlar vardır; ikna olmaz, böyle inatçı, nefsani bir damardır. Ama hiçbir zaman o, seni yöneten olmayı beceremez. Neden? Çünkü her zaman ona karşı güçlü bir idrakin, anlayışın vardır. Bunu oluşturmadığın müddetçe bunu yapamazsın.

Bazen kendi tarafımızı yüzde yüz haklı bulmasak bile, kendi olayımızın içinde kendi algımızı doğru bulsak bile, onun yarattığı hali onaylamayabiliriz, değil mi? Tabii, onun yarattığı hali de orada onaylamamak gerekir.

Onu onaylamamanın da insana göre bir zorluğu vardır. Şimdi o genel geçer bir hâkimiyet kurduğu zaman, yani sürekli onu güncellemişsin, sürekli ona "ben" demişsin, oradan gidip gelmişsin; onunla özdeşleşmemek ve onu onaylamamak göründüğü kadar kolay değil. Burada insanın önüne iki tane ihtimal ya da çözüm gelir. Bir tanesi, kendin üzerinde çok güçlü bir şekilde çalışarak onunla özdeşleşmemeye çalışırsın. İkincisi, dışarıdan yardım alırsın.

Allah ve Resulü Karar Verdiğinde: Hz. Zeynep ve Hz. Zeyd Kıssası

İşte bunun Kur'an'daki ifadesi nedir? "Allah ve Resulü bir şeye karar verdiğinde, mümine ona uymak yaraşır" diyor. Yani Allah ve Resulü bir şeye karar verdiğinde — nedir bu? Sen doğru ve meşru olan şeyi ayırt edebilecek durumda değilsin; ne yapacaksın? Dışarıdan seni meşru ve doğru olana yöneltecek, senin de samimi olarak tabi olduğun odak neyse, ona yetkiyi vereceksin: Allah ve Resulü, samimi olarak tabi olduğun bir odağa seni dönüştürmesi ve seni aydınlatması için.

Onun için Kur'an diyor: Allah ve Resulü bir şeye karar verdiğinde mümine ona uymak yaraşır. "Ben istemiyorum, yok" diyemezsin. Hatta diyebiliriz ki — bu da tabii bir yorum olarak alın, hoşunuza gitmezse bana iade edebilirsiniz — bu, Hazreti Zeynep'in Hazreti Zeyd'le evlenmesi üzerine gelmiş bir ayettir. Şimdi orada Hazreti Zeynep, Hazreti Zeyd'i o kadar kendine uygun ve layık görmüyor; belki "uyuşamayız" diye bunu değerlendiriyor — tam ayrıntısını bilmiyoruz. Fakat Allah bunu emredince, Hazreti Zeynep yine orada böyle bir soru işareti taşıyınca, o zaman ayet diyor ki: Allah ve Resulü bir şeye karar verdiğinde mümine uymak yaraşır.

Aslında buradan şunu düşünün: şimdi orada Hazreti Zeynep, o kadar kendisine uygun olmadığını düşündüğü bir insan değil mi? Aslında biz de bu bahsettiğimiz süreçte, bize tavsiye edilen şeyler genellikle bize çok uymayan şeyler; çünkü mesela diyelim ki biz öfkelenmek istiyoruz, birisine ağzının payını vermek istiyoruz, dünyevi süreçler içinde dünyaya ait konularda yarışmak, bazen rekabet etmek, bazen ne olursa olsun kazanmak istiyoruz, değil mi?

Halbuki din bize ne diyor? "Yok, böyle değil, şöyle yap" diyor. Burada dinin bize teklif ettiği şey, hoşumuza gidiyor mu? Gitmiyor. Tıpkı Hazreti Zeynep'in hoşuna gitmemesi gibi. Buradan biz neyi anlıyoruz? Burada süreç böyle, çok hoşumuza giden, kaymak gibi giden bir süreç değil. Tıpkı Hazreti Zeynep ile Hazreti Zeyd'in evliliği gibi. Fakat ne olur? Bir noktadan sonra — Hazreti Zeynep'in sonradan Hazreti Peygamber'le evlenmesi gibi — aslında oradaki süreç, bir noktadan sonra tatmin olduğun bir çözüme kavuşur. Asıl o, tatmin edici hale gelir bir noktadan sonra.

Nefis mi, Allah mı: Kapanış Formülü

Tabii ki, benim nefsime, cahiller sana sataştığında onlara selam de. Yani "Allah selamet versin, ben sizinle çatışmıyorum" dediği zaman, ayet bana diyor ki, ben diyorum ki "ya niye öyle diyeyim, ağzının payını vereyim, bir laf sokayım," değil mi? "Sus" deyince, "ya susmak istemiyorum, illa laf yapıştırmak istiyorum." Ne diyor nefs? Diyor "senin çözümün beni tatmin etmiyor, o kadar güzel değil çözümün." Herhalde güzel değil tabii ki nefse; nefse güzel değil. Ama bir süre sonra, eğer ona devam edersen, o çözüm senin için çok büyük bir lütfun kapısını açacaktır ve açar. Ama sen o süreçte bir gerilim yaşarsın; yoksa "tamam Allah böyle diyor ama ben başka istiyorum" dersen, o zaman işte olmuyor.

Zaten mesele ne? Zaten nefis diyor ki, sürekli benim istediğim çözüm olsun; veya "benim mutlu olduğuma, olacağıma inandığım şey çözümdür" diyor, değil mi? Zaten dinin o süreçte insana emrettiği şey, nefsin hoşuna gitmeyen bir şeydir. Kişi bu zıtlığı anlamalıdır. Bunu idrak ettiği zaman der ki "evet, bu süreç beni zorluyor ama yol bu." Yoksa tabii ki nefis bundan rahatsız olacak, istemez. Hani nefsini dinlersen Tanrı'yı dinlemezsin, Tanrı'yı dinlersen de nefsini alt edersin. Bu böyledir; net bir şeydir bu, formüldür.

Yani nefsimi dinlersem Allah'a savaş açmış olurum bir nevi. Allah'ı dinlersem nefsime savaş açarım. Nefsime savaş açtığımda nefsim de adam olur, ben de rahat ederim. Ama Allah'a savaş açtığımda, nihai olarak nefsim de rahatsız olur, ben de rahatsız olurum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı aşağıdaki ayetleri sure adı vermeden doğrudan içerik olarak aktarmış/alıntılamıştır (sure adları metinde belirtilmediği için parantez içinde numara verilmemiştir): - "İnsanlar senden yüz çevirse de, seni yalnız bıraksa da, de ki: Allah bana yeter." - "Ey nefislerine zulmeden kullarım." - "Eğer insanlar dinden dönecek olursa, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever... ve onlar hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar." - "Allah ve Resulü bir şeye karar verdiğinde, mümine ona uymak yaraşır." - "Cahiller sana sataştığında onlara selam de." - Allah'ın insanlara verdiği (dünyalık) şeylere göz dikmemeye, bunların dünya hayatının süsü/metaı olduğuna dair ayet. - Harut-Marut kıssasına atfen "Biz bir fitneyiz, bize aldanma" ifadesi. --- ---